|
|
#1 (permalink) | ||||||
|
Bugün içinde yaşadığımız zamanın panoramasına bakıldığında; küfrün, şirkin, zulmün ve her türlü sömürünün pervasızca uygulama zeminini bulduğu ve "yükselen değersizlikler" kategorisinde neredeyse arsızca zamanın zirvesinde olduğu gerçeği görülecektir. İnsanlar belki de tarihleri boyunca hiç bu kadar yollarını şaşırıp karanlıklara düşmediler/bu kadar karanlıklarda kalmadılar. Elbetteki bu karanlığı oluşturan bir çok maddi faktör mevcuttur. Fakat bilinen bir şey varsa, o da bütün bu maddi faktörlerin oluşturucusunun bizatihi yine insanın kendisi olduğudur.
Âlemlerin Rab'bi şanı yüce Allah'ın en güzel bir şekilde yarattığı insanın, bu karanlıklardan/ bu darlıklardan/ bu bataklıklardan kendini bir an önce kurtarması gerekmektedir. İnsanın kurtuluşu ise, şeksiz-şüphesiz Allah'ın indirdiği ve her yönüyle kuşatıcı bir hayat nizamı olan dine tabi olması ile mümkündür. Oysa ki tarihe baktığımızda genel olarak insanlar, Allah’ın indirdiğine değil, çoğu zaman kendi zanlarına dayalı uydurduklarına inanmışlardır. Doğrudur, kendi zannına dayalı olarak oluşturduğu bu dine, yine kendi eliyle (ilah!! niyetine) putları yapan ve bunlara tapan yine bu cahil insanın kendisi olmuştur. İnsanlık tarihi içinde meydana gelen bu olaya yönelik olarak: "insanın kendi eliyle kendine ilahlar oluşturması ve oluşturduğu bu ilahlara tapması" olayıdır diyebiliriz. Burada insanın yapmaya çalıştığı şey, kendi kurtuluşunu, Yaratıcı'sının indirdiğinde değil, kendi diliyle uydurup kendi eliyle yaptığında aramasıdır. Bir kısır döngü halini almış olan bu “ilah oluşturma ve ona tapma” olayı, günümüzde de kendini en bayağı bir şekilde tekrarlamaktadır. Diyebiliriz ki, Kıta Avrupası’nda ortaya çıkmış ve tüm dünyayı etkisi altına almış olan modernizm hareketi de, öz itibariyle insanlığın kısır döngü halini almış bu çabasından başka bir şey değildir. Bugün modernizm hareketini ele alıp değerlendirirken, öncelikli olarak iki önemli noktaya dikkat etmemiz gerekiyor. Bunlardan birincisi; Modernizmin bir anlayış ve hareket olarak "niçin Kıta Avrupası’nda ortaya çıktığı?" ve ikinci olarak da Kıta Avrupası’nda ortaya çıkan modernizm hareketinin "nasıl ortaya çıktığı" ve bu harekete "kimlerin öncülük ettiği"dir. Evet, modernizm hareketini tahlil ederken, gözden kaçırmamamız gereken iki önemli nokta bunlardır. Bu iki önemli noktanın birincisini ele alacak olursak; burada öncelikli olarak modernizm hareketine beşiklik yapmış olan Kıta Avrupası’na, yüzyıllar boyu damgasını vurmuş ve rengini vermiş olan Ortaçağ (skolastik) düşünce yapısını her yönüyle analiz etmemiz gerekir. Zira bilmemiz gereken şu ki modernizm hareketi, özünde batının bir zamanlar benimsediği ve uğruna Haçlı Savaşları düzenlediği kendi Ortaçağ düşünce karanlığına karşı bir başkaldırı hareketidir. Kıta Avrupası, Ortaçağ boyunca kendi düşünce dünyasına eğemen olmuş bu Skolastik düşüncenin kıskacında yüzyıllar boyu sıkışıp kalmıştır. Burada Kilisenin öncülük ettiği ve tekeline aldığı mistik bir düşünce olan Skolastik düşünce, tüm Ortaçağ boyunca Avrupa insanının düşüncesini ve yaşamını adeta tahakküm altına alıp, onu köreltmiştir. Skolastik düşüncenin dar kalıpları içinde sıkışıp kalmış olan ve basmakalıp doğmalara sahip batı insanı, ilk silkelenişini temas ettiği İslam coğrafyasıyla yaşamıştır. Haçlı Seferleri sebebiyle İslam coğrafyasıyla tanışan Avrupa, buradaki muazzam medeniyet ve refah karşısında adeta kendine gelmiş ve kendi coğrafyasındaki karanlığı daha iyi görmüştür. Avrupa aydını, tanışmış olduğu bu İslam medeniyetinden oldukça etkilenmiş ve süreç içinde bu görkemli medeniyetten çokça istifade etmiştir. Özellikle İslam medeniyetinin beyni konumunda olan Müslüman alimlerin eserlerini yüzyıllar boyu kendi okullarında ders kitabı olarak işleyen Avrupa, başta antik-Yunan felsefesi olmak üzere bir çok ilmi buralardan almıştır. Haçlı Seferleri'nden sonra elde ettiği bilgi birikiminin yanında yaptığı coğrafi keşifler ile de oldukça zenginleşen Avrupa, bunların bir araya gelerek oluşturduğu fikirsel atmosfer havzası içerisinde düşünce bazında oldukça büyük mesafeler katetmiştir. Düşüncelerinde böylesi büyük değişimler yaşayan Avrupa, bütün bu birikimlerin sonucunda kendi Rönesans ve Reform hareketlerini yapmıştır. Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, modernizm hareketinin niçin Kıta Avrupası’nda ortaya çıktığı noktası belirginleşmiştir. Bir yerde modernizmin kendi muhtevasında barındırdığı Pozitivizm, Rasyonalizm ve Hümanizm ideolojilerini ortaya çıkaracak olan zemin ve şartlar, toplumsal yaşamın doğal akışı içinde o dönem Kıta Avrupası’nda kendini oluşturmuştur. Bütün bunlara bakarak diyebiliriz ki; Kıta Avrupası’nın Ortaçağında varolan o baskıcı, köreltici ve dayatmacı Skolastik düşüncesi bir “neden", modernizm hareketi de bu nedene dayalı bir tepki olarak ortaya çıkan bir “sonuçtur". Kıta Avrupası’nda modernizm hareketini doğuran zemin ve şartları özce böyle ortaya koyduktan sonra, şimdi de modernizm hareketine kimlerin öncülük ettiği noktasını belirtecek olursak, bunun için biraz gerilere gitmemiz gerekmektedir. Coğrafi Keşifler ile zenginleşen ve yeni bir toplumsal katman olarak ortaya çıkan burjuva sınıfı, elindeki bu büyük ekonomik güce nazaran, yönetim bazında siyasal güçten yoksundu. O dönem Kıta Avrupası’nda, güçlü olmak için ya toprağa sahip olmak veyahut da yönetimde bulunmak gerekiyordu. Oysa ki burjuva sınıfının ne toprağı ve ne de iktidarda bir gücü vardı. O dönem Avrupa’sında toprağı ve siyasal gücü elinde tutan güçler; kral, kilise ve feodal derebeyleri idi. Coğrafi Keşifler ile zenginleşen burjuva sınıfı, Rönesans ve Reform hareketlerinden sonra harekete geçerek, Fransız İhtilali'nden başlamak üzere kısa zamanda tüm Kıta Avrupası’na yayılacak yeni bir düzen anlayışını geliştirdi. Bu düzen anlayışı kiliseye, feodalizme ve monarşiye karşı; laik, liberal ve ulusalcı bir anlayıştır. Böylelikle ekonomik gücün yanında siyasal gücü de eline alan burjuvazi, tüm kıta Avrupası’nda kendini sağlama alacak yeni bir harekete öncülük edecektir. Burjuva sınıfının kendi iktidarını sağlama alma (-Kapitalizmi koruma ve geliştirme-) endişesiyle ortaya çıkan bu hareket, modernizmdir. Burada modernizmi bir anlayış olarak/ bir hareket olarak açmadan önce, Avrupa’nın düşünce tarihine ve düşünce şekline yön vermiş olan kıta Avrupası’nın aydınları hakkında bir kaç belirlememizi ortaya koymak istiyoruz. Avrupa, kendi düşünce tarihi içerisinde iki farklı aydın sınıfını ortaya çıkarmıştır. Bu aydın sınıflarını ortaya koyacak olursak; “ruhban sınıfı” ve “entellektüeller”dir. Avrupa'da ortaya çıkan bu iki farklı aydın sınıfının dünya görüşleri biribirinden taban tabana zıttır. Bu iki aydın sınıfın düşünceleri biribirinden farklı olmakla beraber, ortaya koydukları düşünce tarzlarının yapısal özelliklerinde ise, bir çok ortak nokta mevcuttur. Bu her iki aydın sınıfının düşünce tarzındaki yapısal ortak noktaları belirtecek olursak bunlar; ortaya koydukları düşüncelerinde bir denge oluşturamadıklarından dolayı sürekli aşırıya kaçmaları, her zaman için “mutlak doğruyu” ellerinde tuttukları savı, mutlak doğruyu temsil babında ortaya koydukları bu düşüncelerinde son derece dayatmacı olmaları ve karşılarında olan/ duran diğer fikirsel doğrularla tartışamayacak kadar doğmatik bir kapalılığa sahip olmalarıdır. Avrupa'da ortaya çıkan birinci kategorideki aydın sınıfı olan ruhban sınıfı, bilindiği üzere temsil ettiği ve yaymaya çalıştığı Skolastik düşünce ile tüm Avrupa'yı karanlığa boğmuştur. Eğer Haçlı Seferleri'nde batı dünyası başarıya ulaşsaydı, biliyoruz ki ruhban sınıfının taassupkar anlayışının oluşturduğu bu düşünce karanlığı, tüm dünyaya eğemen olabilirdi. Skolastik düşüncenin eğemen olduğu böylesi bir dünyada ise, belki de bir çok kişi (günü-müzde tıpkı modernizme yapılan övgü misali-) Skolastik düşüncenin ne kadar doğru olduğundan dem vuracaktı. Evet, belki bugün bizler bunun böyle olamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Oysa ki Avrupa'da ortaya çıkan ikinci kategorideki aydın sınıfı olan entelektüellerin eliyle oluşturulan modernizm hareketi, aynen dünün ruhban sınıfının eliyle kıta Avrupa’sında oluşturulan Skolastik düşünce taassubuna benzer bir şekilde bugün kendisinin günümüz dünyasında tartışmasız tek doğruyu temsil ettiğini, gerçeğin böyle olduğunu iddia etmiş ve yine bu dünya görüşünü Avrupa dışındaki coğrafyalara ihraç ederek herkesi kendi mutlak doğrusuna çağırarak yapmaya çalışmıştır. Günümüzde Avrupa dışında kalan diğer toplumların aydınları da, modernizm dünya görüşüne neredeyse vahiye dayalı ilahi bir hakikatmış derecesinde bağlanıp, adeta iman edercesine bu çağrıya koşmuşlardır. Öyleyse şimdi, 19. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa'da ortaya çıkan ve 20. yüzyılda tüm dünyada rağbet gören ve kitleleri ardından sürükleyen bu modernizm anlayışını ortaya koymaya çalışalım: Modernizm, Avrupa'da 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkan ve kilisenin teolojik öğretisine karşı, hayatın her alanına yönelik olarak kendi anlayışlarına dayalı yeni bir duruş/yeni bir tarz ortaya koymaya çalışan bir dünya görüşüdür. Toplum teorisini kentleşme ve sanayileşme olarak sunan modernizm, bir yandan geleneksel otoritenin çöküşü ve liberal düşüncelerin yükselişi ve yine diğer yandan modern bilimin etkisiyle (batı) dünya görüşünde vuku bulan değişimlerin sonucu ortaya çıkan yeni toplumsal ve politik koşullara kendini uyarlamayı amaçlayan bir hareket olarak karşımıza çıkar. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kıta Avrupası’nda kendini ifade etmeye başlayan modernizm, sanat alanında, bilim alanında ve felsefe alanında ortaya koymuş olduğu kendine ait anlayışlarıyla, batı dünyasında büyük değişimler ortaya çıkarmış ve denilebilir ki neredeyse tüm dünyayı her yönüyle etkisi altına alacak yeni süreçlerin zeminini hazırlamıştır. Avrupa'da Rönesans'la birlikte gerçekleşen entelektüel dönüşümün ortaya çıkardığı bir dünya görüşü olan modernizm, seküler temel üzerinde yükselen pozitivizm, rasyonalizm ve hümanizm ideolojisini ifade eder. Gerek Avrupa'da ve gerekse de dünyada büyük değişimler ortaya çıkaran modernizmi oluşturan bu üç önemli öğretiyi sırayla ortaya koyacak olursak; Pozitivizm: Saint-Simon ve A.Comte tarafından kurulan bir öğreti olarak pozitivizm, dış dünyayı sadece deneyim yoluyla bilebileceğimizi ve her türlü bilginin son çözümlemede duyu-deneyine dayanmak durumunda olduğu tezini ileri sürer. Bu bağlamda pozitivizm; metafizik ve dini, insanlığın ilerlemesini engelleyen bilim öncesi düşünce tarzları yada formları olarak gören bir dünya görüşünü ifade eder. İnsanın duyusal alanının üstünde ve ötesinde bir dünyayla ilgili tüm bilgi iddialarının karşısında yer alan pozitivizm, farklı bilgi türlerinin olamayacağını, gerçek bilginin empirik olguların tasvirinden ve açıklamasından meydana geleceğini ifade eder. Dini reddeden (-ve böylelikle dinin yerine bilimi yeni bir din haline getirip sunan-) pozitivizme göre, gerçeklikle ilgili olarak bilebileceğimiz her şey bilim tarafından tüketilir. Pozitivizm anlayışına göre, dünya hakkında doğa bilimleri tarafından sağlanan bilgi dışında hiçbir bilgimiz olamaz. İnsan bilgisi, bilimin yani fenomenlere ilişkin sistematik araştırmanın sınırlarını hiçbir şekilde araştıramaz. Sosyolojide A.Comte tarafından ifade edilmiş olan pozivitizm, sosyolojinin tıpkı fizik gibi olması gerektiğini, ölçüm ve nicelemeyi ön plana çıkardığında fizik ölçüsünde bilimsel olabileceğini, bunun için de, insani yönelim ve motifleri bir tarafa bırakarak yapısal açıklamalara yönelmesi gerektiğini iddia eder. İşte bu iddialarla ortaya çıkan pozivitizm, hem bilim felsefesi ve hem de sosyoloji içerisinde şiddetle eleştirilmiştir. Bilim felsefesi içinde Realistler, pozitivist bilim anlayışını reddederlerken, bir çok sosyolog ve düşünür bu reddiyeyle birlikte sosyolojinin bir bilim olamayacağı tezini dile getirir. Buna göre, sosyolojinin amacı, fizikte ya da doğa bilimlerinde olduğu gibi, "açıklama" değil de "anlama"dır. Bu çerçeve içinde, toplumsal varlıklar olarak insanların niyet, yönelim ve özelliklerini hesaba katması gerektiğini, söz konusu niyet ve yönelimler ise, toplumsal dünya ve öznellik alanına özgü olup, doğal dünyayı karakterize etmediği için, doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal bilimlere uygulanamayacağını dile getirir. Rasyonalizm: Genel bir tavır olarak rasyonalizm, doğa bilimlerine dayanan bilgi türüne önem verir. Akla ve deneye dayanmayan bir bilgi olamayacağını savunan rasyonalizm, vahyin bilgi kaynağı olamayacağını öne sürer. Dünyayı bir bütün olarak düşünce yoluyla yorumlamayı, bireysel ve toplumsal yaşamı aklın ilkelerine göre düzenlemeyi amaçlayan rasyonalizm, aynı çerçeve içinde bilginin tek gerçek kaynağının akıl olduğunu ve bilimin de temelde akıl yoluyla oluşturulmuş bir sistem olduğunu ve yine doğruluğun biricik ölçütünün mantıksal tutarlılık olduğunu iddia eder. Aynı görüş, her konuya uygulanabilir olan rasyonal bir yöntem bulunduğunu ve bu yöntemin her konuda uygun ve doyurucu açıklamalar sağladığını öne sürer. Hümanizm: Özünde ateizme ya da agnostisizme dayanan ve dini yada dini inancı dışlayan bir yaşam görüşü olarak Hümanizm, genel olarak insan varlığının tek ve en yüksek değer kaynağı olarak görür. Kökenleri Antik Yunan düşüncesine dayanan, ama esas olarak Rönesans döneminde ortaya çıkıp, modernist hareketle gelişen Hümanizm, 20. yüzyılda ise ateizm ya da Laik bir akılcılıkla eş anlamlı bir terim haline gelmiştir. 19. yüzyılın sonlarına doğru Kıta Avrupası’nda maddeciliği ve ateizmi esas alarak ortaya çıkan modernist hareketin en önemli şiarlarından biri de "bilim bütün problemleri çözer" iddiası idi. Oysa geçen zaman, modernistlerin kutsallık derecesinde bağlanıp ortaya attıkları bu iddianın gerçek olmadığını diğer herkes gibi modernizme inananlara da göstermiştir. Bu abartılı inanç, 20. yüzyılda erozyona uğramış ve bugün gelinen noktada ise artık aklı başında hiçbir insan tarafından dillendirilmeyen bir ifade olmuştur. Tarihte ortaya bir kurtarıcı(!!) gibi çıkan, ama bütün ömürleri ve yaptıkları bir saman alevi misali kısa ve aldatıcı olan bu beşeri öğretilerin akıbetleri genelde aynı olmuştur. Bu akıbet ise yakıcı bir şekilde, “zamana yenilmek” şeklinde kendini tezahür ettirmiştir. Doğrudur, bu beşeri öğretilerin insana, topluma ve geleceğe yönelik olarak ileri sürdükleri kocaman kocaman öngörüleri olmuştur. Oysa akıp giden zaman, hem bu öğretileri ve hem de bu öğretilerin öngörülerini ters-yüz ederek çıkmazlara itmiştir. Tıkanma ve tükenme bu beşeri öğretilerin neredeyse her zaman için şaşmaz sonları olmuştur. Kendi formel standartlarını bizatihi kendisi bile uygulayamayan modernizm, gelişen süreç içinde Avrupa'daki yönetimlerin çarpıklıklarına ve yolsuzluklarına karşı bir perde görevini görür iken, kendilerinin dışında modernizme inanmış dünyadaki totaliter yönetimlerin kendi halklarına karşı yaptıkları baskı ve zulümlere de payanda olmaktan kendini kurtaramamıştır. Feodalizme, monarşiye ve skolastik düşünceye karşı radikal bir hareket olarak ortaya çıkan modernizm, 19. ve 20. yüzyıl Kıta Avrupası’nın iman ettiği "yeni din"i idi. Ve Avrupalılar, doğruluğundan (-tıpkı Hristyanlık’ta olduğu gibi-) şüphe etmedikleri bu yeni dinlerini tüm dünyaya yaymak ve kabullendirmek istiyorlardı. Çünkü bu yeni din ile Avrupa, kendini dünyanın hem bilim, sanat, felsefe ve siyaset merkezine koyuyor ve hem de böylelikle (modernizm dünya görüşüne inandırdığı) dünyanın diğer halklarını arkasına takıp insana dair, hayata dair ve dünyaya dair kendi bakış açılarını ve yaşam tarzını istediği şekilde empoze edebiliyordu. 19. yüzyılın sonlarına doğru, dayanmış olduğu kendine ait anlayışlarıyla -ki bu anlayışlar Pozitivizm(=bilim tapıcılık), Rasyonalizm(=akıl tapıcılık) ve Hümanizm (=insan tapıcılık) ile- ortaya çıkan modernizm hareketi, gelişen süreç içinde Kıta Avrupası’nın benimsediği ve kutsadığı bu yeni değerler etrafında şekillenen bu yaşam tarzının ve anlayışlarının adı olmuştur. Bu yönüyle modernizm hareketi, batı'lı olmayan toplumlar üzerinde asimile edici bir durum ortaya çıkarmıştır. Aslında tam da burada oldukça dikkat çekici olan; modernizmi bir dünya görüşü olarak benimseyen ve sunan 19. ve 20. yüzyıl Kıta Avrupası’nın da bu asimilasyonu istediği gerçeği idi. 20. yüzyıl Kıta Avrupası, tüm dünyanın bir şekilde modernizm denilen bu yeni hareketin çekim alanına girmesini ve bu çekim alanının içine giren toplumların kendilerini oluşturan bütün o değer yargılarına karşı bir savaş vermelerini ve akabinde o toplumların kendi değer yargılarına karşı yabancılaşmalarını istiyordu. Yani “ne kadar yabancılaşma, o kadar da batılılaşma (ve yahut ne kadar batılılaşma, o kadar da yabancılaşma)” olacaktı. Böylelikle modernizm denilen girdabın içine giren (ya da çekilen) bu toplumlar, başta dinleri olmak üzere kendilerini var eden ve bugünlere getiren bütün o değer yargılarıyla ve geçmişleriyle olan bağlarını kesecekler ve süreç içinde Avrupalılar gibi bu yeni yaşam tarzına ve anlayışlarına iman edip, batılı toplumların yerel uzantıları olacaklardı. Modernizme inanan bu zavallı toplumlara (-özellikle de müslüman toplumların aydınlarına-) göre, modernizm için bütün bunlar olmalı ve tereddütsüz bir şekilde yapılmalıydı. Çünkü böyle yapmakla ancak çağdaş uygarlık seviyesine ulaşılacaktı!!! Bu çağdaş uygarlık seviyesine ulaşabilmek için de, ne gerekiyor idiyse bir an önce yapılmalı ve tez elden harekete geçilmeliydi. Nitekim bütün bu(-batılılaşma anlamı taşıyan-) modernizasyon çalışmaları, başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın hemen hemen her yerinde yapılmaya çalışıldı da. Modernizme inanan (-özellikle müslüman-) toplumlar, kendi modernizasyonlarını gerçekleştirebilmek için öncelikli olarak kendi dinleri ile, kendi tarihleri ile ve kendi kültürleri ile ahmakça bir cesaretle mücadele ettiler. Onlar verdikleri bu mücadele ile sandılar ki, modernizmin dünyada kendilerine sunacağı cennetlere girecekler. Müslüman toplumlarda yaşayan ve ne sosyal ve ne de tarihsel bir zeminleri bulunmayan tamamen köksüz diyebileceğimiz bu modernistlerin 20. yüzyıldaki en büyük hayalleri, her yönüyle bu modernizm anlayışına bağlılık ve her ne pahasına olusa olsun bu bağlılığın gereklerini yerine getirmek idi. |
|||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
spas jı tera bawêmın her hebi
![]()
__________________ Bu mesaj en son " 01-06-2007 " tarihinde saat 03:20 PM itibariyle berxwedan tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| 20 soruda evrim teorisinin çöküşü | €urotash | İslami E-Book, E-Kitap | 7 | 10-11-2007 10:05 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.