|
|
#11 (permalink) | |||||||||||||
|
MARDİN’DE ÇOCUK OYUNLARI
Çocuk, her yerde çocuktur. Çocuk, büyükler için en değerli çerezdir. O, Yüce Allah’ın en büyük lütufu ve büyüklere en güzel armağanıdır. En katı yürekleri yumuşatan çocuktur. Bazı babaları eve bağlayan, annelere ise; acılara ve cefalara karşı dayanama gücü veren, kutsal ve masum bir yaratıktır. Art niyet beslemeyen, ayrım bilmeyen, menfaat- çıkar düşünmeyen bir peri bir melektir çocuk. Çocukları seven bir kişi ile ilgili düşüncelerimiz olumlu olur çünkü çocuk şefkatin, sevginin kaynağı ve timsalidir. Ve... çocuk oyun demektir her zaman ve her yerde. İşte bu bölümde anımsayabildiğim kadarıyla çocuk oyunlarına değinmeye çalışacağım; Dünyanın her yerinde oynanan çocuk oyunları Mardin’de de oynanmaktadır; çelik çomak, ebelemek, sobelemek, birdir bir, seksek, beş taş, misket oyunlarının yanı sıra bir de Mardin’e özgü bugünkü neslin bilmediği tarihe çoktan karışmış bir iki oyunu anlatmaya çalışacağım: HADRA – BEDRA OYUNU Birkaç çocuk yere oturur, ayaklarını taban tabana olacak şekilde uzatırlardı. Çocuklardan biri işaret parmağıyla ayakları sayar gibi tekerleme okumaya başlardı: “Hadra - Bedra Şamlı’dır Elleri kınalıdır Şam’dan üç adam gelmiş Üçü de paralıdır “ Bırgıl bırgıl bırgıl ..”diyerek ayaklarını sürterler ve sırası gelen çocuk tekerlemeyi yinelerdi... ÜZÜM TOPLAMA OYUNU Bir çocuk iki kulağından tutulurdu. (havaya kaldırılacakmış gibi) Kulaklarından tutan kişi; çocuğun başını önce sola sonra sağa çevirir. En son hem sola hem sağa hızlı hızlı çevirirdi. Bu esnada okunan tekerleme şöyleydi: “Haydi yavrum git bağa Bir sola bak bir sağa Yok ise bağcı ağa Hemencecik topla gel Haydi haydi topla gel Yakalanmadan kaç gel. HECENCELE MECENCELE OYUNU Bir kaç çocuk ellerini üst üste koyar, baş parmak ile işaret parmağının uçlarıyla bir şey kaldırır gibi birbirlerinin ellerini tutup şu tekerlemeyi okurlardı: “Hasan amca ormanda Ağaçlara taş atar Ceylanlar ürker kaçar Kuşlar pır eder uçar Pır pırrr pırrrrrr pırrr…” Diyerek. Elleriyle uçan kuş taklidi yaparlardı. YÜZYILLARCA ÖNCESİNE AİT ORTA YAŞ VE ÜZERİ KİŞİLERİN OYUNLARI Sadece çocuklar değil büyüklerin de oynadıkları bir takım oyunlar varmış. Örneğin; iki kişi yerde karşı karşıya oturur, ayaklarını taban tabana vururmuş. Üçüncü kişi bu ayakların üzerinden ani şekilde atladığı anda yere oturanlar tarafından ebelenmeye çalışılırmış. Bu oyuna PABUÇ ALAN oyunu denirmiş. Bir başka oyun ise el ele tutuşulur büyük bir halka meydana getirilir ve dönülürmüş bu oyuna da VAHVAHİYYE oyunu denirmiş. Bir başka örnekte ise; oyunculardan biri iple bağlanıp yere yatırılırmış.İpin geri kalan kısmın ucu ise koca düğüm haline getirilip Onun koruyuculuğunu yapacak kişinin elinde kalırmış. Bu koruyucu elindeki ipi sağa sola savurarak yerde yatan oyuncuyu diğer saldırgan oyuncu grubundan korumaya çalışırmış. Bunların dışında yurdumuzun diğer yerlerinde görülen KÖR EBE, SOBELEME, BEŞ TAŞ, DAMA MİSKET (gülle) gibi oyunlar da oynanırmış. ÇOCUĞUN ÖZEL DİLİ Bir de bunlardan ayrı olarak henüz konuşmasını beceremeyen 1- 2 yaşlarındaki çocukların genelde kullandıkları dilden, anlamlarıyla birlikte birkaç örnek vermek istiyorum. DODO = Işık TÜTÜ = Kuş veya küçük böcek TETE = Yürümek PEPPE = Ekmek KIÇÇO = Köpek PIŞŞEY = Kedi EYE = Uyku PAPO = Pabuç MA = Su HAPPA = Gezmek AÇÇE = dövmek ÇOÇO = Eşek ME = Kuzu HIMMO =Öcü Anlamlarına gelir. NİNNİLERDEN ÖRNEKLER “Can bebeğim gözbebeğim Müjde veren kelebeğim Bebeğimi uyandırma Sana güller vereceğim Ninni bebek ninni oy..” Bu ninnide görüldüğü gibi anne, yavrusunu bir kelebeğin gürültüsünden sakınmaktadır. “müjde veren kelebekler” derken, Mardin’deki bir inanışa göre kelebek başının çevresinde dolaştığı kişiye hayırlı ve sevinçli müjdeler verdiği şeklinde yorumlanır ve başının çevresinde kelebek uçuşan kişi “hayırdır İnşallah!” diyerek bunun uğuruna inanır. Günümüzde de geçerli olan bu olgu üzerinde biraz düşünecek olursak,Gerçekte kelebekler baharın müjdeleyicisidir.Oysa insanımız gerçek olan bir olguyu batıl inanç kalıbına uydurmuştur. Bu olay da bizlere bütün batıl inançların temelinde bir gerçeğin varolduğunu ancak bu gerçeğin insanlar tarafından saptırılarak başka anlamlara sokulduğu gerçeğini de öğretir. “Leblebiler dağlı dağlı Bebeğim kundakta bağlı Ağlama nazlı bebeğim Annenin yüreği dağlı Ninni bebek ninni oy!” Bu ninnide geçen “leblebiler dağlı dağlı” sözüyle Meşhur Mardin leblebisinin çeşitlerinden ve bu çeşitler içinde en makbulü “DAĞLI LEBLEBİ” kastedilmektedir. (GERÇEK YAŞAMDAN ALINMIŞ KÜÇÜK BİR ÖYKÜ) (OKUMA PARÇASI ) KÜÇÜK İBRAHİM’İN İLGİNÇ EMZİĞİ Bacı Ayşe, eşi erken yaşta vefat edince kendisi de genç yaşta dul kalır. Artık onun tek tesellisi henüz el kadar olan küçücük İbrahim’idir. Bacı Ayşe, çok sevdiği eşinin tek yadigarı olan İbrahim’i kimseye muhtaç etmeden büyütmek için çalışmak zorundadır. Ama ne iş yapmalıydı? Küçük bir vilayet olan Mardin’de, küçük bir çocukla daha doğrusu el kadar bebe ile ne gibi bir iş yapabilirdi ki? Günlerce düşündü, taşındı ve nihayet parlak zekası sayesinde ne yapabileceğini buldu. Evet KABİLELİK yapacaktı. (Kabilelik Mardin’de Ebelik anlamına gelirdi.) Tek yapabileceği, üstesinden gelebileceği tek iş bu olmalıydı. Hem anneannesi bu işi senelerce yapıp bundan ekmek yememiş miydi? Bacı Ayşe, gerçekten de kabile oldu. Hem de sevilen tercih edilen bir kabile. İşinin gereği bazen gündüzleri, bazen akşam üstü bazen de gece yarıları, bazen de sabaha karşı. Çağrıldığı her yere gider ama üşenmeden, ama güler yüzle. Peki Bacı Ayşe işe gittiğinde Minik İbrahim ne oluyordu diye soracak olursanız, o da beşiğinde mışıl mışıl uyurdu. Arada bir uyanır, kendini kundakta sıkar, az bir şey ağlar sonra başucunda asılı duran içinde iki veya üç adet kuru üzüm bulunan beyaz tülbent parçasından oluşmuş ilginç emziğini biraz emdikten sonra annesi işten gelinceye kadar uyurdu. |
|||||||||||||
|
|
|
|
#12 (permalink) | |||||||||||
|
YEMEKLER
Mardin: Yemekler ya yemekler Eşsiz nefis yemekler Bunlar da anılmazsa Boşa gider emekler. Mardin'in; bir çok kavimlere ev sahipliği yapmış olması, kervan yollarının kesiştiği bir noktada bulunması sebebi ile yemek çeşitlerinin bol olmasında ve yemek kültürünün gelişmesinde başlıca etken olmuştur. Bu bölümde özellik arz eden yemeklerden bazılarının sadece isimlerini sıralamakla yetineceğim. Terbiye edilmiş pirinç pilavının kuzu işkembesine doldurulmuş şekli ile yapılan ve işkembe dolması olarak da adlandırılan KİBE, kırılmamış kuzu göğüs kemiklerinin, terbiye edilmiş pirinç pilavının doldurulduğu KABURGA, IROK denilen kızarmış içli köfte, İGBEBET adı verilen içli, haşlanmış köfte, fırında pişirildikten sonra ezilip yumurta ile karıştırılan patlıcandan yapılan ABUĞANNUÇ, şehriyesiz bulgur ve kırılmamış mercimekten yapılan IMCEDDERE, iri kırılmış bulgur ve yoğurt karışımından yapılan ve adına LEBENİYE denilen çorba, hamurlu ve yumurtalılardan yapılan ; ZİNGİL, İSFİRE, IPSİSE gibi tatlı çeşitlerini sayabilirim. ŞEHRİYELİ BULGUR PİLAVI VE ŞEHRİYE KESME MEVSİMİ Türkiye’mizin her yanında bulgur pilavı yapılıyor diyeceksiniz ama Mardin’de yapılan bulgur pilavının en büyük özelliği şehriyeli olmasıdır. Bunun şehriyesini hazırlamanın da bir mevsimi ve öyküsü vardır; Bunun mevsimi genel olarak Nisan ve Mayıs aylarıdır, şehriye kesim işinde bütün Mardinli kadınlar dayanışmanın en büyük örneğini gösterirlerdi ve birbirlerine yardımcı olmak için bir mahalledeki komşular, kendi aralarında sözleşip , sırayla şehriye keserlerdi örneğin; mahallede filanca kişilerin evinde şehriye kesimi başlamışsa bütün o mahallenin kadınları her gün şehriye kesilen evde toplanırdı, güzel sohbetler eşliğinde şahadet parmağı ile başparmak arasında lüle biçimine getirdikleri hamur BEHLÜLLERİNİ önlerinde bulunan özel olarak sazdan örülmüş yuvarlak ortası otantik şekilde nakışlı tabaklara bir makine gibi keserlerdi. Bu şehriye kesme zamanında kadınların sohbetleri yanında bolca dedikodular da üretilirdi, şehriye mevsimi geçtikten sonra şehriye kavrulur ve gelecek olan sonbahara kadar saklanırdı. Güzün bulgur kırma işlemi yapılırdı. Bulgur kırıldıktan sonra; Ihşane, ismeyt, zibara, bulgur gibi çeşitli adlar alırdı. Tabii her bulgur çeşidinden de ayrı ayrı yemekler yapılırdı. Örneğin; ismeyt adını alan bulgurdan etli ve etsiz çiğ köfteler yapılırken, ıtşişe adı verilen bulgurdan da içli köfteler yapılırdı zaten yemek çeşitlerini saymağa devam ederken bunları da tanıyacağız. ÇİĞ KÖFTE: Güneydoğunun diğer illerinde yapılanın aynısı olup, bu yemeğin anavatanı Urfa ilimizdir. MERCİMEKLİ KÖFTE (BELLO) Anavatanı Mardin olan bu yemek genellikle mercimek çorbasının ismeyt dediğimiz çiğ köfte bulgurunun üzerine dökülüp yoğrulmasıyla elde edilir. Yanında yağda kızartılan yumurta ve salatalarla bir başka tadı olduğu gibi aynı zamanda doyurucudur. KALİYYE (KAVURMA): Uzun kış mevsiminde etin yerini doldurmak amacıyla besili hayvanların kesilip etlerinin kavrularak tenekeler içine kışa saklanmasıdır. Bu da yemekler de taze etin yerini tutar. ZERDE Diğer illerimizde yapılıyorsa da anavatanı Mardin’dir. Düğünlerde, mevlitlerde ve diğer önemli günlerde yemeklerin yanında mutlaka tatlı olarak verilir...... Mardin’de yedim zerde Nerden düştüm bu derde Ben yarimi yitirdim Arıyorum her yerde. ÜZÜM SUCUĞU (IKUDEY) Özellikle bağların bozulduğu üzümlerin çoğaldığı sonbaharda yapılır. Üzümden yapılan bulamaca ceviz içinin daldırılmasıyla yapılan bir nevi çerezdir. Uzun kış gecelerinde pestil, ıkudey, kuru üzüm, ceviz gibi çerezler yenilerek tatlı tatlı sohbetler yapılır, masallar anlatılırdı. Pestil, ıkudey, ceviz, kuru üzüm gibi yemişler topraktan yapılma küplere doldurulurdu. KAHVİ MIRRA (ACI KAHVE) MIRRA: Arapça kökenli bir sözcüktür. Acı anlamına gelir. Bayramlarda , taziyelerde veya önemli günlerde misafirlere ikram edilen bu kahveyi de herkes yapamaz, bunu yapan belirli kişiler vardır. Kahve kıvamını buluncaya kadar gım gım da kaynar , hele hele Arap ülkelerinden getirilen kakula adı verilen hoş kokulu ve güzel tat veren bir maddenin katılmasıyla, çok güzel olur. Anavatanı Arabistan’dır. KÂHİYE: Bir tatlı çeşididir. Yağla kızartılmış ve çeşitli şekiller almış hamurun ceviz veya taze peynirle doldurularak şeker şerbetinin üzerine dökülmesiyle elde edilir. Şekil olarak gözlemeyi andırır. ZINGIL: Hamurun yumurta sarısıyla yoğrulup yağda kızartıldıktan sonra şeker şerbetinin üzerine dökülmesiyle elde edilen bir tatlı çeşididir. Şekil olarak lokma tatlısını andırır. ISFİRE : Yumurta ve hamurun karıştırılıp yoğrulması ve üzerine şeker şerbeti dökülerek elde edilen tatlı çeşididir.Şekil olarak revani tatlısını andırır. IPSİSE : Fırından yeni çıkmış ekmeğin doğranarak şeker şerbeti veya pekmezle yoğrulmasıyla elde edilir. DEVK: Açılmış yufkanın saçta pişirildikten sonra üzerine eritilmiş tereyağı ve pekmez dökülerek elde edilen bir tatlı çeşididir. BORANİYYE :Sarma için kullanılan pazı sapları atılmayıp bir baş soğanla doğrandıktan sonra yağda kızartılmasıyla elde edilen ucuz bir yemek çeşididir. KAYSEVE: Mardin’de IJBABİYYE adı verilen kuru kayısı ile bulgur pilavı karışımından meydana gelen bir yemek çeşidi olup anavatanı Türkmenistan’dır. Bunların dışında; süte yahut ayrana ekmeğin doğranması, şehriyeli bulgur pilavının yoğurtla karıştırılması gibi basit ve pratik yemeklerin yanında İlkbahar mevsiminde Yeşillikli Pilav adı verilen otlu pilav da yapılmaktadır. (Bu otlu pilavın aynısı Türkmenistan’da Bahar Pilavı adıyla yapılmaktadır. Mardin: Düğünlerin düğünlerin Bir başka hele; Birbirinden güzel kızlar Çeker helhele. Rihaniler, Malayyalar Esrarlı hava Birbirinden güzel kızlar Çeker helhele. MARDİN’ DE DÜĞÜNLER: İstetilen kız verildiği takdirde erkek tarafına maddi şeyler içeren bir liste gönderilir. Bu listeye DEFTER adı verilir. Düğünden bir gece önce güvey tarafı ellerinde yanar vaziyette; fener, lüks, mum, gemici feneri gibi aydınlatıcı araçlarla zılgıtlar çalarak,türküler söyleyerek ve naralar atarak kına yakmak için gelinin evine gidilir buna KINA GECESİ denir. Ertesi günü Mardin’de CELEP adı verilen gelin götürme safhasıdır. Düğünden bir gün sonra bir gurup kadın çerezleriyle minik bir kutlama ve eğlence için gelinin evinde toplanır buna da SABAHİYYE adı verilir.Günümüzde pek uygulanmamakla beraber yine de konuyu daha genişçe ele alalım: KIZ İSTEME: Erkek kızı uzaktan görüp beğendiği taktirde ailesini harekete geçirir. Yalnız erkeğin beğenisine kalmayan bu işe artık aile el atardı. beğenilen kız erkeğin ailesi tarafından uygun görülürse öncü diyebileceğimiz bir heyet, kız evine görücü olarak gider. Kızdan su istenir, kız, suyu getirince, görücü heyet tarafından yukarıdan aşağıya kadar ustalıkla ve alıcı bir gözle süzülür, bu arada konuşturulur konuşmasıyla yürüyüşü bile incelenir, ağzının kokup kokmadığını anlamak için de ayrılırken kız öpülür, (bazı erkek aileleri, işi daha ileri götürüp kızın vücudunu incelemek amacıyla hamam günleri beklenirdi. Mardin’de hamam günleri genelde Perşembe günleri olurdu.)ve eğer kız bu öncü heyet diyebileceğimiz kişilerce beğenilmişse, kız ailesinin ağzı aranır, uygun olduğuna kanaat getirilirse bu sefer de erkek tarafının belli başlı kişileri toplanarak kız evine ikinci kez gidilir, bu heyet içerisinde yaşça en büyük veya en hatırı sayılan kişi, kızı ailenin en büyüğünden isterdi. (artık taarruz sırası kızın ailesindedir.) kız ailesi usulen “düşünelim, biz sizlere daha sonra cevap iletiriz.”diyerek düşünme payı istenirdi. Birkaç gün sonra, o da eğer cevap olumlu ise, kız evi erkek evine tüm maddi isteklerini bir kağıda yazarak bunu bir kadınla erkek evine gönderir, bu listenin yazıldığı kâğıda Mardin’de “DEFTER” adı verilirdi. Defteri getiren kadının yol ücretini bahşiş adı altında erkek ailesi öder. Bu defterde istenen maddi şeyler ailelerin özellik ve maddi imkânlarına göre değişebilir.(altın gerdanlık, yalduzi, burma bilezikler, yataklar için yün, giysiler ve bunlara ek olarak başlık parası. (özellikle altına çok değer verilir. Hatta gelinin dişlerine bile altın kaplama yapılması şartı da konulabilir. Çünkü altın kudreti ve zenginliği simgeler. Bu gelenek, hâlâ Türkmenistan ‘da görülmektedir.) Şayet bunlarda anlaşma sağlanır ve defter imzalanırsa nişan yapılır. Nişan süresince arada geçecek bayram ve benzeri önemli günlerin hepsinde erkek tarafının kız tarafına boyuna hediyeler, armağanlar yağdırmak mecburiyeti vardır. Nişanlılık süresince yine her iki taraf düğün gününü tespit eder bazen de deftere yazılanlarda eksiklik varsa tamamlanır. Bu eksikler tamamlanıncaya kadar düğün tarihinin ertelendiği çokça görülen durumlardandır. Gümüş takunyalarıyla Salınır selvi boylum Çok güzeller içinden Seçtim seni üstün soylum. ( Eskiden Mardin’de maddi durum ne olursa olsun gelin olacak kızlara çeyizine ek olarak mutlaka gümüşten yapılmış takunya çıkarılırdı. Gelin veya güveyde ve bunların ailelerinde aranan asalet veya soyluluktan maksat, terbiye görgü, namus ve dürüstlüktür. ) DÜĞÜN a)DÜĞÜNE HAZIRLIK: Evde her türlü hazırlığın başladığı safhadır. b)DÜĞÜNE BAŞLAMA: Düğün tarihinden üç dört gün önce uzak yerlerde bulunan tanıdık ve yakın akrabaların düğün evine taşınmaya başladıkları safhadır. c)KINA GECESİ VE DÜĞÜN: Düğünün en hareketli, en canlı ve en renkli bölümüdür. Bu renkli gece bütün ihtişamı ile hem damat hem de gelin evinde yapılır. Damat evinde; davetli sayısı çok ve aralarında yabancı varsa düğünün yapılacağı yer ortasından bir perdeyle ikiye bölünerek haremlik ve selamlıklar oluşturulur bunların ortasına da saz ekibi yerleştirilir. Saz ekibi, Mardin’in en kıvrak havalarını çalmağa başlar, kadınların çaldıkları zılgıt (helhele) ise yeri göğü birbirine katar, bu arada saz ekibi de coşmuş ve davetlileri de coşturmuştur, biraz sonra coşkunluğun verdiği havayla aradaki utanç perdesi de diyebileceğimiz perde kalkar ve artık kadın- erkek oyunlarını birbirlerinin önünde sürdürürler özellikle evlenmemiş genç kızlar görülsünler, beğenilsinler diye oyuna kaldırılır oynayan kız, etraftakiler tarafından alıcı gözlerle süzülürdü. Eğlence bu şekilde sürerken damat akrabaları, damatlık esvaplarını bulunduğu bohçayı ortaya getirerek, bohça baş üzerinde tutularak müziğin ritmine göre oynanır. Bu arada kadınların zılgıtları daha da şiddetlenir, bohça açılır içindeki damatlık esvaplar çıkarılır ve oynayanlar; kimi damadın gömleğini, kimi pantolonunu, kimi ceketini veya kundurasını alarak bunlarla müziğin ritmine göre oynarlar.Eğlence devam ederken damat, arkadaşları tarafından avluda daha önceden yakılmış ateşin yanına götürülür.(devamlı ocakları tütsün. Anlamında.) ve burada arkadaşları tarafından çevresi sarıldıktan sonra elbiseleri soydurulur, damatlık esvapları sırayla oyun eşliğinde usulca giydirilirdi. Bu işlemler esnasında arkadaşları damadın kulağına eğilip var güçleri ile “KİM PAŞA!.. KİM PAŞA!..” damadın adı artık ne ise “..........PAŞA!” ”HELE HELE HEEEY!!!..” diyerek nara atarlar. Giydirilme faslı bittikten sonra güvey, sahneye getirilerek omuzlara alınır ve müziğin ritmine göre oyuna devam edilir. Bu eğlenceler ihtişamlı şekilde sürerken damat evinden bir kadın alayı birkaç erkek eşliğinde, geline kına yakmak üzere gelinin evine doğru yola çıkarlar tabii ellerinde yanar vaziyette lüks lambaları, gemici fenerleri (fanus) meşale vb. gibi aydınlatıcı araçlar da bulunmaktadır. (Bu gelenek Türkmenistan’daki düğünlerde de görülür.) Gelin evi, damat tarafının geldiğini zılgıt seslerinden anlarlardı. Gelinin evine gelenler zaman kaybetmeksizin ; bakırdan açık bir leğene kına yoğurmaya başlarlar. Leğenin etrafı rengarenk mumlarla süslendikten sonra leğen eller üzerinde taşınarak müzik eşliğinde oynanır. Bir köşede süslenip oturtulan gelinin yanına gidilerek avuçlarına kına yakılır ve o kınadan damadın serçe parmağına yakılmak üzere birazı alınırdı. Kına yakılırken bayanlar tarafından okunan türkünün sözleri şöyledir: Kına gecesidir kına yakılsın Kınanın üstüne mumlar dikilsin Çekilen hasret bu gece bitsin Gelin ile güvey murada ersin Ay le le le gelin kınası Bu gece eğlensin güvey anası Kim paşa naraları yükselsin Zılgıt sesinden her yer inlesin Gelin eliyle testiyi kırsın Çekilen acılar bu gece bitsin Ay le le le gelin kınası Bu gece eğlensin güvey anası Kına yakılırken gelinin kaynanası gelinin avucuna bir altın ile koluna bir bilezik hediye etmesi adetten sayılır. Ücret karşılığında tutulan bir kadın, TANAKİT (takı takma) olayının başladığını bildirir ve herkes kendi gücüne göre para veya altın takar,ücretli kadın , takı takanları, neler taktıklarını yüksek sesle ilan ederken güvenilir bir kişide takı listesini düzenler. Bu olaya Mardin’de TANAKİT adı verilir.(Mardin’de ki bu tanakit olayının bir benzeri de Türkmenistan’da yapılan düğünlerde görülür.) Damat tarafı, gelinin evinden ayrılır ve kendi evlerinde yapılmakta olan şenliklere katılırlar gece yarısına doğru bazı davetliler dağılır yakın akrabalar ise sabaha kadar eğlenmeyi sürdürdükleri de olurdu. CELEP ( GELİN GETİRME) : Sabah erkenden kazanlar yeniden kaynar , saz alemi kurulur , öğleye kadar eğlenceler yapılır bu saatten sonra davetliler de gelmeye başlar mevlit okunduktan ve yemekler yendikten sonra güvey avluda kurulmuş bir koltuğa oturtulur, saz ve eğlence eşliğinde sakal tıraşı edilir, bu tıraş kasıtlı olarak uzatılır, damadın arkadaşları güveyin etrafında oynayıp damadın göğsüne para iliştirirler. Toplanan bu paralar berbere bırakılır. Diğer yandan güveyin yakınları şaka yollu olarak şöyle dedikleri duyulur: “NE YAZIK Kİ BU GENÇ DE EVLENECEK ALTIN BİR SIRIK GİBİ EĞİLİP BÜKÜLECEK.” TAHT MI ? BAHT MI? Ünlü bir öykü anlatılırdı da şu anda pek anımsayamıyorum ama anımsadığım kadarıyla; gelin, baba evini terk edeceği yani gelin olarak gideceği anda, baba, kızının kulağına eğilip sorarmış: “Ay benim nazlı kızım, benden taht mı istersin? Baht mı? “ kız: babasına tatlı ve sevecen bir tebessümle şöyle karşılık verirmiş: “Baht isterim babacığım. Çünkü tahtı getiren güzel bahttır.” Ama ne yazık ki bunu yansıtan ve sıkça kullanılan bir ünlü deyim vardır: ”Ey nazlı kızım, sana her şeyin güzelini ve iyisini verdim. Şu anda da seni verdim. (evlendirdim) Ama sana güzel bir baht vermek maalesef elimde değil. Çünkü güzel bir baht vermek Allah’a mahsustur. (NOT: yorum olarak verilmiştir.) İkindi ile akşam arası bir saatte damat tarafı, gelini almaya gider. Gelin, damadın en yakını olan iki kadının kollarında dışarı çıkarılır, kapıdan çıkarlarken gelinin en küçük erkek kardeşi gelinin kemerini bağlayarak kapıyı tutar ve bahşişini almadan geline yol vermez. (gelinin erkek kardeşinin kemer bağlama olayı Azerbaycan’daki düğünlerde de görülür.) Gelin yavaş yavaş damadın evine doğru giderken acele edecek olursa akrabası bir kadın tarafından daha ağır yürümesi için uyarılır (gelin götürüldüğü gün ilkbahar – yaz olmasına rağmen, hava bulutlu veya yağmurlu olursa, gelinin baba evinde iken tencere dibindeki yanmış yemekleri çok sevdiğine yorumlanır) Güveyin evine gelindiği zaman , güvey, damda gelini beklerken görülür , güvey, bu arada cebindeki ufak para ve şekerleri gelinin başına serpmeye başlar, gelinin eline de verilen içi para ve şekerlerle dolu testiyi yere vurup kırması istenir. Gelin de özellikle kırılması için bunu sertçe yere çarpardı.(böylelikle kötülükleri parçalamış ve uğursuzlukları dağıtmış sayılırdı.) Kırılan testiden dağılan şekerler ve paralar toplanır, bu paralar harcanmaz uğur getirir diye davetliler tarafından saklanırdı. Gelin kapıdan gireceği zaman damadın yakını olan bir kadın elinde bıçak olduğu halde oynamaya başlar.Bu da tüm kötülükleri keseceği inancından dolayıdır. (Bu geleneğe de Türkmenistan’ da ki düğünlerde rastlanır. Ancak Türkmenistan’da bıçak yerine bazen makas kullanılabilir.) Gelin damadın yanına kurulmuş bulunan koltukta birkaç dakika oturtulduktan sonra herkes dağılmaya başlar güzel bir türkü eşliğinde gelin ile güvey baş başa bırakılır........
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#13 (permalink) | |||||||||||
|
BU GECE
Dudakların bal şeker Yarama merhem çeker Bu kadar hasret yeter Bitmeli yar bu gece Bu gece yar bu gece Değer bin bir gece(ne tatlı bir gece) Odamızdaki mumlar Sönmesin yar bu gece Bu gün bizim günümüz Haydi hoşça kalınız Yarım kalan işimiz Bitmeli yar bu gece Bu gece yar bu gece Ne tatlı bir gece Odamızdaki mumlar Sönmesin yar bu gece Soframızda meyimiz Bir de yanan mumumuz Baş başa yar ikimiz Coşmalıyız bu gece Bu gece yar bu gece Ne tatlı bir gece Odamızdaki mumlar Sönmesin yar bu gece. N’ olur bize kızmayın Gönlümüzü üzmeyin Çözülmemiş düğüm var Çözülmeli bu gece Bu gece yar bu gece Ne tatlı bir gece Odamızdaki mumlar Sönmesin yar bu gece. Söz:Şekip YURTTAŞER SABAHİYYE Ertesi günü davetli kadınlar çerezlerini alarak gelinin evine gelir, gelin süslenmiş ve bir koltuğa oturtulmuştur gelenler bir yandan gelini seyreder diğer yandan mini bir eğlence tertiplerler bu son ve küçük eğlenceye de Mardin’de SABAHİYYE adı verilir.Genellikle Sabahiyye bölümüne şu türküyle başlanır: SABİHA Mardin’in peri kızı Açtın kalbimde sızı Söyle Allah aşkına Kim sever vefasızı Sabiha uykusuzsun Niye böyle huysuzsun Sittin sene kalsan da En sonunda benimsin Kalenin dibi bostan Olduk dillere destan Gelen her şey makbuldür Senin gibi bir dosttan. Ayrılık gülü soldu Sabiha gelin oldu Gelinliği giyince Gözlerime yaş doldu. Söz:Şekip YURTTAŞER DÜĞÜN SONRASI DÖNÜŞÜ Düğünden üç gün sonra gelin ile güvey, gelinin baba evine yemeğe davet edilirler. Buna “düğün sonrası dönüşü” adı verilirdi. Bu davette gelin ailesinin güveye değerli hediyeler vermesi adettendir. NOT:Mardin’de zılgıt (helhele) yalnızca eğlencelerde değil uğurlama ve genç birinin ölümünde de çalınır (ölen gencin öbür dünyaya erkekse güvey, kızsa gelin gideceği inancındandır belki de acıklı olayları yansıtan bir çığlıktır.Yalnız şu da bir gerçektir ki Zılgıt yani Helhele tamamen ve orijinal olarak bir Arap geleneğidir ve Araplardan alınmıştır. GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ........ MARDİN’DE IPSİSE Mevsim kış, gökyüzü kurşuni renkte, hava puslu ve soğuk, vakit öğle üzeri .. Biraz sonra evin çocuğu, başının üstünde taşıdığı sazdan örülmüş, kenarları nakışlı, bir bezle örtülü ekmek tabağıyla gelecek ve bu tabağı yer sofrasına bırakacak…. Ekmeğin sıcaklığından nemlenmiş bulunan ekmek bezinin çekilmesiyle, kepekli, esmer renkli ekmeğin buharı ve kokusu bütün evi sarmıştır artık. Lavaş adı verilen o kocaman ekmek alınır, genişçe bir kaba doğranırdı, üzerine dökülen katı yağ, yavaş yavaş eriyerek, sıvılaşır ve parlak bir şekil alırdı. Bunun da üzerine hemen pekmez veya toz şeker serpildikten sonra yoğrulur ve sıkımlar haline getirilerek afiyetle yenirdi. Özellikle yoksul insanlarımıza has olan bu pratik ve ucuz yemek veya tatlı çeşidine Mardin’de IPSİSE adı verilir. ÇİĞ KÖFTE ÖNCESİ FERÛKEY Et dövme makinalarının olmadığı yıllarda çiğ köfte eti, FERŞEY adı verilen döşeme taşı üzerinde ve tahtadan yapılmış tokmaklarla iyice dövülür sinirleri ayıklanırdı. Et dövme işi bittikten sonra ferşey taşı üzerinde yapışıp kalan küçük miktardaki et parçacıkları, evin küçük çocuklarına dağıtılmak üzere ISMEYT denen çiğ köfte bulguruna karıştırılırdı. Bu karışım, ferşey taşında iyice dövülerek deyim yerindeyse merheme çevrilir, Sonra avuç içinde küçük küçük sıkımlar haline getirilirdi. Buna FERÛKEY adı verilirdi. Çocukken Ferukeyi yemeyen , sevmeyen olmazdı. Hele hele yıllar sonra bunu anımsayıp da geçmişe özlem duymayan, derin bir ahhh!.. çekmeyen hiç bir Mardinli düşünemezsiniz. MARDİN’DE IKLİÇE (ÇÖREK) İster fakir, ister zengin, ister Müslüman ister Hıristiyan olsun dini bayramlar için mutlaka çörek yapılırdı. Mardin’de çöreğe IKLİÇE adı verilir. Tarçın v.b.gibi hoş kokulu baharatlarla yoğrulurdu. Üzeri özene bezene en güzel nakış ve desenlerle süslenirdi. İki çeşit çörek yapılırdı: Kısa sürede tüketilmesi gereken ve her birine KASMUS adı verilen taze çörek ile uzun bir süre de tüketilmesi düşünülerek halkalar şeklinde yapılan kuru çöreklerdi. Kuru çörekler ortalarında bulunan delikten ipe geçirilir ve yüksekçe bir yere asılırdı. * * * Bugün kısmen de olsa devam etmekte olan su sıkıntısı, daha eskilere gidildiğinde başlı başına çok büyük bir problemdi, halk su gereksinimini sokak aralarında bulunan çeşme adı verilen tarihi pınarlardan bazıları da evinin iç kısmında bulunan kuyulardan sağlarlardı. Kuyu suyu oldukça tuzlu olur. MARDİN’DE SU TELAŞI Çeşme boş!! Çeşme boş!! Haydi Hamdiye Durma testiyi al Kız çabuk ol! koş!!! Suyu al! Gel! Bak evde bütün Su kapları boş..... ...................... Geldin mi kızım? Oh!! Be… boşuna Dememişler: Paranın, kadının sesi Yanında Suyun da Sesi çok hoş! Ve yine boşuna dememişler Su kadar aziz ol!” diye.. “Sen de su gibi aziz kal güzel kızım.” BELLİ BAŞLI EV EŞYALARI Ceviz ağacından yapılmış çeyiz sandığı, konsol adı verilen iki kanadı aynalı elbise dolabı, Her tarafı nakışlı ceviz ağacından yapılmış kanepeler, oyalı yazmaların destelenip korunduğu dört tarafı camlı, kafes adı verilen cevizden sandık. Çok değerli ve İran malı olan Acem Halıları, duvar seccadeleri. Bakır kaplar, nakışlı ve genellikle gümüşten hamam tası ile tarak, lif vb. gibi hamam gereçlerinin konduğu yine gümüşten işlenmiş KILDEN ve özene bezene nakışlarla süslenmiş hamam bohçası. (hamam bohçası, hamama gidip gelmelerde bir erkek çocuğun sırtına bağlanırdı.) Mardin’de yemek takımlarıyla mutfak eşyalarının tamamına yakını bakırdan olurdu. Bugün kullanmakta olduğumuz yemek tabakların yerine TEPSEY adı verilen kenarları kıvrımlı bakırdan yemek tabakları, bakırdan veya söğüt ağacından kaşıklar. Haşlanmış içli köfteleri tencereden alırken suyunu süzmesi için kullanılan yuvarlak ve uzun sapı olan IMKAŞŞEY adı verilen büyükçe ve kuyruklu süzgeç, pirinç, bulgur veya bunun cinsi her hangi bir şeyde ölçü olarak kullanılan YENDO, kenarları kıvrımlı geniş ağzı olan YENGERİ denen büyük sahanlık, MAĞDAP adı verilen kocaman çamaşır yıkama leğeni, süzgeç, el ve yüz yıkamak için kullanılan İMSİNEY denilen bir çeşit ibrik, TAS, geniş leğenler, büyükçe kazanlar, Kaburga dolması veya işkembe dolması için kocaman tencereler vb. gibi bunların tamamı bakırdan olurdu. Ayrıca tunç madeninden mangal ve yine tunçtan HAVAN, tahtadan CAVAN ( sarımsak, patlıcan vb. gibi şeylerin dövülüp ezildiği tahta havan.) çiğ köfte eti dövmek için tokmak, bu etin üzerinde dövüldüğü döşeme taşı olan FERŞEY, Kahve öğütme aletleriyle, kahve dibeği, kahve kaynatmak için gümgüm, buğday başağından örülmüş ŞEHRİYE TABAKLARI, altında yiyecek muhafaza etmek için özel olarak sazdan örülmüş ve adına IMKEBBEY denen geniş ağızlı kocaman sepetler ve yine sazdan örülmüş fırına getirip götürmede kullanılan EKMEK TABAĞI vb. gibi ev eşyalarının belli başlılarıydı. IKVARA VE ÇEŞİTLERİ Zahire saklama dolabı idi. ahşaptan yapılırdı, dikdörtgen biçiminde bölmeli çekmecelerden oluşurdu. Her bir gözüne ayrı cins bulgur konurdu. Biçim olarak bugün resmi dairelerimizde kullanılmakta olan evrak dolabını andırırdı. Biraz daha geçmiş yıllara uzandığımızda bu ıkvarakarın topraktan yapıldıklarını görürüz. Tabanı özel sacdan yapılmış tahta ıkvaralar ise hayvansal yağ dediğimiz sade yağların içinde korunması için yapılırdı. 100 RITILLIK yağı içine alacak büyüklükte ıkvaralar görülmüştür. RITIL : Ağırlık ölçü birimidir. 8 kg ‘ a eşit. ÖLÇEK: Ağırlık ölçü birimidir. 24 kg’a eşit. (tahıl ürünleri için kullanılırdı.) Kile. Mardin insanı, hemen hemen her konuda başkalarının görüşüne başvurma ve danışmaya büyük önem verir. “HERKESE DANIŞ AMA YİNE DE BİLDİĞİNİ YAP.” Sözü ünlüdür. Danışma konusundaki bir diğer özlü söz ise; “EVİNDE DANIŞACAK BİRİNİ BULAMAZSAN BİLE HİÇ OLMAZSA IKVARAYA DANIŞ.” sözüdür. Bu da danışmaya verilen önemi vurgulaması açısından önemlidir. BULAŞIK, ÇAMAŞIR YIKAMA VE DETERJAN SORUNU Eski yıllarda Mardin’de kullanılan mutfak eşyaları hem büyük hem de bakırdandı. Ayrıca Mardin yemekleri de esas itibarıyla çok yağlı olurdu. Yemekten sonra sıra bulaşık yıkamaya gelirdi. Bulaşıkların yağlarından iyice temizlenmeleri için deterjan gerekirdi. Mardin’de deterjan olarak KÜL kullanılırdı. Mardin’in bütün eski evlerinde MEĞZEN denen büyük çukurlar olurdu. Meğzenlere kül doldurulup bolca sulandırılırdı. Bir iki gün bekletildikten sonra esas kül dibe çöker, suyu da üste çıkardı. Bulaşık yıkanacağı zaman bu külün suyundan birazı alınır ve deterjan olarak kullanılırdı. Bulaşıklar aşırı derecede yağlı olunca, kül suyunun dibine çökmüş olan külden yarım avuç kadar kül, ek olarak alınıp kullanılırdı. KÜL: Bazen deterjan olurdu Bazen mangalın dibinde ateşe minder, Bazen mangaldaki ateşin çabuk küllenmesini engelleyen bir yorgan, Bazen çocukların patates veya palamutlarını pişsin diye gömdükleri bir ocak, Bazen inşaatlarda kullanılan bir harç Bazen karpuz çekirdeğini dezenfekte eden antibiyotik Bazen koynuna sokulan aş tenceresini veya ıhlamur cezvesini ılık tutan bir koruyucu, Bazen bir binek hayvanın kırılmış veya burkulmuş ayağına bir ilaç yarasına merhem olurdu Bazen batıl inançlar bölümünde anlattığım gibi hakaret içerikli söz, Bazen de esef bildiren bir terim olarak kullanılırdı. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” Atalar sözünün anlamlarından biri de külün önemini vurgulamak olabilir. ÇAMAŞIR YIKAMA Kül, çamaşır yıkamada da aynı şekilde kullanılırdı. Çamaşır yıkamak günümüzde olduğu gibi kolay bir olay değildi. Uzun aralıklarla çamaşır yıkanırdı. Çamaşır yıkama günü, genellikle haftanın Perşembe günleri olurdu. O gün, şafak sökmeden erkenden kalkılır. Avluda veya mutfakta bulunan ocağa odun atılır. Odunların tutuşmaları için sazdan yapılmış flüte benzer ortası delikli çubukla üflenerek ateş körüklenirdi. Su ısındıktan sonra kocaman mağdaplarda (leğen) yıkanırdı. 15 20 kişiden oluşan ailelerin çamaşırları dağ gibi olurdu. Yıkanan çamaşırlar, öğle üzeri serilir, ikindi zamanı toplanır, cinslerine göre destelenir, yamalanacak olanlar yamalanır, düğmesi eksik olanların düğmesi dikilir bazısına ilik açılır ve katlanıp kaldırılırdı. Ertesi günü de hamama gidilirdi.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#14 (permalink) | |||||||||||
|
ŞÂİR FUZÛLÎ VE MARDİN’E YANSIMASI (XVI.YY.) Divan Edebiyâtımızın önemli şahsiyetlerinden olan Şâir Fuzûli, bilindiği üzere Bağdat, Kerbelâ yörelerinde yaşamış Azeri Türkmenlerindendir. Türkçe, Arapça ve Farsça olmak üzere üç dilde divânlar yazmıştır. Şanlıurfa ve Diyarbakır’da Türkçe Divânından Türkçe gazelleri okunurken, Mardin’de en çok onun Arapça Divânından alınma Arapça gazelleri okunarak icra edilmiştir.. Özellikle Fuzûli’nin Leyla u Mecnun’u Mardin’de de tanınmış ve Mardin insanı bu öyküyü kendine göre yorumlamıştır. “Güya, Leyla ile Mecnun birbirlerinden ayrıldıktan sonra, Gökyüzünde yıldıza dönüşmüşler. Bu yıldızlardan biri doğu, diğeri de gökyüzünün batı ucundaymış. Yılın belirli bir gününde bu yıldızlar birbirlerine yaklaşır ve tam çarpışacakları anda gizli bir güç onları birbirinden ayırıp her bir yıldızı kendi yerine gönderiyormuş zira bu yıldızlar çarpışacak olurlarsa dünyanın yıkılacağına inanılırdı.” (Bu anlatım şüphesiz ki mecazi bir anlatımdır.) Bu anlatımın gerçek yönüne gelince: “Leyla ile Mecnun aşkı, gökyüzüne ulaşmış, baş üstünde taşınacak yani saygı duyulacak kadar yücelmiş ve yıldızlaşmıştır. Bunların çarpışmaları ise bir yerde KAVUŞMA anlamındadır. Dünyanın yıkılması olayına gelince; AŞKIN YOKOLMASI anlamındadır. Çünkü sonunda kavuşma olan aşk, aşk değildir. Aşk demek sonunda kavuşma olayı olmayan demektir. Eğer sonunda kavuşma varsa bu aşk değil, sevgidir. Oysa aşk ile sevgi iki ayrı kavramdır. “Sen semada Leylâ ol Ben de ardında Mecnun Beni ara beni bul Kul olurum sana kul. AŞKIN HANÇERİ Aşkın hançeriyle vurdular beni Mecnun gibi çöllere saldılar beni Bir tek muradımdın aldılar seni Leylâ leylâ diye ağlarım Müptelan olmuştum terk edemezdim Ağlardım yanardım hiç gülemezdim Gecemi gündüzümden pek seçemezdim Leylâ leylâ diye ağlarım. TÜRKÜLERİMİZ Kanun, keman, tef, ud ve darbuka eşliğinde çok sesli olarak icra edilen türkülerimiz, uzun hava ve oyun havalarıdır. Bu türküler Türkçe okunduğu zaman, Mardin insanının, normal olarak günlük yaşamında kullandığı Türkçe Dili’nin İstanbul ağzı ile söylenir. SABİHA Mardin’in peri kızı Açtın kalbimde sızı Söyle Allah aşkına Kim sever vefasızı Sabiha uykusuzsun Niye böyle huysuzsun Sittin sene kalsan da En sonunda benimsin Kalenin dibi bostan Olduk dillere destan Gelen her şey makbuldür Senin gibi bir dosttan. Ayrılık gülü soldu Sabiha gelin oldu Gelinliği giyince Gözlerime yaş doldu. Müzik : anonim Söz : Şekip YURTTAŞER ŞEVKO Mardin’de yedim zerde Nerden düştüm bu derde Ben yarimi yitirdim Arıyorum her yerde Hele Şevko yar yaman Diyar Şevko yar yaman Firakımız çok sürdü Vuslatımız ne zaman Şevko’nun gözü yaşlı İner meydan başına Babası zorla vermiş Bakmadan göz yaşına Hele Şevko yar yaman Diyar Şevko yar yaman Firakımız çok sürdü Vuslatımız ne zaman. Müzik: Anonim Söz: Şekip YURTTAŞER KALEDEN ESEN YELLER Kaleden esen yeller Nazlı olur güzeller Benim de bir nazlım var Kıskanır onu güller Hele nazlım güzel nazlım Kara gözler sende Hele nazlım güzel nazlım Tatlı nazlar sende Gel nazlım deli olma Ben seni terk edemem Ben seni terk edip de Başkasını sevemem Hele nazlım güzel nazlım Kara gözler sende Hele nazlım güzel nazlım Tatlı nazlar sende Alışmış yalnızlığa Bürünmüş namazlığa Dün akşam üstü gördüm Çıkmış idin yazlığa Hele nazlım güzel nazlım Kara gözler sende Hele nazlım güzel nazlım Tatlı nazlar sende Gel nazlım biz seninle El açalım semaya Muradımız olsun diye Yalvaralım Mevla’ya Hele nazlım güzel nazlım Kara gözler sende Hele nazlım güzel nazlım Tatlı nazlar sende. Müzik: Anonim Söz: Şekip YURTTAŞER TÜRMEDE DURMUŞ Türmede durmuş Boynunu bükmüş Nazı çekilmez ama İş başa düşmüş Kaşlar kalemdir Gözler karadır Kalbimdeki gül değil Derin yaradır. Yarim güzeldir Çok da hovarda Neyleyim güzelliği Burnu havada Kaşlar kalemdir Gözler eladır Başımdaki fes değil Kara beladır. Müzik: Anonim Söz: Şekip YURTTAŞER ÇANLAR ÇALIYOR Dinle bak çanlar çalıyor Gül hazin bülbül ağlıyor Derdim beni söyletiyor Her gören mecnun sanıyor Gel hele ey yar gel hele Kızlarımız çeker helhele Bak yine akşam oluyor Kalbime hüzün çöküyor Benim güneşim batarken Alemin ayı doğuyor Gel hele ey yar gel hele Kızlarımız çeker helhele. Müzik: Anonim Söz: Şekip YURTTAŞER AŞKIN HANÇERİ Aşkın hançeriyle vurdular beni Mecnunun gibi çöllere saldılar beni Bir tek muradımdın aldılar seni Leyla Leyla diye ağlardım Müptelan olmuştum terk edemezdim |