|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
![]() Gilîdax Bêxwedî nîn e! “Ben Xoybûn’un üyesi, Kürdistan ordularının genel komutanıyım. Ben, Xoybûn’un emriyle bu göreve atanmış bulunuyorum. Görevim, Türk devletinin Kürdistan’ın bağımsızlığını kabul edip ordularını buradan çekeceği güne kadar devam edecektir.” (İhsan Nuri Paşa) Röportaj: Necla Morsünbül Sayın Çamlıbel, Neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı duydunuz? Bu kitabı yazmaktaki amacınız neydi? Toplumsal yaşam, ezelden gelip ebede giden bir süreklilik içindedir. Bu nedenle kişi ve toplum olarak, geçmişimizi öğrenmemiz önemlidir. Yakın tarihini bilmeyenlerin, içinde yaşadığı anı değerlendirmesi ve gelecekle ilgili doğru projeler yapması mümkün değildir. Kürt toplumu, ne yazık ki tarihi belleği zayıf bir halktır. 200 yıl süren mücadeleye karşın, hala ulusal kaderini tayin edememesinin önemli nedenlerinden birisi de budur. Örneğin, bu zayıflık nedeniyle Kürt halkının tarihinin 1984 yılında başladığını söyleyenlere bile rastladık. İşte bu nedenle Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin önemli bir parçası olan Ağrı savaşlarıyla ilgili bildiklerimi Kürt halkına anlatmak istedim. Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinde önemli bir yer tutan bu harekatla ilgili geniş kapsamlı bir araştırma yapılmamış ve kitap yayınlanmamıştır. Bu konudaki boşluğu bir nebze de olsa doldurmak amacıyla bu kitabı yazdım. Kitabın ismindeki bir kelime, dikkatimi çekti. Türklerin Ağrı dediği dağa, Kürtler Agirî, Ermeniler ise Ararat diyor. Kitabınızda bu dağın ismi Gilîdax olarak geçiyor. Bu dağa neden farklı bir isim koyuyorsunuz? Bu tarihi dağın etrafında (Ermenistan, İran ve Türkiye’de) yaşayan Kürtler, bu dağa Gilîdax diyorlar. Bu mahalli bir isimdir. Ayrıca Ağrı, bu havalide yaşayan Kürtler tarafından kutsal bir varlık sayılmaktadır. Günümüzde bile, bu havalide oturan bazı kimseler, gün doğarken veya batarken Ağrı Dağı’na dönüp dua ederler. Yine bu civarda oturan Kürtler, bu dağın üzerine yemin ederler. Genellikle yeminler, önem sırasına göre şu şekilde sıralanır: “Mîr Hesenê Welî, Şêx Evdilqadirê Gêylanî, Hezretê Xanî, Gilîdax, Xwedê.” Yani Ağrı yöresinde yaşayan Kürtler içinde Allah, 5. sırada yer alıyor. Kitabın ismine gelince; Ağrı Ulusal Başkaldırısı’nın efsanevi önderlerinden Biroyê Hesikê Telî, 14-17 Eylül 1930 günleri arasında, kendini kuşatan İran alayıyla sürdürdüğü zorlu bir savaşın sonunda cephanesi bitmiş ve yaralı bir şekilde, sırtını bir kayaya dayamış vaziyette ölümü beklemektedir. Yanına gelen İran ordusunun komutanı, silahını teslim etmesi koşuluyla, İran’a geçmesine izin vereceğini söylüyor. Biro, bu öneriyi reddediyor. O zaman alay komutanı gidip Biro’nun elindeki tüfeği zorla alıyor. Bu durum karşısında Biro, büyük bir kederle, Kürt tarihine mal olan şu sözünü söylüyor: “Hey wax! Gilîdax bê xwedî ma.” (Eyvah! Gilîdax sahipsiz kaldı) Ben de ona “hayır, Kürt halkı var oldukça Gilîdax’ın sahibi olacaktır” diye bir cevap verdim. İşte kendisine “Gilîdax Bê Xwedî Nîn e” biçiminde verdiğim cevap, kitabıma isim oldu. Bu isim, “Gilîdax” kelimesinin anlamı nedir. Burada kullanılan dağ, Türkçe bir kelime değil midir? Hayır, bu Kürtçe bir kelimedir. Sonundaki dağ hecesi sizi yanıltıyor olmalı. Bu dağ hecesi Kürtçe bir kelimedir. Ateş, ateşle yanmış, kavrulmuş anlamına geliyor. Ararat’taki ar hecesi de Kürtçe’de ateş anlamına geliyor. Tüm bu isimler, Ağrı’nın ateş püskürten volkanik bir dağ olması nedeniyle kendisine verilen Kürtçe isimlerdir. Kitabınız, beklediğiniz ilgiyi gördü mü? Ne yazık ki hayır, kitabımın ilgi gördüğünü söyleyemem. Ülkedeki durumu bilmiyorum. Ama Avrupa’ya 500 adet kitap geldi. Aradan on ay geçmesine rağmen, henüz hepsi satılmış değil. Ne yazık ki toplumumuzun okuma alışkanlığı çok zayıf. Yayınların pazarlanmasındaki eksiklikler de bu konudaki önemli bir faktör. Kürtçe yazılmış olması da, satışı olumsuz etkileyen başka bir faktördür. Yani Kürtçe yazılan kitaplar daha mı az satıyor? Ne yazık ki öyle. Zira Kürtlerin bir bölümü Kürtçe bilmiyor. Kürtçe bilenlerin büyük çoğunluğu isi Kürtçe okumasını bilmiyor. Kürtçe okuyanların bir bölümü de kitap satın almıyor. Sömürgeci devletlerin Kürt dili ve kültürü üzerinde kurduğu yasak ve baskının sonucunda ortaya çıkan bu durum, ürkütücü bir tablodur. O halde neden Kürtçe yazdınız? Kitap Kürt ulusal mücadelesinin önemli bir aşamasını anlatıyordu. Bu nedenle, Kürtçe olmasını yeğledim. Ayrıca Kürt entelektüel çevrelerinde Kürtçe bilen kimselerin başka bir dille yazması hep eleştiri konusu yapılıyor. Bu konuda bana da ciddi eleştiriler yapılıyordu. Ben de bu haklı eleştirilere değer verdiğim için kitabımı Kürtçe yazdım. Kitabınızı Türkçe de yayınlamayı düşünmüyor musunuz? Bu kitapta yazılanların Türk kamuoyunca da bilinmesi yararlı değil midir? Haklısınız, zaten ben de bu kitabımı Türkçe yayınlamayı düşünüyorum. Çünkü Kürtçe okumasını bilmeyen çok insandan böyle bir talep ve öneri geldi. Ayrıca ben bu kitabımın özellikle Türkler tarafından da okunmasını çok istiyorum. Türk resmi tarihinin çarpıtma, demagoji ve yalanlarını deşifre etme, doğrunun ne olduğunu kitlelere sunma bakımından bunu önemsiyorum. Özellikle uygar, çağdaş ve demokrat Türklerin, Kürt sorununu enine boyuna anlamasının önemli olduğunu düşünüyorum. Kürt sorununun Türk halkı tarafından doğru şekilde anlaşılmasının, sorununun çözümünü kolaylaştıracak önemli bir faktör olduğuna inanıyorum. Bu nedenlerden dolayı kitabımı Türkçe de yayınlatmak istiyorum. Zaten birkaç aydan beri, kitabı Türkçe’ye çevirmeye başladım. Bu yıl içinde yayınlamayı düşünüyorum. Kitabınızla ilgili olarak, olumlu ve olumsuz ne tür eleştiriler aldınız? Bilindiği gibi Kürt ulusal kimliği büyük bir baskı ve yasak cenderesi altına alınmış bulunuyor. İşkence, hapishane ve ölümü göze alarak kurulan Kürt kurumlarının çalışmaları da engelleniyor. Bu nedenle sanat ve edebiyat eserlerini bilimsel-akademik yöntemlerle irdeleyen, yorumlayan ve değerlendiren bir Kürt kurumu ortaya çıkmış değil. Malum bu konu çağdaş ülkelerde bir meslek haline gelmiş bulunuyor. Buralardaki eleştirmenler, ortaya çıkan her eseri ele alıp inceliyor, yorumluyor, sınıflandırıyor, vardığı neticeleri kitlelerin bilgisine sunuyor. Örneğin kendilerini Kürt Pen’i diye nitelendiren kurum yöneticilerinin, neden böyle bir şey yapmadıklarını anlamakta zorluk çekiyorum. Kürt halkı içinde böyle çalışan bilimsel, akademik bir meslek grubu ve kurumlar oluşmadığı için, iş okuyucuya kalıyor. Bu konuda nispeten bilgi ve beceri sahibi olanlar ise, bu görevlerini yerine getirmiyorlar. Bu nedenle, yaratılan eserlerin değerlendirilmesi, ahbap çavuş ilişkilerine kalıyor. Ben de, beni tanıyan bazı insanlardan olumlu eleştiriler aldım. Çok merak etmeme karşın, kitabımın tarihi, akademik, edebi değerinin ne düzeyde olduğunu hala bilmiyorum. Kürt kimliğinin yok sayıldığı, Kürtlerle ilgili belgelerin yok edildiği, tarihin çarpıtıldığı bir ülkede, Kürt ulusal başkaldırısıyla ilgili bir kitap yazmayı göze almak zor olsa gerek. Böylesi bir kitabı yazmaya nasıl karar verdiniz? Doğru ve yerinde bir soru. Gerçekten Kürt tarihiyle ilgili kitap yazmayı göze almak kolay bir şey değil. Hele, tarihçi olmayan bir insan için sorun daha da zor. Ne var ki böyle bir kitap yazma konusunda, çok önemli avantajlarım vardı. Ben, olayın merkezinde bulunan Bayazıt şehrinde, başkaldırının bastırılmasından 6 yıl sonra dünyaya geldim. Annemin ailesiyle, hareketi başlatan ve 2 yıl süreyle yöneten Biroyê Hesikê Telî, aynı aşirete mensuptular. Annem ve dayılarım başta olmak üzere, olayları bizzat gören, yaşayan veya yakınlarından dinleyen kişilerden, bu konuda çok detaylı bilgilere sahip oldum. Savaşı yönetenleri bire bir tanıyanlardan, onların kişilikleri ve aile yapılarıyla ilgili bilgiler edindim. Savaşın geçtiği coğrafyayı dolaştım. Bu hareket ve onu yönetenler üzerine yakılmış türküler dinledim ve ezberledim. Daha sonra tüm yasak ve engellemelere karşın, elden ele dolaşan dokümanları okudum. Yüksek tahsilimi yaptığım İstanbul’da kütüphaneleri dolaştım. Kürt ulusal tarihiyle ilgili ne buldumsa okudum. İşte bu avantajlarım nedeniyle böyle bir kitabı yazabileceğime inandım. Hatta bunu yapmaya mecbur olduğumu düşündüm. Bunu, bir ulusal görev saydım. Bu karar nedeniyle, konuyla ilgili bilgi toplamaya başladığım tarih 1950 yılıdır. Bu kitabı yazmaya karar verdiğim tarih ise1990 yılıdır. Ve bu kararımı da ancak 2005 yılında gerçekleştirdim. Yani bu kitap, 55 yıl süren bir birikimin sonucunda ortaya çıkmıştır. Gerçekten çok uzun bir zaman ve büyük bir emek. Peki kitabınızın içeriğini çok kısaca özetleyebilir misiniz? Efendim bu kitap, 5 ana tema üzerine oturtulmuştur. Birincisi, konunun temelini oluşturan Türk-Kürt savaşlarıdır. Bu savaş, 16 Mayıs 1926 tarihinde başlamış, 1932 yılının sonbaharında bitmiştir. Bu süre içinde yapılan savaşlardan sadece önemli olan 6 tanesini, çizdiğim haritalar üzerinde anlattım. Her iki tarafın asker adedini, silah, araç ve gereçlerinin durumunu ve savaşın cereyan şeklini harita üzerinde okuyuculara sunmaya çalıştım. İkincisi, savaşta yer alan kişilerin kimlikleridir. Türk ordusundan 30, Kürt ordusundan ise 180 savaşçının adını tespit edebildim. Bunları kısaca okuyuculara tanıttım. İlk kez bir kitapta, bunca savaşçı adının yer aldığı bir liste yayınlanıyor. Üçüncüsü, bu savaşlar ve savaşlarda yer alan kişilerle ilgili bilgi sahibi olan kişilerle yaptığım röportajlardır. Dördüncüsü, bu savaşa katılan uçak filosunun komutanı olan Kurmay Albay Naim Bürküt’ün çektiği savaş fotoğraflarıdır. Beşincisi, bu savaş üzerine yakılan ağıtlardır. Bu fotoğrafların bir hikayesi var mı, onları nasıl ele geçirdiniz? Hem komplo teorileri ve hem de gerçek komplolar içinde yaşayan bizler için, gerçekten merak edilecek bir konu. Efendim bu fotoğrafları çeken kurmay hava albayı, Türk ordusundan orgeneral olarak emekli olmuştur. Ölümünden sonra bu resimlerin yer aldığı albüm de, Özgül isimli kızına miras kalmıştır. Bu kızla arkadaş olan bir Kürdün ısrarı sonucunda, albüm albayın kızı tarafından bu kişiye verilmiştir. Ben de bu kişiden alıp kitabıma koydum. Sayın Çamlıbel, kitabınıza koyduğunuz bu 6 savaşla ilgili biraz bilgi verir misiniz? Her iki tarafın asker, silah ve araç durumları nasıldı? Bu bilgilere nasıl ulaştınız? Kitabımda yer alan bilgilerin önemli bir bölümünü, devlet arşivlerinden temin ettim. Örneğin savaşlarla ilgili olanlarını Türk Genel Kurmay Başkanlığı’nın yayınlarından aldım. Meydana gelen savaşlarda iki taraf arasında tam bir uçurum vardı. İlk savaşta Türk ordusunun sayısı 750, Kürt ordusununki ise 50 kişiydi. Savaş sonuna doğru Türk ordusunun varlığı 30 bin asker, 52 uçak, 32 toptan oluşan 10 batarya, 550 otomatik silaha ulaşmıştı. Kürt ordusu ise elinde sadece piyade tüfeği bulunan, 600 savaşçıdan ibaretti. 16 Mayıs 1926 dan, mart 1928 tarihine kadar geçen süre içinde savaşları Biroyê Hesikê Telî yönetmiştir. Bu tarihten 1930 yılının eylül ayına kadar yapılan savaşları ise İhsan Nuri Paşa yönetmiştir. 17 Nisan 1930 günü Kürt ordusunun kesin yenilgisinden sonra, katliamdan kurtulan Kürt desteleri, savaşı 1932 yılının sonbaharına kadar sürdürmüşlerdir. Bu tarihten sonra havalide Kürt ulusal mücadelesinin silahları tamamen susmuştur. Bu savaşın ortaya çıkmasının temelinde ne vardı? Bu savaş, neden Ağrı’dan başlatıldı? Bu konu hakkında biraz bilgi verebilir misin? Osmanlı’nın yıkılış, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde Kemalistler, Kürtlere ortak bir devlet kurma sözü vermişlerdi. Kürtler de bu söze güvenmiş ve Kemalistlerden yana tavır koymuştu. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, Kürt varlığı red ve inkar edildi, yok sayıldı, yok edilmeye çalışıldı. Kürt dili ve kültürü yasaklandı. Büyük bir asimilasyon politikası izlenmeye başlandı. Kürtler, bu ihanete karşı çıkmaya başladılar. Karşı çıkmalar hep kanla bastırıldı. Köy ve kasabalar yakılıp yıkıldı. On binlerce insan öldürüldü. Binlerce insan sürgüne yollandı. Yüzü aşkın Kürt önderi idam edildi. 1925 Kürt Ulusal Başkaldırısı, Kürtler için bir kurtuluş umudu yaratmıştı. Bu başkaldırı ne yazık ki birkaç ay sürebildi. Başkaldırının bastırılması sürecinde rejimin ortaya koyduğu soykırım uygulamaları, Kürt halkını derinden sarstı. Bu vahşi rejimden kurtulma, Kürt aydın ve siyasetçilerinin temel amacı haline geldi. Ağrı’da başlayan mücadele bu isteğin bir ürünüdür. Türk resmi tarihine ve Türk yöneticilerine göre, Kürtler, devlete ihanet etmiştir. Siz ise, Türk devletinin Kürtlere ihanet ettiğini söylüyorsunuz. Lütfen bu konuyu biraz açar mısınız? Bu iki zıt görüşün hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu tespit etmek çok zor değil. Cumhuriyetin kuruluş sürecinde tüm Osmanlı tebaası olan halklar, önlerine gelen tarihi fırsatlardan yararlanarak, ulusal devletlerini kurdular. Kemalistler, Kürtlerin de bu yola girmesini engellemek için, Kürtlere “Gavurlar tarafından esir edilen padişahı kurtarmak ve ortak bir devlet kurmayı” teklif ettiler. Bizzat Mustafa Kemal, Kürt önderlerine yazdığı mektuplarda bu öneriyi dile getiriyor ve beraber mücadele etmeyi öneriyordu. Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas kongrelerinde bu özlem ve istek karar altına alınıyordu. Yani Kemalistlerle Kürt önderleri arasında ulusal planda bir antlaşma yapılmıştı. Kürtler, Kemalistlerin verdikleri söze, alınan kararlara inanarak, onlarla beraber hareket ettiler. O dönemlerde Kemalistler onların ülkesine Kürdistan, onlara da Kürt diyorlardı. Birinci meclisteki insanlara Kürdistan mebusu deniliyordu.. Savaş kazanılıp, devlet kurulduktan sonra Kemalistler Kürt varlığını yok saydılar ve yok etmeye kalktılar. Eğer iki insan, parti, halk veya devlet, bir işi yapma konusunda anlaşmaya varıyor, işin yükü paylaşılıyor, zahmeti ortaklaşa çekiliyor ve iş başarıyla tamamlanıyorsa; nimetlerinin paylaşılması sürecinde, birisi diğerinin hakkını vermiyor, onu dışlamaya kalkıyorsa bu bir kandırmaca ve ihanettir. Peki kim haindir? Elbette ki verdiği sözü tutmayan haindir. Bu durumda, Kemalistlerin hain olduğu açıkça ortadadır. Kürtlere hain demek büyük bir yalandır, demagojidir, çarpıtmadır. Yeniden savaşın çıkma nedenlerine dönebilir miyiz? 1925 Ulusal Başkaldırısı’nın kanla bastırılmasından sonra, Kemalist rejim aldığı yasal, siyasal, ekonomik ve sosyal önlemlerle Kürtleri bir faşist cendere içine sıkıştırdı. Yurtsever insanlar ve örgütler, bu zulümden kurtulmak ve mücadeleyi sürdürmek için Suriye ve Lübnan’a kaçtılar. Kürdistan’ın 4 parçasından gelen ve çeşitli din, mezhep, meslekten aristokrat, aşiret reisi, kasaba eşrafı, dinsel önder, asker ve sivil aydınlar yan yana gelip, ulusal bir şemsiye altında el ele tutuşmaya karar verdiler. Sonuçta, Kürdistan Teali Cemiyeti, Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyeti, Kürd Milli Fırkası ile Kürt İstiklal Cemiyeti, 5 Ekim 1927 tarihinde birleşerek, XOYBÛN cemiyetini kurdular. Xoybûn, kendini hep Kürt Ulusal Birliği biçiminde nitelendirdi. Kürt ulusal birliğinin yoğun şekilde tartışıldığı günümüzden tam 178 yıl önce, böyle bir birliğin kurulması dikkat çekici bir olaydır. Savaşın neden bu coğrafyada çıktığına gelince; 1915-16 yıllarında Rus ordusu bu havaliyi işgal etmişti. Yöredeki güçlü aşiretlerin büyük bölümü bu işgale karşı çıkmış ve Rus ordusuyla savaşmıştı. Biroyê Hesikê Telî de, bunlardan biriydi. Kendisi, Kemalist rejimle iyi ilişkiler içinde olmaya özen gösteren birisiydi. Ama Türk devleti, kendisine hizmet etse bile, güç ve otorite sahibi olan Kürtleri, hep potansiyel bir tehlike olarak görüyordu. Ve bu tehlikeyi kontrol altında tutmak için, bunları aileleriyle birlikte batıya sürgün ediyordu. Sürgün listesinde kendi adının da bulunduğunu öğrenen Biroyê Hesikê Telî, oğul, kardeş ve yeğenlerini yanına alarak Ağrı Dağı’na çıkıp karargah kurdu. Ankara’dan gelen emir üzerine Bayazıt 29. Alayı onu yakalamak için 16 Mayıs 1926 günü, Kürt karargahına saldırdı. Böylece Ağrı Savaşı başlamış oldu. Bu savaş, tüm yurtsever Kürtlere yeni bir umut oldu. Xoybûn yöneticileri “Biroyê Hesikê Telî”yle temasa geçtiler. Sonuçta beraberce hareket etme kararı alındı. Bunun üzerine Xoybûn, İhsan Nuri Paşa’yı, Genel Kurmay Başkanı ve Kürt Ordusu Genel Komutanı göreviyle Ağrı’ya gönderdi. İhsan Nuri Paşa, 1928 yılının mart ayında Ağrı’ya ulaştı. Hareketin başına geçti,. Siyasi, askeri, ekonomik, sosyal ve basın-yayın çalışmalarını da içeren bir programla mücadeleyi yönetmeye başladı. Kısacası Ağrı Savaşı, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin bir parçasıdır. Bunu ortaya çıkaran faktör ise, Kürt halkının sömürgecilik zincirini kırma ve özgür olma istemidir. |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
Hayır, bu Kürtçe bir kelimedir. Sonundaki dağ hecesi sizi yanıltıyor olmalı. Bu dağ hecesi Kürtçe bir kelimedir. Ateş, ateşle yanmış, kavrulmuş anlamına geliyor. Ararat’taki ar hecesi de Kürtçe’de ateş anlamına geliyor. Tüm bu isimler, Ağrı’nın ateş püskürten volkanik bir dağ olması nedeniyle kendisine verilen Kürtçe isimlerdir.
gundii ellerin dert görmesin gelek spas dıkım artı 2 rep bakalım gelecekmi ![]()
__________________ |
|||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Yılmaz güney | Ararat | Biyografi | 1 | 15-03-2008 08:59 AM |
| çirkin kral,yüreğimizdesin.. | sosın | Biyografi | 12 | 21-04-2007 12:02 AM |
| Yılmaz Güney ve Umut | Şoreşger | Hikayeler, Denemeler | 3 | 02-09-2006 08:48 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.