|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
Silav, Bu konu ve benzerleri daha önce açılmıştı ama konunun öneminden ve daha fazla bilgi paylaşımı için bu tür konuları bundan sonra burda toplayıp tek konu altında toplamak istiyorum. Zaman zaman bu konu altına yeni bilgiler eklemeye çalışacağım. Böylece tek konu olarak altlarda kalıp kaybolmasınında önüne geçebilirim belki. Umarım sizde benzer bilgileri bu konu ya eklersiniz ki bu konuda bilgilenmek isteyende burayo inceleyerek bir çok bilgiyi tek konu altında bulabilir.
Şimdiden teşekkürler. Ji niha ve spas Dem baş Vicdani Ret Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Vicdani ret nedir?En basit anlamıyla vicdani ret ahlaki tercih, dini inanç ya da politik nedenlerle askere gitmeyi ret etmesidir. Vicdani reddin gerekçeleri nelerdir? Kişi neden vicdani retçi olur? İnsanları, vicdani retçi olmaya yönelten çeşitli nedenler vardır: *Birey, emir almak ve vermek, itaat etmek ve hükmetmek istemiyor olabilir. *Birey, şiddet kullanmayı ve insan öldürmeyi öğrenmeyi istemiyordur. *Birey savaşlara karşı olabilir ve savaşların yürütücüsü olan ordulara hizmet etmek istemeyebilir. *Birey, ( Yehova Şahitleri örneğinde oluğu gibi) dini inaçları gerekçesiyle her türlü şiddete karşı olabilir. *Birey, politik görüşleri doğrultusunda ordusuz, sınırsız, devletsiz, özgür bir dünyada yaşamak istiyor olabilir. Vicdani reddini açıklayan kişiler hangi suçlarla yargılanıyorlar? 155. madde : "Geçen maddelerde yazılı olan ahval haricinde kanunlara karşı gelmeye halkı teşvik ile memleketin emniyetine tehlike ivas edecek surette makale nesir edenler ve halkı askerlikten soğutmak yolunda neşriyatta veya telkinatta bulunanlar yahut umumi bir içtimada veya nasın toplandığı yerlerde bu suretle nutuk irat edenler iki aydan iki seneye kadar hapis olunur ve bunlardan 4500 liradan 36.000 liraya kadar ağır cezayı nakdi alınır."1993 yılına dek "halkı askerlikten soğutmak" bir terör suçu olarak fiilen Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin (DGM) görev alanında kabul ediliyordu. 1993'ten bu yana ise bu suç Türk Askeri Ceza Kanunu'nun (TACK) 58. maddesi ile ilişkilendirilmekte ve "vatana ihanet" kapsamında ele alınarak görevli mahkeme olarak askeri mahkemeler kabul edilmektedir. TACK Madde 58: "Her kim Türk Ceza Kanunu'nun 153 ve 161. maddelerinde yazılı suçlardan birisini ve 155. maddede yazılı halkı askerlikten soğutmak yolunda neşriyatta ve telkinatta bulunmak ve nutuk iradetmek fiillerini işleyecek olursa, milli mukavemeti kırmak cürmünden dolayı mezkur maddelerde gösterilen cezalarla cezalandırılır." Avrupa'da vicdani reddin politik ve hukuki durumu nedir? * Almanya : Alman Anayasası'nın 4. maddesi, 3. paragrafı: "Hiç kimse, vicdanı ile bağdaştıramayacağı silahlı bir savaş hizmeti olan askerliğe zorlanamaz." der. Ülkede sivil hizmet hakkı tanınmaktadır. * İsviçre: 17 Mayıs 1992 yılından beri İsviçre Anayasası' nda sivil hizmet hakkı bulunmaktadır. Fakat henüz bir kanun bulunmadığından, vicdani retçiler askeri mahkemelerle yüzyüze gelme zorundalar. * Norveç: Her yıl yaklaşık 2500 vicdani retçi çıkmaktadır. Bunlar kaydedilenlerin %8' ini temsil eder. Sivil Hizmet hakkı tanınmaktadır. Yürürlükteki vicdani retçilik yasası 1965' ten beri vardır. *Hırvatistan: 1990 yılından beri Anayasasında Vicdani Red hakkı tanınmakta. *İspanya: 1989' da sayıları 20.000' i bulan vicdani retçiler yüzünden hükümet Vicdani Red Yasası ile birlikte bir de af çıkardı. *Belçika: Vicdani red hakkı herkese yasal düzenlemeyle tanınmış durumda. *Hollanda: Bu ülkede de yasal olarak bu hak tanınmaktadır. *Kanada: İngiltere ve ABD'de profesyonel orduya geçilmiş durumda. Yunanistan hariç bütün Avrupa Birliği üyesi vicdani red hakkını tanımıştır. Yunanlı yetkililer de yakında bu yönde adımlar atılacağını bildirmişlerdir. Türkiye'de vicdani reddin politik ve hukuki durumu nedir? Türkiye' de 1982 Anayasası' na göre askerlik vatan hizmeti içinde görülmektedir. 1982 Anayasası' nın vatan hizmeti başlıklı 72. Maddesi ise şöyledir: "Vatan hizmeti her Türk' ün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin silahlı kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir." Buradan çok açık anlaşılacağı gibi, anayasa askerliği zorunlu kılmamaktadır. Askerlikle ilgili düzenlemeleri kanuna bırakmıştır. Bu konuyla ilgili kanunlar ise askerliği zorunlu kılmaktadır. Bu kanunlar 1927 yılında yürürlüğe giren 1111 sayılı Askerlik Kanunu ile 1076 sayılı Yedek Subaylar ve Yedek Askeri Memurlar Kanunu' dur. Vatan hizmetinin silhlı askeri eğitimle bir tutularak zorunlu düzenlemeye tabi tutulması, hukuka uygunluğu tartışılan bugünkü (1982) anti-demokratik anayasaya bile aykırıdır. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
Vicdani Ret Dosyası
18-02-1998 [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] ![]() 1 ÖNSÖZ İzmir Savaş Karşıtları Derneği Başkanı Osman Murat Ülke'nin 7 Ekim 1996 tarihinde TCK m.155'deki "halkı askerlikten soğutma" suçunu işlediği gerekçesiyle, Askeri Ceza Kanunu m.58'de düzenlenen "milli mukavemeti kırma" fiiline dayanılarak tutuklanması ile birlikte ülkenin siyasal gündemine "vicdani red" kavramı ilk kez girmiş oldu. Aslında, kamuoyu bu kavramla, 1989 yılında Tayfun Gönül ve Vedat Zencir'in Sokak Dergisi'nde vicdani retlerini açıklamaları ile tanışmıştı. Bu arkadaşlar hakkında TCK m.155'den dava açıldı, ancak sivil mahkemede yargılandılar. Bu yargılama sonucu, Vedat Zencir beraat etti, Tayfun Gönül ise üç ay ceza aldı ve bu da para cezasına çevrildi. Daha sonraki yıllarda ülkede yaşanan savaş boyutlandı, çeşitli kesimlerden savaşa karşı daha ciddi tepkiler gelişmeye başladı, asker kaçaklarının sayısı artış gösterdi. 1993 yılının sonlarına doğru gelindiğinde, bu gelişmelere koşut olarak militarizmin de rahatsızlığı giderek arttı ve Genelkurmay Başkanlığı tarafından Askeri Mahkemeler'in yaygın kullanımı başladı. Böylelikle, sıkıyönetim dönemleri ve casusluk suçları dışında da sivil kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmasının yolu açıldı. Aynı yıl, Genelkurmay Başkanlığı'nın basın organlarına ve gazetecilere yönelik yaptığı suç duyurularında da büyük artışlar oldu. Genelkurmay Başkanlığı tarafından Adalet Bakanlığı kanalıyla savcılıklara gönderilen suç duyurularının sayısı 217'yi buldu. Bu suç duyurularından mahkumiyet kararı çıkmamasına tepki gösteren Genelkurmay Başkanlığı yetkilileri, "Yargı fevkalade iyi işlemelidir. 217 suç duyurusundan şu ana kadar hiç mahkumiyet yok. Bu olmaz" diye konuştular. Bu olaydan kısa bir süre sonra Genelkurmay Askeri Mahkemesi, özel bir televizyon kanalı olan HBB'nin program yapımcılarından Erhan Akyıldız ile Ali Tefik Berber'in ve Izmir'deki Savaş Karşıtları Derneği başkanı Aytek Özel'in tutuklanmasını kararlaştırdı. O tarihten bugüne kadar onlarca gazeteci, sanatçı, öğrenci ve anti-militarist TCK m. 155'ten Askeri Mahkemeler'de yargılandılar. Ancak hiçbir yargılama, kamuoyundan yeterince ilgi ve tepki görmedi. Osman Murat Ülke'nin yargılanması bu anlamda bir ilki oluşturdu. Başta üç büyük kent olmak üzere, ülkenin bir çok yerinde oluşturulan dayanışma komiteleri ile Osman Murat Ülke'ye sahip çıkıldı, TCK, m.155 ve Askeri Mahkemeler eleştirildi ve vicdani reddin bir hak olduğu vurgulandı. Medya sınırlı da olsa sayfalarında yer verdi. Ama en önemlisi "Vicdani Red" kavramı bir deklarasyon olmaktan çıkarak Osman Murat Ülke'nin eyleminde doğru bir biçimde içeriklendi. Türkiye'de asıl ilk olan buydu işte. 19 Kasım 1996'da Genelkurmay Askeri Mahkemesi, Osman'ın tutukluluk haline son vererek, askerliğini yapması için Bilecik'deki birliğine gönderilmesi kararı aldı. Yaklaşık 45 gün süren bu tutukluluğun büyük bölümünü Mamak Askeri Cezaevi'nde hücre cezası ve açlık grevinde geçti. Osman, bir sivil olduğu halde burada kendisine dayatılan askeri yaptırımlara uymadı, tek tip elbise giymedi. Aynı tavrını, hiçbir örgütlü şiddet kurumunun parçası olmayacağını, dolayısıyla askerlik yapmayacağını söyleyerek Bilecik'deki askeri birlikte de sürdürdü. Bu vicdani ve ahlaki bir tutumdur. Osman kendine ve orduya karşı dürüsttür.Kaçmadı, çürük raporu almak için uğraşmadı ve "parası neyse veririz" diyerek bedelli askerlik yolunu seçmedi. Karşısına çıkan/çıkacak olan zorlukları göze alarak/katlanarak itaatsizliği seçti. Ilk olan işte budur. Bilecik'de birkaç gün kalan Osman Murat Ülke, burada emre itaatsizlik suçu işlediği gerekçesi ile tekrar tutuklanarak Eskişehir'deki Askeri Cezaevi'ne kapatıldı. Akabinde Eskişehir 1. Taktik Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde "emre itaatsizlikte ısrar" suçlamasıyla hakkında dava açıldı. 27 Aralık'ta çıkarıldığı ikinci duruşmada tahliye edildi. Tahliye sonrası götürüldüğü askerlik şubesinde Osman Murat Ülke'ye, bağlı olduğu birliğe kendi başına gitmesi söylendi. Bir vicdani retçi olan ve hiçbir şekilde askerlik yapmayacağını söyleyen Ülke'nin, doğal olarak herhangi bir zor olmadığı koşulda, kendiliğinden askere gitmesi sözkonusu olamazdı. Birliği yerine evine gitti. Bir basın açıklaması yaparak kaçmadığını, adresinin bilindiğini ve olağan yaşantısını sürdüreceğini kamuoyuna bildirdi. Ayrıca 28 Ocak 1997'de Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nde tutuksuz olarak süren duruşmasına katılarak savunmasını vermek istediğini söyledi. Bu duruşmada Osman Murat Ülke tutuklanabilir ya da zorla, tekrar birliğine götürülebilir. Böylesi bir gelişmede yaşananlar tekralanacak ve Osman belki de yeni zorluklar ve cezalar ile karşılaşacaktır. Ama bu, onun seçimidir... Ancak gelişmelere şöyle bir baktığımızda, Osman Murat Ülke'nin şahsında saldırıya uğrayan şeyin, barış, demokrasi ve insan hakları mücadelesi olduğunu görebiliriz. Çünkü o; temel bir insan hakkı olan vicdani red hakkını kullanmıştır. Vicdani red, düşünce ve vicdan özgürlüğünün meşru bir kullanımı ve tezahüründen başka bir şey değildir. Bu hak, bir çok değişik uluslararası sözleşme ve kararda yer alarak evrensel düzeyde onay kazanmıştır. Yine bugüne kadar yaşananlara baktığımızda diyebiliriz ki, Türkiye'de vicdani red hakkının kullanılmasının, süreç olarak iki aşamalı bir yol izleyeceği görünmektedir. Reddini açıklayan kişi öncelikle, henüz sivil bir kişiyken, halkı askerlikten soğuttuğu gerekçesi ile TCK, m.155 ve askeri yargıyı karşısında bulacaktır. Bu açıkça düşünce ve anlatım özgürlüğünün engellenmesidir. Vicdani retçinin mücadelesi, temel hak ve özgürlüklerin korunması doğrultusunda ve olağanüstü bir mahkeme niteliğindeki askeri yargıya karşı demokratikleşme ve hukuk mücadelesinin bir bileşeni olarak gelişecektir. Sözkonusu sorunun aynı zamanda, retçi olmadığı halde vicdani red hakkını savunan, retçilere destek veren ya da orduyu herhangi bir şekilde eleştiren herkesin önünde durduğu unutulmamalıdır. Ikinci aşama, retçinin zorla askere götürülmesidir. Artık vicdani red bir düşünce, bir deklarasyon olmaktan çıkarak kişinin eyleminde vücut bulmaktadır. Bu aşamada militarizmin bütün şiddeti, provokasyonları, irrasyonalitesi ile karşı karşıya kalış vardır. Eleştiri daha doğrudan ve çıplaktır. Onun nesnesi olmaya karşı direnildiği için de militarizmden kopuş mutlaktır. Bu ise savaşın insan kaynaklarının kurutulması anlamına geldiği için savaş ve şiddet karşıtlığının en somut ifade ediliş biçimidir. Izmirli Savaş Karşıtları olarak çalışma tarzı ve anlayışlar bakımından, alışılagelmiş olandan farklı bir yapı oluşturma isteğine sahibiz. Gerek düşünsel düzlemde, gerekse pratik faaliyetlerde kendimizi dar çıkarcı ve pragmatik siyaset yapışlardan arındırmaya çalışıyoruz. Alanımıza giren ve kendimize dert edindiğimiz konularda demokrasi cephesindeki tüm yapı ve bireylerle karşılıklı bilgilendirme, birikim aktarma yoluyla gönüllülük temelinde ve eşit ilişki kurmak en temel ilkemizdir. Bizim için iyi ve doğru olanı başkalarına önermeyi önemsediğimiz kadar bize yapılan öneri ve eleştirileri de aynı şekilde önemsemekte ve varoluşumuz için gerekli saymaktayız. Bu anlayıştan kalkarak yukarıda ana hatlarına kısaca değinmeye çalıştığımız sürecin ilk günlerinde TCK, m.155 ve Askeri Yargı konusunda küçük bir dosya hazırlamıştık. O çalışmanın bir devamı olarak "Vicdani Red" konusunda tartışmak ve bilgilendirme yapmak amacıyla yeni bir dosya hazırladık. Bu amaç, aynı zamanda bir hatırlatmayı da içeriyor. Dosya; algılayışlara ve isteklere bağlı olarak yapılacak katkılarla daha genişlemiş, ama bize ait bir dosya olarak kalabilir. Ya da hepimizin ortak dosyası haline gelebilir. Durduğumuz noktadan baktığımızda karşı karşıya olduğumuz sorunun önemi bize, dosyanın hepimize ait olması gerektiği sonucunu veriyor. Değerlendirme size/sizlere ait. Sonuç ne olursa olsun her türlü katkı ve çaba bizim için değerlidir ve önemlidir. Hepsi için şimdiden teşekkür ediyoruz.. Savaş karşıtlarının, vicdani retçilerin, antimilitaristlerin sitesi
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
Vicdani Ret Dosyası
[Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] ![]() 2 VİCDANİ RED KAVRAMINA İLİŞKİN DEĞİNMELER Dil önemlidir. Kavramlarımız, öyle zannediyorum ki, içeriklerinden daha fazlasını; kavramı kullananın o içerikle kurduğu ilişkiyi de gösterirler. Ve bilinmesi, iyice bilinmesi gerektiği üzere her kavram belli bir düşünce dünyasında doğar ve bu dünyanın renklerini kendisiyle beraber taşır. Gerek bu makaleye adını veren "vicdani red" kavramı, gerekse bu kavramın içinde doğduğu savaş karşıtı çerçeve, üzerinde yaşadığımız coğrafyada ilk kez on yıldan daha kısa bir süre öncesinde duyulmaya başlandı ve sadece üç yıldır örgütlü bir mücadelenin ekseni olageldi. Bizi bu makaleyi kaleme almaya yönelten öncelikli neden "vicdani red" kavramını kendi öz bağlamında açıklamaya çalışmak ve sınırlı da olsa öncelikle ahlaki ve -belli bir dolayıma tabi olarak da- politik temellerini ifade etmekti; ancak, yazma nedenimiz salt bu çabayla sınırlı değil. Vicdani red kavramının -ya da pratikte, ilk vicdani retçilerin ortaya çıkmasının- çok geniş olmasa da yarattığı bir etki var. Bu etkinin öncelikli nedenini elbette on yılı aşkın bir süredir devam eden savaşın belirlediği politik-toplumsal gerçeklikte aramak yerinde olur. Savaşın yarattığı bu koşullar vicdani red kavramının kendi gerçekliğini anlamayı (paradoksal olmayan ama yine de ilginç bir şekilde) zorlaştırmaktadır. Zira, savaşa ilişkin her -tarafsız değil ama varolan taraflardan bağımsız- tutum savaşan tarafların gayretkeşliğiyle ya yok edilmeye ya da taraflardan birine yamanmaya çalışılıyor. Buna bir de bu coğrafyanın gayet pragmatist, incelmiş bir zekadan ve idealleriyle diyalektik bir ilişkide belirlenmesi gereken -ama böyle olmayan- ahlaki değerlerden yoksun olan geleneksel muhalefet kültürünü ekleyin. Sonuç; bir düşüncenin kendisini savaşan tarafların ya da geleneksel sol muhalefetin dışında; olduğu gibi varetmesinin ve hele de kamuoyu tarafından anlaşılmasının bütünüyle zorlaşmış olduğudur. Ortaya çıkan birçok yeni kavram gibi "savaş karşıtlığı", "vicdani red", "antimilitarizm", "şiddetten arınmış eylem", "sivil itaatsizlik" vd. de yol açtıkları muhalefetin etkisi oranında devlet tarafından bastırılmaya, geleneksel sol söyleme eklenebildikleri oranda bu söylemin sürdürücüsü kesimler tarafından kendilerine maledilmeye, aksi takdirde, "demokratik küçük burjuva tavrı" olarak bir kenara atılmaya, savaş konusundaki duruşlarıyla da "haklı savaş"ın destekçisi haline getirilmeye çalışılıyor. Bu erozyondur. Bu makale, aynı zamanda, okuyucusuna etkiyebildiği oranda bu erozyonu azaltma isteğinin de bir ürünüdür. Vicdani Reddin Öntemelleri Vicdani red, bireyde vücut bulan ve bu nedenle belli bir birey tasarımı doğrultusunda kavranabilen savaş karşıtı bir tutumdur. En kısa tanımıyla; bir bireyin ahlaki tercih, dini inanç ya da politik görüşleri nedeniyle askerlik yapmayı reddetmesidir. Farklı motivasyonlardan kaynaklanan ama aynı eylemde birleşen bireylerin, kuşkusuz, ortak bir paydaları vardır. Bu payda militarizme karşı olmaktır. Militarizmin ve hizmet ettiği devlet aygıtının (tahakküm mekanizması da diyebiliriz) birey üzerindeki en arsız tasarruf iddiasına karşı olmaktır. Özel olarak militarizm ve genel olarak da tahakküm mekanizması hayatımızın birçok alanında ve hatta hayatımızın kendisi üzerinde çeşitli tasarruflar iddia etmekte, bu tasarrufları kullanmak için şiddeti örgütlemekte ve bu tasarruf iddiasına karşı çıkmayı da -yine örgütlü şiddet ile garanti altına alınan- yaptırımlara bağlamaktadır. Tüm toplumsal modelimiz, bir tahakküm mekanizması olan iktidarın bu tasarrufunu kullanabileceği biçimde örgütlenmiştir; ailede, okulda, işyerinde, orduda ve bizatihi hergün onlarca defa üzerinde yürüdüğümüz caddelerde. Ve tek tek her birey, iktidarın kendi üzerindeki bu tasarruflarını kabul edecek, bu tasarruflarına hizmet edecek ve üstüne üstlük bir de bundan gurur duyacak biçimde yetiştirilmekte, daha doğru bir tabirle öğütülmektedir. Hayatımız üzerindeki bu tasarruflar neredeyse sonsuz bir çeşitlilikte ortaya çıkar. Vergiye tabi tutulmak, yasal olarak gözaltına alınmak, yasalar ile onaylanmayan ama aynı yasalar tarafından fiili olarak korunan bir biçimde işkenceye uğramak, tecavüz edilmek, okulda dayak yemek, işten çıkarılmak, aç bırakılmak, hayatımızın bir buçuk yılını orduya adamak, bunu yapmaya zorlanmak, yapmaktan kaçındığımız takdirde soruşturulmak, aranmak, yakalanmak, dövülmek, itaat etmeye zorlanmak, insan öldürmesini öğrenmek, şiddet kullanmak, insanlıktan çıkarılmak, köylülere bok yedirmek, yapmak istemezsek yine dövülmek, ana dilimizi konuşamamak, vb, vb. Yaşamımız boyunca bunları ve daha nice benzerlerini hepimiz görürüz. Bazılarımız bunların arasından yaşar gider, bazılarımız ise "Niye?" diye sorar. Rahatsız olur. Yaşanan durumu kendi adalet tasarımına, ahlakına, inançlarına, kısaca kendisini kendisi yapan herşeye aykırı bulur. Burada bir insanın hayatı üzerinde iki farklı hak iddiası vardır; biri o insanın kendisine aittir, diğeri ise iktidara. Vicdani red kararı, bu çatışkının en yoğun yaşandığı durumlardan birinde ortaya çıkar ve çoğunlukla, askere çağrılan bireyin bu çağrıyı alenen reddetmesiyle gerçekleşir. Aslında söz konusu olan, bireyin kendi hayatı ve bizzat yaşama hakkı üzerinde, kendisinden başka bir yetkenin tasarrufunu kabul etmemesidir. Ve bu, bize, son derece makul gözüküyor. Ahlaki Sorumluluk: Işbirliği Yapmamak Insanları vicdani retçi olmaya yönelten çeşitli gerekçeler vardır. Bu gerekçeler içerikleri bakımından birbirinden gayet farklı olabilirler. Birey iman ile bağlandığı bir kutsallık tasarımı doğrultusunda askerlik yapmayı reddedebileceği gibi, son derece politik bir tasarım yani bir toplumsal tasarım doğrultusunda da bunu yapabilir. Vicdani red, bu farklı gerekçelerin ortaklaştığı ahlaki bir momenttir. Zira, hangi gerekçeyle olursa olsun askerlik yapmayı reddetmek, savaş mekanizması ile işbirliği yapmayı reddetmektir ve bireyi, bu reddedişe -neredeyse kaçınılmaz olarak- sürükleyen ahlaki bir sorgulamayı gerektirir. Ahlaki sorgulamayı, kavramların diliyle konuştuğumuz böyle bir metinde ifade etmek gerçekten zor. Anlamak için, insanın kendisiyle hesaplaşmasının derinliklerini tahayyül etmeliyiz. Bu tahayyül bizi tek bir söze, sık sık acı verebilen bir sözcüğe sürüklüyor: Sorumluluk! Insan sorumludur. Eylemlerinden ve eylememezliklerinden sorumludur. Irade sahibidir ve bu yüzden her koşulda doğru bildiği gibi davranma "imkanı"na sahiptir. Ahlaktan ve sorumluluktan sözedebilmemizi mümkün kılan yegane şey de zaten bu "imkan"dır. Birey, bu imkanı kullanmadığı her durumda "kötülük" olarak addettiği şeyden kendisinin de sorumlu olduğunu duyumsar. En azından, dürüst ahlaki sorgulama bunu gerektirmektedir. Bir eylemin sorumluluğu onu gerçekleştirene olduğu kadar, ona iradi onay veren herkese aittir. Ve kanımızca, askerlik bunun için zorunludur; daha çok insanı savaş mekanizmasının günahlarına ortak etmek için. Vicdani red, bu günaha ortak olmak istemeyen ahlaki duyarlılıktan doğar. Savaşa Karşı Vicdani Red Basitçe şunu soracağız: Üzerinde yaşadığımız coğrafyada bir savaş var mı? "Kirli" ya da "haklı" demiyoruz, "terör" ve "teröre karşı mücadele" de demiyoruz; sadece savaş... "Kürdistan", "bölge" ya da "güneydoğu Anadolu"da yaşanan bir savaş... Tırnak içinde kullandığımız kelimelerden bağımsız olarak bu soruya "Evet" diyecek çok az insan var. Bu şu demektir; tırnak içindeki kavramların kendisinden doğdukları politik tasarımlardan bağımsız olarak savaş üzerine düşünen çok az insan... Kavramların bu çeşitliliği, bizim sadece "savaş" demeyi yeğlediğimiz olgunun tanımlanmasına dair bir tartışmayla karşı karşıya olunduğunu gösteriyor. Gerçi aklı başında hiç kimse, durup dururken, savaş yerine "kirli" ya da "haklı" savaş, "terör" ya da "teröre karşı mücadele" demeyecek; veya bizim gibi, sadece "savaş" demeyi yeğlediğini belirtme ihtiyacı duymayacaktır. Bu, savaş üzerine politik tasarımlar dolayımından düşünmenin ve bu yolla yargıda bulunmanın doğurduğu bir sonuçtur. Ve bu sonuç bize şunu söylemektedir: Pekçok insan belli (ve değişken olabilen) politik amaçlar doğrultusunda, belli tarihsel koşullarda savaşı bir araç olarak onaylamaktadır. Ve bu onay, kimi durumlarda onaylayandan bağımsız da olarak, kendisini politik bir bütünlüğe dayandırır. Savaş, bu politik bütünlük içerisinde onaylanan ve gözetilen amaçların gerçekleştirilmesi yolunda meşru bir araç olarak kabul edilmekte ve pek çok "özgürlükçü-eşitlikçi" söylem tarafından mücadelenin en üst biçimi olarak kutsanmaktadır. Bu durum üzerine düşünmek bizi, ister istemez, araç-amaç ilişkisi üzerine düşünmeye sürüklüyor. Politik düşünceler tarihi açısından bunun neredeyse kadim bir tartışma olduğunu biliyoruz. Bu tartışmayı burada bütünüyle yapmak mümkün değil; ancak, dikkat çekmek istediğimiz önemli bir nokta var. Araç-amaç ilişkisi bakımından birbirine zıt gibi görünen iki tutumdan bahsedilegelir. Birincisi, amaca ulaşabilmek için her türlü aracı meşru gören bir tutumdur ve Makyavel ile özdeşleştirilmiştir. Bu tutum aracın meşruiyetini "yarar" ilkesine göre belirler. Ikinci bir tutum doğal olarak başka bir ilkeye dayanır. Bu ikinci tutuma göre bir aracı meşru kılan şey, onun gözetilen amaca "uygun" olup olmadığıdır -ve mesela, tarihsel olarak tipik bir temsilcisini Gandhi'de ve onun şiddetten arınmış direnişinde bulur. Doğrusu, bu ayrımın araç ve amaç arasındaki karşılıklı ve kesintisiz etkileşimi hiçe saydığını düşünüyoruz. Böylesi bir ayrım, her iki tavrı da salt bireyin tercihine tabi olan iki imkan olarak göstermektedir. Oysa, hele ki sözkonusu ettiğimiz şey politika olduğunda, araçlardan önce amaçlar tercih edilirler ve bu iki tercih birbirini kesintisiz olarak belirler. Başka bir deyişle, araç ve amaç arasında yapısal bir farklılık aramak boşunadır. Kanımızca Makyavel de, Gandhi de bunun gayet iyi farkındaydı ve her ikisi de politik ideallerine giden yolu bu idealin yapısına uygun bir şekilde formüle etmişlerdi. Öncelikli sorun amacı gerçekleştirmek için doğru aracın ne olduğu değil, bizatihi amacın ne olduğudur. Amaç kendi aracını söyler. Savaştan yana olmak ya da ona karşı olmak... Işlek bir zihin temel sorunun bu olmadığını görecektir. Bir araç olarak savaşı onaylayan ya da reddeden iki ayrı ilkeyle -ve dolayısıyla iki ayrı "amaç kavrayışı"yla- karşı karşıyayız. Savaşı politik bir araç ya da şu çok sevimsiz deyişle "politikanın başka araçlarla devamı" olarak ele aldığımızda, açıktır ki, amacına uygunluğu ölçüsünde meşru bir araçtır o. Öyle ya da böyle her türlü "haklı savaş" söyleminin göz önünde bulundurduğu da bu olsa gerek. Nitekim, ulus-devlet kurmak için savaş kadar uygun pek az araç vardır ve savaşın "doğa"sı ulus-devletin "doğa"sına pek az haksızlık eder. Zira, her ikisi de tahakkümcü niteliklidir. Tahakkümün çeşitli kisveler altındaki her türlü makro politik tezahürünün savaş ile içli dışlı olmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyoruz; bu makro politik tezahürlerin hepsinde "haklı savaş" düşüncesini buluyor oluşumuz ise hiç tesadüf değildir. Sözkonusu olan tahakkümcü bir toplumsal tasarım yaratmak ya da onu korumaksa savaş buna çok uygun bir araçtır ve tahakkümcü politik düşüncelerin böyle bir aracı "haklı" olarak adlandırmaması için hiçbir neden göremiyoruz; çünkü savaş, tahakkümün bir başka işlevidir. Vicdani red de bu düzlemde kavranabildiği ölçüde derinlikli olarak ve hakiki anlamıyla anlaşılabilir. Savaşın hiçbir türüne destek vermemek ve herhangi bir savaş mekanizması içinde yer almayı reddetmek anlamında vicdani red; savaşı, yani militarizmi, yani örgütlü ve kurumsal şiddeti onaylayan hiçbir politik amacı ve toplumsal tasarımı insan topluluklarının geleceği için hayra alamet bir şey olarak görmemektedir. Toplumsal Değişimin Aracı Olarak Vicdani Red Vicdani retçilere sıklıkla söylenen şeylerden biri, savaşa karşı bu kadar bireysel bir tutumun, gerçi iyi niyetli olduğu, ama yetersiz kaldığı ve sonuç almaya yönelik olmadığıdır. Bu, diyoruz ki, vicdanının sesini dinleyen bir insanın durumunu anlamamanın bir sonucudur; retçi öncelikle sonuç almak için değil, vicdani kanaatleri gereği başka türlü davranması mümkün olmayacağı için bu yönde davranmaktadır; ama konumuz şimdi bu değil. Vicdani red tekil bir eylem olarak, şüphesiz, toplumu dönüştürmeye muktedir değildir. Ama unutulmaması gerekir ki vicdani retçi ahlaki bir öznedir; kendi iradesi doğrultusunda davranmakta ve ister istemez ötekileri de böyle yapmaya davet etmektedir. Bu davet, yapısı gereği, bir toplumsal değişim çağrısıdır. Elbette, çoğu kişi bilir ki, toplum böyle çağrılarla değişmiyor; ama bunu bilenlerin pek azı, toplumun bu çağrılar olmaksızın hiç değişmeyeceğinin farkındadır. Dolayısıyla retçinin tutumu, bizzat örnek teşkil etmesi bakımından toplumsal değişim yönünde bir değere sahiptir. Vicdani reddin toplumsal değişim için ifade ettiği asli önem, eylemin kendisinden ziyade, kişiyi bu eyleme sürükleyen kavrayışta yatar. Vicdani retçi -reddinin gerekçeleri çok farklı olsa da- belli bir toplumsal değişim istikametine işaret etmektedir. Bu istikamet; bir, toplumsal değişim mücadelesine katılanların iradelerini özgürleştirmeleri, dolayısıyla iktidar tarafından belirlenen ve yönetilen kişiliksiz nesneler olmaktan çıkıp ahlaki ve politik özneler haline gelmeleri şeklinde; iki, özgürleşme sürecinin politik araçlarını tahakkümün köleleştirici araçlarından ayırmaları, yani şiddetten arınmış bir mücadele örgütlemeleri şeklinde; üç, istenen yeni dünyanın değerlerini bugünden inşa etmek ve onlara yaşam alanı açmak şeklinde; ve daha, şu anda aklıma gelmeyen başka başka şekillerde tezahür eder. Tüm bu tezahür edişler belli bir meşruiyet fikrine dayanmaktadır. Bu meşruiyet, kuşkusuz iktidar nezdinde değil, üçüncü taraflar yani halk nezdinde ortaya çıkar ve toplumsal değişimin momenti halktan başkası olmayacaktır. Şüphesiz, demek istemiyoruz ki, şiddetten arınmış eylem kendisinden menkul olarak üçüncü tarafları ikna eder ve dönüştürür. Hayır. Demek istediğimiz, vicdani reddin de bir parçasını teşkil ettiği bu eylem biçimlerinin, kendi duruş noktalarını anlatabilmek ve diğerlerini ikna edebilmek için sahip olduğu imkanlılıkların (istidatlar) daha fazla olduğudur. Hiçbir tahakküm sistemi kendisini mutlak bir varoluşa dönüştürmeyi -en azından şimdiye kadar- becerebilmiş değildir. Her tahakküm sisteminin az ya da çok gedikleri vardır ve öyle zannediyorum ki bu gerçek hiç değişmeyecektir; zira insan, yapısı gereği çok çeşitli varoluş imkanlarına sahiptir. "En kapalı, en totaliter toplumlarda bile birisi çıkar ve düzenin çarkına bir yerde çomak sokar; çünkü özne her zaman eyleme muktedirdir ve daima bir özgürlük imkanına sahiptir." Şiddetten arınmış eylem biçimleri meşruiyetlerini tam da sistemin bu kapatılamaz gediklerinde tesis ederler ve bu gedikleri genişletirler. Iktidarın şiddeti karşısında, şiddetten arınmış tutum (şiddete boyun eğmeyi değil, şiddete rağmen yapacağını yapmakta ısrar etmeyi kastediyorum) anlatmak istediğini üçüncü taraflara çok daha doğrudan ve kendisinden kaçınılamaz bir arılıkla iletme imkanına sahip olur. Onun meşruluk iddiasının pratikteki karşılığı işte budur. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||||
|
Vicdani Ret Dosyası
[Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] ![]() 3 VİCDANİ REDDİN KISA TARİHİ Vicdani reddin kökenlerini Ortaçağ'da ilk olarak orta Avrupa feodal beyliklerinde bulmak mümkün. O dönemde çeşitli Hristiyan tarikatları feodal beylerle anlaşmalar yapıp, bir çeşit "savaş vergisi" ödeyerek üyelerini ordu hizmetinin dışında tutuyorlardı. Bu durumu gerçek anlamıyla vicdani red olarak tanımlamak mümkün değildir; zira, reddetmek denen insani yeti hiçbir çağda bedeli para ile ödenen birşey olarak ortaya çıkmamıştır. Bu çizgiyi ilk terkeden ve feodal rejimin ya askerlik hizmeti ya savaş vergisi dayatmasına karşı ilk radikal çıkışı gerçekleştiren Almanya'daki "Wiedertaeufer" tarikatı, Katolik kilisesinin kışkıtmasıyla kanlı bir şekilde bastırıldı. Sonrasında 18. yüzyılda Ingiltere'de, dini inançları nedeniyle şiddet kullanmayı, askerlik yapmayı ve vergi vermeyi reddeden "Quaker" tarikatını görüyoruz. Quakerler gerekçelerinin açıklığı ve tavırlarındaki tutarlılıkla ilk vicdani retçiler olarak adlandırılabilirler. Vicdani retçilerin 20. yüzyılda ilk kitlesel çıkışı 1. Paylaşım Savaşı sırasında Ingiltere'de gerçekleşti. Savaşa çağrılan binlerce insan savaşa katılmayı reddettiler, 3.000 tanesi hapse atıldı. Bu çıkıştan sonra 1921 yılında Ingiliz retçilerin önemli bir bölümünü oluşturduğu WRI (War Resisters' International - Uluslararası Savaş Karşıtları) kuruldu. WRI daha sonra yerel savaş karşıtı örgütlerin ve vicdani red örgütlerinin uluslararası çatısı haline geldi. Vicdani red hareketi 1968 ve sonrasında bütün Avrupa'yı sarstı. Avrupa devletleri vicdani red hakkını '70'lerin ortasından başlayarak tanımaya başladılar. '80'lerin başında Yunanistan ve Türkiye dışında bütün Avrupa ülkelerinde vicdani red hakkı tanınmış durumdaydı. Ancak vicdani red hakkı "sivil hizmet" zorunluluğuyla birlikte elde edilebildi. Silahlı hizmet yapmak istemeyen insanlar gene zorunlu olarak ve çoğunlukla askerlikten daha uzun bir süre hastane, okul vb. sosyal birimlerde çok düşük ücretlerle hizmet etmeye zorlanıyorlar. Batılı liberal devletler bu yasal düzenlemeyle Avrupa vicdani red hareketinin büyük bölümünü yönlendirmeyi başardılarsa da, bugün, hem askerlik yapmayı hem de sivil hizmet yapmayı reddeden insanlardan oluşan "total red" hareketi Avrupa, Latin Amerika ve Afrika'nın çeşitli ülkelerinde sürmektedir. Bu tavır devletin birey üstündeki hiçbir tasarrufunu kabul etmemesi ve uluslararası savaş düzenine her ne biçimde olursa olsun hizmet etmeyi reddetmesi ile radikal savaş karşıtlığının gerçek taşıyıcısı durumundadır. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]
__________________ |
|||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Windows Live Messenger Hakkında Sıkça Sorulan Sorular Ve Hata kodları çözümleri | semerkand | Msn, Icq, Yahoo, Gmail | 3 | 08-02-2007 03:16 PM |
| Vicdani retçilik ve milliyetçilik | freelyon | Genel Kültür | 6 | 01-02-2007 11:19 PM |
| Microsoft Vista'nın lisanslama modeli hakkında bilgiler | akustik | Windows | 0 | 31-01-2007 02:54 AM |
| Allah (c.c) hakkında bazı sorular ve cevapları | romantikparis | İslamiyet | 0 | 13-01-2007 08:51 PM |
| vicdani red nedir?? | Kûrdê Çolê | Sınırsız Muhabbet Burada | 8 | 31-08-2006 07:54 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.