|
|
#6 (permalink) | |||||||||||||
|
V.2. Demokrat Partinin Yükseliş Dönemi
Demokrat Parti “Yeter artık, söz milletindir!” mottosuyla Türk insanına kendi geleceği hakkında kendisinin karar vermesi istemini dile getiriyor, çevrenin merkez karşısındaki sorunlarına çözüm önerisi sunuyordu. Bu motto Demokratların arkasında kısa bir zaman içinde oldukça geniş bir halk kitlesinin toplanmasını sağladı. Bu durum CHP iktidârını daha fazla otoriter ve totaliter bir hâle sokuyor, kimi CHP yöneticileri “gerek görüldüğü taktirde” Demokrat Partinin kapatılabileceğini açık açık söylüyordu. İnönü de bu gidişâttan hiç hoşnut değildi, bu gidişât Batıya verdiği vaatler hakkında da bir olumsuzluk havası estiriyordu. Böylelikle hem içte toplumsal barış ortamını tesis etmek nâmına hem de dışarıya şirin görünmek maksadıyla, târihe 12 Temmuz Beyannâmesi adıyla geçen bir beyannâme yayınladı ve bu gidişâta son verecek bir demokratik ortamın ivedilikle tesis edileceğini deklare etti. DP yöneticileri bu gelişmeyi olumlu karşılıyordu; ancak yöneticilerinin İnönü’yle bir tür pazarlık yaptığına inanan bir grup vekil Demokrat Partiden istifâ ederek Millet Partisini kuracaktı. Bu beyannâme doğrultusunda CHP yöneticileri herkesi rahatlatacak bir formül arayışına geçti ve bu formülü şu çoğunluk esâsında buldular: bu esâsa göre bir ilde hangi parti en yüksek oyu alırsa o ilden çıkacak tüm vekiller de bu partiden olacaktı; imdi CHP yöneticileri illerde nasıl olsa kendilerinin daha yüksek bir oy alacağını düşünerek Demokrat Partinin önünü demokratik ve meşru yollardan kesmeye çalışıyor, bunu yaparken de Batıya verilen vaatler zedelenmiyordu. Ne var ki işler hiç de umdukları gibi gitmedi: 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerde Demokrat Parti olağanüstü büyük bir başarı kaydetti ve oyların %53’ünü alarak Meclîs’te 408 sandalye kazandı. CHP’nin ise %39’luk oy oranına karşılık yalnızca 69 sandalyesi vardı. Böylelikle bu oyun ters tepmiş ve tek parti iktidârının da sonu gelmişti. Seçimlerin hemen akabinde İnönü de koltuğunu Celâl Bayar’a bırakacaktı. V.3. Demokratlar İktidarda Demokrat Parti iktidârıyla birlikte Türkiye’de hem iç politikada hem de dış politikada köklü değişikliklere imzâ atılacaktı. Öte yandan merkez-çevre ikiliği de askıya alınacaktı. İmdi bu değişiklikler geniş halk kitlelerinin Demokrat Partiye olan desteğini arttıracak ve Demokratlar 2 Mayıs 1954 seçimlerinden de büyük bir zaferle çıkacaktı; bu kez de oyların %57’sini alacaklar ve 505 vekil çıkartacaklardı. CHP ise oyların %34’ünü alarak ancak 31 vekil çıkartacaktı. 2 Mayıs 1954 seçimlerinin bir diğer özelliği de bu seçimlere Millet Partisinin yerine Osman Bölükbaşı tarafından kurulan Cumhuriyetçi Millet Partisinin de katılmasıydı. Ne var ki bu iki parti de kitle partisi değildi ve Türk siyâsî târihinde tutunamadılar. Daha sonraları Demokrat Partiden istifâ eden vekillerin kurduğu Köylü Partisinin âkıbeti de aynı oldu. İmdi bizde “küçük olsun; ama benim olsun anlayışı” görüldüğü gibi çok partili hayâta geçişle yaşıt; ne var ki bu anlayış hiçbir zaman hiç kimseye fayda getirmiyor; hem üstelik demokrasinin zedelenmesine yol açıyor. V.4. Demokrat Partinin Çöküş Süreci Demokratlar CHP’ye duyulan öfkenin yarattığı rüzgarı sırtlarına alarak iktidâra geldiklerinde ivedilikle dev kalkınma hamlelerine giriştiler. Bu hamleler karşısında CHP’nin amansız bir muhalefetiyle karşılaştılar. 1954’te hükümetin çıkarttığı yabancı sermâye ve petrol kânunlarını da vatana ihânet olarak nitelendiren CHP’li yöneticiler Demokratlara göz açtırmıyordu. İnönü de ikide bir ‘emperyalistleri biz kovduk, Demokratlar geri getiriyor’ diyor, Demokrat Partinin kamuoyundaki îtîbârını sarsmaya çalışıyordu. Ne var ki İnönü de 27 Mayıs’tan sonra iktidâra yeniden geldiğinde bu kânunları değiştirmek için herhangi bir adım atmayacaktı. Zamanla meclîs çalışmaları kısır çekişmelere sahne oldu ve Meclîs bir iş yapamaz hâle geldi; hem üstelik bu çekişmeler zamanla sokaklara da yayıldı ve Demokrat Parti üzerinde bir kamuoyu baskısı yarattı. Demokratlar iktidâra ‘Yeter artık, söz milletindir!’ diyerek gelmişti, şimdi ise Demokratlara ‘yeter artık’ deniliyordu. Bu sıralarda CHP tabanı da boş durmuyor; fısıltı gazetesi aracılığıyla, Demokratların CHP’li öğrencileri öldürerek cesetlerini buzluklara attıklarını, sonra da onları kıyma makinesinden geçirdiklerini söylüyor, Demokrat Partinin kamuoyundaki îtîbârının azalmasına katkı sağlıyordu. Zamanla Demokrat Parti iktidârından duyulan rahatsızlıklar o kadar hat safhâya ulaştı ki yakın târihimize şu 555 K şifresiyle geçen olay 27 Mayıs’ın hazırlayıcılarından biri olarak kaydedildi. Bu şifreyle anlatılmak istenen: beşinci ayın beşinde saat beşte Kızılay’da yapılacak gösteriydi. Demokratların isteği üzerine göstericilere karşı polisin şiddet kullanması da ordu içinde önemli bir kanadın zâten şimdiye kadar duymuş olduğu rahatsızlıkları giderek arttırıyor, iktidârın artık devrilmesi gerektiği görüşü giderek genel kabûl görmeye başlıyordu. V.5. Demokrat Parti ve 27 Mayıs Darbesi Darbeyi Millî Birlik Komitesi gerçekleştirdi. Darbe ilânını da Alpraslan Türkeş yapmıştı. Konuşmasında demokrasimizin ağır bir bunalım içine düştüğünü belirtiyor, ülkede toplumsal barış ortamının yeniden tesis edilmesinin hemen ardından yönetimin sivillere devredileceğini söylüyordu. 27 Mayıs Darbesine zaman içinde ak devrim denilmeye ve 27 Mayıs da özgürlük ve demokrasi bayramı olarak kutlanmaya başlandı. Ne var ki darbecilerin yapıp ettiklerine bakılırsa bunun ak bir tarafının bulunmadığı ve bir bayram olarak kutlanmaması gerektiği görülür. Nitekim Yassıada’da kurulan Yüksek Adâlet Dîvânı’ndan çıkan îdâm kararları Türk siyâsî târihimize düşülen kara lekelerdir; Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgâ etmekle suçlanan Adnân Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın îdâmı 27 Mayıs’ın akına kara çalmıştır. Öte yandan bu îdâmların infâzından kısa bir süre sonra Anayasanın yine bizzat bu darbeciler tarafından değiştirilmesi de kendilerinin bu anayasaya ne kadar sâdık olduklarını göstermiştir. 1961 Anayasasının Türk siyâsî târihinde gerçekten de bir eşi bulunmayacak türden özgürlükçü bir anayasa olması bu gerçeği değiştirmez. Üstelik kendilerini ömür boyu senatör olarak ilân etmelerinin de demokratik değerlerle ne kadar bağdaştığı da ayrı bir sorundur. Kısa bir zaman içinde MBK içinde birtakım görüş ayrılıkları ortaya çıkmaya başlayınca yönetimin vakit kaybetmeden sivillere devredilmesi gerektiği görüşü savunulmaya başlandı. Ordu içinde bir başka kanat da bu devir işlemi henüz gerçekleşmeden köklü birtakım reformların yapılmasını savunuyor, bu reformlarla demokrasimize işlerlik kazandırılacağına inanıyordu. Netîcede ordu içinde çeşitli gruplaşmalar ortaya çıktı; hâl böyle olunca MBK gelişmelerden endişe ederek yönetimi ivedilikle Cemâl Gürsel’e devretti. Gürsel de İnönü’yle anlaşarak 15 Ekim 1961’de seçimlerin yapılması karârını aldı. Seçimlerden CHP ile Adâlet Partisi koalisyonu çıktı. Her iki partinin de lîder kadrosu 27 Mayıs’ın ortaya çıkarttığı olumsuzlukların hesâbının sorulacağı güvencesini sunmuştu. Hâl böyle olunca Silâhlı Kuvvetler Örgütü 21 Ekim 1961’de bir protokol imzâlayarak 15 Ekim seçimlerinin iptâl edilmesini kararlaştırdı. Ne var ki bâzı komutanların bundan vaz geçmesi sonucu bu karar uygulanamadı. Daha sonra 9 Şubat 1962’de de yeni bir protokol imzâlandı; ancak bu da yine uygulanamadı. V.6. Olup Bitenlere İlişkin Bir Değerlendirme Batıda ordunun demokrasiye müdahâle etmesi gerçekten de kavranılması çok güç bir olgudur. Üstelik 27 Mayıs’ı bayram ilân etmek de Batılıların anlayamayacağı bir şeydir. İmdi çağdaş demokrasilerde bir bayram olarak görülen gelişmelerin temelinde sınıf çıkarlarına ilişkin başarılar vardır; söz gelişi 1 Mayıs bu cümledendir; çalışma saatinin on altı saatten önce on iki saate, sonra da sekiz saate indirilmesi Batılıların gözünde gerçekten de bir bayramdır. Hem üstelik bu başarı tüm dünyâmız için de önemli bir başarıdır ve bunu bir bayram olarak kutlamak yerindedir. Ne var ki 27 Mayıs’ı bir bayram olarak kutlamanın hesâbını -bırakalım dünyâyı- kendi milletimize bile vermenin olanağı yoktur. Siyâsî sorunlar yine siyâsî yollarla çözülmeye çalışılmalı, siyâsî suçların cezâsı da siyâseten infaz edilmelidir. Çağdaş demokrasinin kurumsallaştığı toplumlarda bu tür infaz mekanizmaları devrededir; ama bu mekanizmalar olmayınca siyâsî suçların cezâlarının infâzında başka kurumlar devreye girmektedir. Bu cümleden olmak üzere örneğin burjuva ahlâkı çağdaş demokrasinin kurumsallaştığı toplumlarda önemli bir infaz mekanizmasıdır. Nitekim bu ahlâka göre başarısız bir lîder görünümü veren bir lîder derhâl koltuğunu bırakır, yerine de bir başkası geçer. Bu mekanizma aynı zamanda da bir tür emniyet sübabıdır ve toplumsal barış ortamının tesis edilmesinde önemli bir rol üstlenir. İmdi çağdaş demokrasinin kurumsallaşmadığı toplumlarda siyâseten infaz mekanizması da olmayınca devlet adamlarının îdâm edilmesi gibi olaylar kaçınılmaz oluyor, sonra da sanki kaybedilenleri geri getirecekmiş gibi “îtîbârın îâdesi” yollu saçma ve gereksiz bir mekanizma kurumsallaştırılıyor. Oysa ki bu gibi konularda bir kimsenin “îtîbâr”ını elinden alacak olan da, ona îâde edecek olan da ancak târihtir ve bu gibi saçma ve gereksiz mekanizmaların târihe müdahâlesi söz konusu bile olamaz. * VI. Adâlet Partisi VI.1. Adâlet Partisinin Kuruluş ve Gelişim Süreci 27 Mayıs’ın ardından siyâsî partilerin faaliyette bulunabilmelerine ancak 61’lerin başlarında izin çıktı. Bu iznin ardından CHP yeniden açıldı, Demokrat Partinin yerine de Râgıp Gümüşpala öncülüğünde Adâlet Partisi kuruldu. Askerler ise Ekrem Alican öncülüğünde kurulan Yeni Türkiye Partisine daha yakındı. O dönemler merkez sağ partileri kendilerini Demokrat Partinin devâmı olarak gösterme yarışı içine girmişti. Ancak bunlar arasında Adâlet Partisinin konumu biraz daha farklıydı; Demokrat Partinin hemen tüm teşkilâtı artık Adâlet Partisinin çatısı altındaydı. Ayrıca genel başkanları Gümüşpala’nın ordudan 27 Mayıs’a karşı olduğu için atıldığı söylemi de Adâlet Partisinin kamuoyundaki îtîbârını arttırıyordu. Böylelikle Adâlet Partisi 15 Ekim 1961 seçimlerinde %34’lük bir oy topladı. Ancak bu sonuç MBK’da deyim yerindeyse soğuk duş etkisi yarattı. Cumhuriyet Senatosu’nda AP 70, CHP 36, YTP de 28 senatörlük kazandı. Meclîs’te ise CHP 173, AP 158, YTP de 65 vekille temsil ediliyordu. Ayrıca Osman Bölükbaşı tarafından kurulan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin de 28 senatörü ve 54 vekîli vardı. Böylelikle AP-CHP koalisyonu kuruldu; fakat bu koalisyonun ömrü uzun olmadı, daha sonra da muhalefete düştüler. 1964 yılına gelindiğinde ise genel başkanlarını değiştirdiler. İmdi artık Türk siyâsî târihine Süleyman Demirel’in de adı yazılmaya başlayacaktı. VI.2. Demirel’li Yıllar Demirel’in siyâsî yaşamı 1962 yılında AP’de başlar. O yıllarda henüz bir Genel İdâre Kurulu Üyesidir. 28 Kasım 1964 târihine gelindiğinde ise genel başkan seçilecektir. Kendisi Suat Hayri Ürgüplü’nün başkanlığında kurulan hükümette sekiz ay kadar Başbakan Yardımcılığı yaptı. 10 Ekim 1965’de düzenlenen seçimlerde de partisine %53’lük bir oy sağlayarak AP’yi tek başına iktidâra taşıdı, kendisi de Meclîs’e Isparta vekîli olarak girdi. Dört yıllık bir süre boyunca Başbakanlık yaptı. 10 Ekim 1969’da düzenlenen seçimler netîcesinde de yine tek parti iktidârını korudu; fakat partinin oyları %46,5’e gerilemişti. 1970’e gelindiğinde ise AP içinde bâzı görüş ayrılıkları ortaya çıktı ve muhafazakâr kanat Demirel’le yolları ayırarak Necmettin Erbakan’ın Millî Nizam Partisine katıldı. Demirel’le anlaşamayan başka bir grup vekil de AP’den istifâ ederek Ferruh Bozbeyli öncülüğünde Demokratik Partiyi kurdu. Demirel ise 12 Mart 1971 Muhtırası üzerine görevi bırakmak durumunda kaldı. Demirel’li yıllarda gündemde hep öğrenci ve işçi ayaklanmaları vardı. Fısıltı gazetesi de boş durmuyor, yeni bir darbenin kapıda olduğu haberlerini yayıyordu. Kamuoyunda sürekli bir tedirginlik hâli vardı. Ülke içinde toplumsal barış ortamı bir türlü tesis edilemiyordu. Bunun en önemli nedenlerinden biri de AP’nin Büyük Türkiye Projesi aracılığıyla yapıp ettikleriydi. İmdi bu proje Demokrat Partinin Küçük Amerika Projesinin bir devâmı niteliğindeydi ve bu proje netîcesinde pek çok mâlî skandallar ortaya çıkacak; adam kayırma, rüşvet vb. uygulamalar hat safhâya ulaşacaktı. Nitekim bu proje mârifetiyle AP özel teşebbüsü desteklemek yerine onu kendi siyâsî hesapları doğrultusunda kullanmayı seçti. Bu faaliyetleri meşrulaştırmak amacıyla da yapılıp edilenlere anti-komünizm mücâdelesi adı verildi. O dönemler İnönü’ye bir gazetecinin sorduğu bir soru üzerine İnönü’nün CHP’nin ortanın solunda yer aldığını söylemesi de kamuoyunda birtakım gerginlikler yaratmış, sözüm ona anti-komünizm mücâdelelerine duyulan sempati artmıştı. Zamanla ülkede ‘Komünistler Moskova’ya!’ sesleri yükselmeye başlamış, CHP’de de kazan kaldırmalar ortaya çıkmıştı. Türk siyâsî târihine Bülent Ecevit’in adının yazılmaya başlaması da bu dönemlerde gerçekleşecekti. VI.3. Ecevit’li Yıllar CHP’nin Ekim 1966’da düzenlenen 18. Olağan Kurultayında genel sekreterliğe seçilen Ecevit yakın bir gelecekte hem partisi için hem de Türkiye için oldukça önemli işler yapacaktı. O dönemler İnönü’ye tepki olarak Turan Feyzioğlu ve 47 arkadaşı CHP’den istifâ ederek Güven Partisini kurdular. Kemâl Satır ve arkadaşları ise parti içinde kalarak İnönü’ye ve ortanın solu söylemine karşı mücâdele etmeye başladılar. Ecevit ise 12 Mart döneminde hükümetin istifâ ederek yeni kabînenin kurulması sürecinde CHP’nin bu kabîneye bakan vermesi üzerine genel sekreterlikten istifâ edecekti. Mayıs 1972’de düzenlenen 5. Olağanüstü Kurultayda da Ecevit ile İnönü arasında büyük bir gerginlik ortaya çıkacak ve kılıçlar çekilecekti: İnönü ‘ya ben ya o’ diyerek rest çekecek, Ecevit ise bu gerginliğin İnönü’nün şahsı ile kendi şahsı arasında olmadığını, parti içinde demokratik bir mesele olduğunu savunacaktı. Netîcede Kurultayda Ecevit’in parti meclîsi listesine güvenoyu çıkacak, bunun üzerine İnönü de genel başkanlıktan ayrılacak, Mayıs 1972’de düzenlenen Özel Kurultayda’da Ecevit genel başkanlığa seçilecekti. Bu gelişmeler üzerine Kemâl Satır ve arkadaşları da CHP’den istifâ ederek Cumhuriyetçi Partiyi kuracaklardı. İmdi Ecevit’i hem CHP’de hem de kamuoyunda bir numara yapan temel olay 12 Mart Muhtırasına karşı gösterdiği tepkiydi. VI.4. 12 Mart’a Doğru Demokrat Parti iktidârıyla birlikte Türkiye büyük bir şantiyeye dönüştürüldü. Şehirlere yapılan yatırımlar sâyesinde yükselen yaşam kalitesi(!?) şehirlerimizi insanımızın gözünde daha iyi yaşanılabilir bir yer olarak düşündürdü. Köyden şehre göç furyası başladı. Kırsal kesim ile şehirliler arasındaki sosyolojik farklılıklar da ötekiyle anlaşmanın güç olduğuna ilişkin bir inanç doğurdu. Bu göç dalgasıyla banliyölerde yeni yerleşim alanları yaratıldı. Ekonomik nedenler de şehir içinde yaşamaya pek imkân tanımıyordu. Başta taşı toprağı altın(!?) olan İstanbul’un olmak üzere gelişmiş şehirlerin nüfusu hızla artıyor; ancak şehirlerde yaşayanlardan şehirli olanların nüfus oranı hızla düşüyordu, şehirler varoşlarla genişliyor, artık kendilerini ne şehirli ne de köylü bulanların sayısı katlanarak artıyordu. Konaklamak için gecekondudan başka bir alternatifi olmayan bu insan kitlesi geldikleri yerlerden çok daha zor yaşam koşullarıyla karşılaştı; nitekim tapusuz arâzîye kurdukları evleri kanalizasyon ve diğer belediye hizmetlerinden yoksun, temiz içme suyu bulmakta ve eve ekmek götürmekte zorlanan, çoğu imam nikâhlı olduğu için çocuklarını (nüfus kağıdıyla ilgili birtakım sorunlardan dolayı) okula gönderemeyen, bunları aşıp gönderseler bile masraflarını karşılayamayan ailelerdi bunlar. Gün geçtikçe oy avcılığına artık iyicene soyunan politikacılar gecekonduculara tapu dağıtmaya başladıkça şehirlerde yaşamanın daha câzip olduğu düşünüldü, hâliyle de bu göç dalgası durmak bilmedi. Bu dönemlerde (de) ülkemizde piyasa ekonomisine doğru bir geçiş süreci tetiklenmekteydi. İmdi köyden şehre göç etmiş bu ucuz işgücü kapitalist sermâyenin elinde ağır bir biçimde sömürüldü. Yerleştirilmek istenen piyasa ekonomisinin dinamikleri olan değer yargıları (örneğin “sermâye artışı yolunda yapılan herşey iyidir”, “para en yüksek değerdir” vb.) da ahlâklılığın(!?) önündeki engelleri ortadan kaldırdı; imdi para kazanmak için yapılan her bir şey mûbah olunca ahlâksızlara(!?) pek rastlanmıyor; ortalık ahlâklıdan geçilmiyor(!?). Bunlardan en fazla zarar görenler de köyden şehre yeni göç etmiş ve kendilerine bir anlamda yabancılaşmış, umudu yitik insanlardı. İşte bu insanlar Adâlet Partisinden duyulan hoşnutsuzlukları giderek arttırıyor ve 12 Mart’a giden yolun taşlarını döşüyordu. |
|||||||||||||
|
|
|
|
#7 (permalink) | |||||||||||
|
VI.5. 12 Mart ve Sonrası
Muhtıranın altında Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celâl Eyicioğlu’nun imzâsı vardı. Muhtırayı Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a sunmuşlar ve TRT aracılığıyla deklare etmişlerdi. Bu Muhtırada Paşalar hükümetin toplumsal barış ortamını tesis edemediğini ve derhâl istifâ etmesi gerektiğini söylüyor, aksi hâlde yönetime el kayacaklarını bildiriyordu. Böylelikle Demirel hükümeti istifâ etti ve yeni kabîneyi kurma görevi Paşaların isteği doğrultusunda Nihat Erim’e verildi. Erim de ilk iş olarak CHP’den istifâ etti ve daha çok teknokratlardan oluşan yeni bir hükümet kurdu. Bu hükümet de ilk iş olarak toplumsal barış ortamını tesis etmek maksadıyla ülkenin muhtelif bölgelerinde sıkıyönetim ilân edecekti. Aynı dönemlerde birçok siyâsî parti hakkında da kapatma dâvâları açılacak ve adları terör olaylarına karışanlar da yargı önüne çıkartılacaktı. Ne kadar acıdır ki bu kimselerden üçü; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan da anayasal düzeni bozmak suçundan yargılanarak îdâm cezâsına çarptırılacaktı. İmdi 27 Mayıs sağdan üç kurban vermişti, şimdi kurban verme sırası soldaydı. Böylelikle Türk siyâsî târihine yeni bir utanç lekesi daha çalınmış oldu. Muhtıra “Atatürkçülük” esâsına dayalı baskıcı bir rejim inşâ etti. Bu rejim içinde Celâl Bayar ve arkadaşları Demirel’e cephe aldılar ve Demokratik Partiyi, Demokrat Partinin asıl vârisi olarak ilân ettiler. Böylelikle merkez sağın oylarında bir bölünme ortaya çıkacak ve zamanla merkez sağ birtakım kısır çekişmelere sahne olacaktı. Bu partiler kendi konumlarını belirlemek için karşılarına CHP’yi almaya başladıkları anda ise ülke içindeki sağ-sol çatışmaları büyüyecekti. VI.6. Cumhurbaşkanlığı Seçimleri ve Buna İlişkin Bir Değerlendirme 1973 yılında Başbakanlık koltuğunda Ferit Melen oturmaktaydı. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın görev süresi de dolmak üzereydi. Melen, Sunay’ın görev süresinin uzatılması gerektiğine inanıyor, Demirel ve İnönü’den bu konuda yardım istiyordu. Bu amaç doğrultusunda Demirel’le yaptığı bir görüşmede Demirel şunları söyleyecekti: ‘Cumhurbaşkanlarının görev sürelerinin uzatılması konusunda bir kez kapı aralandığı taktirde bunun ardı arkası gelmez. Türkiye’nin yeni bir Cumhurbaşkanı seçemeyecek bir ülke olduğunu kabûl edemeyiz. İki sene, üç sene sonra Türkiye, Cumhurbaşkanı seçemeyecek mi? Veya yeni bir Cumhurbaşkanı o zamâna kadar doğup büyüyecek mi? Cumhurbaşkanlığı’na lâyık olan her kimse onu bugün seçebiliriz.’ Melen, İnönü’den de şunları işitecekti: ‘Bunu yapamayız. Görev süresini dolduran bir kimse görevi bırakıp gitmeyi bilirse görevini şerefli bir biçimde yerine getirmiş olur. Cumhurbaşkanı için de iyi olanı budur. Kendisi bu şekilde düşünmese bile iyi olan budur.’ Ne var ki ne Demirel ne de İnönü kendi görevleri söz konusu olduğunda bu tutum içine girmemişlerdir. Gerek Demirel gerekse İnönü kendi Cumhurbaşkanlığı dönemlerinde koltuğu bırakmamak için ellerinden geleni yapmıştır. Hele İnönü ve CHP’nin Demokrat Parti ve Menderes’e yaptıkları (da) Türk siyâsî târihine çalınan utanç lekeleridir. İmdi beklediği desteği göremeyen Melen bu talebinden vazgeçti. Bunun üzerine Demirel ile Ecevit aralarında anlaşarak Fahri Korutürk’ü Cumhurbaşkanlığı’na seçtirdiler. Korutürk döneminde sivilleşme yönünde önemli adımlar atıldı, ilk iş olarak da sıkıyönetim kaldırıldı ve 14 Ekim’de de seçime gidildi. Seçimlerden birinci parti olarak CHP çıktı; fakat yeterli çoğunluğu sağlayamadığı için Millî Selâmet Partisiyle koalisyon yaptı. * VII. Türkiye İşçi Partisi VII.1. Türkiye İşçi Partisinin Kuruluş ve Gelişim Süreci Bu parti 13 Şubat 1961’de İstanbul İşçi Sendikaları Birliğine bağlı sendikacılar tarafından kuruldu. İlk genel başkanı Avni Erakalın, ikinci genel başkanı da Kemâl Türkler’di. Örgütlenmesini henüz tamamlayamadığı için 1961 seçimlerine katılamadı. 1962 yılına gelindiğinde ise genel başkanlığına Mehmet Ali Aybar seçildi. Daha sonra da Türkiye Sosyalist Partisiyle birleştiler. 1965 seçimlerinde de 15 vekil çıkarttılar. Ancak 1968’e gelindiğinde ise parti içinde bir dizi görüş ayrılıkları ortaya çıktı ve bölünmeler başladı. Bu nedenle 1969 seçimlerinde ancak iki vekil çıkartabildiler. Bunun üzerine Mehmet Ali Bey istifâ etti. Partiden kopanların oluşturduğu Millî Demokratik Devrim Muhalefeti ile TİP’liler arasında da kısır çekişmeler başladı ve bu iki grup birbirlerinin siyâseten kuyusunu kazdı. Netîcede Ekim 1970 Kongresinde genel başkanlığa Behîce Boran seçildi. 12 Mart döneminde ise Behîce Hanım ve arkadaşları tutuklanarak ağır cezâlara çarptırıldılar. 20 Temmuz’da da TİP’in Kürtçülük propagandası yaptığı gerekçesiyle kapatılmasına karar verildi. Fakat TİP’li yöneticiler 1974 genel affıyla serbest bırakıldılar. Hemen akabinde TİP’i yeniden kurdular ve Behîce Hanım’ı da yeniden genel başkanlığa seçtiler. İlerleyen dönemlerde partinin Ortodoks Marksizmi savunması ve radikal soldaki iç çekişmeler netîcesinde kamuoyundaki îtîbârı zayıfladı ve Türk siyâsî târihindeki önemini de iyicene yitirmeye başladı. VII.2. Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye’de Çağdaş Demokrasi TİP’in Türk siyâsî târihindeki önemi oldukça büyüktür; nitekim bu parti ülkemizde sınıf esasları gözetilerek kurulan ilk siyâsî partilerden biridir. Ne var ki o dönemler (de) bizde sınıflaşmanın henüz tamamlanmamış olması bu partinin (de) yeterli bir başarı gösterememesine yol açmıştı. Ayrıca programında yer alan anti-emperyalist unsurlar da Türk siyâsî târihinde Cumhuriyet döneminden bu yana hemen hiç rastlanılmayan başlıklardı. 12 Mart rejimi ise TİP’i çağdaş demokrasinin önünde bir engel(!?) olarak görüyordu(!?); bu rejime göre çağdaş demokrasi(!?) devletin tüm sınıflara eşit mesâfede durduğu bir demokrasiydi(!?) ve sınıf esaslarına dayalı bir partileşme(!?) çağdaş demokrasiye(!?) zarar veriyordu(!?). İmdi bu sofistik yanılsama bizde tâ Cumhuriyet döneminde başlayan çağdaş demokrasiyi kurumsallaştırma çabalarına ket vuruyordu. Cumhuriyet döneminde bizde henüz sınıflaşma ortaya çıkmadığı için (de) Mustafa Kemâl’in gerek Serbest Cumhuriyet Fırkasını gerekse Türkiye Komünist Partisini kurdurtma çabası çağdaş demokrasiyi kurumsallaştırmada önemli bir başarı sağlayamamıştı. İmdi bizde TİP’le birlikte çağdaş demokrasinin kurumsallaşmasında önemli bir adım atılmışken gerek 12 Mart rejimi gerekse parti içi çekişmeler bu önemi maalesef ortadan kaldırmıştı. * Ecevit’in Muhtıra karşısında gösterdiği tepki gerek CHP’deki gerekse kamuoyundaki îtîbârını arttırmıştı. Ne var ki CHP’nin henüz tek başına iktidâr olabilecek çoğunluğu yoktu ve Millî Selâmet Partisiyle koalisyon yapmak durumunda kalmışlardı. Fakat bu koalisyon başarıyla yürümedi; Ecevit, Kıbrıs Barış Harekâtında kazandığı başarı netîcesinde CHP’nin tek parti iktidârı kuracağı umuduyla koalisyonu bozdu. Böylelikle ülkede 12 Mart döneminde güç belâ tesis edilen toplumsal barış ortamının sona ermesine neden olacak fitili de ateşlemiş oldu. Nitekim merkez sağ, milliyetçi sağ ve siyâsî İslâmcılar aralarında anlaşarak Milliyetçi Cephe Hükümetini kurdular ve bu ortam içinde sağ-sol çatışmaları hat safhâya ulaştı, terör olayları tırmanışa geçti ve ülkemiz yeni bir darbeye mecbur bırakıldı. Tüm bu gelişmeler de en çok siyâsî İslâmcılara yaradı. VIII. 12 Eylül VIII.1. 12 Eylül’e Doğru 70’li yıllar birçok kısır çekişmelerin yaşandığı yıllardı. O dönemlerde Türk sağı komünizme karşı kendini doğal bir siper olarak konumlandırmakta, aşırı popülist politikalarla çok ciddî birtakım ekonomik ve siyâsî handikaplara imzâ atmaktaydı. Öte yandan terör olaylarında da önlenemez bir artış yaşanmaktaydı. İmdi 12 Eylül Darbesi en temelde tüm bu gelişmelere yol açtığı düşünülen 1961 Anayasasını yürürlükten kaldırmayı amaçlamıştı. Askerler olduğu kadar bâzı politikacılar da bu anayasanın tanıdığı hak ve özgürlüklerin bolluğundan yakınmaya başlamıştı. VIII.2. 12 Eylül ve Sonrası 12 Eylül günü Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren başkanlığında Millî Güvenlik Konseyi yönetime el koydu. Konseyde Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Tahsin Şâhinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celâsun vardı. MGK ilk iş olarak Meclîs’i ve hükümeti feshetti ve siyâsî partilerin faaliyet göstermelerine de son verdi. Daha sonra da dokunulmazlıkları kaldırdılar, sendikâl faaliyetleri yasakladılar; tüm sivil toplum kuruluşlarını, dernek ve vakıfları kapattılar, yurt dışına çıkışı da yasakladılar. Meclîs bir daha ancak 7 Aralık 1983’te Evren’in Cumhurbaşkanlığı altında toplanacaktı. Evren’in ve MGK’nın söylemlerine bakılırsa Darbenin amacı millî birlik ve berâberliği sağlamak, devlet otoritesini yeniden tesis etmek ve demokrasiyi rayına sokmaktı. Bu amaç doğrultusunda rejimimizi anti-komünist bir temel üzerine yeniden inşâ etmeye çalıştılar. Bunu yaparken de getirdikleri yeni kurumlar ve kurumsal ilişkiler mârifetiyle kendilerine fazlaca söz hakkı tanıdılar. Ne var ki bu tür düzenlemelere çağdaş demokrasilerde yer yoktur. Yapıp ettiklerini şirin göstermek için de “Atatürkçülük”ün arkasına saklanmışlardır ki bu da öngöremedikleri bir biçimde “Atatürk düşmanlığı” yaratmıştır. VIII.3. 12 Eylül’den Bugüne Türk Toplumunun ve Bâzı Kurumların Genel Bir Panoraması 80’lerin sonu 90’ların başından bu yana Türk insanı büyük bir kültürsüzleş(tiril)me politikasına mâruz bırakıldı: hem iktidâr seçkinleri hem yerli sermâye hem de yabancı sermâye tarafından. 80’lerin başından îtîbâren Türk insanını depolitize etme çabalarının bir götürgüsü olarak iktidâr seçkinleri, 90’ların başından ve özellikle de ortalarından îtîbâren 80’lerde kazandığı ekonomik itilimle popüler kültür metâları yaratarak insanları bilinçsizce tüketir bir hâle getiren yerli sermâye ve 90’ların ortalarından îtîbâren yerli sermâyenin ithâl ettiği ürünlerle yerleştirilmeye çalışılan Amerikan yaşam tarzına uygun insan modeli üzerinden yaptığı sömürüyle de yabancı sermâye Türk insanının kültürsüzleş(tiril)mesi için her yolu mûbah saydı. Bugün egemen kültür hâline gelen televole kültürünün çekirdeği de böylelikle şekillenmiş oldu. İktidâr seçkinleri tüm handikaplarını saklamak için bu kültürün yayılmasına zemin hazırlamaktan sakınmayınca da sürüklendiğimiz depolitizasyon devâsa boyutlara ulaştı. İmdi bâzı medya kuruluşlarına aktarılan kaynaklar(!?) iktidâr seçkinlerinin bu amaçlarını yansıtan en somut gösterge olsa gerek. İçte ve dışta yaşanan ekonomik, siyâsî ve sosyâl sorunlara bağlı olarak Türk insanını yabancılaştırmak için onun kültürsüzleş(tiril)mesi; popüler kültür metâları aracılığıyla ideâllerinin silinmesi, özellikle de gençlere yeni bir kimliğin sürekli aşılanması bizleri büyük bir bunalım çağına sürükledi. Medya da buna bâzen doğrudan bâzen dolaylı yoldan en büyük katkıyı yaptı. Ben burada temelleri 80’lerde atılan ve 90’lara gelindiğinde doruk noktasına ulaşan kültürsüzleş(tiril)me politikasını medyada olup bitenlere bakarak inceleyeceğim. Bunu yaparken de nereden nereye gelinmiş olduğunu gösterebilmek ve dolayısıyla neler yapılabileceğine dikkat çekmek için târihsel bir perspektifle hareket edeceğim. Özellikle de gazetecilik ve televizyonculuk üzerinde duracağım; nitekim bu ikisinin yaygınlığı diğerlerinin çok ötesinde. Daha sonra da bu yaygınlık ve bundan gelen güç kullanılarak popüler kültür içinde Türk insanını yaşayageldiği bu bunalım çağından kurtarabilecek olanaklı çözüm yollarının nasıl tıkandığını serimleyerek bir popüler kültür eleştirisi yapacağım. Târihî belgelere bakılırsa Osmanlı’daki ilk gazetecilik faaliyetleri Fransızların çalışmalarıyla başladı: Büyükelçi Verninac’ın katkılarıyla 1795’de yayınlanan Bulletin des Nouvelles ve daha sonra da Aubert Dubayet’in yardımlarıyla 1796’da çıkartılan Gazette Française de Constantinople, Osmanlı’nın ilk gazeteleri oldu. Osmanlı ilk Türkçe gazetesine II. Mahmut döneminde kavuştu: Takvîm-î Vakâyî. II. Mahmut’un bu gazeteyi çıkartmaktaki amacı: Osmanlı aydınlarına ve devlet görevlilerine yapılıp edilenler hakkında bilgi vermekti; imdi bu gazete bir tür Resmî Gazete’ydi. Osmanlı ilk özel gazetesine de William Churchill isimli bir İngilizin 3 Temmuz 1840’da çıkarttığı Cerîde-î Havâdis’le sâhip oldu. Ülkemizde gazeteciliğin toplumu etkileyen fikirler yaymak gibi bir özelliği olduğu ise II. Abdülhamid döneminde anlaşıldı. O kadar ki mevcut statükoya zarar verebileceği düşünülen fikirler üzerinde sansür uygulanmaya da yine bu dönemde başlandı. Cumhuriyet’in kurulma aşamasında Anadolu basınının üstlendiği rol ise en çok da Millî Mücâdelemizin kazanılması noktasında kuşkusuz önemliydi. İmdi kamuoyunu tehlikenin önemi ve büyüklüğü hakkında bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları bu Mücâdeleye basının yaptığı en büyük katkıydı. Öte yandan Cumhuriyet’in kurulmasından sonra devrimlerin benimsetilmesi ve bunların kökleştirilmesi sırasında da Anadolu basınına yine büyük görevler düşüyordu. İnönü döneminde basın çok yoğun bir sansürle karşılaştı: İkinci Dünyâ Savaşının yarattığı atmosfer içinde bâzı şeylerin basın tarafından dile getirilmesi iktidâr tarafından engellendi. Basın üzerindeki bu uygulamalar 1950’de Demokrat Parti iktidârıyla birlikte yeniden tesis edilen “demokrasi” ortamında aşılabilir diye umut ediliyordu ki 1954 seçimlerinden hemen sonra Demokrat Partinin de basın üzerinde sansür uygulaması ve iktidârın nîmetlerinden faydalanarak basını kontrol altında tutması bu beklentileri boşa çıkarttı. Bu durumun da bu şekilde daha fazla sürdürülemeyeceğini düşünen basın arkasına halk muhalefetini de alarak 27 Mayıs Darbesine ortam hazırladı; halk muhalefetini iktidâr aleyhine örgütledi. Darbenin hemen ardından yapılan yeni düzenlemeler sâyesinde de iktidarların basın üzerinde egemenlik kurmalarını engelleyecek birtakım değişiklikler yapıldı. 60’ların bu serbestlik ortamı içinde politik söylemlerin taraftar toplaması zor değildi. 12 Mart’a kadar geçen süreç içinde basın politik söylemler arasında tartışmaların en yoğun bir biçimde yapıldığı bir alan hâline gelmişti. Bu dönemde basın iktidâr politikalarının, dünyâda olup bitenlerin vb. politik söylemlere göre tartışılıp değerlendirildiği bir ortam sunuyordu. Daha sonraları pek çok gazeteci hakkında soruşturmaların açılmasına ve pek çoğunun çeşitli cezâlara çarptırılmasına neden olan bu tür politik söylem savunularına ülke târihimizde bir daha hiç rastlamadık. 12 Eylül döneminde depolitizasyon sürecine sürüklenen basın Türk insanını da depolitize etmeye başladı. Artık ne toplumu etkileyen fikirler yayılıyor ne kamuoyunun bilinçlendirilmesine çalışılıyor ne de olup bitenler politik söylemlere göre tartışılıp değerlendiriliyordu. 12 Eylül zihniyeti uyguladığı sansür politikalarıyla basında salt magazinel içerikli yayınların aktarılmasına neden oldu. İmdi 60’ların serbestliği artık magazinel serbestlik hâline dönüştü. Öte yandan nitelikli gazetecilerin hapiste olması da buna basın içinden bir tepki doğmasını engelledi. 12 Eylül yönetimin ardından yine bilinçli bir biçimde magazine yöneltilen basına aktarılan kaynaklar da bu magazin basınının iktidâr için taşıdığı önemin bir göstergesi olsa gerek. İmdi bu dönemde de düşünmeyen, sorgulamayan, olup bitenlerle hiçbir biçimde ilgilenmeyen apolitik bir kitle yaratılmak isteniyordu ki bu kitlenin kültürsüzleş(tiril)mesi bu yapılmak istenenlerin hem bir sonucu hem de bir güvencesi olabilirdi. 90’ların başından îtîbâren ise basında tekelleşme verilen hemen tüm haberlerin objektifliğine halel getirecek bir düzeye ulaştı. 80’lerde aldığı bâzı teşviklerle(!?) bu tekelleşmeyi sağlayan yerli sermâye iktidâr seçkinleriyle göbek bağını andırır bir ilişkiye geçti, haber alma özgürlüğünü sömürmek yoluyla kamuoyunu birçok defâ manipüle etti ve etmeye de devâm ediyor. 90’ların başında yaşanan bir diğer önemli gelişme de TRT tekelinin kırılması ve özel televizyon kanallarının birbirinin peşi sıra kurulmasıydı. İmdi bir de bunlara şöyle bir bakalım: 80’lerden îtîbâren devlet kredileriyle yükselişe geçen yerli sermâye kendi varlık koşullarını sürdürebilmek için, bilinçsizce ve sürekli tüketen ve ortak bir beğeniye sâhip yığınların varlığını gereksedi. Bu nedenle medyaya; ama en çok da özel televizyonculuğa merak sardı. 90’lardan önce TRT tekelinin kırılmasına imkân yoktu. 90’lar özel televizyon kanallarının kurulmasına zemin hazırlayacak koşulları sağlayınca ilk özel televizyonumuz kuruldu. Kısa zamanda özel televizyonlarımızın sayısında da müthiş bir enflasyon ortaya çıktı. Televizyon programları için de farklı alternatifler(!?) sunuldu. Bunlardan özellikle de eğlence programları ve sabun köpüğü dizileri aracılığıyla Türk insanının kültürsüzleş(tiril)mesi için olanca güç seferber edildi. Bu yolla iktidâr, handikaplarını saklamaya devâm edebilecek ve sermâye de kendi gereksinmelerini karşılamak için ihtiyaç duyduğu insan modelini yaratabilecekti; böylelikle önlerine konanla yetinen, magazin olandan başka bir şeye ilgi duymayan, magazin programlarında gördüğü kimselere özenen, kendini bu dizilerinin kalbi kırık güzelleriyle veya beyaz atlı prensleriyle özdeşleştiren, toplumda olup bitenleri ancak birer geyik malzemesi olarak kullanan vb. insanlar yaratıldı. Geniş halk kitlelerinin önüne konan ve onlara ideâl olarak sunulan bu kahramanlardan ideâl tipler -bu deyimin Weberci anlamından farklı olarak- oluşturuldu ve bunların benimsemesi sağlandı. Hem üstelik özellikle de haber programlarında sunulan haberlerin bile birer magazin malzemesi hâline getirilmesi; haberlerin de birer eğlence metâsı hâline dönüştürülmesi olup bitenlerin bir tür eğlence olarak algılanmasına neden oldu ve olmaya da devâm ediyor. Öte yandan bu programlarla yapılan maniplasyonlar da cabası. Televizyon sâhibinin çıkarları doğrultusunda “yorumlanan” haberler de insanları belirli yönlere yönlendirme amacı güdüyor. Bunları haklı çıkartmak için de haberciliğin(!?) salt haberi aktarmak olmadığı, aynı zamanda da yorumlamak(!?) olduğu iddiâ ediliyor. Televizyonlara reklam veren bâzı sponsor firmaların çıkarlarını zedeleyebileceği düşünülen haberlerin atlanmakta olduğu da bir gerçek. Ve sonuç: bir bunalım çağına sürüklenen Türk insanı. Sermâye işte bu amaçlar doğrultusunda popüler kültür metâları yaratmayı kendine görev bildi. Bu metâlar aracılığıyla hızlı tüketimi arttırıp iktidâr seçkinleriyle olan göbek bağına uygun bir biçimde kamuoyuna oyalansınlar diye bol bol malzeme verdi. Bu metâlarının insanları eğlendirmesine özen gösterildi. 80’lerden beri magazinleşmenin “in” olduğu ülkemizde bu metâların televizyon aracılığıyla pazarlanması da çok kolay olacaktı. Bir zaman geçtikten sonra iyiler ve kötüler medya patronlarının belirlemesine kaldı: topluma ne iyi diye takdim edilirse o iyi, ne kötü diye takdim edilirse o da kötü oldu. Böylelikle televole kültürü kemikleşti. Günümüzde de star yarışması enflasyonu popüler kültürün insanı nasıl metâlaştırdığını çok açık bir biçimde gösteriyor. Bu yarışmalarda da topluma model olarak sunulanlar da bir bunalım çağında bulunan insanımızın bu bunalım çağından çıkmasının olanaklı koşullarını ortadan kaldırıyor. İmdi on dokuzuncu yüzyıl insanı ile yirminci yüzyıl insanını birbirinden ayıran en önemli unsur: ideâllerin olmayışı meselesidir: on dokuzuncu yüzyıl insanı kendini birtakım ideâllere adamıştı. Yirminci yüzyılda ideâllerini kaybeden insanlık vahşîleşen kapitalizmin boyunduruğu altına girince kendisine yeni ideâller koyamayacağı ve koysa bile bu ideâlleri gerçekleştirmede başarılı olamayacağı duygusuyla kalakaldı. Popüler kültür içinde metâlaşan insan Batıda olduğu gibi bizde de kurban kimliğine sarınmayı ve korku kültürü içinde kendine güvenli bir yeni etiket oluşturmayı mârifet sanıyor. Ne var ki sanırım Türk insanının kültürsüzleş(tiril)mesi çabalarına öncülük edenlerin de bilebileceği bir gerçek vardır ki insan salt neden-etki yasalarına tâbi değil; aynı zamanda da amaç-eylem ilişkileri içinde kendine dünyâ kurabilen bir varlıktır. Bugün Türk insanının içinde bulunduğu bu bunalım çağının aşılabilmesi için de öncelikle bunun görülmesi gerekiyor. İmdi iktidâr seçkinlerinin ve sermâyenin çıkarları doğrultusunda mâruz kalınan kültürsüzleş(tiril)me çabalarına bir son vermeye çalışmak için de Türk insanının önüne yeni ideâller koymak lâzımdır. Bunun gerçekleşebileceğini umut etmek ve bu doğrultuda kenetlenmek romantik bir handikap olmasa gerek!..
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#8 (permalink) | |||||||||||
|
IX. Anavatan Partisi
IX.1. Anavatan Partisinin Kuruluş ve Gelişim Süreci Bu parti Turgut Özal başkanlığında 20 Mayıs 1983’te kuruldu. 12 Eylül döneminde tüm siyâsî partilerin kapatılması bu parti içinde dört eğilimin birlikte temsil edilmesini sağlamıştı, bu eğilimler: merkez sol, merkez sağ, milliyetçilik ve muhafazakârlık. Partide liberaller ve muhafazakârlar daha bir ağırlıktaydı. Böylelikle liberallerin öncülüğünde özelleştirme faaliyetleri başlatıldı. Zamanla muhafazakâr kanat güç yitirdi ve Anap merkez sağa kaydı. 29 Kasım 1983 seçimlerinden de birinci parti olarak çıktı, bir yıl sonra yapılan yerel seçimlerde de birçok belediye başkanlığını kazandı. Evren’in 1989’da görev süresinin dolması üzerine de Özal, Cumhurbaşkanlığı’na seçildi. Başbakanlık’a da önce Yıldırım Akbulut, sonra da Mesut Yılmaz getirildi. Özal’lı yıllarda Türk insanının yaşadığı değişim ve dönüşüm süreci gerçekten de son derece önemli oldu. Özal zamânında uygulanan politikalar şu öteki Türkiye realitesini yarattı. Bugün de bu realite içinde yer alan insan kitlesi AKP’nin hedef kitlesi durumunda. IX.2. Öteki Türkiye Hemen hepimizin kabûl edeceği bir şey var: toplum olarak belleğimiz pek zayıf. Son ekonomik krizin patlak verdiği dönemlerde gazete sayfalarında öteki Türkiye hakkında çarşaf çarşaf yazıya rastlıyorduk. Gerek sağdan gerekse soldan pek çok “köşe yazarı” öteki Türkiye’nin sorunlarını dert ediniyordu. İmdi ülkemizde büyük bir hızla değişen gündem pek çok tartışmayı silip götürdüğü gibi öteki Türkiye meselesini de silip götürdü. Oysa ki bu mesele sürekli akılda tutulmalı. Öteki Türkiye’nin sorunlarının arkasında iki kurum var, bunlar: IMF ve Dünyâ Bankası. Dolayısıyla bu konuda konuşabilmek için ilk önce bu iki kurumun yapısına ve işleyişine, sonra bu kurumlar aracılığıyla yapılmaya çalışanlara ve daha sonra da bu kurumlara niçin muhtâç bırakıldığımıza şöyle bir bakalım ve bu meseleyi yeniden gündeme taşıyalım: Tüm küreselleşme karşıtlarınca tukaka ilân edilen ve ortak hedef hâline getirilen bu iki kurum günümüzde uluslararası sermâyenin bir emniyet sübabı olarak iş görmekte. İmdi bu iki kurumun önerdiği hazır reçeteler ve ezbere formüller dünyâ halklarını gittikçe fakirleştirmekte ve ekonomik ve sosyâl bakımdan birçok sorun yaşamasına neden olmakta; bunların dayattığı programlar gelir dağılımı adâletsizliği yaratmakta. Örneğin Rusya’ya empoze edilen liberalleşme reçetesi buradaki sorunları çok daha vahim bir hâle getirdi. Arjantin’de de ekonomi çöktü. Türk ekonomisi ise yaşanan son ekonomik krizin olumsuz etkilerini ancak yeni yeni üzerinden atıyor. Bu kurumların yetkilileri ise uyguladıkları bu politikalarla hatâ yapmadıklarını göstermek adına küreselleşmenin ardına saklanıyor; söz gelişi son Asya krizi için söyledikleri böyleydi. Dediler ki: ‘günümüzde sermâye çok hızlı hareket ediyor; dünyânın bir ucundan diğer ucuna çok hızlı bir biçimde sermâye akışı sağlanabiliyor, sermâyenin bir ülkeye girişi o ülkenin para trafiğinde olağanüstü değişimlerin ortaya çıkmasına neden oluyor, bir anda ve kontrolsüzce çekilen sermâye de o ülkeyi iflâsın eşiğine getirebiliyor, böyle bir ortamda bu iki kurumun kontrollü bir para politikası uygulaması mümkün olmuyor(!?).’ Oysa ki özellikle de IMF’nin kuruluş amacı zâten buydu(!?): dünyâ para politikasını düzenlemek\belirlemek yoluyla tüm dünyâ halklarının yarârına olacak düzenlemeleri hayâta geçirmek(!?). Ne var ki günümüzde IMF bu amacından uzaklaşmakta ve kapitalistlere hizmet etmekte. Türkiye’de uygulanan ve yanlış olduğu daha baştan birilerince söylendiği hâlde bunun ancak yeni anlaşıldığı IMF politikaları öteki Türkiye realitesinin arkasındaki en önemli unsurların başını çekiyor. Sıkıştığı zaman topu IMF’ye atan taşra politikacıları insanımızın gözünün içine baka baka onu onyıllarca kandırdı. Bu politikacılar yüksek enflasyondan büyük bir siyâsî rant kazanmaktaydı. Seçim zamanları tarıma ve hayvancılığa hiç olmadık biçimde ve olmadık çapta kaynak aktaran(!?) bu politikacılar insanımızı enflasyon baskısından kurtarmaya çalışmak nâmına çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya getirdi. Bu kaynak aktarımları(!?) hakkında gerektiğinde(!?) Batıya bile(!?) kafa tutabilen bu politikacılarımıza göre iktidâr koltuğuna oturmak için gidilen her yol mûbahtı(!?). İmdi bu tablo artık kabûl edilemeyecek boyutlara ulaştığında bu politikacılarımız ve Türk insanı olduğu kadar Batı da öteki Türkiye’yle tanıştı. İmdi öteki Türkiye realitesini doğuran hemen tüm iç nedenler son birkaç on yıldır uygulanan yanlış ekonomik ve siyâsî tasarruflara dayanmakta. Ancak bir de dış nedenlere; küreselleşmeden kaynaklanan nedenlere de bakmak gerek. Bunları da tek başlık altında toplayabiliriz: güçsüz bir Türkiye yaratmak: Batı, Türkiye’nin güçlenmesini istemez; AB’de Almanya kadar temsil edilecek, AB fonlarından nüfusu oranında mâlî yardım alacak ve bu yolla hızla kalkınacak, komşularıyla problemli ve kültürel birtakım nedenlerle kendisine uzak bir ülke Batının gözünü korkutuyor. Batı, Türkiye’nin ekonomik ve sosyâl sorunlarını çözmesine mâni olmak istiyor: güçlü bir Türkiye, AB’ye katılım sürecine bir kez girmiş bir ülkenin bu Birliğe katılımını zorunlu kılar ve bu da Batının korkulu rüyâsıdır. ABD ise Türkiye’nin güçlenerek Ortadoğu’nun patronluğuna soyunmasına izin vermek istemez: Türkiye güçlenirse hem Ortadoğu’da hem de Avrasya’da ABD’nin elini kolunu bağlayabilir. Ayrıca hâlen daha büyük bir Amerikan pazarı olan ülkemizde Amerikan emperyalizminin selâmeti de Türkiye’nin güçten düşürülmesine bağlıdır. Ülkemizde sosyâl patlamanın ortaya çıkmasını pek mümkün görmeyen kimi aydınlarımız(!?) yakın bir geçmişte gündemden hiç düşmeyen şu meşhur ahlâkî isyânın nedenlerini araştırmayı kendisine dert edinmişti; fakat bunun araştırılacak bir tarafı yok: gün gibi ortada; bunları biri iç, diğeri de dış nedenler olmak üzere ikiye ayırabiliriz: İç nedenlere baktığımızda karşımıza son yirmi yılın panoraması çıkıyor: 80 sonrası piyasa ekonomisine geçiş nâmına yapılanlar “benim memurum işini bilir” söylemiyle pekişince ahlâkî bir isyânın ortaya çıkma zemîni sağlanmış oldu. İmdi piyasa ekonomisi sanıldığının aksine salt bir ekonomi modeli değil; aynı zamanda da belirli değer yargılarını içeren bir ahlâklılık tasarımıdır; “sermâye artışı yolunda yapılan herşey iyidir”, “para en yüksek değerdir” vb. değer yargılarını taşır. Hâl böyle olunca sermâye için yapılanlar ahlâka uygunluk taşımaya başlar. Artık emeğiyle çalışıp üretenler enâyi, rantiyeciler zekî; bankaları hortumlayanlar aklı başında, mevduat sâhipleri de yolunacak kaz oluverir. İmdi bu isyan da aslında piyasa ekonomisinin bu ahlâklılık tasarımına karşı bir isyandır. Dış nedenlere baktığımızda da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz: SSCB’nin dağılması piyasa ekonomisinin doğruluğuna bir ispat olarak sunuldu. İmdi Batı, İkinci Dünyâ Savaşı sonrasında yeni dünyânın insan hakları, evrensel değerler vb. üzerine kurulması gerektiğini savunuyor gibi gözükse de bu, aslında söylemsel maniplasyonun dik âlâsıydı. Öte yandan kendilerine küreselleşme karşıtı adını veren bâzı kitleler de aslında bu ahlâklılık tasarımına karşı çıkanlardır. Küreselleşme karşıtları da tüm dünyâyı bu ahlâkî isyâna çağırmaktadır. İmdi çağımız insanı bu ahlâklılık tasarımını bir tarafa attığı taktirde bu sıkıntıların çözümü de sağlanacaktır. Bu amaç doğrultusunda öteki Türkiye realitesini anlamaya çalışmaktan vazgeçmeye hiçbirimizin hakkı yok. Aksi taktirde iş işten geçebilir. * X. Doğru Yol Partisi X.1. Doğru Yol Partisinin Kuruluş ve Gelişim Süreci Bu parti 1983 yılında Ahmet Nusret Tuna başkanlığında Demokrat Partinin devâmı olarak kuruldu. Daha sonra genel başkanlığa sırasıyla Yıldırım Avcı ve Hüsâmettin Cindoruk seçildi. 1987 yılında siyâsî yasağının kalkması netîcesinde genel başkanlığa Demirel seçildi. 1987 seçimlerinden üçüncü parti, 1991 seçimlerinden de birinci parti olarak çıktı ve SHP’yle koalisyon hükümeti kurdu. 1993’te Özal’ın ölümü üzerine Cumhurbaşkanlığı’na Demirel, genel başkanlığa da Tansu Çiller seçildi. Çiller döneminde ise çok sayıda koalisyon hükümeti kurdular ve Türkiye’yi ekonomik ve siyâsî bir istikrarsızlık ortamına sürüklediler. X.2. Çiller’li Yıllar Anap’ın aksine DYP tepeden inme bir parti değildi. DYP’nin geleneksel sağ oyların sağladığı sağlam bir tabanı vardı. Ne var ki bu taban da daha çok Demirel’in kendi şahsıyla ilgiliydi. Demirel sonrası DYP sürekli bir oy kaybı yaşadı ve son seçimlerde de sandıkta boğuldu. Çiller hükümetleri döneminde gündemden yolsuzluk ve skandal haberleri hiç eksik olmadı. O dönemlerde Anap da artık misyonunu tamamlamış bir parti görünümü çiziyor, siyâsî nüfûzunu arttırmak için Çiller’le kısır çekişmeler içine giriyor, siyâset kurumu da bu çekişmelere mahkûm bırakılıyordu. Birlikte kurdukları Ana-Yol hükümeti de başarısız olunca Çiller, Erbakan’la bir dizi pazarlık karşılığında hükümet kurdu. Böylelikle siyâsî İslâm, Refah-Yol hükümetiyle iktidâra geldi. * XI. 28 Şubat Süreci ve Sonrası Bizde siyâsî İslâmın gündeme gelmesi aslında biraz daha eskilere; tâ 50’lere târihlenir. O dönemlerde Adnân Bey’in bu kitleye kur yapması, Adnân Bey ile Nur tarikatı arasındaki ilişkiler vb. Türk siyâsî târihinde ciddî sorunlara yol açacaktı. 28 Şubat sürecinde de Erbakan’ın Başbakanlık konutunda tarikat şeyhlerine iftar yemeği vermesi de Adnân Bey’in Nur tarikatı lîderi Sayidi Nursî’nin elini öperek ondan dua istemesini hatırlatıyor. Ne var ki bizde siyâsî İslâmın yükselişe geçmesi 60’ların sonları ile 70’lerin başlarına, bu yükselişin ivme kazanması da 70’lerin ortalarına târihlenir. İmdi daha önce Demirel’li yılları incelerken serimlediğim insan kitlesi zamanla siyâsî İslâma yöneldi ve İslâmiyet de artık bir din olmaktan çıkıp bir ideoloji hâline gelmeye başladı. 12 Eylül yönetimi de terör olaylarının nedenlerini ahlâkî değerlerin eksikliğine bağlıyor, bu eksikliği telâfî etmek nâmına İmam-Hatip Okulları açarak rejimimiz için oluşan tehditlere çanak tutmuş oluyordu. Böylelikle siyâsî İslâm, Refah Partisi aracılığıyla iktidâr olacak; ancak 28 Şubat’ta askerler demokrasimize yeni bir “balâns ayârı” yaparak bu iktidârı sarsma ihtiyâcı içine girecekti. 28 Şubat 1997 târihinde yapılan MGK toplantısı ve toplantı sonunda açıklanan bildiri Türk siyâsî târihine post-modern darbe olarak kaydedildi. Bu darbeyi hazırlayan temel gelişmelere bakmak gerekirse: Erbakan’ın Îran gezisi tam bir fiyaskoydu. Bu gezinin hemen akabinde düzenlediği Libya gezisi sırasında Kaddâfî’nin çadırındaki duruşu da hem kendi siyâsî geleceği açısından hem de rejimimizin îtîbârı açısından tam bir rezâletti. Başbakanlık konutunda tarikat şeyhlerine iftar yemeği vermesi de rejimimizin temel taşlarının hem de Başbakanlık konutunda yerinden oynatılması olarak görülüyor, bu da hem kamuoyunu hem de askerleri fazlasıyla geriyordu. Öte yandan dönemin Adâlet Bakanı Şevket Kazan’ın Susurluk Olayı netîcesinde ortaya çıkan temiz toplum ideâllerini dile getirmek için yapılan protesto eylemlerini nitelendirmek için dile getirdiği “Mum söndü oynuyorlar” söylemi ve Sincan’da 31 Ocak’ta düzenlenen Kudüs Gecesi’nde RP’li belediye başkanı Bekir Yıldız’ın yaptığı konuşmalar da bu darbeyi hazırlayan temel gelişmelerdi. 28 Şubat 1997’de Çankaya’da yapılan MGK toplantısı MGK târihinde eşi görülmedik bir toplantıydı. Burada askerler Refah-Yol hükümetini irticâî faaliyetlere karşı daha etkin görevler üstlenmeye çağırıyor; fakat Erbakan buna yanaşmıyordu. Ne var ki sonunda MGK bildirgesine imzâ atmak mecburiyetinde kaldı ve irticâî faaliyetlere karşı bir dizi yeni düzenlemenin yapılacağı güvencesini sundu. Bu bildirge şu on sekiz maddeden oluşuyordu: 1) Demokratik, laik ve sosyâl hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni hedef alan tüm irticâî faaliyetler karşısında Devrim Kânunlarının korunması ve uygulanması sağlanmalıdır. 2) Bu kânunlara muhalefet eden tüm dergâhlar ve tarikatlar ivedilikte kapatılmalı, sorumluları da yargı önüne çıkartılmalıdır. 3) Sarık ve cüppeli giyim şeklinin özendirilmesi engellenmeli, kılık ve kıyâfet yönetmeliklerine karşı gelenlerin onurlandırılmasına son verilmelidir. 4) Anayasanın 163. maddesinin kaldırılması netîcesinde ortaya çıkan boşluklar irticâ odakları tarafından kullanılmakta, bu boşluklar ivedilikle doldurulmalıdır. 5) Eğitim politikaları Tevhîd-i Tedrîsat Kânununa uygunluklu bir hâle getirilmelidir. 6) Temel eğitim süresi sekiz yıla çıkartılmalıdır. 7) İmam-Hatip Okulları meslek liselerine dönüştürülmeli, din eğitimi Millî Eğitim Bakanlığı tarafından verilmelidir. 8) Kamu kurum ve kuruluşlarında yapılan siyâsî İslâmcı kadrolaşmaların önüne geçilmelidir. 9) Câmî yapımı gibi konuların siyâsî amaçlarla istismâr edilmesine son verilmelidir. 10) Pompalı tüfek satışı kontrol altına alınmalı, gerektiğinde yasaklanmalıdır. 11) Îran’ın rejimimiz açısından tehlike uyandırıcı faaliyetleri yakın tâkip altına alınmalı, iç işlerimize karışması engellenmelidir. 12) Yargı erki bağımsız bir yapılanmayla yeniden düzenlenmelidir. 13) TSK’ni yıpratabilecek türden yayınların yapılması yasaklanmalı, tahriklerden uzak durulmalıdır. 14) İrticâî faaliyetler nedeniyle TSK’nden uzaklaştırılanların kamu kurum ve kuruluşlarında istihdâmı engellenmelidir. 15) Siyâsî partilerin belediye başkanlarının ve il ve ilçe yöneticilerinin konuşma ve davranışları Siyâsî Partiler Kânununun sorumluluk alanına sokulmalıdır. 16) Tarikatların kontrolü altında bulunan finans kuruluşları yakından incelenmelidir. 17) Medyada laiklik aleyhtarı yayın yapılması engellenmelidir. 18) Millî Görüş Vakfının belediyelere yaptığı usûlsüz para transferleri durdurulmalıdır. Bu kararlara kendi tabanından gelen rahatsızlıkların da etkisiyle Erbakan, Çiller’le yaptığı dönüşümlü başbakanlık protokolü gereği yanına 282 vekîlin imzâsını alarak hükümeti kurma görevinin Çiller’e verilmesi istemiyle Çankaya’nın yolunu tuttu. Ne var ki Demirel bu oyuna katılmadı ve hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a verdi. Böylelikle Refah-Yol hükümetinin de sonu gelmiş oldu. Daha sonra da hakkında yapılan soruşturmalar netîcesinde Refah Partisi, Anayasa Mahkemesince kapatıldı. Görünen o ki 28 Şubat’ın örnek aldığı model 12 Mart’tı. Post-modern darbeciler Meclîs’in feshedilmeden çalışmalarını yine eskisi gibi sürdürmesini; ancak teknokratlardan oluşacak yeni bir hükümetle bu kararların uygulanmasını istiyordu. Ne var ki Demirel böyle bir hükümeti demokrasiye uygun bulmuyordu. Hâl böyle olunca yeni hükümeti kurma görevini Yılmaz’a verdi. 28 Şubat sürecinin bugün de devâm ediyor olup olmadığı son günlerin aktüel bir tartışmasıdır. Benim şahsî kanaatim: bu sürecin devâm ettiği yolundadır. Buna karşılık henüz bu olaylar çok sıcak olduğundan şu an îtîbârîyle derinlikli bir değerlendirmede bulunabilmek epeyce güçtür. İlerleyen zaman içinde bu konuda daha sağlıklı değerlendirmeler kuşkusuz yapılacaktır.
__________________ |
|||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| 1859'dan günümüze diğer siyasi partiler | rojekanu | Genel Kültür | 4 | 20-08-2008 10:30 PM |
| DTP iddianamesi | dojehist | Sınırsız Muhabbet Burada | 1 | 17-11-2007 01:24 PM |
| Yeni Anayasa Taslağı | dojehist | Genel Kültür | 7 | 15-11-2007 12:41 AM |
| Hevpeyivîn bi Fuat Önen re | Numberone | Çandi Gişti | 1 | 22-10-2007 06:26 PM |
| Seçim Dönemi Yasakları! | Kajîn Jîr | Sınırsız Muhabbet Burada | 4 | 09-05-2007 12:52 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.