|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
Türkiyeli aydının Kürtlere ve Kürt kültürüne bakışı
Önce, başlıkta Türkiyeli aydın dememin nedenini açıklamak isterim. Anadolu'nun tarihsel geçmişi, çeşitli halkların, kültürlerin iç içe yaşamış olması, aralarındaki dil ve kültür alışverişi açısından bakılacak olursa Türk aydını bu kalıtın varettiği gelenek, görenek, masal, türkü, söylenceleri dinleyerek, onlardan etkilenerek kendini geliştirmiştir. Ayrı kültürlerdeki öteki aydınlar da bu etkilenmeden uzak kalamamıştır. Bugün yazar, şair, sanatçı, bilim insanı gibi Türk diliyle üretip yaratan aydınlarda Anadolu uygarlık ve kültüründen etkiler olduğu gibi kökenleri bakımından da çeşitlilik göstermektedirler. Parçalanmış bir imparatorluğun halkları olarak bunları kısaca anımsamakta yarar var: Kürt, Boşnak, Laz, çerkes, Gürcü, Rum, Ermeni, Yahudi vb. Bunlara melezleşmiş halkları da katmamız gerekir. Türkçe üretip yaratan aydın, kullandığı dilin ulusunun adıyla anılmaktan daha çok yaşadığı coğrafyanın, o coğrafyadan aldığı, etkilendiği kültürlerin toplamı olan ülkenin adıyla anılmalı. Osmanlı döneminde Anadolu'da yaşayan halklara genellikle küçümseyerek bakılmıştır. Osmanlılık bir soyluluk olarak görüldüğünden Anadolu halkı, Kastamonulu Türk de dahil, Kürt, çerkes, Laz, Yahudi, Rum olarak alaya alınmıştır. Karagöz'de, ortaoyununda bu tutum belirgin bir biçimde ortaya konur. Cumhuriyetle birlikte tek ad altında birleştirilen halklar eşit sayılacaktır. Ama anadilleri ve kültürleri korunacak, istatistiklerde de yer alacaktır. Ne yazık ki, 1980 sonrasında ülke nüfus sayımlarında anadil maddesi kaldırılarak anadiller, tek anadil Türkçe'ye indirgenmiştir. Buna karşılık cumhuriyet aydını, halka bakışında, kültürel, kimliksel, dilsel açıdan gerçekçi bir tutum benimsemeyi sürdürücektir. Kürt coğrafyasıyla kimliğinin Türk edebiyatına yansıyışı Halide Edip Adıvar (1884-1964) 1928'de yazdığı Zeyno'nun Oğlu romanında Binbaşı Hasan Bey'in Diyarbakır'da iken garnizonda çalışan "Kürt Şeftalisi" olarak anılan Zeyno adlı bir Kürt güzelinden doğan oğlu Hasso anlatılır. 1925 yılında Şeyh Sait ğsyanı başlamak üzereyken Binbaşı Hasan Bey ikinci kez Diyarbakır'a gelir. Hasso'nun kendi oğlu olduğunu öğrenir Zeyno'yla evlenir. Bu olay çerçevesi içinde roman, yöre gerçeklerine değinilerek anlatılır. Kaçakçılar, çatışmalar, baskınlar, isyan öncesinin karışıklığının izlenimleri. Reşat Nuri (1889-1956) 1956'dan önce yazdığı, ancak ölümünden sonra 1961'de yayınlanan Son Sığınak romanında Doğubeyazıt'ta bir Kürt köyüyle Kürtleri anlatır. 1939'ların Kürt isyanlarının, daha doğrusu, Türk-Kürt ilişkilerinin anlatıldığı bu romanda da Halide Edip'te olduğu gibi, ayaklanmaların ana nedenlerine değinilmez ya da değinilemez. Ama kaçakçılıkları anlatarak, insanların toplumla, devletle, gelenek göreneklerle ilişkileriyle çelişkilerini irdeleyerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu gerçekliğini gözler önüne serer. Kürt köyünü, köylüleri sevecen bir dille anlatır. ülke gerçeklerinin açığa çıkışı Toplumsal, ekonomik ve siyasal yönüyle Kürt topraklarıyla Kürt insanının Türk edebiyatında gerçek yerini alışı 1960 sonrasıdır. ömer Polat, Ağrı, Aladağ yöresindeki yoksul köylülerin sorunlarını, yaşam koşullarını Mahmudo ile Hazel, Saragöl, Dilan adlı romanlarında anlatmıştır. ömer Polat'ın romanlarında yöre türküleriyle, destanlarıyla beslenen bir anlatım yer alır. Ulusal motiflerle kültürel izleklerin romanlarda yer alışı Kürt yöreleriyle insanlarını kolayca gözümüzde canlandırmamızı sağlar. Toplumsal, ekonomik, siyasal yaşamdaki ilişkilerle çelişkiler, gerçekçi bir biçimde yansıtılır. 1960'la su yüzüne çıkan ülke gerçekleri, 1968 öğrenci olaylarıyla gözleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya çevirir. Daha önce üniversiteli birçok aydınla yazarın Doğu ve Güneydoğu Anadolu köylerinde yedeksubay, öğretmenlik yapmış olmaları, Anadolu'ya ilk kez açılmaları, Kürt halkını yakından tanımalarına neden olmuştur. Bu kez üniversiteli öğrenciler arasında "Boğaz'a Köprü Yerine Hakkari'ye Okul" ya da "Zap Suyuna Köprü" sloganlarıyla başlayan direniş, öğrenciler arasında bu konuda ciddi bir girişime dönüşür. Deniz Gezmiş hareketini de bütün bu girişimlerin eyleme geçirilmesi olarak görmek gerekir. Şemsi Belli (1929-1995) "Anayaso" şiiriyle Kürt Hasso'nun sesini, eleştirisini, tam bu sırada, ülke çapında duyurmasına neden olur. Görevi sırasında Zap suyundan geçerken yaşamını yitiren Selahattin Şimşek'in (1928-1960) Hakkari Dedikleri adlı kitabını, en geri bıraktırılmış yörelerden biri olan, Kürt topraklarının en uç bölgesindeki Hakkari'yi anlatan romanlar izledi: Şükrü Gümüş'ün Zap Boyları, Ferit Edgü'nün Kimse ile O romanları. Bu romanlar, sonradan Hakkari'de Bir Mevsim adıyla sinemaya aktarılacaktır. Şükrü Gümüş, romanında yoksul bir Kürt ailesinin yaşamla giriştikleri zorlu bir savaşımı anlatırken Ferit Edgü, romanlarında, zorlu yaşam gerçekleriyle boğuşan yöre insanını anlamak, anlatmak istemektedir. Romanlar, bir aydının yabancısı olduğu çevreyle ilişkilerini işlerken duygusal olmaktan çok düşünsel, toplumsal bir boyut kazanır. Sürgünle sürgünlük hem bu insanlar hem de yazarın kendisi için geçerlidir. Bu iki romanın bir başka özelliği de Türkiyeli aydınla Kürt halkı arasında varolan iletişimsizliğe son vermek istemesidir. Kürt topraklarının toplumsal, ekonomik, siyasal yapısıyla kültürel yapısı, ümit Kaftancıoğlu'nun Tüfekliler romanında dile getirilir. Kanco aşiretiyle Rutan aşiretlerinin ileri gelenlerinden Türk'le Necimoğulları'nın çıkar çatışması romanın ana konusunu oluşturur. Mardin'de geçen romanda etnik yapıya da değinilmiştir. Ermeniler, Asuriler, Araplar, Kürtler, Türkler arasındaki ilişkiler anlatılırken Kürtçe deyişlerle sözlere çokça yer verilmiştir. Kaftancıoğlu'nun Yelatan romanında bir Türk ailesine Kürt ailenin gösterdiği yakınlıkla ilgiden sözedilir. Bu arada Kars yöresinde Kürtler için söylenen birçok Türkçe atasözü de yer alır. Vedat Dalokay'ın Kolo adlı çocuk romanı, kan davasında kocasıyla çocuğunu yitiren Şako Bacı adlı bir Kürt kadınının çektiği yoksullukla yalnızlığını keçileriyle paylaşışını anlatır. Kadın, zorlu yaşam koşuları altında jandarmayla ağalara karşı keçileriyle birlikte savaşım verir. O yüzden çok sevdiği keçilerinden birine Kürtçe'de Boynuzsuz anlamına gelen Kolo adını vermiştir. Yıllar sonra yoksulluğa, baskılara direnen bu Kürt kadınının mezarı da yaşadığı yörenin Keban Barajı'nın suları altında kalışıyla yok olup gidecektir. Lütfü Kaleli, Haşhaş romanında ekimine izin verilerek geçim kaynağı haline gelmiş bu bitkinin yarattığı olaylarda canlarını yitiren Malatyalıların yaşadıkları acı gerçekleri anlatır. Mehmed Kemal, Sürgün Alayı adlı romanında doğrudan Kürt sorununa değinmiştir. Kürt Neco, askerliğini yaptığı sürgün alayında çevresindeki ilerici ya da gericilerle Kürt sorununu tartışmaktan yanadır. Ama bu tutumu yüzünden büyük baskılara uğrar, dövülür, işkence görür. Baskılara direnir. Daha sonra da bir yolunu bulup askerden kaçar. Mehmed Kemal, Kürt Neco'nun düşüncelerini, hiçbir sınır koymadan açıklatır. Gerçekleri ortaya dökmesini sağlar. Bu arada kendi görüşlerini de Neco'nun kimi düşüncelerine katılmasa da belirterek bu konudaki gerçeğin daha iyi kavranmasına yardımcı olur. Mehmed Kaplan, bu romanı yüzünden kovuşturmaya da uğramıştır. Sürgün Alayı, Kürt halkıyla Kürt insanı hakkında okurda sıcak, içtenlikli duygular uyandıran bir romandır. Yusuf Ziya Bahadınlı, Gemileri Yakmak romanında lumpenlikten gelip kendini geliştirerek işçi sınıfının çıkarları için savaşım veren bir kavga adamı olan Kürt Memo'yu anlatır. Memo, daha güzel bir dünyanın özlemi içindedir. Bu dünyaya ulaşmanın yolu örgütlü savaşımdan geçer. Onun için geleceğe güveni vardır. Bireysel çıkış ve çabalara hep karşı durmuştur. Yazar, antiemperyalist savaşta çete başılığı yapan babası Musto'yla birleştirir Kürt Memo'yu. Böylece geçmişten geleceğe bir köprü kurarak anti-emperyalist kavgayla sınıfsal kavgayı eşleştirir. Memo, romanda karanlık güçlerce öldürülse de ulusal ve sınıfsal savaşımda yer alan Kürt aydınının etkili bir örneğini oluşturur. Kemal Bilbaşar (1910-1983), Cemo, onun devamı olan Memo romanlarıyla Kürt topraklarında yaşayan Kürtlerin yaşamlarına eğilir. Genelde çan satarak geçimini sağlayan Memo'nun Cemo'ya olan aşkını, yörede yaşanan çelişkileri anlatır. Yaşanan sorunları deşmeden, ana nedenlerine pek değinmeden sergiler olayları. Toplumcu Gerçekçi Bakış Açısı 1960'ların kısa süren özgürlük ortamının arkasından 1971'le insan hak ve özgürlüklerin baskı altına alınışı, yazarları, çeşitli yöre halklarının çektikleri acıları, yoksulluk içinde geçen yaşamlarını, geri bıraktırılışlarının nedenlerini bütün çıplaklığıyla sergilemeye yöneltti. Urfa doğumlu toplumcu gerçekçi bir yazar olan Bekir Yıldız da Güneydoğu Anadolu yöresinde yaşayan Kürtlerin yaşamını öykülerine konu edindi. Devletin baskılarının yanı sıra geleneksel baskılar, yaşam güçlükleri altında ezilen, horlanan Kürt insanını yazdı. Yaşadıklarını, daha doğrusu yaşatılan siyasal, ekonomik, toplumsal sorunlarını deşip ortaya çıkardı. Reşo Ağa, Kaçakçı Şahan, Kara Vagon, Sahipsizler adlı öykü kitaplarında bu konuları, derinlemesine ve genişlemesine toplumcu bir görüşle inceledi. Güneydoğu'ya Kürt insanına ilk kez yoğun bir biçimde dikkat çekti. Bu yöre insanlarının yaşamlarını ele alarak, Kürt topraklarında yaşanan sorunlara, Kürt insanının yazgısına, özellikle geleneksel baskılara boyun eğmek zorunda kalan kadınların kara yazgısına dikkati çeken yazarlardan biri de Osman Şahin'dir. Toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla öykülerinde Kürt topraklarının, Kürt insanının her türlü geri bırakılmışlığını gözler önüne sermiştir. Diyarbakır doğumlu Esma Ocak, ilk öykü kitabı olan Berdel'den başlayarak öykülerinde Güneydoğu'daki Kürt kadınlarının yaşamını, özellikle de içinde bulundukları ölümcül, sert koşulları konu edindi. Aynı yörede aralarında yaşamanın verdiği gözlem gücüne dayanan nesnel tanıklıklarla yansıttı olayları. Doğu'yla Güneydoğu'da yaşayan Kürt insanını, yaşadıkları toprakları anlatan daha birçok romancı, öykücü, şair var. Bunlardan bu yöreleri bir baştan bir başa gezi notlarına konu etmiş olan Fikret Otyam'ı, Doğu Şiirleri'yle Hilmi Yavuz'u, Koçero Vatan Şiiri'yle Hasan Hüseyin'i anmadan geçmek istemedim. iki Kültür Arasındaki iletişim Olayı, Türk-Kürt kültürlerinin iletişimi, birbirlerini dil, sanat, kültür açısından etkilemeleri bakımından ele alacak olursak en başta Yaşar Kemal'i görürüz. Yaşar Kemal, roman ve öykülerinin birçoğunda, özellikle çukurova'ya göçen Kürtlerin yoksulluklarını güç koşullar altındaki yaşam savaşımlarını, siyasal, toplumsal, ekonomik baskılarla gelenek, göreneklerin ağırlığı altında ezilişlerini anlatmıştır. Kürtlerin tarihsel olaylar içindeki konumlarını, uğradıkları haksızlıkları, çektikleri acıları dile getirmiştir. Yaşar Kemal, Kürt kökenli bir yazar olduğu için çocukluğunda evlerine gelen Kürt dengbÍjleri dinlemiş, onların Kürtlerle ilgili anlattığı öyküleri, masalları, söylenceleri, türküleri özümsemiştir. öte yandan gençlik döneminde yöre ağıtlarıyla türkülerini derleyerek Türk halk edebiyatını da inceleme fırsatını bulmuştur. Kürt söylenceleriyle masallarından edindiği Kürtçe'nin zengin betimlemelerle eğretilemelerine, benzetmelerine dayanan söylemi Türk halk edebiyatı diliyle birleştirme ustalığını gösteren destansı bir anlatıma ulaşmıştır. Bu anlatımda her iki halkın da duyguları, düşünceleri, doğaya, insana yaşama bakışları yer alır. ğki kültür arasında kurulan bu köprüyle her iki halk birbirlerinin acılarıyla mutluluklarını paylaşma, birbirlerini daha yakından tanıma, anlama, anlaşma, insanca bir arada yaşama olanağını bulacaktır. Siyasal baskılara birlikte direnmek gerektiğini öğrenecektir. Her iki kültürün birbirini dil, sanat, siyasal görüşler açısından geliştirip zenginleştirmesi buna bağlıdır. Türklerin Kürtlere, Kürtlerin Türklere bakış açısı da bu olmalıdır. Yılmaz Güney (1937-1984) de iki kültür arasında filmleriyle köprü kuran önemli sinemacıların başında gelir. O da Kürt halkını birçok filminde sevdasıyla yaşam koşulları ve sorunlarıyla anlatmış, çektikleri acıları, ezilmişliklerini izleyicilere duyurmuştur. Bu acılar, yoksulluklar her iki halkın geri bıraktırılmışlıklarından gelen ortak sorunlardır. Baskı, zulüm, işkence, öldürülme gibi... Yılmaz Güney'in Kürtlerin sorunlarını ele aldığı en önemli filmi Sürü'dür. Kendisi Sürü için şunları söylüyor: "Anam Muşludur. Cibiran aşiretine mensuptur. Ben de askerliğimi Muş'ta yaptım. Anamın dayıları hayvancılıkla uğraşırlardı. Aşiret hayatının son günleri yaşanıyordu. Bir yanda göçebe, bir yanda yerleşik köy hayatı birlikte yaşanıyordu. Onları sorunlarıyla, acılarıyla, sarsıntılarıyla yakinen tanıdım. Ve çöken bir şeyi, bu çöküşün ekonomik, ahlaki, geleneksel sancılarını onların kişiliğinde yakinen soludum." Sürü'yü işte bu düşüncelerle oluşturdu. Yeşilçam filmlerinin karşıtı olan ilk filmi: Seyit Han-Toprağın Gelini'dir. Bu bir sevda öyküsüdür. Törelerin baskısı altında gelişen bu öykünün sonu kızın ölümüyle biter. Seyit Han'da yerle zaman belirsizdir. Gene de gelenek, görenek, töre, kan davası gibi ögelerin ağır bastığı film, yaşananlar, kızın adının Keje oluşu, Yılmaz Güney'in Kürtlerin yaşamından bir parçayı anlattığını ortaya koyar. Belki de Yılmaz, konuyu bir dengbÍjin anlattığı bir sevda söylencesinden yararlanarak öyküleştirip aktarmıştır. Kürt kültüründen kaynaklı bir film olsa gerektir. Film, o destansı havayı da yansıtır. Bir başka filmi de kaçakçıları anlattığı Ağıt'tır. Yılmaz Güney, Ağıt'ta ne anlatmak istediğini şöyle aktarıyor: "Beş kişilik bir kaçakçı çetesinin yaşam öyküsü... Budur Ağıt'ta anlatılan. Sergilenmemiş nedenlerden ötürü dağları mekan tutmuşlardır. Yaşamlarını kaçak malları bir elden bir ele ulaştırarak sağlamaktadırlar. Birer 'maşa'dırlar sadece. Canlarını ortaya koyarak yaptıkları taşıma karşılığı aldıkları ücret son derece düşüktür. Filmde anlatılan olaylar dizisinin ortaya çıkmasına yol açan dört teneke esrarı bir yerden bir yere ulaştırmaya karşılık aldıkları para, adam başı iki yüzer liradır. Ayrıca 'bir külot pantol, bir de iyisinden mintan, iki kilo sabun, elli mermi, on paket tütün.' Mintanın 'çizgili' olmasının da bir koşul olarak ileri sürüldüğünü ekleyelim bu arada!" Bu da gösteriyor ki, Yılmaz Güney'in filmografisinde Kürtler, yaşamları, yaşam biçimlerinden, ekonomik, toplumsal, siyasal durumlarından kaynaklanan sorunlarıyla ağırlıklı bir yer tutuyor. Diyarbakır doğumlu Ahmed Arif (1927-1991) şiirlerinde Kürtçe söylemden kaynaklanan deyişleri dizelerine aktarmış, baskı, zulüm gören Kürtleri şiirlerine konu olarak almıştır. Yörenin halk türküsü, masal, söylencelerinden beslenerek hem duygusal hem de başkaldırıcı bir sese ulaşmıştır. Seçme şiirlerinden oluşan tek kitabı: Hasretinden Prangalar Eskittim adıyla 1968'de yayınlanmıştır. Kitap, bugün 50 baskının üstüne ulaşmış bulunuyor. Ahmed Arif'in önemi, Kürt topraklarında yaşanan ekonomik, toplumsal, siyasal çelişki, çekişmelerle çatışmaları korkusuzca dile getirmesinde yatar. özellikle "33 Kurşun" adlı uzun şiirinde 33 yoksul Kürt köylüsünün Van'ın özalp ilçesinde yargılanmadan kurşuna dizilmelerini anlatmıştır. Bu acımasız, insanlık dışı baskıya öldürülenlerin ağzından sesini yiğitçe yükselterek karşı çıkmıştır. Ahmed Arif, Kürt-Türk yoksullarının, emekçilerinin kurtuluşunun birlikte savaşımlarına bağlı olduğuna inanmıştır. Bu inancı yüzünden de 1950-1960 arasını hapisanelerde geçirmiştir. Sonuç Görüldüğü gibi Türkiyeli aydınların edebiyat, sanat, kültür açısından Kürt insanıyla yoğun bir ilişkisi olmuştur. Bu tür ilişkiler iki halkın birbirini daha iyi tanıması, iki kültürün düzenli bir alışveriş içinde daha da yakınlaşması için gereklidir. Bugün gelinen noktada anadilin özgürleşmesi kadar Kürt dilinin geliştirilip edebiyat, kültür, sanat, bilim dili durumuna getirilmesi önemlidir. Bu durumda Türkiyeli aydınlarla Kürt aydınlarına büyük görevler düşüyor. Kürt dilinin gelişmesi için öncelikle bilimsel ortamda bir Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü'nün kurulabilmesi için tezelden çalışmalar başlatılmalıdır. Kürt kültürünün yaygınlık kazanması için de bir Kürt Tarihi Enstitüsü'nün kurulması çabalarına girişilmelidir. Böylece Kürt dili ve kültürü işlenip gelişecektir. Bu yolla Türk emekçileriyle yoksul halkı, Kürt emekçileriyle yoksul halkının birbirleriyle kültür, sanat, edebiyat alışverişleri, birbirlerinden yararlanmaları gerçekleşecektir. Bunun ilk adımını bir Kürt sanat ve edebiyat dergisi olan Tiroj oluşturuyor. Kültürel alanda atılan bu adımla Türk-Kürt emekçilerinin kardeşliği daha da pekişecek, kapitalizm ve emperyalizme karşı birlikte savaşım verme olanağı bulacaklardır. Adnan Özyalçıner Kaynakça çağdaş Türk Edebiyatında Kürtler, Rohat, Fırat Yayınları, 1991, İstanbul. Yılmaz Güney, Mehmet Ergün, Doğrultu Yayınevi, 1978, İstanbul. Sürü, Yılmaz Güney, Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Vakfı, 1994, İstanbul. Reşat Nuri'nin Romancılığı, Fethi Naci, YKY, 2003, İstanbul. |
|||||||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| türk sinemasında kürtler... | bewelat | Genel Kültür | 33 | 05-03-2008 04:23 PM |
| Aram Dîkran - kürt müziğinin duayeni hakkındaki yorumlar | Mirza | Müzik Sohbet | 15 | 09-10-2007 10:24 AM |
| KÜrt Basininda 108. Yil | MÊVAN | Genel Kültür | 18 | 01-06-2007 11:59 PM |
| Diyarbakir Büyükşehir Belediyesi Raporunun Kürt Sorunu Sayfası | renuma | Sınırsız Muhabbet Burada | 1 | 27-12-2006 11:29 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.