Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Dinler ve İnançlar Bölümü > Semavi Dinler > İslamiyet

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 09-06-2007, 05:27 PM   #1 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2006
Mesaj: 4,963
Üye No: 19761
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 18198
Rep Puanı : 1819164
Rep Derecesi
Rockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond repute
Lightbulb İslam Medeniyeti ve 21. Yüzyıl


Adının anlamı barış ve esenlik olan Îslam Dini’nin düşünce ve mücadele tarihi, insanlık tarihiyle eşittir. Hz. Adem'den, Hz. Resulullah (s.a.v.)'a kadar gelen tüm peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin adı hep ÎSLAM olmuştur. Qur'an'da adı geçen peygamberlerin kendi ifadeleri de, bu gerçeği açık bir biçimde göstermektedir.

Merhametlilerin merhametlisi olan şanı yüce Allah-u Teala'nın ilmi, hikmeti ve yaratması(da) bunu gerektirmektedir. Allah-u Teala kendi ruhundan üflediği, akıl ve kalp gibi büyük nimetlerle donattığı insanı; tabi tuttuğu bu imtihan dünyasında, kendi rızasına ulaşabilmesi ve her türlü bozgunculuktan uzak, tamamen barış ve esenlik üzerine kurulu bir yaşam çizgisi üzerinde yürüyebilmesi için insanı -Elçileri aracılığıyla- İslam'a çağırması gerekmektedir. Bu böyle de olmuştur. Bütün hayırların ve güzelliklerin sahibi O'dur. O'na hamd olsun.

Her ne kadar Allah-u Teala, Kendi Elçileri aracılığıyla insanı hep bu dinin (İslam) güzelliğine davet etmişse de, insanoğlu binlerce yıllık tarihi boyunca bu barış ve esenliğin (İslam'ın) dışında, çok farklı durumlara girebilmiştir-düşebilmiştir. Bu durumlar içinde insan, bazen Rabbi'nden öyle kopmuştur ki, bu kopuş insanı ağaçlara, yıldızlara, çakan şimşeğe, yağan yağmura, doğan güneşe -cehaletinden ve korkusundan dolayı- tapar hale getirmiştir. Ya da bazen Rabbi'nden öyle uzaklaşmıştır ki -aklına, bilgisine veya ordularına, servetlerine güvenerek- kendisinin ilah olduğunu sanmış ve yeri geldiğinde de -utanmadan- bu ilahlığını ilan etmiştir. Ya da Rabbil Alemin'i sadece yaratıcı olarak bilmiş/kabul etmiş ama hüküm koyucu, helal ve haramı belirleyici olarak görmemiş/kabul etmemiş ve kendi zannına dayanarak (Rabbin rahmetinden uzak) zulüm düzenleri kurmuştur.

Kadim insanlık tarihinin seyri içinde genel olarak bu ve benzeri durumlar olagelmiştir. Tabi ki bu kadim insanlık tarihi içinde yer yer Tevhidî anlayışa dayalı topluluklar/Tevhidî anlayışa dayalı yaşamlar/ Tevhidî anlayışa dayalı yönetimler (de) olmuştur. Fakat bu durum, genel insanlık tarihinin seyri içinde uzun dönemli olamamış ve bir süreklilik oluşturamamıştır. Bu durum Allah'ın kulu, Resulü ve Habibi Hz. Muhammed'in nübuvvetine kadar sürmüştür.

Allah-u Teala'ya binler şükür ki, Hz. Resulullah'ın o muazzam mücedelesiyle dünya üzerinde 1400 yıldır süreklilik arz eden İslami yaşam/İslami düzen/İslami yönetim hep var olagelmiştir. Başta Mekke cahiliyyesi olmak üzere, bütün küfür ve şirk taraftarları bu 1400 yıl boyunca İslam'a, İslam'ın temel kaynaklarına ve İslam'ın taraftarlarına hep saldırmışlardır. Bu şer odaklı saldırılar, bazen cepheden ve açıktan olmuş, bazen de oldukça sinsice ve alçakça olmuştur. Bu küfri saldırıların şekli, biçimi, yöntemi ve kullandıkları araçlar her ne kadar değişiklik arz etse de, hiç birinde başarılı olamamışlardır. Tüm kainatın Yaratıcısı, Sahibi ve Rabbi olan Allah-u Teala, küfür ehlinin hevesini o pis kursaklarında bırakmıştır. Rabbe hamd olsun ki geçen bu 1400 yıl içinde (bütün yalanlara/bütün karalamalara/bütün iftiralara rağmen) ne Kur'an'ın bir harfi değişmiştir/ya da değiştirilmiştir ve ne de Hz.Resulullah'ın o güzide hayatının ve mücadelesinin üzeri örtülmüştür/ya da örtülebilinmiştir. İslam'ın iki temel kaynağını oluşturan Kur'an ve Sünnet, barındırdıkları tüm hakikatler ile gündüzün aydınlığı gibi ortadadırlar.

Kur'an-a ve sünnete tabi olup, İslam dairesine giren Müslüman topluluklar, inandıkları İslam'ın o aydınlık rehberliğinde, gelmiş-geçmiş tüm zamanlar içinde insanlığın şahit olduğu en büyük medeniyeti inşa etmişlerdir. Bu medeniyet, egemen olduğu coğrafyalar üzerinde, insanı ve yaşamı çepeçevre kuşatmış ve köklerini zamana yayarak tâ günümüze kadar gelmiştir.
İslam dairesine giren Müslüman toplulukların, İslam'a bağlanarak "düşünce alanında", "bilim alanında" ve "sanat alanında", yaşadıkları zamanları ve coğrafyaları aşıp nasıl görkemli bir medeniyet düzeyine ulaştıklarını ve ulaştıkları bu medeniyet düzeyi ile nasıl büyük birikimler/büyük tecrübeler/büyük şahsiyetler ve eserler ortaya koyduklarını "kısaca" ve sırasıyla belirtecek olursak;

1-Düşünce Alanında:
A-İnsana Varoluş Amacını ve Hayatının Anlamını Kavratma: İslam'ın, insana varoluş amacıyla ve ha- yatının anlamıyla ilgili verdiği sahih bilgiler sayesinde, insan hem kendi varoluşunun ve hem de ha-yatının o yüce amaçlarını öğrenir. İslam'ın insana verdiği bu sahih bilgilerden uzak olan veya inanmayan insanların zavallı hali ortadadır. Böylesine zavallı bir insan ya gider Darwin gibi kendisini aşağılık bir varlık olan maymunun soyuna bağlar veyahut gider Sartre'nin "Uzaydan dünyaya fırlamış bir taş." gibi saçma-sapan sözlerine bırakır/tabi olur.
Kendi varoluş amacını ve hayatının anlamını kavramış bir insan, artık Rabbi'ne yönelen imanlı bir kuldur. İnsanın, Yaratıcısına böylesine doğru bir temelde yönelmesiyle çok büyük kazanımları olur. Bu kazanımlarının başında gelen ise, her yönüyle kendi değerini bulmasıdır/bilmesidir.

B- İnsana İmani, Akidevi ve Tevhidi Hakikatleri Bildirmek: İnsana, hem varoluş amacını ve hem de hayatının anlamını kavratan İslam, bu dünya hayatının doğru ve anlamlı yaşanabilmesi ve yine insanın düşünsel noktalarda "zan girdabında" boğulmaması için imani, akidevi ve tevhidi hakikatleri temel iki kaynağından çok net ve berrak bir şekilde sunar. Böylelikle insana bu hakikatleri bildirerek, doğru düşünmenin ve doğru yaşamanın yol haritasını vermiş olur. Hakeza bu hakikatlerden uzak olan veya inanmayan insanların düşünsel bazda yaşadıkları tatminsizlikler/tezatlıklar/ boşluklar ile ve yine hayat karşısında tutunamayan/ hayat karşısında bir türlü doğru ve tutarlı yaşamlar ortaya koyamayan/hayat karşısında adeta yaşamlar üretemeyenlerin perişan halleri göz önüne alınırsa, rahmet dini olan İslam'ın ortaya koyduğu bu esasların ne kadar yüce oldukları çok iyi görülecektir/anlaşılacaktır.

C- İnsana Yakışır Bir Ahlak Kazandırmak: Şeksiz-şüphesiz şu kainattaki en güzel ahlak, Allah'ın ahlakıdır. Allah-u Teala, bu en güzel ahlakı Kur'an aracılığıyla ve Hz.Resulullah'ın yaşamıyla tüm insanlara tebliğ etmiştir. En güzel ahlak olan Allah'ın ahlakıyla ahlaklanan bir insan, elbetteki en güzel/en olgun/en iyi insandır. Ve binler defa, ne mutlu hakkıyla bu en güzel ahlak ile ahlaklanmış o güzel insanlara. Böyle insanlar -bila teşbih- adeta güllere benzerler. Bu en güzel ahlak ile bir öz ve şekil almış bu güzide şahsiyetler, her nerede bulunurlarsa bulunsunlar, illa o yeri bu güzel ahlak ile güzelleştirirler. Bu en güzel ahlak ile kendini donatanların ellerinden, dillerinden, gözlerinden ve niyetlerinden herkes emindir. İnsanlara kötülük etmek veya insanların kötülüğünü istemek gibi art niyetler ve yaklaşımlar, bu kutlu şahsiyetlerin en küçük bir semtine bile uğramaz/uğrayamaz. Ki zaten bugün bu modern zamanlarda eksikliği en çok görülen ve yine eksikliği en çok hissedilen, bu ahlakı güzel insanlar değil midir?

Bir insan çok okuyarak teoriysen ya da ideolog olabilir, çok didinip yüksek kariyerli bir bürokrat ya da siyasetçi olabilir veya çok çalışarak bir sporcu ya da bir sanatçı olabilir. Kısaca bir insan yüksek bir mevki ve statü elde edebilir. Ama her ne olursa olsun, ahlaklı değilse veya ahlakı güzel değilse, o insan ancak koca bir sıfırdır. Bilinmelidir ki insanı güzelleştiren ve aranılır kılan, sahip olduğu o güzel ahlaktır. Doğrudur Allah-u Teala, imanı güzel ahlak ile, küfrü de çirkin ahlakla desteklemiştir.

D- Dine (İslam'a) Girenler Arasında Kardeşlik İlan Etmek: İslam, kendi dairesine giren tüm inananları kardeş ilan etmiştir. Rengi, dili, cinsiyeti ve etnik kimliği ne olursa olsun İslam dairsine giren bir Müslüman, diğer tüm inananları kardeş bilir/kardeş görür. Müslümanlar arasındaki bu kardeşlik, imani esaslar üzerine kuruludur. Bu imani bağdan dolayıdır ki bir Müslüman, dünyanın her neresinde yaşarsa yaşasın, diğer Müslüman topluluklar ile her daim ilgilidir ve ilişki halindedir. Ve Müslümanlar yine bu imani bağlılıktan dolayı hep biribirlerinin dertleri ile dertlenmiş, her türlü bencillikten/ ilkellikten/ egoizmden uzak olmuşlardır. Zorda olan ve dara düşen diğer Müslümanlar için elleriyle, dilleriyle, kalemleriyle, mallarıyla ve canlarıyla her türlü desteği sunmuş ve bu hayırlardan uzak kalmamışlardır/ uzak durmamışlardır.

E- Dünya Genelinde Evrensel Barışın Zeminini Hazırlamak: Tüm insanların, Hz. Adem ve Havva'nın çocukları olduğunu insanlığa bildiren İslam, böylelikle insanları anlamsız ve tamamen zulüm olan her türlü milliyetçilik ve ırkçılık belasından uzak tutmaya çalışmış ve evrensel anlamda olması gereken barışın ve kardeşliğin düşünsel bakış açısını ve zeminini hazırlamıştır.
Bu bakış açısından dolayıdır ki Müslümanlar, kendi dinlerinden olmayan diğer insanları hor ve hakir görmemişler ve yine bu insanlara karşı, dinlerinden dolayı en ufak bir zorlama yapmamışlar ve baskı altına almamışlardır.

2- Bilim Alanında:
A- Eğitim Alanında: Ortaya koydukları ilim çeşitleriyle, yetiştirdikleri büyük alimleriyle ve inşa ettikleri medreseleriyle Müslüman topluluklar (ve coğrafyaları), aydınlanmanın hep doğru adresleri oldular. İlmin ve bilimin ışığı, yüzyıllar boyu hep Müslüman diyarlardan dünyaya yayıldı. Matematikte, kimyada, tıpta ve astronomide Müslüman bilginlerin yazdığı eserler, Avrupa okullarında yine yüzyıllar boyu temel ders kitapları olarak okutuldu ve öğretildi.

B- Ekonomi Alanında: Toplumların ekonomisini içten çürüten ve felç eden en önemli faktör faizdir. Faizin her çeşidini yasaklayan İslam, böylelikle hem toplumların ekonomisini ve hem de bireyler (ya da gruplar) arasındaki ticari ilişkileri sağlama almıştır. İsrafı haram sayması ve mal'ın toplumdaki bazı beyinsizlerin elinde dönüp dolaşan bir araç olmaması gerektiğini hatırlatan İslam, böylelikle hem tüketime yönelik ve hem de mali kaynakların doğru kullanılmasına yönelik sunduğu bakış açılarıyla toplumun ekonomisini güçlü tutmaya çalışmış ve Müslüman bireyi, bu temeldeki anlayışları doğrultusunda eğiterek ekonomik faaliyetlere hazırlamıştır.

C- Siyasal Yönetim Alanında: Hz.Resulullah'ın vefatından sonra, başa gelen yöneticiler hem istişareler sonucu ve hem de halkın biatıyla seçilmişlerdir. Bu sebeple İslami Yönetim, Cumhuriyetçi esasları ilke alır. Babadan oğula geçen ve krallık(sultanlık, padişahlık) olarak adlandırılan hanedan yönetim anlayışı, "normal şartlar altında" İslam'ın be- nimsediği bir yönetim anlayışı değildir. (Hz. Hüseyin'in Kerbela'daki kıyamı ve şehadeti, İslam'ın Cumhuriyetçi yönetim anlayışında meydana geti- rilmek istenen ve saltanata yönelen sapmaya karşı ortaya konulmuş (İslami) bir tavır idi/(İslami) bir duruş idi.)

D- Hukuk Alanında: İslam’ın, getirmiş olduğu hukuk sistemi ile ulaşmaya çalıştığı en temel amaç; insanlar arası ilişkilerde ortaya çıkan sorunları, "tam bir adalet" pers- pektifiyle ele almak ve adaletin, toplumsal yaşam içerisinde en güzel bir şekilde yerleşmesini sağlamak olmuştur. İslam şeriatı, ortaya koymuş olduğu hukuki ilkeler ile, herkesi yasa karşısında eşit görmüş, kim- senin soyuna, sopuna veya mevkisine göre bir ayrıcalık tanımamıştır. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, "İslam adaleti" yüzyıllar boyu sadece Müslümanlar arasında değil, gayri Müslimler arasında da konuşulup, teveccüh ile karşılanmış ve takdir edilmiştir.

3- Sanat Alanında:
A- Edebiyat ve Musiki Alanında: 1400 yıllık İslam Tarihi içinde kurulmuş olan hiçbir İslami devlet yoktur ki, edebiyatla ve musikiyle ilgilenen şahsiyetleri, kendi yönetim merkezleri olan saraylarından uzak tutmuş olsun. Edebiyatta ortaya konulan divan eserleri ve musikideki çeşitli makamlar bu ilginin bir sonucudur.

B- Mimari Alanda: İlk planlı kentleşme Müslüman topluluklarda vardır. Camiler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar…. gibi yapılar, Müslüman mimarlar elinde adeta birer şaheser olup çıkmışlardır. Müslüman mimarların elindeki tüm mimari yapılarda öncelikli ilke, "insan sağlığı ve insanın faydasıdır." Yine Müslüman mimarların ortaya koyduğu eserlerde görülen ve bugün dahi insanı hayran bıraktıracak estetik güzellik, bu mimari anlayışın bir sonucudur.

Evet İslam dairesine giren Müslüman toplulukların, İslam'ın kendilerine kazandırmış olduğu esaslar doğrultusunda; düşünce alanında, bilim alanında ve sanat alanında yaptıklarıyla nasıl zamanları ve coğrafyaları aştıklarını ve böylelikle -bu gün bile gıpta ile bakılan- o muazzam medeniyet düzeyine nasıl ulaştıklarını ve bugün özelde biz İslam ümmeti için genelde ise tüm insanlık için nasıl büyük birikimler, tecrübeler ve eserler ortaya koyduklarını çok kısa olarak ortaya koymaya çalıştık.

Şimdi denilecek ki: "Madem Müslümanlar, böylesine büyük bir medeniyetin sahipleri idiler, neden geçen 20. yüzyılda böylesine bir dağınıklık, böylesine bir perişanlık ve böylesine bir derbederlik yaşadılar?"

Bu sorunun yanıtını kapsamlı bir şekilde ortaya koymak gerekiyor. Böylelikle bu soruya verilecek doğru ve kapsamlı yanıt temelinde, hem Müslümanlar ve hem de diğer insan toplulukları, geçen 20. yüzyılda (İslam ümmetinin) neden böylesi bir dağınıklığı yaşadığını öğrenecekler. Evet şimdi sırayla bu sorunun yanıtını vermeye çalışalım:
Hz. Resulullah (s.a.v.) bir hadisinde: "Ümmetimde iki grup insan var. Bunlar bozulursa, ümmetim de ifsada girer. Bunlar idareciler ve alimlerdir." buyurur.

Bir düzeni, bir yönetimi ayakta tutan genelde bu iki sınıftır. Yani yöneticiler (siyasetçiler) ve alimlerdir (bilginlerdir).

Hz. Resulullah'tan ve dört halifeden sonra gelen Müslüman yöneticiler, Müslüman toplulukların kendilerine koyun sürüleri gibi itaat etmesini istemiş, alimler de (bilginler de) halkı bilgilendirme ve aydınlatma noktasındaki görevlerini tam ve layıkıyla yerine getirmemişlerdir. Böylelikle Müslüman topluluklar, kendilerini siyasal anlamda doğru yönlendirecek sahici önderlerden ve güçlü örgütlülüklerden/organizasyonlardan uzak kalmışlar/ kopuk olmuşlardır.

Bu 1400 yıllık zaman dilimi içinde kurulan bütün Müslüman devletler, kendilerini Kur'an-ın gölgesi olarak tanımlamışlardır. Bu tanımlamanın oluşturmuş olduğu (devlet Kur'an-ın gölgesidir) anlayışı, yüzyıllar boyu Müslümanların hem yaşantısında ve hem de bilinç altlarında oldukça büyük bir yer edinmişti. Müslüman alimler ve topluluklar da, devleti kendilerinden bildikleri için ayrıyeten bir örgütlenme çabası içine girmemişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerindeki Müslümanlar da "devlet bizdendir/bizimdir." anlayışına sırt dayadıkları için örgütsüz ve dağınık iken, gayri Müslimler ise her türlü gelişmeye karşı harıl harıl örgütlenme çabası içindeydiler.

1800'lü yıllarda bazı Müslümanlar, Osmanlı'daki kötü yönetim anlayışına karşı ilk örgütlenme çabası içerisine girerler. Fakat bir zaman sonra ise, bu ilk örgütlenme yakalanıp açığa çıkar. Enteresandır bu ilk örgütlenmeyi yakalayıp açığa çıkaranlar, daha sonra kendi yapacakları örgütlenmede bu yakaladıkları fırkadan epeyi istifade edeceklerdi. Hem Yahudi dönmeleriyle beraber ve hem de Fransız mason locasının maddi-manevi! katkılarıyla ikinci örgütlenmeyi oluşturacaklardı. Evet bunlar, kısa adı "İ.T." olan İttihat ve Terakki Fırkası'ydı.

Müslüman topluluklar içinde örgütlü olmanın ilklerinden olan İttihadçılar, bu örgütlü olmanın gücünü kısa bir zaman sonra (ordudan bazı kimseleri de yanlarına alarak) gördüler. 31 Mart (1908) provakas yonuyla iktidarı ele geçiren bu fasık fırka, taşıdıkları ırkçı ve faşist düşünce Turanizm (Pantürkizm) hayalleri uğruna, koca devleti emperyalist güçlerin savaşına, adeta harcanması gereken bir piyon gibi öne sürdüler. Böylesine büyük bir dünya savaşını kaldıracak durumda olmayan Osmanlı Devleti, diğer müttefikleri gibi savaştan yenik çıkmış ve imzalanan anlaşmalar ile tarihten silinme noktasına gelmiştir.

Osmanlı'nın son padişahı olan Vahdettin, kendi yaveri olan Mustafa Kemal'i Anadolu'ya ve Kürdistan'a göndermiş, buralarda halkı örgütlemesini ve (Kürtler ile Türkler) bu iki halkın el birliğiyle yeni bir mücadele ortaya çıkarmasını istemişti(r).

Çok kapsamlı yetkiler ile Anadolu'ya ve Kürdistan'a gelen Mustafa Kemal, camilerde verdiği hutbelerinde verilecek savaşın "gavurlara karşı Müslümanların bir cihadı" olduğunu söylemiş ve yayınladığı Amasya Genelgesi'nde ise, kurulacak devletin "Kürtlerin ve Türklerin ortak devleti" olacağını deklare etmiştir.
Burada Mustafa Kemal iki temel dinamiği harekete geçirmiştir: Bunlardan birincisi "İslami düzen ve İslami yönetim", ikincisi ise (iki Müslüman halkın) "ortak devlet" olma dinamiğidir.
Hem savaş sırasında ve hem de savaş sonrasında, itilaf güçleri birer birer bütün Osmanlı eyaletlerini işgal etmeye başladı. Burada en çok dikkat edilmesi gereken nokta, emperyal işgal hareketlerinin Müslümanları hazırlıksız ve örgütsüz yakalamasıdır. İngiltere öncülüğündeki Avrupa emperyalistleri, bu hazırlık- sızlığı/bu örgütsüzlüğü hem işgal yıllarında ve hem de oralardan ayrılıp, kendi ülkelerine dönecekleri ileriki yıllarda çok iyi kullanacaklardı.

Mustafa Kemal, Anadolu'da ve Kürdistan'da öne çıkardığı İslami esaslara dayalı ortak devlet amacı için mücadele verirken, işgal edilmiş Osmanlı’nın diğer eyaletlerindeki müslümanlar da, bu emperyal güçler karşısında tevhide dayalı kendi kurtuluş savaşlarını birer birer orga- nize etmeye başlamışlardı.
Bu tevhide dayalı kurtuluş savaşlarının ilki, Anadolu ve Kürdistan'da, Lozan Anlaşmasıyla sonuç verdi. Fakat Cumhuriyetin ilanından ve Lozan Anlaşmasından sonra ise, ortada ne İslami esaslar vardı ve ne de Kürtlerin kurucu üyeliği. Geçen 20. yy.'da İslam Ümmeti içindeki ilk ve en büyük kırılma, bu coğrafyalarda yaşandı "Lozan'da neler olmuştu?", "Lozan'da kapalı kapılar ardında neler konuşulmuştu?", "Kim kime hangi sözleri vermişti?", "Neden İslam'a dayalı bir devlet kurulmadı?", "Neden Kürtler devletin kurucu üyesi değildi?"

Elbetteki bir gün gelecek, tüm bu soruların yanıtları bir bir ortaya çıkacaktır. Zira beşer işi olan şeyler, eninde-sonunda ortaya çıkmaya mahkumdur. Tarih, bunun sayısız örnekleriyle doludur.
Bizler, "Müslümanlar neden 20. yy.'da böylesine dağınık, böylesine perişan ve böylesine derbeder oldular?" sorusunun yanıtını toparla-yacak olursak:
- Müslüman yöneticilerin ve İslam Alimlerinin kendi tarihsel rollerini oynayamamaları,
- Müslüman yöneticilerin ve İslam Alimlerinin kendi tarihsel rollerini oynayamamalarından dolayı, Müslüman topluluklarda oluşan rehavet,
- Müslüman topluluklardaki "Nasıl olsa devlet bizimdir" ya da "devlet zaten biziz" anlayışından kaynaklanan genel örgütsüzlük hali,
- İktidarı ele geçiren İttihatçı fasıkların, hiç beklenmedik bir şekilde ve zamanda koca devleti (yani Osmanlı'yı) I. Dünya Savaşına sokmaları ve ardından gelen yenilgiler,
-Müslüman toplulukların, kendilerini yöneten beceriksiz idarecilerin macerape- rest politikalarının kurbanı olmaları… vs.

Bu gibi temel sebeplerden dolayı müslüman topluluklar, 1400 yıllık tarihlerinde ilk kez (geçen 20. yy.'da) böylesine bir perişanlığı ve derbederliği yaşadılar.

Tüm İslam coğrafyaları geçen 20. yy.'da işgal edilmiştir. İslam coğrafyalarının böylesine işgallere uğraması, hem Müslümanlar açısından ve hem de İslam Tarihi açısından oldukça utanç verici olmuştur. Zira Müslümanlar 1400 yıl boyunca dünya üzerinde tarih yapıcı olanlar ve tarih yazıcı olanlar olmuşlardır. Yani kendi tarihi süreçleri içinde Müslümanlar hep özne olmuşlardır.
Şu an 21.yy.'da İslam Ümmeti olarak yaşadığımız bu genel durum, elbetteki geçen 20. yy.'ın acı devamından başka bir şey değildir.

Rockurd is offline  
Eski 09-06-2007, 05:29 PM   #2 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2006
Mesaj: 4,963
Üye No: 19761
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 18198
Rep Puanı : 1819164
Rep Derecesi
Rockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond repute
Varsayılan


Evet, (eğer) bu 21. yüzyılı doğru okumak/ doğru anlamak ve her yönüyle doğru bir temelde ortaya koyup sorgulamak istiyorsak, öncelikli olarak geçen 20. yüzyılın panoramasını genel olarak ortaya koymak zorundayız.

20. Yüzyılın Genel Panoraması:
15. yüzyıldan başlayarak yaptığı coğrafi keşifleriyle, Çin'den alıp kendi ülkelerinde geliştirdikleri matbaanın gelişi ve işleyişiyle; bilimde, sanatta, mimaride yaptıkları rönesansıyla, baskıcı/ köreltici skolastik düşünceye karşı ortaya koydukları reformlarıyla, buharın icadıyla temeli atılan sanayi alanındaki devrimleriyle ve siyasal alanda birliklerini tamamlayan ülkeleriyle Avrupa Coğrafyası, 20. yüzyılın başlarında en büyük siyasal, ekonomik ve askeri güç olarak dünya siyaset sahnesinde yerini alıyordu.

Avrupa bu gücünü, yaptığı klasik sömürge işgalleriyle dünyanın her tarafında -Amerika kıtasında, Afrika kıtasında, Avustralya kıtasında- gösteriyordu.

Avrupa'daki sosyal, siyasal, ekonomik ve askeri gelişmeleri tam anlamıyla doğru takip edemeyen ve bu sebeple Avrupa'daki gelişmelerin özünü doğru okuyamayan Osmanlı saray erkanı ve münevverleri, Avrupa'nın bu gücü/bu büyük gelişmeleri karşısında adeta şok oldular. Oluşan bu şok hali -süreç içinde Avrupa'ya karşı- korkuları ve kompleksleri(de) oluşturdu/meydana getirdi. Bu korku ve komplekslerden oluşan ruh haliyle, oldukça basit ve yüzeysel bir şekilde hemen Avrupa'yı "biçimsel taklide" yöneldiler. (Sanki) Onlar gibi giyinerek, onlar gibi konuşarak, onlar gibi (yemek yemek, gezmek gibi) davranışlar sergileyerek ve askeri alanda yapılacak birkaç değişiklikle Avrupa'daki gelişmeleri yakalayabileceklerini ve kısa bir zaman sonra da onlar gibi gelişip-güçleneceklerini sandılar.

Gelişmeleri doğru okuyamama ve ötesi kendini kandırmaktan başka bir anlamı olmayan traji-komik bu durum (ya da algılama), zaten zayıf olan Osmanlı Devleti'ni, Avrupa karşısında daha da zayıflatıp, geri bir konuma itmişti(r).

Fakat bu zayıf halde iken bile Osmanlı İmparatorluğu, sembolik dahi olsa temsil ettiği hilafet ile, "dünyadaki tüm Müslümanların devleti" olma imajına ve saygınlığına sahipti. Osmanlı Devleti'nin taşıdığı bu imaj ve saygınlık, başta İngiltere olmak üzere bir çok Avrupa ülkesini korkutmaya yetiyordu.

Geçen 20. yüzyılda İslam'ın (=Müslümanların) en büyük düşmanı, İngiliz Sömürge İmparatorluğu olmuştur.Başta İngiliz Sömürge İmparatorluğu olmak üzere, bir çok Avrupa devleti, Osmanlı Devleti'ni çökertmek, Osmanlı'daki hilafeti kaldırmak ve İslami hükümlerin esas alındığı devlet düzenini yıkıp yerine batı tipi bir düzen kurmak için hem ülke içinde ve hem de ülke dışında birçok çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu çalışmalar doğrultusunda, başta Jön-Türkler olmak üzere, İttihad ve Terakki Fırkası’na kadar bütün Osmanlı rejim muhalifleri hep bu ülkeler tarafından desteklenmiş ve finanse edilmişlerdi.

Finanse edilen bu grupların başında gelen İttihad ve Terakki Fırkası, 31 Mart (1908) provakasyonuyla iktidarı ele geçirdi. İktidarı adi bir tezgah sonucu ele geçiren bu (dönekler güruhu) fırka(sı), güya "devleti kurtarma" adı altında, tamamen ırkçı ve şovenist bir düşünce olan Turancılığa (Pantürkizm'e) yöneldi. İttihad ve Terakki Fırkası’nın Turancılığa (Pantürkizm'e) yönelmesi, 20. yüzyılın başında (bir yerde İslam'ın son kalesi sayılan) Osmanlı Devleti için; adeta sonun başlangıcı olmuştur. Zira öncelikli olarak, ülke içine taşıdıkları ırkçılık (Türkçülük) düşüncesiyle, İslami topluluklar içinde tam bir fitne zeminini oluşturmuşlardır. (Dile kolay!) Yüzyıllar boyu Müslüman toplulukları, biribirine bağlayan imani, akidevi, tevhidi ve siyasi bağlar, bu fasık fırkanın dillendirdiği milliyetçi/ ırkçı söylemler ile adeta erozyona uğratılıp, paramparça edilmiştir.

İttihatçıların ülke içinde yaptıkları bu büyük ihanet ve yıkım yetmezmiş gibi, her yönüyle birliğini tamamlamış Avrupa sömürge devletlerinin dünyayı kendi aralarında paylaşım için yaptıkları (I.) Dünya Savaşı'na -yine kişiliklerine ve tarzlarına uygun bir hile ile- Osmanlı Devleti'ni de soktular.

Her şeyleriyle hayırsız ve uğursuz olan bu fasık fırka, savaş sırasında her ne kadar -sahtekarca- İslami söylem ve sloganları öne çıkar(mış)sa da, Osmanlı'yı bu savaşa sokmalarındaki asıl amaç, yine kendi ırkçı ve şovenist emelleri idi.

Balkan Savaşları'ndan beri zaten yıpranmış ve bitap düşmüş Osmanlı Devleti için bu dünya savaşı, altından kalkılamayacak kadar ağırdı. Ve nitekim de -İttihatçıların hilesi ile- bu dünya savaşına katılan Osmanlı Devleti, adeta (döneklerin ve işbirlikçilerin topluluğu olan) İttihadçıların ırkçı ve şovenist emelleri uğruna can verdi.

Yukarıda İttihadçıları anlatırken ortaya koyduğumuz değerlendirmeleri göz önüne alıp şunu ifade edebiliriz: Osmanlı İmparatorluğu, sanıldığının aksine ne Avrupalılar ve ne de (İngilizler tarafından kandırılıp) arkadan saldır(tıl)an Araplar tarafından yıkılmıştır. Osmanlı Devleti'ni çökerten ve dağıtan İttihad ve Terakki Fırkası’nın hem ırkçı ve şovenist düşüncesi ve hem de elebaşlarının siyaset bilmez (dış politika diye kurdukları) ilişki ve ittifakları olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin bu savaştan yenik çıkmasıyla, tek Îlah'lı dinlerin ve kadim medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu diyarının kapıları, savaşı kazanan sömürgeci Avrupa devletleri için baştan başa açılmış oluyordu. O Hristiyan Avrupa devletleri ki, haçlı savaşları zamanında dahi elde edemedikleri zaferleri, bu (I.) dünya savaşı sonunda İttihad ve Terakki Fırkası’nın eliyle adeta gümüş tepsi içinde önlerinde buldular. Yüzlerce yıl yanıp tutuştukları (ve uğruna haçlı savaşlarını düzenledikleri) "Ortadoğu'yu işgal ve talan" hayalleri, şimdi gerçekleştirilmek üzere sere-serpe önlerinde durmakta idi. Ve onlar da (ta coğrafi keşiflerden beri, dünyanın diğer mazlum coğrafyalarına yaptıkları gibi) Osmanlı eyaletlerini klasik sömürge tarzı birer birer işgale başladılar.

20. yüzyılın panoramasını genel olarak ortaya koyarken, bu yüzyıla damgasını vuran belli-başlı bazı ideolojilerden (kapitalizm, sosyalizm, nasyonal-sosyalizm, faşizmden) bahsetmemek olmaz. Zira bu ideolojiler (ve onların dünyadaki uyduruk türevleri) geçen 20. yüzyılda İslam ülkeleri de dahil dünyanın bir çok coğrafyasında kendileri-ne birer uygulama alanı bulmuş ve kitlelere -kanlı da olsa/yanlış da olsa- yön verebilmişlerdir. Öyleyse bugün her ne kadar insanlığın bedduasını almış ve bu kanlı halleri ile tarihin mezarlığına gömülmüşlerse de, bu ideolojilere ve onların düzenlerine değinmek gerekiyor.

İngiltere ve Fransa ile ittifak kurup, bu (I.) dünya savaşına giren ülkelerden biri de, Rusya İmparatorluğu idi. Çarlık yönetimi ile yönetilen Rusya İmparatorluğu, I. Dünya Savaşı sırasında Marksizm'e inanan ve bu ideolojinin dünya görüşüne dayalı bir yönetim kurmak için mücadele eden İ.V. Lenin öncülüğündeki ihtilalciler tarafından (17 Ekim 1917) yıkıldı.

(Bolşevik Devrimi olarak da anılan) bu devrim sonrası Lenin, hem yapılan devrimin korunması ve hem de Marksist ideolojinin tüm Rusya'da tutunabilmesi/yerleşebilmesi için, Rusya'yı savaştan çekti.

Lenin'in Rusya imparatorluğu sınırları içinde kurduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (S.S.C.B) ile dünyada, yeni bir siyasal dönemin başlangıcını oluşturuyordu. Bu yeni siyasal dönemde ise, artık tüm dünya genelinde yaşanacak olan "İDEOLOJİLERİN SAVAŞI" idi . 20. yüzyılın ilk çeyreğinde başlayan bu (Kapitalizm ile Sosyalizm arasındaki) ideolojik bloklar savaşı, 20. yüzyılın son yıllarına -SSCB'nin yıkılışına- kadar devam etmiştir.

Genel olarak (Kapitalizm, Sosyalizm, Nasyonal-Sosyalizm, Faşizm gibi) bu ideolojilere bakıldığında, bu ideolojilerin biribirilerine tepki olarak ortaya çıktıkları görülecektir. Bu tespit doğru olmakla beraber, bu ideolojilerin yeşerdikleri coğrafyalar, içinde bulundukları şartlar ve geçirdikleri süreçler ile hep biribirlerini besledikleri ve biribirlerini geliştirdikleri görülecektir. Bu tespitimizi biraz açacak olursak:
Sermayenin en temel üretim aracı olduğunu söyleyen ve üretim araçlarının özel mülkiyette olması gerektiğini savunan kapitalizm, coğrafi keşifler ile birlikte zenginleşen (Avrupa'daki) burjuva sınıfı tarafından (Avrupa'da) var olan feodalizme karşı geliştirilmiş bir ideolojidir. Kapitalizm kendi içinde, ticari sermaye evresi, endüstriyel evre ve son olarak da ikinci sanayi devrimi-nin gerçekleşmesiyle büyük ölçekli endüstriyel süreçlerin ortaya çıktığı ve 20. yüzyılın başlarından itibaren şekillenen tekelci kapitalizm gibi çeşitli evre-lerden geçmiştir.

Avrupa'da, feodal güçlere karşı -başlangıçta- burjuva ideolojisi olarak siyaset sahnesine çıkan Kapitalizm, süreç içinde geçirdiği düşünsel ve uygulama evreleriyle 20. yüzyıl boyunca (ve halen günümüzde) Avrupa'dan ABD'ye kadar dünyanın bir çok ülkesinde kendini yaşama geçirebilmiş, kendi düzenini kurabilmiş ve kendi anlayışlarına uygulama alanlarını bulabilmiştir.

İlk çıktığı dönemlerden günümüze gelince-ye değin geçirdiği süreçler içinde kendini kapalı ve doğmatik -bir halde- tutmamaya çalışmıştır. Kendisine hem rakip ve hem de alternatif bir düzen olmak için ortaya çıkmış sosyalizme karşı, kendini sürekli yenileyebilen kapitalizm, bu kendini yenileyebilme yönü ile geçen 20. yüzyılın sonralarında sosyalizme karşı zafer kazanabilmiştir.

20. yüzyılın başından sonuna kadar -ki halen günümüzde de kapitalizmi tüm insanlık için tek yol/tek düzen olarak benimseyen ülke-ler olmuştur.

Kendini yenileyebilmesi ve Sosyalizm’e karşı zafer kazanması, kapitalizmin hanesi için artı puan olabilir. Fakat günümüz gerçekliğinde ise (yani bu 21. yüzyılın şafağında) Kapitalizm, kendisinin imajına yönelik olarak yapılan bütün makyajlama çalışmalarına rağmen, ideolojik olarak iflasın eşiğine gelmiş ve bu hali ile artık ömrünü tamamlamak üzere olan ihtiyar bir düzen görüntüsü içindedir.

Kapitalizm, insanı sömürücü ve metalaştırıcı haliyle, insanlığın karşısında -tüm dünyadan- temizlenmesi/kaldırılması gereken bir bela olarak durmaktadır.

Tarihin mezarlığına gömülen diğer ideolojiler gibi, Kapitalizm'in de o mezarlıkta yerini alması inşallah yakındır.Avrupa'da, burjuva ideolojisi olarak siyaset sahnesine çıkan ve akabinde dünya genelinde bir düzen/bir sistem olarak uygulamaya geçen Kapitalizm'e karşı, hem bir tepki ve hem de bir alternatif düzen olarak ortaya çıkan Sosyalizm, K. Marks ve F. Engels tarafından yeniden oluşturuldu. K.Marks ve F. Engels tarafından yeniden oluşturulan ve adına "Bilimsel Sosyalizm" dedikleri bu düşünce, temel anlayış olarak Diyalektik Materyalizm'e dayanan ve pozitivist felsefeden de oldukça yoğun bir biçimde etkilenen bir ideo loji olarak belirdi. Bilimsel Sosyalizm (Marksizm) ideolojisine göre, kapitalist toplumdaki üretim araçları üzerinde özel mülkiyet kaldırılmalı, bunun yerine bu üretim araçları kamulaştırılmalıdır. Ve yine kapitalist düzende iktidarda olan burjuva yönetimi alaşağı edilip, yerine proleterya diktatörlüğü kurulmalıdır.

Determinist bir ideoloji olan Marksizm'e göre tarih, sınıfların savaşından ibarettir. İnsanlık, ilkel kominal toplumdan feodal topluma, feodal toplum aşamasından (da) Kapitalizm'e geçmiştir. Toplumun geldiği bu kapitalizm aşamasından sonra ise (kaçınılmaz!!! olarak) Sosyalizm'e geçecektir. Sosyalizm'den sonra gelecek olan toplumsal aşama ise Komünizmdir. Marksizm'e göre Komünizm, toplumsal aşamanın son evresidir.

Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin kaldırılması, bunun yerine toplumsal ortaklığın ön planda tutulması gerektiğini ifade eden ve Kapitalizm'den Sosyalizm'e, Sosyalizm’den(de) geçilecek Komünist toplum aşamasıyla var olan sınıfların ortadan kalkacağı öngörüsünü idealize eden ve açıkça bunun propagandasını yaparak -büyük gürültülerle- insanlığın gündemine giren Marksizm, teori düzeyinden çıkıp uygulama alanı bulduğu yerlerde, ileri sürdüğü bu ideallerin hiçbirini yaşama geçirememiştir/realize edememiştir.

20. yüzyılın ilk yarısından itibaren Marksizm'i bir düzen olarak yaşama geçiren (başta Rusya ve Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere) Sosyalist ülkeler, ne öyle Marksist ideolojinin ileri sürdüğü özel mülkiyeti tamamen ortadan kaldırabilmişlerdir ve ne de öyle çokça bahsettikleri -Kominizm'in zemin ve şartlarını hazırlayacak- proleterya diktatörlüğünü inşa edebilmişlerdir. Kurulan bu Sosyalist ülkeler, yapmaları/kurmaları gereken proleterya diktatörlüğü yerine bürokrasi diktatörlüğünü kurmuşlar ve on yıllar boyu bir sistem olarak hep böyle kalmışlardır.

Hakeza yine bugün kendisinin Sosyalist bir devlet olduğu iddiasını taşıyan/söyleyen Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise en büyük burjuva/en büyük kapitalist, -teoride yerden yere vurdukları- bizzat devletin kendisi olmuştur.

Geçen 20. yüzyıl, Marksist ideolojinin toplumsal evrime yönelik ileri sürdüğü hiçbir öngörünün gerçekleşmediğini -ağır ve acı bedellerle- tüm insanlığa göstermiştir. Öyle ileri sürdükleri gibi, ne herhangi bir Kapitalist ülke (ya da toplum) Sosyalizm’e geçmiştir ve ne de öyle kurulan onca sosyalist ülkelerden herhangi biri Komünizm’e geçebilmiştir.

İnsanoğlunun varlığını, Darwin’in Evrim Teorisi’ni baz alarak açıklamaya çalışan Marxist ideolojinin yanılgıları ve yanlışları, sadece bu toplumsal aşamalar noktasındaki öngörüleri ile sınırlı olmamıştır.

Çünkü 20. yüzyılın ortalarından itibaren hızlı bir gelişim gösteren bilim, Marxist ideolojinin, gerek dünyanın ebediliğine (sonsuz- luğuna) yönelik ileri sürdüğü tezlerinin ve gerekse de insan türüne yönelik ifade ettikleri tezlerinin yanılgılarla ve yanlışlarla dolu olduğunu göstermiştir.

Marxizm’in dünyanın ebediliğine yönelik ileri sürdüğü tezlerin tümünü, bugünkü modern Kozmoloji bilimi (Evrenbilim/i) tarafından ortaya konulan bi-lim sel bilgiler ile çürütülmüştür. Ve yine Markizm’in (Darwin’in evrim teorisini baz alıp) insan türüne yönelik olarak ifade ettikleri -ve asla insanlık onuruyla bağdaşmayan- tezleri de, bugünkü Genetikbilim(i) tarafından ortaya konulan bilimsel bilgiler ile çürütülmüştür.
İnsan doğasına (-aykırı-), insan yaşamına (-ters-) ve bilimsel konulara yönelik olarak ortaya koyduğu (-yalan/yalnış-) teorik tezleriyle ve uygulama alanı bulduğu ülkelerde yaptığı baskıcı/ korkutucu/ sindirici/ tek tipleştirici kaba ve ilkel pratikleri ile, dünya siyaset sahnesinde fazla tutunamamıştır. Ateizm üzerine düşüncesini oluşturmuş Bilimsel Sosyalizm, 20. yüzyıl sonlarına doğru kurulduğu ülkelerde yine o düzeni kuranların torunları eliyle alaşağı edilmiştir.

20. yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru, kapitalist ülkeler ile sosyalist ülkeler kendi aralarındaki ideolojik çelişkileri ve çatışmaları karşılıklı olarak her zeminde derinliğine yaşarlarken, Almanya’da seçim ile başa gelen Hitler, kendisine ait yeni bir dünya görüşü ve yönetim anlayışı ile ortaya çıktı.

Aslında: “Neyi bulmuşsa (yada eline geçirmişse) toplayıp sentez yapmış.” diyebileceğimiz ve tamamen akıl-dışı/ bilim-dışı özellikler taşıyan bu öğretinin adı Nasyonal Sosyalizm idi.

Nasyonal Sosyalizm’in temelinde milliyetçilik, ırkçılık, sosyalizm, devletin yüceleştirilmesi ve bireylerin yüceleştirilip kutsanması gibi zulme ve karanlığa ait her telden özellikler mevcuttur.

II.Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’nın yenilmesi ve Hitler’in intihar etmesiyle dünya üzerinde fazla ömürlü olmayan Nasyonal Sosyalizm, Almanya’da ideo-lojik bir düzen olarak kaldığı o kısa yıllar içinde bile adeta tüm dünyaya kan kusturmuştur. Dünya çapında bir savaşa yol açmış olan Nasyonal Sosyalizm, başta Almanya ve Avrupa Kıtası olmak üzere, tüm dünyada yıkıcı etkisi hissedilen/ görülen ve milyonlarca insanın hayatına mal olan ve yine bir çok ülke ile onlarca şehrin harabe olmasına sebep olan kanlı bir öğreti olarak insanlık tarihine geçmiştir.

Ulusçuluğu putlaştırma olan Nasyonal Sosyalizm, ideolojik bir düzen olarak her ne kadar yıkılp gitmişse de, (-özellikle-) 3. dünya ülke insanları üzerinde derin izler bırakabilmiştir.

Nasyonal Sosyalizm ideolojisinin etkilerini Ortaduğu’daki bazı ülkelerde görebilmekteyiz. Bazı Arap ülkelerinde Baas Partisi olarak kendisini yapılandıran örgütler, bu Nasyonal Sosyalizm ideolojisinin Arap versiyonundan başka bir şey değildir.

Hakeza Türkiye’deki resmi ideoloji olan Kemalizm’de de Nasyonal Sosyalizm ideolojisine ait bir çok benzerlikler ve yakınlıklar vardır. Yine Türkiye’de kendilerini “Kızıl Elmacılar” olarak tanımlayan (ister sağ, ister sol) bir takım marjinal ve paravan gruplar da tamamen bu Nasyonal Sosyalizm ideolojisinin Türk versiyonu olmaktan öte bir şey değilerdir.

Başta kurulduğu ülke olan Almanya olmak üzere, Avrupa ve dünyaya nasıl bir yıkım ve vahşet getirdiğini görmeyen (ya da görmek istemeyen) Ortadoğu’daki bu ırkçı ve şoven çevreler, yaptıkları ahmaklıklarıyla adeta tarihi yeniden tekerrür ettirdiler. (En yakın örnek: İşte Saddam, işte onun Baas küfür partisi ve işte Irak.)

20. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyada ortaya çıkan ekonomik ve toplumsal çalkantılar sonucu da, tek partili otoriter bir devlet yönetimine duyulan bağlılıkla kendini ifade eden Faşizm, 1922 yılından 1945 yılına kadar Mussolini tarafından İtalya’da kurulan rejimin adıdır.

Burjuvazinin diktatoryası olarak da tanımlanan Faşizm, bir yönetim biçimi olduğu kadar, aynı zamanda bir yaşam tarzıdır da. Faşist bakış açısının en belirgin özelliği İrrasyo nalizm’dir. Faşizm, bünyesinde barındırdığı bu İrrasyonalizm nedeniyle ırk, parti, devlet.... gibi konularda tabuları vardır. Otoriter bir rejim olan Faşizm, bireyi devlete kurban eder. Başka bir deyişle faşist anlayışta devlet amaç, birey de araçtır. Buradan da anlaşılacağı gibifaşist devlet, kendi dışında hiçbir değerler bütününü tanımayacak kadar totaliterdir.

Nasyonal Sosyalizm ile ulusçuluğu putlaştıran Hitler, Avrupa’nın içine ve dışına doğru çılgınca bir savaşa girdiğinde, yanında kendisine yakın düşünen faşist Mussoloni’yi ve İtalya’sını müttefik olarak gördü. Hitler’in bu kanlı savaşında onun yanında yer alan Faşist Mussoloni (ve İtalya) böylece II. Dünya Savaşı yıllarında dünya genelinde dökülen kan içinde, kendi payına düşeni yaparak katkısını sunmuş oluyordu. Hitler ve Almanya’sı gibi, kendisi de yenilen Mussoloni (ve İtalya) arkalarında korkunç acılar ve yıkımlar bırakarak gittiler. İtalyan halkı Mussoloni’yi ve sevgilisini öldürüp, cesetlerini sokaklarda gezdirdiler. Faşist Mussoloni’nin ölmesi, resmi anlamda Faşizm’in de sonu oldu. Fakat Nasyonal Sosyalizm gibi o da arkasından izler ve etkiler bıraktı.

20. yüzyıl ideolojiler dünyasına bugün dönülüp bakıldığında, insanlığın gündemine büyük ideallerle/ büyük amaçlarla ama bir o kadar da (kanla ve zulümlerle) gürültülü/ abartılı bir şekilde girdikleri, akıp giden zaman içinde ise, adeta birer serseri mayın gibi insanlığın elinde nasıl patladıkları görülmüştür. İnsanoğlu için, ağır ve acı dolu bir yüzyıl oldu geçen 20. yüzyıl.

Belki bugün (bile) Hitler, Stalin, Mussoloni (ve Ortadoğu’daki türevleri olan şefler/ önderler) bazı marjinal kesimler için hala takip edilmesi gereken önderler veya rehberler olabilirler. Fakat bilinmelidir ki, bu kişiler yaptıklarıyla insanlığın evrensel vicdanında sadece birer suçludurlar. Bu şefler!!/ Bu önderler!! ideolojileriyle ve düzenleriyle tarihin derin mezarlığında karanlığa gömülürken arkalarında yıkımlar, acılar ve büyük fikri travmalar bıraktılar.

__________________
Rockurd is offline  
Eski 09-06-2007, 05:29 PM   #3 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2006
Mesaj: 4,963
Üye No: 19761
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 18198
Rep Puanı : 1819164
Rep Derecesi
Rockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond repute
Varsayılan


Geçen 20. yüzyılın ilk çeyreğine gelindiğinde, I. Dünya Savaşı bitmiş ve bu savaşın sonunda (Osmanlı İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu, Çarlık Rusya İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu olmak üzere) 4 imparatorluk tarihe karışmıştı.

İngiliz Sömürge İmparatorluğu öncülüğündeki Emperyal Avrupa Devletleri; daha önceleri militarist yöntemlerle Kuzey Afrika'da, Güney Asya'da ve Uzakdoğu'da çoğu Müslüman ülkeler olmak üzere birçok sömürge oluşturmuşlardı. Oluşturdukları bu sömürge ülkelerinin yanına, kazandıkları I.Dünya Savaşı'yla birlikte Ortadoğu'daki coğrafyaları da eklediler.

20. yüzyılın ortalarına kadar, İslam ülkelerinin çoğu bu sömürge işgalleri altında on yıllar boyu sömürge olarak yönetildiler. 20. yüzyılın birinci yarısından itibaren, bu sömürgeleştirilen ülkelerde başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşları, yüzyılın ikinci yarısından itibaren giderek şiddetlenmeye ve ardından gelen peş peşe zaferlerle sonuçlanmaya başladı.

Emperyal Avrupa Devletleri, sömürgeleştirdikleri ülkelerde kendilerine karşı başlayan Ulusal Kurtuluş Hareketlerine yönelik yaptıkları bütün zulüm ve işkencelere rağmen, artık bu coğrafyalarda tutunamıyorlardı/ barınamıyorlardı. Zira (-bir yazımızda ifade ettiğimiz gibi-) "Özgürlük, Allah'ın insanoğluna bahşettiği en büyük nimetlerden biridir." Evet çok iyi bilinmelidir ki, özgürlük insan ruhuna ait bir istemdir. Bu sebepledir ki insanlar, açlığa ve susuzluğa razı olabilirler, ama özgürlüğü olmayan bir yaşamdan asla razı olmazlar/ olamazlar.

İnsan doğasına ait bu muazzam gerçeklik, geçen 20.yüzyılda (-sömürgeci güçler ile sömürgeleştirilen insanlar arasında-) kendini tüm yakıcılığıyla ve bir o kadar tüm güzelliğiyle bir kez daha gösteriyordu.

Burada söz, geçen 20. yüzyıldaki Ulusal Kurtuluş Savaşlarına gelmişken, yıllar yılıdır bu konuyla ilgili olarak işlenen bir tespitin tamamen yanlı ve bir o kadar maksatlı olarak önümüze konduğunu belirtmemiz gerekiyor. Yapılan/ sunulan/dayatılan tespit şu: "Sömürgeci güçlerin, sömürgeleştirdikleri ülkelerde hem siyasi ve askeri bir güç olarak kalmaları ve hem de bu sömürge ülkelerindeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kendi ülkelerine kendilerinin taşımaları/götürmeleri gibi nedenlerden dolayı, bu sömürü olayı onlara pahalıya mal oluyordu. Gelinen noktada sömürgeci güçler, kendilerine pahalıya mal olan bu gelişme/bu sonuç karşısında klasik sömürge işgallerini bırakmışlar ve kendilerine daha ucuz ve daha kolay gelen Emperyalizm olgusunu devreye sokmuşlardır."
Sömürgeci güçlerin, psikolojik savaş propagandasından başka bir şey olmayan (güya) tespit(i) bu.

Sonuna kadar taraflı hazırlanan/sunulan bu tespitin tek doğru yanı, klasik sömürge işgallerinin sonrasında emperyalizm olgusunun devreye girmesidir.

Fakat bu emperyalizm süreci, sömürgeci güçlerin sömürge ülkelerinden kovulmalarından sonra (ya da kovulmaya yakın) ortaya çıkan (ya da çıkacak olan) yeni şartların (-Sömürgeci devletler tarafından-) analiz edilmesinden sonra başlamıştır. Yani klasik sömürge işgalleri, sömürgeci güçlerin lütfuyla sona ermemiş ve yine emperyalizm olgusu, onların çok önceden hesapladığı bir planlama sonucu ortaya çıkmamıştır.
Klasik sömürge işgallerinden sonra, emperyalizmin devreye girdiği bu yeni süreç, ne yazık ki öyle bir sunumla ortaya konuluyor ki, sanırsınız sömürgeleştirilen ülkeler/halklar, bu vahşi işgallere karşı hiçbir karşı koyuş ortaya koymamışlar ya da bu zorba güçlere/ sistemlere karşı öyle herhangi bir bedel ödeme zahmetine girmemişler. Sanki sömürgeci efendi güçler, işgal ettikleri ülkelerden kendi dilemeleri ile ve tabi ki kendi kontrollerinde olan bir geri çekilme ortaya koymuşlar.Geçen 20. yüzyılda (ve halen günümüzde) emperyal güçler, her durumdan kendi lehlerine yönelik olarak bir pay çıkarmayı gerçekten iyi biliyorlar. Yani kedi gibi hep dört ayak üzerine düşmeyi iyi biliyorlar. Ellerindeki propaganda araçlarıyla her türlü gelişmeyi kendi lehlerinde yorumlayabiliyor (ya da yorumlatabiliyorlar) ve daha sonra bu yorumu, yine sahip oldukları maddi imkanlarla çok rahat bir şekilde pazarlayabiliyorlar. Cezayir, Trablusgarb (Libya), Vietnam... gibi ülkeler bu kirli propagandalara kurban edilmeye / harcanmaya çalışılmış onlarca sömürge ülkelerden sadece bir kaçı.

Sömürgeci batılı devletler, sömürge ülkelerde kendilerine yönelik başlayan bu Ulusal Kurtuluş Savaşlarını bastıramayacaklarını ve eninde-sonunda buralardan kovulacaklarını gördükleri/ anladıkları andan itibaren yeni bir takım siyasetler, stratejiler ve taktikler üretmeye yöneldiler. Sömürgeci batılı devletler (-özellikle başta Ortadoğu olmak üzere-) dünyadaki tüm Müslüman ülkelerin ve halkların bir daha ayağa kalkmaması/bir daha kendi aralarında birlik oluşturamaması ve bir daha derli-toplu bir şekilde kendilerine rakip güç olmaması için / karşılarına dikilmemesi için, İslam coğrafyalarını kelimenin tam anlamıyla paramparça ettiler.

Geçen 20. yüzyılda İslam ümmetinin maruz kaldığı bu parçalanmadan en ağır darbeyi alan İslam ülkesi, hiç kuşkusuz Kürdistan oldu. Kendilerini, Haçlı Savaşları'nda yenilgiye uğratan büyük İslam komutanı Selahaddin-i Eyyubiyê El-Kurdi'nin halkından ve ülkesinden (yüzlerce yıl sonra) büyük bir intikam alırcasına Kürdistan beşe bölünüp parçalanıyordu. Kürdistan'ın böylesine parçalanması, Haçlı torunlarının Selahaddin'e ve halkına karşı taşıdıkları kinin boyutunu açıkça gösteriyordu.

Aslında insan burada Haçlı zihniyetini, emperyal Avrupa Devletleri'nin Müslüman Kürdistan Halkına ve ülkesine yönelik bu ağır tavrını bir yerde anlayabiliyor. Yani "Tamam kardeşim, bu adamların geçmişten kalan böylesi bir kuyruk acısı vardı." dersin ve anlamaya çalışırsın.

Peki ya Kürdistan'ı babalarından kalan bir mirasmış gibi gören/el atan/sahip çıkmaya çalışan (Emperyal Avrupa zihniyetine özenen) bugünün şarlatanlarına ne demeli? Peki ya on yıllardır kendi özgürlüğü için mücadele eden Müslüman Kürdistan Halkının bu onurlu mücadelesini görmemezlikten/ duymamazlıktan/ bilmemezlikten gelenlere ne demeli? Onlara ne oluyor? Onlar, zulüm karşısında susanlara ne denir bilmiyorlar mı?

Ülkesi böylesine paramparça edilen ve paylaştırılan, on yıllar boyu yaşadığı topraklar üzerinde adı, dili, tarihi, kimliği yasak olan, ülkesinin yeraltı ve yerüstü ekonomik zenginlikleri talan edilen, en adi/en alçak yöntemlerle imha edilmek istenen ve bu olmazsa uygulanabilir tüm yöntemler ile asimile edilip eritilmeye/ bitirilmeye çalışılan Müslüman Kürt Halkının "Özellikle bugün" dostları kimler olmalıydı? AB mi yoksa, ABD mi? Yoksa Müslümanlar mı?

Dikkat edin! Zira sorduğumuz bu son soru, içinde bulunduğumuz bu 21. yüzyıl boyunca hem İslam ümmetinin onurlu ve şuurlu gençleri tarafından ve hem de düşünen vicdan sahibi tüm insanlar tarafından hep sorulacaktır. Ve bu soru, Müslüman Kürdistan Halkının özgürlüğünü gasp edenlerle beraber bugün aynı kulvarda düşünen/konuşan/yazan bu insanların bir kabusu olarak hep arkalarından gelecektir. İslam tarihi, bu soytarıları/bu sahtekarları yaptıkları tüm terslikleriyle ve pislikleriyle deşifre edip kaydedecektir.

Yaptıkları laf ebeliği ile ancak kendilerini kandıran bu sahtekarlar, Müslüman bir topluluğun derdiyle dertlenmemenin utancıyla, ayıbıyla ve günahıyla hem dünyada ve hem de mahşerde "yüzleri kara" olanlardan olacaklardır. Bugün Çeçenistan'ı görenlerin, Filistin'i görenlerin, Keşmir'i görenlerin, Bosna'yı görenlerin, Eritre'yi görenlerin burunları dibindeki koca Kürdistan'ı görememeleri bilinsin ki onların bozulan gözlerini değil, bozulan akidelerini ele vermektedir.

Bugün bu musta'zaf halkın sorununa büyük bir samimiyetle herkes tarafından sahip çıkılması gerektiğini bilen ve hatırlatan bizler, bu tip insanların Müslüman Kürdistan Halkına ve ülkesine yönelik olarak İslam'ın ortaya koyduğu imani, akidevi ve ahlaki esaslar ile değil, beyinleri uyuşturup, akideleri bozan milliyetçilik ve ırkçılık gibi düşüncelerin esaslarıyla/ etkileriyle hareket ettiklerini biliyoruz. Bildiğimiz bir başka şey de, Ortadoğu'da yaşayan bu soytarıların/bu sahtekarların yaptıkları bütün parazitliklere/ortam bulandırmalara rağmen, günün birinde her yönüyle aşılacakları olduğudur. Hem de İslam Ümmeti'nin, onurlu ve yürekli gençleri tarafından.

Geçen 20. yüzyıl, İslam Ümmeti için kayıplarla dolu bir yüzyıl oldu.

Geçen 20. yüzyılda sömürgeci batılı devletler tarafından, İslam coğrafyalarının böylesine paramparça edilmelerinden sonra bir çok uydu/sun'i/ajan devletler (ya da devletçikler) ortaya çıktı.
Bu sebeple bizler diyoruz ki, ister Ortadoğu'da, ister Kuzey Afrika'da ve isterse de Yukarı Asya'daki ülkeler olsun, bu devletlerin hiç biri, emperyal Avrupa devletlerine rağmen kurulmamıştır. Hepsi de emperyal batılı devletler tarafından "ya bilinçli olarak kurdurulmuştur ya da kendi menfaatlerine uyduğu için kurulmalarına göz yumulmuştur."

Emperyal batılı devletler, elbette bu uydu/ bu sun'i devletlerin başına kendi beslemeleri olan işbirlikçi ve kendi halklarına karşı sonuna kadar takiyyeci olan yöneticileri getirmeyi/ bırakmayı da ihmal etmediler.

Sömürgeci Avrupa devletlerinin, buralardan çekilirlerken giderayak yaptıkları bu son manevra, ileriye yönelik olarak kendilerine çok şey kazandırmıştır. Kazandıkları şeylerin başında gelen ise, bu mazlum toplulukların kendilerine karşı verdikleri (ve bazılarında) yüz binlerce insanın hayatına mal olmuş Kurtuluş Savaşlarını boşa çıkarmak olmuştur. Yani bu sömürge ülkelerde kendilerine karşı başlayan kurtuluş mücadelerinin başına, kendi düşüncelerini taşıyan ve kendi yaşam tarzlarını kabul eden yandaşlarını getirmişlerdir ya da gelmelerine zemin ve imkan hazırlamışlardır. Öne çıkardıkları bu yandaşlarına, sahte zaferler sunarak, onları kahraman yapmış ve bu (güya) kahramanlar eliyle de, arkalarında bıraktıkları sömürgelerde kendi düzenlerinin/kendi yaşam tarzlarının devamını sağlamışlardır. Bu gerçeklik, İslam ülkeleri için çok daha böyledir.

Müslüman ülkelerdeki bütün Kurtuluş Savaşları, istisnasız hep İslami düşüncenin rehberliğinde olmuştur/ yapılmıştır.

Sömürgeci batılı devletlerin, on yıllar boyu sömürgeleştirdikleri İslam coğrafyalarından çekilirlerken, yaptıkları bu son manevra (yani kendi beslemeleri olan işbirlikçi ve takiyyeci unsurları yönetimlerin başına getirme olayı) Müslümanları derinden sarsmış ve tahribatı on yıllar boyu büyük acılarla sürecek, yeni bir sürecin başlangıcını oluşturmuştur.

Evet bu hiç olmaması gereken maküs başlangıç, 1400 yıldır kendi zemininde doğru akan İslam tarihi için diyebiliriz ki, ikinci en büyük kırılma olayı olmuştur. Zira batının işbirlikçisi ve Müslüman olan halklarına karşı her şeyleriyle takiyyeci olan bu yöneticilerin, İslam ülkelerinde yönetime gelmesiyle başlayan bu sürecin menfi etkileri, günümüze kadar gelmiş ve maalesef halen de devam etmektedir.

Geçen 20. yüzyılda İslam coğrafyaları içinde ortaya çıkan takiyyeci yöneticilerden biri de Mustafa Kemal olmuştur. "İslam Medeniyeti ve 21. Yüzyıl-I" yazımızda ifade ettiğimiz gibi Osmanlı padişahı Vahdettin tarafından son bir umut/son bir direniş için Anadolu'ya ve Kürdistan'a gönderilen Mustafa Kemal, 1919'dan 1924'e kadar "İslami esaslara dayalı (Kürt ve Türk) iki halkın ortak devleti için" mücadele ettiğini söylüyor ve belirtiyordu. 1924 sonrası ise hepimize malum.

Demek ki Osmanlı'yı çökertip, dağıtan İngiliz Sömürge İmparatorluğu başta olmak üzere emperyal batılı devletler, Osmanlı sonrası "nasıl bir Ortadoğu?" için gereken hesaplamayı/düzenlemeyi yapmışlar.

Geçen 20. yüzyılda İslam'ın (=Müslümanların) en büyük düşmanı olan İngiliz Sömürge İmparatorluğu'nun en büyük amacı, İslam'ı (yani Kur'an'ı ve Sünneti) Müslümanların hayatından çıkarmaktı.

Mustafa Kemal'in Türkiye'de inkılap diye yaptıklarını sömürgesi altında bulunan (Mısır ve Hindistan gibi) Müslüman ülkelerde öve öve anlatan İngiliz Sömürge İmparatorluğu bu övgü dolu anlatımlarını elbetteki Mustafa Kemal'e olan hayranlığından dolayı yapmıyordu. Mustafa Kemal ile Türkiye'de başlayan Avrupa eksenli batılılaşma hareketinin etkisi, emperyal Avrupa devletlerinin (de) büyük yardımı ve katkısıyla dalga dalga tüm İslam coğrafyalarına yaydırılmak istenmiştir.

Sömürgeci Avrupa devletlerinin kendi çıkarlarını esas alarak masa başında sınırlarını cetvellerle çizdikleri bu uydu devletlerin başına gelen/getirilen yöneticiler "çağdaş devlet düzeni ve yönetimi" diye Avrupa merkezli bir batılılaşmayı taklide yönelip, büyük bir inatla uygulamaya geçirmişlerdir.

Müslüman ülkelerde, devlet yönetimine batı hayranı bu takiyyecilerin gelmesiyle, Müslüman topluluklar, sadece devlet yönetiminden uzak kalmış olmadılar. Zira devlet yönetimini ele geçiren bu insanlar, bir zaman sonra gerçek yüzlerini gösterip halkın din ve inanç anlayışlarına müdahale edip, saldırmaya ve yönlendirmeye başladılar.

Müslüman ülkelerde, devlet yönetimini ele geçiren bu köksüz insanlara göre, toplumdaki tüm geriliklerin kaynağı (güya) din'miş. Ve bunlara göre yapılması gereken de, bu din ile mücadele etmekmiş. Bir zamanlar biçimsel taklit şeklinde tezahür eden tirajı-komik durum, bu dönemlerde daha abartılı bir şekilde sürdürülmüştür.

Din'den, imandan, akıldan, bilimden, tarihten ve ahlaktan uzak ve yoksun olan bu ilkel ve yabani anlayış, on yıllar boyu tüm İslam coğrafyalarında zorla ve baskıyla (Müslümanlara) kabul ettirilmek istendi. Ellerindeki tüm imkanları, hiç çekinmeden bu beyhude amaç için harcadılar.

Geçen 20. yüzyılda bir taraftan, bu işbirlikçi ve İslam’a diş bilemiş yönetimlerin yüklenimleri ve diğer taraftan batının ekonomik, askeri ve siyasi alanındaki gücünün yanında bilim ve teknoloji noktasında ortaya koyduğu hızlı gelişim sonucu, başta Müslüman ülkeler olmak üzere tüm dünyada Batı toplumlarına ve düzenlerine yönelik bir özenme şeklinde tezahür eden anlayışlar görülmeye, hissedilmeye ve istenmeye başlandı. Müslüman ülkelerde yaşanılan bu düşünsel ve kültürel bağımlılık süreç içerisinde İslam’a karşı bir soğumayı da beraberinde getirdi.

Batı dünyasının, bilim ve teknoloji alanında gösterdikleri bu hızlı gelişim, İslam dünyasında özellikle Müslüman aydınlar üzerinde bir etkilenim meydana getirdi.

Batının bilim ve teknoloji alanında gösterdiği bu hızlı gelişimin, Müslüman aydınlar üzerinde meydana getirdiği bu önemli etkilenimin başında ise, “Müslüman aydında oluşan kompleksli ruh halidir.”

Müslüman aydındaki bu kompleksli ruh hali, özellikle onun İslami düşünceyi anlatma ve yazma yönüne etki etmiştir. Geçen 20. yüzyıldaki Müslüman aydınların İslam’ı tebliğ amaçlı yazdıkları eserlerde bu kompleksli ruh hali kendini belirgin bir şekilde göstermiştir.

Oluşan bu kompleksli ruh hali, Müslüman aydının düşünce zeminini etkilemiş ve bu etkilenim günümüze kadar gelmiştir.

__________________
Rockurd is offline  
Eski 09-06-2007, 05:31 PM   #4 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2006
Mesaj: 4,963
Üye No: 19761
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 18198
Rep Puanı : 1819164
Rep Derecesi
Rockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond reputeRockurd has a reputation beyond repute
Varsayılan


Gerçek olan şu ki, gerek jeo-politik açıdan ve gerekse de stratejik açıdan (-bugün-) dünyanın en kilit noktalarında Müslüman coğrafyalar ve Müslüman topluluklar bulunmaktadır. Bu hayati gerçeklikten dolayı, İslam coğrafyaları yüzyıllar boyu doğulu veya batılı emperyal saldırılara maruz kaldılar. Dünden bugüne yapılan bu saldırıların temelinde yatan amaçlar ise hiç değişmedi: "Müslüman coğrafyalarının zenginliklerini yağmalamak ve Müslümanları Kur'an'dan uzaklaştırmak/ koparmak olmuştur".

İslam (=Müslümanların) düşmanları, geçen 20. yüzyılda maalesef bu menfi amaçlarına ulaşabildiler. Bu güçlerin, işgal ve talan anlamında, ayak basmadıkları hiçbir İslam ülkesi kalmadı. Gerek bu işgal ve talan hareketleri ve gerekse de bunlardan sonra kurulan batı modelli düzenler, Müslümanların akidelerine ve yaşamlarına yönelik olarak hiçbir ahlaki kural tanımadan saldırmaya ve yüklenmeye giriştiler. Saldırılarla ve yüklenmelerle geçen bu karanlık süreçlerin sonunda, bugün de bariz bir şekilde görüldüğü gibi Müslümanların akidevi ve ameli boyutlarında bir çok aşınma, yıpranma ve gerilemeler ortaya çıkmıştır.

Şimdi bu 2000'li yıllarda yaşayan biz bütün Müslüman alimleri, aydınları, edipleri, yazarları ve gençleri olarak geçen 20. yüzyılın üzerimizde oluşturduğu tahribatları görme babında kendimizi her yönüyle kapsamlı bir şekilde sorgulamaya ve yeniden en üst düzeyde dinimiz İslam'ın temel iki kaynağından (Kur'an'dan ve sünnetten) beslenerek kendimizi anlamaya çalışmalıyız. Bu doğru anlama temelinde inancımızı, bilincimizi, sevdamızı, yaşamımızı oluşturmaya çalışmalı ve bunların üzerin(ed)e kendi düzenimizi ve yönetim anlayışımızı ortaya çıkarıp "kendimiz olmayı" gerçekleştirebilmeliyiz. 21. yüzyılda yaşayan bütün Müslümanların ilk ve en büyük amacı bu olmalı ve bu uğurda her türlü çaba ve çalışma ortaya konulmalıdır.

Dinimizin emri budur. Koca 1400 yıllık İslam tarihinin bizlere gösterdiği ve önümüze koyduğu onur, şeref ve izzet de bunu gerektirmektedir.

Bugün dünyada İslam-dışı güçler, salt dünyevi amaçlar ve çıkarlar uğruna kendi aralarında birlikler ve bloklar oluştururken; Rabbi bir, peygamberi bir, dini bir, kitabı bir, tarihi bir biz Müslümanların dünya siyaset sahnesinde böylesine zayıf/ böylesine dağınık/ böylesine bölük-pörçük olmamız/ durmamız kabul edilecek bir durum değildir. Bu içinde bulunduğumuz hal, vebali ağır bir tablo gibi karşımızda durmaktadır.

Doğrudur, bugün İslam coğrafyasının kendine gelebilmesinin ve ardından istenilen/ beklenilen kendi birliğini oluşturabilmesinin önünde ciddi engeller bulunmaktadır. Bu engellerin başında gelen ise, Müslüman coğrafyaların başında kanser uru gibi duran ve adeta yeminli İslam-karşıtı/ İslam-düşmanı olan ideolojik küfür düzenleridir. Bosna'dan Türkistan'a ve Fas'tan Endonezya'ya kadar Müslüman ülkelerin manzarası hep böyledir.

Müslümanlar arasındaki İslam birliğinin önündeki bir diğer önemli engel ise, Müslümanların düşünsel noktalar(ın)dan sosyal, siyasal ve ekonomik alanlar(ın)a kadar, on yıllardır maruz kaldıkları "çürütme ve zafiyete uğratma" amaçlı kuşatma ve saldırılardır.

Bugün (de) dünyadaki batılı veya doğulu İslam-dışı güçler, Müslüman ülkelere yönelik olarak geçmişteki politik yaklaşımlarını tekrarlamaktadırlar. Nedir bu (-tamamiyle yanlış olan-) politik yaklaşımlar? Ortaya koydukları politik yaklaşım şu:

Dün işgal ettikleri Müslüman ülkelerden çekilirlerken, Müslümanların başına yönetici diye kralları, sultanları ve ulu önderleri bıraktılar. Şimdilerde ise hem o yoz sistemlerini ve hem de o yoz sistemlerin başındaki hırsızları, soyguncuları ve hortumcuları korumak ve desteklemek suretiyle bu politik yaklaşımlarını (günümüzde de) tekrarlamaktadırlar.

Doğulu veya batılı İslam-dışı güçlerin Müslüman ülkelere yönelik olarak yaptıkları bu politik yaklaşımların amacı, elbette ki bellidir. Yapmak istedikleri şey: Kendi düzenlerinin uyduruk birer uzantısı gibi duran o yoz yönetimlerde her türlü söz ve yetkiyi, İslama inanmayan ve onu yaşamayan (kukla diyebileceğimiz) kesimin elinde tutmak ve yönetim kademesinde bulunan bu işbirlikçilerinden günü geldiğinde her nasıl bir rol oynamaları istenecekse bunu en iyi bir şekilde oynamalarını sağlamak olacaktır. Böylelikle o ülkelerdeki Müslümanlar, hem kendi inançlarına uygun bir yaşamın ve düzenin sahibi olamayacak ve hem de her yönüyle kendileriyle oynayan/ kendilerini bozan/ kendilerini çürüten böylesi karanlık kuşatmalarla baş başa kalıp, adeta dipsiz kuyulara düşürülmüş olacaklardır.

Bugün dünya üzerinde bulunan bütün Müslümanların inanç, yaşam ve düzen boyutunda yaşadıkları bundan başka nedir ki? Bugün Kuzey Afrika'daki Müslüman ülkelere bir bakın! Bugün Ortadoğu'daki Müslüman ülkelere bir bakın! Bugün Orta Asya'daki Müslüman ülkelere bir bakın! Buradaki yönetimler mi (sahih) İslam'ın ve (gerçek) Müslümanların temsilcileri? Bunların temsiliyetine inanan var mı? Hiç kimse.

Buradaki yönetimlerin birer kötü uzantı ve yöneticilerin de eli kolu bağlı birer kukla oldukları gerçeğini bugün sadece Müslümanlar değil, herkes görmekte ve bunu ifade etmektedir. Bu Müslüman ülkelerin hepsinin durumu üç aşağı beş yukarı aynıdır.

Dikkat edin. Bugün dünyada ne kadar fosilleşmiş, ilkel ve çağ-dışı yönetim anlayışı ve biçimi varsa, bunların bir numunesini illa bir Müslüman ülkede (-her ne hikmetse!!!-) bulabilirsiniz. Irkçı ve faşist tek parti yönetim anlayışından tutun zorba krallıklara/ sultanlıklara ve varlığı kendinden menkul güdük kalmış (-güya adı-) demokratik!! (-olan-) rejimlere varıncaya dek tip tip, çeşit çeşit yönetim anlayışlarını ve biçimlerini görmek mümkündür.

Müslüman ülkelerini böylesine tiran yönetim ve yöneticilerin eline bırakacaksınız, ondan sonra da kalkıp: "Ya işte görüyorsunuz değil mi? Bu Müslüman ülkelerin yönetimleri nasıl da şöyle geri-böyle gerici!" diye akıl okumalar yapacaksınız. (Hayır "El-insaf" demiyoruz. Zira yüreğinde insaf taşıyanlara bu söz söylenir. Yüreği buz tutup donmuş veya yüreği karalardan simsiyah olmuş olanlara değil.)

Burada doğru soru şu: "Bugün bu Müslüman ülkelerde gerçekten geri olan - gerici olan kim? Bu despot/ bu karanlık/ bu zalim yönetimleri alaşağı edip, kendi inancı doğrultusunda insanca yaşamak isteyen Müslümanlar mı geri ya da gerici? Yoksa kendi halkına her türlü rezilliği/ haksızlığı/ baskıyı reva gören yönetim ve yöneticiler ile bu yönetim ve yöneticilere her zaman sonuna kadar sahip çıkıp destekleyenler mi geri ya da gerici?"

Yüreğiniz yetiyorsa ve bunu söyleyecek cesaretiniz varsa bu sorunun doğru yanıtını verirsiniz. Yoksa öyle hem nalına ve hem de mıhına vurmak olmaz.

Doğrudur, elli küsur İslam ülkesinin bugünkü bu dağınıklığı, Müslümanları bu 21. yüzyıl şafağında dünya siyaset sahnesinde bir güç olarak var etmiyor/ öne çıkarmıyor. Bugün 21. yüzyılda dünya siyaset sahnesinde güç olarak öne çıkan farklı ülkeler var. Bunlar ABD, AB, Rusya ve Çin gibi ülkelerdir. Bu güçlerin dünyayı kendilerine ait farklı menfaat algılamasından dolayı, kendi aralarında ilişki ve ittifakları da farklı olmaktadır. AB, Rusya ve Çin kendi aralarında (ABD'ye karşı) işbirliğine giderlerken, ABD de dünya siyaset sahnesinde ağırlığını ve öncülüğünü yitirmemek için İngiltere ve İsrail ile birlikte hareket etmektedir.

Bu adını saydığımız ülkelerin askeri, ekonomik, bilim ve teknoloji alanlarında büyük imkan ve güçleri olsa da -ki bu var- sahip oldukları bu büyük maddi güçlere rağmen tüm dünya insanlığına hitap edebilecek, onların akıl ve kalplerini mutmain kılabilecek, hem insanın doğasını ve hem de yaşamın gerçekliğini görebilecek/ kuşatabilecek/ cevap verebilecek doğru ve kapsamlı toplumsal projeleri yoktur. Eğer bugün onların sahip oldukları ve uyguladıkları toplumsal projelerden/ düzenlerden söz edecek olursak, bugün artık kendileri bile sahip oldukları bu düzenlerin tıkandığını ve iflasın eşiğine geldiğini -itiraf mahiyetinde- ifade ediyorlar. Ki zaten ulaşımın ve iletişimin gelişimi ile küçülen bugünkü dünyada, bu gerçeklik kendini net bir şekilde göstermektedir.

Ekonomi ve askeri alanlarında güçlü olan bu ülkeler dünyayı farklı okumalarından dolayı kendi aralarında (da) derin menfaat çelişkisi ve çatışması durumunu yaşamaktadırlar. Fakat bu çelişki ve çatışmalara rağmen, söz dönüp-dolaşıp "Terör ve terörizmle savaş" konusuna gelince, bu ülkeler kendi aralarındaki çelişkileri bir tarafa bırakıp, karşılıklı olarak işbirliğine gidebiliyor ve birçok noktada ortaklaşa hareket edebiliyorlar.

Terör ve terörizmle savaş, başlı başına bir konudur. Fakat şimdi konumuz buralara geldiğinden dolayı, konumuzla ilgili olarak birkaç şeyi belirtmemiz/ ortaya koymamız gerekiyor.

Müslümanlar olarak, her şeyden önce terörü ve terörizmi lanetliyoruz. Doğrudur, terörün ne dini ve ne de ulusu vardır. Bize göre terör, fitnedir/ zulümdür. Dolayısıyla bu terör bir yöntem olarak kimden gelirse gelsin ve kim yaparsa yapsın kınanması gerektiğine inanıyoruz. Akıl ve vicdan sahibi her insanın, her türlü terör eyleminin karşısında olması gerekmektedir. Terör ve terörizm konusunda ortaya konulması gereken doğru yaklaşım ve doğru tavır bizce budur. Terör konusundaki düşüncelerimiz böyledir. Dünyadaki bütün Müslümanlar, her zaman ve zeminde bu anlayış ve yaklaşımı çok büyük bir samimiyetle ifade eder ve doğru tavrını gösterir.

Fakat günümüzde İslam-dışı bazı güçler, "terörle ve terörizmle mücadele" adı altında hemen kendilerine bir durum ve vazife çıkarabilmekte ve kendi menfaatlerine uygun olarak çıkardıkları (daha doğrusu uydurdukları) bu durum ve vazife çerçevesinde İslam'ı (=Müslümanları) dünya gündemi içinde "su-i zan altında bırakma" amacına yönelik olarak tüm gayretleriyle çalışabilmektedir.

İslam'ı (=Müslümanları) dünya gündemi içinde böylesine kötü bir zan altında bırakma gayretleri elbetteki bilinçli ve planlı bir uygulamadır. Sinsice hazırlanmış bir konsepttir. Sinsicedir, zira "terörizmle mücadele" gibi akıl ve vicdan sahibi bir kimsenin kolay kolay kayıtsız kalamayacağı bir kılıfla hazırlanıp sunulmaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ABD, AB, Rusya ve Çin gibi dünya ölçeğinde belli bir güce sahip olan devletler kendi aralarında politik çelişki ve ayrılıkları yaşarlarken, (özünde) İslam'ın gelişiminden ve büyümesinden duyulan kork