Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Dinler ve İnançlar Bölümü > Semavi Dinler > Musevilik

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 21-11-2006, 04:54 PM   #1 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: rêwî
Mesaj: 9,972
Üye No: 3220
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 25872
Rep Puanı : 2586029
Rep Derecesi
berxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond repute
Arrow Yahudi Hikayeleri


Dul Kadın ve Yahudinin İmanı

Bir bayram arefesinde, dul bir kadın yanında babadan yetim kalmış çocuğu ile zengin bir hacının dükkanına girerek, Allah rızası için yardım istedi. Hacı fakir kadına yardım etmediği gibi:

- Bıktım sizden nedir bu iş.. Ben sizin için mi çalışıyorum. Defol şurdan, diyerek kovdu.

Hacıdan hiç ummadığı bir şekilde cevap alarak kapı dışarı edilen kadıncağız, melül- mahzun oradan ayrılıp giderken, hacının karşısında, aynı mağazadan bir dükkanın sahibi olan yahudi, o fakirin ızdırabını anladı .

- Nedir hanım, hacı size niçin bağırdı?, diye sordu.

İmanlı ve şuurlu bir kadın olan fakirceğiz, Yahudiye hacıyı şikayet etmek yerine :

- O benim büyüğümdür. Döver de, kovar da, sana ne oluyur ey kefere! diye cevap verdi.

Fakat Yahudi durumu anlamıştı. Kadını ısrarla dükkana çağırıp, ne isterse almasını, kendisine ve çocuğuna olacak elbisenin kendisinde bulunduğunu hatta hacınınkinden daha iyisini kendisinden alabileceğini söyleyerek dükkanına getirdi. Dul kadın ve yetim çocuk Yahudinin dükkanından beğendikleri elbiseyi giydiler, kuşandılar ve kadın Yahudiye :

- Allah sana iman nasip etsin. Sen bizi giydirdiğin gibi Allah da sana Cennette köşkler verip Cennet elbiseleri giydirsin, giblerden dua etti, yanındaki masum çocuk da, anasının duasına amin, dedi. Şen şakarak oradan ayrılıp gittiler.

Dul ve yetimi dükkanından kovan hacı, o gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş ve kendis cennete girmişti. Cennette gezerken gayet güzel, gözleri kamaştıran bir köşk gördü. Baktı ki, köşkün kapısında kendisnin ismi yazılı idi. <<Demek ki burası bana ait>> diyerek köşkün kapısından içeri girmek istedi. Fakat kapıda bekçi olarak bekleyen melekler hacıyı içeri almadılar.

- Giremezsin hacı, dur bakalım nereye gidiyorsun? dediler.

Hacı durdu :

- Niye giremiyorum, bu köşk benim değil mi? diye sordu.

Melekler cevap verdiler :

- Düne kadar senindi ama, maalesef dün sizden başkasına devredildi. Daha henüz kapısının üzerrindeki tabelâ da sçkülmemiş, yakında sökerler, dediler.

Hacı neye uğradığını anlayamadı. O telaş ve heyecan içinde uyandı ki, yatakta yatıyor : <<Eyvah ben ne yaptım ... Dün çocuklara iyilik etmemekle hata ettim, demek ki benden sonra onları yahudi Avram efendi giydirmişti. Köşkü kaçırdık>> dedi.

Sabah olunca doğru yahudi Avram efendinin dükkanına gitti. Selam, hoş - beşten sonra:

- Avram efendi, dünkü dul kadına sen kaç liralık elbise verdiysenonların parasını sana ben vereceğim, dedi.

Yahudi bir altın değerinde elbise verdiğni söyledi.

Hacı :

- Madem o kadarmış al sana onun iki misli, dedi.

Fakat Avram olmaz, dedi. Hacı değerini yükseltti, hacı yükselttikçe yahudi olmaz diyor, yahudi kabul etmedikçe hacı vermek istediği parayı artırıyordu. Hacı yüz altın, ikiyüz altın vermeğe başladı ama, artık Avram'ın da sabrı taşmıştı.

- Olmaz hacı olmaz, o köşk yüz altınla bin altınla satın alınmaz... O senin gördüğün rüyayı ben de gördüm ve işte müslüman oldum. o köşk düne kadar senindi, sen daha evvel yaptığın hayır - hasenatla o kçşkü yaptırmıştın ama, dün bana sattın. Ben onu tekrar sana satmaya niyetli değilim. Sen artık bundan sonra kapına geleni boş çevirmede, Cennette kendine başka saraylar yaptır. Allah'ın mülkü geniştri, dedi.

Yahudiden de bu cevabı alan hacı, bir daha kapısına geleni boş çevirmeyceğine dair kendi kendine söz vererek oradan ayrılığ gitti. Ama köş de elden gitti. Allah yardımcısı olsun.


Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, İ.Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi
--------------------------------------------------------------------------------

Kim Yahudi?

Kûfe'de bir adam, kendisinin Müslüman olduğunu söylemekle beraber Hazreti Osman'ın (r.a.) yahûdi olduğunu iddia eder dururmuş. Etrafındaki ilim adamları her ne kadar adamı iknaya çalışıyorlarsa da, bir türlü ikna edemezlermiş. Bu meseleyi İmam-ı Âzam Hazretlerine arzedip adamı susturmasını rica etmişler.

İmam-ı A'zam Hazretleri bir akşam adamın evine misafir olmuş. Hoş-beşten sonra ev sahibi zamanın en büyük aliminin evine gelmesinde bir sebep olduğunu tahmin ederek, isteğinin ne olduğunu sormuş.

İmam-ı A'zam Hazretleri:

— Senin güzel ve dindar bir kızın varmış, ona düğüncü geldim, deyince adam hayret etmiş ve:

— Ya İmam! Sizi buraya kadar gönderen o adam, nasıl bir kimsedir? diye sormuş.

Hazreti İmam, başlamış damat adayının meziyetlerini saymaya:

— Dindar, Allah'tan son derece korkar, hayadan melekler bile ona yetişemez, âlim, hafız... diye saymaya devam edince.

Adam:

— Yeter!, demiş. Senin bu anlattıklarının yarısı bile benim kızımı vermeme yeter de artar bile.

Meramına erişen İmam:

— Yalnız, demiş bir kusurunu söylemeyi unuttum. Kızınızı istediğim zat, yahûdidir, demiş.

Adam bunun üzerine hiddetlenmiş tabiii:

— Nasıl olur ya İmam! Benim kızım bir yahûdiye mi lâyıkdır? demiş.

Adamdan bu cevabı alan İmam-ı A'zam Hazrüyük Dini Yayınlar, Osmanlı Yayınevietleri:

— Niye lâyık olmasın? Sen bir kızını yahûdiye vermek istemiyorsun da, Yüce Peygamberimiz (s.a.s.) iki kızını da yahûdiye nasıl verdi? demiş.

Adam anlamış tabii İmam Hazretlerinin eve niçin geldiğini... Eline ayağına sarılarak af dilemiş ve bir daha da Hazreti Osman hakkında söylediği sözleri ağzına almamış. (1)



Kaynak: Büyük Dini Hikayeler, Osmanlı Yayınevi


--------------------------------------------------------------------------------
Yahudilerin İftirası

Musa (a.s.) kardeşi Harun (a.s.) ile birlikte yolculuk ederken o zamana kadar görmedikleri bir ağaç görürler. Hemen ardında kapısı ardına kadar açık bir ev görürler. Seslenirler bir cevap alamazlar.Evin içinde bir kanepe görürler. Harun (a.s.):
- Ya Musa! Burası hoşuma gitti. İzin ver de şu kanepenin üzerinde biraz olsun uyuyayım.
- Uyu ya Harun.
Hz.Harun orada uyuduğu zaman ölüm meleği gelip Harun (a.s.) ruhunu kabzeder. İlk defa gördükleri ağaç kaybolur. Ev içindeki kanepe ile semaya kaldırılır. Musa (a.s.) bu duruma üzülerek yapayalnız İsrailoğullarına döner.
Onun kardeşiyle birlikte dağa çıkıp yalnız döndüğünü gören Yahudiler:
- Musa, İsrailoğullarının Harun'a karşı olan sevgisi yüüznden hased edip onu öldürdü, diye iftira ederler.
Musa (a.s.) :
- Kardeşimi öldürdüğümü ileri sürerek bana iftira ediyorsunuz. Halbuki o daha önce kendisi için takdir edilen hükmün tecellisi karşısındadır. O İlahi hüküm yerine geldi.
Yahudiler, bu iftirayı çoğaltınca Musa (a.s.) iki rekat namaz kıldı ve Rabbine kendisini temize çıkarması ve Yahudileri susturması için dua etti. Dua kabul olundu. Bir mücize olarak kanepe göründü. musa (a.s.'ın doğru söylediğine inanırlar.



--------------------------------------------------------------------------------

Yahudinin İnkarı ve Altın
İsa Aleyhisselâm bir Yahudi ile yola çıkar. Yanlarına ekmeklerini de almışlardı. Fakat Hz. İsa'nın iki, Yahûdinin ise üç ekmeği vardı. Yahudi, Hz. İsa'ya göstermeden ekmeğin birini yedi. İsa aleyhisselâm, Yahûdinin üç ekmeği olduğunu biliyordu.

— Senin üç ekmeğin vardı, biri ne oldu? diye sordu.

Yahudi: «Benim ekmeğim iki idi» diyerek yalan söyledi.

Yollarına devam ediyorlardı. Bir cüzzamlı hastaya rastladılar, İsa aleyhisselâm asası ile hafifçe bir vurunca hasta iyileşti. Yahudi bunu gördü, îsa (a.s.) yine ekmeğinin kaç olduğunu sordu. Yahudi: «İki» diye cevap verdi.

Biraz ileride bîr âmâya rastladılar, İsa aleyhisselâm teveccüh etti âmânın gözleri açıldı!

— Ekmeğin kaç idi? diye sordu.

O yine iki olduğunu söyledi. Bu minval üzere Isa aleyhisselâm'ın mu'cizelerini gördüğü halde Yahudi îman etmemekte ısrar eder ve yollarına devam ederler.

Bir müddet sonra İsa aleyhisselâm bir ağacın gölgesinde yatıp uyumaya başlar. O muhitin valisinin hasta bir kızı vardı. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren zatın kendi memleketine geldiğini duyup aratmaya başlar. Ağacın altında uyumakta olan İsa Ruhullah'ın yanına varırlar. Yahudi gelenlere ne aradıklarını sorar. Onlar meseleyi anlatıp hasta çocuğun iyileşmesi için yardımını dilediklerini söylediklerinde; Yahudi: «O sizin aradığınız benim... Getirin hastayı iyileştireyim» der.

Hastayı getirdiklerinde deynekle bir vurunca çocuğu öldürür. Yahûdiyi hemen yaka-paça valinin huzuruna çıkarırlar.

— Çocuğu öldürdüğü için öldürün bunu!, der vali.

Bu sırada İsa aleyhisselâm uykusundan uyanıp asasının kaybolduğunu görür ve biraz sonra da meseleyi öğrenir. Kerameti asada sanan yahûdinin asılmak üzere olduğunu görüp:

— Bu benim arkadaşımdır. Bunu serbest bırakırsanız, çocuğunuzu biiznillah diriltirim, der. Maalmemnuniye kabul ederler.

İsa aleyhisselâm ölünün başına varıp: «Kum biiznillah» deyince çocuk ayağa kalkar. Ve hastalıktan da kurtulur.

İsa aleyhisselâm'ın bu mu'cizesini de gören Yahudi'de hâlâ îman alâmeti yoktur.

İsa (a.s.): «Kaç ekmeğin vardı?» diye sorar ve Yahudi'den gene, «iki» cevabını alır.

Yollarına devam ederler. Bir müddet gittikten sonra beş parça külçe altına rastlarlar. Külçe altını o anda taksim etmek mümkün olmadığından İsa aleyhisselâm:

— Kimin ekmeği üçse o üç parçasını alsın, iki ekmeği olan da iki parça alsın, der.

Bu zamana kadar ekmeğinin iki olduğunu ısrarla söyleyen Yahudi:

— Benim üç ekmeğim vardı. Birisini senden gizli olarak yedim. Ben üç parça almam lâzım, der.

İsa aleyhisselâm: «beşi de senin olsun» diyerek külçe altınları ona bırakıp gider. Bir anda milyonların sahibi olan Yahudi sevincinden ne yapacağını şaşırır ve altınların arasında: «Bu da benim, bu da benim» diyerek koşmaya başlar. Biraz sonra oraya iki kişi gelir, onlar da altınlara ortak olmak isteyip; «biz de alacağız» derler. Yahudi bakar ki, kurtulmanın imkânı yok: «Ben eve gidip, at ve araba getireyim. Siz ben gelinceye kadar burada bekleyin. Ben altınları kesmek için bir de testere alır gelirim» der ve gider.

Eve varır, karısına zehirli bir börek yaptırıp atları ve arabayı alarak gelir. Tabii ki, bu işleri yapıncaya kadar biraz gecikmiştir. Öbürleri ondan şüphelenirler ve altınların tamamına sahip olmak için Yahûdiyi öldürürler. Öldürdükten sonra da: «Nasıl olsa altınlar bize kaldı. Şu böreği yiyelim de ondan sonra gideriz» deyip zehirli böreği yerler. Netice malûm... Her üçü altınlardan istifade edemez ve dünya hırsıyla geberip giderler. Gittiği yoldan geri dönen Hazreti İsa, altınların yerinde durduğunu ve üç kişinin de bu altınlar yüzünden öldüğünü görüp, dünya nimetlerine meyletmediği için Allah'a şükreder.

--------------------------------------------------------------------------------


Yahudinin Selamı

Resuli-Ekrem (.s.a.a)'in eşi Ayşe, Resul-i Ekrem (s.a.a)'ın huzurunda oturmuştu ki, Yahudi bir adam içeri girdi. Girdiği anda Selam un aleykum yerine

- Essamu aleykum' yani 'ölüm üzerinize olsun'dedi. Uzun sürmedi, başka biri daha geldi. O da selam yerine

- Ölüm üzerinize olsun' dedi. Bunun tesadüf olmadığı malumdu. Resul-i Ekrem (s.a.a)'i dille incitmek için yapılan bir plandı. Ayşe çok öfkelendi, ve

- Ölüm sizin üzerinize olsun...' diye bağırdı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurdu:

- Ey Ayşe küfür etme, küfür şekillenirse en kötü ve çirkin bir biçimde mücessem olur. Yumuşaklık ve sabırlı olmak, her neyin üzerine konursa, onu güzelleştirir, süsler ve her şeyin üzerinden kaldırılırsa güzelliğini azaltır. Niçin sinirlenip öfkelendin?

Ayşe:

- Görmüyor musun ya Resulullah'ın, bunlar küstahlık ederek, utanmadan selam yerine ne diyorlar?

- Evet, görüyorum onun için bende, 'Aleykum' yani 'sizin üzerinize olsun' diye cevap verdim, bu kadarı kafiydi.'

berxwedan is offline  
Eski 21-11-2006, 04:54 PM   #2 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: rêwî
Mesaj: 9,972
Üye No: 3220
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 25872
Rep Puanı : 2586029
Rep Derecesi
berxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Çamaşır Sepeti
Erdemlerin en yükseği iyilik yapmaktır.



Talmud





İsrael Savunma Kuvvetleri , askeri mükemmelliğini korumak için her zaman en son teknolojik gelişmeleri takip etmesiyle dikkat çekmiştir. Ancak bir çok askeri üste önemli bir teknolojik makinenin bulunmadığını birçok kişi bilmez: Bunlar çamaşır makineleridir. İsrael ordusunun genç üyeleri , sabırsızlıkla beklenen hafta sonu izninden önce toprağa bulanmış üniformalarını toplarlar, kirli çamaşırlarını da çantalarına yerleştirip eve getirirler. Dünya bir çok açıdan değişmiş olsa da , çoğu zaman çamaşırları yıkamak yine annelere düşer.



Her cuma günü, İsrael’in ana caddeleri ve otoyolları , eve dönmek için araç arayan, ellerinde kocaman çantalar bulunan asker erkek ve kızlarla dolar. Birçok ana kavşakta, otobüs yollarında ,askerlerin otostop çektikleri görülür.



Bir cuma öğleni, askerlerden biri eve dönmek için araç bulabilecek kadar şanslı ama kirli çamaşır çantasını bindiği arabanın bagajında unutacak kadar şansızdı. Neyse ki ertesi gün , çantadaki etiketten askerin ismini ve telefon numarasını öğrenen sürücüden telefon geldi.



Araba sürücüsü, askerle, otostop yaptığı köşede buluşmayı önerdi. Planladıkları gibi buluştular ve genç asker çantasını getirdiği için adama çok teşekkür ederek ayrıldı. Çantasını geri alabildiği için rahatlamış olsa da üssüne yine o kirli eşyalarıyla gideceği için sıkıntı duymuyor da değildi.



Üsse geri dönünce, asker çantasını , korkunç manzarayla tekrar karşılaşmayı göze alarak açtı . Ama bunun yerine, çantanın içinde tertemiz ütülenmiş , mis kokulu üniforması, iç çamaşırları ve çorapları görünce şaşkınlıktan donakaldı. Bunların yanında bir kap kurabiyeye iliştirilmiş bir de not buldu. İmzalanmamış not birinin annesindendi ve üniformaları, kendi oğlununkilerle birlikte yıkadığını söylüyordu. “ Umarım kurabiyeler hoşuna gider” diyordu not, “ Kendine iyi bak ve dikkatli ol...”


Büyükannemin Şamdanları
Annelerin gücü ne kadar da büyüktür! Her şeyi o hayat dolu sıcaklıklarıyla değiştirebilirler...



George Eliot





Derin bir uykudan uyanıp, karanlık odada doğruldum. Dijital saatim 06:01’i gösteriyordu. Kuşlar sabah şarkılarını söylemeye başlamışlardı bile. Hiç kıpırdamadan duruyordum, kalbim, sanki heyecanlı düşünce ve duygular içerisindeymişim gibi delicesine çarpıyordu. Onun burada olduğunu, uyuduğum sırada yanımda durduğunu ve en sonunda beni hoşça kal diyerek öptüğünü biliyordum. Sıcaklığını hala yanağımda hissedebiliyor, fark edilmemesi olanaksız kokusunun odadaki varlığını duyumsayabiliyordum.



“ Büyükanne” diye fısıldadım. “ Büyükanne, neredesin?” . Onunla konuşmayı, elini bir kez daha tutmayı o kadar çok istiyordum ki....



Hala uykuda olan eşim bana daha yakınlaştı. Omzuna yavaşça dokundum. “Ray, haydi uyan canım”...Sımsıcak gözyaşları yanaklarımdan süzülürken fısıldamıştım ona. Sanki bir rüyadaymışım gibi, farkında bile olmadan kararlı bir sesle , kendi kendime “Büyükanne Edna tam şu an öldü” dediğimi işittim.



İçgüdümden korkarak, yatağımın yanıbaşında duran lambayı yakmak için uzadım. Komodinin üstünde büyükannemle benim beraber olduğu bir fotoğraf duruyordu. Onunla son kez beraber olduğumda çektirmiştik bu fotoğrafı. O zamanlar 2,5 yaşında olan kızım Lauren’ı kucağına oturtmuştu. Büyükannemin gülümseyen gözlerinde, yıllarca ona acı çektiren katarakta meydan okuyan , derin bir bakış vardı. Fotoğrafa bakınca aramızdaki benzerlikleri çok net bir şekilde fark edebiliyordum. İkimizin de yüzünde aynı tarih vardı.. Sanki farklı zamanlarda gezilmiş bir yerin haritalarına benziyordu yüzlerimiz. Ufak Rus burnu, açık bir ten ve parıldayan muzip gözler.Birbirimizi sorgusuz sualsiz severdik. Onun dünyasının anlamı, benimkisi büyüdükçe azalırken , bana neleri nasıl yapmam gerektiğini söylemeyi hiçbir zaman ihmal etmemişti.



1887’de küçük bir Rus kasabası olan Lutsk’da doğan Edna Wolfe , 18 aylıkken Rusya’yı terk etmiş, iki kız kardeşi, ağabeyi ve babasıyla birlikte Amerika’ya gitmişti. Annesi ise Rusya’da kalmak zorunda kalmıştı , çünkü yaşlı ve kör annesini tek başına geride bırakamazdı. En sonunda o da Amerika’ya gelebildiğinde, sırtındaki giysilerden başka hiçbir şeyi yoktu. “Ama o hepsinin üstesinden geldi” derdi bana büyükannem gözleri parıldayarak. “ Bizim şabat şamdanlarımızı, paltosunun astarının içine sakladı ve o paltoyu New York’a inene kadar üstünden hiç çıkarmadı”



Bu mumlar , farklı bir hayata yapılan bir itiraf, parçalanmış bir ailenin , kendilerine her şeyi vaad eden bir yerde yeniden birleşme zaferlerinin sembolüydü.

Büyükannem bu şamdanlarda her bayramda ve her şabat’ta mumlar yakardı. Gözlerini kapar, dans eden alevlerin önünde ellerini ileri geri sallar, duayı fısıldardı. Genç bir kız olarak, onun her şeyi bildiğini düşünürdüm. Dünyanın bütün gücünün, mumların sıcaklığını etrafa yayan o küçük kırışıklı ellerde gizlendiğini sanırdım. Onu, hepimizin sahip çıkması ve uygulaması gereken aile geleneğimizin kaynağı olarak görürdüm.



Bazı şeyleri hatırlamak kolaydır.... Örneğin yemek pişirdiği zaman mutfağın nasıl koktuğunu veya beşinci doğum günümde bana Meksika’dan getirdiği kırmızı, deri not defterini, yada gül suyu kokan kolonyasını...



Bazı şeyleri de hiç anlamazdım. ..Büyükbabam ona sarıldığında neden kaskatı kesildiğini ya da hayatından hiçbir zaman tatmin olmayışının nedenlerini...Şimdi fark ediyorum ki onun en çok sevdiği şey insanlardı. Onun neslindeki kadınların bir çoğu gibi, sadece beşinci sınıfa kadar okula gitmiş, ve kitapların dünyasında hiçbir zaman rahat olamamıştı. Bunun yerine, o insanların yüzlerini okur, ifadelerinin yansıttıklarını, konuşma şekillerini incelerdi. Kendini çocukları yoluyla tanımlamıştı ama artık kendisine ihtiyaç duymadıkları zaman da onlara gücenmişti.



Ben lisedeyken ona hiç bir şeyler yapıp yapmak istemediğini sormuştum. Acaba hiç meslek sahibi olmak ya da bir kitap yazmak istemiş miydi? Bu soruyu hiç duraksamadan yanıtlamıştı “ Bütün bunları neden yapayım ki? Ben bildiğim şeyi yaptım. Yemek pişirdim, temizlik yaptım, çocuklarımı büyüttüm. Şimdi ise onların hepsi gittiler, kendi hayatlarıyla meşguller. Her zaman dolular. Şunu hiç düşünmemiştim ki....”Birden sözlerini yarıda kesti ve yüzünde memnuniyetsizliğini yansıtan sert bir ifade belirdi. Anılarında, rahatlığı değil, terk edilmişliği ve aldatılmışlığı buluyordu sanki.



Üniversiteden mezun olduktan sonra, bulduğum her fırsatta onu ziyaret ediyordum. Neden gitmem gerektiğini , neden dünyayı görmeye ihtiyaç duyduğumu anlayamıyordu. Ona göre asıl noktayı gözden kaçırıyordu. “ Bir aile kur” derdi bana, “ ve yüreğin bir daha asla eskisi gibi olmayacağını gör...”



Artık onunla politika dünyamı , feminizmi ve maceralarımı paylaşmam giderek zorlaşıyordu. Onunla ne kadar zor iletişim kurabildiğimi görmek bende derin bir hayal kırıklığını sebep oluyordu. Ancak ikimiz de yaşlandıkça, artık ona kendi dünyamı anlatmaya çalışmanın çok da önemli olmadığı gördüm , çünkü fark ettim ki bana hala kendi hayatı hakkında söylemesi gereken bir çok şey vardı. Ölümden daha da korkar hale gelmişti ve ölmeden önce,anlamını yakalaması için kendi hayatı hakkında konuşmaya ihtiyacı vardı. Bunca yıl ailesinin arkasındaki merkezi güç olmasına rağmen, neden şimdi kendini bu kadar işe yaramaz ve terk edilmiş görüyordu ki? Neden tek bir evladı bile onu yanına çağırmıyordu?



Ölümünden bir kaç ay önce, onu yaşlılar yurdunda ziyaret ettiğim o günü asla unutmayacağım.Sanki yok olmuştu, ilerlemiş yaşından dolayı değil , hayatının acı çelişkileri yüzünden ...Ona eşimden, iki çocuğumdan, evimden bahsettiğim zaman sanki çok mutlu olmuştu. Ama hukuk kariyerim ve hayata dair amaçlarımla hiç ilgilenmemişti. Küçük koltuğunda elimi tutmuştu. Tenini kaplayan büyük kahverengi lekelere bakakaldım. Şimdi hayatının gerçekten anlamlı olduğunu ona kanıtlayacak bir güvenceye o kadar çok ihtiyacı vardı ki.



Konuşurken tırnaklarına oje sürdüm. Eski günleri yad ediyordu. Kız kardeşlerinden, mutfakta beraber gülüşerek geçirdikleri eğlenceli zamanlardan, paylaştıkları sırlardan , Serince Sokak’ta yaşadıkları evlerinden bahsetti bana. Babamdan da söz açtı. Bir zamanlar onun gerçek bir “prens” olduğunu ama artık şimdi kendisini hiç anlamadığını söyledi. Konuşmalarından onun farklı bir zamanda ve farklı bir boyutta olduğunu hissedebiliyordum.



Gitmeye hazırlanırken, yavaşça koltuğundan kalktı. Bana yaklaştı ama bir an fikrini değiştirerek, eski günlerden kalan birkaç parça eşyasını sakladığı dolaba doğru döndü. Küçükken bayıldığım o güzelim bakır şamdanları aldı. “ Tatlım” dedi gözünde yaşlarla. “Sen her zaman Yahudilik sevgisiyle dolu oldun. Hayatında yaptığın seçimlerin hepsinde mutluluğu ve gerçek anlamı bulmanı dilerim. Ama şunu her zaman hatırla: Yaptığın hiçbir şey ailenden daha önemli olmayacaktır”Bana şamdanları verdi ve “ Bunların şu an sana ait olmaları en doğrusu” dedi.



Şu anda büyükannemin ölümünden neredeyse dört yıl geçti. Sanki şu an onu yeniden hatırlamam için ihtiyacım olan tek şey , bir parça tarçın kokusu ya da bir kavanoz kayısı reçeli... Ama zaman geçtikçe onu hatırlamanın gittikçe zorlaşacağını biliyorum. Bana o şamdanları vermesinin nedeni de eminim ki bu. O şamdanlarda ne zaman mumları yaksam, onun bana duyduğu sevgiyi, mumların alevinde görür gibi oluyorum. Sanki anlamlı ve amaçlı bir hayat kurmanın gücünü bana yeniden söylüyor. Ve böyle yaparak, onun hayat mirasını ve duasının anlamını giderek daha da iyi anlıyorum.

__________________
berxwedan is offline  
Eski 21-11-2006, 04:56 PM   #3 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: rêwî
Mesaj: 9,972
Üye No: 3220
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 25872
Rep Puanı : 2586029
Rep Derecesi
berxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Şal
Hiç bir şey bana çocuklarımın başarıları kadar mutluluk veremez.



Judah Benaster







Bir çok çocuk, uykuya sımsıcak hikayelerle dalarlar. Ama bu benim için geçerli değildir. Uyku vakti geldiğinde, Büyükannem Bea , kendisinin, annesinin ve 5 kardeşinin nasıl Rus pogromlarından kaçtıklarını anlatırdı. Büyükannemin söylediğine göre, Ruslar , kasabaların içine dalar birçok Yahudiyi öldürürlermiş.



Ruslar, büyükannemlerin evine girdikleri zaman, büyük büyük annem “ Kaçın çocuklar kaçın!” diye çığlık atmış. Büyükannem ve kız kardeşi kaçmışlar ve onları Yahudi olmayan komşuları soğuk, karanlık bir patates deposunda gizlemiş. İki günden fazla orada , farelerle birlikte kalmışlar. Bu arada, komşuları askerlere, hayatını riske atarak Yahudi çocukları hiçbir yerde görmediği söylemiş. Daha sonra, komşuları onları patates deposundan çıkartarak , askerlere onların kendi çocukları olduğunu söylemiş. Tabii ki yine, büyükannem ve kız kardeşinin yaşaması uğruna kendi hayatını büyük riske atmış. Zaman içine, aile yeniden birleşmiş ve benim büyük büyük annem Sara, altı çocuğuyla beraber Rusya’nın dışına bir yolculuğa başlamış. Saklanıp ilerlemekle geçen bu yolculuk iki seneden fazla sürmüş .



1910’un buz gibi, karanlık gecelerinden birinde, Sara ve altı çocuğu New York’taki Buffalo’ya ulaşmışlar. Hepsi de çok yorgun, aç ve susuzmuş. Kendilerini sıcak tutabilecek tek şey Sara’nın kışlık paltosuymuş. Durum böyle olunca, Sara paltosunu 6 parçaya bölüp çocuklarına vermiş. Böylece kendisi dışında herkes, birazcık da olsa ısınabilmiş.



Ester Mintz adında iyi kalpli bir kadın Sara’nın çektiklerini duymuş. Oradaki Yahudi cemaati yeni gelen göçmenlere destek oluyor, çeşitli yardımlar yapıyormuş. Ester bütün bir gece ayakta durup Sara’ya harika, siyah bir şal örmüş. Sara’ya bu şalı ve taze pişmiş yiyeceklerle dolu kocaman bir de sepet vermiş. Yemekler hemen yenip tükenmiş, şal da Sara’yı Amerika’da geçirdiği bu ilk soğuk kışta iyice korumuş. Sara, bu yabancının yaptığı büyük iyiliği asla unutmamış.



46 yıl sonra, Sara’nın Amerika’da doğan torunu Renee , büyükannesine nişanlandığını ve yakında evleneceğini haber vermiş. Renee’nin evleneceği kişinin adı , Yosef Mintz‘miş. Sara, Yosef’in, yıllar önce aç ve fakir olarak Amerika’ya geldiğinde kendisine o şalı ören kadının torunu olduğunu çabucak anlamış . Sara bu şalı o zamandan beri saklıyormuş. Şalı, tavan arasından çıkartıp Renee’ye göstermiş. Şalı, yüreğinin üstünde tutarak Yidiş dilinde , torunu Reneee’ye bu evliliğin beshet olduğunu, yani taa Renee’nin doğumundan önce cennette tasarlandığını söylemiş. Şalın da bunun bir işareti olduğunu eklemiş.



Renee ve Yosef hala evliler- onlar benim annemle babam. Sara ile Ester yıllar önce öldüler ve ben onları hiç tanıyamadım. Rusya’dan nasıl kaçtıklarının hikayesini bana anlatan Büyükannem Bea, ben, kızım Jennifer’a hamile kaldığım zaman öldü. Öldüğü sırada, sembolik olarak, ama sanki bilinçsizce bir aile geleneğini sürdürdü: Bana, hiç göremeyeceği, torununun torunu sıcak kalsın diye bir battaniye ördü. Bugün, yanımda Jennifer’la bu hikayeyi yazıyorum. İlk olarak Jennifer için örülmüş battaniye, o zamandan bu yana küçük kızım Allison ve kız kardeşimin oğlu Steven’ı da soğuklardan korudu. Orijinal şal ne yazikki kaybolmuş da olsa, hikayesi ve yeni örülmüş battaniye bizim içimizi ısıtmaya ve bizleri geçmiş nesillerimizin acılarına, şefkatine,


El Ele tutuşmanın Gücü
Bir yaz günü, plajda oturuyor, kumlarla oynayan iki çocuğu seyrediyordum. Her ikisi de, deniz kıyısında, kapılarıyla, kuleleriyle, tünelleriyle kocaman bir kale yapmak için beraberce harıl harıl çalışıyorlardı. Kale neredeyse tamamlanmışken , büyük bir dalga gelip kaleyi bozdu. Her şey, bir anda ıslak bir kum yığınına dönüşmüştü. Bütün uğraşlarının bir anda gözlerinin önünde yok olduğunu gören çocukların göz yaşlarına boğulmalarını bekliyordum. Ama çocuklar beni şaşırttı. Ağlamak yerine, ikisi de kalkıp el ele tutuştular ve gülerek kıyıdan biraz daha uzaklaşıp yeni bir kale yapmaya giriştiler. Çocukların , o anda bana önemli bir ders öğrettiklerini fark ettim. Yaşamımızdaki her şey, yaratmak için üstünde çok zaman ve enerji sarf ettiğimiz her karmaşık yapı , aslında kumdan yapılmışlardır. Sadece başka insanlarla kurduğumuz ilişkiler ayakta sağlam kalabilir. Er ya da geç, bir dalga gelip, kurmak için yoğun çaba sarf ettiğimiz çalışmaları anında yıkabilir. Böyle bir durum karşısında, sadece yanında tutacak bir eli olan insan gülümseyebilir....


Minnet Borcu
Yolların kenarında dur, ve bak. Eski patikalara sor: İyi yol nerede? Oraya yönel ve ruhunun geri kalanını bul!



1996 yılının yaz mevsimiydi. Eşim Joe ve ben, arkadaşlarımızla beraber, “aile izlerimizi” keşfetmek için Doğu Avrupa’da yaptığımız bir gezideydik. Eşimin büyük annesinin doğduğu şehir olan Litvanya’daki Annykst’e gitmeden önce aramıza dört tane turist de katılmıştı. Turistlerden biri olan Miriam Libenson, İbranice ve Yidiş şiirler hakkında bilgi sahibi, zeki, kültürlü bir kadındı. Kendisi Annykst’i çok gençken terk etmiş, şimdi de bu şehri, psikolog olan Michael ve İsrael’de eğitmenlik yapan Eli adlı iki oğlu ile birlikte nostaljik bir ziyaret ediyordu.



Yolculuktan önce, Michael, Annykst hakkında internette bir araştırma yapmıştı ve Annykst şehrinde, 1941’de 18 yaşında Naziler’in eline düşen Max Curtis’in hikayesini öğrenmişti. Max, çırılçıplak soyulup , şehirdeki toplu mezarların birine götürülmüştü. Orada, diğer genç kurbanlarla beraber, vurulmuş ve ölüme terk edilmişti. Ama bir mucize eseri hayatta kalmış ve savaştan sora Amerika Birleşik Devletleri’ne gelmişti.



Michael, Cleveland’de yaşayan Max ile irtibat kurmuştu. İkisi de kısa zamanda iyi arkadaş olmuşlardı. Libensonlar, “eve” yapacakları geziye Max’ı da davet etmişlerdi. Bu şekilde, Annykst’e beraber gittiğimiz kişilerin dördüncüsü Max Curtis olmuştu.



Yolculuk sırasında Max bizlere savaş zamanında başından geçenleri anlattı. Üç kez vurulduktan sonra, kendine gelmiş ve çok zorlanarak çukurdan çıkmayı başarmış. Orada, korku içinde katliamdan kurtulan tek kişinin kendisi olduğun fark etmiş. O gece, korku ve acı içinde, yaralarını yıkamak için yakınlarda bulunan bir nehrin kenarına gitmiş, daha sonra bir mısır tarlasında saklanmış. Gün ağarırken, insanların gelmeye başladıklarını fark etmiş ve aralarında, aynı kasabada yaşadığı Verutke adında Yahudi olmayan bir kızın olduğunu görmüş. Kasabada yaşayanların bir çoğu Naziler’in yanında olduğunu göstermiş olmalarına rağmen, Max’ın içinden o an kıza güvenmek gelmiş ve kıza kendini göstermiş. Vertuke, Max’a kıyafet getirmiş ve günler boyuna su ve bir parça ekmek vermiş. Kızın ne gibi bir riski üzerine aldığını kimse tahmin edemez, ama bütün ailesinin, arkadaşlarının , komşularının götürülüp vurulduğuna şahit Max , Vertuke’nin içinde bulunduğu tehlikeyi fark etmiş. Hatta Veruke’nin beraber yaşadığı kayın biraderi, Nazi Gençlik örgütünün aktif bir üyesiymiş.

Birkaç gün sonra Vertuke, kasabanın rahibine durumu açıkladığını ve rahibin Max’ın kiliseye gelmesine izin verdiğini haber vermiş. Max ise, kilisede kendisini nelerin beklediğini bilmediğinden hemen kaçmış.



Bu zamandan sonra, Max, birçok zorlukla mücadele etmiş. Partizanlarla beraber savaşmış ve daha sonra kendisini Rus ajanı zanneden Almanlar’a yakalanmış. Max’ı vuracakları sırada Yahudi olduğunu öğrenince , onu bir getoya göndermeye karar vermişler.



Aradan geçen yıllar boyunca Max, Vertuke’yi hiç unutmamış. O bir Yahudi değildi, genç ve güzeldi; kendisine getirisi ne olursa olsun doğru olanı yapması gerektiğine inanan biriydi.



Annyskt’e ulaştığımız zaman, hepimiz Max’ın vurulduğu hendeğe gittik. Orada, vurulan kişilerin anısına dikilmiş bir anıt vardı. Bu çok dokunaklı bir andı. Max, kendisini vuran bazı kişileri önceden tanıdığını bizlere anlatırken hiçbirimiz gözyaşlarımızı tutamadık. Onlarla eskiden bando takımında berabermiş. Bizlere, ihanet acısının en az kurşun acısı kadar güçlü olduğunu anlattı . Max’ın Joe’dan özel bir ricası vardı. Acaba Joe arkadaşları için El Maleh Rahamim‘i (Geleneksel matem duası) söyleyebilir miydi? Max, tek tek arkadaşlarının adını söylerken Joe, bu ricayı yerine getirmekten onur duydu. Max birdenbire, listesine bir kişiyi daha ekledi: Kendi ismini. “Hepimiz burada vurulduğumuzda benim büyük bir parçam da burada ölüp gitti.” diye ağladı. Ve sonra da dua, hayatta kalan tek kişi olan Max için söylendi.



Bilgili rehberimiz Regina, Max’ın hikayesinden derinden etkilenmişti. Max’ın Vertuke’ye karşı 55 yıldır içinde muazzam bir minnet borcu duyduğunu görünce, kadını bulmaya karar verdi.



Ertesi gün, 2. dünya savaşı sırasında Litvanyalılar ile Yahudiler arasındaki ilişkiler hakkında bir kitap yazmış olan Litvanyalı bir yazar Max Curtis ve Libensonlar’a Vertuke’yi ararlarken eşlik etti. Başkalarına karşı her zaman duyarlı olan Max, Vertuke’yi bulmaları durumunda kimliğini hemen açıklamak istemediğini söyledi. Yaptıklarının ortaya çıkması durumunda kadının hala sorun yaşayabileceğini düşündü. Bunun yanında, kadının hala hayatta olmamasına da kendini hazırladı. Böyle bir durumda, ona karşı hissettiği borcu ailesine ödemek istediğini belirtti.



Hep birlikte şehirde yürüyorlar, yolda karşılaştıkları ve Vertuke’yi tanıma ihtimalleri olan yaşlı kişilerle sohbet ediyorlardı. Oranın yerlileri sayesinde , bir süre sonra Vertuke’yi buldular. Kadın, kızı ve yeğeni ile birlikte yaşıyordu.



Vertuke’yi ziyaret ettiklerinde karşılarında, yoksul , yaşlı bir kadın buldular. Dişlerinden bir kısmı dökülmüştü. Teni sert ve kırış kırıştı. Konuklarının kim olduğunu çok merak ediyordu.



Birbirlerine iyi dileklerde bulunduktan sonra, Litvanyalı yazar, yaşlı kadına savaş yılları hakkında sorular sordu ve kendisinin kurtardığı 18 yaşındaki bir oğlanı hatırlayıp hatırlamadığını öğrenmek istedi. Vertuke heyecanla başını salladı. Evet, onu net bir şekilde hatırlıyordu. O an bütün hikayeyi anlatmaya koyuldu. Max’tan “ Motke” diye söz ediyordu.



Vertuke’yi derin duygularla dinleyen Max , konuşma zamanının geldiğini anladı. Öne doğru bir adım attı ve kendinden emin bir sesle, “ Ben Motke’yim “ dedi. Bir an için Vertuke yerinde kalakaldı ve inanmayan gözlerle Max’a baktı. Daha sonra gülümsedi ve zamandan etkilenmemiş gözleri bir kez daha ışıl ışıl parladı. Max bir adım daha attı ve ikisi de birbirlerine sarıldılar. İlk anda biraz çekingen olan sarılma giderek sıcaklaştı ve duygusallaştı.



Max mutluluktan uçuyordu. Yıllardır üstünde taşıdığı ağırlık yok oluyor gibiydi. Max için, minnet borcu duyduğu bu kadın, en fazla ihtiyaç duyduğu anda kendisine yardım eden bir zamanların genç, canlı, koruyucu genç kızına dönüşmüştü. Sarılmaları sona erdiğinde Max, Vertuke’ye konuşmaya başladı. Sözcükleri basit ama duygu yüklüydü. “ Senin yaptığın iyilik hayatımı devam ettirmemi ve başarıya ulaşmamı sağladı” dedi. “ Hayatımı sana borçluyum. Ama bundan da ötesi, sen insanlığa duyduğum inancı yeniledin. Sana olan borcumu asla ödeyemem.”



Verutke Max’a baktı ve sessizce başını salladı. Ayrıldıkları sırada, Max, haberleşmeye söz verdi.



Bu duygusal beraberlikten sonra , Max Verutke’ye her ay yardım göndermeye başladı. Max, o yıllardan bahsederken hala derinden etkileniyor., Vertuke’nin basit ve

cömert ruhunu kalbinde yaşatıyor...

__________________
berxwedan is offline  
Eski 21-11-2006, 04:57 PM   #4 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: rêwî
Mesaj: 9,972
Üye No: 3220
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 25872
Rep Puanı : 2586029
Rep Derecesi
berxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Toprağın Şarkısı
Yaşlı bir Yahudi olan Yaakov Hazan, İsrael’in kendisi için ne kadar önemli olduğunu ifade eden hikayesini anlatmaktan asla vaz geçmemişti. Hazan 90 yaşındaydı ve toprağın müziğinden bahseden bu hikayeyi tekrar tekrar, bıkıp usanmadan anlatmayı çok seviyordu.



Hikayesine neredeyse bir asır öncesine giderek başlardı. O zamanlar, Polonyalı , varlıklı bir çiftçi sahibinin yanında çalışan yoksul bir işçiydi. Varlıklı çiftçi, bazı zamanlar eğilip bir kulağını toprağa koyardı. Orada sanki bir senfoni dinliyormuş gibi sessizce dururdu. Gözlerinin dans ettiğini, vücudunun, toprağın içinden duyduğu yumuşak bir ezgiyle sağa sola hafifçe sallandığını görebilirdiniz.



Doğal olarak, Yaakov da bu güzel müziği duymak istemişti. Topraktan böylesine eşsiz ve yumuşak ezgiler çıkabiliyorsa, niye bundan yararlanmıyor, Doğanın bu ritimlerinden ruhunu neden mahrum bırakıyordu?



Böylece günün birinde, yavaş ve dikkatli bir biçimde , Yaakov da, zengin çiftçinin güneşli bir öğleden sonra yaptığı gibi, dizleri üzerine eğilmiş, tam o noktaya kulağını dayamıştı. Eliyle diğer kulağını kapadıktan sonra pür dikkat beklemeye başlamıştı.

Yaakov uzun süre bekledi . Ama müzik yoktu. Hiçbir ses gelmiyordu. Hiç bir şey...



Çiftçi yere eğilmiş ve yüzünü toprağın içine bulamış zavallı Yaakov’u gördü ve onu ayağa kaldırdı. Yaakov , öğretmenini karşısında görünce vücudunu dik tutmaya çalışarak şöyle sordu: “Neyi yanlış yapıyorum? Neden müziği ben de duyamıyorum? Sizi güzel bir ezgi mırıldanırken hatta dans ederken gördüm . Kaç kere topraktan geldiğini söylediğiniz o ilahi müziği içinize çektiğinize şahit oldum. Ben neden bunu yapamıyorum?”



“ Yaakov, “ dedi Polonyalı çiftçi biraz utanarak, “Sen müziği duyamıyorsun , çünkü burası senin toprakların değil. Sen bir Yahudisin ve burası da Polonya toprakları. Sadece buraya ait olan kişiler bu özel müziği duyabilir.”



Yaakov Hazan bu olayı hiç unutmamıştı. 20. yüzyılın başında kibutzlara gelen ilk öncülerden biri olarak, ekip biçmek, kendini evinde hissetmek , bir karış toprağa sahip olmak , başkalarına çiftçilik öğretmek için atalarının topraklarına gelmişti. Yaakov; Rusya, Polonya, ve Doğu Avrupa’nın diğer bölgelerinden , bu harap bitap diyarı yeniden canlandırmak, kahverengi kuru toprağı zengin ve meyve dolu kırmızı toprağa dönüştürmek için gelen Yahudiler arasında , Anavatan için yaptığı çalışmalarla tanındı.



Yaakov, hikayesini anlatırken, sözlerini şöyle bitirirdi:

“Şimdi evimdeyim,. Bu topraklar benim toprağım. Şimdi kulağımı toprağa dayadığımda o harikulade müziği duyabiliyorum! O güzel müziği şimdi hissedebiliyorum...”



“İşte bu ülkeyi bu yüzden seviyorum!” derdi, “ İşte buraya bu nedenle geldim. Müziği duymak için. Onunla dans etmek, şarkılar söylemek, ondan esinlenmek için ...Burası benim toprağım ve şimdi müziği duyabiliyorum. Ritim, içime işledikçe, ruhum yükseliyor ,zenginleşiyor ve hissediyorum ki artık evimdeyim...”


umudun atesı


Küçük bir çocukken, ailem Auschwitz’e gönderilmişti. Kısa bir süre için babamla aynı barakada kalıyordum. Tarif edilemez korkulara, baskılara ve zorluklara rağmen, bir çok Yahudi ellerinden geldiğince dini görevlerini yerine getirmeye çalışıyordu. Soğuk bir kış gecesi, tutuklulardan biri, bizlere, o gecenin Işıklar bayramı Hanuka’nın ilk gecesi olduğunu hatırlattı. Babam, atık metalden bir Hanukiya yaptı. Fitiller için hapishane üniformasından sarkan ipleri kullandı. Yağ için de, gardiyanlardan birinden bir şekilde aldığı yağı kullandı.



Bu gibi hareketler, tamamen yasaktı ve ölümle cezalandırıldı. Ama bizler riske girmeye alışmıştık. Ama ben yine de elimizde olan değerli kalorilerin “ boşa harcanmasına” karşıydım. Bir parça yağı yakmak yerine aramızda paylaşmak daha iyi olmaz mıydı?



“Hugo,”, demişti babam, “Sen de , ben de bir insanın uzun süre yemek yemeden yaşayabileceğini biliyoruz. Ama Hugo, insan umudu olmadan tek bir gün bile yaşayamaz. İşte bu umudumuzun ateşi. Hiçbir zaman bu ateşin sönmesine izin verme. Ne burada, ne de başka bir yerde. Bunu asla unutma Hugo...”


O, Bir Kez Daha Işığı Görmeli
İyiliğin hayattaki her şey olduğunu keşfettim.



Isaac Beverish Singer







Birkaç yıl önce, güney Fransa’dan bir doktor benimle irtibat kurmuştu. Torunu hastaydı ve oradaki doktorların hiçbiri bu hastalığın ne olduğunu bir türlü çözemiyorlardı. Benim otonom sinir sistemi hastalıkları hakkında yazdığım makalelerimi okuduktan sonra, beni bulmaya ve konuşmaya karar vermişti. Torunun hastalığının belirtileri benim incelediklerimle uyuyordu . Kendisi bana yardım edebilip edemeyeceğimi soruyordu. Hemen kabul ettim ve aylarca çocuğun Fransız doktorlarıyla telefon ve faksla haberleşerek , çeşitli testleri yürüttüm. En sonunda bir teşhis koydum ve terapi yöntemi önerdim. Bundan sonraki birkaç hafta boyunca, çocuk, mucizevi biçimde iyileşme belirtileri gösterdi. Büyükbabası , kalben teşekkürlerini iletip , günün birinde Fransa’ya gitmem durumunda mutlaka kendisine haber vermemi istedi.



1996 yazında, Fransa’nın Nice kentinde gerçekleşecek uluslararası bir bilim konferansına konuşmacı olarak davet edildim. Yıllar önce yardım ettiğim doktora haber gönderim. Otele ulaşınca, onunla irtibat kurmamı söyleyen bir mesaj aldım. Onu aradım ve o gece otelde akşam yemeği için buluşma kararı aldık.



Buluşma günü, beni güney Fransa’daki o güzel evine götürdü Evinin neredeyse Amerika Birleşik Devletlerinden bile eski olduğunu öğrenince içimi biraz burkuldu. Arabadayken eşinin göğüs kanseri olduğundan ve durumunun pek iyi olmadığından bahsetti ama eşi yine de benimde tanışmak için çok ısrar etmişti. Onunla tanışınca, kötü hastalığına rağmen, hala çok güzel bir kadın olduğunu fark ettim.



O gece, hayatımda yediğim en güzel akşam yemeklerinden birini yedim. İçtiğimiz şaraplar da harikaydı. Akşam yemeğinden sonra, 17. yüzyıl salonunda oturup konyak içip konuşmaya başladık. Aramızdaki konuşmalar evdeki hizmetlilere garip gelmiştir , çünkü İngilizce, Fransızca, İspanyolca karışık bir dil kullanıyorduk. Bir süre sonra kadın “Eşim , sizin Yahudi olduğunuzu söyledi, öyle mi? “ diye sordu.



“Evet” diye cevap verdim. “ Ben Yahudiyim”.



Benden biraz Yahudilikten, özellikle de bayramlardan bahsetmemi istediler. En iyi şekilde anlatmak için elimden geleni yaptım ve Yahudilik hakkında ne kadar az şey bildiklerini görünce çok şaşırdım. Kadın özellikle Hanuka ile çok ilgilenmişti.



Onun sorularına cevap vermeyi bitirince, birdenbire gözlerimiz içine baktı ve “Size vermek istediğim bir şey var” dedi. Ortalıktan kayboldu ve birkaç dakika sonra ,elinde bezlerle sarılı bir paketle geri geldi. Oturdu, yorgun gözleri benimkilere bakıyordu ve yavaşça konuşmaya başladı.



“ Ben 8 yaşında küçük bir kızken, İkinci Dünya Savası sırasında, askerler bütün Yahudileri toplamak için köyümüze gelmişlerdi. O zamanlar en iyi arkadaşım benimle aynı yaşta olan Janet adında bir kızdı. Bir sabah ,oyun oynamaya onun evine gittiğimde, ailesinin silah zoruyla bir kamyona bindirildiklerine şahit oldum. Eve koşup olanları anneme anlattım ve Janet’in nereye götürüldüğünü sordum. “Endişelenme”dedi. “Janet yakında geri dönecek”. Tekrar Janetler’in evine gittiğimde artık ailenin orada olmadığı, köydeki diğer insanların evdeki eşyaları yağmaladıklarını, sadece Judaik eşyaları almayıp sokağa attıklarını gördüm. Yaklaşınca, toprağın içinde bir eşyaların atılmış olduğunu fark ettim. Elime alınca, bunun Janet ve ailesinin Noel zamanında yaktıkları bir şamdan olduğunu gördüm. O küçük aklımla, “Bunu evime ötürüp Janet geri dönene kadar saklayacağım” diye düşündüm, ama o ve ailesi bir daha hiç geri dönmedi.”



Sözlerine ara verdi ve içkisinden bir yudum içti. “Bunu o zamandan beri saklıyorum. Aileme bile göstermedim ve varlığından hiç kimseye bahsetmedim. Hatta son elli yılda bundan haberi olan tek kişi eşimdir. Yahudiler’e gerçekte ne olduğunu ve tanıdığım birçok kişinin Naziler’le işbirliği yaptığını öğrenince, tekrar buna bakamadım. Ama yine de, ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir şeyleri bekleyerek hep sakladım. Şimdi neyi beklediğimi anladım. Beklediğim torunumun iyileşmesini sağlayan sizdiniz, beklediğim bir Yahudi’ydi. Ve şimdi de bunu size emanet etmek istiyorum”.



Titreyen elleriyle paketi kucağıma bıraktı. Yavaşça kumaşları çözdüm. İçinde daha önce hiç görmediğim tipte bir Menora vardı. Bakırdan yapılmıştı ve sekiz tane mumluğu vardı. Dokuzuncu mumluk ise hepsinden yukarıda duruyordu. Üstünde küçük bir çengel vardı. Kadın, Janet’in ailesinin bunu duvara astıklarını hatırladığını belirtti. Gerçekten çok eski bir şeye benziyordu. Daha sonra bazıları bana Menoranın en azından yüz yıllık olduğunu söylediler. Menora’yı elimde tutup neyi temsil ettiğini düşündükçe, ağlamaya başladım. Ağzımdan çıkabilen sadece titrek bir “ merci” oldu. Oradan ayrılırken, bana söylenen son sözler, “Il foudra voir la lumiére encore une fois”- “O, bir kez daha ışığı görmeli” oldu.



Daha sonra kadının , görüşmemizden bir aydan kısa bir süre sonra vefat ettiğini öğrendim. Bu Hanuka, Menora bir kez daha ışığı görecek. Ben ve ailem Menora’yı yakarken, taşıdığı anıların onuruna özel bir dua söyleyeceğiz ve Menora’nın bir daha ışığından mahrum kalmasına asla izin vermeyeceğiz.

__________________
berxwedan is offline  
Eski 21-11-2006, 04:58 PM   #5 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: rêwî
Mesaj: 9,972
Üye No: 3220
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 25872
Rep Puanı : 2586029
Rep Derecesi
berxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond reputeberxwedan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Aile Yadigarı
Kişinin hayattaki başarısı ne kadar para biriktirdiğiyle değil, nasıl çocuklar yetiştirdiğiyle ölçülür.



Joseph Kennedy.





60 yıl boyunca, her cuma akşamı, Abe, Ester’e şarkı söylerdi- kimi zaman yumuşak, alçak bir sesle, kimi zaman, bütün dünyaya sesini duyurmak istermişçesine güçlü bir tonla...Cuma akşamları geç saatteki duaya katılmak için acele ettiği kış günlerinde, ya da geç saatte duanın olmadığı yaz gecelerinde, bütün duygularını içine katarak, Abe hep yavaşça şarkı söylerdi... Ester kalp krizi geçirdikten hemen sonra, Abe, eşine hastanedeyken bile şarkı söylemeye devam etmişti. Sözlerini çok iyi bildiği şarkıları, bazen karıştırarak, 79 yıl boyunca en az kendisi kadar hassaslaşmış ve yıpranmış şarkıları mırıldanmıştı. Şimdi Ester, yine hastaneydi. Yine bir Şabat, oksijen tüpleri arasında geçiyordu. Buna rağmen, Abe şarkısını söyledi. “ Cesur Kadın” diye fısıldadı. Ester’in kulağına eğilerek ,duyup duyamadığından emin olmadığı halde, “Eşhet Hayil”’in o tanıdık melodisini mırıldanmaya başladı. ( “Cesur Kadın”, erdemli kadını ve anneyi öven bir duadır). Yavaşça fısıldarken, hastane çarşaflarının kokusu, onu, ilk oğullarının doğumuna ve yaşadıkları o küçücük eve geri götürdü. Evleri o kadar küçüktü ki, beşik için yer bile yoktu.



Yerleri ne kadar kısıtlı da olsa, Ester, her zaman, aile yadigarı diye adlandırdığı değerli eşyalarını koyacak bir yer bulurdu. Almanca’da Judenstern dedikleri Şabat mumlukları, anne-babasına aitti. Mumluk, yedi kolu yağla dolu olarak, oturma odasında asılı dururdu. Sahip oldukları o tek kütüphanede, Abe’nin babasının her dini bayramda alıp sinagoga götürdüğü, bayram dua kitapları bulunurdu. Şöminenin üstünde ise sidur, Abe’nin büyük teyzesine ait , yıpranmış Şabat kitabı dururdu. Eşine şarkı söylerken, Abe, kendilerine sevgiyle aktarılan tüm bu armağanların, sahip oldukları tek değerli eşyalar, oğullarına bırakacakları tek mirasları olduğunu düşünüyordu. Eşinin alnındaki beyaz saçları yavaşça kenara itti.



“Ona ellerinin meyvesini ver ve kapında yaptığı işin kendisini yüceltmesine izin ver” diye bitirdi Abe İbranice söylediği şarkıyı ve başını öne eğdi .



“ Haydi gidelim baba” dedi David usulca. Elini yavaşça, babasının omzuna koydu.



Bir an oğlunun da odada olduğunu unutmuş olan Abe irkildi. David, babasının Ester’e hoşça kal öpücüğü vermesini bekledi.

“Saat 9 olmuş bile. Dinlenmeye ihtiyacın var Baba” dedi David. “Bu gece bizde kal. Yarın sabah seni yine buraya getiririm”.



Önce kalmakta ısrar eden Abe, en sonunda David’le gitmeye razı oldu. “Önce bizim eve uğrayalım. Yürüyebilecek miyiz?”



David eğilip annesini öptü , sonra yorgunlukla içini çekti. “Baba, yürüyemeyiz. Şabat günü arabaya binmemenin senin için önemli olduğunu biliyorum. Ama ev çok uzakta.”



“Dünya artık çok büyüdü Ester” dedi Abe boş bulunarak. “Ve çok hızlı. Değerli şeyler yok oldu, gelenekler...”



David, babasının arabaya binmesine yardım ederken sessizdi. Babasının kaybolmuş gelenekler hakkında konuştuğunu biliyordu, çünkü Ester’i kaybediyor olması hakkında konuşmaya dayanamadığını fark etmişti. Ester ve Eşhet Hayil gibi Şabat duaları, her zaman birleştirici olmuştu. David bir Şabat gecesini anımsadı- belki de daha bar-mitzvasını bile yapmadan önceydi- Abe, sinagogdan birkaç öğrenciyi, “ Cesur Kadın”ın anlamını tartışmak üzere evine davet etmişti.



“Eşhet Hayil “ diye söze başlamıştı Abe, “ Deyişler kitabının sonunda bulunur ve “şema beni musar aviha; vaal titoş Torat imeha: Babanın sözlerini dinle çocuğum ve annenin öğrettiklerinden ayrıma” diye okuduğumuz Deyişler’in ilk bölümüne bir gönderme yapar. Annenin öğretileri Eşhat Hayil ‘de anlatılmaktadır. Bu manevi şiirdeki kadın evi ve toplumu için yorulmadan çalışır.”



Abe , bu genç öğrenciler arasında zor dinleyiciler olduğunu biliyordu. Zaman 70 ler’in başıydı ve geleneksel olan her şeyden şüphe ediliyordu.



“Düşündüğünüzü biliyorum, ama daha derin okumaya çalışın” diye tutkuyla ısrar ediyordu. “Bu cesur kadın evi yapan kişi ve bir öğretmen, ve , evet, bir iş kadını, bir politikacı! O güçlü, şefkatli ve akıllı. O , hayatla iyilik ve zarafetle yüzleşiyor. Ve Tanrı’yı seviyor. Yahudi değerlerini en iyi şekilde kucaklıyor. İşte bu, içinize işlemesi gereken Torat İmeha, “ Annelerin Öğretileri” . İşte bu...”



“Bu da nedir David? İtfaiye arabaları mı?” Abe’nin sesindeki panik, Davdi’i tekrar o ana geri getirmişti. Yanıp sönen ışıkları, ardından da dumanları gördüklerinde, apartmanın önüne gelmişlerdi. Ester ile Abe’nin kırk yıldır birlikte yaşadıkları ev alevler içinde yanıyordu.



Gazeteler, yangında kimsenin ölmediğini, ancak binanın ve içindeki her şeyin yok olduğunu yazdılar. Şabat mumlukları, mahzor, sidur, herşey yanıp gitmişti...



Abe üzüntü içindeki kendini bir kenara koymuştu. Ne David ne de Abe, yangını Ester’e nasıl söyleyebileceklerini bilmiyordu. En azından durumu biraz daha iyiydi. Doktor bir sonraki gün böyle söylemişti. En sonunda, David’in hastane kafeteryasına kahve almaya gittiği bir sırada Abe olayı anlattı.



“Buna inanamıyorum” diye ağlamaya başladı Ester sessizce.



“Çok üzgünüm Ester” dedi Abe, “Ama artık elimizde değerli hiçbir şeyimiz kalmadı”.

Ester aniden ağlamayı bıraktı ve doğrulup dik oturmaya çalıştı. Abe omu kolundan tuttu ve rahat oturabilmesi için sırtına bir yastık yerleştirdi.



Konuşması krizden dolayı biraz ağırlaşmıştı ama Ester kendinden emin bir tavırla sordu: “Yani bana bunca yıldır söylediğin sevgi dolu şarkıların hiçbir değeri olmadığını mı söylemek istiyorsun?” dedi.



“Ne?” dedi Abe şaşırarak, “Sen neden bahsediyorsun Ester?”

“Cesur Kadın” dan bahsediyorum. Bu değerli bir miras değil miydi?”



Abe, Ester’in ;hala parlak, hala net, hala güçlü olan gözlerine baktı. Hiçbir zaman bu manevi miraslarını düşünmemişti.



Ya David’e öğrettiklerin?” diye devam etti Ester Abe’nin elini alarak.



Abe kaşlarını çattı. “ David , beni hiçbir zaman Eşhet Hayil söylerken dinlemedi. Bu gelenekle ilgilenmiyor. David, “ Eşhey Hayil’in bir evlilik ortağını değil, bir hizmetçiyi tarif ettiğini düşünüyor.”



“Sana bunu mu söyledi?” diye üsteledi Ester.

“Hayır, bunu asla yapmaz. Ben sadece biliyorum .” diye söylendi Abe inatla.



“O zaman sevgi, yeterli bir miras olacak” diye fısıldadı Ester ve gözlerini kapadı.



Ertesi Cuma gecesine kadar, Ester hastaneden çıkmıştı. O ve Abe, David ve eşi Carol’la beraber kalıyordu.



Aşağıda Carol, Şabat mumlarını, hala ekmeğini ve şarabı hazırlarken, David de, anne babasıyla birlikte oturuyordu. “ Bizimle beraber dilediğiniz kadar kalabilirsiniz. Bu konuda endişelenmeyin” dedi David.



“Çok uzun sürmeyebilir” dedi Abe yavaşça, sonra sesini Ester’in de duyabileceği kadar yükselterek, “ Kullanacağından emin olmasam bile, sana bir şey vereceğim David. İşte ...” Abe , David’e bir kağıt verdi.



David kağıda bakıp gülümsedi . Dikkatlice yatağın kenarına koyduktan sonra , Carol’u çağırdı: ” Carol? Bir dakika buraya bakabilir misin?”



Abe, Ester’in elini aldı ve şarkısını söylemeye başladı. Sesi, akşam havasında yumuşacıktı. Sadece ince notalarda biraz kırılıyordu. Sonra Abe bir an için dalıp nerede olduğunu unuttu. Belki açık pencereden gelen rüzgarın sesiydi, ama , o sessizlikte başka bir ses de işittiğini zannetti. David’e bakmak için döndü. David, gözlerini kapatmış, Carol’un elini tutmuştu....Şarkı söylüyordu...Üzerinde Eşhet Hayil’in sözlerinin yazılı olduğu kağıt ise hala yatağın üstündeydi.....

__________________
berxwedan is offline  
 


Konu Araçları
Mod Seç

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Popüler Konular:
Bydigi Forum'un En Popüler Konuları
Sizin İçin Seçtiklerimiz-1:

Norton AntiVirus 2008
Panda Antivirus & Firewall 2008
AVG Anti-Virus Free Edition 8.0.100
McAfee VirusScan Enterprise 8.5i
Avast! 4 Professional Edition 4.8.1169
Kaspersky Internet Security 7.0.1.325
Anti-Porn 10.4.11.15
BitDefender Internet Security 11.0.9 (2008)
Eset Smart Security 3.0.642