|
|
#1 (permalink) | ||||||
|
19. yüzyıl sosyoloji kuram(cı)larının (Spencer, Comte, Durkheim ve hatta Marx) ilkel, geleneksel, farklılaşmamış, meta üretimine dayalı olmayan ve kolektif bilincin benzerlikler üzerinde yükseldiği yaşam tarzlarını ya da örgütlenme biçimlerini anlatmak için kullandıkları cemaat (community, gemeinschaft) sözcüğü, günümüzde postmodernizm ile birlikte toplumbilimciler ve sanatçılar-edebiyatçılar için oldukça cazip bir kavram haline geldi. Sanat ve özellikle edebiyat alanında bazı yerli yapımların postmodern niteliklerinden dolayı kutsanmalarının ardında, bölük-pörçüklüğün (yani cemaatimsi grup ve yaşam tarzlarının) olduğu görüldü. Aynı biçimde, "aykırı" bir yaşam tarzını savunan bazı marjinal toplumsal kesimler (çeşitli altkültürel gruplar gibi) ise, yeni tercihlerine yeni bir kimlik iliştirmek için cemaat türü nitelemelerden yararlanmaya başladılar. 21. yüzyıla girdiğimiz bir dönemde, cemaatin hem toplumbilimsel analizlerde hem de yaşam tarzı tercihlerinde revaçta olması nasıl açıklanmalı? (Örneğin, İslami kesimden birçok akademisyenin Batılı ülkelerde doktora tezi konusu olarak kendi ülkesindeki tarikat ya da tarikat şeyhlerini incelemesi; ve bu incelemelerin taşra üniversitelerinde akademik terfilerde belirleyici/baraj olarak işlev görmesi nasıl değerlendirilmeli?). Siyasal İslamın yükselişi, epistemolojik alanda anarşist içermelere yönelim ("yönteme hayır" diyen Feyerabend), toplumsalın ve tarihin sonuna gelindiği iddiasının prim yapması (Baudrillard ve Fukuyama), sözde yeni sivil toplum örgüt ve alanlarının yaratılması (tarikatlar vd.) gibi olaylar/gelişmeler, acaba yabancılaşma sürecine karşı yeni ve etkili bir toplumsallaşma (cemaatleşme) geleneği mi başlatmaktadır? Ve üniversitelerde çeşitli çıkar noktalarında buluşarak, kendilerini küçük gruplar içinde ifade etmeyi, demokrasinin göstergesi (ve elbette başarısı) olarak niteleyen cemaatçi akademik gelenekler, haritanın neresinde duruyor?
Aslında cemaatleşme ya da kendini cemaatler biçiminde ifade etme, en eski sosyalleşme biçimlerinden biridir -toplum biçimi ve toplumsal sosyalleşme daha sonradır. Toplumun geniş, anonim, yaygın, ikincil ilişkilerinin yerine daha içe dönük, dışa görece kapalı ve geleneksel bir yaşam tarzını ifade eden cemaat türü topluluksal örgütlenme biçimi, sadece kapitalizm öncesi toplumlara ve dini alana özgü değildir. İnsanoğlu, hemen her tarihsel dönemde büyük bir bunalım ve yıkıcılığın ardından kapalı bir toplumsal yaşam tercihine yönelebilmiştir. Antik Roma İmparatorluğu'nun dağılmasının ve Hıristiyanlığın güçlü bir tek Tanrılı din olarak ortaya çıkışının akabinde insanlık, kentsel uygarlığın hareketli alanından kırsal yaşamın durağan alanına çekilmiştir. Yine, Sanayi Devrimi sonrası ortaya çıkan yoksulluk, hastalık, evsizlik, kitlesel ölümler, suçluluk, alkolizm, fuhuş, vb. olumsuz etmenler (başta aydınlar olmak üzere) insanları doğaya yöneltmiş ve böylece yıkıcı kent uygarlığından (haliyle kapitalizmin etkilerinden) kaçılabileceği sanılmıştır. Rousseau'nun doğacı (naturalist) iyimser bakışı, insan elinde her şeyin bozulduğunu öne sürmüştü. Kapitalizmi hazırlayan rönesans-reform ve aydınlanma düşüncesini bozulan her şeyin sorumlusu ilan eden romantizm (başta Alman romantikleri), özellikle evrene bakışta geliştirdiği tarih anlayışıyla her kültürün/toplumun kendi temiz-saf-bozulmamış köklerine dönmeyi kurtuluş için gerekli bulmuştu. Romantiklere göre evrenselci (kenti kırın önüne geçiren, rasyonel aklı ilahi otoriteye yeğleyen) bir bakış açısı eğitimi, özellikle pedagojiyi, yani çocuğu eğitme tarzını da bozmuştu. 19. yüzyıl boyunca ortaya çıkan ütopik toplum ve eğitim projeleri, hep bir doğaya dönüşü, yani cemaatler halinde içe kapanmayı gündeme getirmişti -genel olarak ütopyalar ve özel olarak da ütopist sosyalistlerin uygulamaları, bu içe kapanmanın saf ve naif örnekleridir. İnsanlar sorunlarını çözemedikçe küçük gruplar halinde cemaatler kurmuşlar, bunları kurdukça da çözümsüz bir sürecin ve kısır döngünün içine yuvarlanmışlardır. Bu neden böyle olmuştur? 20. yüzyıl boyunca gündemden hiç düşmeyen topluluklar, kulüpler, tarikatlar, mezhepler, dergahlar, tekkeler, şeyhlikler, Mason locaları insanlar için hep bir kurtuluş ve çözüm yolu olarak görülmüştür (Batılı ülkeler, bu tür örgütlenmeler açısından oldukça zengin bir dönem yaşamaktadır; ABD ise bu konu açısından epey renkli bir görünüm sergilemektedir -popüler ve alabildiğine gizemli Scientology tarikatı örneğinde olduğu gibi). Kapitalist ülkelerde paketlenmiş ürünler biçiminde tüketici piyasasına sürülen çeşitli alternatif yaşam tarzı tercihleri, her ne kadar iyi kâr getiren etkinlikler olarak görülse de, asıl üzerinde durulması gereken, sistemin (kapitalizmin) doğasından kaynaklanan yabancılaşma sürecinin ağırlığını hafifletmeye dönük kaygıların beyhudeliğinin anlatımı olsa gerek. Gerçekliğin tersyüz edilerek yeni kavramlarla (sanal gerçeklik gibi) ifade edilmesi, insanlara gerçekten bir yenilik olarak görülecekti. Gerçekliğin bu derece tahrip edilmesi sürecinde oluşan beklenmedik olaylar (son derece iyi eğitimli insanların tarikatları için ve tarikat üyeleriyle birlikte intihara gitmeleri gibi), bu "çağdaş" içe kapanma olayının çözüm adına yeni sorunlara yol açtığını göstermiştir. Kimi zaman törensel, kapalı, mistik, nefsi egemenlik altında tutmaya dayalı, sıkı dayanışmalı, içe dönük, uhrevi, sert bir yaşam tarzını ve örgütlenme anlayışını ifade eden; kimi zaman da son derece açık, bilimsel, akılcı, ilerlemeci (progressivist) gibi görünen bu toplulukçu konumlanışlar, cemaatlerin rasyonel olmayan ve aslında aydınlanma öncesinde kalan geleneksel otoritelerin alanına geri dönüşün ifadesi olmuştur. Cemaatleşme eğiliminin en ileri endüstriyel toplumlarda, iyi eğitimli bireyler ve son derece popüler sanatçılar arasında görülmesi, cemaat kavramının tanımsal alanının genişlediğini göstermektedir. Günümüzde bir yandan bilgi çağı ya da enformatik topluma girdiğimiz söylenirken (ve bunun teorisi yapılırken), öte yandan hiç de ileri olmayan kişi, kimlik, aidiyet, örgüt ve yaşam tipleriyle karşılaşmaktayız. Bazı kesimler (örneğin, merkezdeki ve uçtaki muhafazakarlar) bu durumun iyi bir şey olduğunu söyleyip, postmodernitenin modernite karşısındaki galibiyetini ilan ettiler. 'Herkesin kendi kafasına göre takılması' diye özetlenen postmodernizm içinde cemaat olgusunun kutsanması, bazı öğeler (farklı doğrular, yerellik/yerli bilgi, vb.) açısından demokratikliğin gereği olarak da yorumlandı. Pozitivizmin ve elbette yöntemin sorgulanması (Feyarebend), toplumsal bilimlerde kesinliğin değil, farklı doğruların olabileceği savına yol açtı. Her cemaatin önermelerinin birer doğru olarak görülmesi, neredeyse toplumda bir "doğrular enflasyonu"nu ortaya çıkardı (bu durum, birden fazla yanlış yerine birden fazla doğru olabileceği anlayışına yol açtı). Hemen herkesin haklı olduğu iddiası, ardından herkesin doğrularını gündeme taşıdı. Bu doğrular ise Türkiye'de kuramsal/makro açıdan daha iddialı sonuçlara (İslami sosyoloji, milli bilim, feminist yöntem, Said-i Kurdi'nin Risale-i Nur metodu, teknokratik bakış, toplam kalite yönetimi yaklaşımı vd.) yol açtı. Dinin temel argümanlarına ya da sözde antipozitivist feminist bakış açısına dayanarak bilimsel eserlerin (!) yayımlandığı bir üniversite ortamı nasıl oluştu? Maddi çıkarlara dayalı küçük akademik gruplaşmaların geleneksel ilişki biçimleriyle (hamilik/patronaj, partizanlık gibi) bilimsel ölçütler çerçevesinde tez değerlendirme, jüri oluşturma ve akademik atama görevleri nasıl çakıştırıldı? Ya da, ülke bu noktaya nasıl getirildi? Türkiye, üniversitelerinde "akademik cemaatlerin" serpilip gelişmesiyle 12 Eylül sonrasında tanışmadı. 12 Eylül öncesi örtülü ve dar olan bu "cemaatler", bugün açık, meşru ve yaygın bir özellik göstermektedir -YÖK'ün merkeziyetçiliğine rağmen. Yeni kurulan taşra üniversiteleri belli cemaatlerin egemenlik sahası altında görünmektedir. Merkezden çevreye halka halka ve sert bir biçimde yöneltilen 12 Eylül darbesi, YÖK kanalıyla çoğu akademisyeni çeşitli açılardan içe kapanmaya, cemaatleşmeye daha çok itmiştir -bu belki de YÖK'ün merkezileştirme politikasına karşı oluşan tepkinin bir ifadesi olarak yorumlanabilir. Ancak bu süreç, sadece taşra üniversitelerinde değil, merkezdekilerde de yaşandı. "Batıcı ya da pozitivist akademik cemaatler", evrenselci bilim anlayışıyla Batının ürettiği kavramları 'yerel' olana (olduğu gibi ve) özgüllükleri dikkate almadan aktarırken, "gelenekçi akademik cemaatler" ise Batı'nın bilim anlayışını yansıttığını iddia ettiği hemen her şeyi (hümanizm, aydınlanma, akıl, modernite, demokrasi, pozitivizm, feminizm, kültürel mozaik, evrensel kültür vd.) reddetmiştir. Batılı kavramlarla yerelliğin anlaşılamayacağını iddia eden "gelenekçi akademik cemaatler"in Batı'ya karşı yine Batılı ürünlere (antipozitivizm, postmodernizm, yöntemsel anarşizm gibi) başvurması, çeşitli çelişkilere yol açmıştır. Örneğin, aynı üniversitenin aynı fakültesinde yapılan iki akademik tezden biri, Türkiye'de İslamın toplumun gelişmesinin önünde önemli bir engel oluşturduğu sonucuna, diğeri de İslamın toplumun gelişmesinin tek koşulu olduğu yargısına varabilmiştir. Böylece, üniversiteler içinde bilim anlayışları arasında muazzam farklara yol açan muhtelif cemaatler oluşabilmiş ve her cemaat kendi adamını/akademisyenini yetiştirmeye ve kendi egemenlik alanını genişletecek yollar bulmaya çalışmıştır. Akademik çalışmalarda tek ölçütün bilimsel çalışma ve bulgular olması gerekirken, "gelenekçi akademik cemaatler"in yapılarına uygun yolların (dinsel kayırma gibi) kullanımı arttıkça, evrensel/yerel çatışması yeni olumsuzluklara yol açmıştır (örneğin, bazı üniversitelerin belli mezhep adlarıyla birlikte anılması ya da o üniversitelerin sosyal bilim bölümlerinde din eksenli çalışma konularının seçilmesinin bir gelenek haline getirilmesi gibi). Bilime cemaatçi yaklaşım, çeşitli yöntem sorunlarını da beraberinde getirmiş ve ardından herkes, "kendi kafasına göre" yöntemler oluşturmaya girişmiştir. Bu durumun meşrulaştırılmasının kuramsal temelinin adı da postmodernizm olmuştur. Yaşantıları kapalı devreden açık bir tarza kadar çeşitlilik gösterse de, akademik cemaatlerin bilime yaklaşmada ve cemaatlerini temele oturtmada veri/ölçü aldığı etmenler sadece paradigmatik sayıltı ya da dini/mezhepsel dogmalar ile sınırlı değildir. Etnik köken, cinsel kimlik, bölge, maddi çıkar, vb. etmenler de cemaatlerin oluşturulmasında belirleyici rol oynamaktadır. Öte yandan, akademik cemaatlerin gayet iyi belirlenmiş sözcükleri/kodları, anlatım biçimleri, söylemleri, kavramları, kanıtlama biçimleri, evren ve örneklem alanları/grupları çeşitli süreçlerde (örneğin, bölüme akademisyen almada ya da akademik terfide) belirleyici roller oynayabilmiştir. Tüm akademik cemaatlerde biz/onlar ayrımı/dışlaması ile bir model kurulmaya çalışılarak, buradan özgün bir yaşam tarzı geliştirilmeye çalışılmaktadır. Şu an taşra üniversiteleri ile büyük kent üniversitelerinde yapılan "bilimsel" çalışmaların konusu/içeriği, kavramları, yöntemi, sonuçları ve önerileri hızla farklılaşmaktadır. Siyasal ve ideolojik kimlik tercihleri, cemaate dahil olan akademisyenlerin konu seçimlerini, dillerini, sayıltılarını, önermelerini belirlemektedir (Büyük kent üniversitelerindeki araştırmalar Batı ülkelerindekine benzerlik gösterirken, taşra üniversitelerinde ise İslamiyet, milliyetçilik, yerel değerler ve tarih gibi konular ele alınmaktadır). Esas/nesnel bilimi kendilerinin yaptığını söyleyen akademik cemaatler, aslında belli bir kalıbı aşamamaktadır. SONUÇ Bilgide/bilimde görelilik (antipozitivizm) ve toplumsal yaşamda farklılığa saygı (postmodernizm) adına kutsanan yeni gelişmelerin varacağı nokta, düalizmin (ikiliklerin) tür ve sayı olarak artmasıdır. Yeni ikiliklerin, yeni akademik cemaatlerin oluşmasına yol açacağı aşikardır. Bilime bakış tarzı, etnik köken, dinsel/mezhepsel kimlik, sınıfsal konum, cinsiyetçi tutum, bölgecilik, partizanlık gibi etmenlerin yanı sıra yeni ayrımcılık üretici konumlar oluşabilir. Bu da üniversiteler içinde yer alan akademik cemaatlerin "kendini öteki'ne göre üstün görmesine" (bir tür etnosantrizme) dayalı sonuçlara yol açacaktır. Öte yandan, evrensel değerler altında evrensel bir bilim anlayışını temsil etmesi gereken üniversitelerde akademik cemaatler, ortak bir bilimsel literatürün oluşmasını egellemektedirler. Böylece farklı bilim alanları arasında iletişim/etkileşim kurulamamakta, çünkü her bilim ya da disiplinin üyeleri kendi çalışma alanlarını biricik ve en doğrusu olarak görmekte, bu da disiplinlerarası kolektif çalışmanın önüne geçmektedir. Dahası, içe kapanma, geleneksel usta-çırak ilişkisini hep ustanın otoritesi lehine yeniden üretmeye devam etmektedir. Üstelik, ustanın otoritesi nedeniyle genç akademisyenin önünde bir konular hiyerarşisi oluşmaktadır. Genç akademisyen, üniversiter kariyeri için bu konular hiyerarşisini dikkate almak zorundadır. Diyelim, piyasacı bir akademik cemaatin egemen olduğu bir üniversite, fakülte ya da bölümde genç bir akademisyenin piyasanın yararları yerine zararlarını tez konusu yapabilmesi pek mümkün değildir. Bu cemaatleşme eğilimi, üniversiter ortak duyuyu giderek zayıflatmaktadır. Evrenselcilik hızla çözülürken, öznel bakış açıları ve değerlendirmeler sözde bilim olarak güçlenmektedir. Bu bir üniversiter parçalanmadır. Bu sürece neden olanların arasında ilimci milliyetçi cemaatler olduğu kadar pozitivist bilimci cemaatler de vardır. Bu noktada, cemaat örgütlenmesi ya da şablonu içinde hareket eden akademisyen, tipik bir misyoner akademisyen olmakta; çalıştığı disiplin bu misyona hizmet eder hale getirilmektedir. Günümüz akademik ortamında yer alan akademisyenlerin makro kuramlardan vazgeçip mikro konulara (çokkültürlülük, toplumsal hareketler, kültürel incelemeler, kadın çalışmaları, çevre, altkültürler, kimlik, beden, cinsellik, söylem vb.) ve hem de mikro bağlamlar içinde yönelmeleri, onların postmodern olduklarına delalettir. Bu konulardaki çalışmaların neredeyse büyük çoğunluğunun sonucu önceden bellidir, çünkü bütün her şey (yöntem ve teknik, sayıltı, veri toplama ve çözümleme, örneklem grubu vb.) bu önceden belli sonucun garantisi olarak işlev görmektedir. Aynı cemaat içindeki çalışmalar arası farklılıklar, önemsiz ayrıntılar düzeyinde kalmaktadır. Bugün üniversitelerimiz yukarıda sözü edilen süreç ve benzer sorunlardan dolayı akademik elitizm/kariyerizm, piyasacı zihniyet ve ideolojik devlet aygıtı olma boyutları arasında sıkışıp kalmıştır. Neredeyse her cemaat kendi sayıltı ve tezleri doğrultusunda araştırmalar yaparken, statükoyla ilgili tezlerin de pekiştirilmesine hizmet etmektedir. Böylece temel motivasyon, bilimsel gerçeklerin ortaya çıkarılması değil, ya misyon ya da kâr güdüsü (veya her ikisi de) olmaktadır. Bundan zarar gören hem bilim hem de halk olmaktadır. Dolayısıyla, ister pozitivist isterse antipozitivist olsun, her cemaat türü akademik yapılanma bir yabancılaşmaya işaret etmektedir. Bilimden ve halktan yabancılaşmaya. Bu nedenle, akademik faaliyet ve kimliğin kısmi çıkar ve yapıları yerine, evrensel bilimsel tercih gerçekliğin daha çok kavranmasını sağlayacaktır. Bu, her şeyden önce akademik gruplaşmayı fetişleştirmemeyi gerektirir. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] |
|||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Tarİhsel SÜreÇ İÇİnde Postmodernİst SÖylem | PCkopat | Genel Kültür | 5 | 07-10-2008 12:11 AM |
| Postmodernizm | MÊVAN | Diğer Dersler | 1 | 15-12-2007 11:32 AM |
| PostModern Sanat ya da Avangard'ın İmkansızlığı. | SeReN | Genel Kültür | 1 | 10-10-2007 08:16 PM |
| Postmodern eğitim düşüncesinin eleştirisi | freelyon | Genel Kültür | 0 | 09-04-2007 10:49 PM |
| Postmodern Felsefe | Roj73 | Felsefe | 0 | 13-03-2007 09:55 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.