|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
D
ünya sürekli olarak bir karmaşa içindedir. Çünkü Allah’ın dünyasını, Allah’ın düzenini bozmaya çalışan Şeytan doğru ile yalanı zaman zaman karıştırıp karıştırıp ortaya koymaktadır. Bazen öyle durumlar söz konusudur ki, doğru ile yanlışı ayırt etmeniz mümkün değildir. Doğru nedir, Yanlış nedir? Dürüst olan şey nedir? Yalan olan şey nedir? Bunları ayırmak çok zordur. Ama her noktada olduğu gibi bu noktada da doğrunun kaynağına yönelmek gerekmektedir. Doğrunun kaynağı her şeyin kaynağı olan Allah’tır. Dünyadaki tek gerçek Allah’ın kendisidir. Durum böyle olunca tek doğru da yine Allah’ın kendisidir. Eğer gerçeği ve doğruyu net anlamak, dünyayı net olarak algılamak istiyorsak yapacağımız tek şey Allah’ın kendisini anlamamızdır. Allah’ı bilmek gerçeği bilmektir. Allah’ın doktrinini çalışmak gerçeği çalışmaktır. Bu bölümde özellikle davranışlarımızda ve konuşmalarımızda gerçeklik, doğruluk üzerinde duracağız. Bunun içinde Kutsal Kitab’a göre doğrunun ne olduğunu göreceğiz. Bundan sonra gerçeğin, doğruluğun karşısında yer alan bütün sapmaları birlikte değerlendireceğiz. Bunların içinde dürüst olmayan davranışları, yalanları ve bunlarla birlikte sayılabilecek birçok davranış ve hataları birlikte değerlendireceğiz. Özellikle “doğruluk” yani “gerçek” kavramını Kutsal Kitap temellerine oturtarak öğrendikten sonra bu öğrendiklerimizi güncel yaşama indirgeme üzerinde etütlerde bulunacağız. KUTSAL KİTAP VE GERÇEK Eski Antlaşma’da “gerçek” genel olarak güçlü, sağlam, bağımlı, sarsılmaz tarzında anlamlara gelmektedir. Doğruluk güvenebildiğimiz, bağlanabileceğimiz ve üzerine belli yükler yükleyebileceğimiz bir kavramdır. Örneğin; İbrani dilinde bina kolonları için kullanılan kelime ile doğruluk kelimesi aynı kökten türetilmiştir. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Doğruluk kelimesi bütün diğer kelimelere tanımlarsa o zaman bu kelimelerin doğrulukla ifade edilen, güvenilen kelimeler olduğunu görebiliriz. Allah Zekeriya’da Allah’a ait kişilerin karakter özelliklerinden bahsederken doğruluğu ön plana çıkarmaktadır: “Yapacağınız şeyler şunlardır: Herkes komşusuna doğruyu söylesin; kapılarınızda doğruluk ve selamet hükmünü verin; ve kimse komşusuna karşı yüreğinde kötülük kurmasın; ve yalan andı sevmeyin; çünkü bunların hepsi benim nefret ettiğim şeylerdir, RABBİN sözü...” Zek. 8:1617 Burada görülen oldukça belirgindir. Doğruluk Allah için bir standarttır. Doğru söylememek, doğru karşısında olmak Allah’ın hoşlanmadığı bir karakterdir. Kutsal Kitab’ın yalnız bu ayetini bile ele aldığımızda doğruluk öğretisinin ne olduğunu görmemiz mümkündür: “Şöyle ki, dünyada kendisini mübarek kılan adam hak Allah’ı ile kendisini mübarek kılacak; ve dünyada and eden adam hak Allah’ı ile and edecek; çünkü önceki sıkıntılar unutuldu, ve çünkü gözlerimden örtüldü.” Yşa. 65:16 Bu sözlerde Allah’ın hem karakterinin, hem de sözlerinin doğruluk üzerinde olduğunu göstermektedir. Kral Davud’un sözlerinde de Allah’ın doğru ve ne denli güvenilir olduğunu görebiliriz: “Ve şimdi, ya Rab Yehova, sen Allahsın, ve sözlerin hakikattir, ve kuluna bu iyi şeyi vadettin;” 2.Sa. 7:28 119. Mezmur’u kaleme alan kişi de Allah’ın sözü üzerinde derin bir biçimde düşünmektedir. Bu kişide Allah’ın sözünün gerçek yalnızca gerçek olduğunu bildiği için tam olarak güvenilebilir olduğunu dile getirmektedir. Allah ağzından çıkan her bir söz gerçektir. Güvenilebilirlikle ilgi olarak, bu bölümde özellikle aşağıdaki ayet bunu çok güzel dile getirmektedir: “Sözünün topu hakikattir; Ve her adaletli hükmün ebedidir.” Mez. 119:160 Mesih İsa’da öğrencileri için dua ederken Allah sözünün doğru olduğuna tanıklıkta bulunmaktadır: “Onları gerçek aracılığıyla kendine ayır. Senin sözün gerçektir.” Yu. 17:17 Buraya kadar gördüğümüz ayetlerin ışığında Allah ile gerçek ve doğruluğun yanyana olduğunu görüyoruz. Allah’ın varlığı, O’nun karakteri tam olarak doğrudur, gerçektir. Allah özünde ve sözünde bize gerçek yansımaktadır. Eski Antlaşma peygamberlerinin hepsinin gerçek üzerine, doğru üzerine konuştuklarını görüyoruz. Buna karşın insanoğlu birçok kere doğru ve gerçek olandan uzaklaşmayı tercih etmiştir. Bu kişilerin itaatsizliklerinin en büyük sonuçlarından biri artık doğru konuşmamaları ve güvenilirliklerini yitirmeleridir. Bu ruhsal anlamdaki itaatsizlik birtakım sosyal kaosların oluşmasına neden olmuştur. Bu nedenle Allah’ın peygamberleri bu gibi davranışları kınamak için belli öğretişlerde bulunmuşlardır: “Ve hak geri çevrildi, ve salah uzakta duruyor; çünkü şehrin meydanında hakikat sürçüp düştü, ve doğruluk içeri giremiyor. Evet, hakikat bulunamıyor; ve şerden çekinen kendisini soyduruyor.” Yşa.59:1415 “Ve onlara diyeceksin: Kendi Allah’ı RABBİN sözünü dinlemeyen ve ders almayan millet budur; hakikat yok oldu, ve ağızlarından kesildi.” Yer. 7:28 “Herkes komşusundan sakınsın, ve hiç bir kardeşe güvenmeyin; çünkü her kardeş çok aldatacak,ve her komşu söz taşıyıp gezecek ve herkes komşusunu aldatacak ve doğruyu söylemeyecekler; yalan söylemeği dillerine öğrettiler; fesat işlemek için yoruluyorlar.” Yer. 9:46 Yalan ve gerçek birbirine taban tabana zıt iki kavramdır. Biri devreye girdiğinde diğeri devreden çıkar. Özellikle yalan bir kez başlamaya görsün o zaman kişiler arasındaki güven dengeleri bozulmaya ve yavaş yavaş yerini güvensizliğe devretmeye başlar. Güvensizlik ise büyük kargaşaların ortaya çıkmasına neden olur. Yalan üzerine kurulmuş ilişkiler, birbirine güvenemeyen insanlar, birbirine güvensiz insanların alım satımları yavaş yavaş insandan aileye, aileden topluma uzanan bir karmaşa çizgisi oluşturur. Özellikle Yeni Antlaşma’da birçok kere Mesih İsa sözlerine “Doğrusu sizlere derim ki” sözleri ile başlamaktadır. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Bu örneklerde görüldüğü gibi Mesih İsa’nın sözleri aynı Baba’nın sözleri gibi gerçektir. O’nun sözleri daima doğruyu, gerçeği sunmaktadır. Aslında bunun da ötesinde Mesih İsa yalnızca gerçeği öğreten değil, aynı zamanda kendisi gerçektir: “Yol da, gerçek de, yaşam da Ben’im.” Yu. 14:6 Rab Mesih İsa, Babası gibi kişide gerçektir. Tek olan Allah’ta Kutsal Üçlüğün üçüncü şahsı olan Kutsal Ruh’ta gerçeğin kendisidir. Bu kavramla ifade edilmektedir. O “gerçeğin Ruhudur.” [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Mesih izleyicileri için böyle bir öğretiş neyi ifade etmektedir? Bu ifade oldukça açıktır. Allah gerçektir. Allah Sözü Mesih İsa gerçektir, Allah’ın Ruhu Kutsal Ruh gerçektir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’ta kendisini açıklayan Tek Allah’a iman eden ve Mesih İsa’nın yüreğinde kurtarıcı ve Rab olarak yaşadığı bir kişide ancak yüreğinde yaşayan Rab’bi gibi gerçeğe uygun olarak yaşamalıdır. Gerçeğin sözcüsü, gerçeğin izleyicisi olmalıdır. Söylediği her şey, yaptığı her şey gerçekle mühürlenmiş olmalıdır. Eski Antlaşma dönemlerinde insanlar yeminle doğruluklarını tasdik etmeye çalışıyorlardı. Bu yemin adeta konuştukları konuya tanık olarak gösteriliyordu: “Yine atalara şöyle dendiğini duydunuz: Rab’be karşı ant sorumluluğunu yerine getireceksin.” Ama size derim ki, hiçbir konuda ant içmeyin! Ne gök üzerine ant için çünkü orası Allah’ın tahtıdır. Ne de yer üzerine, çünkü orası O’nun ayaklarının basamağıdır. Ne Yeruşalem üzerine ant iç çünkü yüce hükümranın kentidir.” Mat. 5:3337 Eski Antlaşma’da özellikle Allah halkının Allah adıyla yemin etmeleri konusunda bir yönlendiriş vardır. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Rab İsa Mesih’in döneminde Yahudiler artık yalnızca Allah adına yeminler etmiyor, tapınak üzerine, gökler üzerine, yer üzerine kısacası yaratılmış birçok nesneyi kendi doğruluklarına tanık olarak kullanıyorlardı. Kendi başları üzerine bile yemin ediyorlardı. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Bütün bu yeminler adeta boş sözler olup çıkmıştı. Çünkü bu nesneler tanık olarak gösterilmelerine karşın verilen sözler de çoğunlukla yerine getirilmiyordu. Kısacası yemin esas anlamından çok ama çok uzağa çekilmişti. İşte bu nedenle Mesih İsa bu iki yüzlülüğü ortadan kaldırmak için kendi inananlarının bu tarz yeminlerle karşı karşıya kalmalarına mani olmak istedi. Çünkü kendisi gerçeğin Sözü, gerçeğin Allah’ıydı. Bu nedenle gerçekten oldukça net bir öğretişle bu ikiyüzlülüğe son verdi.. Mesih İsa kendi inananlarından “evetiniz evet, hayırınız hayır olsun” [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] şeklinde net olmalarını ve yemin adetinden vazgeçmelerini istiyordu. Bu inanlıların akıllarına gelen her şeyi söyleyebilecekleri anlamına gelmemektedir. Aksine inanlıların gerçeği söylemeleri, gerçeğe göre yaşamaları gerekliliği burada vurgulanmaktadır. Her zaman gerçeği söyleyen, verdiği sözleri tutan kişiler için gerçek artık kendi kendine tanıklık etmektedir. İlave sözlere, ek tanıklara gereksinim yoktur. Mesih’in oluşturmak istediği insan, tamamen karakteri gerçek üzerine oturmuş insandır. Artık eski çağların bir takım yeminlerine, sözlerine gerek kalmamıştır. Mesih’teki insan sözüne, özüne güvenilir insandır. Kral Davud çok ciddi bir biçimde günaha düştükten sonra tövbe üzerine yazdığı mezmurda Allah’ın içsel gerçekliği, doğruluğu istediğini dile getirmektedir: “İşte, sen gönülde hakikat istersin; Ve bana içimde hikmet bildirirsin..” Mez. 51:6 KUTSAL KİTAP VE YALAN Gerçeğin karşılığı yalandır. Yalan tam olarak gerçeğin karşısında yer almaktadır. Allah’ın doğası doğru olduğuna göre, Şeytan’ın doğası da yalandır. Şeytan bütün yalanlar, doğru olmayan her şeyin kaynağıdır. Rab Mesih, kendisine inanmayan Yahudi’lere yaptığı konuşmada yalanın babasının kim olduğunu da söylemektedir. Bunu ifade ederken gerçeğin babasının kimliğini de açıklamaktadır: “İsa, Allah Babanız olsaydı, beni severdiniz” dedi, “Çünkü ben Allah’tan çıkıp geldim. Kendiliğimden gelmedim. Beni O gönderdi. Ne dediğimi niçin anlamıyorsunuz? Çünkü sözümü dinlemeye dayanamıyorsunuz.” Siz babanız İblistensiniz ve babanızın isteklerini yerine getirmek istiyorsunuz. O başlangıçtan beri katildir, hiçbir zaman gerçekten yana olmadı; çünkü onda gerçek yoktur. Yalan söylerken içinde bulunanı söyler. Çünkü yalancıdır ve yalanın babasıdır.” Yu. 8:4244 Bu ayette gördüğümüz gibi Şeytan yalancıların babasıdır. Gerçekten uzak yaşayan, yalan, dolan ve üçkağıtla yaşamını yönlendiren her kişinin bu davranışlarının arkasında Şeytan’ın parmağı vardır. Çünkü karanlıkla aydınlığın birlikte olamaması gibi, gerçekle yalan da bir arada duramaz. Allah’ın aydınlığının yalanların babası olan Şeytan’ın karanlığı ile ilişkisi bulunamaz. Bu nedenle gerçeği söylemeyen, yalanlarla yoğrulmuş her kişi otomatik olarak Şeytan’ın karakterini almaya başlar. Bu nedenle Yuhanna okuyucularını iki tür ruhun varlığı konusunda aydınlatmaktadır. Bunlar gerçeğin ruhu ve yalanın ruhudur: “Biz Allah’tanız. Bizi Allah’ı bilen kişi dinler. Allah’tan olmayan bizi dinlemez. Gerçek ruhunu ve yalan ruhunu buradan anlarız.” 1. Yu. 4:6 İnanlı için her hareket her davranış Allah’ın gerçeğini yansıtmalıdır. Doğru olmayanı doğru gibi göstermesi, kabul etmesi düşünülemez bile. Birçok Kutsal Yazı metninde Allah doğruluğun en son noktasında yerini almaktadır. Yalan uzaktan yakından O’nun muhatabı değildir: “Allah insan değil ki, yalan söylesin, Ve insan oğlu değil ki, nadim olsun; O söyler de onu yapmaz mı? Yahut söz verir de icra etmez mi?” Say. 23:19 “Allah da vaadin mirasçılarına kararının kesin değişmezliğini daha etkin biçimde kanıtlamak isteyince, araya andı koydu. Böylece, değişmezliği kesinlikle bilinen iki kanıtla Allah’ın yalan söyleyemeyeceği belgeleniyor. Kendisine sığınmış bulunan bizlerin bunlarda sağlam avuntu bularak, önümüzdeki umuda sarılmamız amaçlanıyor.” İbr. 6:1718 Tit. 1:13 Gerçekten bahsederken bunun yalnızca dünyasal konulardaki gerçekleri konuşmak olarak değerlendirmiyoruz. Gerçek Kutsal Kitab’ın öğretisine inanmak, bu öğretiyi düşünmek, bu öğreti üzerinde yaşamanın tamamıdır da. Demek ki, bu öğretinin dışında düşünmek, bu öğretinin dışında yaşamak, bizi gerçekten uzaklaştıran nedendir. Birçokları Kutsal Kitap öğretisini bir kenara bırakır bırakmaz gerçekten uzaklaşmaya başlamışlardır. Bu da doğal olarak yalanla karşılaşmaya neden olmuştur. Çünkü yalan sinsi bir biçimde Kutsal Kitap’tan uzaklaştıkça bizi sarmaya başlamaktadır. Elçi Pavlus, Roma’da Allah gerçeğinden uzaklaşan kişilerin durumlarını tanımlarken şöyle demektedir: “Onlar Allah’ın gerçeğini yalanla değiştirdiler; Yaradan’dan çok yaratığa tapındılar, ona hizmet sundular. Allah çağlar boyunca kutlansın.” Rom. 1:25 Allah’ı samimiyetle izleyenlerin, O’nun kurtuluşunu bulanların yalandan nefret ettiklerini bize yine Allah kelamı göstermektedir: “Yalandan nefret ederim ve tiksinirim; Fakat senin şeriatını severim.” Mez. 119:163 “Senden iki şey diledim; Ben ölmeden onları benden esirgeme: Sahteliği ve yalan sözü benden uzaklaştır; Bana ne fakirlik ve ne zenginlik ver; Payıma düşen ekmekle beni besle;” Sül. 30:78 Burada şu soruyu sorabiliriz, acaba doğru olmayan, sahtecilik ve yalan peşinde koşanların sonu ne olacak? İşte, bu sonun ne kadar karanlık olduğunu da yine Kutsal Yazılar’dan görmek mümkündür: “Yaşam ağacından yemeye hakları olsun ve kentin kapılarından içeri girsinler diye, giysilerini yıkayanlar mutludur. Köpekler, büyücüler, zina edenler, adam öldürenler, yalancı tanrılara tapanlar, yalanı seven ve kullananların tümü kentin dışında kalacak.” Vahiy 22:1415 Bu ayete baktığımızda yalancı tanrılara tapan ve yalanı sevenlerin de diğer imansızlıklarının ürünlerini sergileyenler gibi Allah’ın kurtuluşun dışında kaldıkları görülmektedir. Demek ki, Allah kendi seçtiklerinden böyle bir davranışı beklememektedir bile. Ne sözle ne de davranışla Allah’a ait olanların yalanla birlikteliği olamaz, olmamalıdır da. Elçi Pavlus’un Efes’lilere yönelik söylediği sözler bizim için de geçerlidir: “Böylece yalanı üzerinizden atıp hepiniz soydaşlarınızla gerçeği konuşun. Çünkü birbirimizin parçalarıyız...” |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
KONUŞMADA GERÇEK VE YALAN
Kutsal Yazılar konuşma dilini çok iyi bir biçimde kullanarak mesajını vermektedir. Örneğin bazen sözcükler mızrak, ok ve kılıçlara benzemektedir. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]Yakup dili atların ağzına, gemilerin dümenine ve büyük bir ormanı yakabilecek bir kıvılcıma benzetmektedir. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Bu örneklerde de verilmek istenilen aynı şeydir; boyutunun küçüklüğüne karşın dilin yapabileceği çok şeyler vardır. Bedenin en küçük parçası olmasına karşın, düşünüldüğünden çok daha fazla zararlar verebildiği gibi bazen çok yapıcı olabilir. Yakup’un dediği gibi dil gerçekten bir transatlantiği yöneten dümen gibidir. Bu nedenle özellikle Allah’a ait kişilerin bu dili çok iyi değerlendirmeleri ve kullanmaları gerekmektedir. 1. DİLİN GÜNAHLARI Kutsal Kitap bir çok noktada dilin ortaya çıkardığı olumsuz, günaha götüren sonuçlarından bahsetmektedir. Kontrolümüzden uzak dil işlediğimiz pek çok günahın nedenlerindendir. a) Yalan söylemek Yalan söylemek gerçek olmayanı başkalarına aktarmak, başkalarını kandırmak için, başkalarını zor duruma sokmak için gerçek dışı sözler söylemektir. Ama her yalan, her aldatan söz aslında doğrudan Allah’ı aldatmaya yöneliktir. Allah yalanı hiç sevmez bu nedenle Kutsal Kitap içinde bu tarz sözlere rastlamak çok normaldir: “Çalmayacaksınız; ve hile ile davranmayacaksınız, ve birbirinize yalan söylemeyeceksiniz.” Lev. 19:11 İsrail oğulları Allah’ın vaad ettiği topraklara girmek üzereyken birdenbire yenildiler. Bu yenilgi onları oldukça şaşırtmıştı. Sebebini araştırdıklarında kendi aralarında büyük bir günahın varlığını anladılar. Allah onlara içlerinde bir günahın varlığını bildirdi: “İsrail suç etti; hem onlara emrettiğim ahdimi bozdular; hem tahsis olunan şeyden aldılar, hem çaldılar, hem gizlediler; hem de eşyaları arasına koydular.” Yeşu 7:11 Sonunda bu günahın Allah’ın yasaklamasına karşın Akan’ın yağması olduğu anlaşıldı. Bu gerçekten Allah’a karşı aldatıcı bir davranış, bir yalandı. Bu günahın ciddiyetinden ötürü Akan cezalandırıldı. Akan Allah’ı aldatabileceğini düşünmüştü. Buna benzer yalan ve aldatmaları ve sonuçlarının ne olduğunu Yeni Antlaşma’da da görmek mümkündür. Bu kişilerin bu davranışları yalnızca kilise önderlerine karşı değil, aynı zamanda Kutsal Ruh’a karşı alınmaktadır. Bu da oldukça önemli bir sonuç demektir: “Petros ona “Hananya!” dedi, “Şeytan niçin senin yüreğini böyle doldurdu da Kutsal Ruh’a karşı yalan konuşarak tarladan elde edilen paranın bir bölümünü kendine sakladın? Onu satmadan önce mal kendinin değil miydi? Satıldıktan sonra yine yetkin altında değil miydi? Nasıl oldu da yüreğinde böyle bir iş düzenledin? Sen insanlara değil, Allah’a yalan söyledin.” Hab. iş. l. 5:34 Hem Eski Antlaşma’da hem Yeni Antlaşma’da Allah’ın yalana ne denli tahammülsüz olduğunu görmemiz mümkündür. Hem Akan hem de Hananya ve Safira yalanları, aldatıcılıkları nedeni ile Allah’ın yargısı ile karşı karşıya geldiler. Allah’ı hoşnut eden bir yaşam sürdürmek isteyenlere Kral Davud’un güzel bir önerisi vardır: [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] “Gelin ey çocuklar, beni dinleyin; RAB korkusunu size öğreteyim. Kimdir o adam ki, hayattan hoşlanır, İyilik görmek için uzun günler sever? Dilini şerden, Dudaklarını da hile ile söylemekten tut.” Mez. 34:1113 “Keşke, başım sular, ve gözlerim yaş pınarı olsa da, kavmım kızının öldürülmüş olanlarına gece gündüz ağlasam! Keşke bana çölde bir yolcular konağı olsa da, kavmımı bıraksam, ve yanlarından gitsem! Çünkü onların hepsi zina edeciler, hain alayı. Ve sanki yayları imiş gibi dillerini yalan için kurarlar; ve memlekette kuvvetlendiler, ancak hakikat için değil; çünkü kötülükten kötülüğe gidiyorlar, ve beni tanımıyorlar, RAB diyor.” Yer. 9:13 “Mademki eski insanı yaptıklarıyla birlikte kesip attınız, öyleyse birbirinize yalan söylemeyin. Bunun yerine bilgide yenilenen, kendisini yaratana benzeyen yeni insanı giyindiniz.” Kol. 3:910 İnanlı yalan söylememelidir. Hiç kimseyi aldatmayan bir kişi olarak tanınmalıdır. Günümüzde birçok insan işlerini yalanla çevirmektedir. Özellikle iş dünyasında bu çok büyük bir yaradır. Yalan yalanı getirmektedir. Bunun sonu yoktur. Sonunda öyle bir alışkanlık ortaya çıkar ki, artık gerçeği bile gerçek olarak görmemeye başlarız. Bu daha önce dediğimiz gibi doğrudan Allah’ın karakterine saldırıdır. Allah’ın kutsallığına aykırı düşmektedir. Bu alışkanlığı edinmiş bir kişinin bundan kurtulması bazen oldukça uzun bir süreç gerektirmektedir. Çünkü yalancı kişiden etkilenen kişiler vardır. Bu kişilerin yeniden güvenini kazanmak hiçte kolay bir iş değildir. İyi ilişkiler de karşılıklı güven üzerinde kurulur. Aslında bu alışkanlık çocukluk çağında başlamaktadır. Birçok zaman farkında olmadan çocuklarımıza kötü örnek olmaktayız. Örneğin: bazen bizi telefonla arayan kişilerle görüşmek istemiyorsak evde olmadığımızı söylemelerini isteriz. Bu ya da buna benzer örnekler günlük yaşantımızda oldukça çoktur. İşimiz olmadığı halde bize uğramak isteyen kişiyi başımızdan savmak için işimiz olduğunu söyleyiveririz. Oysa yanımızda çok net bir kayıt cihazı gibi gezinen çocuklarımızın olduğunu unuturuz. Daha sonra çocuklarımız bize aynı şekilde yalanlar söylemeye başladıklarında da onlara kızmaya, bu durumdan büyük üzüntü duymaya başlarız. Aslında bu konuda ağaç yaşken eğilir atasözünü anımsamakta büyük yarar vardır. Bazen de küçücük bir yalandan zarar gelmez şeklinde ifadeler arkasına saklanırız. Hatta son zamanlarda bazı küçük yalanlar için beyaz yalanlar tabiri de kullanılmaktadır. Oysa yalan adeta küçük bir ip gibidir. Bir ip insanı asmaz, öldürmez ama bir ip bir ip daha derken ip oldukça kalınlaşır ve insanı gerçekten boğabilecek bir hale gelir. Bu nedenle yalanın küçüğü ve büyüğü yoktur. Bu noktada Mesih’in bize öğrettiği gibi; evetimiz evet, hayırımız hayır olmalıdır. Böylesine dürüst bir tanıklık, Mesih’in yaşamı için tanıklık olacaktır. Gelecek nesillere imanda sağlam, ruhta ve gerçekte sağlam Rab’de kişiler yetiştirmiş olacağız. Mesih İsa’ya iman ettim diyen her bir kişinin yaşamı bu boyutta olmalıdır. b) Yalan yere tanıklıkta bulunmak On Emir’den dokuzuncusu yalan tanıklıkta bulunmayı yasaklamaktadır. Bu konu on emrin içinde yer aldığına göre Allah önünde yalan tanıklığın ne denli büyük bir günah olduğu açıktır: “Komşuna karşı yalan şahadet etmeyeceksin.” Çık. 20:16 “Yalan haber taşımayacaksın; haksız şahit olmak için kötüye el vermeyeceksin. Kötülük için çokluğun peşinde olmayacaksın; ve bir davada adaleti bozmak için çokluğun ardınca saparak söylemeyeceksin; ve fakiri davasında kayırmayacaksın.” Çık. 23:67 “Davasında, fakirin hakkını saptırmayacaksın. Yalan şeyden uzak ol; ve suçsuzu ve salihi öldürme; çünkü ben kötüyü suçsuz saymam.” Çık. 23:67 Yukarıdaki ayetlerle Yahudilerin Mesih İsa’yı yalan yere suçlamalarını ve O’nun öldürülmesi için attıkları çığlıkları karşılaştırın: “Orada toplananların hepsi kalkıp İsa’yı Pilatus’a götürdü. O’nu suçlamaya başladılar. “ Bu adamı ulusumuzu yoldan saptırırken yakaladık” dediler, “Kayser’e vergi ödememizi önlüyor, kendisinin Mesih olduğunu söylüyor, krallık taslıyor.” Pilatus İsa’ya sordu: “Sen Yahudi’lerin Kralı mısın?” İsa, “Söylediğin gibidir” diye yanıtladı. Pilatus baş rahiplere ve topluluğa, Ben bu adamda hiçbir suç bulmuyorum” dedi. Ama onlar ayak dirediler: “Halkı karıştırıyor. Yahudiye’nin bir ucundan öbür ucuna öğretişini yayıyor. Galile’den başladı, bu kente kadar geldi.” Pilatus baş rahiplerle başkanları ve halkı bir araya çağırdı. Kendilerine şöyle dedi: “Bu adamı halkı yoldan saptırıyor suçlamasıyla bana getirdiniz. Ben de O’nu önünüzde sorguya çektim. Ama öne sürdüğünüz suçlardan hiçbirini bulamadım kendisinde. Herodes de bir suç bulamadı. Bakınız, O’nu bize geri gönderdi. O’nun ölümü gerektirecek hiçbir suç işlemediği ortadadır. Bu nedenle, O’nu dövüp salıvereceğim.”(Her bayram Pilatus onlara bir suçluyu salıvermek zorundaydı.) Ama tümü bir ağızdan bağırıyordu: “O’nu ortadan kaldır! Bize Bar Abbas’ı salıver! Bar Abbas kentte baş gösteren bir ayaklanma yüzünden cezaevine atılmıştı. Üstelik adam da öldürmüştü.” Luk. 23:15, 1319 Gördüğümüz gibi Kutsal Kitap yalan yere suçlamaya bu kadar karşı olmasına rağmen Yahudi din adamları, insanları Mesih’e karşı ayaklandırmaktadırlar. Hem de yalan yere suçlayarak bunu yaptılar. Pontus Pilatus de Romalı önder olarak aynı şekilde davranmaktadır. Yani ilginç olan Allah’ın emrine rağmen Yahudi din adamlarının Romalı putperest önderlerle aynı davranmalarıdır. Yalan yere suçlama olayının en belirgin örneklerinden birini de İsrail krallarından Ahab ve karısı İzebel’in yaptıklarında görüyoruz. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Bu olayda sırf kocası Nabot’un elindeki toprakları alsın diye İzebel Nabot’un öldürülmesini sağladı. Bu öldürülme olayı içinde Nabot’u hiç yapmadığı şeylerle suçladı. İzebel sonunda emellerine ulaşmıştı. Ama Allah’ın her konuda olduğu gibi bu konuda da görüşleri oldukça netti. Bu nedenle Ahab ve İzebel bu yaptıklarını oldukça ağır bir biçimde ödediler. Yalancı tanıklık konusunda daha birçok ayetler bulmamız mümkündür: [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] “Doğru şahit yalan söylemez; fakat yalancı şahit yalanlar solur...” Sül. 14:5 “Doğru şahit canlar kurtarır; Fakat yalanlar soluyan hileye sebep olur.” Sül. 14:25 “Yalancı şahit suçsuz tutulmaz; Ve yalan soluyan kurtulmaz...” Sül. 19:5 “Yalancı şahit yok olur; Fakat işiten adam daima söyleyebilir.” Sül. 21:28 “Komşusuna karşı yalancı şahitlik eden, topuz ve kılıç ve sivri oktur.” Sül. 25:18 Özellikle doğru tanıklık mahkemeler için oldukça büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle yanlış tanıklık şiddetle cezalandırılmaktadır. Bu nedenle yanlış tanıklık Kutsal Kitap’ta küfürle eş düzeyde tutulmaktadır: “Ve benim ismimle yalan yere and etmeyeceksiniz, ve Allah’ının ismini bozmayacaksın; ben RAB’İM…” Lev. 19:12 Özellikle doğru söz Allah önünde çok büyük önem taşımaktadır. Hele hele Allah’ın adının kullanılmasına rağmen yalan söylemek Allah adaletine tamamen karşı bir durumdur. İşlenilen bir suçu da saklamak büyük bir adaletsizlik örneğidir. Olup biten neyse herşeyi doğru dürüst, olduğu gibi aktarmak işte asıl Allah’ın istediğidir. Kötü bir suç durumunda bu suçu işleyen tanıdığımız, en yakınımız bile olsa bizim tavrımız yine aynı olmalıdır. Örneğin: bir trafik kazasına neden oldunuz. Kendi öz kardeşimizin sürdüğü bir araba olduğunu varsayalım. Kazadan önce hızlı gittiği için kardeşinizi bir kaç kez uyardığınızı düşünün. Ama bütün bu uyarılarınıza rağmen kardeşiniz diyelim ki size aldırmadı ve sonuçta bu kaza oldu. Burada polisin size sorduğu sorularda gerçek neyse onu anlatmanız gerekmektedir. Gerçek Allah’ta yeniden doğuşunu almış samimi bir Hıristiyan’ın tavrının bu olması gerekmektedir. Kardeşinizin bu kazada verdiği zarar çok büyük olabilir, bu nedenle kendisinin başına gelebilecekler de çok ağır olabilir. Ama Allah’ımızın bizden istediği her durumda gerçek anlamda Allah’ın adaletinin tecellisi için dürüst olmamızdır. c) İftira Bir kişiye iftira atmak demek o kişinin halk içindeki imajını zedelemek demektir. Birisine iftira atmak o kişi hakkında doğru olmayan ya da tam doğru olmayan görüşleri başkalarına aktarmak demektir. İftira atan kişi iftira atılan kişinin içine düştüğü durumdan kendine bir yarar çıkarmak amacındadır. İftira etmek dedikodu yapmaktan da kötüdür. Burada dedikodunun iyi bir şey olduğunu söylemiyoruz. Ama iftiranın sonuçlarının dedikodunun sonuçlarından daha da kötü olduğunu söylemeye çalışıyoruz: “Kavmımın arasında çekiştiricilik edip gezmeyeceksin; komşunun kanına karşı ayağa kalkmayacaksın; ben RAB’bim.” Lev. 19:16 Güncel gazete haberlerinden bile bazen iftiranın ne kadar değiştirmez sonuçlar doğurduğunu görebiliriz. Yuvaların dağılması, kişilerin işsiz ve ünsüz kalması, kendi canlarına kıymaları ya da birbirlerini öldürmelerine kadar varan sonuçlar iftiranın ne denli kötü olduğunu gözlerimizin önüne sermektedir. Peygamberler Allah halkının içinde bulunduğu günahları sayarlarken iftiradan da bahsederler. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] Allah, Yeruşalim içinde işlenilmesine izin verilen kötü günahların neler olduğunu açıklamıştı. Bunlar içinde iftiracı adamlar başı çekmekteydiler: “Kan dökmek için iftiracı adamlar senin içinde idiler; ve dağlar üzerinde yiyenler senin içinde idiler; sende hayasızlık ettiler.” Hez. 22:9 Süleyman’ın Meselleri bölümün de de yine iftiracılara karşı sözler bulunmaktadır: “Kini gizleyen adamın dudakları yalancıdır; Ve iftira çıkaran akılsızdır.” Sül. 10:18 Elçi Pavlus’ta iftiralardan çok çekmiş bir kişidir. Birçok kere öğretişleri sağa ya da sola kaydırılarak yanlış öğretilermiş gibi değerlendirilmeye çalışılmıştır. Elçi Pavlus günahkarların bağışlanmasından bahsederken, bu öğretişlerinin günahkarlara ödünler vermek ya da kişinin günahkarlığının kötü birşey olmadığını savunmak gibi değerlendirilmiştir: “Öyleyse, “kötülük yapalım ki, bundan iyilik çıksın” savını mı savunacağız?Bazı kimseler böyle asılsız sözler ettiğimizi ileri sürerek bize kara çalıyorlar. Bunları yayanlar hak ettikleri gibi yargılanacaklar.” Rom. 3:8 Hıristiyanlar’ın çoğu buna benzer iftiralarla karşılaşıp durmuşlardır. Bu birçok kere çağımızda da olmaktadır. Özellikle medya sırf belli okuyucu kitlelerinin dikkatini çekme pahasına bir inancı özünde tam olarak araştırmadan yalnızca iftiralara kulak vererek yargılamaktadır. Aslında birçok iftiraların asılsızlığı yüze vurulabilir ya da mahkemelere gidilerek sonuca varılabilir. Ama aklı başında birçok samimi inanlı bu konuda kendisin hiç alışık olmadığı bir takım karmaşık konuların içine sokmak istememektedir. Bu nedenle birçok iftira karşılık bulmaksızın ortada gezinmekte ve karşılık bulmadığı içinde sanki gerçekmiş gibi kabul görmektedir. Bizler Hıristiyanlar olarak Allah’ın sunduğu yaşamın tanıklarıyız. Bu nedenle bize iftira edenlere karşı yaklaşımımızı dikkatle değerlendirmemiz gerekmektedir. Duygusallığa kapılarak ne inancımızın temellerini ne de Hıristiyan ahlakını yansıtırız. Bu konuda Hıristiyan davranışına uygun olan “öfkeyle kalkan zararla oturur” atasözünü de dikkatle hatırımızda tutmanın faydası büyüktür. Öfkeyle Allah’tan gelen karakterimizi bırakmak bizi yanlış noktalara getirebilir. [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ] “Ellerimizle çalışan emekçileriz. Sövülürken kutlu kılınıyoruz, saldırıya uğrarken katlanıyoruz.” 1. Ko. 4:12 Aynı zamanda Yakup da inanlıların iftira denen hastalıktan uzak kalmaları için uyarılarda bulunmuştur: “Birbirinizi yermeyin, kardeşlerim. Kardeşini yeren ya da yargılayan, gerçekte ruhsal yasayı yermekte, ruhsal yasayı yargılamaktadır. Eğer sen ruhsal yasayı yargılıyorsan ruhsal yasanın uygulayıcısı değilsin; tam tersine, yargıcısın. Yasa Koyucu ve Yargıç tektir. Kurtarmaya ve mahvetmeye yeterli olan O’dur. Ama insan kardeşini yargılayan sen kim oluyorsun?” Yak. 4:1112 İftira özellikle Mesih’in bedeni olan kilise için bir kanserdir. Bedenin birliğine en büyük zarar verici etkenlerden biridir. Bu nedenle iftira atan kişilere karşı önderliğin hemen harekete geçmesi gerekmektedir. İftira eden kişiler uyarıldıkları halde bu davranışlarından vazgeçmiyorlarsa o zaman bu işin sonu artık disipline kadar gidecek demektir.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
) Dedikodu
Dedikodu iftiranın biraz daha hafif formudur. Eski Antlaşma ve Yeni Antlaşma dilinde dedikodu sözü “hikaye uyduran” ya da “fısıldayan” gibi anlamlara gelmektedir. Dedikodu yapan kişilerin genellikle konuları hep üçüncü şahıslardır. Üçüncü şahısların davranışları, konuşmaları, onların tutumları hep sürekli olarak eleştirilir. Süleyman’ın Mesellerinde dedikodunun kötülüğü, dedikodunun kötü sonuçları dile getirilmektedir. Dedikodu yapılan kişilere güvenmek oldukça zordur: “Söz taşıyıp gezen adam sır açar; Fakat ruhu sadık olan adam işi örter.” Sül. 11:13 Dedikodu, birisi hakkında konuşmanın bir adım ötesinde yerini alır, dedikodunun bir adım sonrası ise iftiradır. Bu nedenle bir başka kişi hakkında konuşurken bu konuya dikkat etmek gerekir. Günümüz kiliselerinin samimi atmosferine, birlik ve beraberlik anlayışına en büyük zarar veren dedikodudur. İnsanlar hakkında ileri geri konuşmak, insanları hem de tanıdığımız bildiğimiz insanları malzeme yapmak Kutsal Kitap’la hiçbir şekilde uyum göstermemektedir. Bu nedenle bizler üçüncü şahısları yargılamaya başladığımız anda durup düşünmeli ve yürekten o kişiler için dua etmeye başlamalıyız. Bunun yanı sıra özellikle kilise disiplinine tabi tutulan kişiler için bazen birkaç söz söylemek önderlerin görevidir. Bu görev yerine getirilirken bile oldukça hikmetli davranmak gerekmektedir. Kişinin disiplin nedeni hiç bir abartıya yer verilmeksizin aktarılmalıdır. Çünkü Allah insanı kendi benzeyişinde yaratmıştır. O zaman bu insan benzeyişine yaraşır bir biçimde ele alınmalıdır. Aksi takdirde dedikodunun sonuçlarına katlanmak zorundayız: “İğri adam kavga salar; ve çekiştirici adam yakın dostları ayırır.” Sül. 16:28 Dedikodu, oksijenin ateşi çoğaltması gibidir. Çekiştirmeler, yanlış anlamalar ve tartışmalar sürekli olarak dedikodunun temelinde yer almaktadırlar ve bunların bir araya gelmesi ile gerçekten dedikodu alev alır ve çok kötü sonuçlara doğru hareket etmeye başlar: “Odun bitince ateş söner; Çekiştirici adamın olmadığı yerde kavga durur. Kor için kömür ve ateş için odun ne ise, Çekişmeyi alevlendirmek için kavgacı adam da öyledir. Çekiştirici adamın sözleri tatlı lokmalar gibidir, ve karnın en derin yerlerine inerler.” Sül. 26 2 Aslında dedikoduda gerçekten ateşi alevlendirecek bir nokta vardır. Başkalarını eleştirmek çoğu zaman insanlara hoş gelmektedir. Bu da tehlikenin derecesini bize göstermektedir. Dedikodu insanın derinliklerine işlemektedir. Zihnin herhangi bir köşesinde eğer dedikoduya müsade edilirse dedikodu yavaş yavaş zihni fethetmeye başlamaktadır. Özellikle boş insanların bir takım meşgalelerden uzak insanların dedikodu illetine daha kolay yakalandıkları bilinen bir gerçektir. Bu nedenle elçi Pavlus Timoteyus’u dullar konusunda uyarmaktadır: “Bununla beraber evleri gezerek aylak olmağı da öğrenirler; ancak yalnız aylak değil, fakat üzerlerine düşmeyen şeyleri söyleyerek başkalarının işlerine karışan boşboğazlar olurlar. İmdi istiyorum ki daha genç dul kadınlar evlensinler, çocukları olsun, ev idare etsinler, karşı durana sitem için hiç fırsat vermesinler.” 1. Tim. 5:1314 Bütün bunlar dedikodunun Allah bakış açısından hiç hoş karşılanmadığını göstermeye yeter de artar bile. Bu noktada imanlının üzerine çok büyük sorumluluk düşmektedir. İmanlı mümkün olduğu kadar başkaları hakkında olumlu konuşma gayreti içinde olmalıdır. Ne yazık ki, bazen imanlı kardeşlerimiz bir çok konuda hüküm verip durmaktadırlar. Kişiler söz konusu olduğunda “o aslında iyi bir kişi ama” diyerek dedikodu yapmıyormuş hissi vermeye çalışırlarsa da dedikodu yapmaya başlarlar.. Biz bu konuda kendimizi kandırmaktan şiddetle kaçınmalıyız. Aslında biraz düşünsek neyin dedikodu neyin dedikodu olmadığını ayırt edebilme yeteneğinde olduğumuzu rahatlıkla görebiliriz. Allah adamı kişileri kendisinden üstün tutmasını, başkalarını teşvik edebilmesini bilen kişidir. Anadolu toplumumuzda genelde erkekler evin dışındadırlar. Hanımlarsa gün boyu ev işleri ile uğraşıp durmaktadırlar. Tabi bu bazı yörelerimiz ya da kentlerde yaşayan kadınlarımız için pek geçerli değildir. Genelde ev hanımları için uzun kış günleri ev ziyaretleri oldukça yaygındır. Hanımlar arasındaki bu samimi gidiş gelişler zaman zaman konuşacak fazla konu bırakmadığı için kişileri dedikoduya itmektedir. Dedikoduyu yalnız hanımların yaptığını söylemek oldukça cahillik olur. Aynı konu erkekler için de geçerlidir. Özellikle kahve kültürüne alışık ve uzun saatler kahvelerde vakit öldüren erkeklerin bazılarının bu konuda bir hayli uzmanlaştıklarını görmek mümkündür. Yine bu durum imanlı için yanına bile yaklaşılmaması gereken bir durumdur. e) Eleştiri Eleştiri aslında toplumsal hayatın kanseridir diyebiliriz. Birçok insan bu hastalığa yakalanmış durumdadır. Sürekli olarak kendi değer yargılarına göre başkalarını yargılar, eleştirir dururlar. İncil’e göre Allah insanının başkalarını yargılaması kendilerinin de aynı yargıya hedef olabileceklerini öğretmektedir. İnsanoğlu Allah benzeyişinde yaratılmış olmakla birlikte günaha düşmüşlüğü ile de birbirine benzemektedir. Bu günahlılığıyla insanların birbirlerini eleştirmeleri konusunda da kendini gösterir ve insanı kendi benliği içinde eleştiriye mahkum eder. Eleştiren insan eleştirilir. Kısacası hem eleştirir hem eleştirilir. Mesih İsa bu konuda da mükemmel insanı oluşturma arzusunda kişinin başkasını eleştirmesi konusunda uyarıyor: “Hükmetmeyin ki, hükmolunmıyasınız. Çünkü ne hükümle hükmederseniz, onunla hükmolunacaksınız; ölçtüğünüz ölçü ile de size ölçülecektir.” Mat. 7:12 Bazen kişiler inanç konusunda da birbirlerini eleştirir dururlar. Eğer bu konulara bir kaba konsa çoğu gerçekten de ceviz içini dolduracak kadar değer taşımamaktadır. Buna karşın çok kötü sonuçlar da doğurabilirler. Elçi Pavlus bu nedenle halkı şöyle uyarmaktadır: “Fakat sen, niçin kardeşine hükmediyorsun?ve yahut sen, niçin kardeşini hor görüyorsun? Çünkü hepimiz Allah’ın hüküm kürsüsü önünde duracağız. Çünkü yazılmıştır: Rab diyor:Hayatım hakkı için, her diz önümde çökecek, Ve her dil Allah’a ikrar edecektir. İmdi öyle ise, her birimiz kendisi hakkında Allah’a hesap verecektir. Bunun için birbirimize artık hükmetmiyelim; fakat daha ziyade kardeşe tökez yahut sürçme taşı koymamağa hükmedin.” Rom. 14:1013 Görüldüğü gibi kilise aslında bütün eleştirilere karşı bir kalkan gibi olmalıdır. Mesih İsa’nın öğretişlerinde imanlıları adeta gözle ya da görmeye meyilli gönül gözlerini köreltmiş kişiler olmalıdır. Her ne kadar uygulamada bu çok net bir biçimde görülmese de esas arzu edilen budur. Mesih İsa’nın tam anlamı ile istediği Rab’de kurtuluş, yaşamda Allah’ta yaşam sürdüren insanı oluşturmaktır. Oysa Şeytan bunun tam aksini gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaktadır. Günümüz topluluklarının etkileyici konulardan biri de eleştiridir. Eleştiride bulunan kişilerin büyük bir çoğunluğu eleştirinin temelini tam olarak bilmemektedir. Eleştiriye neden olan temeller bilinmediği halde eleştiriyi sürdürmek gerçekten de Allah çocuğuna yakışmayan bir durumdur. Bu gibi eleştiriler de dedikoduda olduğu gibi büyük bir problem getirmektedir. Allah topluluğu Allah’ın kutsallığına yakışır bir biçimde sürekli olarak Allah tanıklığı içinde bulunan bir topluluk olmalıdır. Bu kutsallığı bozmaya yönelik bir çok konunun yanında dedikodu gibi eleştiri de büyük bir rol oynamaktadır. Eleştiri her zaman dedikodu formunda olmayabilir. Yapıcı olan eleştiriler de vardır. Ama önemli olan yapıcı olan eleştirinin gerçekten olumlu amaçla ve yerli yerinde yapılmış olmasıdır. Gerçekten iyi bir öğretmen, iyi bir önder, iyi bir aile reisinin eleştirinin nerede ne zaman yapılması gerektiğini bilmesi gerekir. Bunlar gibi sorumlu kişiler karşı tarafı bina etmeyi amaçladıkları için eleştirilerinin temelinde hep bu gerçek bulunmaktadır. İnsanları teşvik etmek, onların hatalarını düzeltmek istemek, onları gerçekten yükseltmek, onları asıl olabilecekleri düzeyde görmek ve bu nedenle yapıcı eleştirilerde bulunmak aynı zamanda iyi bir ahlak örneğidir. Bizler kişileri eleştirmeye başladığımız zaman arka planda neler düşündüğümüzü iyi değerlendirmeliyiz. Acaba gerçekten iyi ve olumlu bir nedenle mi karşımızdaki kişiyi eleştiriyoruz? Bunu düşünmek bizim ahlak anlayışımızı da geliştirecektir. Yeter ki eleştiriyi kullanmayalım. İnsanoğlu’nun herkesi ve her durumu kullanmaya meyilli olması bu konuda da bizi zaman zaman ukala davranmaya itmektedir. Her konuyu ve her durumu eleştirmemize neden olmaktadır. Bazen hiç üzerimize vazife değilken olup olmadık yerde başkalarının yaşamlarına müdahale ederiz. Bu olumlu eleştiri değildir. Yalnızca ben olumlu eleştiriciyim maskesini kullanarak yine durumu dedikoduya, başkasını küçültmeye, başkasını ezmeye yeltenmektir. f) Yalanın diğer yüzleri Birçok ülkelerde avcı öyküleri vardır ve bu öykülerin çoğu dilden dile insanları dolaşır durur. Çoğu avcı öyküleri gerçeğin oldukça abartılmış halleridir. Abartı da her ne kadar bize tatlı gibi gelse de yalanın bir başka biçimidir. Bazen kendi yaşamlarımız, ekonomik durumumuz hakkında başkalarının bilmelerini istemediğimiz zamanlar olur. Bu nedenle hiç neden olmaksızın yalana baş vurmaya başlarız. Aslında bunları kendi kendimize yalan olarak bile değerlendirmeyiz. Çünkü o kadar yaşamımıza işlemiştir ki, sabahtan akşama kadar sık sık başvurduğumuz bir yöntem olduğu için artık yalan, yalan olmaktan, Allah önünde günah olduğu halde, adeta bizim gözümüzde günah olmaktan çıkmıştır. Bu iş hayatında kazanç sağlamak için, ticari görüşmelerde başvurduğumuz ufak tefek yalanları ya da gerçekten büyük yalanları, sahtecilikleri de kapsamaktadır. Aslında çok net söylemek gerekirse yalan yalandır. Yalanın küçüğü de yalanın büyüğü de yalandır. Yalanın yüzleri arasına yağcılığı da eklemek gerekir. Bu günümüzün hemen hemen her toplumunda ve toplumun her kesiminde geçerlidir. Özellikle başkalarından beklentileri olan kişilerin başvurduğu bir yöntemdir. Mesih İsa’ya iman eden kişinin yaşamında bu ve benzeri hiçbir davranışın yeri olmamalıdır. Biz insanları gerçekten sevgiden övmek istiyorsak, övmeliyiz, gerçekten onların meziyetlerini takdir etmek istiyorsak, konuşmalı, bu sevgimizi, bu övgümüzü onlara aktarmalıyız. Ama inanmazsak, güvenmezsek, samimi olmayan bir biçimde yalnızca çıkarımız olursa insanlara bir şeyler söylememeliyiz. Davranışlarımızla sözlerimiz arasında büyük bağlantılar vardır. Zaman zaman bu bağlantılar bağlantısız bir hale gelir. Bu durumda gerçek olan yaşam düzenimizin, ahlak anlayışımızın ne kadar birbirini tutmadıklarını gösterir. Allah’a ait kişi özü sözüne uyan, doğru, dürüst olan kişidir. Bu yalnız bir konu için değil, her konu için geçerlidir. 2. KONUŞMANIN DOĞRU KULLANIMI Bu konuda bizler bütün insanlar gibi büyük zorluklar yaşıyoruz. Kilise ortamında, imanlıların birbirleriyle olan ilişkilerinde hep konuşma, sözler bazen onarılamaz sorunları da beraberinde getirip duruyor. Oysa Kutsal Kitap sözlerimizden ötürü yargılanacağımızı da bizlere hatırlatmaktadır: “Ve ben size derim: İnsanlar söyleyecekleri her boş söz için hüküm gününde hesap vereceklerdir. Zira kendi sözlerinle suçsuz, ve kendi sözlerinle suçlu çıkarılırsın.” Mat. 12:3637 Bu ayet oldukça güçlüdür. Dilin küçük bir organ olmasına karşı yanlış kullanılması sonucu başımıza açtıkları dertler bellidir. İnsan öğrenen bir canlıdır. Yüce Yaratıcı bize muhteşem bir akıl vermiştir. Birçok şeyi öğrenen insan kendi dilini nasıl kullanabileceğini de öğrenecektir. Yeter ki bu konuda dua ve imanla hareket etsin. Burada bize yardımcı olabileceğini düşündüğümüz bir kaç adımı sıralamakta fayda olduğunu görüyoruz: a) Sözlerimiz daima doğruyu yansıtmalıdır Güven çok önemlidir ve güvenin ucunda dil bulunmaktadır. Bu nedenle toplum ilişkilerinde kişinin sözüne güvenilirlik adeta temel bir esastır. Güvenin olmadığı yerde sorunlar ve kargaşalar ortaya çıkmaktadır. Elçi Pavlus’un bu konuda Efes’lilere söylediklerine kulak verelim: “Bunun için yalanı bırakarak her biriniz kendi komşusu ile hakikati söyleyin; çünkü birbirimizin azasıyız.” Ef. 4:25 b) Sözlerimiz her zaman başkalarını bina edici olmalıdır Her bir inanlının üzerine düşen görev, söylediği sözlerle karşı tarafı gerçekten bina etmesidir. Her zaman, her yerde başkaları hakkında konuşmayan, gerçek anlamda bina edici olup, eleştiride bulunmayan, ağzından yalan ya da abartı çıkmayan kişiler, Mesih’te yaşayan sağlıklı bir toplumun oluşmasında büyük katkıları olan kişilerdir. Daha doğrusu Allah’ın bu konudaki istemi doğrultusunda davranan kişilerdir: “Ağzınızdan hiç fena söz çıkmasın, fakat işitenlere inayet vermek üzre lazım olan Bünyan için iyi olan ne ise, onu söyleyin.” Ef. 4:29 Elçi Pavlus’un Selanikliler’e söylediği sözlerde de bu görülmektedir: “Bunun için, yapmakta olduğunuz gibi, birbirinizi teselli edin ve birbirinizi bina edin.”
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||||
|
Sözlerimiz Allah ve insanlar arasında bir ilişki oluşturmalıdır Kutsal Kitab’ın gerçekleri hakkında konuşan, Allah’ı anlatan, O’nun çağrısını başkalarına duyurmaya gayret eden ağızlar ne hoş ağızlardır. Bu insanlar Allah çocukları olarak Allah tarafından zaten özel olarak meshedilmekte olanlardır. Konuşmanın en güzeli Allah’ı insanlara açıklayan, O’na seslenen, O’nu çağıran konuşmalardır. Elçi Pavlus Romalılar’da bu konuda şöyle demektedir: “Fakat ne diyor? Kelam (yani, ilan ettiğimiz iman kelamı) sana yakındır, ağzında ve yüreğindedir; şöyle ki, İsa Rab’dir diye ağzınla ikrar edersen, ve Allah’ın onu ölülerden kıyam ettirdiğine yüreğinle iman edersen, kurtulacaksın; çünkü salah için yürekle iman edilir, ve kurtuluş için ağızla ikrar edilir. Çünkü kitap diyor: “O’na her iman eden utandırılmayacaktır.” Çünkü Yahudi ile Yunanlının farkı yoktur; çünkü kendisi hepsinin Rab’bidir, bütün kendisini çağıranlara ganidir; çünkü “Her kim Rab’bin ismini çağırırsa, kurtulacaktır.” İmdi kendisine iman etmedikleri zatı nasıl çağıracaklar? Ve işitmedikleri zata nasıl iman edecekler? Ve vazeden olmaksızın, nasıl işitecekler?” Rom. 10:815 Görüldüğü gibi ağzın çok büyük fonksiyonu vardır. Yüreğin ifadesi ağızdan çıkar. Eğer sahte sözler çıkıyorsa o zaman yürekte sahtelik vardır. Ama doğru sözler çıkıyorsa o zaman yüreğin doğruluğundan çıkıyor demektir. Allah’ın halkı Ahit Sandığını tapınağa getirdiklerinde hep bir ağızdan Rab’be yücelikler sunuyorlardı: “Vaki oldu ki, borazanlar ve ilahiciler, RAB’BE hamd de ve şükürde işitilsin diye, bir imiş gibi tek ses çıkarmak için borular, ve ziller ve çalgılarla seslerini yükseltince, RAB’BE hamd edip dediler: Çünkü o iyidir; çünkü inayeti ebedidir; o vakit ev, RAB’BİN evi, bulutla doldu.” 2. Ta. 5:13 Kutsal Kitap’ta insanları Allah’ı yüceltmeleri konusunda teşvik eden birçok ayete rastlamak mümkündür: “Her zaman RAB’BE sena edeceğim; O’nun tehlili daima ağzımda olacaktır. Canım RAB ile övünür; Hakirler işitir, ve sevinirler. Benimle beraber RABBİ tazim edin, Ve ismini birlikte yükseltelim...” Mez. 34:13 “Dudaklarım sana sena eder; Çünkü inayetin hayattan iyidir. Hayatta kaldıkça seni böyle takdis edeyim; Senin isminle ellerimi kaldırayım.” Mez. 63:35 “Şimdi onun vasıtası ile Allah’a daima hamt kurbanını, yani, onun ismini ikrar eden dudakların meyvasını takdim edelim.” İbr. 13:15 İmanlının yaşamı özü sözü bir yaşamdır. İki ayrı yaşam sergilemesi oldukça zordur ve Allah’ı hoşnut etmez; ikiyüzlülük demektir. Allah’ı hoşnut eden imanlının özü gibi sözünün de gerçek olması gerekir. HER KARŞILAŞILAN DURUMDA DOĞRUYU SÖYLEMEK GEREKİR Mİ? Böyle bir soruya verilecek cevap kısaca evettir. Çünkü Allah’ımız gerçekten mükemmel olan gerçek ve doğru bir Allah’tır. Bu mükemmel Allah’a karşı ister küçük olsun, ister büyük olsun söylenen her yalan yalandır. Ama bazen çok zor durumlar vardır. Bu durumlarda gerçek ve yalan arasında bir yaşam ya da çok ciddi bir sonuç sıkışıp kalmaktadır. İşte inanlı bu durumda ne yapmalıdır. Bu tarz durumlar için Hıristiyanlar genelde ikiye bölünmüştür. Bazı Hıristiyan düşünürlerine göre ucunda ölüm bile olsa bir Hıristiyan yalan söylememelidir. Bazılarına göre ise bu kadar ciddi durumlarda insan canını kurtarmak gibi nedenlerle belki doğrudan biraz olsun uzaklaşmak mecburiyeti söz konusu olabilir demektedirler. Aslında bunun istisnası aşağıda vereceğimiz örneklerde görüldüğü gibi çok ama çok zorlu durumlarda söz konusudur. Örneğin; İkinci Dünya Savaşı’nda birçok samimi Hıristiyan evlerinde Yahudi aileleri, komşularını saklamışlardır. Bu nedenle yeri geldiğinde gerçeği gizlemek zorunda kalmışlardır. Çünkü işin ucunda bir katliam söz konusudur. Burada olduğu gibi ve ahlak konularda genelde, iki durumun karşı karşıya kaldığı noktalar vardır. Birinde Allah önünde her zaman doğru söylememiz gerçeği, diğer yanda ise insan hayatının Allah önündeki değerini korumamız gerçeği. Böyle durumlarda gerçekten Hıristiyan için çetin bir deneyim söz konusudur. Aslında böyle durumlarla karşı karşıya kalan Mesih imanlısı durumu değerlendirirken ahlak değerlerinin tamamını göz önünde bulundurmalı ve zorlu durumlarda ahlak değerlerinin ağırlığına ve önemine göre karar vermelidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Allah kuralları arasında bir eşitlik şartı yoktur. Her kural eşit önem taşımakla birlikte birbirinden farklı konumlar için konulmuş kurallardır. Yukarıdaki Yahudi ailelerin saklanması olayında insan yaşamına saygı, bu insanların Allah tarafından verilmiş canlarının değeri, onları saklamak uğruna, ölmelerini engellemek uğruna gerçeği söylemekten sakınmayı gerektirmektedir. Kısacası insan hayatını kurtarma konusu ve yaşamın kutsallığı ilkeyi bu konuda yaşamların yok edilmesini engellemek amacıyla gerçeği söyleme prensibinin üzerinde yer almaktadır. Bu haklı neden yüzünden gerçeği söylemek ikinci planda kalmıştır. Aynı durumu bir başka örnekte görmemiz mümkündür. Bir samimi Hıristiyan devletine boyun eğen kişidir. Her zaman vatandaşlık görevlerini harfiyen yerine getirmek ve iyi bir vatandaş olma sorumluluğunu taşır. Buna karşın kendi hükümeti Mesih İsa’ya iman etmemesini ve başka tanrılara tapınmasını isterse ne yapmalı? Bu noktada devletini dinleyip Allah’a imandan vaz mı geçecektir? Tabi ki hayır. Burada düşünülmesi gereken hangi ahlak ilkenin esas olarak uygulanmasının ge |