|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
![]() (1928- ) Noam Chomsky, ABD’nin en önde gelen muhalif simalarından birisidir. Massachusetts Institute of Technology’de görev yapan tanınmış bir dilbilim profesörüdür. Chomsky, gelişen dünyada Amerikan müdahaleciliği, insan haklarının ekonomi politiği, tekelci medyanın propaganda rolü gibi meseleleri dikkatle inceleyen otuzun üzerinde politik kitaba imza attı. Noam Chomsky’nin Türkiye’de yayınlanan eserleri şunlardır: 11 Eylül ve Sonrası: Dünya Nereye Gidiyor (Aram Yayıncılık, Mayıs 2002); Batı'nın Yeni Standartları: Kosova, Doğu Timor ve Dünyaya Hükmeden Yeni Kuşak (Everest Yayınları, Ocak 2002), 11 Eylül (Om Yayınevi, 2002), Demokrasi: Gerçek ve Hayal (Pınar Yayınları, Ekim 2001), Amerikan Müdahaleciliği (Aram Yayıncılık, Eylül 2001), Dil ve Zihin (Ayraç Yayınevi, 2001), Halkın Sırtından Kazanç (Om Yayınevi, Ekim 2000), Yeni Dünya Düzeninde Yalanlar ve Gerçekler (Mavi Ada, Ağustos 2000), Dünya Düzeni: Eskisi Yenisi (Metis Yayınları, Nisan 2000), Sam Amca Ne Ýstiyor Ýkinci Dünya Savaşı'ndan Günümüze Amerikan Politikaları (Minerva Yayınları, Ocak 2000), Medya Gerçeği (Tümzamanlar Yayınları, Nisan 1999), Demokratik Ýdeallerin Çöküşü (Pınar Yayınları, 1997), Medya Denetimi Immediast Bildirgesi (Tümzamanlar Yayınları, Ekim 1995), Modern Çağda Entelektüellerin Rolü (Pınar Yayınları, Güz 1994), Kader Üçgeni (Ýletişim Yayınevi, 1993), Korsanlar ve Ýmparatorlar Gerçek Dünyada Uluslararası Terörizm, (Akademi Yayınları, Ekim 1991) ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
Haklı Bir Savaş mı? Hiç Değil
Noam Chomsky 20 Mayıs 2006 Günümüzde yaşanılan işgallerin ve direnişlerin etkisi ile “haklı savaş” tartışmaları aydınlar ve hatta siyasetçiler arasında bir rönesans dönemi yaşıyor. Kavramlar bir yana, gerçek dünyadaki eylemler sıklıkla Thucydides’in şu özlü sözünü güçlendiriyor:”Zayıf çekmesi gerekeni çekerken, güçlü yapabildiğini yapar”. Ki bu durum adaletsiz olmasının yanı sıra insan medeniyetinin yaşadığımız safhasında insan türünün devamlılığı için tam bir tehdit oluşturuyor. Haklı savaş üstüne ürettiği tartışmalarla övgülere layık görülen, Micheal Walzer Kosova ile birlikte Afganistan’ın işgalini de bir “haklı savaş” olarak değerlendirip bu işgali “haklı savaş teorisinin bir zaferi” olarak tanımlıyor. Ne yazık ki, bu iki vakada da düşünceleri, “bana haklı bir temele dayanıyormuş gibi geliyor”, ya da “inanıyorum ki” ya da “hiç şüphesiz” gibi varsayımlara dayanıyor. Gerçekler göz ardı ediliyor, apaçık olanlar bile. Afganistan’ı düşünün. Ekim 2001’de bombalama başladığında, Başkan Bush Afganlar’ı ABD’nin terörist olduklarından şüphelendiği kişiler teslim edilene kadar bombalamanın devam edeceği konusunda uyarmıştı. Burada “şüphelenmek” kelimesi önemli. 8 ay sonra, FBI başkanı Robert S. Mueller III, Washington Post’taki editörlere tarihteki muhtemelen en yoğun insan avından sonra şöyle dedi: “Biz (11 Eylül saldırılarını) planlayanların Afganistan’da ve çoğunlukla El-Kaide liderliğinde üst konumlarda olduklarını düşünüyoruz. Suikastçılar ve diğer sorumlular belki de yöneticiler Almanya’da ya da başka bir yerde bir araya geldiler.” İşin şaibeli tarafı şu ki, 2002 yılının Haziran ayında bilinmeyenleri 2001 yılının Ekim ayında biliyor olmanız mümkün değildir; fakat yine de çok az kişi iddiaların doğruluğundan şüphe etti. Pek bir önemi olmasa da, ben de şüphe etmemiştim. Fakat şüphe ve kanıt farklı şeylerdir. En azından, içinde bulunduğumuz durumun, Afganlar’ın bombalanmasının tamamen bir “haklı savaş” örneği olup olmadığı konusunda bir soru işareti doğurduğu gerçektir. Walzer argümanlarını isimsiz hedeflere yönlendiriyor; mesela, “barışsever” kampüs muhaliflerine. Kendisi şiddetin bazen meşru olabileceğini düşündüğü için “barışseverliğin” “kötü bir düşünce” olduğunu belirtiyor. Biz de şiddetin bazen meşru olduğu konusunda hemfikir olabiliriz (bence öyle), ama sadece “düşünüyorum” ile temellendirdiğiniz savlar gerçek-dünya vakalarında genel bir yargı olamazlar. “Haklı savaş”, karşı-terörizm ya da başka bir mantık aracılığı ile ABD kendisini, oluşturulmasında ve kanunlaştırılmasında öncelikli rol oynadığı dünya düzeninin temel ilkelerinden muaf tutuyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yeni bir uluslararası hukuk rejimi kuruldu. Savaş hukukuna dair hükümler, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde, Cenevre Sözleşmesi’nde ve Genel Kurul tarafından benimsenen Nuremberg ilkelerinde düzenlendi. Sözleşmede, Güvenlik Konseyinin onaylamadığı ya da Madde 51 dâhilinde Güvenlik Konseyi harekete geçene kadar silahlı saldırıya karşı meşru müdafaa niteliğinde olmayan tehdit ve güç kullanımı yasaklanmıştır. 2004’te diğerlerinin yanı sıra eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft’un da bulunduğu yüksek rütbeli bir BM heyeti şu sonuca varmıştır: “Madde 51’in çoktan anlaşılmış olan kapsamının genişletilmesine ya da daraltılmasına gerek yoktur… Gizli tehditler ile dolu olduğu anlaşılan bir dünyada, küresel düzenin ve bu düzenin hala dayanmakta olduğu müdahale etmeme ilkesinin riske atılması pahasına ortaklaşa kararlaştırılmış eylemden farklı olarak tek taraflı önleyici eylemin yasallığının kabul edilmesi büyük bir kayıp olacaktır. Birine izin vermek hepsine izin vermektir.” Mart ayında çokça yinelenen, Eylül 2002’nin Milli Güvelik Stratejisi, ABD’nin “ön alıcı savaş” dediği şeyi gerçekleştirme hakkını garanti altına alıyordu. Ama bu aslında “ön-alıcı” değil “önleyici savaştır”. Bu açıkça saldırı hakkıdır. Nuremberg Mahkemesi’ne göre, saldırı “en kötü uluslararası suçtur. Diğer savaş suçlarından sadece hepsinin kötülüklerinin birleştiği yer olması itibari ile ayrılır.” Mesela, ABD-İngiltere işgali sırasında harap edilmiş Irak topraklarındaki tüm kötülükleri kapsar. Saldırı kavramı ABD Yüksek Mahkemesi üyesi ve ABD’nin Nuremberg’ deki başsavcılarından biri olan Robert Jackson tarafından yeterince açık bir şekilde tanımlanmıştır. Kavram buyurucu bir Genel Kurul kararı ile de yeniden ifade edilmiştir. Jackson’ın mahkemede sunduğu çerçeveye göre mütecaviz “önceden savaş ilan edilsin ya da edilmesin başka bir devletin topraklarını silahlı güçleri ile işgal etmek” gibi eylemleri ilk gerçekleştiren devlettir. Bu, Irak’ın işgal ediliş biçimine tamamen uyuyor. Yargıç Jackson’ın Nuremberg’deki anlamlı sözleri de bu durum ile ilgili:”Eğer antlaşmaların ihlallerini içeren bazı eylemler suç ise, bunlar ABD de yapsa, Almanya da yapsa suçtur ve bize yöneltildiğinde çok sevinmeyeceğimiz suç içeren bir davranışı tanımlayan bir kuralı başkalarını için formüle etmeye hazır değiliz.” Ve başka bir yerde: ”Asla unutmamalıyız ki, bu sanıkları yargıladığımız kayıtlar yarın tarihin bizi yargılayacağı kayıtlar olacaktır. Bu sanıklara zehirli bir kadeh uzatmak o zehri kendi dudaklarımıza sürmek olacaktır.” Siyasi liderlik için, bu ilkeleri ve genel olarak hukuk devletini kabul etmekten kaynaklanan tehdit şüphesiz çok ciddidir. Ya da Reuven Pedatzur’un geçen Mayıs’ ta Haaretz’ de yazdığı gibi, eğer “dünyayı güç kullanımına dayanan dünya görüşüne göre şekillendirmeye niyet eden bu tek ve merhametsiz süper gücün liderliğine” meydan okumaya birileri cesaret etseydi, söz konusu tehdit çok ciddi olacaktı. Size iki basit gerçeği açıklamama izin verin. İlki şu; eylemler olası sonuçları üzerinden değerlendirilir. İkincisi ise, evrensellik ilkesidir, biz kendimize – daha sıkı olanları değilse bile – başkalarına uyguladığımız standartların aynısını uygularız. Bu ilkeler sadece su götürmez gerçekler değil, aynı zamanda haklı savaş kuramının temelidir. En azından ciddiye alınmaya değer herhangi bir versiyonunun.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
ENTELEKTÜELLER VE KAMU HAYATINA KARŞI SORUMLULUKLARI
Noam Chomsky ile Söyleşi Robert Borofsky Robert Borofsky: Powers and Prospects’te “ahlaki fail olarak bir yazarın sorumluluğu, insani önem taşıyan sorunlar hakkındaki doğruları bunun için bir şeyler yapabilecek bir okuyucu kitlesine ulaştırmaya çalışmaktır.” diye yazmışsınız. Bunu genelleştirerek entelektüeller ve akademisyenler için de söyleyebilir misiniz? Noam Chomsky: Eğer bir insan yazar ya da konuşmacı olmamayı seçiyorsa, o zaman (tanım gereği) bu insan, sizin benden alıntıladığınız şekilde “insani önem taşıyan sorunlar hakkındaki doğruları, bunun için bir şeyler yapabilecek bir okuyucu kitlesine ulaştırmak” yönünde bir çabaya girmiyor, belki sadece kendi yakın çevresiyle yetiniyor demektir. Bu insana “entelektüel” denilip denilmemesi gerektiği, konuyu bir terminoloji sorununa indirgemek gibi geliyor. Akademisyenlere gelince ben, ahlaki fail olarak onların sorumluluklarının neden diğerlerinden – özellikle de bir ölçüde ayrıcalık ve güce, dolayısıyla da bu avantajların getirdiği sorumluluklara sahip olanlardan - prensipte farklı olması gerektiğini anlamıyorum. RB: Uzun zaman önce (1967’de), New York Review of Books’ta, “doğruları söylemek ve yalanları açığa çıkarmak entelektüellerin sorumluluğudur” diye belirttiniz. Bununla Foucault’nun “iktidara karşı doğruları konuşmak” şeklindeki popüler ifadesine paralel bir yorumda mı bulunuyorsunuz yoksa daha kapsamlı bir şeylere mi gönderme yapıyorsunuz? NC: NYRB’den alınan cümlenin, bu kısaltılmış haliyle anlaşılması oldukça güç. Daha uygun bir ifade sizin Powers and Prospects’ten aldığınız. Bu ifadeyi, Avustralya’da 1996 yılında “yazarların ve entelektüellerin sorumlulukları” hakkında konuşmak üzere davet edildiğim bir yazarlar konferansında kullanmıştım. Aslında bu soruyu “şaşırtıcı” bulduğumu söylemiştim, çünkü bunun hakkında su götürmez gerçeklerin ötesinde söyleyecek bir şey bilmiyorum. Fakat belki de bunlar tekrar tekrar ifade etmeye değer ilkeler, çünkü “genel olarak kelimelerle olmasa bile pratikte sürekli inkar ediliyorlar.” Bu nedenle son derece önemli ve yerinde bulduğum bir dizi örnek vermiştim. O konuşmada ayrıca “iktidara karşı doğruları konuşmak” çağrısı hakkında da bazı yorumlarda bulunmuştum, bunları belki burada tekrarlayabilirim: İktidara karşı doğruları konuşmak pek o kadar da onurlu bir iş değil. Kişi bu doğruları dert edinecek bir dinleyici kitlesi arayıp bulmalı ve dahası (diğer bir önemli nitelik), bunu bir dinleyici kitlesi olarak değil, ortak kaygılar taşıyan ve kendisinin de yapıcı bir biçimde katılabileceği bir topluluk olarak görmeli. ONLARA değil, ONLARLA BİRLİKTE konuşmalıyız. Her iyi öğretmenin alışkanlığı bu yöndedir ve her yazar ve entelektüel için de böyle olmalıdır. Yine de, bu gözlemlerin şaşırtıcı ya da derin izlenimler olduğunu söylemiyorum. Bana daha çok, en su götürmez doğrularmış gibi geliyor. Foucault’nun “iktidara karşı doğruları konuşmak” sözünü kullandığını bilmiyordum. Bunun eski bir Kuveykır [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] sözü olduğunu sanıyordum. En azından benim çocukluğumdan beri içinde durduğum bağlam bu. Aslında orijinal kaynağını hatırlamıyorum. Demin sözünü ettiğim Avustralya konuşmamda açıkladığım nedenlerden ötürü bu sloganla tam olarak aynı fikirde değilim. RB: Yine Powers and Prospects’te, özgür ve açık toplumlarda büyük ahlaki suçları görmezden gelenlerin - özellikle de “etkili bir şekilde konuşmak ve hareket etmek için kaynakları, eğitimleri ve imkanları olan” entelektüellerin - ahlaki ayıpları hakkında yazmışsınız. Bunun hakkında biraz konuşabilir misiniz? Özgür ve açık toplumlarda -akademinin içinde ve dışında - entelektüellerin sorumlulukları sizce nelerdir? NC: Yine, ahlaki doğruluğun ötesinde söyleyecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Düşünün ki caddede aç bir çocuk gördüm ve bu çocuğa yiyecek bir şeyler ısmarlayabilecek durumdayım. Böyle yapmayı reddedersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? UNICEF’e göre kolaylıkla önlenebilir hastalıklardan saatte 1000 çocuk ölüyor; eğer bu çocuklar için aslında rahatlıkla yerine getirebileceğim şeyleri yapmamayı tercih edersem ahlaki olarak suçlanabilir miyim? Ya da benim kendi “özgür ve açık toplum”umun hükümetinin kolaylıkla hafifletilebilecek veya son verilebilecek canavarca suçlara bulaşmakta olduğu gerçeği karşısında susarsam? Bu soruların tartışılacak bir tarafı var mı? Alıntı yaptığınız ifade bundan fazlasını içermiyor. Ayrıca insanların “etkili bir şekilde konuşup hareket edebilecek kaynaklara, eğitime, araçlara ve imkanlara sahip oldukları ölçüde” ahlaki sorumluluklarının da daha fazla olacağı su götürmez. Aslında bunun akademiyle özel bir ilgisi yok, akademi içinde yer alanların bu saydığımız özellikler itibariyle hiç görülmemiş derecede ayrıcalıklı oldukları gerçeği dışında. Daha özgür ve açık bir toplumda yaşayan insanın sorumlulukları, yine açıktır ki, doğruluk ve dürüstlük için bedel ödemek zorunda olanlardan çok daha fazladır. Sovyet Rusya’daki hükümet komiserleri, iktidara boyun eğdiklerinde en azından korkuyu mazeret olarak gösterebiliyorlardı. Onların daha özgür ve açık toplumlarda yaşayan benzerleri ise korkaklıktan başka bir neden gösteremezler. SAİD’İN ENTELEKTÜELLERLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİ İLE BAĞLANTI RB: Representations of the Intellectual makalesinde Edward Said şöyle yazar: Entelektüel, toplumda … kimliği belirsiz bir profesyonele … indirgenemeyecek kadar özel bir kamusal rolü olan bireydir … entelektüel … bir felsefeyi ya da bir düşünceyi halk için açık seçik dile getirebilecek bir güce sahiptir. Ve bu rolün gerektirdiği bazı şeyler vardır, can sıkıcı kimi soruları kamusal olarak tartışmaya açmak, ortodoksiye karşı koymak ... hükümetlerin kolaylıkla kafalayamayacağı bir insan olmak ... hasır altına süpürülen tüm mesele ve insanların temsiliyetini bir varoluş nedeni olarak üstlenmek. Said’e katılıyor musunuz? NC: Edward Said kendi tanımladığı anlamda “entelektüel”in çok onurlu bir temsilcisi. Bu, onun bu terimin nasıl kullanılacağına dair kendi önerisi. Bu, onun da onaylayacağı gibi, tabii ki “entelektüel”in standart kullanımını tarif etmiyor. İnsan terminolojik bir öneriyle, öneri açık bir şekilde sadece terminolojik olmadığı sürece, ne hemfikir olabilir ne de onu reddedebilir. “Entelektüel” teriminin yaygın kullanımına uyanların Said’in buyurduğu şekilde mi hareket etmeleri gerektiği başka bir soru. Söylemeye bile gerek yok, entelektüellerin bunları yapmaları gerektiği fakat genel olarak yapmadıkları konusunda onunla hemfikirim. Entelektüeller (Terimin standart anlamıyla, Said’in buyurduğu anlamda değil.) tarihi yazan insanlardır. Eğer yazarlar ve tarihin nezaretçileri çekici bir imajla karşımıza çıkacak olurlarsa, bunun ötesine bakmak ve çizilen imajın uygun olup olmadığını sınamak makul olacaktır. Sanırım böyle bir araştırma oldukça farklı bir tabloyu açığa çıkaracaktır; yani, saygın ve ayrıcalıklı entelektüellerin pek çoğunun iktidara boyun eğdiklerini ortaya çıkaracaktır. Resmi düşmanlar için kullanılan terimlerle ifade edecek olursak, kendi toplumlarında ayrıcalık sahibi olup saygı görenler muhalifler değil “komiserler” ve “aparatçiklerdir” [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] . Bu gözlem korkarım ki kapsayıcı bir genelleme içeriyor. Buna tarafsızca bakabilmek için Batı uygarlığına yeterince uzak bir tarihe dönelim ve Birinci Dünya Savaşı sırasında neler olup bittiğini soralım. Almanya’da, İngiltere’de, Birleşik Devletler’de saygı duyulan entelektüellerin tipik davranışı neydi? Her iki yakada da savaşın soyluluğunu halkın karşısında sorgulayanlara ne oldu? Cevapların pek farklı olacağını düşünmüyorum. RB: Said, Antonio Gramsci’yi bir entelektüel modeli olarak gösteriyor. Siz bugün kimleri entelektüel model olarak görüyorsunuz? NC: Benim en etkileyici bulduğum insanlar, genellikle kendi çağlarında tanınmamış ve tarih içinde unutulmuş olanlardır. Eylemlerini ve sözlerini takdir ettiğim ve saygı duyduğum insanlar var. Bunların bazıları “entelektüel” olarak adlandırılıyor, bazılarıysa adlandırılmıyor. Tercihen “İNSANLARI” değil eylemleri, düşünceleri, ilkeleri model almamız gerektiğini düşünüyorum. Hayatının tüm alanlarında, entelektüel veya değil, “model insan” olarak davranan birini hiç duymadım; bunun neden önemsenmesi gerektiğini de anlamıyorum. Sonuçta idollere tapmıyoruz. Gramsci meselesinde, Faşist hükümet [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] onun Said’in tanımladığı şekilde bir “model entelektüel” olduğuna hemfikirdi. Bu yüzden, kendi sözleriyle, “bu beynin çalışmasını yirmi yıl boyunca durdurmaya” karar verdiler. Gramsci’nin söyledikleri ve yaptıkları, onların bu değerlendirmelerinin nedenini açıklıyor; buna rağmen “model entelektüel” terimini onun için ya da başkaları için kullanmaktan kaçınmalıyız. MEDYANIN RIZA İMALATINA MEYDAN OKUMAK RB: Demokratik toplumlarda hükümetler eylemlerini vatandaşlarından saklamaya daha fazla ihtiyaç duydukları için, propagandanın bu toplumlarda totaliter olanlardan daha yaygın olduğunu belirttiniz. Manufacturing Consent’te medyanın egemen toplumsal grupların gündemini tesis ettiğini ve savunduğunu kanıtlamaya çalıştınız. Demokrasilerdeki bu baskıyı yıkmak için bir umut var mı? Gerçekçi olarak ne yapılabileceğini düşünüyorsunuz? NC: Demokrasinin ortadan kaldırılmasına cevap, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok adalettir. Tarih, bu alanları genişletmek için verilen sonsuz sayıda ilham verici mücadeleyi, öte yandan acılı geri dönüşleri ve başarısızlıkları kaydeder. Gerçekçi olarak neyin yapılabileceği tarihsel zamana bağlıdır. Bu failler için de geçerlidir. Genelde, daha büyük fırsatlara sahip olup daha az engelle karşılaşanların, bu hedeflere ulaşmayı kolaylaştırmak için daha büyük sorumlulukları olduğuna hemfikir olabilmeliyiz. Daha özgür toplumlardaki ayrıcılıklardan pay almakta yeterince şanslı olan bizler, bu soruyu sormak yerine cevaplamak için bir şeyler yapıyor olmalıyız. RB: Ayrıcalıklı bir sınıf olarak akademisyenlerin, medyanın mesajlarını eleştirmek için iyi bir konumda oldukları düşünülebilir. Ancak çabalarının birçoğu isteksizce yapılmış gözüküyor. Akademisyenler çoğunlukla, iktidar yapılarının, elit mevkilerini elde tutmaya istekli hizmetçileri midirler? NC: Akademisyenler çoğunlukla kendi mesleklerine ve diğer özel uğraşlarına gömülmüş, ideolojik sistemin işleyişine dair özel bir ilgi duymayan profesyonellerdir. Akademisyenlerin medyanın iletilerini eleştirmek için sarf ettikleri çabaların “isteksiz olduğunu” söylemezdim. Farkında olduğum böyle çabalar nadiren ortaya çıkıyor; çok az akademisyen bu soruya ilgi gösteriyor. Çalışma saatlerini bir laboratuarda, bir araştırma kütüphanesinde ya da bir derslikte geçiren insanlar her şeyden önce elit konumlarını elde tutmayı ya da geliştirmeyi amaçlayabilirler; bunun için de iktidar yapılarına zımni destek verebilirler. Ya da bunu amaçlamayabilirler. Bazıları, “iktidar yapısının hizmetçileri” olabilirler; ama bu kanıtlanmalıdır. Sanırım, bu pek çok durumda kanıtlanabilir; fakat kanıtlama yükümlülüğü belirli durumlarda bu tezi ortaya atan eleştirmenin omuzlarındadır. RB: Edward Said, entelektüellerin görevlerinden birinin “… insan düşüncesini ve iletişimini sınırlayan steryotipleri ve indirgemeci kategorileri parçalamak” olduğunu iddia ediyor. Bu sizin Manufacturing Consent’te esasen yaptığınızı düşündüğünüz şey mi? NC: Özgür düşünce ve iletişimin önündeki engellerin üstesinden gelecek durumda olan her kim varsa böyle yapmalıdır. En azından şu kadarı açık görünüyor; örneğin çocuklarına bakan ebeveynler, zanaatçılar, çiftçiler ya da nezih bir hayat yaşamak konusunda ciddi olan herkes. “Entelektüel” terimi geleneksel olarak bu bağlamda, olağan dışı fırsatları olan insanlar için kullanılır ve her zaman olduğu gibi, fırsat ahlaki sorumluluğu getirir. Dürüst ve onurlu bir yaşam sürmek her insanın sorumluluğudur. “Entelektüel” olarak sınıflandırılacak kadar şanslı olanların, kendi iyi şanslarından kaynaklanan özel sorumlulukları vardır. Said’in tanımladığı görev de bunlara dahildir - kesinlikle önemli bir tanesidir. Edward Herman’la birlikte yazdığımız “Manufacturing Consent” ticari medyanın yapısının ve kurumsal bağlamının tasviriyle başlar ve bu verili koşullar altında (ki bunların tartışma götürür bir tarafı pek yoktur) bir medya ürününün nasıl olabileceğine dair oldukça basit bazı mantıksal çıkarsamalarda bulunur. Ardından kitap, bu çıkarsamaları adil ve gerçekten sert bir şekilde sınamak üzere -öyle olduğunu umuyoruz- seçtiğimiz bir dizi vaka incelemesiyle devam eder. Bu kitapta ve birlikte ve ayrı ayrı yaptığımız pek çok çalışmada özetlediğimiz ampirik verilerin, çıkarsamalara önemli destek sağladığını düşünüyoruz; bunun doğru olup olmadığını değerlendirmek ise başkalarının işidir. Tabii ki bir amacımız var: Okuyucuları “zihinsel öz-savunma dersi” olarak adlandırılabilecek şeyi almaya teşvik etmek ve kendilerinin devam edebileceği yollar önermek; başka bir deyişle kendilerini insanları kendi yaşamlarını kontrol edebilen failler olmaktan çıkarıp pasif öznelere dönüştürmeye ve rıza imal etmeye adanmış çabaların, altını oymak için insanlara yol göstermek. “Rızanın imalatı” ve “rıza mühendisliği” kavramlarını biz icat etmedik, bu aklınızda olsun. Biz onları medyanın önde gelen isimlerden, halkla ilişkiler endüstrisinden ve akademik camiadan ödünç aldık. Çeşitli yerlerde tartıştığımız şekilde, “rıza imalatının” öneminin dikkate alınması, daha özgür toplumlarda artık merkezi bir tema haline gelmiştir. Baskı uygulama kapasitesi azaldıkça otorite ve egemenliğin temeli olarak düşüncenin kontrolüne yönelmek doğaldır. Bu, David Hume’un belirttiği gibi, temel bir hükmetme prensibidir. Bizim işimiz “bir ordu askerlerin vücudunu nasıl biçimlendiriyorsa, halkın düşüncelerinin tüm ayrıntılarını aynı şekilde biçimlendirmeye çalışanlar karşısında insanlara yardım etmektir. Değilse, kendi kendilerini görevlendiren “sorumlu insanlar”, “vahşi sürüler” tarafından engellenmeksizin dünya işlerini rahatlıkla yürütebileceklerdir. “Vahşi sürüler”, yani halk, iyi yönetilen bir “demokrasi”de marjinalize edilmeli, atomize olmalı ve kişisel sorunlarının içinde boğulmalıdır. Belirtilmeyen ama önemli diğer bir ön kabul ise “sorumlu insanın” bu yüce statüsüne otantik iktidara yaptığı hizmet sayesinde ulaştığıdır; bu, eğer bağımsız bir yoldan yürümeyi tercih edecek olurlarsa hayatın derhal keşfedebilecekleri bir gerçeğidir. DEMOKRASİ RB: Birçok röportajınızda, demokrasi için net bir bakış açısı öne sürüyorsunuz: Toplumdaki merkezi kuruluşların halkın kontrolü altında olması. Bunu neden bu kadar önemli gördüğünüzü biraz açar mısınız? NC: Şu aşikar ki; biz, insanların olabildiğince özgür olmalarını ve kendilerini ilgilendiren kararların alınma aşamasında mümkün olduğunca aktif rol oynayabilmelerini istemeliyiz. Dolayısıyla bu özgürlüklerin önüne konulan kurumsal engellere karşı çıkmalıyız; örneğin askeri diktatörlükler. Ya da Merkezi Kurullar tarafından idare edilen devletler. Ekonomik ve toplumsal yaşama hakim olan sayısız özel güç odaklaşmaları, “kamuoyunu şekillendirip” -James Madison’un hatırlanmaya değer tabiriyle- hükümetin “araçları ve tiranları” olmalarını sağlayacak araçlara sahipler. James Madison bu tabiri, özel güçlerin saltanat sürmesi halinde demokratik deneyim karşısında oluşabilecek tehditler hakkında bir uyarıda bulunurken kullanmıştı. Onun yaşadığı günlerden (ve daha da öncelerden) bu güne, “demokratik yönetim” üzerine devamlı olarak mücadeleler süregelmiştir. İnsanlar eylemin ‘‘katılımcısı’’ değil de -‘‘rıza imalatının’’ avukatlarının tavsiye ettikleri gibi söz haklarını periyodik olarak şu veya bu ‘‘sorumlu insanlar’’ kümesine devreden “ilgili seyirci topluluğu” mu olmalılar? Yoksa hakları bu yetersiz sınırları aşmalı mı? Bazen eski güçler yükselişte olabilir, “demokratik yönetim” aşınmaya uğratılabilir; ama entelektüel tarihle ilgili olanlar tahmin edeceklerdir ki sloganlar maddi içeriklerinden yoksun kaldıkça daha ateşli beyan edilecektir. Bir süredir bu tip bir çağda yaşamaktayız, ancak daha önceden de olduğu gibi, sürecin geri döndürülemez olduğunu söylemek için hiçbir sebep yok. Birçok kez “tarihin sonu”nun geldiği ilan edildi ve de bu tahmin de hep yanlış çıktı. RB: Birkaç yıl önce, röportajlarınızdan birinde John Dewey’in “üretimin hedefi, özgür insan üretmektir” iddiasını lehte alıntılamıştınız. Sizce, bu hedefi gerçekleştirmekte başarılı olabiliyor muyuz? NC: Bazıları için başarısızlık olan şey, diğerleri için başarı olabilir. Bu, onların ‘‘demokratik yönetim’’ mücadelesinde nerede durduklarına bakar. Ya da resmi olarak onaylanan ancak sürekli olarak görmezden gelinen Evrensel Haklar Bildirgesi bağlamında vatandaşlık, toplumsal ve ekonomik, ya da genel anlamda kültürel haklar mücadelesindeki konumlarına. Şu anki gerileme dönemi dışsal iktidarın emri altında, ‘‘moda tüketimi’’ ile - bireysel ve toplumsal yaşamın belirlenme sürecine katılımdan çok - “vahşi sürü” kullanımına karşılık gelecek diğer “yüzeysel şeylere” sapmış “insan üretimi” hesabına başarılar kaydediliyor. Ancak bunu başardığı ölçüde, “özgür insan üretmekte” başarısız oluyor. “Bizim” başarılı mı yoksa başarısız mı olduğumuz, kim olmayı seçtiğimize bağlı. ÜNİVERSİTELER RB: Üniversitelerin –özellikle de ABD’dekilerin- muhafazakar doğasından bahsediyorsunuz ve buna örnek olarak modern dilbilimin, akademinin önde gelen merkezlerinden çok uç bölgelerde gelişmiş olmasını gösteriyorsunuz. Üniversitelerin, statükonun uşaklarından daha fazlası haline gelebileceğini ümit ediyor musunuz? Sizce, en iyimser düşüncelerinizle, demokratik bir toplumda üniversitelerin veya öğretim elemanlarının rolü ne olabilir? NC: Bildiğim kadarıyla, ABD’deki üniversiteler diğer ülkelerdekilere nazaran otorite ve katı doktrinler tarafından daha az sınırlandırılıyor. Fakat cemiyetlerin “kendilerini koruma” ve meydan okumalara direnme eğilimi göstermelerini ummak da doğal olacaktır. Eğilimler, birkaç yüzyıldan beri var olagelen bu tarz meydan okumalara karşı koyarak ayakta kalan ve gelişen doğa bilimlerinde oldukça etkisizdir. Dolayısıyla, en iyisi bu tarz meydan okumaları yüreklendirmek. Politik ve sosyo-ekonomik alanlarda statükoya hizmet etmek ise farklı bir mesele. Öğretim elemanlarının veya üniversitelerin oynayabileceği rol için, önceden bahsettiğim su götürmez gerçeklerden ve bu gerçeklerin dar kapsamlı entelektüel uğraşlardan daha geniş toplumsal ve gelecek nesilleri ilgilendiren meselelere kadar çeşitli alanlara uygulanmasından başka söyleyecek bir şey bulamıyorum. Spesifik toplumsal meselelerle ilgili, su götürmez gerçeklerden çok daha farklı olarak söylenebilecek bir sürü şey vardır. Bu söylenenler de dolayısıyla önemli ve aynı zamanda tartışmalıdır. Bu bizi, maalesef, burada birkaç kelimeyle ciddi olarak ele alamayacağımız, yüksek derecede önem arz eden belirli konulara götürecektir. RB: Birkaç yıl önceki bir röportajda, “iktidarın toplum içersinde gerçekte nasıl işlediğinin halk tarafından fark edilmesinin önüne geçecek bir mistifikasyon ağı yaratmakla, kurumların açıkça akademik bilgiyi kullandığını” belirtmişsiniz. Sizce bu tarz mistifikasyon ağlarının yaratılması sürecinde, akademisyenlerin rolü nedir? NC: Bu gözlem çok daha genel ve ben bunu kesinlikle onaylayamam. Bu, ana akım akademisyenlerle ilgilidir. Çok ünlü bir siyasal bilimci, 20 yıl önce yazdığı kült haline gelmiş American Politics kitabında “ABD’deki iktidarın mimarları, hissedilebilen fakat görülemeyen bir kuvvet yaratmak zorundadır.” der. Sebebi ise şudur: “İktidar karanlıkta kaldığı sürece güçlüdür; günışığına çıktığında buharlaşmaya başlar.” (Samuel Huntington). Kitap yayınlandığı sırada bilimsel bir mecmuada çıkan röportajında, Samuel Huntington, akademisyenlerin ve başkalarının ABD dış politikasının kökleri hakkındaki yalancılığına dair çok iyi bir örnek vermiştir: “Siz bir işgali veya bir askeri hamleyi, savaştığınız düşman Sovyetler Birliği imiş şeklindeki bir yanlış algılamayı yaratacak şekilde pazarlamak zorunda kalabilirsiniz. ABD’nin, Truman Doktrini’nden bu yana yapmakta olduğu şey de budur.” Bu açıksözlü ve dürüst bir saptama. Bilimsel çalışmanın birçok alanına dair örnekler içeren kapsamlı eleştirel çalışmalar var. Birçok olayı bizzat kendim tartıştım. Aynı zamanda kamuoyu karşısına örülen bu tarz mistifikasyon ağlarını çözümleyen akademik çalışmalardan da çoğu zaman yararlandım ve alıntılar yaptım. İnandırıcı olmak mevzunu bir yana koyarsak, kesin doğruluk derecesine sadece yaklaşacak örnekler bile bulmak, tartışmanın sınırlarını çok daha ileri götürmeden imkansız gözüküyor. Önceden söylemiş olduklarımı yine de tekrar vurgulayayım: ABD, bu bakımdan kesinlikle olağandışı değildir; hatta ortalamadan oldukça iyi bir sicile sahip olabileceğinden korkuyorum. RB: Ivan Illich, uzmanlık konumuna başvurarak diğerlerini yetkisizleştiren “güçsüzleştirici uzmanlıklardan” –ya da gerçekten güçsüzleştirici uzmanlardan– bahsediyor. Elit uzmanları ve daha da geniş olarak akademisyenleri, hangi dereceye kadar Amerika’daki statükoya meydan okumaktan ziyade onu güçlendiren bürokratlardan [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] meydana gelen ‘yeni bir sınıf’ olarak değerlendiriyorsunuz? NC: Güçlülerle işbirliği yaparken bilimin adını ağızlarından düşürmeyen, akademisyenleri de içeren bu entelektüellerin “yeni bir teknokratlar sınıfı” haline geleceği, 19. yüzyılda modern entelijansiyanın oluşum safhasının henüz başında Bakunin tarafından tahmin edilmişti. Tahminleri genel olarak gerçekleşti diyebiliriz. Bazılarının, halk devrimi yoluyla devlet gücünü ele geçirmeye çalışacağını, bunu takiben tarihin en beter tiranlıklarından biri olan “Kızıl Bürokrasi”yi kuracağını tahmin etmişti. Bunun yanı sıra başkalarının da iktidarın başka yerde yattığını göreceğini ve -Dünya Bankası jargonuyla- “teknokratik yalıtım” içersinde işlevlenme hakkını talep edecek gizleyiciler, “güçsüzleştiriciler” ve yöneticiler haline gelerek iktidarın avukatlığını yapacaklarını tahmin etmişti. İkisi de gerçekleşti. Ben, her halükarda, kurumlar değiştikçe ve geliştikçe doğal olarak değişen bu usüllerde bir miktar yenilik olduğu şeklindeki çıkarımı sorgulayacağım. Isaiah Berlin, Bakunin’in “Kızıl Bürokrasisi”nin entelektüellerini “laik ruhban sınıfı” olarak tarif ediyor ve erken zamanlardaki dini ruhban sınıftan farklı olmayan işlevlerinden bahsediyor. Pascal, nefret ettiği Cizvit entellektüellerin pratiklerine dair yaptığı sert yorumda hırçın bir dille bu işlevleri tarif ediyor. Sıraladığı bu pratikler arasında kutsal metinlerin servet, iktidar ve ayrıcalık kazanmak için yeniden yorumlanmasına dayanan bir rıza imalatı aracı olarak kullandıkları “yorumun faydası” iddiaları da yer alıyor. Berlin’in gözlemi oldukça doğru ve Amerika’ya da uyuyor. Önceden belirtilen sebeplerden ötürü: Rus bürokratlar ve hükümet dairesi başkanları, en azından, korkuyu hafifletici neden sayıyorlardı. Genellikle, resmi düşmanımızın gözündeki zerreyi kolaylıkla fark ederiz ve onu etkili bir belagatla, dürüstmüş pozlarında suçlarız; ama kendi gözümüzdeki kütleyi fark etmek daha zordur; fakat –yada daha doğrusu, çünkü- onu fark etmek ve ortadan kaldırmak temel ahlaki zeminde ve genelde, doğrudan insani neticeleri bakımından çok daha önemlidir. Entellektüeller, tarihsel olarak bu görevlerin gerçekleştirilmesinde önemli roller oynamışlardır; İlyiç de, bilimsel uzmanlık ve spesifik bilgi üzerindeki hak iddialarının sıklıkla birer araç olarak kullanıldığı gözleminde haklıdır. Böyle özel bir ehliyete gerçekten hakkıyla sahip olanların, anlaşılan şeylerin limitlerinin neler olduğunun toplumun geneline açıkça anlatılması gibi belirli bir yükümlülüğü vardır. Bu limitler, insani meseleler için önemleri bakımından çoğunlukla çok dardır. EĞİTİM RB: Değişik eğitim modelleri olduğundan bahsettiniz. Kitlesel eğitimin uysallık üretebildiğini söylüyorsunuz. Günümüzde büyük devlet üniversitelerinde yaşanan şey bu mu? Bağımsızlık ve yaratıcılık odaklı bir eğitimin nerede yer aldığını düşünüyorsunuz? NC: Yine, kitlesel eğitimin kısmi olarak –Ralph Waldo Emerson’un, kitlesel eğitim taraftarlarını esinlendiren seçkinlerin korkularını işlediği paradosinden alıntı yapacak olursak - “onları boğazımızdan uzak tutabilmek için eğitmek” ihtiyacından kaynaklandığını belirtmekle hiç de orjinal bir şey yapmış olmuyorum. Daha genel olarak, genişleyen tarım sektöründe bağımsız çiftçiler uysal işçilere dönüştürülmek için eğitilmeliydiler. Onların kafasından ücretli işçiliğin kölelikten farklı olmadığı inancı gibi şeytani düşünceleri çıkarmak gerekliydi. Bu yakın çağda da devam ediyor, şimdilerde bazen devlet eğitimine saldırı şeklini alarak. Sosyal güvenliğe saldırı da benzer bir güdüden kaynaklanıyor. Sosyal güvenlik, “rasyonel servet artıcıları” olmaktan başka fonksiyonlar gösterip dğerlerine karşı şefkatli olmamız gerektiği kavramına dayanmaktadır. Eğer devlet eğitimine karşı seçkinlerin zaman içersinde gösterdiği tavırlara bakacak olursak, basit formüllerin açıklayıcı olmaktan çok uzak olduğunu görürüz. Çelişen eğilimler vardır. Bilimde, özellikle büyük devlet üniversiteleri yaratıcılığı ve bağımsızlığı teşvik etmede aktif rol oynamak zorundalar; aksi takdirde ürünler solacak ve onlarla birlikte servet ve iktidar arzuları da. En azından kendi deneyimlerime göre, devlet üniversiteleri yaratıcılığı ve bağımsızlığı teşvik etmekte geri kalmıyorlar ve hatta genelde tersi gerçekleşiyor. Yaratıcılık ve bağımsızlık vurgusu eğitim sistemindeki direnişin hanesinde yer alıyor ve başarılı olmak için nüfusun büyük çoğunluğunun ihtiyaçları ve meseleleriyle birleştirilmeleri gerekiyor. İnsan onları her yerde bulabilir. GELECEK RB: Sizce akademi için umut var mı? Örneğin, MIT [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] için umudunuz var mı? Daha genelde, Amerikan üniversiteleri için? Gerçekçi bir şekilde baktığınızda –kendinizi de uygun gördüğünüz kategoriye koyarak- yazarların, şairlerin, akademisyenlerin ve aktivistlerin önümüzdeki on yılda akademi içinde ve dışında neler başarılabileceğini düşünüyorsunuz? NC: Sözünü ettiğiniz kategorilerdeki entelektüellerin tarihte eşi olmayan, olağandışı ayrıcalıklar yaşamakta olduğunu düşünüyorum. Akademik dünyada baskının, hainliğin, sahtekarlığın, marjinalleştirmenin ve dışlamanın çirkin örneklerini bulmak yeterince kolay. Ancak, karşılaştırmalı standartlara göre kısıtlamalar oldukça sınırlı. Muhalifler eski günlerde Kremlin’in hakimiyet alanında olduğu gibi hapse atılmıyorlar. Washington’un hakimiyet alanında olduğu gibi, beyinleri hüküm süren süper güç tarafından havaya uçurulmuyor – Amerika’da özel bir ilgi uyandırmasa da, kendimiz hakkında bir şeyler öğrenmeyi seçiyorsak, bakabileceğimiz birçok örnekten biri. Kaç tane eğitimli Amerikalı El Salvador’da alçak suikastlere kurban giden Cizvit entelektüellerinin en azından isimlerini hatırlayabilir ya da onların yazdıklarını nereden bulabileceğini bilir? Cevaplar, özellikle düşman topraklardaki benzerlerine olan tutumlarındaki çarpıcı -ve tarihsel olarak tipik olan- tezat ortaya konulduğunda açıklayıcı olur. Olağandışı ayrıcalıklarıyla, Batılı entelektüeller gerçekten de büyük işler başarabilir. Sınırlar nesnel şartlardan çok arzular tarafından şekillendiriliyor ve insani arzulara dair yapılacak tahminler değersiz olacaktır. RB: Siyasete angaje olmuş bir üniversite için önereceğiniz vizyon ne olacaktır? NC: Kişisel olarak, “siyasete angaje olmuş bir üniversite” fikrinde otuz yıldan fazla bir zaman önce, protesto ve direnişin dorukta olduğu zamanlarda yazmış olduğum yazılarda (ve tekrar For Reasons of State’te yayınlandılar) ortaya koyduğum sebeplerden ötürü tereddütlüyüm. O zamanlar, modern sistemin ve klasik liberalizmin kurucularından Wilhelm von Humbolt’un tarif etmiş olduğu üniversite kavramından çok zor yararlanabileceğimizi düşünmekteydim. Bu, ideallerin değişen şartlara – tabii ki - adapte edilmesi gerekmesine rağmen; bana bugün de doğru geliyor. Üniversitedeki bireyler – öğrenciler, öğretim görevlileri, personel- politik olarak anagaje olmayı tercih edebilirler ve özgür bir üniversite de bunların doğal seçimler halini aldığı bir ortamı teşvik etmelidir. Üniversiteler özgür ve bağımsız olabildiği ölçüde “düzen bozucu” olacaktır; şöyle ki iktidarın hakim yapıları ve bu yapıların ideolojik destekleri - ciddiye alındıkları her yerde - doğa bilimlerince beslenen karşıt tutumlara mukabil eleştiri ve meydan okumayla, karşı karşı kalacaktır. Fakat bu, üniversitenin bir kurum olarak “siyasete angaje” olması gerektiği manasına gelmez. Düşünsel ve eylemsel angajmana ciddi olarak olanak vermek ve bu tip olanaklara serbest ve bağımsız ulaşımı teşvik etmek bir şey; üniversitenin kendisinin, bir kurum olarak doğru konsensusun gerçekleşeceği, oldukça dar kapsamın ötesinde angaje olması başka bir şey. Bu tip bir angajman kafalarda sorular da oluşturacaktır. Bu iki eğilim önemli açılardan karşıtlıklar taşıyor. Bu akılda bulundurulması gereken bir ayrım; ne var ki sürekli olarak ortaya çıkan problemler ve ikilemler çözülmeyi bekleyenlerdir. 1 Şiddete karşı olan, ayinlerinin çoğu sessizlik içinde geçen bir Hıristiyan mezhebinin üyesi (ç.n). 2 Sovyetler Birliği’nde bürorasinin ayrıcalıklı üyeleri (ç.n). 3 The Fascist Government, 1922’de İtalya’da kurulan hükümet (ç.n.). 4 (İng.)Apparatchik: Sovyet bürokrasisi üyesi (ç.n.) 5 Massachusetts Institute of Technology: Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (ç.n.)
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||||
|
Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek? Noam Chomsky 7 Haziran 2004 Başkan’ın Irak’ta zafer ilan etmesinin birinci yıldönümünü geride bıraktık. Irak’ta neler olup bittiği hakkında konuşmayacağım. Bu konuda yeterince bilgi var ve herkes kendi sonuçlarını çıkartabilir. Bunun bir yönünden bahsedeceğim: Iraklılara neler oluyor? Bu konuda çok az şey biliyoruz, çünkü bu araştırılmıyor. Yakın zamanda Britanya basınında bilgilerimizdeki bu boşluk ile ilgili bir şaşınlık dile getirildi. Bu bir yanlış anlaşılmadır. Bu son derece genel bir pratiktir. Örneğin Hintçini’ndeki Amerikan savaşları sırasında milyon mertebesinde bir yaklaşıklıkla dahi kaç kişinin öldüğünü bilmiyoruz. Bilgi ve ilgi o kadar zayıftır ki bulabildiğim tek dikkatli çalışmada ölen Vietnamlılara ilişkin ortalama tahmin 100,000 kişidir, ki bu da resmi rakamların %5’i ve gerçek rakamların belki de %2-3’üdür. Neredeyse hiçkimse, 1962’de başlayan kimyasal savaşın kurbanlarının 600,000 cıvarında tahmin edildiğini, hala ölenler olduğunu, kullanılan öldürücü karsinojenlerin miktarının açıklanandan iki kat fazla ve sanayileşmiş toplumlarda tolore edilebilecek seviyenin çok üstünde olduğununun yakın zamanda açığa çıktığını bilmiyor –bunların hepsi Güney Vietnam’da olmuştur, Kuzey Vietnam bu zalimlikten nasibini almamıştır. Bir düşünce deneyi olarak, eğer Almanlar Holokost’ta ölenlerin sayısını 200-300 bin kişi olarak tahmin ederlerse ve kıyımın biçimleri konusunda çok az bilgi ve ilgi sahibi olurlarsa nasıl tepki vereceğimizi kendi kendimize sormalıyız. Hindçini’ndeki kayıplarla ilgili bilgi eksikliğine bir istisna vardır. Kızıl Kmerler’e atfedilebilecek zalimlikleri ortaya çıkartmak ya da sıkça olduğu gibi onların üzerine yıkılacak bir takım zalimlikler icat edivermek için başından beri yoğun emek harcanmıştır. Kızıl Kmerler sonrası yayınlanan çalışmalar oldukça hacimlidir. Bunlar arasında, sonuna doğru zalimliklerin en yüksek seviyeye ulaştığı yolunda kanıtların mevcut olduğu 1980 yılında CIA tarafından yayınlanan ve Kızıl Kmerler’in işledikleri suçlara ilişkin çok düşük bir tahminde bulunan tuhaf demografik çalışmadan, çok daha fazla ve daha inandırıcı rakam tahminlerinde bulunan ciddi ve geniş akademik çalışmalara kadar bir dizi yayın vardır. Kurala istisna oluşturan tek durumun doktriner olarak kullanışlı olan suçları içerdiğini görmemek için kör olmak lazım. Irak’a dönecek olursak bilgi azdır ancak tamamen de yok değildir. Merkezi Londra’da bulunan bir sağlık örgütü olan MEDACT geçen Kasım’da yayınlanan ve ABD’de neredeyse hiç sözedilmeyen bir çalışmasında kaba bir tahminle 22 bin ila 55 bin Iraklı’nın öldüğünü, doğum sonrası anne ölümlerinin arttığını, akut yetersiz beslenmenin neredeyse ikiye katlandığını, sudan bulaşan ve aşı ile önlenebilir hastalıkların arttığını rapor etmiştir. Dr Victor Sidel, “bu çalışmadan çıkan en önemli sonuç elimizde verilerin olmadığıdır” yorumunda bulunuyor. Kendisi önde gelen bir ABD’li sağlık otoritesidir, Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler Birliği’nin eski başkanı ve yapılan çalışmanın danışmanıdır. İki ay önce Belçikalı bir STÖ olan Üçüncü Dünyaya Tıbbi Yardım adlı kuruluş tarafından organize edilen bir hakikat komisyonu, ABD ve Britanya’nın tıbbi malzemeye uyguladıkları veto da dahil, uyguladıkları yaptırımların mahvedici etkisinin bile daha aşılamadığı, gittikçe bozulan yaşam koşulları –gıda, taşınabilir su, tıbbi yardım ve hastanelere erişimin eksikliği ve alım gücündeki hızlı düşüş- nedeniyle çocuk ölümlerinin arttığı ve genel sağlık durumunun kötüleştiğini bulmuştur. Bunlar büyük ölçüde, tarihteki en kolay askeri işgalin olağanüstü başarısızlığının sonuçlarıdır. Kıdemli Britanyalı muhabir Patrick Cockburn son derece makul bir şekilde bunun “tarihteki en olağandışı başarısızlıklardan biri olduğunu” söylemektedir. Duyduğum en iyi açıklama, dünyanın önde gelen insani yardım örgütlerinin birinin, dünyadaki en berbat yerlerde geniş bir deneyime sahip olan üst düzey bir yetkilisinden geldi: Bağdat’ta geçirdiği moral bozucu aylardan sonra askerleri değil de Pentagon’u yöneten sivilleri kastederek “kibirlilik, bilgisizlik ve yetersizliğin” bu şekilde biraraya geldiği başka bir durumla karşılaşmadığını söylemiştir. Irak’ta aşağı yukarı uluslararası arenada başardıkları şeye ulaştılar: ABD’yi en çok korkulan ve nefret edilen ülke haline getirmek. Irak’ta –işkencenin açığa çıkmasından önce- yapılan en son derinlemesine kamuoyu yoklamaları, Iraklı Araplar’ın 12’ye 1 oranında ABD’yi bir “kurtarıcı güç” olarak değil bir “işgalci güç” olarak gördüğünü bulmuştur ve bu oran giderek artmaktadır. Yine Ebu Greyb öncesi bir kamuoyu yoklamasına göre, kendi açık amaçları ve umutları olan Kürtler hesaba katıldığında bile %88 gibi ezici bir çoğunluk böyle düşünmektedir. Rumsfeld ve Wolfowitz ile yardımcıları daha önceden marjinal bir figür olan Muktada el-Sadr’ı Irak’ta Büyük Ayetullah Ali Sistani’den sonra en popüler kişi haline getirmeyi başarmışlardır; halkın 1/3’ü onu “kuvvetle desteklemekte” diğer 1/3’ü ise “bir şekilde desteklemektedir”. Diğer Batılı kamuoyu yoklamaları işgalci güçlere desteğin tek haneli rakamlarda olduğunu göstermektedir; Yönetim Konseyi için de durum aynıdır. Ancak Irak’ı bir kenara koyup Irak’ın işgali ile eyleme geçirilen “yeni emperyal büyük strateji” ve bunun ardında yatan doktrinler ve vizyonlara döneceğim. “Yeni emperyal büyük strateji” terimi bana ait değildir. Çok daha ilginç bir kaynaktan geliyor: Dış İlişkiler Konseyi’nin kurulu düzen yanlısı yayın organı Foreign Affairs dergisi. Irak’ın işgali Eylül 2002’de Bush yönetiminin, dünyaya belirsiz bir geleceğe dek hükmetme ve ABD hakimiyetine yönelen herhangi bir meydan okumayı yok etme niyetini belirten Ulusal Güvenlik Stratejisi (UGS) ile birlikte ilan edilmişti. BM’nin, yönetimin ılımlılarından Colin Power’ın verdiği talimatta söylediği gibi, ABD’nin her nasılsa yapacaklarına onay verdiği takdirde, “konuyla ilgili kalmaya” devam edebileceği, aksi takdirde bir tartışma cemiyetine dönüşeceği belirtildi. Irak’ın işgali UGS’de ilan edilen yeni doktrinin denendiği ilk durumdu, bir yıl önce bu deneyin büyük bir başarı olduğunu ilan eden New York Times’ın tabiri ile “önalıcı politika deneyinin geliştirildiği test tüpü” idi. Bu doktrin ve onun Irak’ta uygulanması tüm dünyada daha önce örneği görülmemiş protestolara neden oldu; buna ABD’de dış politika seçkinleri de dahildir. Foreign Affairs dergisinde “yeni emperyal büyük strateji” hem dünyaya hem de ABD’ye karşı bir tehdit oluşturduğu için hemen eleştirildi. Bu seçkinci eleştiri dikkate değer ölçüde yaygındı ancak çok dar bir zeminde yapılıyordu: ilke yanlış değildir, ancak tarz ve uygulama tehlikelidir ve ABD’ye bir tehdit oluşturmaktadır. Bu eleştirinin ana teması Madeleine Albright tarafından yine Foreign Affairs dergisinde saptanmıştı. Albright her başkanın benzer bir doktrini olduğuna ancak bunu gerek görüldüğü takdirde kullanılmak üzere cebinde saklandığına işaret etti. Bunu insanların yüzüne çalmak, dünyanın geri kalanı bir yana, müttefiklerin bile karşı olduğu bu doktrini arsızca uygulamak ciddi bir hatadır. Bu açık bir aptallıktır ve “kibirlilik, cahillik ve yetersizliğin” tehlikeli karışımının başka bir örneğidir. Albright tabii ki Clinton’ın da benzer bir doktrini olduğunu biliyordu. ABD’nin BM nezdindeki büyükelçisi olarak, Başkan Clinton’ın “ABD’nin, yapabildiği durumda çokyanlı olarak, ancak gerekli olduğu durumda da tek yanlı olarak davranabileceği” mesajını Güvenlik Konseyi’ne iletmişti. Daha sonra da Dışişleri Bakanı olarak Beyaz Saray’ın Kongre’ye yolladığı mesajların anlamını ayrıntılarıyla açıklamıştı. Bu mesajlarda ABD’nin, hayati çıkarlarını korumak için Bush ve Blair’in öne sürdüğü bahanelere bile başvurmadan “tek yanlı olarak askeri güç kullanma” hakkı olduğunu ilan etti. ABD’nin hakları arasında “kilit önemdeki piyasalara, enerji kaynaklarına ve stratejik kaynaklara sınırsız erişimini garanti altına almak” da vardı. Kelimesi kelimesine alındığında Clinton doktrini Bush’un UGS’nden daha yayılmacıdır, ancak sessizce ve düşmanlık uyandırmayacak bir tavırla yayınlanmıştır, uygulanması için de aynı şey geçerlidir. Ve Albright’ın da doğru bir şekilde belirttiği gibi bu doktrinin ABD’de ve başka yerlerde, düşünmek bile istemeyeceğimiz örneklerle köklü bir geleneği vardır. Daha önceki örneklerine rağmen “yeni emperyal büyük stratejinin” son derece önemli olduğu düşünülmüştür. Henry Kissenger 17. yy. Westphalia sistemi ile kurulan uluslararası düzeni, ve tabii ki BM tüzüğünü ve modern uluslararası hukuku ayaklar altına alan bu doktrini “devrimci” olarak nitelemektedir. Kissenger, yeni devrimci yaklaşımın doğru olduğunu söylemekte ancak tarz ve uygulama konusunda uyarıda bulunmaktadır. Çok önemli bir şart koymaktadır: bu “erenselleştirilmemelidir”. Üstü kapalı ifadeleri bir kenara koyacak olursak canı istediği zaman saldırma hakkı yalnızca ABD’ye saklı olmalı ve belki de seçilmiş birkaç müttefikine devredilmelidir. En temel ahlaki apaçıklıklarından birisini kuvvetli bir biçimde reddetmeliyiz. Bu apaçıklık da şudur: kendimize de diğerlerine uyguladığımız standartları uygulamalıyız. Başkaları da bu doktrini ve ilk denemesini çok farklı nedenlerle eleştirdiler. Bunlardan biri belki de hayattaki en saygın Amerikan tarihçisi olan Arthur Schlesinger idi. Schlesinger, Bağdata ilk bombalar düştüğünde, Japonya Pearl Harbor’ı bombaladığında Rooswelt’in söyledi “onursuzluk içinde yaşadığımız bir gün” lafını hatırlattı. Şimdi Amerikalılar onursuzluk içinde yaşıyorlardı, çünkü hükümetleri emperyal Japonya’nın izlediği yolu izliyordu. Aynı zamanda Bush ve planlamacılarının “küresel bir sempati dalgasını” “Amerikan kibirliliğine ve militarizmine karşı duyulan küresel bir nefret dalgasına” çevirdiğini de ekliyordu. Uluslararası kamuoyu yoklamalarının açığa çıkardığı üzere bir yıl sonra durum daha da kötüdür. ABD politikaları hakkında en fazla deneyime sahip olan Latin Amerika’da en fazla ABD yanlısı kesimlerde, Latin Amerikalı seçkinler arasında Bush’a muhalefet %87’ye ulaşmıştır; Brezilya’da %98’dir, Meksika’da da bu kadar yüksektir. Yine etkileyici bir başarı. Yine savaşın terör tehdidini arttıracağı tahmin edilmiştir. İslam dünyasındaki tavırları gözlemleyen bir Ortadoğu uzmanı, “küresel cihada çağrı yapan İslamcılığın” bir süredir düşmekte olan cazibesinin yeniden canlandığını görünce şaşkınlığa düşmektedir. Daha önce terör ile bir bağlantısı olmayan Irak (Harvard’lı terörizm uzmanı Jessica Stern’ın dediği gibi) bir “terörist cenneti” haline gelmiştir ve 13. yy.’dan beri ilk intahar saldırılarına maruz kalmıştır. 2003’de intahar saldırıları modern zamanların en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Yılın sonunda ABD’de daha önce örneği görülmemiş ölçüde sert bir terör alarmı verilmiştir. Savaşın birinci yıldönümünde New York Büyük Merkez İstasyonu’nda, Avrupa’daki en kötü terörist suç olan Madrid bombalamalarına karşı bir tepki olarak, ağır silahlarla donanmış polisler devriye gezmiştir. Birkaç gün sonra İspanya, halkın ezici çoğunluğunun iradesine rağmen savaşa giden hükümeti iktidardan düşürmüştür. Bu hükümet savaşa girerek, Yeni Avrupa’daki öncü rolü ile geleceğin umudu olduğu için büyük takdir kazanmıştır; Batılı yorumcular Yeni Avrupa’ya üyelik kriterinin, halkın iradesini bir kenara atmaya ve Texas’taki Crawford çiftliğinden gelen emirlere uymaya istekli olmak olduğunu farketmemekte parlak bir başarı sergilediler. Bir yıl sonra İspanya Irak’taki İspanyol birliklerini BM otoritesi altına girmedikleri takdirde geri çekeceğini söylediğinde teröre taviz verdiği için şiddetli bir biçimde kınandı. Yorumcular bunun aynı zamanda Amerikalıların da %70’inin görüşü olduğunu saptamayamadılar. Amerikalılar güvenlik konusunda BM’nin önderliğini, Irak’ın ekonomik olarak yeniden inşa edilmesini ve demokratik bir hükümet kurmak için Iraklılarla birlikte çalışılmasını istiyordu. Ancak bu gerçekler çok az bilinmektedir, bu meseleler seçim gündeminde değildir ve bu durum “demokratik yeterliliğin” bir başka örneğidir. Şu anda Bush yönetiminin Irak üzerindeki emelleri nedeniyle “teröre karşı savaşı” önemsiz bir konuma itip itmediğini tartışan Batılı yorumcular tuhaf bir performans sergiliyorlar. Tartışmayı kışkırtan Bush yönetiminin eski yetkililerinin itiraflarının en ilginç yanı bunları ilginç bulan kişilerin olmasıdır; hele şu anda, yönetimin Irak’ı işgal ederek buradaki amaçlarına ulaşmak için terör tehditini bilerek attırdığı bu kadar açıkça ortaya çıkmışken. Ancak öncelikler bu kadar dramatik bir biçimde ortaya konmadan da çıkartılacak sonuçlar son derece açık olmalıdır. Hükümet planlamacıları açısından önceliklerin sıralaması son derece rasyoneldir. Terör binlerce Amerikalıyı öldürebilir, ancak bu ABD tarafından eğitilen mücahitlerin 1993’de Dünya Ticaret Merkezi’ni havaya uçurma girişimlerinden beri biliniyordu. Ancak bu tehlike, dünyanın en büyük enerji rezervlerinin kalbindeki bağımlı bir uydu devlette ilk güvenli askeri üslerin kurulması ile karşılaştırıldığında çok da önemli değildi; bu enerji rezervleri 1940’larda yüksek düzeylerdeki yetkililerin farkına vardığı üzere “muazzam bir stratejik güç kaynağı” ve kıyas kabul etmez bir “maddi ödül” idi. Zbigniew Brzezinski, “Amerika’nın bölgedeki güvenlik rolünün” –yani düz bir dil ile askeri hakimiyetinin- “kendileri de bölgeden enerji ihracatına bağımlı olan Avrupa ve Asya ekonomileri üzerinde dolaylı fakat politik olarak kritik bir kaldıraç sağlayacağını” söylemiştir. Brezinski’nin de çok iyi bildiği üzere Avrupa ve Asya’nın bağımsız bir rota izleyebileceği kaygısı bugün küresel hakimiyetin esas sorunudur ve yıllar boyunca da ana kaygısı olmuştur. Elli yıl önce önde gelen planlamacı George Kennan muazzam stratejik güç kaynağı üzerinde denetim kurmanın ABD’ye rakiplerinin yapabilecekleri karşısında bir “veto gücü” vereceğini söylemiştir. Otuz yıl önce Avrupa, savaşın yıkımını telafi ettiğini onaylamak için “Avrupa Yılı”nı kutladı. Henry Kissenger bir “Avrupa Yılı” konuşması yaptı ve bu konuşmada Avrupalı astlarına, sorumluluklarının ABD tarafından yönetilen bir “genel düzen çerçevesi” içinde “bölgesel sorumluluklarıyla” meşgul olmak olduğunu hatırlatıyordu. Bugün problemler daha da ciddidir ve dinamik Kuzeydoğu Asya bölgesine uzanmaktadır. Körfezin ve Orta Asyanın denetimi daha da fazla önem kazanmıştır. Körfezin, önümüzdeki onyıllarda dünya enerji üretiminde daha da önemli bir rol üstleneceği beklentisi ile önemi artmaktadır. ABD ve Britanya’nın Orta Asya’daki kötü diktatörleri desteklemesi ve boru hatlarının nereden geçeceği ve kimin yönetiminde olacağı üzerine çevrilen dalavereler, yeniden oynanan aynı “büyük oyunun” parçalarıdır. Bu durumda neden “teröre karşı savaşın” Irak’ın işgali lehine önemsiz bir konuma itilmesi şaşkınlık yaratıyor? Ya da Wolfowitz-Rumsfeld-Cheney üçlüsü ile yardımcılarının ve de Blair ve Straw’un için haberalma teşkilatları üzerine, işgali haklı çıkartacak delil kırıntıları bulmaları, Irak’ın terörle bağlantısı, Kitle İmha Silahları, ne olursa olsun bir delil bulup çıkartmaları için baskı uygulaması neden saşkınlık yaratıyor? Asıl çarpıcı olan şey, bahaneler birbiri ardına çökerken ve liderlik yeni bir bahane ortaya atarken yorumcuların sadık bir şekilde bunu takip etmeleri ve neredeyse hiç dile getirilemeyen açık nedeni her zaman dikkati çeker bir şekilde es geçmeleridir. Tabii bu durum Batılı aydınlar arasında böyledir, Irak’ta değil. Bağdat’ta Amerikalılar tarafından yapılan kamuoyu yoklamalarında büyük çoğunluk, işgalin ardında yatan güdünün Irak’ın doğal kaynaklarının denetimini ele geçirmek ve Ortadoğu’yu ABD çıkarları doğrultusunda yeniden düzenlemek olduğunu varsaymıştır. Namlunun ucunda olanların, yaşadıkları dünyaya dair daha açık bir kavrayışları olması hiç de olağandışı bir durum değildir. Ortadoğu’nun uygun bir şekilde disiplin altına alınması ile karşılaştırıldığında terörün önemsiz bir mesele olarak değerlendirildiği gerçeğini açığa çıkaran bol miktarda güncel örnek var –Bağdatlılar için bu gerçek yeterince açıktır. Daha geçen hafta bu durumu açığa vuran bir örnek vardı: Bush, geçen ay Kongre’den geçen Suriye Hesap Verebilirlik Yasası’nı uygulamaya geçirerek bu ülkeye yeni yaptırımlar uyguladı, ki bu, Suriye ABD emirlerini uygulamazsa fiilen savaş ilanı anlamına geliyordu. Suriye terörizmi destekleyen ülkelerin sıralandığı resmi listede yeralmaktadır; oysa CIA Suriye’nin uzun yıllardır terörü desteklemediğini ve el-Kaide ve diğer radikal İslamcı örgütler hakkında Washington’a önemli bilgiler sağlayarak işbirliği yaptığını teslim etmektedir. Suriye’nin terör ile bağlantılı olduğu yönündeki kaygıların ciddiyeti on yıl önce, Suriye’yi ABD-İsrail barış koşullarını kabul ederse terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarmayı teklif eden Clinton tarafından dile getirildi. Suriye işgal edilmiş topraklarını geri kazanmak konusunda ısrar edince listede kaldı. Eğer bu gerçekleşseydi 1982’den beri ilk defa bir ülke listeden çıkarılıyor olacaktı. Bugün yönetim makamlarını işgal edenler 1982’de Reagancı evrelerinde Saddam’ı listeden çıkardılar; böylece –Britanya ve diğer ülkelerle birlikte- ona en kötü zalimliklerini yaparken çok ihtiyaç duyduğu yardımı sağlayabilirlerdi. Irak’ın listedeki yerini Küba almıştır, ki bu, Küba’ya karşı Kennedy’nin başkan olduğu yıllardan beri süregiden ABD terörist savaşının 1982’de vahşilik açısından tepe noktasına ulaştığı gerçeğini teyit etmektedir. Bu durum da yine bize terör ve devlet suçlarına karşı tutum hakkında birşeyler söylemektedir. Bunların hiçbirinin, Reagan yönetimi tarafından 1981’de ilan edilen, hızla cani bir terörist savaş haline gelen ve 20 yıl sonra az çok aynı retorikle yeniden ilan edilen “teröre karşı savaş” hakkında hiçbir şey söylemeyeceği varsayılmaktadır. Oybirliğine yakın bir oyla geçen Suriye Hesap Verebilirlik Yasası’nın uygulanması, Suriye’de ABD ve İsrail’in taleplerini kabul edecek bir rejim kurmayı hedefleyen yüksek amaca ulaşmak için ABD’yi radikal islamcı terörizme ilişkin önemli bir kaynaktan mahkum bırakmaktadır. Bu hiç de alışılmamış bir kalıp değildir, ancak yine de deliller ne kadar kuvvetli ve kalıp ne kadar düzenli olursa olsun, yapılan tercihler açık ve anlaşılabilir planlama öncelikleri açısından ne kadar rasyonel olursa olsun yorumcular sürekli olarak bunu şaşırtıcı bulmaktadırlar. Geçen Aralık’ta çıkan Suriye Hesap Verebilirlik Yasası uluslararası ilişkiler uzmanı Steven Zunes’in işaret ettiği gibi devlet öncelikleri ile entellektüel ve ahlaki kültürdeki yaygın doktrinler hakkında daha fazla bilgi vermektedir. Esas talebi 520 sayılı Güvenlik Konseyi kararına gönderme yapmaktadır. Bu karar Lübnan’ın egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterme çağrısında bulunmaktadır. Lübnan’ın egemenliği ve toprak bütünlüğü Suriye tarafından ihlal edilmiştir çünkü Suriye burada, 1976’da Filistinlileri katletme görevi ile Lübnan’a girdiğinde ABD ve İsrail tarafından memnuniyetle karşılanan bir askeri güç bulundurmaktadır. Kongre’den çıkan yasada, ve haberlerle yorumlarda görmezden gelinen bir nokta 1982’de alınan 520 nolu kararın açık bir şekilde Suriye’ye değil İsrail’e yöneltilmiş olması ve İsrail Lübnan’la ilgili bu kararı ve diğer Güvenlik Konseyi kararlarını 22 yıldır ihlal ettiği halde İsrail’e karşı yaptırım uygulanması ya da İsrail’e verilen muazzam koşulsuz yardımın azaltılması yönünde bir çağrı yapılmamış olmasıdır. Bu 22 yıllık sessizliği İsrail’in Lübnan’ı terketmesini emreden Güvenlik Konseyi kararlarını ihlal ettiği için Suriye’yi kınayan bu yasaya bugün imza verenler de paylaşmıştır. İlke çok açıktır; Zunes şöyle yazmaktadır: “Lübnan’ın egemenliği ancak işgalci ordu, ABD’nin karşısına aldığı bir ülkeye ait ise savunulmalı, eğer ABD’nin müttefiki ise bir kenara atılmalıdır.” Bu ilke tabii ki yalnızca ABD’de değil başka yerlerde de çeşitli örneklerle oldukça yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Bir gözlem notu ekleyeyim: ABD nüfusunun üçte ikisi İsrail’i KİS geliştirdiği ve insan haklarını ihlal ettiği için hesap vermeye çağıracak bir İsrail Hesap Verebilirlik Yasası’nı desteklemektedir. Ancak bu gündemde değildir, hatta görüldüğü kadarıyla haber bile edilmemiştir. Açık ancak farkedilemez önceliklere ilişkin daha bir çok örnek vardır. Bunlardan birinden bahsedecek olursak Hazine Bakanlığı’nın kuşkulu finansal transferleri araştırmakla görevlendirilen bir ofisi vardır (OFAC: Office of Foreign Assets Control, Yabancı Malvarlıklarını Denetleme Ofisi) ve bu, “teröre karşı savaşın” çok önemli bir bileşenidir. OFAC’ın 120 çalışanı vardır. Birkaç hafta önce OFAC Kongre’ye, dört çalışanının Osama bin Laden ve Saddam Hüseyin’in varlıklarını araştırmakla görevlendirildiğini, buna karşılık iki düzine çalışanın Küba’ya ambargonun uygulamasını denetlemeye atandığını bildirmiştir, ki bu ambargo konuyla ilgili her uluslarararası kuruluş tarafından, hatta genellikle itaatkar olan Amerika Devletleri Örgütü tarafından bile yasadışı ilan edilmiştir. OFAC Kongre’ye şu bilgileri vermiştir: 1990’dan 2003’e kadar terörizmle ilgili 93 adet soruşturma yapılmış ve bunların sonucunda 9000 dolar ceza kesilmiştir; oysa Küba ile ilgili 11,000 adet soruşturma yapılmış ve 8 milyon dolar ceza kesilmiştir. Bu durum, şimdi Bush yönetiminin -ve öncellerinin- diğer öncelikler yararına teröre karşı savaşı ikinci plana itip itmediği üzerinde düşünüp taşınanlar arasında hiç bir ilgi uyandırmamıştır. Neden Hazine Bakanlığı Küba’yı boğmaya teröre karşı savaştan çok daha fazla enerji harcıyor? ABD istisnai bir açık toplumdur, dolayısıyla devlet planlaması hakkında oldukça fazla miktarda bilgi edinebiliriz. Temel nedenler, Arthur Schlesinger’in terör operasyonlarını en yüksek önceliği olarak yürüten Robert Kennedy’nin biografisinde anlattığı üzere, 40 yıl önce Kennedy yönetimi Küba’yı “her türlü terör belasına” maruz bırakmaya çabaladığında hazırlanan gizli belgelerde açıklanmıştır. Dışişleri Bakanlığı planlamacıları, Castro rejiminin varlığının bile 150 yıllık ABD politikalarına ve Monroe doktrinine “başarılı bir meydan okuma” olduğu yolunda uyarıda bulunmuştu. Burada Ruslar işin içinde değildi, ancak yarıkürenin efendisine karşı meydan okumak hoş görülemezdi. Dahası Schlesinger, Başkan’ın Latin Amerika misyonunun yazdığı raporu özetlerken yönetimi devralan Başkan Kennedy’yi şu şekilde uyarmaktadır: bu başarılı meydan okuma, “Castro’nun halkın kendi kaderini kendi eline alması” fikrini bulaştırarak diğer halkları da cesaretlendirebilirdi. Schlesinger’in ayrıntısıyla anlattığı gibi bu türden tehlikeler özellike “toprakların ve diğer ulusal zenginliklerin dağılımının mülk sahibi sınıfları kayırdığı ... ve fakirlerin ve ayrıcalıklardan yoksun olanların Küba devrimi ile uyarılıp makul bir yaşam sürdürme talebinde bulunduğu” durumlarda özellikle vahim idi. Halkın kendi sorunlarını kendi eline alması fikri kötü tohumlarını yaydıkça tüm hakimiyet sistemi çözülebilir. Başarılı meydan okuma hala hoş görülemez, terörle mücadeleden daha yüksek bir önceliğe sahiptir, ve bu durum yerleşik, içsel olarak rasyonel, kurbanları için yeterince açık, ancak uygulatıcıları için algılanamaz olan ilkelerin başka bir örneğidir. Bush yönetiminin öncelikleri açığa çıktığında kopartılan gürültü ve 11 Eylül olaylarına ilişkin Washington’daki oturumlar apaçık olan şeyleri algılamakta, hatta bir olasılık olarak akılda tutmaktaki tuhaf yetersizliğin başka bir örneğidir. Teröre dönecek olursak –ve terörün doktriner olarak kabul edilebilir tek alt kategorisinden, yani onların bize uyguladığı terörden konuşacak olursak- uzmanlar arasında tehditin nasıl azaltılacağı, ya da tam tersine, er ya da geç gerçekten korkunç bir hal alabilecek yeni terörist zalimliklerin nasıl kışkırtılacağı konusunda yaygın bir uzlaşma vardır. Konuyla ilgili teknik literatürün 11 Eylül olaylarından çok önce tahmin ettiği gibi terör ve KİS’nın biraraya gelmesi yalnızca zaman meselesidir. Irak’ın işgali tipik bir örnektir: genellikle olduğu gibi şiddet, şiddet içeren bir tepkiyi kışkırtır. El-Kaide ve bin Laden’e ilişkin ciddi araştırmalar bu isimlerin Clinton 1998’de Sudan’ı bombalayana kadar bilinmediğini ortaya çıkarmıştır. Bombalamalar el-Kaide tipi şebekelere (el-Kaide gerçekten bir örgüt değildir) verilen desteği, katılımları ve bunların finans ağlarını arttırmış, bin Laden’i önemli bir kişilik haline getirmiş, ve daha önceden birbirlerine soğuk ve düşmaca olan el Kaide ile Taliban arasında daha sıkı ilişkiler kurulmasını sağlamıştır. Eğer istersek Batı uygarlığının Sudan’ın bombalanmasına verdiği tepkiden birşeyler öğrenebiliriz. Bu bombalama güvenilir tahminlere göre onbinlerce kişinin ölümüne yol açmış ve İnsan Hakları İzleme Örgütünün yöneticisi tarafından hemen öngörülen bir insani felakete yol açmıştır. Her zaman olduğu gibi konu ciddi bir şekilde araştırılmamış ve ilgi uyandırmamıştır. Eğer büyük bir terörist saldırı ABD’de, İngiltere’de, İsrail’de ya da önem taşıyan başka bir yerde önemli bir ilaç malzemesini yok etseydi tepki daha farklı olurdu, ki buralarda sonuçlar o kadar da ciddi olmazdı çünkü zengin bir ülkede ilaç malzemeleri kolayca yenilenebilirdi. Bu hiç de alışılmamış bir durum değildir. Burada da silahın namlusunda olanlar dünyayı farklı bir biçimde görmektedirler ve bu, uygarlık değerlerinin bekçileri arasında öfke yaratmaktadır. 1998’deki bombalamalardan sonra el Kaide’nin büymesine katkıda bulunan en büyük etmen, Afganistan’ın daha sonradan sessiz bir biçimde teslim edildiği üzere hiç bir inanılır gerekçe öne sürmeden bombalanmasıdır. Bu durum “iyi ve kötü arasındaki evrensel mücadeleye” katılımları ve katılanların şevkini keskin bir biçimde arttırmıştır. “İyi ve kötü arasındaki evrensel mücadele” retoriği bin Laden ve Başkan Bush’un konuşmalarını yazanlar tarafından paylaşılmıştır (bin Laden’in kendi söylevlerini kendisinin yazdığını tahmin ediyorum). Burada el-Kaide hakkında yapılan en dikkatli ve ayrıntılı çalışmadan, Britanyalı gazeteci Jason Burke’in çok önemli kitabından alıntı yapıyorum. Burke birçok örneği inceleyerek “her güç kullanımının bin Laden için başka küçük bir zafer olduğu” sonucuna varmaktadır. Genel sonuç, başka yorumcuların yanısıra İsrail askeri haberalma teşkilatının ve Genel Güvenlik Teşkilatı’nın (Shabak) eski başkanları tarafından da kendi bağlamlarında yaygın olarak paylaşılmaktadır. Neredeyse hergün yeni bir örnek ortaya çıkıyor. Mukteda el-Sadr’ın ününün yükselişi de buna bir örnektir. Daha öğretici bir örnek Felluce’de yakın geçmişte yaşanan dehşettir. 100 kişinin ölümüne yol açan deniz piyadelerinin istilası sözleşmeli çalışan dört Amerikalı güvenlik görevlisinin öldürülmesine tepki idi. Bu vahşi cinayetlerin sorumluluğu kendilerini “Şehit Ahmet Yasin Tugayları” olarak adlandırılan yeni bir örgüt tarafndan üstlenildi. Bir hafta önce Gazze’de bir camiden çıkarken cıvarda bulunan yarım düzine insan ile birlikte öldürülen felçli bir din adamı olan Şeyh Yasin’in intikamını alıyorlardı. Bu hatalı bir şekilde bir İsrail suikasti olarak haber edildi. Şeyh Yasin, İsrailli bir pilot tarafından kullanılan bir Amerikan helikopteri tarafından öldürüldü. İsrail helikopter üretmemektedir. ABD bu helikopterleri savunma için değil, düzenli olarak böylesi amaçlar için kullanılacağını bilerek göndermektedir. Çok iyi şekilde belgelenen ancak sistematik olarak görmezden gelinen bazı olaylar oldukça dikkate değerdir. Geçen altı ay boyunca “hedeflenmiş süikastler” 50 şüpheliyi ve cıvarda bulunan 80 kişiyi öldürmüştür. Bunların hiçbiri, yürütenlerin niteliği nedeniyle devlet terörizmi kayıtlarına girmemiştir: ABD böylesi bir suçlamadan muaftır ve uyduları, özellikle de ortak harekatlarda dokunulmazlığı devralır. Entellektüel ve ahlaki kültürün canalıcı bir şartı güçlülere kuralları koyma hakkının bahşedilmiş olmasıdır. Bunlar dünya düzeninin önemli ilkeleridir, ya da uluslararası düzene raslantısal olmaktan öte bir benzerliği olan mafyanın ilkeleridir. Bu örnekte şiddet döngüsünü izlersek doğrudan doğruya Şeyh Yasin’in ABD ve İsrail tarafından öldürülmesinden Irak’taki yangına ulaşırız. Bu başından beri biliniyordu ancak medyada neredeyse tamamen susturuldu; en azından medyanın dikkatli bir biçimde denetlendiği ABD’de. Devlet terörünü haklı çıkartmaya çalışanlar şiddet döngüsünün Şeyh Yasin suikasti ile başladığına itiraz edecektir. Bu doğru olabilir ancak konumuzla ilgisi yoktur. Şiddet döngüsünü daha gerilere doğru izlemek çok daha çirkin sonuçlara yol açacaktır. Terör tehditinin nasıl azaltılacağına dair uzmanlar arasında yaygın bir uzlaşma vardır. Bunun iki ayağı var. Teröristler kendilerini öncü olarak görür, diğerlerini harekete geçirmeye çalışır, ve kendi davalarına hizmet edecek şiddeti memnuniyetle karşılar. Kriminal eylemlere karşı uygun tepki polisiye bir iştir ve bu, Avrupa’da Güney ve Güneydoğu Asya’da ve diğer yerlerde oldukça başarılı olmuştur. Bundan çok daha önemlisi, teröristlerin seferber etmeye çalıştıkları, onlardan korkan ve nefret eden ancak yine de doğru ve adil bir dava için savaştıklarını düşünen geniş tabandır. Burada uygun tepki, bu insanların genellikle meşru olan ve terör ile herhangi bir bağlantısı olup olmadığına bakılmaksızın ele alınması gereken şikayetlerine kulak vermektir. Bunun bir çok örneği vardır. Yakın geçmişten bir örnek ele alacak olursak İngiltere ve Kuzey İrlanda’ya bakabiliriz. Londra’nın IRA terörüne tepkisi şiddet olduğu sürece terör ve teröre verilen destek artmıştır. Meşru şikayetlere biraz kulak verilmeye başlandığında ise azalmıştır. Belki şimdi Belfast bir ütopya değildir ama on sene öncesine göre çok daha iyi bir yerdir. Aklıma gelmişken, IRA terörü ABD’den, tam da benim yaşadığım yerden [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] finanse edilmektedir. FBI’ın antiterör uzmanları bunun farkındaydı, ancak müdahale etmediler. Bunun mümkün olamayacağına inandılar. Şimdi bu türden önlemler Suudi Arabistan’dan talep edilmektedir ve göründüğü kadarıyla az çok başarılı bir şekilde yürütülmektedir. Her zaman olduğu gibi bunun “mümkün olup olmadığı” kimin canının yandığına bağlıdır. Şiddet başarıya ulaşabilir. Bunun bir çok da örneği vardır. ABD’nin yerli nüfusu bunun dramatik bir örneğidir. Bu çoğu zaman çok şaşırtıcı bir biçimde gözardı edilmiş ya da yadsınmıştır ve bu kendi işlediğimiz suçlara verilen tipik bir tepkidir. Şiddet başarılı olabilir ancak muazzam bir maliyeti vardır. Tepki olarak daha büyük bir şiddeti kışkırtabilir ve genellikle de kışkırtmıştır. Üstelik terörü kışkırtmak en uğursuz güncel örnek de değildir. İki ay önce Rusya son yirmi yıldır en büyük askeri tatbikatını gerçekleştirdi. ABD’yi hedef alan yeni ve daha sofistike KİS’lerini sergiledi. Rusya’nın siyasi ve askeri liderleri bunun, daha önceden de tahmin edildiği gibi Bush yönetiminin eylem ve programlarına karşı doğrudan bir tepki olduğunu açıkça belirttiler. Üzerinde durdukları başlıca örneklerden birisi ABD’nin düşük kapasiteli nükleer silahlar –sığınak tahrip eden bombalar- geliştirmesidir. Rusya’nın stratejik analistleri Amerikalı meslektaşları gibi, bu silahların Ruslar’ın nükleer cephaneliğini kontrol eden komuta sığınaklarını hedef aldığını biliyordu. Washington’un uzayı saldırıya yönelik askeri amaçlar için kullanma ısrarı bir diğer temel kaygıdır. ABD’li analistler Rusya’nın ABD tarafından geliştirilen, dünyanın yörüngesinde dolaşıp birdenbire atmosfere girerek herhangi bir yere uyarmadan ağır bir saldırı yapabilen sesüstü Cruise Aracı’nı taklit etmeye çalıştığından kuşkulanıyorlar. ABD’li analistler Bush-Putin yıllarında Rusya’nın askeri harcamalarının üç katına çıktığını da tahmin ediyorlar. Rusya Bush’un -istenilen zamanda saldırganlık yapmak anlamına gelen ve- Kissenger’ı etkileyen “önalıcı vuruş” doktrinini de benimsemiştir. Aynı zmanda otomatik karşılık verme sistemlerine de bel bağlamaktadırlar, ki bu sistemler geçmişte birkaç dakika içinde bir nükleer saldırıyı başlatma noktasına gelmişlerdir ve bu saldırı son anda insan müdahalesi ile durdurulmuştur. Şimdi bu sistem son yılların piyasa fanatizmi sayesinde Rus ekonomisinin çökmesi ile daha da kötüleşmiştir. ABD sistemleri, bilgisayarlar bir füze saldırısı uyarısında bulunduktan sonra insan müdahalesi için üç dakika süre tanımaktadır, ve bu türden uyarılar gündelik olarak meydana gelmektedir. Daha sonra başkana 30 saniyelik bir brifing verilmektedir. Pentagon analistleri bilgisayar güvenlik sistemlerinde terörist hackerların girmesine ve bir füze saldırısını simüle etmesine izin veren ciddi hatalar bulmuşlardır. ABD’nin önde gelen stratejik analistlerinden biri olan olan Savunma Enformasyon Merkezi başkanı Bruce Blair bunun “geliyorum diyen bir kaza” olduğu uyarısında bulunmuştur. Rusya’nın sistemleri çok daha az güvenilirdir. Tehlikeler, şiddet tehditi ya da şiddet kullanılması ile tırmandırılmaktadır, ve şimdi hayatın bekasına ilişkin gerçek tehditlerden bahsediyoruz. Bush yönetimi yeni bir füze savunma sisteminin ilk ögelerini 2004 yazında başkanlık seçimleri sırasında Alaska’ya yerleştireceğini açıkladı. Bu planlar eleştirildi, çünkü zamanlama partizan siyasi amaçlar gözönünde bulundurularak yapılmıştı, çok pahalı bir maliyetle denenmemiş bir teknolojiyi kullanıyordu, ve muhtemelen çalışmayacaktı. Bunların tümü doğru olabilir ancak daha ciddi bir eleştiri de var: sistem çalışabilir, ya da en azından çalışıyor gibi görünebilir. Nükleer savaşın mantığında önemli olan gerçeklik değil algılamadır ve planlamacılar en kötü durum analizi yapmak zorundadır. Tüm taraflar “füze savunma sisteminin” bir saldırı silahı olduğunu anlamışlardır, bu da ilk nükleer saldırı da dahil saldırganlık konusunda kendilerini özgür hissetmelerine neden olacaktır. Bu durum ABD’li analistlerce ve potansiyel hedeflerce üzerinde uzlaşılan bir yargıdır, hatta aynı kelimelerle ifade edilmektedir: bir füze savunma sistemi yalnızca bir “kalkan” değil aynı zamanda bir “kılıçtır” da. Yakın zamanda açıklanan bazı belgeler. 1968 yılında Moskova cıvarına yerleştirilen küçük bir Anti Balistik Füze sistemine ABD’nin nasıl tepki gösterdiğini açığa çıkarmaktadır. ABD sistemi ve radar üslerini hemen nükleer silahlarla hedef almıştır. Mevcut ABD planları da benzer bir Rus tepkisini kışkırtacaktır, ancak şimdi herşey çok daha büyük bir ölçekte olacak. Çin’in de aynı yönde, belki de daha şiddetli bir tepki vermesi beklenmektedir, çünkü bir füze savunma sistemi Çün’in halihazırda çok sınırlı olan caydırıcı gücününün inandırıcılığına zarar verecektir. Bu bir dalga etkisi yaratacaktır: Hindistan Çin’in saldırı amaçlı stratejik silahlarının genişlemesine tepki verecektir, Pakistan Hindistan’a, ve bu böyle yayılacaktır. Bu olasılıklar tartışılmaktadır ve ciddi kaygı kaynağıdır. En azında ABD’de tartışılmayan şey ise Batı Asya’dan kaynaklanan tehdittir. İsrail’in diğer KİS’lerle arttırılan nükleer kapasitesi yalnızca oluşturdukları tehdit nedeniyle değil, tepki olarak bu türden silahların yayılmasını teşvik ettiği için de, ABD Stratejik Komuta Merkezi’nin önceki başkanı olan General Lee Butler tarafından “son derece tehlikeli” olarak değerlendirilmektedir. Bush yönetimi şimdi bu tehditi arttırıyor. İsrailli askeri analistler hava kuvvetlerinin ve zırhlı kuvvetlerinin ABD dışındaki bütün NATO güçlerinden daha büyük ve teknolojik olarak daha gelişmiş olduğunu iddia ediyor. Bunun nedeni, bu küçük ülkenin kendi kendisine güçlü olması değil, ABD’nin bir denizötesi askeri üssü ve yüksek teknoloji merkezi olarak hizmet vermesidir. ABD şimdi İsrail’e en gelişmiş bombardıman jetlerinden, 100’ün üzerinde F16I göndermektedir. Çok açık bir şekilde bu uçakların İran’a gidip geri uçabilme kapasitesinde olduğu söylenmiştir, ve 1981’de İsrail’in Irak’ın nükleer reaktörünü bombalamak için kullandığı F16’ların modernleştirilmiş versiyonudur. Bombalanan reaktörün nükleer silah üretme kapasitesine sahip olmadığı hemen anlaşıldı. Daha sonra Batı’ya iltica eden Iraklı bilim adamlarının sunduğu kanıtlar, İsrail bombardımanının Saddam’ın nükleer silah programını geciktirmediğini, tam tersine başlattığını açığa çıkarmıştır, ki bu tanıdık olduğumuz türden bir şiddet döngüsüdür. İsrail basını bugünlerde (İbranice olarak) ABD’nin İsrail hava kuvvetlerine “özel silahlar” gönderdiğini yazmaktadır. Bu raporların gideceği adres olduğu varsayılan İran gizli servisleri ise muhtemelen en kötü durum analizleri yapacaklar ve bu silahların İsrail bombardıman uçakları için nükleer savaş başlıkları olduğunu varsayacaklar. Belki de, bu gözle görünür hamleler bir saldırı bahanesi olarak kullanılabilecek bir İran tepkisini kışkırtabilir ve bu saldırı İran liderliğini sarsıp iç çatışmalara ve kaosa katkıda bulunabilir. Amaç ne olursa olsun olası sonuçlar hiç de hoş değil. Irak’ı işgal etmek için öne sürülen bahaneler de tanıdıktır. Ancak Bush ve Blair’ın yalanlarının çökmesinin en önemli sonucuna yeterli ilgi gösterilmedi. Bu sonuç saldırganlık için çıtanın alçalmasıydı. Terör ile bağ kurma gereksinimi sessiz sedasız bir kenara bırakıldı. Daha da önemlisi Bush yönetimi –Powell, Rice, ve diğerleri- hiç bir KİS’e ya da KİS geliştirme programına sahip olmasa bile bunu yapmaya “niyeti ve kapasitesi” olan bir ülkeye saldırma hakları olduğunu açıkladılar. Neredeyse her ülke KİS geliştirme “kapasitesine” sahiptir ve niyet ise öznel bir kriterdir. Buradan çıkan sonuç, neredeyse herkesin herhangi bir bahane olmadan yokedici bir saldırıya maruz kalabileceğinin açıklanmış olmasıdır. Geriye işgali destekleyen tek bir (açık) delil kalıyor: işgal Saddam’ı devirdi ve bu en kötü suçlarını işlerken ABD ve Britanya’nın Saddama verdiği desteğe gayretle karşı çıkanlar tarafından içten bir şekilde memnuniyetle karşılanacak bir sonuçtur. Saddam’ın en kötü suçları arasında 1991’de belki de kendisini devirebilecek Şii isyanının bastırılması da vardır ve bu bastırma sırasında ABD ve Britanya, o zaman ulusal basında içtenlikle açıklanan ancak şimdi kamuoyunun gözünden uzak tutulan nedenlerle kendisine destek oldu. Saddam’ın iktidarının sona ermesi, memnuniyetle karşılanan iki “rejim değişikliğinden” birisi idi. Diğer rejim değişikliği ise yaptırım rejiminin resmi olarak son bulmasıdır. Yaptırımlar binlerce kişinin ölümüne yolaçmış, Irak’ın sivil toplumunu mahvetmiş, tiranı güçlendirmiş, ve halkı hayatta kalmak için tirana bel bağlamaya mecbur bırakmıştır. Bu nedenlerle BM’nin “gıda karşılığı petrol” programını yöneten saygın uluslararası diplomatlar Denis Halliday ve Hans von Sponeck, “soykırım” olarak niteledikleri yaptırım rejimini protesto etmek için istifa ettiler. Bunlar Irak’ı en iyi bilen Batılı diplomatlardı, ülkenin her tarafındaki araştırmacılardan gelen düzenli bilgilere erişimleri vardı. Yaptırımlar BM tarafından yönetildiği halde, zalim ve vahşi içeriği ABD ve emrindeki Britanya tarafından dikte ediliyordu. Rejimin sona ermesi işgalin çok olumlu bir yanıdır. Ancak bu, işgal olmadan da yapılabilirdi. Halliday ve Sponeck, eğer yaptırımlar silah programlarını önlemeye yönlendirilmiş olsaydı, Irak halkının Saddam Hüseyin’i, şu anda Washington’daki makam sahiplerinin ve onların Britanyalı müttefiklerinin desteklediği Ceausescu, Suharto, Marcos, Duvalier, Chun, ve Mobutu gibi diğer cani gangsterler ile ayn |