|
|
#6 (permalink) | |||||||||||||
|
Hard Bop Akımının Doğuşu ve Özellikleri
1950'li yıllarda kökeni bop'a dayanan, bunun yanında bop ve cool akımlarından farklı olan bir akım oluşmaya başladı: Hard Bop. Hard bop akımında bop etkilerini hissetmek gayet kolaydır. Gerektirdiği teknik ustalık ve agresif yapısıyla bop'tan hiç eksik kalır tarafı yoktur. Bunun yanında bazı noktalarıyla bop'tan ayrılır: Doğaçlamalar bop akımındaki kadar karmaşık bir yapı sergilemez, müziğin tonu daha ağır, karanlık ve sert bir yapıdadır. Davulcular hard bop içinde ön plana çıkmıştır ve bununla beraber ritm kısmı önemli rol oynar. Melodik olarak blues'a daha yakındır; bunun yanında funk, soul, gospel etkileri de görülür ve bazı parçalar bu akımlarla iç içe geçmiştir. Bu özellikler ilk olarak '50 lerin başlarında trompetçi Clifford Brown'un çalışmalarında ve Horace Silver ile Art Blakey'nin kurduğu gruplarda kendini göstermiştir. Daha sonra kurulmuş olan ve bünyesinde Art Blakey ile Clifford Brown'ın olduğu gruplar aynı şekilde çalmaya devam etmişlerdir. Art Blakey ve Horace Silver'ın gruplarında yer almış müzisyenler bu stili 80'ler boyunca sürdürmüşlerdir. Müzikal olarak bop tarzından açıkça ayrılmış olan Miles Davis'in 1955-1961 arasındaki çalışmalarında da hard bop tarzının özellikleri görülür. Dönemin Önde Gelen İsimleri Horace Silver, olağanüstü bestecilik ve grup lideri özellikleriyle hard bop'taki en büyük isimlerden biridir. Aynı zamanda kendine özgü bir piyano stili geliştirmiştir. Silver 60'larda, bop'un o uzun ve iç içe geçmiş melodik hattının yerine daha sade bir yapı tercih etmiştir. Silver için önemli olan teknik üstünlük değildir. Kısa ve berrak bir yapı onun için hız ve atiklikten önce gelir. Bu yüzden müziğinde sergiledği fikirler anlaşılması kolay bir yapıdadır. Silver eşlikçi olarak başlangıçta bop etkileri taşıyor olsa da 50'lerin sonuna doğru kendine özgü bir eşlik stili geliştirmiştir. Çalışıyla, solo yapan müzisyene gideceği yön konusunda bilgi verir. Silver'ın piyanoda eşlikçi olarak böyle bir yaklaşımda bulunması diğer gruplara kıyasla kendi grubuna bir süreklilik kazandırmıştır. Fakat aynı zamanda bu, gruptaki solo yapan elemanlara da bir kısıtlama demek oluyordu. Horaca Silver bestelerindeki kolay akılda kalır melodilerle popüler de olmuş bir müzisyendir. Trompetçi Clifford Brown stilini büyük ölçüde Fats Navarro ve kısmen de Miles Davis etkisiyle oluşturmuştur. Swing döneminden bu yana en çok takdir edilen trompetçilerin başında yer almıştır. Bununla beraber pek çok müzisyene kıyasla daha az tanınmıştır. Yüksek bir yaratıcılıkla ve oldukça istikrarlı bir biçimde çalan Brown, Gillespie ve Davis'e kıyasla daha geniş ve rahatlıkla fark edilen bir vibrato kullanmıştır. Brown'un yavaş ve oldukça belirgin vibratolu çalışı, benzer tekniğin 50'li ve 60'lardaki trompetçiler tarafından yeniden kullanılmasının sebebi olabilir. Her ne kadar Brown'un soloları Miles Davis ve Chet Baker'ınkilerden daha komplike olsa da gene de onlarla benzerlikleri vardır ve bundan ötürü çalışı cool akımını da yansıtır. Brown'ın diğer müzisyenleri etkileyen pek çok yanı vardır. Karmaşık melodileri çalarken bile segilediği rahatlık bunların başında gelir kuşkusuz. Aklındaki düşüncüleri aletiyle çok iyi dile getirebilmesini sağlayan tekniği bunu başarabilmesindeki en önemli nedenlerden biridir. Brown, Charlie Parker ve Dizzy Gillesppie'nin yaptığı gibi müziği devamlı karıştırmak ve dinleyici şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklemek istemiyordu. O, Parker ve Gillespie'nin aksine müziğini daha sade bir şekilde yansıtıyordu. Çalışında swing ruhunu da duyabilirsiniz. Doğaçlamlarında tonunu ön plana çıkaracak şekilde çalmışıtır. Bu açıdan bakıldığında Clifford Brown'ın trompette yaptıkları Sony Stitt'in saksafonda yaptıklarıyla paralellik gösterir. Bu iki sanatçının tekniği ve müziğe olan yaklaşımı diğer hard bop sanatçıları tarafından adeta absorbe edilmiştir. Clifford Brown kıvrak ve dengeli çalışı ile neşeli bir ruh halini yansıtır. Yüksek tempolarda bile sıcak ve parlak tonunu yansıtmasını bilmiştir. Hemen hemen bütün diğer trompetçiler Brown'un bu hız ve çevikliğini korkuyla karışık bir saygıyla seyretmişlerdir! Brown'un bu coşkunluk verici müzikalitesi Donald Byrd, Bill Hardman, Louis Smith, Lee Morgan gibi trompetçilerin yanı sıra 1980 ve 90'lardaki Roy Hargrove, Phil Harper gibi trompetçileri de etkilemiştir. Miles Davis ve Clifford Brown uzun bir süre trompetçilerin en büyük esin kaynağı olarak kaldılar. Ancak 1970'lere gelindiğinde genç trompetçilerin büyük bir kısmı -ki aralarında Woody Shaw ve Randy Brecker da vardır- kendilerine yeni bir model buldu: Freddie Hubbard. Stilini Brown, Davis ve Chet Baker etksinde geliştiren Hubbard 60'ların başlarında kendine özgü stil ve yaklaşımı ortaya koymasını bildi. Hubbard'ın stili başlangıçta bop orjinliydi, sonra '60 larda 'free jazz' akımında yol aldı, 70'lerde ise jazz-rock hareketinin bir parçasıydı. Freddie Hubbard trompetçiler arasında en çok gıptayla bakılanların başında gelir. Tonu pürüzsüz, entonasyonu mükemmeldir. Clifford Brown gibi Freddie Hubbard'ın da zamanlaması tartışılmazdır. Ayrıca 'lip trill' denen çok zor bir tekniğin de en başta gelen ustalarındandır. Miles Davis'in vakurlu çalışına ve metodik yaklaşımına karşın, Hubbard'ın yaklaşımı neşe dolu ve içtendir. Büyük bir yaratıcı özgürlük ve kavramsal esneklik sergiler. Çaldığı henüz bitmemişken, aklına yeni ve hoşuna giden bir fikir gelmişse o sırada çaldığını kesip yeni fikri çalmaktan çekinmez. Heyecan dolu stili balladlarda bile kendini belli eder. Hubbard'ın özgür yapısı ile sınırları zorlayan geniş hayalgücünün birleşimi cazdaki trompet anlayışında yeni bir sayfa açmıştır. Cannonball Adderley, Charlie Parker'ın ölümünden sonraki en iyi doğaçlama yapan saksafonculardan biriydi. Bazıları onu Parker'ın varisi olarak görüyordu. Bazı yönlerden Adderley'in stili Parker'ı andırıyordu gerçekten de: Akıcı, tahmin edilemez ve fikir yüklü... Bununla beraber Adderley çalışını Parker'a değil, swing alanındaki Pete Brown ve Benny Carter'a dayanarak oluşturmuştu. Ancak daha sonraları Charlie Parker ve Eddie Vinson kendisini etkilemiş ve en sonunda da John Coltrane ile birlikte çalmasının sonucu olarak da stili son halini almıştı. Miles Davis ile John Coltrane ile birlikte çalmış olduğu 1957-1959 dönemi Adderley'in yaratıcılığının doruğudur. Bu dönemde Davis'in grubunda çaldığı soloların hemen hepsi dikkate değerdir. Adderley, alto saksafonuyla öyle derin ve dolu bir ton elde etmiştir ki, zaman zaman alto değil de tenor saksafon dinlediğiniz yanılsamasına kapılabilirsiniz. Kullandığı vibrato ile sıcak ve parlak bir tonu vardır. Pek çok hard bop müzisyeninin tersine çalışı mizah duygusunu da barındırır (hatta Adderley için, '...asi dönemin mutlu insanı' yakıştırması da yapılmaktadır) . 1950, 60 ve 70'lerde trompetçi kardeşi Nat Adderley ile pek çok gruba liderlik etmiş, ve bu durum Cannoball'ın ölüm yılı olan 1975'e kadar da sürmüştür. Oluşturduğu gruplarla çaldığı parçaların pek çoğu 'funky jazz' olarak da nitelendirilmiştir. Hard bop'un en başında gelen isimlerinden davulcu ve grup lideri olan Art Blakey caz davul stilinin gevşetilmesini somutlaştırmıştır. Bu, kombo 'sound' unun önünde ortaya çıkan yüksek ve doğrudan davul girişleri anlamına geliyordu. Blakey'nin bir eşlikçi olarak çalışı o kadar dinamikti ki onun açısında solo yapmak nerede ise heyecansız bir işti bile denilebilir. Her parçada geliştirdiği hareketler ve hassas olarak ayarlayabildiği ses yüksekliği ile geçişlerin altını çizebiliyor ve ipucu sunabiliyordu. Ekibin ve müziğin ruh halini yönetiyor ve gerilimin ne zaman artıp ne zaman düşeceğine karar verebiliyordu. Onunla çalışmış olan müzisyenler yapılacak doğaçlamaların süresini nasıl belirlediğini ve değişik entstrümanların soloları boyunca gerilimi nasıl kademe kademe artırdığını sık sık anlatmışlardır. Art Blakey 30 yıl boyunca hard bop'u temsil eden gruplara liderlik etmiştir. Oluştrumuş olduğu gruplarıyla yaptığı müzik son derece sıkı, hareketli ve taviz verrmeyen bir yapıda olmuştur. Blakey'nin grubunda müzisyenlerin hemen hepsi bir numaraydılar ve ilk tanınmışlıklarını Blakey'nin gruplarında elde etmişlerdir. Bu müzisyenlerin pek çoğu sonra kendi gruplarını kurup caz dünyasına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Hard bop gruplarında trombon pek bulunmazdı. Bununla beraber bu dönemdeki gruplarda da çalmış birinci sınıf tromboncular vardır. Şunu belirtmekte fayda var ki hard bop akımı tromboncuların stilleri üzerinde pek bir değişiklik yaratmamıştır. Öyle ki, hard bop döneminde çalan tromboncuların bop dönemindeki çalış stillerinden pek de farklı bir yaklaşım ortaya koymadıkları görülmektedir. Bop döneminde kendini kanıtlamış olan ve hemen hemen bütün müzisyenlerin takdirini kazanmış olan J. J. Johnson hard bop döneminde de trombonun en önde gelen ismidir. 1950 ve 60'larda grup lideri olarak pek çok albüm yapmış olan Johnson aynı zamanda çok başaraılı doğaçlamalar yapmıştır. Art Blakey ve John Coltrane ile yaptığı kayıtlarda mükemmel bir performans ortaya koyan ve J. J. Johnson gibi çok iyi doğaçlama yapabilen dönem bir diğer önemli tromboncusu Curtis Fuller idi. Bununla beraber kariyerinde genel olarak grup elemanı olarak kalmış ve J. J. Johnson kadar tanınmışlık elde edememiştir. Caz evrimleştikçe basçılar da gittikçe daha çok ön plana çıkmaya başlamıştır. Hard bop da bu konuda bir kilometre taşıdır. Dönemin en önemli basçıları Paul Chambers ve Sam Jones'dur (Ray Brown ve Charles Mingus'a ek olarak) . Chambers, Miles Davis'in grubunda iken (1955-63 arası) yaptığı kayıtları ile geniş ölçüde tanınır hale gelmişti. Sam Jones ise Adderley'in 1957-66 arası gruplarındaki çalışıyla biliniyordu. Paul Chambers aletiyle karanlık ve geniş bir ton elde etmişti. Parçalarda armonik tamamlayıcılığı ve bas yürüyüşleri dikkate değerdir. Ayrıca doğaçlamaları bop stilini ve nefesli sazların basa uygulanışını gösteriyordu. Melodiyi hissetme şekli ile ortaya koyduğu ritmik zenginlik basçılara örnek olmuştur. Chambers gerek canlı gerekse albümlerdeki müthiş performansıyla cazda basın nasıl ön planda olabileceğini ve uzun soloları nasıl ustaca yapabileceğini göstermiştir. 40' lardaki bop döneminde olduğu gibi, 50' lerdeki hard bop döneminde de az sayıda gitarist vardır. Olanların arasında en önemlisi Wes Montgomery'dir. Mızrap yerine baş parmağını kullanan Montgomery, gitarıyla yuvarlark ve dolu bir ton elde etmiştir. Charlie Christian'dan etkilenerek melodik ve rahat/esnek bir stil geliştirmiştir. Telaşsız, swing hissini yansıtır şekilde çalmıştır. Pek çok dinleyiciye göre Montgomery'nin müziği sıcaktır ve hoşnutluk etkisi yaratmıştır. '50 lerin sonu ve '60 ların başında yaratıcılığının zirvesi sayılır. Fakat yaratıcılığının zirvesindeki yıllarda yaptığı çalışmalarla değil, daha sonra yapmış olduğu çok daha az doğaçlamarda bulunduğu ve popüler melodiler çaldığı albümlerle ün elde etmiştir. Wes Montgomery'den sonra en çok bilinen hard bop gitaristi Kenny Burrell'dir. Burrell'in stili Charlie Christian ve Oscar Moore kaynaklıdır. Burrell aynı zamanda bop'daki nefesli sazların yaklaşımı ile piyanist Horace Silver'da görülen funky tarzı melodik yapıyı aletinde kullanmıştır. Burrell, özellikle org sanatçısı Jimmy Smith'le yaptığı albümlerle de tanınır. Blues ve soul tarzlarına yakın çaldığı bu albümlerin caza olan katkısı ise tartışılır. Fakat bu albümlerle her iki sanatçının da popülerlik kazandığı tartışılmaz bir gerçektir. Bu mesaj en son " 25-03-2007 " tarihinde saat 10:15 AM itibariyle Kajîn Jîr tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||||
|
|
|
|
#7 (permalink) | |||||||||||
|
60'lar 70'ler Avant-Garde & Free Jazz
Avant-garde terimi, genel olarak kendi döneminde yapılanlara bir yenilik getirip farklı düşünceler ileri süren kişiler ve onların eserleri için kullanılabilir. Bu anlamda her caz dönemi 'avant-garde' bir karaktere sahiptir aslında. Ancak caz yazar/eleştirmenlerinin 60'lar ve 70'lerde yapılanlara özel bir isim (dixieland, swing, bop, cool'da olmuş olduğu gibi) bulmak yerine 'avant-garde' demeleri 60'lı - 70'li yılların ve bu dönemde yapılan müziğin 'avant-garde' ismiyle anılmasının sebebidir. Free Jazz (serbest caz) 60'larda yapılan müzik için kullanılan bir diğer isimdir. Free Jazz'ın itici gücü Ornette Coleman ve Cecil Taylor idi. Peki deden 'free'? Bunun aslında tam da dönemin karakterini açıklayan bir nedeni var: Free Jazz sanatçıları doğaçlamaları sırasında önceden belirlenmiş akorlar / akor değişimleri ile kısıtlanmak istemiyorlardı. Akorları ortadan kaldırarak kendi istedikleri serbest yani 'free' doğaçlamaya kavuşuyorlardı. Tabii akorların ortadan kalkmasının doğaçlamaya yaklaşımdaki tek önemli unusur olduğu düşünülmemeli. 'Free' aynı zamanda sıradışı doğaçlama yaklaşımlara atıfta bulunmak için de ortaya atılmış bir şeydi. Buna en güzel örnek Ornette Coleman'ın 1960 tarihli 'Free Jazz' albümüdür. Bu bağımsızlık anlayışıyla bağlantılı olarak pek çok free jazz grubunun piyanoyu gruba dahil etmekten ısrarla kaçındığını görüyoruz. Geçmişten bu yana piyanistler grupta akor değişimlerini sağlayan ve önceden belirlenmiş yapıyı parçada hayata geçiren kimselerdir. İşte bu tam da free jazz dönemin kaçındığı müzik anlayışıdır! Çok az piyanist önceden belirlenmemiş bir altyapı üzerinde doğaçlama yapmaya alışkındı. Free Jazz Döneminin Önemli Özellikleri Pek çok free jazz sanatçısı diğer dönemlere kıyasla enstürmanlarından farklı bir ton elde etme yolunda uğraş vermiş ve bu tonu parçalarında kullanmıştır. Aletlerin alışılmış perde sınırlarının ötesine geçilmiş ve son derece tiz perdelerde çalmak yaygınlaşmıştır. Çığlık, inilti sesleri kullanılmış, dinleyiciye kaba ve boğuk gelen tonlar parçaların karakteri haline gelmiştir. Melodik anlayış bop'taki gibi sıkı bir örgü içinde değildir. Parça sırasında araya giren çığlık ve feryatların yanı sıra parçalarda bitmemişlik duygusu sıkça görülür. Doğaçlamalarda melodik hattı geliştirmekten ziyade müziğin bütününü besleyip geliştirecek tarzda bir doğaçlama hakimdir. 'Free Jazz' terimi pek çok defa müziğin yüksek enerjisini ve yoğunluğunu ifade etmek için kullanılmıştır. Avrupa kökenli olmayan, dolayısıyla da tonal müzik sistemin dışındaki müziklerin caza adaptosyonu free jazz'daki bir diğer önemli noktadır. Afrika, Endonezya, Çin, Ortadoğu ve Hindistan kökenli müziklerin kullanımı örnek olarak gösterilebilir. Caz ile diğer dünya müziklerinin bu sentezi zamanla evrimleşerek gelişmiş ve bu tarz World Music olarak isimlendirilmiştir. Dünyanın diğer bölgelerinden müziklerin kullanılması yeni enstrümanları ve enstürman çalış tekniklerini de beraberinde getirmiş, böylelikle free jazz sanatçılarının aletlerini yeni bir yaklaşımla ele alma çabası daha da artmıştır. Dönemin Önde Gelen İsimleri Ornette Coleman Caz dünyasının 1950'lerden bu yana en etkileyici karakterlerinden biri şüphesiz Ornette Coleman'dır. Pek çok insan onun Charlie Parker kadar belirleyici bir etkisi olduğu konusunda hemfikirdir. Alto saksofoncu Coleman (ki aynı zamanda trompet ve keman da çalmaktadır) 1958-1959 yıllarındaki kayıtlarında yumuşak ve pürüzsüz bir ton sergiler. Notalar arasında kesiksiz bir şekilde ilerler. Coleman'ın tonu ne Charlie Parker kadar keskin ne de Cannonball Adderley kadar geniş/dolgundur. Notaları ani bir girişle çalmış ve çok az bir vibrato kullanmıştır. İlerleyen yıllarda ise tonu daha keskin ve parlak hale gelmiştir. Coleman her düşüncesini müzikal olarak ifade etmeyi başarmış olsa da Charlie Parker, Cannonball Adderley ve Lee Konitz'deki üstün virtüöziteye sahip değildir. Coleman, bop döneminin ardından gelmiş en taze, verimli ve yenilikçi bestecilerdendir. Tarzı gerçekten özgündür. İnanılmaz bir melodik yeteneğe sahiptir. Pek çok melodisinin akılda kalıcı olduğunu fark edersiniz. Bazı parçaları alışılmadık ritm ve armonik yapısına karşın basit gibi gözükür. İşte bu açıdan Monk'la benzerlik gösterir. Free jazz (serbest caz) olarak olarak nitelendirilse de Coleman'ın müziği kendine özgü başlı başına bir kategoridir adeta. Tempo genellikle sabittir. Onun ve grup elemanlarının çalışında 'tesadüfi' olarak adlandırılacak bir şey yoktur. Birbirlerini çok iyi dinlerler ve karar verdikleri anda Coleman ya da grup elemanları doğaçlamaya başlar. Free jazz'daki alışılmışa karşı olup kalıpları yıkma isteği müzikteki bazı temel anlayışları bütünüyle sarsmış değildir. Bunu Coleman'ın en önemli çalışmalarını yapmış olduğu trio'sunda görebiliriz. Trio performansınlarında ortada belirgin bir solo olması ile olmaması durumu aynı sıklıkta görülür. Davula bas ve saksofon, saksofona da davul ve bas eşlik edebilmektedir. Eğer 'özgürlük' gelenekten gelen anlayış dışında çalmaksa, o zaman ortada ne solo ne de eşlik kalır. Çünkü 'solo' ve 'eşlikçilik' de, 'akor değişimleri', 'parça tonu', 'önceden belirlenmiş tempo' gibi müziğin oturmuş kavramlarıdır. Gerçek müzikal özgürlük müzisyenin yansıtmak istediğini geçmişten gelen kalıplara uygun hale dönüştürmek zorunda kalmadan çalabilmesidir. Ancak bu, insan doğası gereği pek de mümkün olmayan bir şeydir: Enstrüman çalmayı öğrenmeye başladığınız andan itibaren varmak istediğiniz özgürlüğü kaybetmeye başlamışsınızdır aslında... Bundan dolayı adını 'serbestlik-özgürlük' ten alan free jazz için 'serbestlik' kavramı pek de iyi bir tanımlama olmayabilir aslında. Ornette'in müziği için de. Coleman'ın müziğinde akor geçişleri, soloların kaç ölçü çalınacağı gibi önceden belirlenmemiş bazı noktalar vardır. Kimi parçaların temposu sabit de değildir. Parçalarının ise belirli bir tonu varıdr, atonal değildir. Raslantısal hiç değildir. Coleman rahatça parça içinde tonu değiştirir ancak her tonun üzerinde o anki tonu belli edecek kadar durur. Geçişleri net ve mantıklıdır, melodik bütünlüğü ve doğaçlama hattını yansıtır. Akor değişimlerini kullanmaya karşı çıkarak Coleman zor bir iş üstlenmiştir. Akorlar müzik içinde gerilim ve rahatlama duygularını hissettirmek için gereklidir. Müzikteki yükseleme ve düşüşleri yansıtır. Ancak Coleman akorlarları kullanmadan da basçısı ve davulcusu ile bu hissiyatı dinleyiciye aktarmayı bilmiştir. Coleman için öncelik taşıyan şey melodidir. Armoni bundan sonra gelir. Modern caz Ornette Coleman'dan etkilenmiştir çünkü orjinal, duygusal ve melodik saksofon stili kendine özgüdür. Tabii tekrar belirtmek gerekir ki en önemli etkisi akor ve akor değişimlerini kullanmayışı, belirlenmiş kalıplara göre değil çaldığı melodi nereye gidiyorsa doğaçlamada kendisinin de oraya gitmesidir. Coleman'ın 1960 tarihli 'Free Jazz' albümü yarattığı etki açısından Miles Davis'in 'Kind of Blue' albümüyle paralellik gösterir. 'Kind of Blue' modal yaklaşımları popülerleştirmiştir, 'Free Jazz' ise serbest formdaki yaklaşımların daha sık kullanılmasına neden olmuştur. Coleman, Free Jazz albümünde piyanosuz iki quartet kullanmıştır. İlki kendisinin de düzenli olarak çalıdğı quartet'tir: Don Cherry(trompet) , Charlie Haden(bas) , Eddie Blackwell(davul) . Diğer quartet ise şu önemli isimlerden oluşmaktadır: Eric Dolphy (alto saksofon, bas klarinet) , Freddie Hubbard(trompet) , Scott LaFaro(bas) ve Billy Higgins(davul) . Sekiz müzisyen aynı anda çalmış, bazen de toplu doğaçlama yapmışlardır. Albüm sahip olduğu isme rağmen aslında tamamıyla 'free' değildir. Önceden düzenlenmiş kimi ensemble pasajları, ritm kısmının eşliğindeki sololar ve bas düeti buna örnek olarak gösterilebilir. Bazı sololar (özellikle Freddie Hubbard'ınkiler) kulağa akor değişimleri düşünülerek çalınmış gibi gelmektedir. Coleman'dan önce de bu şekilde toplu doğaçlama içeren kayıtlar vardı. Ancak bunlar tekil kalmış ve cazda bir akım oluşturmamıştı. 'Free Jazz' albümünden sonra ise diğer pek çok müzisyen bu formatta kayıtlar yapmıştır. Don Cherry Don Cherry (1936-1995) trompetçi, besteci, grup lideri ve free jazz'in önde gelen temsilcilerindendir. 50'lerin sonları ve 60'ların başlarında Ornette Coleman'ın gruplarındanki değişmez isimlerden biridir aynı zamanda. Coleman'ın Something Else, Change of Century ve Free Jazz gibi önemli albümlerinde yer almıştır. Cherry, Coleman'ın yanı sıra Fats Navarro ve Clifford Brown gibi bop trompeçilerinden de etkilendiğini söyler. Bop akımı Cherry'i beslemiş olduğundan çaldığı pasajlarda ve nota seçimlerinde bop tarzını görmek mümkündür. Yine de (Coleman'da olduğu gibi) Don Cherry'nin çalışı başlı başına farklı bir tarzdır. Gruplarında piyano, gitar gibi akor çalmaya müsait enstrümanlar kullanmamıştır. Kariyerinin önemli bir bölümünü Doğu, Türk ve Hint müziği üzerine yaptığı çalışmalar oluşturur. Doğaçlamarında çok esnektir, kollektif doğaçlamardaki ustalığı aynı zamanda mantık dolu sololarında da duyulur. Aslında bu açıdan cazın ilk dönemini hatırlatır: hissiyat ve esneklik sonucu ortaya çıkan kaliteli bir kollektif müzik. 1960'lardan bu yana Cherry vaktinin önemli bir bölümünü Avrupa'da geçirmiş ve kayıtlarının çoğu caz dışı müziklerden oluşmuştur. Bu müzik World Music olarak adlandırılmıştır. Cherry'nin Doğu müziğine olan ilgisi grubunda tambur, sitar, parmak zili ve gong gibi enstrümanlara yer vermesinin nedenidir. Bu yer verdiği enstrümanlara yönelik besteler yapan Cherry aynı dönemde flüt, bambu flüt ve değişik perküsyon aletlerini çalmayı da öğrenmiştir. Cecil Taylor 1929 doğumlu Cecil Taylor piyanist, besteci ve grup lideridir. 50'lerin sonu ile 60'ların başında kendine özgü bir piyano stili oluşturmuştur. Tarzı sadece farklı, yenilikçi ve sıradışı olmakla kalmaz, aynı zamanda modern caz stilleri arasındaki önemli alternatiflerden biridir. Swing'i onda açık bir biçimde duyamazsınız. Cecil Taylor'un müziği swing duygusu taşıyamayacak kadar gergindir. Belli bir melodik hattı geliştirmekten ziyade müziği derinliğine ve dikey olarak düşünüp geliştirme anlayışındadır. Taylor'un çalışı üst üste bünmiş katmanların olduğu izlenimi uyandırır dinleyicide. Sıkıca paketlenmiş, hızlı, hareket dolu. Piyanoyu adeta bir perküsyon aleti gibi kullanır, klavyeye ataklarda bulunur. Geleneksel piyano çalışındaki o 'huzur' Cecil Taylor'un çalışında yoktur. Müziği tamamıyla serbest forma dayanmaz ancak önceden konulan armonik kısıtlamaları uygulamaz. Bu da grubundaki elemalarına serbest doğaçlama yapma imkanı sağlamıştır. Albert Ayler Tenor saksofoncu Albert Ayler, doğaçlamalarıyla, Charlie Parker ve Ornette Coleman'ın ardından gelen en orjinal isimlerden biridir. Tarzı da caz tarihindeki en alışılmadık tarzlar arasındadır. Teorik olarak saksofondan çıkan en tiz notanın bir oktav kadar üstüne çıkmıştır. Ayler'in müzik sözlüğünde inilti, ağlama ve feryatlar bolca yer tutar. Çoğu saksofoncunun dolaşmaktan çekindikleri tiz perdelerde gayet rahattır. Çalışı kemanın hızlı ve bağlı çalınan notalarını çağrıştırır. Müziğini beğenseler de beğenmeseler de, o, dinleyicilerine duygu yüklü bir tecrübenin parçası olma yolunu açmıştır. Ritmik anlayışı bop'tan farklı olan Albert'in müzikal anlayışı çoğu zaman cazdan ziyade klasik ve folk müziğe yakındır. Parçalarında devamlı artan bir gerilim vardır. Coleman gibi Ayler de ilk kayıtlarında Charlie Parker parçalarını yorumlamıştır (örneğin My Name Is Albert Ayler albümünde 'Billie's Bounce' parçası) . Ayler, Coltrane'in 60'ların ortalarındaki tarz değişikliğindeki önemli unsurlardan biri olmuştur. 70'ler ve 80'ler boyunca gündemdeki saksofoncuların çoğunun üzerinde etkisi vardır. Coleman, Coltrane ve Ayler üçlüsünün gerek müzikal gerekse teknik yaklaşımları kendilerinden sonra caz arenasına çıkan saksofoncularının hemen hepsinde iz bırakmıştır. Charles Mingus Charles Mingus (1923-1979) caz tarihinde şu açılardan önemlidir: Jimmy Blanton'dan sonra caz arenasına gelen ilk bas virtüözüdür. Alışılmış metod ve yaklaşımların dışına çıkmış bir grup/orkestra lideridir. Besteceliği ve aranjörlüğü çok önemli bir yer tutar: Erken dönemdeki cazdan Duke Ellington'a, bop'tan free jazz'a pek çok fikri bir potada eritmeyi başarmıştır. Siyahi Gospel müziği, Meksika folk müziği ve Avrupa kökenli klasik müzik Mingus'un beslendiği kaynaklar olmuştur. 1940'ların ortalarından itibaren grup lideri olarak dikkat çekici kayıtlar gerçekleştirmiş olsa da, Mingus 50'lerin sonuna değin fazla tanınmıyordu. 50'lerin sonunda büyük plak firmalarıyla sözleşme imzaladığında Miles Davis, Dizzy Gillespie, Charlie Parker gibi isimlerle zaten kayıtları vardı. Mingus'un besteciliği ve lider kimliği en az basçılığı kadar önem taşır. 150'den fazla bestesi olan Mingus'un bu eserleri çok farklı alanlara yayılmıştır: funky, blues ve gospel eksenli müzik TV için program müziği üçüncü akıma ait müzikler bop free jazz film müziği Kariyeri boyunca Ellington'ın etkileri çalışmalarına yansımıştır. Özellikle erken dönem çalışmalarında bu açıkça görülür (ör. 1946 kaydı 'Bedspread') . Ellington'a ithaf edilen 'Duke's Choice' ve 'An Open Letter to Duke' gibi parçaları da vardır. Orkestra çalışmalarından ziyade küçük gruplarla (combo) yaptığı kayıtlar Mingus'un daha çok bilinen çalışmalarındandır. Gruplarıyla yaptığı çalışmalar dönemindekilere göre oldukça yenilikçidir. 4-5 kişiden oluşan caz gruplarında alışılan şey ana temanın çalındıktan sonra grup üyelerinin sırasıyla solo yapması ve son olarak da tekrar temanın çalınarak parçanın bitmesiydi (ki hala da baskın olarak görülen form budur) . Ancak bu yaklaşıma Mingus'un kayıtlarında nadiren rastlanır. Bop'taki eşlikçilik anlayışını da reddetmiştir. Bazı sololar sırasında tek eşlik el çırpma ve haykırışlardır. Mingus'ta davul aynı parça içinde farklı ritm kalıplarını kullanabilir. Parçada tempo yavaşken devamında iki katına çıkabilir. Caz tarihinde tempoyu kademeli olarak yükseltip indiren nadir grup liderlerinden biri olmuştur. Eric Dolphy Modern caz pek çok virtüöz saksofoncuyu sahneye sürmüştür, ancak Eric Dolphy üç enstrümanda birden virtüöziteye ulaşmıştır: alto saksofon, bas klarinet ve flüt. Dolphy çaldığı enstrümanlarda en pesten en tize her sesi rahatlıkla elde etmiş, teorik olarak enstrümanlardan çıkması beklenmeyen sesleri de çıkarmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Dolphy'i dinlerken çaldığı enstrümandan elde edilebilecek bütün sesleri duyabilirsiniz! Hatta sololarında kuş sesleriyle benzeşim gösteren sesleri dahi bulup kullanmıştır. Monk gibi kendine özgü bir bestecidir. Hatta Dolphy'nin besteleri dinleyicilerin kafasını Monk'unkilerden daha çok karşıtırır çünkü hızlıdır, akıp gider. Oluşturduğu etki 'tuhaflık' ve 'tahmin edilemezlik' tir. Sololarındaki nota seçimleri akor değişimlerine ya da eşlikçiye bağlı değildir. Dolphy'nin yaşam tarzı tam da 'avant-garde' ile uyuşmakta ve 'out' ifadesiyle örtüşmektedir. Bazı dinleyici, müzisyen ve müzik eleştirmenleri Dolphy'nin çalarken ne yaptığını bilmediğini, biliyorsa da bunun insanları aptal yerini koymak olduğunu söylemişlerdi. Ancak zannedilenin aksine Dolphy ne yaptığını gayet iyi biliyordu ve oldukça da sağlam bir müzik eğitimine sahipti. Notaları akor geçişleriyle bağlıydı da: çoğunluğun alışmadığı şekilde fakat! Dolphy'nin müziği bu dönem içindeki gerçek 'free jazz' sayılabilir. Dolphy'nin bilinen ilk kayıtları 50'ler boyunca Chico Hamilton Quintet ile yaptıklarıdır. 1960-64 arası Mingus'la çalışmış ve dönemin önemli kayıtlarına imza atmıştır. 1961-62 yıllarında John Coltrane ile bir de turneye katılmıştır. Ornette Coleman ya da John Coltrane kadar geniş bir etki yaratamamışsa da saksofon ve flüt sanatçılarına yeni bir yolun olduğunu işaret ederek onları etkilemiştir. FREE JAZZ'DA DAVUL VE BAS Davul Geniş bir hayal gücüne sahip pek çok davulcu free jazz ile özdeşleşmiştir. Geliştirdikleri stil, tekrarlı ride ritmleri ve high-hat ile bas davulda çalınan kalıpların dışındadır. Swing ve bop ile kıyaslandığında 'free' tarzdaki davul çok daha az tahmin edilir figürler koyar ortaya. Free jazz davulculuğu klasik batı müziği orkestralarındaki vurmalı sazların karakteristiğini taşır bir anlamda: zaman sağlayıcı olmak yerine müziğe nüans ve renk katma. Free jazz dönemin önemli davulcuları arasında Milford Graves, Rashied Ali, Sunny Murray, Andrew Cyrille, Beaver Harris, Don Moye, Billy Higgins, Paul Motian gibi isimler ön plandadır. Bas Free jazz dönemi davulda olduğu gibi basta da verimli bir dönemdir ve pek çok iyi basçı kendini göstermiştir. Bunların arasında en iyi bilinenler Charlie Haden ve Dave Holland'dır. 1937 doğumlu Charlie Haden 50'li ve 60'lı yıllarda Ornette Coleman ile yaptığı çalışmalarla caz dünyasında geniş ölçüde tanındı. Bununla beraber 70'li yıllarda Keith Jarrett Quartet'in bir üyesi olarak dikkatleri yine üzerine çekti (ki bu quartet de Ornette Coleman'ın müziğinden esinlenmişti) . Her ne kadar free jazz kategorisinde yer alsa da Haden'ın armonik temellere sıkı sıkıya bağlı bir çalışı vardır. Bundan ötürü olsa gerek ki kendi çalışmalarında geleneksel caza daha yakındır. Nefesli sazların arkasında çalarken bir zamanlama duygusu ve swing anlayışını yansıtmıştır. Eşlikçi olarak bakıldığında Haden, önündeki solonun yönü ne hızla değişirse değişsin buna uygun cümleler kurabilmiştir. Dolu ve sıcak bir tonu vardır. Haden enstrümanındaki tonu zenginleştirebilmek için özellikle çaba harcamış, kendi sololarında hızdan ziyade ses kalitesini ön planda tutmuştur. Bu yönüyle kendi dönemindeki pek çok basçıdan ayrılır. Dave Holland 'free' formdaki çalışmalarının yanı sıra Miles Davis ve Chick Corea gibi sanatçılarla yaptığı çalışmalarla da tanınır. Hangi tarz olursa olsun Holland her zaman doğru notaları seçmekte ve bunu müzikal bir bütünlüğe taşımaktadır. Çalışı kuvvetli ve kendinden emin bir havadadır. Pek çokları onun Scott LaFaro gibi geniş bir hayal gücüne sahip olduğu görüşündedir. Doğallık Holland'ın stilindeki belirleyici etkenlerden biridir. Hızlı tempolarda dahi swing'ten taviz vermez, zamanlaması gayet sağlamdır. Saksofoncu Sam Rivers'ın grubuyla yaptığı çalışmalar, Charlie Haden'ın Ornette Coleman'la ve Keith Jarrett ile yaptıklarıyla paralellik taşır. Ancak Dave Holland Charlie Haden'a göre daha hızlı ve çeviktir. Bundan dolayı önündeki nefesli sazlarlardan aşşağı kalmayan bas sololar çalabilmektedir. Chicago Avant - Garde 50'lerin sonları ile 60'ların başında Chicago'lu siyah cazcılar dikkat çekmeye başlamıştı. 70'lerin sonlarına doğru ise geniş bir kitle Chicago tabanlı bu hareketi takip ediyordu. Bu müzisyenlerin yaptığı müzik 60'lar ve 70'ler boyunca avant-garde'ın tanımı oldu. Chicago akımını oluşturan başlıca üç oluşum vardı: Sun Ra AACM (the Association for the Advancment of Creative Musicians) Art Ensemble of Chicago Sun Ra Sun Ra (1915-1963) son derece yaratıcı bir besteci, piyanist, aranjör ve grup lideriydi. 1930'dan itibaren profesyonel müzik yaşantısına başlayan Sun Ra, orkestrasını 1950'lerde kurdu. Ellington orkestrasında olduğu gibi Sun Ra'nın orkestrasında da pek çok müzisyen 20-30 sene boyunca Sun Ra ile beraber müzik hayatına devam etmiştir. Sun Ra'nın müziğindeki etkiler ve beslendiği kaynaklar: Bazı parçaları Afrika şarkıları üzerinde kuruludur. Kimi çalışmaları Coltrane'in 60'ların ortalarında yaptığı tarzdadır. Sun Ra'nın 50'lerin ortalarında yaptığı müzik, Ellington'un 40'larda yaptığının modern caza uyarlanması gibi düşünülebilir. 60'ların ortalarındaki eserleri, modern klasik müziğin elektronik enstrümanlara göre düzenlenmiş halini andırır. Sun Ra orkestrasındaki enstrüman yapılanması da diğer orkestralardan farklılık gösterir: Farklı trompet, saksofon, trombon, piyano, bas ve davul kombinasyonları denemiştir. Elektrik piyano ve synthesizers kullanarak orkestrasındaki ses rengini arttırmıştır (ki bu elektrikli enstrümanlar rock gruplarında yaygın hale gelmeden daha önce Sun Ra tarafından kullanılmıştır) . Timpani, xylophone, marimba ve zil kombinsayonları kullanmıştır. Pikolo, obua, bason ve bas klarinet de çalabilen saksofoncuları tercih etmiştir. Her elemanın aynı zamanda perküsyon çalabilmesini şart koşmuştur. 1960'lardaki albümlerinin çoğu (özellikle Heliocentric Worlds of Sun Ra vol.1 & 2) ve yaklaşımı 20. yy klasik bestecilerinden Edgard Varese ve Krzysztof Pendericki'nin çalışmalarına dayanır. Sun Ra için önemli olan sesin kendisidir. Sesin niteliği ilk ele alınması gereken şeydir. Armoni ve melodi bunu izleyen sonraki süreçlerdir. Sun Ra'nın free jazz yaklaşımı Coleman ve Coltrane'den farklıdır. Çünkü gerek Coleman gerekse Coltrane'de 'süreklilik' ve parçaların düzenlemesi çok açık bir biçimde takip edilebilir. Sun Ra'da durum farklıdır. Ayrıca Sun Ra kollektif doğaçlamayı big band ile gerçekleştirmiş ve çok daha zor bir işe girişmiştir. Ellington gibi Sun Ra da orkestrası ile caz dünyasına pek çok iyi müzisyen kazandırmıştır. Bunların arasında Marshall Allen ile John Gilmore ilk akla gelenlerdir. Sun Ra'nın konserlerinde kostümler, ışık gösterileri ve şarkılar ile izleyici kendini bir multimedya gösterisi içerisinde bulur adeta. Bu yönüyle cazdan çok rock konserlerine benzer bir hava taşır. The Association For The Advancment of Creative Musicians - AACM (Yaratıcı ve İlerici Müzisyenler Birliği) Chicago kökenli AACM, 1960'larda saksofoncu Fred Anderson ve piyanist Muhal Richard Abrams tarafından kuruldu. Konserler düzenleyip kayıt olanakları sağlamışlar, bop geleneğine bağlı olmayan siyah caz müzisyenlerini desteklemişlerdir. Müzikleri elektronik değildir, jazz-rock'dan ayrılır bu yönüyle. AACM okulunun ortaya koyduğu müzikte ritmik yapı cazın geleneksel anlayışından ziyade modern klasik müzik anlayışına yakındır. Sololar bop kalıplarından kaçınarak daha serbest formlara yönelmiştir. AACM'de Mingus'un '... her performans önceden tamamlanmış bir ürünün çalınarak izleyiciye sunulması değil, izleyiciyle beraber gidilen ve önceden bilinmeyen bir noktadır.' görüşü hakimdir. The Art Ensemble of Chicago The Art of Ensemble of Chicago grubu 60'ların sonuna doğru ortaya çıkmıştır. Katı kuralların dışında özgür bir yaklaşımla müzik yapma amacı gütmüşler, stillerini buna göre belirlemişlerdir. Grubun beklentilere göre hareket etme ya da seyirci isteklerini gerçekleştirme gibi bir kaygısı yoktur. Kimi zaman caz yaklaşımlarını kullanmışlarsa da, dünya müziğindeki bütün elementler onların müziğinin bir parçasıdır. Çalışmalarının bir kısmı Ornette Coleman, Don Cherry ve Albert Ayler etkisindedir. Sololara bakıldığında Ornette Coleman'ı hissetmek mümkündür. Tonal yaklaşım ve ses rengi açısından ise Ayler'in yöntemlerini benimsemişlerdir. Pek çok free jazz grubunda olduğu gibi The Art Ensemble of Chicago da piyano kullanmamıştır. The Art Ensemble of Chicago'da Lester Bowie trompet, Malachi Favors bas, Joseph Jarman ve Roscoe Mitchell saksofon çalmaktadır. 1970'lerden beri davulda Don Moye da grupla birlikte kayıt yapmaktadır. Ancak grup elemanları sadece bu yukarda sayılan enstrümanlarla yetinmeyip pek çok enstrüman çalmaktadır. Turne sırasında gittikleri ülkelerin pek çok enstrümanın alıp onları da müziğine dahil eden Art Ensemble of Chicago'nun sahnesi bir enstrüman müzesini andırır adeta. Art Ensemble of Chicago karmaşık akor geçişleri ve virtüözite sergilemek yerine sadeliği tercih eder ve dikkatli bir biçimde 'sessizlik' öğesini kullanır. Grup sessizlik ve ses şiddetinin değişimi olgusunu pek çok defa parçalarında yansıtmıştır. Anthony Braxton AACM'den çıkan en yetenekli figürlerden biri de Anthony Braxton'dır. Braxton, müziği kategorizasyonu reddeden müzisyenlerin önde gelenlerinden biridir. Şu ana kadar icat edilmiş bütün kamışlı sazları çalabilen Braxton, bütün çaldığı enstrümanlarda da kendine özgü bir ton elde etmeyi başarmıştır. Doğaçlamaları modern cazın önde gelen temsilcileri olan Charlie Parker ya da John Coltrane'den farklıdır. Genel olarak caz çerçevesine konulsa da Braxton'un 'cazımtrak' soloları müziğinin çok az bir kısmını oluşturur. Kimi eleştirmenlerin atonal müzik yaptığını iddia ettikleri Braxton, aslında Lee Konitz'le Eric Dolphy'den etkiler taşır. Senfonik çalışmalarında Karlheinz Stockhausen, Krzysztof Penderecki ve John Cage etkileri açıkça görülür. Üreticiliği ve eserlerindeki orjinalliği ile Braxton, yorulmak bilmeyen ve hayal gücünün ucu bucağı olmayan bir müzik adamıdır. The World Saxophone Quartet AACM'nin Chicago'da üstlendiği misyonun benzerini, 1968'de kurulan The Black Artist Group St. Louis'de üstlendi. 70'lerde ve 80'lerin başında üç saksofoncu bu oluşumun önde gelen isimleri oldu: Oliver Lake, Julius Hemphill ve Hamiet Bluiett. Bu üçlü pek çok konser verdi ve kayıtlar yaptı. Bahsi geçen bu üçlünün ön plana çıkışı ise Los Angeles kökenli saksofoncu David Murray'in onları katılımı ile gerçekleşti. Murray'in katılımıyla sayısı dörde çıkan grup, saksofon dörtlüsü gibi fazla rastlanılmayan bir projenin kurucları oldular. 1976 yılı World Saxophone Quartet'in kuruluşu oldu. Grupta Lake ve Hemphill altoda, Murray tenorda, Hamiet Bluiett de bariton saksofonda yer alıyordu (bu arada, her ne kadar grup bir saksofon dörtlüsü de olsa, duruma göre grup elelamları klarinet ve flüt de çalmaktaydı) . Kısmen Albert Ayler ve Ornette Coleman yaklaşımıyla hareket eden WSQ, kompozisyona büyük önem vermiştir. Ses rengi olarak hem free jazz hem de Duke Ellington'ın erken dönemdeki gruplarından beslenmişlerdir. Popülerite Free jazz, caz akımları içerisinde en az popüler olanıdır. Bu tarzın çalınmaya başlandığı ilk yıllarda gruplar çoğu gece kulübü tarafından reddedilmiş ve kayıt firmaları da kendileriyle ilgilenmemiştir. Bundan dolayı free jazz akımına bağlı sanatçılar albüm yapmakta büyük sıkıntı çekmiştir. Aradan geçen 40 yıla rağmen free jazz'a olan bakışta pek bir değişiklik olmuş değil. Don Cherry, Albert Ayler, Sun Ra, Cecil Taylor gibi dönemin önde gelen sanatçılarının albümlerine ulaşmak zor ve bazı tükenmiş olan albümler de tekrar basılmıyor. Zaten radyolarda çok fazla yer almayan caz içinde, free jazz akımı en az şans tanınan tür. Müzisyenler free jazz'ın içinde bulunduğu bu durumun promosyon ve tanıtım/reklam eksikliğinden kaynaklandığını söylese de, modern caz içersinde hiç promosyonu yapılmadığı halde iyi satış grafikleri yakalayan pek çok çalışmanın yer aldığı da bir gerçek. Sorun şu ki, pek çok dinleyici için free jazz; swing duygusundan uzak, kaotik ve hırçın. Bu da, diğer caz türleri yanında 'dinlenilmesi en zor tür' sıfatının kendisine yüklenilmesine neden oluyor. Free jazz'da geliştirilen kavram ve yaklaşımların önemli etkisine karşın bu kadar dar bir dinleyici kitlesiyle sınırlı kalması ise oldukça düşündürücü.
__________________ Bu mesaj en son " 25-03-2007 " tarihinde saat 10:15 AM itibariyle Kajîn Jîr tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#8 (permalink) | |||||||||||
|
Jazz - Rock Fusion Akımı
Swing döneminden sonra en çok popüler olmuş caz akımı 'jazz-rock fusion' olarak nitelendirilir. Değişik türleri birleştiren bu caz akımı 1970'li yıllara damgasını vurmakla kalmamış, aynı zamanda 1980'li ve 1990'lı yıllarda müzik piyasasında başlıbaşına bir kategori teşkil etmiştir. Bu akım içinde yer alan yüzlerce müzisyen vardır, ancak ön planda Miles Davis, Larry Coryell, John McLaughlin, Joe Zawinul, Jaco Pastorius gibi isimler sayılabilir. Dönemin Özellikleri Caz, Rock ve Funk Arasındaki Temel Farklar Caz denilen müzik türü, hangi dönemi ele alınırsa alınsın rock ve funk türlerinden ayırd edilebilir çünkü rock ve funk müzik türünde: müzikal ifadeler daha kısadır akor değişimleri daha azdır melodiler daha basittir armoni daha basittir doğaçlama, özellikle de eşlikçilerin doğaçlamaları daha kısadır aynı melodi daha sık tekrar edilir davul kalıpları daha basit ve tekrarlıdır bas kalıpları daha vurgulu ve tekrarlıdır Rock ve funk performansları esnasında pek çok şey önceden ayarlıdır, cazda ise durum böyle değildir. Caz, her yeni çalışta soloların doğaçlanmasını gerektirmekle kalmaz aynı zamanda bu soloya eşlik eden müzisyenleri de doğaçlama yapmaya zorlar. Bir parçanın iki çalınışının birebir aynı olması, doğaçlamadan kaynaklanan farklılıklar içermemesi cazda pek rastlanan bir durum değildir. Caz türünü rock ve funktan ayıran bir başka faktör de ritm duygusudur. Cazdaki ritm duygusu esnekliği ve rahatlığı vurgularken rock türünde yoğun ve sert bir ritm esastır. Bir başka ayrım ise kendini tercih edilen enstrümanlarda gösterir. Cazcılar daha çok akustik enstrümanları tercih ederler ve bol efektli ses yükseltici sistemleri tercih etmezler. Her ne kadar caz, rock ve funk türleri, iş şarkıları, blues, gospel gibi ortak bir kökten gelseler de müzik evriminde vardıkları nihai noktalar farklıdır. Mesela caz formel Avrupa konser müziğini esas alır, vokaller ağırlıklı değildir yani temelde enstrümantal müziktir. Kimi zaman radikal 20. yy. senfonik müziği kadar sıradışı olabilir. Rock ve funk müzik türleri ise genellikle vokallere ağırlıklı olarak yer verirler ve temel beste şekillerinden çok uzaklaşmazlar. Süreç içinde rock ve funk çok geniş kitlelere ulaşırken caz daha çok klasik oda müziğine benzer bir statüye sahip olmuştur çünkü dinleyicisi rock ve funk'a kıyasla daha azdır ve belli bir uzmanlık seviyesindedir. 1950'li yıllardan önce blues ve gospel müzikleri daha çok zenciler tarafından icra edilen ve yine zenci kitleyi hedef alan müzik kategorisinde popülerdi. 1920'lerdeki Bessie Smith'ten 1940'lardaki Louis Jordan'a dek pek çok sanatçı 'ırk kaydı' olarak da isimlendirilen bu tip kayıtlar gerçekleştirmiştir. 1949 yılında ise bu popüler müzik kategorisi yeni bir isme kavuşarak 'rythm and blues (R&B) ' adını almıştır ve bu müzik türü rock and roll üzerinde etkili olmuştur. R&B türüne ek olarak, rock müziği batı swing'inden de etkilenmiştir. Rock müziğinin pek çok farklı türe dayanması sonucu ortaya çıkan gelişiminde, R&B'ye kıyasla caz türüne daha uzak durduğu söylenebilir. Dönemin Önde Gelen İsimleri Caz-Rock Öncüleri 1960'lı yıllardaki caz-rock öncüleri arasında '66 yılında gitaristliğini Larry Coryell'in üstlendiği Free Spirits, '67 yılındaki vibraharpist Gary Burton'ın dörtlüsü gibi gruplar sayılabilir. Ancak en büyük popülariteyi kazanan bu gruplar değil de Blood, Sweat & Tears adlı grup olmuştur. Sekiz elemanlı bu grubun vokal tarzı James Brown ve Ray Charles karışımı olup, nefesli sazlar da gene adı geçen sanatçıların gruplarındaki nefesli düzenlemelerini andırmaktadır. Bir başka meşhur grup da 1968 yılındaki Chicago grubudur. Yedi kişilik bu grup solo vokallere ve geç 1960 Motown dönemi tarzında trompet, trombon ve saksofon düzenlemelerine yer vermiştir. Adı geçen gruplar ve benzerleri dönemin gazetecileri tarafından 'caz-rock' grupları olarak nitelenmiş ve çok yüksek albüm satışları ile dikkat çekmişlerdir. Miles Davis 1964-1968 arasındaki Miles Davis Quintet, mevcut caz tarzlarına pek çok katkıda bulunmasının yanı sıra, funk ve rock müzik araçlarını caz ile birleştiren ilk ve en önemli gruplardandır. Davulcu Tony Williams ve basçı Ron Carter'ın çalışları sonucunda grubun 'sound'u rock ritmlerini andırır hale gelmiştir. 1968 yılında hazırlanan 'Filles de Kilimanjaro' albümü grubun cazdan uzaklaşmaya başladığının bir göstergesidir. Bu albümde sadece elektrikli piyano ve bas gitar kullanılmakla kalmamış, aynı zamanda davullar keskin ve sıkı bir şekilde çalınarak geleneksel caz davulundan uzaklaşılmıştır. Bundan sonra grubun çıkardığı iki albüm 1970'li yıllardaki modern cazın rotasını çizmiştir. Bu albümler 'In A Silent Way' ve 'Bitches Brew' isimini taşımakta olup ikisi de 1969 yılında kaydedilmiştir. Bu albümde pek çok müzikal yaklaşım bir araya gelmiş ancak baskın olan tarz caz ve funk karışımı olmuştur. Albümlerin melodik yapısı ağırlıklı olarak Wayne Shorter'ın 'Nefertiti'sindeki yapıyı andırmaktadır ve Bitches Brew albümünde de Shorter'ın 'Sanctuary' melodisi kullanılmıştır. In A Silent Way, Miles Davis'in piyanist besteci Joe Zawinul ile önemli ortaklığının başlangıcı olarak kabul edilebilir. Joe Zawinul 1960'lı yıllarda Cannonball Adderley Quintet ile çalışmış ve daha sonra besteleri, düzenlemeleri ve klavye çalışı ile Davis'in grubunun yeni tarzında epey etkili olmuştur. Zawinul'un Davis'in kariyerinde oynadığı rol 40'lı ve 50'li yıllarda Gil Evans'ın, 'Kind of Blue' döneminde Bill Evans'ın ve 64-69 döneminde de Wayne Shorter'ın oynadığı role benzetilebilir. Miles Davis, grubu ile pek çok yeniliğe imza atarken kendi trompetine de radikal bir şekilde yaklaşmıştır. Enstrümanını her zamanki gibi akıcı bir şekilde çalarken aynı zamanda amplifikatöre bağlamış ve çeşitli elektronik aygıtları da kullanarak bir tür yankı etkisi elde etmiştir (Exchoplex isimli cihazın etkisi Bitches Brew albümüne ismini veren parçada açıkça duyulabilir) . Bunlara ek olarak trompetinin tonu ve ses rengi ile de oynayan Davis bu iş için wah-wah pedallarından faydalanmıştır (Live-Evil albümündeki Sivad isimli parçada bu etkiyi duyabilirsiniz) . Kimi zaman tıpkı bir rock gitaristi gibi vahşice çalarken kimi zaman da 'Porgy and Bess' ve 'Sketches of Spain' albümlerinde olduğu gibi yumuşak ve hüzünlü bir ton kullanmıştır. Miles Davis'in adı geçen grubu ile gerçekleştirdiği performanslar daima yüksek tempolu bir havanın hakimiyetinde olmuştur ancak müzisyenlerin kalitesi ve icra edilen müziğin karmaşıklığı bu grubu dönemin rock gruplarından ayırmıştır. Davis'in Jimi Hendrix ve Billy Preston gibi cazcı olmayan müzisyenlere hayranlığı da bilinmektedir. Miles Davis ve 80'li Yılların Formülü 80'li yılların ortasından sonuna dek gerçekleştirilen Davis kayıtları zaman zaman Robert Irging III ve Marcus Miller tarafından hazırlanan, doğaçlama içermeyen eşliklere dayanır. Davis, trompetini bilgisayarlı synthesizer cihazlara bağlamış ve çeşitli ses etkileri elde etmiştir. Genellikle uyguladığı formül gitarlarda bir Jimi Hendrix, saksofonlarda da bir John Coltrane takipçisini kullanmak olmuştur. Böylece istediği zaman parçalara ateşli sololar katmakta sıkıntı çekmemiştir. Bu karışımın üstüne elektronik klavye sesleri eklenmiştir ve davullarda da funk tarzında çalış kullanılmıştır. Bu dönemdeki eserler sıkı bir şekilde düzenlenmiş olup çok fazla serbestlik ya da cesaret taşımazlar. Yine de Miles Davis'in enerjik müziği çağdaşı olan pek çok müzikten kolayca ayırd edilebilecek durumdadır. John McLaughlin 1942 doğumlu İngiliz virtüöz gitarist John McLaughlin 50'li yılların sonundan itibaren İngiliz rock ve caz gruplarında aktif olarak çalmaya başlamıştır. ABD'de tanınması ise davulcu Tony Williams'ın Lifetime grubu ve Miles Davis ile birlikte çalıştığı 1969-1971 yılları arasında gerçekleşmiştir. McLaughlin'in en önemli özelliği enstrümanındaki yüksek hakimiyeti olmuştur ve bu da onu Wes Montgomery'den bu yana gelmiş geçmiş en meşhur caz gitaristlerinden biri yapmıştır. Bununla birlikte McLaughlin'in gitar tonu alışılmış gitar tonundan bir hayli farklı olup daha çok rock gitaristlerinin tercih ettikleri ses rengini andırmaktadır. McLaughlin sık sık wah-wah pedalları ve faz kaydırıcılar kullanarak gitarının tonunda değişiklikler yapmıştır. McLaughlin'in tarzının Charlie Christian, Wes Montgomery ve Kenny Burrell gibi ustalarınkinden farklı olduğu söylenebilir. Ayrıca Jim Hall'da duymaya alıştığımız yumuşak lirik doğaçlamalar da söz konusu değildir. McLaughlin'in kullandığı uzun ve karmaşık onaltılık nota dizileri Coltrane tarafından kullanılan benzer yapıları çağrıştırmaktadır. Bu bakımdan gitaristin, bop geleneğinden çok 1960'ların Coltrane tarzı doğaçlamalarına yakın olduğu söylenebilir. Adı geçen iki sanatçı da geleneksel Hint müziği üzerine çalışmış ve solalarını bu müzikteki makamlarla temellendirmekten zevk almışlardır. Kendi grubu 'Mahavishnu Orchestra' ile 1971 yılında kaydettiği 'Inner Mounting Flame' ve 1972 yılında hazırladığı 'Birds of Fire' albümlerinde gitaristin davulcu Billy Cobham, bas gitarist Rick Laird ve elektrik piyanoda Jan Hammer ile karşılıklı etkileşimi çok yüksek seviyededir. Pek çok dinleyicinin ortak görüşüne göre bu albümler grup içi karşılıklı etkileşimin ve caz-rock doğaçlamalarının doruk noktasıdır. Sıradışı bu albümlerden 'Birds of Fire' 1973 yılında Billboard listelerinde 15. sıra gibi çok yüksek bir yere yükselmiştir. Pek çok başarılı kabul edilen caz albümünün 200. sıraya bile çıkamadığı düşünülecek olursak söz konusu durumun etkileyiciliği daha iyi anlaşılabilir. Dinleyicilerin çoğunluğuna göre McLaughlin önderliğindeki bu grup gelmiş geçmiş en büyük caz-rock 'fusion' grubudur. Larry Coryell Gitarist Larry Coryell'in önemi oturmuş caz tarzları ile country, blues ve rock gibi türleri kaynaştırma konusunda ilk denemeleri gerçekleştirmiş olmasından gelmektedir. Bu denemelere daha 1960'lı yılların ortalarında girişen Coryell davulcu Chico Hamilton ve vibraharpist Gary Burton ile çalışmıştır. 1967 yılındaki 'Duster' albümü Coryell'in rock tınılarını yansıtan pek çok solo bölümü içerir. Ancak Coryell bir rock gitaristi değildir. Chico Hamilton ile çalıştığı günlerden itibaren izlediği çizgiye dikkat edilecek olursa hayalgücü yüksek ve teknik ustalığı gelişmiş bir caz gitaristi olduğu anlaşılabilir. Coryell'in çalışı McLaughlin'inkinden farklıdır, sololarında daha çok çeşitliliğe yer vermiştir, caz köklerine daha çok bağlıdır. Bütün bu kıyaslamaların kolayca ve kesin dille yapılabilmesinin sebebi McLaughlin'in Coryell'in 'Spaces' isimli albümünde çalmış olmasıdır. Bu albüm kayıtları esnasında iki gitaristin de yaratıcılık ve teknik olarak en üst noktada olduklarını hatırlamakta fayda vardır. Josef Zawinul 1932 yılında Viyana'da doğan piyanist besteci Joe Zawinul 1959 yılında ABD'ye yerleşmiştir. İlk çıkışını saksofoncu Cannonball Adderley önderliğindeki orkestralarda 1961-1970 yılları arasında gerçekleştirmiştir. Adderley'in grubunun en meşhur funk parçaları 'Mercy, Mercy, Mercy' ve 'Walk Tall'da Zawinul'un imzası vardır. Bundan sonraki önemli başarıyı ise 1969 yılında, 'In a Silent Way' adlı parçası Miles Davis tarafından aynı isimli albümde kullanıldığında yakalamıştır. Davis buna ek olarak yine Zawinul'a ait olan 'Pharaoh's Dance' isimli besteyi 'Bitches Brew' albümünde kullanmış ve adı geçen albümlerde Zawinul'u şef aranjör olarak görevlendirmiştir. Joe Zawinul, 1971 yılında Weather Report grubunu kurmuş ve grupla birlikte ürettikleri 1977 yılına ait 'Heavy Weather' albümü dünya çapında 500.000 adet satarak Altın Albüm kategorisine girmiştir. Albümdeki önemli parçalardan biri de 'Birdland'dir ve besteci bu besteyi yaparken Count Basie Orkestrası'nın New York'taki caz kulübü Birdland'de sergilediği performanslardan esinlenmiştir. Adı geçen parça diskoteklerde de çalınmış, Maynard Ferguson orkestrası ve Manhattan Transfer vokal grubu tarafından da yorumlanmıştır. Zawinul caz içinde elekronik enstrumanların kullanılmasına öncülük etmiştir. Adderley'in 1966 yılına ait 'Mercy, Mercy, Mercy' kaydında Wurlitzer elektrik piyano çalmıştır ve tur esnasında da Fender Rhodes elektrik piyano kullanmıştır. Daha önce Ray Charles ve Sun Ra tarafından da kullanılan elektrikli piyano Zawinul'a gelene dek pek yaygınlık kazanmamıştır. 1970'li yılların önemli bestecilerden olan Zawinul'un yaratıcılığı 1950'li yıllardaki Charles Mingus ve 1940'lı yıllardaki Duke Ellington ile kıyaslanabilir. 70'lerdeki herhangi bir caz bestecisinden çok daha çeşitli melodi ve eşlik ritmi oluşturmuştur. Weather Report Cannonball Adderley Quintet'ten 1971 yılında ayrılan Zawinul saksofoncu Wayne Shorter ve basçı Miroslav Vitous ile bir araya gelerek Weather Report isimli grubu kurmuş, cazda yeni doğaçlama yöntemleri üzerine çalışmaya başlamıştır. Weather Report çok farklı müzik tarzlarını kaynaştırmaya çalışmıştır. Miroslav Vitous melodik doğaçlama konusunda eşsiz yeteneğe sahip basçılardan biridir. Bu yeteneği onu Paul Chambers ve Scott LaFaro gibi basçılarla aynı klasmana sokmaktadır. Aynı zamanda yaylı basta da usta olan Vitous'un parçalı melodik cümleleri, yaylı bası derin bir tonlama ile çalışı ve türler arasında rahatça gezinebilmesi Weather Report grubuna çok şey katmıştır. Yeri geldiğinde ön plana çıkan bası yeri geldiğinde diğer grup üyelerine kusursuz olarak eşlik etmiştir. Vitous'un çalışı hiçbir zaman 'yetenekli bir müzisyenin gösterişçiliği'ne saplanıp kalmamıştır. Weather Report'un müziğinin en önemli karakteristiği geleneksel enstrümanların geleneksel olmayan şekillerde kullanılması olmuştur. Vitous normal eşlikçi bir basçı gibi davranmamış, davulcu standart ritmlerle eşlik etmemiş, piyanist Zawinul'un saksofoncu Shorter ile etkileşimi alışılmışın dışına çıkmıştır. Weather Report'un caz tarihi içindeki önemini birkaç madde ile sıralamak gerekirse şunları yazabiliriz: İlk üç albümleri: kolektif doğaçlamaya yeni bir boyut katmıştır söz konusu doğaçlama ritm ve ton bakımında bir hayli zengindir. doğaçlamaları alışılmış caz solo kalıplarının ötesine geçmiş ve geniş kitlelere hitap edebilmiştir. Grup basçıları bop dönemindeki basçı rolünün ötesine adım atmıştır Grup, diğer pek çok 'fusion' grubundan daha fazla doğaçlamaya dayanmıştır Vokal kullanmadan kitlelere hitap edebilen ilk 'fusion' gruplarındandır Caz dünyasının dev isimlerini bir araya getirerek bunların bestecilik ve doğaçlama alanında katkılarını özgürce sunabildikleri bir platform yaratmıştır. Jaco Pastorius 1976 yılında Jaco Pastorius basçı olarak Weather Report grubuna katılmıştır. Zawinul, bu yetenekli basçıdan genellikle dört farklı şekilde faydalanmıştır: Öncelikle standart bas yürüyüşleri. Sonra 'tekrarlı olmayan, etkileşimli yaklaşım'. Bu tarzda çalan bir basçı çok dikkatli şekilde grup elemanlarının o anda neyi çalacağını tahmin etmek durumundadır. Pek çok notayı es geçmeli ve ancak en uygun zamanda çalmalıdır ki bu da bir hayli yüksek hayalgücü gerektirir. Üçüncü çalış tarzı 'funk bas' olarak nitelendirilen tarzdır ve yüksek derecede senkoplu, staccato notalarla oluşturulan tekrarlı bas figürleri ile kurulur. Weather Report'taki tüm basçıların üstlenmeleri gereken nihai ve dördüncü görev ise solo çalmaktır ancak Pastorius gruba katılana dek bas soloları öncelikli olmamıştır. Pastorius yukarıda tarif edilen dört görevin de altından mükemmel olarak kalkmış bir basçıdır. Bas yürüyüşleri etkileyicidir. Tekrarlı olmayan etkileşimli tarzda rahatça çalmıştır. Funk tarzındaki çalışı ise gayet doğaldır. Pastorius, Weather Report'un 'sound'unu takdir edilir şekilde değiştirmiştir. Basçının akıcı tonu, bazı nota sonlarındaki vibratosu ve enerjik çalışı yapılan müziklere damgasını vurmuştur. Aradığı solisti bulan Zawinul, Pastorius'un bestecilik yeteneğinden de faydalanmış ve böylece grubun repertuarına 'Barbary Coast', 'Teen Town', 'Havona', 'Punk Jazz', 'River People', 'Three Views of a Secret' gibi besteler de eklenebilmiştir. 1970'lerdeki Weather Report konserlerinde mutlaka eşliksiz bir Pastorius solosu yer almıştır. Basçı, Jimi Hendrix'i andıran ses efektleri kullanmış ve sanki arkasında ona eşlik eden bir orkestra varmışçasına çalmayı becermiştir. Sık sık, 1976 yılında kaydettiği 'Donna Lee' isimli karmaşık bop melodisini çalarkenki dahiyane hızını sergilemiştir. 1982'de kendi grubu 'Word of Mouth'u kuran sanatçı yeni bir basçı kuşağının yetişmesinde öncü rollerden birini oynamıştır. Jimmy Blanton, Paul Chambers ve Scot LaFaro'dan sonra en çok taklit edilen basçı olmuştur. 1970'lerde ve 1980'lerde yetişen pek çok basçı, dönemin hakim enstrümanı elekrikli bas gitar olduğu için kendine bir tür örnek aramış ve Pastorius'un açtığı yolda ilerlemiştir. Pastorius'un böyle bir örnek teşkil etmesinde Weather Report'un popülaritesinin yanı sıra hipnotize edici çalış tekniği ve hızı da önemli faktörler olarak kabul edilir. Enstrumanını geleneksel kalıpların dışına taşıyan sanatçı bir klasik orkestra basçısının gurur duyabileceği türden görkemli legato çalışı ve sololarında eriştiği 'bas şarkısı' niteliğiyle de büyük etkiye yol açmıştır. Pat Metheny 1954 doğumlu gitarist, besteci, grup lideri Pat Metheny 1970'li yıllardan itibaren caz dünyasındaki en önemli isimlerden biridir. 1974-1977 yılları arasında Gary Burton'ın grubundaki soloları ile ön plana çıkmaya başlayan Metheny daha sonra klavyeci Lyle Mays ile kendi grubunu kurarak çalışmalarına devam etmiştir. Temelde Wes Montgomery'den etkilenen gitarist aynı zamanda country müzik tarzını ve Ornette Coleman'ın yaklaşımlarını da kullanarak kendine özgü bir müzik dili oluşturmuştur. Yüksek bir müzikal zevki olan Metheny'nin hassas denge duygusu ve lirik tarzı, akıcı ve doğal sololarında kendini hissettirir. Sanatçı senkoplu ritmleri o kadar yumuşak ve akıcı çalar ki bunlar kulağa senkoplu gelmez. Müzikal olarak Ornette Coleman ve Keith Jarrett'a olan yakınlığından ötürü aynı zamanda bir Jarrett öğrencisi olan Lyle Mays ile mükemmel bir uyum içinde çalar. Mays ve Metheny klavye ve gitar seslerinin elektronik olarak değiştirilip birleştirilmesinde öncü roller üstlenmişlerdir. Yaptıkları müzikte daima bir 'berraklık' duygusu hakimdir. Her ne kadar Metheny'nin 1980 sonlarında yaptığı bazı müzikler 'New Age' kategorisine girse de bu sanatçının her türlü caz tarzında rahatça yeteneğini sergileyebilen bir 'fusion' gitaristi olduğu söylenebilir. Metheny bir keresinde Ornette Coleman ile birlikte epey kaotik bir 'free jazz' albümü bile kaydetmiştir. New Age 1980'li yıllarda yeni bir müzik türü ortaya çıkmıştır ve bunu kategorize etmekte güçlük çeken müzik dükkanları, bu müziği klasik ve rock müzikten ziyade caza yakın bularak caz kategorisinde satmaya başlamıştır. Söz konusu tür kendine özgü bir kategori ismine kavuştuğu andan sonra bile çoğu kişi bu müziği caz olarak nitelemeye devam etmiştir. Her ne kadar bu müzik türü doğaçlama tekniğini yöntemlerinden biri olarak kullansa da caz ile arasındaki ortaklık bu noktadan öteye geçmemektedir. Bu müzikte 'swing' yoktur. Aslında bu müziğin ritmleri cazdaki swingin yol açtığı gerilime yol açmayacak şekilde bilinçli olarak düzenlenmiştir. Armoni disonant değildir. Tonal nitelikleri yumuşak ve düzgündür. Genellikle aynı akor ya da mod tüm bir parça boyunca varlığını sürdürür. Ses seviyesi genellikle yüksek değildir ve değişimler de sık değildir. Bu müzik türünde eser verenler öncelikle Steve Reich, Lamonte Young, Terry Riley ve Philip Glass gibi modern klasik bestecilerden etkilenmişlerdir. Adı geçen besteciler ise Gregoryen şarkı müziğinden, rüzgar, dalga gibi doğal olayların seslerinden ve klima makinasının monoton uğultusu gibi endüstriyel seslerden etkilenmiştir. Bu besteciler müziği en basit malzemelere ve etkinliğe indirgedikleri için yaptıkları müzik 'minimalizm' olarak isimlendirilmiştir. Yaptıkları müzik 1970'lerdeki eşliksiz Keith Jarrett doğaçlamalarını, ya da Jarrett'a esin kaynağı olan Claude Debussy ve Maurice Ravel gibi izlenimci bestecilerin eserlerini andırmaktadır zaman zaman. The Paul Winter Consort ve Oregon gibi gruplar bu tür müzik yapmıştır. Arp ustası Andres Vollenweinder 1980'li yıllarda yaptığı benzer müzikle popüler olmuştur. Piyanist George Winston ise kısmen Keith Jarrett'in uzun doğaçlamalarından esinlenerek albümler yapmış ve bu albümler milyonlarca satmıştır, konser salonlarını doldurmuştur. Bu müzik 'new age' olarak nitelendirilmiştir. Smooth Jazz 1980'li yıllarda New Age yayını yapan radyolar yavaş yavaş daha çok davul duyulabilen, bas gitara yer veren ve saksofon da içeren bir müzik türüne yer vermeye başlamıştır. Bu, biraz daha rafine ve ses seviyesi düşük funk müziktir. Bu müzikte ana caz tarzlarının yoğunluğu yoktur. Doğaçlama olarak yapılan sololar çok stilizedir. Pek çok dinleyici bu müziği tercih etmiştir çünkü kulağa hoş gelmektedir, dinlemesi ve gerektiğinde de duymamazlıktan gelmesi kolaydır. Pek çok caz türünün kolay dinlenebilen şekli vardır ve 'smooth jazz' da 'fusion' türünün kolay dinlenebilen şeklidir. Bu türde eser vermiş müzisyenler arasında piyanist Bob James, gitarist Lee Ritenour, Larry Carlton, Earl Klugh ve George Benson gibi caz ustaları da vardır. Söz konusu müzisyenler görüldüğü gibi zaman zaman, çalabilecekleri karmaşık ve uzun doğaçlamaları bir yana bırakıp daha basit ve melodik doğaçlamaları tercih etmişlerdir. Bu sayede daha geniş kitlelere ulaşmaları mümkün olmuştur. Bu sayede yaşamlarını müzikle kazanmaları da kolaylaşmıştır. 1990'lı yıllarda iyice gelişen 'smooth jazz', radyolarda popülaritesi en çok artan tür haline gelmeye başlamıştır. Türün en meşhur saksofoncuları Grover Washington Jr., Kenny G. ve Najee olmuştur. Bunları taklit eden pek çok müzisyen de yetişmiştir. 1986 ile 1995 yılları arasında Kenny G.'nin bazı albümleri milyonlarca kopya satmıştır. Başka bir deyişle bu müzisyenin tek bir albümünün satışı Charlie Parker ve John Coltrane gibi iki caz ustasının tüm albümlerinin toplam satışlarının üstündedir. Pek çok müzisyen tarafından Kenny G.'nin müziği işin özüne yönelik olmaktan çok bir süsleme gibi görülse de söz konusu müzik ve smooth jazz Amerikali dinleyicilerin büyük bir kısmı için 1980 ve 90'lı yıllar boyunca caz anlamına gelmiştir. Acid Jazz 'Acid Jazz' terimi 1987 yılında İngiliz DJ'ler Gilles Peterson ve Chris Bangs tarafından hafta sonu boyunca süren ve her odada ayrı bir müzik çalınan bir parti esnasında ortaya atılmıştır. Bu partideki odalardan birinde Detroit ve Chicago kökenli 'house music' çalınmaktaydı ve söz konusu müziğin amaçlarından biri de 'ecstasy', LSD olarak anılan ve 'acid' takma ismi ile de tabir edilen kimyasal maddeleri alan insanlara eşlik etmek idi. Odalardan birinde caz çalındığını belirten Peterson partiye katılanlara 'yeterince 'acid house' aldınız, şimdi de size biraz 'acid jazz' vereceğiz' dedi. Başlangıçta şaka yollu kullanılan bu terim kısa sürede eski caz müziklerini modern dans müziği ile birleştiren DJ'ler tarafından tutuldu. Gilles Peterson ve diğer bazı İngiliz DJ'ler özellikle 1960'lı yıllarda Art Blakey, Horace Silver, Lou Donaldson, Herbie Hancock ve Grant Green gibi müzisyenlerce Blue Note ve Prestige firmalarından çıkmış olan funky hard bop kayıtlarını çok tutuyorlardı. Daha sonra Gilles Peterson Acid Jazz isimli bir firma kurdu ve bu firmadan albüm çıkaran müzisyenler türü belirledi. 1930'lu ve 40'lı yılların swing türü gibi asit caz da öncelikli olarak dans müziği idi. Daha sonra bu müzik kendine 'smooth jazz' yayını yapan radyolarda da yer buldu.
__________________ Bu mesaj en son " 25-03-2007 " tarihinde saat 10:16 AM itibariyle Kajîn Jîr tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#9 (permalink) | |||||||||||
|
İstanbul Caz Festivali, genç cazcıları çağırıyor
Garanti Bankası sponsorluğunda 3-15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek olan 14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali, genç caz müzisyenlerini yine Caz Festivali’nde sahne almaya çağırıyor! ![]() 14. Uluslararası İstanbul Caz Festivali kapsamında bu yıl beşinci kez gerçekleşecek olan “Genç Caz” Konserler Dizisi için başvurular başladı. Genç müzisyen ve topluluklara Festival programında yer alabilecekleri bir platform oluşturan “Genç Caz”a katılmak müzisyen veya gruplar, demo kayıtlarını hazırlayıp, Genç Caz web adresinden ( [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]) veya İKSV binasından alacakları başvuru formu ile beraber en geç 14 Mayıs Pazartesi gününe kadar Festival ofisine başvurabilecekler. Başvuru süreci sonunda gönderilen demolardan Seçici Kurul tarafından belirlenecek sekiz topluluk, Mayıs ayı sonunda yapılacak değerlendirme konserine davet edilecek. Halka açık olarak yapılacak değerlendirme konserinde seçici kurul grupları canlı olarak izleyecek ve bu seneki “Genç Caz” Konserler Dizisi’nin müzisyen ve topluluklarını belirleyecek. Bu gruplar ayrıca Caz Festivali’nin kitapçıkları ve web sitesinde de ilan edilecekler. Seçmelere katılmak için adaylarda 30 yaşından büyük olmamaları, daha önceden yayınlanmış profesyonel bir albüm kayıtlarının bulunmaması ve tercihan en çok beş kişilik akustik projeler olması gibi şartlar aranıyor. Önceki yıllarda Genç Caz’a başvurmuş topluluk ve projeler tekrar başvurabilirler. Adayların, başvuru dosyalarını ve demo CD’lerini en geç 14 Mayıs Pazartesi günü saat 17.00’ye kadar İKSV merkezinde (İstiklal Cad. Luvr Apt. No:64, Beyoğlu) Caz Festivali bölümüne ulaştırılması gerekiyor. “Genç Caz” Konserler Dizisi, geçtiğimiz dört yıl içerisinde 20’nin üzerinde genç caz topluluğuna dünyaca ünlü caz sanatçılarıyla aynı festivalde yer alma imkânı sağladı. Genç Caz’a katılan birçok grup İstanbul Caz Festivali sonrasında hem başka festivallere katıldılar, hem de Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli caz kulüplerinde kariyerlerine devam ettiler. Ayrıntılı bilgi için: [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Seçici Kurul üyeleri: Cengiz Baysal (Müzisyen) Hülya Tunçağ (TRT İstanbul Radyosu) Kerem Görsev (Müzisyen) Önder Focan (Müzisyen) Pelin Opcin (İstanbul Kültür Sanat Vakfı) Seda Binbaşgil (Jazz Dergisi) Sevin Okyay (Radikal Gazetesi) [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Son başvuru tarihi: 14 Mayıs 2007 Pazartesi, saat 17.00 Uluslararası İstanbul Caz Festivali İstanbul Kültür Sanat Vakfı İstiklal Caddesi 64 Beyoğlu 34435 İstanbul Tel.: (212) 334 07 71 Fax: (212) 334 07 08 E-mail: [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]
__________________ |
|||||||||||
|
|