Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Very Important Person Area > Dersler,Yıllık Ödev, Tez > Tarih

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 11-09-2006, 01:32 PM   #6 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: Mardin
Mesaj: 50
Üye No: 4184
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 4
Rep Puanı : 101
Rep Derecesi
xendewan will become famous soon enoughxendewan will become famous soon enough
Varsayılan


MARDİN ÇARŞILARI

Mardin, şehir olarak küçük ve bir tek ana caddesi olduğu halde ne ilginçtir ki tarih boyunca her esnaf kesiminin kendine ait bir çarşısı olmuştur.
Mardin’in önemli ticaret yollarının kesiştiği bir noktada bulunması ve buna paralel olarak piyasasının canlı ve hareketli olması belki de böyle bir sonucu ortaya çıkarmıştır.
Bütün bunları araştırırken, MARDİN’İN GEÇMİŞTE BİR FABRİKALAR ŞEHRİ olduğuna tanık oldum. Eminim ki, Sizler de bunları okurken hayret edecek ve şaşıracaksınız.


İşte bunlardan birkaç örnek:
BAKIRCILAR ÇARŞISI :Buna Kazancılar Çarşısı da denirdi. Mardin’de kullanılan mutfak eşyaları ile yemek takımlarının tamamına yakını bakırdan olurdu. Bundan ötürü bakırcılık mesleği Mardin’de yaygındı. Külçe olarak getirilen bakır madeni eritilir ve en küçük yemek tabağından en büyük kazanların yapımına kadar ev eşyası yapımında kullanılırdı. Bakıcılar çarşısına giren bir kişi, bakırı döven tokmak seslerinden ne kimselere sesini duyurabilirdi ne de kendi sesini duyabiliyordu. Bu çarşı tamamen bakırcı esnafına aitti.
Günümüzde bu iş sürdüren esnaf sayısı parmakla sayılacak kadar azdır.

KALAYCILAR ÇARŞISI : Bakırcıdan alınan eşyaların kalaylandığı ve sadece Kalaycı esnafının oluşturduğu işlek bir çarşıydı.
Günümüzde ne bu çarşıdan ne de esnafından eser kalmıştır.
PABUÇÇULAR (yemeniciler) ÇARŞISI :Sadece yemenilerin yapıldığı çarşıydı.
Bu da tarihe karışan işlerdendir.
KUNDURACILAR ÇARŞISI : Kunduracı esnafının bulunduğu çarşı idi. Birkaç esnafın dışında can çekişen işlerdendir.

DEMİRCİLER (haddadlar) ÇARŞISI : Demirci esnafının bulunduğu çarşıydı. Geçmişte oldukça hareketliydi.
MARANGOZLAR (naccarlar) ÇARŞISI: Marangoz esnafına ait bu çarşı geçmişte kalabalığı olan canlı ve hareketli bir çarşıydı.
TELLALLER ÇARŞISI (sipahiler) Mezat çarşısıydı. Antika eşyalar da satılırdı.Eski canlılığını yitirmekle beraber halen faaliyettedir.
UNCULAR (dakik) ÇARŞISI : Un, tahıl ve hububat ürünlerinin satıldığı çarşıdır.
YEMCİLER (Allaf ) ÇARŞISI : Hayvan yemi satılan çarşıdır.
HAYVAN PAZARI : Kesim hayvanlarının yanı sıra binek hayvanlarının da satıldığı canlı bir pazardı. (bugünkü oto pazarlarının yerini tutardı.)
KIZZAZLAR ÇARŞISI: Binek ve yük hayvanları için; nal, gem, zincir gibi gereçlerin yapıldığı ve satıldığı çarşıdır. Bu işle uğraşan kimseye KIZZEZ denirdi.
BAKKALLAR ÇARŞISI: Yaş ve kuru gıda maddelerinin satıldığı yer.
KASAPLAR ÇARŞISI: Kasap esnafının bulunduğu çarşıydı.
MANİFATURACILAR (bezez) ÇARŞISI: Kumaş ve çeşitli bez parçalarını satıldığı çarşıdır.
PAMUKÇULAR (KUTUN) ÇARŞISI: Yün ve pamuğun satıldığı çarşı,






ATTARLAR ÇARŞISI: ( Kocakarı ilaçları için şifalı otlar, her türlü baharatların satıldığı yer.) canlılığını korumaktadır.


HANCILAR ÇARŞISI: (at, deve, katır, merkep vb gibi yük ve binek hayvanları için yerdir.( Bugünkü oto park niteliğinde.) canlılığını korumaktadır.

Ayrıca çarşı ve mahalle aralarında seyyar olarak dolaşan çerçiye, bıçak- makas gibi kesici ve delici aletleri bileyen esnafa, meyan kökünden elde edilen ACEM ÇAYI satıcısına da adım başı rastlamak mümkündür.


ŞE’ÂR İN ÇARŞISI: (Hayvan semeri, heybe, kilim, at koşumları, atları süsleyen renkli püsküller, kayış, eyer gibi gereçlerin ( aksesuar ) yapıldığı, satıldığı ve bunlara ait özel ipliklerin satıldığı çarşıdır. Bu iplerin büyük kısmı Suriye’den getirilirdi.)

KUYUMCULAR ÇARŞISI :Altın, gümüş gibi ziynet eşyalarının işlendiği, satıldığı ve onarıldığı dükkanların bulunduğu çarşı.
ÇULCULAR ÇARŞISI : Binek hayvanlar için semer, heybe gibi gereçlerin yapıldığı çarşı.
Bugün bu meslek halen icra edilmektedir.

MARDİN’DE EL SANATLARI VE ZANAATLARI
Altın ve gümüş işlemeciliği, taş işlemeciliği, dericilik, toprak ve seramik işçiliği, keçecilik, dokumacılık gibi el sanatları Mardin’de icra edilen küçük el sanatları ve zanaatlarıdır.
Ayrıca bunların dışında; şekercilik, helvacılık, leblebicilik ve merkepler için semer yapımcılığı olan ÇULCULUK gibi zanaatlar da yaygındır.
Bu el sanatları ve zanaatların bir çoğunun kökü ülkemizde teknolojinin henüz gelişmediği dönemlere uzanır.
Geçmiş yüzyılların ötesinden günümüze gelinceye kadar Mardin’de;
Kimi taşı işlemiş,
Kimi altını,
Kimi tuncu işlemiş
Kimi kumaşı
Kimi ağacı – tahtayı işlemiş
Kimi gümüşü
Kimi şifalı otları işlemiş
Kimi toprağı
Kimi bakırı işlemiş
Kimi buğday başaklarını
Kimi deriyi işlemiş
Kimi sazlık kamışını
Kimi nohudu çevirmiş leblebiye
Kimi susamı tahine,
Kimi şekeri işlemiş bademe,
Kimi bıtımı çevirmiş sabuna
Kimi çavan kökünü helvaya
Kimi de meyan kökünü Acem Çayına.

ÇUL VE ÇULCULUK
Mardin’in mahalle ve sokakları basamak basamak taş merdivenlerden oluşmuştur. Buralara hiçbir taşıtın girmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla mahalle ve sokak aralarındaki; su, çöp, her türlü ev eşyası gibi yüklerle hatta hasta ve yatalak insan taşıma işi bile merkep, beygir, katır gibi binek ve yük hayvanlarının sırtında yapılmaktadır.
Mardin’in şehir yapısı özelliğinden kaynaklanan bu durum, binek ve yük hayvan gereksinimini artırmış ve buna paralel olarak da Çulculuk adı verilen bir zanaat kolunun doğmasına neden olmuştur.
ÇUL YAPIMI
Çul ustası. önce ince çadır bezinden yapacağı çulu biçer. Biçtiği bu çulu, kılıf şeklinde dikerken üç dört parmağın geçebileceği kadar bir delik bırakır.
Ucu çengelli bir demir çubuğa sardığı hafifçe ıslatılmış sazlıkları yavaş yavaş bu delikten doldurmaya başlar. Biraz sonra bu doldurduğu sazlıkları kılıf içerisinde usulce yayar, bastırır ve en son açık bıraktığı deliği de dikerek kapatır.
Artık çul bitmiş sahibini beklemektedir. Bu zanaat günümüzde bile Mardin’de geçerli olan bir zanaatlardandır.
DERİCİLİK
Deri yüzüldükten ve üstündeki tüyler dökülsün diye içi kireç dolu özel kaplara konulup birkaç gün bekletildikten sonra çıkarılırdı. Tüyü dökülmemiş yerler varsa özel yapılmış keskin bıçaklarla iyice temizlenirdi.
İyice temizlenmiş olan deriye, daha sonra bu iş için özel olarak toplanmış köpeklerin dışkısı sürülürdü.
Bu işle uğraşan kişiye DEBBAĞ, bu işin yapıldığı yere de MEDBEĞE adı verilirdi.
Bununla ilgili olarak “NE YAZIK Kİ MEDBEĞE BENİ İTLERİN PİSLİĞİNE MUHTAÇ ETTİ.” Şeklinde feleğe sitem eden bir deyim türemiştir.
Bu işten günümüze geriye sadece bu işin yapıldığı yer olan medbeğe kalıntılarından başka hiçbir eser kalmamıştır.

TELKÂRİ SAN’ATI

Tel işi anlamına gelen “Telkâri el Sanatı”; tel halinde altını veya gümüşü özellikle gümüşü bir tahta üzerinde açılmış olan oyuklara kakmak veya gömmek şeklinde yapılan süsleme sanatıdır.
Adını Osmanlıca’dan alan bu el sanatının tarihçesi bilinmemekle beraber büyük bir olasılıkla tarih öncesi çağlara dayanır.
Telkâri el sanatı, çağlar boyunca Mardin’de yaygın olan bir el sanatıdır.İşlenen ürünler yurt içinde ve yurt dışında büyük ilgi görmektedir.
Günümüzde halen geçerliliğini koruyan bir iştir.


KEÇE YAPIMI

Bu iş, geceleri müşterileri dağıldıktan sonra hamamlarda yapılırdı; bir keçe kaç metre ebadında yapılacaksa ona göre yorgan yüzü veya nevresim gibi bir örtü kesilirdi. Bu örtü yere serilir ve içine yünler açılırdı. Keçeciler, keçeye nakış yapılacaksa yünün arasına istenen şekli yaptıktan sonra o örtüyü içindeki yünler olduğu halde silindire benzer şekilde dürmeye başlarlardı. Bu dürme işini birkaç kişi beraber yaparlardı.
Dürme işine gelince; yarı bellerine kadar çıplak olan keçeciler, aynı anda beraberce sağ ayaklarıyla silindir biçimindeki dürümü bastırırlardı ve o dürümü beraberce havaya kaldırıp ani hareketle yere sertçe vurarak hep bir ağızdan “aha!!!!!!” deyip sağ dirsekleriyle dürüme vururlardı.
Günlerce devam eden bu işlemlerle, yünün birbirine iyice yapışması sağlanırdı, birbirine iyice yapışmış yünlerin üstündeki örtü usulce çıkarıldıktan sonra, güzel, alımlı ve bıçaklarla dahi parçalanmayacak derecede sağlam keçeler ortaya çıkardı.
Günümüzde çok nadir olarak devam eden mesleklerdendir.
ÇANAK ÇÖMLEK YAPIMI

Mardin’de, topraktan özellikle testi, çanaklar ve saksılıklar yapılır. Bu gün bile bu el işi, Mardin’de ilkel yöntemlerle yapılmaktadır. Bu işle uğraşanlara Mardin’de KUVVAK adı verilir.
Diyelim ki kuvvak testi yapacak; insan gücüyle çalışan çarka benzer aletle şekillendirdiği kısmı iyice düzeltir, sırasıyla önce testinin göbek bölümünü, sonra testinin boğaz kısmını daha sonra da tutamağını yapar çamurları kurumadan bunları monte eder ve özel bir fırına atarak pişirir.
Mardin’de küçük testilere KIRREZ, daha büyüğüne yani göbekli olanına da CARRA denir.
Carra ve kırrez adı verilen bu testiler ile küpler, sadece evlerde su kabı veya içinde hububat, pekmez, yağ, bal muhafaza etmek için kullanılmazdı. Aynı zamanda taştan yapılacak bir binanın tavan kısmında da kullanılırdı. Yapının tablası yapılırken tonoz taşları arasına testi ve küplerin ağız tarafları aşağıya, dip taraflar ise yukarıya bakacak şekilde yan yana dizilir ve üstleri tonoz taşlarıyla kapatılırdı.
Bu tür eski taş binaların tavanlarının küp, testi ve carralarla döşenmesinin nedeni, taş ve toprağa nazaran daha hafif olmaları ve yapıyı yazın serin, kışın ise sıcak tutmasıdır.
Bu teknik, çağlar boyunca Mardin ve çevresinin bütün taş yapılarında kullanılmıştır. Bilimciler, bu çevrede kazı yaparlarken toprak altında fazla miktarda testi ve küplerle karşılaşmalarının en büyük nedenlerinden biri de bu olsa gerek.
Günümüzde bu işi sürdürenler parmakla sayılacak kadar azdır.

HELVA İMÂLATI
Helva; sözcük kökeni Arapça’dır. HULVÂ anlamına gelen Tatlı sözcüğünden türemiştir. Mardin’de helva imâlatı çok eski tarihlere dayanır.
Helva imâlathanelerinde şekerin kaynatılması için kocaman bakır kazanlar bulunurdu. Bu kazanlarda şeker kıvamını buluncaya kadar kaynatılırdı. Bir de bu kazanların yanında MERKEN adı verilen topraktan yapılma ekmek tandırını andıran geniş ağızlı küpler olurdu. Bu merkende ÇAVAN KÖKÜ nün damıtılmış suyu bulunurdu. Çavan kökü kıvamını bulmuş olan şeker ve una dökülür ve helva elde edilirdi.
Bu meslek de günümüzde can çekişmektedir.




ŞEKERCİLİK
Eskiden Mardin’de şekercilik de yaygın olan zanaatlardandı. Şeker kocaman kazanlarda kaynatılırdı. Eriyik halindeki şeker, duvarda asılı duran çengelli ve uzun şişin üzerine sarılarak halat biçimine gelinceye kadar gerilirdi. Sonra küçük küçük parçalar halinde kesilerek kalplara geçirilir ve şekillendirilirdi.
Elvan şekeri, limonlu şeker ve akide şekeri gibi çeşitleri olurdu.
TAHİN İMÂLATI
Eskiden Mardin’de yaygın olan bir başka zanaat da TAHİNCİLİK idi. Tahin; sözcük olarak Arapça’dan öğütülen sözcüğünden türemiş bir sözcüktür.Çekilmiş veya öğütülmüş susamdan yapılırdı.

SABUN İMÂLATI
Bir tek Mardin’de yetişen ve bu yörede BITIM adı verilen fıstığın değişik bir çeşidinden kaliteli ve aynı zamanda saçları çok iyi besleyen kaliteli sabun imâl edilirdi.
Bıtım iki çeşit olur; yerel tanımlamasıyla, aşırı yağlı olanına Zeyti, az yağlı olanına fıstâkî adı verilir. Zeyti çeşidinin yağından sabun imâl edilirken, Fıstâkî çeşidinin yağı da öksürük ilacı olarak kullanılır.
Sabun İmâlatı:
Toplanan bıtım taş yalaklara doldurulurdu, üzerine ağırca taşlar konur ve günlerce bekletilirdi. Bunun sonucunda iyice süzülmüş olan bıtım yağı, mayalandırılır ve kurumaya bırakılırdı. Kuruduktan sonra kalıplar şeklinde kesilirdi.
Günümüzde, özel sipariş veya gereksinim dışında bu sabun çeşidi imal edilmemektedir.



MARDİN LEBLEBİSİ VE BADEM ŞEKERİ

Mardin leblebisi ünlüdür; tuzlusu, tuzsuzu, acılısı ve çocuklar için yapılan şekerlisi de vardır.
Çifte kavrulmuş, dağlı, yarma, tuzlu, tuzsuz, şekerli gibi çeşitleri vardır.
Bunun yanı sıra Mardin bademi işlenerek çok güzel BADEM ŞEKERİ de yapılır. Badem şekerinin en ideali ölçü olarak örneğin; 1 kg. lık şekere yine 1 kg lık badem işlenmesi ve bademin şekere sadece bir kez batırılanıdır.
Leblebicilik bugün için halen revaçta olan bir meslektir.
DOKUMACILIK
Mardin’de dokumacılık işi çok eski tarihlere dayanır. M.S.1329 tarihinde Mardin’e gelmiş olan Fas’lı Gezgin Ibın Batuta bile Mardin’deki dokumacılık İşinden övgüyle bahsetmektedir.(Ibın Batuta Seyahatnâmesi)
Mardin’de MUNEYYİR adı verilen yün iplik eğiren ustalardan alınan ipliklerin dokuması (özet olarak) şöyle yapılırdı: Dokumacı ustası; Cum adı verilen çukurun üstünde kurduğu tezgahına iplikleri geçirir, sol eliyle gidip gelmekte olan mekik adı verilen aracı kullanırken sağ eliyle kumaşın sık dokunması için ipliğin üzerinde bulunduğu tarağı işletirdi, bu arada ayaklarıyla tezgahın çalışma hızını ayarlardı, ilmik sayısını karıştırmamak için 1, 2, 3, 4, 5… gibi sayarken bu sayma işini bir makamla ritmik olarak yani ezgili biçimde yapardı.
Görülüyor ki, bir dokumacının el, ayak, ağız, göz ve beyin gibi tüm organları bir arada ve uyum içerisinde çalışıyordu.
İşlerin çok yoğun olduğu kış mevsiminde dokumacılar geceleri de çalışırlardı. Dükkanlarının bir yerinden sızan petrol lambasının kızıl alevinden dükkânın açık ve dokumacılarında tezgah başlarında olduğu hemen anlaşılırdı.
Çok harika dokunan 125 cm’lik bir ene sahip bu eşsiz kumaşlar sadece Mardin’in gereksinimini karşılamakla kalmayıp civar şehirlere ve aynı zamanda İran, Irak ve Suriye’nin yakın bölgelerine de satılırdı.
1930’lu yıllarda Mardin şehir merkezinde yaklaşık 300 dokumacı dükkanı ve her dükkanda da 15 ilâ 20 arasında kurulu tezgah olduğunu o günleri yaşamış olanlar anlatırlar.
Bu da geçmişte Mardin’deki dokuma işinin ne kadar ileri seviyede olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Bu kumaşın kalitece düşük sayılanından özel olarak kırmızı renkte dokunan bir kumaş çeşidi de Mardin’in çevre köylerinde yaşayan YEZİDİ adı verilen Şeytana tapan vatandaşlarımıza satılırdı.
(OKUMA PARÇASI)
(1000 – 1950 yılları arası)
MARDİN’DE GÜNÜBİRLİK PİYASA
Gece yarısı uyanan köylü ve kasabalılar; at, deve, katır, merkep gibi yük ve binek hayvanlarıyla; tahıl ürünleri, meyve, sebze, yoğurt, süt, kaymak, yumurta tere yağı, bal, pekmez, odun, kömür, saman, kümes hayvanları vb. gibi yüklerle daha şafak sökmeden karanlıkta Mardin’e giriş yaparlardı.

Akşama doğru da; kumaş, demirden eşyalar, (pala, tırpan, bel, yere çakılan kazıklar, duvara çakmak için mıh, zincir) çanak- çömlek, testi, testi altlığı, heybe, çul, gem, çeyiz sandığı, tülbent kafesi, söğüt ağacından yapılma yoğurt kovaları ile kaşıklar gaz, ispirto, petrol lambası, Lamba fitili, lamba şişesi (kırılmasın diye ortasına ip geçirilir kolye gibi boyuna asılırdı.) işlenmiş altın, beşik, ayakkabı, yemeni leblebi, çekirdek helva, tahin, çocuklar için şeker, kocakarı ilaçları gibi gereksinimleri ile dopdolu olarak geri dönerlerdi.
Böylelikle gece yarısı başlayan gürültüler, bağırmalar, çağırmalar, heyecanlı ve oldukça yorucu koşuşturmalar akşama doğru yerini derin bir sessizliğe bırakırdı.

MARDİN GÜVERCİNİ

Mardin de halkın çoğunluğunun güvercinlere olan düşkünlüğü nedeniyle özel cins güvercinler de yetiştirilmiştir.
Yüz çeşitten fazla güvercin cinsi olduğu söyleniyor.
Taklacı, paçalı ve daha da bir çok özellikleri olan güvercin cinsleri yetiştirildiğinden MARDİN GÜVERCİNİ meşhurdur.
* * *
Bugün Irak’a ait ve Bağdat’a 90 km. uzakta bulunan BABİL kenti. Asurluların önem verdikleri uygarlık kentlerinden biriydi.
Yine Asurlular döneminde adı Erdoba olan Mardin’de, stratejik konumundan ötürü en az Babil kenti kadar önemli bir kentti.
Söz güvercin merakından açılmışken güvercinlerle ilgili olan bir efsaneyi de nakletmek isterim. Umarım beğenirsiniz.

xendewan is offline  
Eski 11-09-2006, 01:40 PM   #7 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: Mardin
Mesaj: 50
Üye No: 4184
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 4
Rep Puanı : 101
Rep Derecesi
xendewan will become famous soon enoughxendewan will become famous soon enough
Varsayılan


GÜVERCİNLERİN GÜZEL KIZI SEMİRAMİS



Harika bahçeler yaptıran veya bahçelerin en güzel olduğu bir dönemde hüküm süren güzel bir kraliçe için, eskiler, elbette bir efsane yaratacaklardı. Gerçek yanları da olan bu efsaneye göre Semiramis, Filistin’de basit ölümlü bir adam ile Asur tanrıçası olan Derketo’nun gayri meşru çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Doğumundan sonra bir çöle bırakılan Semiramis’i güvercinler beslemiş, korumuş ve ona kuş dilini öğretmişlerdi.

Çölde güvercinlerin beslediği Semiramis’i bir süre sonra kralın çobanı Simmias bulmuş, yanına almış, sonra saraya götürmüştü.

Çok güzel bir kız olan Semiramis büyüyünce, Asur kralı Ninus’un Suriye valisi olan Omnes ile evlenmişti. Semiramis kocası Omnes ile Baktriane seferine katılmıştı. Omnes’in komutasındaki kuvvetler Belh şehrini kuşatınca, Semiramis, parlak zekasıyla, şehrin kolayca zapt edilmesini sağlayacak bir plan yapmıştı. Bu planı uygulayan Omnes gerçekten şehri kolayca zapt etmişti.

Yaptığı dahiyane plandan dolayı Semiramis’i kutlayan kral, Onun hem zekasına, hem güzelliğine hayran kalmış ve onunla mutlaka evlenmeye karar vermişti. Bu maksatla, bir sebep uydurarak vali Omnes’i idam ettirerek zeki, güzel ve bir o kadar da çok ihtiraslı olan Semiramis ile evlenmişti.

Kurnaz Semiramis, bir fırsatını bulup kral olan kocasını öldürtmüş. Böylece hem birinci kocasının intikamını almış, hem de tahtın tek sahibi olmuştu. M.Ö.1916 yılında da tek başına hüküm sürmeye başlamıştı.

Tahta oturduktan sonra BABİL’ DE büyük bir imar hareketini başlatan Semiramis, önce bu şehri, üzerinden yaklaşık olarak iki arabanın yan yana geçebileceği genişlikte kalın surlarla kuşatmış, Fırat’ın üzerine köprüler, altına da alt geçitler yaptırmıştı. Bunun yanı sıra Ziguratlar kurmuş ve asma bahçelerinin ortasına da muhteşem bir saray yaptırarak oraya yerleşmişti.

Semiramis’in büyüleyici güzelliğini belirtmek için anlatılan hikayelerden biri şudur: Semiramis’in hamamda olduğu bir sırada başkentte isyan çıkmış. Büyük gürültünün sebebini merak eden kraliçe önünü bir küçük havlu ile örterek sokağa fırlamış.Saçları dağınık ve çıplak bir vaziyette olan o eşsiz güzeli, seyre dalan isyancılar, bir anda kavgayı dövüşü unutarak isyana da son vermişler.

Topraklarının sınırını Hindistan’a kadar uzatan Semiramis, Hindistan’da son savaşında yenilmiş. Bu yenilgi üzerine, tahtını oğlu Ninyas’a bırakarak intihar etmişti. Ancak Babillilerin inancına göre o ölmemiş, bir güvercin olarak uçup gitmiş, kuşların arasına katılmıştır.(Refik ÖZDEK’in Harikalar Ansiklopedisi)

İYİ VE KÖTÜ YÖNLERİYLE TESBİT EDEBİLDİKLERİM
GİYİM – KUŞAM
Özellikle Cumhuriyetten sonra Mardin insanı, modern giyinmiştir. Erkekler; takım elbiseli, başlarında fötr şapkaları ve kravatlarıyla evli bayanlar ise; manto ve üçgen bağladıkları eşarplarıyla, gençler de dünya modasını yakından takip etmeleriyle bilinir.
Hatta “Moda Paris’te doğar, ertesi günü Mardin’dedir.” Sözü Mardin’de bir deyim halini almıştır.
MARDİN’DE İLAÇ YAPIMI
Mardin insanı, ilaç yapımında da kendini gösterir: Yanıklar, pişikler, vücuttaki bir takım izlerin giderilmesini önleyen merhemlerden tutun da sarılık, öksürük, ishal, kabızlık, hazımsızlık vb. gibi hastalıklar için de bir çok ilaçların yapıldığı görülürdü.
Tam beş yıl sesi zor duyulacak kadar kısık, birine uygulanan tedavi yöntemine bizzat kendim tanık oldum.
ÖRNEK : 1
On günlük tedavi aynen şöyle yapıldı: Patlıcanın sapları güneşte iyice kurutulduktan sonra havanda dövülerek toz haline getirildi.. Hasta, bu ezilmiş sapları, tütün yerine sigara kâğıdına sarıp içmeye başladı. Ancak bu az gelmiş olacak ki bu sefer nargile getirilerek patlıcanın bu ezilmiş sapları tömbeki yerine kullanıldı.
Hasta, günde birkaç saatliğine bu nargileyi çekti, önceleri sesi, boğazlarında gıcık varmış gibi çıktıysa da sonradan tamamen düzeldi ve eski halini aldı.
ÖRNEK : 2
Aşırı kusan bir çocuğa kusma olayını kesmek için uygulanan tedavi yöntemi ise şöyle idi:
Kurutulmuş nane yaprakları havanda dövülüp ezildikten sonra, bal (yalnız hakiki bal olmalı ) ile karıştırılıp yoğruldu, bu bileşim iki bez parçası üzerinde açılarak ayrı ayrı çocuğun bileklerine sarıldı. (tıpkı saat kayışının bileğe bağlandığı gibi)
Birkaç gün devam eden bu işlemden sonra çocuğun bir türlü önlenmeyen kusma olayının kesildiğine de tanık oldum.

ÖRNEK :3
MUMYE: Mardinlilerin Suudi Arabistan’dan sağladıkları ve tedavide kullandıkları bu maddenin anavatanı Hindistan’dır.
Sadece Hindistan’da yetişen bu ağaç, siyah ve sarı renklerde bir madde salgılar. MUMYE adı verilen Bu madde salgılanır salgılanmaz hemen katılaşır.
Siyah olanı, göz hastalıkları için kullanılır. Özellikle göz bebeği de dahil olmak üzere gözün herhangi bir tarafında cam, bıçak veya kesici bir aletle meydana gelen çizik, yara ve yırtıkların giderilmesinde kullanılır. Gerektiği zaman tıpkı kalayın eritildiği gibi eritilir ve yaralı göze hayvansal yağla karıştırılarak damlatılır. Gözü iyileştirmekle kalmayan MUMYE aynı zamanda bu yaradan doğacak izi bile gideriyor.
Sarı renkte olan mumye ise inek sütünden elde edilen hayvansal yağla karıştırılarak özellikle ciğerlerde meydana gelen yara ve bazı hastalıkları için kullanılırdı.

Sadece insanlar için değil hayvanlar için de ilaçların yapıldığı görülür.
Bir cam parçası üzerine düşüp karnı iyice yarılan bir eşeğe yapılan tedavi şöyle idi:
Kuyruk yağı iyice pişirilip havacıva adı verilen bir otla karıştırılarak merhem durumuna getirildi.
Her gün bu merhemden hayvanın yarasına sürülüp yara bir bezle bağlandı. Günlük olarak yapılan bu tedavi ile hayvanın bir haftada iyileştiği görüldü.
Aynı şekilde gözbebeği başka kedinin tırnağıyla yarılan bir kedinin gözü de yukarıda bahsettiğim siyah mumye ile iyileştirildiği gibi yaranın izi de giderildi.
Bunların dışında pöç kemiği kayması, göbek kayması Mardin’de özel usullerle yerine getirilir.
Kişi de, korkudan meydana gelen rahatsızlık özel bir yöntemle kasıklardan çekilir.
Göğüs kafesinde kemikler arasında meydana gelen gazdan ötürü oluşan NAĞZEY sancısı da özel usullerle giderilir.
Ayrıca,
İçilen soğan suyunun kalp damarlarını açtığı,
sarımsak ve bal karışımı yapılan bir çeşit macunun kanı sulandırdığı ve romatizma hastalıklarına iyi geldiği,
tuzsuz,yağsız şekilde yapılan mercimek çorbasının aç karına yirmi, veya yirmi beş günlük süreyle içildiği takdirde tıkanmış olan damarları açtığı da iddia edilir.
IKŞUD ve ÇİN REVÂNÎ : Adı verilen ve yalnızca Mardin’de yetişen bu şifalı otların ileri derecedeki sarılığa ve hatta siroza bile iyi geldikleri görülmüştür. Aynı zamanda korkudan doğan hastalıkların tedavisinde de bu otlar kullanılır.
IKŞUD OTUNUN KULLANIMI : Bu ot akşamdan suya bırakılır. Sabah, suyu süzülür ve aç karına içilir. Ancak çok acı olduğundan çocuklara bunun macunu yapılır, macunu da şu şekilde yapılır; Ikşud otu, kendi oranına göre pekmezle katılaşıncaya kadar kaynatılır ve macun durumuna getirilir. Sabahları aç karına bir çorba kaşığı alınarak tedaviye devam edilir.
IKŞUF : Tatlı nar kabuklarının iyice kurutulduktan sonra, dövülerek toz haline getirilmiş hâlidir. Aşırı şekildeki ishalin kesilmesini sağlar.
Ayrıca, Soğuk algınlığından doğan, karındaki sancılara karşı kurutulmuş kiraz çekirdekleri de kaynatılarak bunun suyu hastaya içirilir.

NINHE : Adı verilen diğer illerimizde yarpuza veya oğul otuna da benzetilen fakat yarpuzdan değişik olan bu otun, ileri derecedeki bronşite iyi geldiği ve hatta bronşları temizlemede çok etkili olduğu görülmüştür.
NINHE OTUNUN KULLANIMI : Bu ot, aynen ıhlamur çiçeğinde olduğu gibi iyice kaynatılır. Çay gibi demlendikten sonra bardak bardak içilir. Çok acı olduğu için çay şekeri katılarak da içilebilir.
CI’DEY OTU : Bu ot soğuk algınlığından doğan sancıları kesmede kullanılır. Çiğ şekilde yenildiği gibi kaynatılarak da suyu içilebilir. Otların en acısıdır.

Kehribardan yapılmış tespih ve kolyelerin sarılığa iyi geldiği söylenir.


halk hikâyesi (OKUMA PARÇASI)

KEHRİBAR KOLYE

Zamanın birinde padişahın biricik ve nazlı kızı hastalanmış bütün lokman hekimler toplanıp araştırmışlar fakat bu hastalığın nedenini de çaresini de bulamamışlar. Zavallı kız günden güne eriyip tükeniyormuş. Yalnız kız mı? Elbette hayır! kızla beraber bütün ailesi, saray sakinleri ve bütün dostları üzülüyorlarmış.

Derken günlerden bir gün bir başka ülkeden namını duydukları bir Lokman Hekimi getirtip kızı buna da göstermişler. Büyük bilge olan bu Lokman Hekim, Kızı muayene edip günlerce düşünerek kafayı yorduktan sonra hastalığın nedenini ve çaresini bulmuş.

Kendisine bir miktar kehribar getirilmesini istemiş. Lokmanı Hekimin bu İsteği derhal yerine getirilmiş.

Lokman Hekim bu kehribardan bir kolye yapıp kızın boynuna geçirmiş. Bu kehribar kolye, sabahtan akşama kadar güzel kokuyor, akşam olunca ter yoluyla emdiği hastalığı dışarıya vermeye başladığından dayanılmaz derecede kötü kokuyormuş.

Anacak sabah olup da Kehribar kolye, güneş ve temiz havayla temasa geçtiğinde bol oksijenle dolup tekrar güzel kokmaya başlıyormuş.

Bu tıpkı çiçeklerin oksijen alıp karbondioksit verme sistemi gibi çalışıyor ve gün boyu emdiği hastalığı gece olunca adeta kusuyormuş.

Bu tedavi yöntemine devam eden Padişahın kızı yavaş düzelerek bu kehribar kolye sayesinde eski sağlığına kavuşmuş.

MÜZİK KÜLTÜRÜ
Mardin’de bir çok insanın özellikle de yaşlı kuşaktan, ister kadın ister erkek olsun başta; keman, ud, cümbüş ve kanun gibi saz aletlerini büyük bir maharetle çaldıkları ve özellikle de Türk Sanat musikisine ilgi duydukları görülürdü.
Eskiden kış mevsimlerinde özellikle SIRA GECELERİNDE yapılan çeşitli eğlencelerden biri de şüphesiz ki sazlı-sözlü fasıllardı.

SINIF FARKLILIKLARI
Daha çok geçmişte yaygın olarak görülen olaylardan biri de sınıf farklılığıydı, örneğin; okumuş ve devlet kapısında görevli kişilere BEG, (BEY) Çok zengin ve toprak sahibi kişilere ÇELEBİ, dindar ve ûlema sınıfından olanlara EFENDİ denildiği gibi LAKAPLAR da maddi durum, sülalenin çok veya az nüfuslu oluşuna göre verilirmiş.
Bir insanın veya ailenin hal ve gidiş notu da bayanlar için çeşme başlarında veyahut hamamlarda, erkekler için de berber veya kahvehânelerde verilirmiş.

GÜNÜ KARŞILAAMA
Mardin’de güne, çok erkenden hemen hemen şafak sökmeden başlanır.
“Günaydın” sözcüğü yerine Müslümanlar: “Hayırlı Sabahlar! ” Hıristiyanlar ise: “Nurlu Sabahlar! ” diyerek selâmlaşırlar.
* * *
Babalar önde, çocuklar arkada… Genellikle hepsinin ellerinde taşıdıkları kamıştan örülmüş sapsarı boş sepet ve bakırdan yapılma yoğurt kovalarından pazara gittiklerini anlardınız.
Birazdan çocuklar eve dolu dolu dönecek, babalar ise büyük bir olasılıkla iş yerinde olacaktır.

YARDIMLAŞMA
Yardımlaşmada “gizlilik” esastı. Çoğunlukla kendisine yardım edilen aile veya kişi, yardımın kimler tarafından gönderildiğini dahi bilmezmiş.
Müslüman ve Hıristiyan ayrımı olmaksızın yardımlaşma yapılırdı.

ESKİ RAMAZANLAR

Yurdumuzun bir çok yerinde olduğu gibi Mardin’de de, eskiden beri Ramazan ayına büyük önem verilir. Ancak Mardin’de, Ramazan ayında, İftar yemeklerinden ayrı olarak, Sahur için, ayrı bir yemek çeşidi yapılırdı. Örneğin, İftar yemeğine baş yemek olarak Kaburga dolması yapılmışsa, Sahur için de baş yemek olarak bir içli köfte, bir sarma vb. gibi ağır yemekler pişirilir ve ayrıca tatlı çeşitleri de yapılırdı.

Bunun için ev kadınları, sahura kadar uyumaz veya yeniden yemek pişirmek için sahur zamanından üç dört saat önce uyanırlardı.

Bazı okuyucularımız bu kadınların, yeniden yemek yapmak için uyanmalarını abartı gibi görebilirler, Ancak bu durumlar, televizyon vb. gibi eğlencelerin olmadığı, iftardan hemen sonra, yani insanların çok erken saatlerde uyuduğu zamanlarla ilgilidir.

__________________
xendewan is offline  
Eski 11-09-2006, 01:41 PM   #8 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: Mardin
Mesaj: 50
Üye No: 4184
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 4
Rep Puanı : 101
Rep Derecesi
xendewan will become famous soon enoughxendewan will become famous soon enough
Varsayılan


BAYRAMLAŞMA
MÜSLÜMANLARDA BAYRAM
Mardin’de bayram hazırlıkları günlerce öncesinden başlar. Ev temizliği alış veriş telaşı derken bayram yemeklerine bir gün öncesinden başlanır.
Bayramdan önce iki çeşit çörek yapılırdı; birincisi, bayramda hemen tüketilecek olan üzeri nakışlı taze çörekler, diğeri ise uzun sürede tüketilmesi düşünülen yuvarlakça ve ortası delikli kalınca simit biçiminde kuru çöreklerdi. (kitabımın IKLİÇE bölümünde genişçe işlenmiştir.
Bayram Namazından sonra aile büyükleri, konu-komşu ve akrabalar ziyaret edilir. Diğer illerimizdeki bayram kutlamalarından farksızdır.
Bayram için yapılan yemeklerin başında Kaburga Dolması ile tatlılardan Zerde gelir.
Bayramlaşmaya büyük önem verilir. Müslüman ve Hıristiyan vatandaşlar birbirlerinin bayramlarını saygıyla kutlarlar. Bayram yemeği, sabah saatlerinde kahvaltı olarak yenirdi. Bugün bile bu adeti sürdürenler vardır.
İster Müslüman ister Hıristiyan tüm Mardinli aileler Bayramda çörek yaparlardı.
HIRİSTİYANLARDA BAYRAM
Mardinli Hıristiyan vatandaşlarımız da elli günlük Perhizli Oruçtan sonra Nisan ayının sonlarıyla Mayıs ayının başlarında herhangi bir Pazar gününe denk gelecek şekilde “İsa Mesih’in Ölülerden Diriliş Bayramı” olarak 3 günlük bayramları vardır. Bu bayrama PASKALYA bayramı denildiği gibi Mardin’de halk arasında Büyük Bayram veya Yumurta Bayramı olarak da bilinir.
Ayrıca 10 günlük perhizden sonra 25 ARALIK’ ta başlayan ve yine üç gün süren Hz. İsa’nın Doğuş Bayramı olarak da adlandırılan bir başka bayram vardır. Bu bayram Mardin’de halk arasında Küçük Bayram olarak da bilinir.
KOMŞULUK İLİŞKİLERİ
“Komşuna kem söz söyleme
Onu evinden eksik eyleme.”
Mardin’de komşuluk en ileri seviyededir. Aynı avluyu birkaç aile paylaşır. Aynı avluda doğan komşu çocukları komşuluğun çok ötesinde kardeş gibi büyürler.
Mardin’deki komşuluk, uzun yıllara dayanan komşuluklardır, komşuların birbirlerine karşı takındıkları terbiye en yüksek düzeydedir.
İster Müslüman ister Hıristiyan olsun her iki vatandaş kesiminde de “Komşu akrabadan önce gelir” mantığı hâkimdir.
Hz. Muhammed’in komşu ile ilgili :
Carek summe carek! = Komşun yine komşun!
Carek summe carek! = Komşun yine komşun!
Carek summe carek! = Komşun yine komşun!
La tahlyûn men dar’ek! = Evinden eksik kılma!
Buyruklarına, saygıyla itaat eden Müslüman Mardinlilerle,
Hz. İsa’nın :
“Biri, yanağına tokat atarsa öteki yanağını da çevir.” Kutsal emirlerine sıkı sıkıya uyan Hıristiyan Mardinlilerden, kemlik gelmesi mümkün müdür? Kaldı ki, Bu söylemlerin prensip olarak alındığı bir memleketin insanları arasında kolay kolay sorun çıkmayacağı da açıktır.
İki komşu çocuğu, kendi aralarında kavga ettiği zaman, her aile de; kendi çocuğunu azarlar, gerekirse döver ve diğer çocuğun ailesinden özür diler. “senin çocuğun haksız, benim ki haklı” veya “senin çocuğun büyük, yok efendim benim çocuğum henüz küçük.” gibi Söylem ve sitemler asla yapılmaz, hele hele çocuk yüzünden büyüklerin tartışmaları ise büyük bir ayıp sayılır.
“Çocuklar şimdi dövüşürler, birazdan barışırlar.” Deyimi esas alınır.
Komşu koşunun hemderdi, sırdaşı ve en yakın arkadaşıdır. Yedikleri içtikleri ayrı gitmez. Komşu komşunun cefasında da sefasında da mutlaka hazır bulunur.
Ve kısacası Mardin’de komşuluk mukaddes bir müesseseye benzer.
Yoksa evlerin üst üste abandığı, sınırları belli olmayacak şekilde, iç içe girdikleri ve böylesine küçük bir memlekette ayrı dinlere mensup insanların, gül gibi geçindikleri dünyanın başka neresinde görülmüştür?
(OKUMA PARÇASI)

İNANMAYACAKSINIZ AMA GERÇEK !!!
Mardin’de aynı avlu içerisinde birkaç ev bulunur ve böylelikle birkaç komşu aynı avluyu kardeşçesine hiçbir sorun yaratmadan büyüklü küçüklü paylaşır ve geçinirlermiş..
Daha eski tarihlere gidildiğinde aynı avluyu değil de, aynı odayı iki ailenin paylaştığı da görülür. Benim büyük babam yani dedem Abdulkadir, 1900’lü yılların başında ailesi ile birlikte yine Mardinli bir Süryani kâdim olan Yuhanna Mağzal oğlu Farco’nun ailesiyle birlikte bir odayı tam beş yıl hem de ayrı dinlere mensup iki aile olmalarına rağmen sorun olmaksızın kardeşçe paylaşmışlardır.
Bu olgunca davranış, koskoca dünyayı paylaşamayanlara bir ders niteliğindedir.
EL İŞLERİ
Seyrek dokunmuş kumaş üstünde renkli ipliklerle işlenen ETAMİN, sık dokunmuş kumaşın etamin tekniğiyle kumaşın tersinden işlenmesi anlamına gelen KANAVİÇE işi ile İĞNE OYASI gibi el işleri, bazı ailelerin geçim kaynağı olduğu gibi genç kızların da çeyizlerini tamamlamaktadır.
Çiçekler kadar güzel ve nakış nakış işlenen DANTELA el işleri (A.B.D.) dahil yurt dışında bile pazar bulmuştur.

BATIL İNANÇLAR, ADETLER, BAZI SÖYLEMLER VE SÖYLENCELER

BATIL İNANÇLAR VE ADETLERDEN BAZILARI : Mardin, birçok uygarlıklara sahne olduğu için ilginç adet ve batıl inançların da bol olduğu bir yerdir:
1-MARDİN'DE HISS' IT MERENİ HAFTASI (Meri'nin uyanışı dolayısıyla doğanın uyanışı): Hıristiyan vatandaşların oruç aylarının bitiş tarihi veya diğer bir deyişle Nisan ayının son ile Mayıs ayının ilk haftası olup dört aşamalıdır:
A.YILANLAR HAFTASI : Bu haftanın ilk Cuma gününde; pastırma-sucuk veya üzerlik adı verilen bir tür bitkiyle evler tütsülenir. Yılan ve akrep tehlikesini giderdiğine inanılır.
B.KIZLAR HAFTASI:Yılanlar Haftasını izleyen ilk Cumartesi ile Pazar günü evli kadınlar , uğurlu olur inancıyla baba evini ziyaret ettikleri haftadır.
C.YORGUNLAR HAFTASI: Kızlar Haftasının bitimini izleyen pazartesi gününden Cuma gününe kadar olan haftadır.
Bu günler içerisinde; banyo yapmak, dikiş dikmek, çamaşır yıkamak, ev süpürmek dahil, uğursuzluk getirir diye hiç bir işin yapılmadığı haftadır. (Bu hafta içerisinde güya ekmeklik hamur yoğurmaya kalkışan bir kadının hamur leğeninin kanla dolduğu bir efsane gibi dilden dile dolaşır.) Aynı haftanın Cumartesi günü kadınlar, hamama giderek yorgunluktan arınma banyosu yaparlar..
D.HISS' IT MERENİ HAFTASI :Ertesi günü yani Pazar sabahı kıra gidilir, piknik şenlikleriyle bu hafta son bulur..
Bu hafta hem Müslüman hem Hıristiyan tüm Mardinliler için önemsenen bir haftadır.
2.Yeni doğmuş birkaç günlük bebek, bir leğende hem yıkanır hem de vücudu tuzlanır. Bu işlem, çocuğun derisinin sertleşmesi için yapılırdı.
3.Yeni doğum yapmış iki annenin yan yana gelmesinin her ikisine de uğursuzluk getireceğine inanılır.
4.Yeni anne, on beş güne kadar yıkanmaz, on beş günden sonra hamama götürülür vücuduna bir takım şifalı otlar sürüldükten sonra yıkanır bu da sütünün bollaşması için yapılırdı.
5.Yeni anne, kırk güne kadar cinler çarpar diye tek başına bırakılmaz ve hatta bir odadan diğer odaya bile tek başına girmezdi.

6. Yine cinler çarpmasın diye bebeğin kundağına küçük bir çakı, yastığına da iğne iliştirilirdi.

7. Çocuğun altı pişmesin diye pudra yerine toprak kullanılırdı.

8. Anne çocuğunu sütten kesebilmek için göğsünün üzerine kirpi ölüsü takardı.

9.ÇOCUĞU YAŞAMAYANLAR:
Çocuğu yaşamayan ailelerin uyguladıkları yöntem ise şöyledir: Çocuk doğduktan sonra yedi yaşına kadar dilenci anlamına gelen IMGEDDİ ilan edilir. Giyeceğinden günlük yiyeceğine kadar tüm gereksinimleri konu-komşu veya yakın akrabalarınca karşılanır.

Yine yedi yaşına kadar çocuğun saçları hiç kestirilmez, bir kulağına da küpe takılır. (kız veya erkek çocuğu fark etmez)

10.ÇOCUĞU DİLSİZ OLANLAR

Çocuk, konuşacak yaşa gelip de konuşamadığının farkına varılırsa; Çocuğun annesi, Cuma günü sela ile ezan arasına denk gelen bir saatte her hangi bir camiin kapısında oturur ve havanda su dövmeğe başlardı.

Bu sırada Cuma namazından çıkmakta olan cemaat bu geleneğe uyarak anneye yakalaşıp sorarlardı:

“ Havanda su dövülür mü ?” Anne döner ve şöyle karşılık verirdi:

“ Peki çocuk dilsiz olur mu?” Bütün cemaatin acil şifalar dilediği bu iş yedi Cuma üst üste tekrarlanırdı.

11.Evde kalmış kızların herhangi bir kilisenin çevresinde dolaştırılması,

12.Boğmacaya tutulmuş çocuğun ilimiz Şeyh Şeyhullah Camiine götürülmesi batıl inançlardandır.

13.Bunların dışında nazardan korunmak için leylek dışkısıyla karıştırılmış üzerlik yakıldığı gibi, nazara uğramış kişinin başının üzerinde bir tavada kalay, mum yahut kurşun döktürmek de batıl inançlardandır.




Tütsülemeye bir örnek:
MARDİN’DE NAZAR KAYGISI
Kız Behiye!!!
Kürekte ateş getir!
İçine üzerlik at!
Ha unutmayasın; biraz da
Leylek dışkısı kat!
Tüh..tüh…tüh…
Allah kem gözlerden esirgesin
Anasının, babasının,
Ulusunun balasının
Teyzesinin, halasının,
Kardeşinin, bacısının,
Dayısıyla amcasının,
Hristiyanla müslümanın,
Kadınının, kocasının
Taze gelin yengesinin
Akrabayla yabancının
Dürüst ile yalancının
Cümle komşuyla, yoldaşının
Kem nazarından saklasın.
Ona, kem nazarla bakanın:
Gözleri önüne akasın!
İnşallah…
Ona bakıp da “Maşallah!” demeyenin
Dilleri tutulsun!
İnşallah..
Tüh… tüh… tüh…
Kırk bir kere maşallah
Nazar değmez inşallah….
Korusun onu Allah.
Amin Ya Rab’u- l âlemin! Amin!”
14.Bir şeyden korkmuş kişinin bu korkunun onda herhangi bir hastalığa neden olmaması için esmer erkek çocuğun idrarının içirilmesi,
15.Şiddetli öksürükten sesi kısılan çocuğun kasaba götürülüp bıçağın ters tarafının boğazının çevresine yakın tutulması.
16.Yüzün her hangi bir yanında nazardan olduğuna inanılan şişliğin giderilmesi için kerametli olduğu kabul edilen birisine
götürülüp o şişliğe tükürtülmesi,
17. Sırtı ağrıyan kişinin iyileşsin diye kutsal sayılan bir türbenin yanında bulunan yaşlı bir ağaca sırtın dayaması,
18. Kardeşini kıskanan çocuğun siyah bir eşeğe ters bindirilmesi,
19. Bazı göz rahatsızlıklarının giderilmesi için yeni anne olmuş genç bir kadının sütünün göze damlattırılması,
20. Sırtı ağrıyan birinin bu ağrılardan kurtulmak için yüzükoyun yatarak ailenin en büyük çocuğuna sırtını bastırması,
21. Akrep ve yılanlardan korunmak için tılsımlı sayılan ve Zinciriye medresesi ile Ulu camii arasında bulunan zincirin altından geçilmesi veya Ulu Camii’ndeki kitabelerin altında az bir süre kalınması, yine Hicaz’dan getirilen kutsal zemzem suyundan içilmesi,
22.Ayaktan çıkarılan ayakkabıların tesadüfen üst üste gelmesi, ayakkabı sahibine yolculuk göründüğü şeklinde yorumlanırken,
23.Yürümesini bildiği halde çocuğun emeklemesi o eve bir misafirin geleceğine işaret olarak kabul edilir.
24.Avuç içlerinin kaşınması da çeşitli şekillerde yorumlanır; sol avucu kaşınan kişinin para kaybedeceği, sağ avucu kaşınan kişinin ise para kazanacağı şeklinde yorumlanır.
25. Sol gözün hafifçe seğirmesi üzüntüye, sağ gözün seğirmesi ise sevince işaret sayılır.
26.Dil ucunun hafifçe karıncalanması çok uzakta olan bir tanıdıktan haber alınacağı şeklinde yorumlanır.
27 Askere veya gurbete çıkacak kişi için; tıka basa un ile doldurulmuş bir tas getirilip, bu kişinin beş parmağının izleri çıkacak şekilde una bastırılması uğurlu sayılır.(bu tas o kişinin gelişine kadar öylece bekletilir)
28.Çok sevilen birisinin resmini öpmek, uğursuzluk sayılır. Resmi öpülen kişinin öleceğine inanılır.
29.Gelmediği halde bir kişinin geldiğini haber vermek ise, geldiği haber verilen kişinin birazdan canı sıkkın, üzgün veya dargın geleceğine inanılır.
30. Ayaktan çıkarıldıktan sonra yan veya ters dönen ayakkabı, hemen düzeltilmezse ayakkabı sahibinin, işlerinin ters gideceği veya ona uğursuzluk getireceğine inanıldığı için bu ayakkabının dibine hafifçe tükürerek düzeltilmesi gerekir.
31.Bir köpeğin uluması, o mahalleden bir kişinin öleceğine işaret sayılır.
32.Sabun, bıçak veya makasın elden ele verildiği taktirde alıp veren arasında münakaşa ve küslüğe sebebiyet vereceğine inanılır. Bunun için, bunlardan her hangi birinin, elden ele verilmemesi gerekir. Verilecek şeyin yere bırakılması ve isteyen kişinin de bırakılan yerden almasının daha uygun olacağına dair bir batıl inanç mevcuttur.
33.Gözün içinde oluşan mercimek büyüklüğündeki ARUS adı verilen sivilcenin giderilmesi için amcasının oğlu ile evli bir kadına ait saç telinin, hasta olan göze yanlamasına bastırılması hasta gözü iyeleştireceğine,
34.Salı günleri dikiş dikmenin uğursuzluk getireceğine,
35.Cuma günleri iş yapmak, herhangi bir vücut rahatsızlığından şikayet etmek,
36.Çarşamba ya da Cuma günleri hamama gitmek,
37.Geceleri ise tırnak kesmenin uğursuzluk getireceğine inanılır veya inanılırdı. Çünkü günümüzde bile bunlara inanların sayısı az değildir.
38.Ölü evinde kadınlar,dövünüp ağlarlar ancak bu dövünüp ağlama işi, özel olarak bunu iş haline getiren ve adına İMÂDEDE(Arapça sayan sıralayan) adı verilen ağıtçı bir kadına eşlik edilerek yapılır. Ağıt yakmaya da ADDİD (Arapça sayma demektir.)Şayet ölen kişi genç ve bekârsa kadınların zılgıt (helhele) çaldıkları da görülür bu da ölünün erkekse öbür dünyaya damat, kız ise gelin olarak gittiğine inanılır ve tabutlarının ayna ve benzeri gibi şeylerle de süslendiği görülür.
DEVR veya HATIR adı verilen üç günlük başsağlığı süresince sigara, acı kahve (mırra:arapca acı demektir) verilir.
Artık kırkıncı mevlide kadar kırk günlük bir yas dönemi başlamış olur.
Bu yas döneminde; evde eğlence yapılmaz, çekirdek yenmez, banyo yapılmaz, dikiş dikilmez, çamaşır yıkanmaz, gezilere çıkılmaz, davetlere gidilmez, takı takılmaz, kadınlar başlarına beyaz ve oyalı yazma yerine Arapça ÇİTEYE adı verilen koyu renkli sade yazmalar bağlarlar.
Ayrıca ölünün evinde kırk gün boyunca en güzel yemekler yapılıp mahalledeki fakir bir aileye gönderilir, bu yemeği ölünün yediğine inanıldığı için “ölü yemeği” adı verilir.
Ölü yemeğinin güneş batmadan önce çıkarılması gerektiğine inanılır.
39.Her yıl Mayıs ayının ilk haftasında başlayan Hıdrılellez’de; kişinin muradı ne ise o doğrultuda örneğin; gelin isteyen bir gelin maketi, ev isteyenler küçük taşlardan bir evcik, araba isteyenler oyuncak bir araba veya bunların kâğıt üzerinde çizilmiş resimlerini, yatsı namazından sonra yeşil bir dalın altına bırakırlar, sabah şafak sökmeden gider geri alırlar.
Bunu yapanların istekleri ne ise gerçekleşeceğine inanılır.
40.Her yılın Muharrem ayında da evlerde beyaz bir şeyin pişirilmesi (süt, pirinç, sütlaç, zerde gibi), veya eve yeni bir eşyanın alınmasının uğur getireceğine inanılır.
41.Sütten kesildiği için sıkıntılı veya hasta olan bir çocuğun bunlardan arınması için o çocuğun her hangi bir elbisesi damlarda bulunan MENDERUNEY diye adlandırılan loğ taşına (eskiden üstü toprak evlerin damlarını düzeltmek için kullanılan ortası delikli silindir biçiminde taş) giydirilmesi bunun da Salı günü yapılması gerekir.
42.Bir süpürgenin sapı üzerinde oturtulması, beklenen kişinin daha fazla gecikmeden erken geleceğine inanılır.
43.Dışarıya, çapraz şekilde bırakılan iki bıçağın sağanak halde yağan yağmuru dindireceğine, misket büyüklüğünde yedi tane taşın bir duvarın gediğine veya deliğine bırakıldıkları takdirde şiddetle esen rüzgarın kesileceğine inanılır.
44.Kırık aynanın uğursuzluk getireceğine inanılır.
45.Yerken kaşık veya çatalın elden düşmesi ise istenmeyen, sevilmeyen bir konuğun geleceğine işaret olarak kabul edilir.
46.Altını ıslatma alışkanlığı veya hastalığı olan çocukların bundan kurtulmaları için ucu hafifçe tutuşturulan bir süpürge ile çocuğun poposuna vurulması. Bu işlem üç çarşamba üst üste tekrarlanır.
47.Ölümü bilemeyecek, idrak edemeyecek veya ölümden korkacak yaşta olan bir çocuğun, ölmüş bir yakınını sorduğu zaman kendisine yanıt olarak “tuz almaya gitti.” İfadesi kullanılır. (eskiden orta Afrika’da tuz bulunmadığı için çok ama çok değerli imiş, vurgununu vurmak yani zengin olmak isteyenler dönüş ihtimali zayıf ve oldukça tehlikeli bir bölgeye tuz almaya giderlermiş.Bunlar ya çok uzun bir süreden sonra geri döner veyahut hiç dönmezlermiş.)

__________________
xendewan is offline  
Eski 11-09-2006, 01:42 PM   #9 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: Mardin
Mesaj: 50
Üye No: 4184
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 4
Rep Puanı : 101
Rep Derecesi
xendewan will become famous soon enoughxendewan will become famous soon enough
Varsayılan


Kızgınlık veya öfke bildiren ifade ve terimlere gelince; karşıdaki kişiye kızgınlık ve öfke içeren ifadelerden birkaç örnek:

U VEC’E: (Arapça kökenli u=ve demektir. Vec’e ise ağrı, acı demektir.) Ağrın olsun! Sancın olsun!
U KARNAĞIRSİNU=Arapça ve bağlacı, KARNAĞISİN ise Türkçe kökenli, Karnın ağrısın, sancın olsun anlamında)

U KIZZILKURT:Türkçe kökenli olup aslı KIZIK KURT demektir. KIZIK bir çeşit tüylü tırtıldır.
Bu tırtıl zehirlidir. İnsanların kulağına girerek veya ısırarak zarar verir, kızık tarafından ısırılan bir insanın her tarafı şişer ve şiddetli ishal olur.
Eskiden kızık tarafından ısırılan insan ya soğuk suya daldırılır veya kişi dövünürmüş bunu