|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
Türkiye, son 20 yılını toplumsal dengeleri alt-üst eden ekonomik krizlerle geçirdi. Yaşanan her kriz Türkiye’yi daha çok IMF programlarına mahkum etti, bu programlar da küresel sermayenin Türkiye üzerindeki hakimiyetini daha çok güçlendirdi. Geçtiğimiz aylardaki ekonomik krizin de bu dinamikten kaynaklandığını belirten Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Aziz Konukman, sıcak paraya dayalı bu modelin ekonomiyi yapısal bir kırılganlığa sürüklediğine dikkat çekiyor. ANF’ye konuşan Doç. Konukman, her krizin toplumu daha çok yoksullaştırdığını, buna karşın Türkiye’nin bir taşeron olarak küresel sermayeye eklemlenmesini güçlendirdiğini belirtiyor. Konukman’a göre sıcak para ile finanse edilen bu model harcamaların kontrolünü de zayıflattığı için, siyasal iktidarlar için vazgeçilmez bir yol haline geldi. Bu nedenle sıcak para akımı devam ettikçe, bu kırılgan ekonomik yapı varlığını korumaya devam edecek.
Ancak IMF programını reddedecek ve küresel sermayenin tahakkümüne son verecek bir ekonomik yapının da mutlaka siyasi bir iradeye sahip adrese ihtiyaç gösterdiğini belirten Konukman, böyle bir siyasal yapının da mutlaka Kürt sorununun çözümü projesini önüne koyması gerektiğine vurgu yapıyor. Konukman, “Kürt sorunu çözülmedikçe ikinci bir IMF programı gibi kaynak yutmaya devam eder” diyor ve ekliyor: “Kürt sorununu askeri yöntemlerle çözme tercihinde bulunduğunuzda, sol bir siyasal iktidar da olsanız, aslında adı konmamış bir IMF programı uygulamaya devam edeceksiniz demektir. Çünkü bu durumda da kan kaybı sürecek ve küresel güçler yerine bu kez çözülmemiş Kürt sorunu nedeniyle savunma harcamalarına kaynak ayıracaksınız. Yani hiçbir şey olmamış gibi, Kürt sorununu yok sa****** ekonomik modele şekil vermeye kalkıştığınızda, sol iktidar da olsanız, sağ liberal de olsanız sonuç değişmez. - Türkiye’nin son iki ay içerisinde yaşadığı ekonomik krizin aşıldığı yönünde genel bir kanı var? Bu krizin dinamikleri neydi ve gerçekten kriz aşıldı mı? - Kriz aşılmış gibi gözüküyor. Ortalık temiz gibi gözüküyor ama esasında olan, pisliğin halının altına süpürülmesidir. Bun ne anlama geliyor? Bir kere sistem, zaten krizlere açık ve kırılgan bir yapıya sahiptir. Zaten 1998 yılındaki “Yakından İzleme Anlaşması”, 1999 Aralık ayı ve AKP hükümetiyle devam ettirilen IMF anlaşmalarının özünde, Türkiye ekonomisini küresel ekonomiye eklemleme amacı vardır. Bu, düşük katma değer üreten ya da niteliksiz emeğe dayalı bir ekonomi üzerinden eklemlemedir. Rekabet gücüne ve sektörlere baktığınızda da bu açıkça ortadadır. Bu eklemleme, özel sektör öncülüğünde yürüyen ve kamunun her alanda küçültüldüğü bir süreçtir. Yani kapitalizmin eşitsiz gelişmesinin yaşandığı model ile bütünleşmedir bu... Burada, 15 günde 15 yasa, özelleştirmeler ve devletin çekildiği alanların piyasalaştırılarak özel sektöre açıldığı bir model vardır. Bu modelde taşeron bir özel sektör söz konusu olduğu için, bir milli burjuvazi ve ulusal çıkarlarını gözeten bir özel sektör de yoktur. Tabi ki ekonomideki bu yapılanma, daha çok dış politikaya da yansıyor. Böylece emperyal ülkelerin peşine takılan ve kendi iradi kararlarını oluşturamayan bir siyasal yapılanmayı koşulluyor. Bu yapı, ekonomik programı IMF ve Dünya Bankası’na, dış politikasını da -zaman zaman çelişkiler olsa da- ABD ve AB gibi emperyalist ülkelerin çizdiği rotaya bırakmış, kendi siyasal iradesinden kopartılmış bir yapıdır. - Krizin yapısal bir dinamik üzerine oturduğunu belirttiniz. Peki bu ara sıra nükseden krizlerin, yani patlak verip sükunete evrilen alt üst oluşun maliyetini kim ödedi? - Bu yapısal modelin mazotunu elbette emekçiler ödüyor. Bir kere sıcak paraya dayalı bu model, kendine has bir büyüme mekanizması oluşturdu. Eskiden var olan plana dayalı büyüme modeli tamamen ortadan kaldırıldı ve tamamen piyasanın kendi gidişine dayalı bir ekonomiye geçildi. Burada piyasanın gidişatına göre büyümeyi belirleyecek olan da dışarıdan sıcak paranın gelme boyutudur. Sıcak para gelirse ekonomi büyür, çıkışlar yaşadığında da daralma olur. Böylece konjonktür olarak hep büyüme var, ama bu büyüme oranlarında farklılaşma oluyor. Ama bu devam eden gidişat, sonunda büyük bir negatif büyümeye, yani krize dönüşüyor. Bu son krizde sıcak para yönünü dışarıya döndürdüğünde de kriz oldu. Bu durumda, iktisadi olarak akla uygun olan şey, sıcak paraya dayalı modelden vazgeçmek, yeni bir büyüme modeli tercihinde bulunmaktır. Belki 1980 öncesi gibi yapamazsınız ama, stratejiler belirleyebilirsiniz. Ama bu yok. Bu olmadığı için de yapılacak tek şey, “kaçan sıcak parayı nasıl geri getirebilirim” çabasına bağlı oluyor. Faizleri yükseltip, döviz alarak sorunu çözmeye çalışıyor yönetim. Bunun başka sonuçları da var. Mesela bu yılbaşında devlet iç borçlanma senetleri için yüzde 15 stopaj getirilmişti. Burada da yabancılara bu stopaj sıfır oldu. Dikkat ederseniz bütün düzenlemeler, yabancıların lehine, yani sıcak paranın çekilmesine dayalı. Elbette sıcak para geldikçe bu krizlere rağmen ekonomi bir şekilde yolunda gider ama elbette bunun bir faturası var, onu da toplumun dar gelirli kesimleri ödüyor. Çünkü kur pahalanınca iğneden ipliğe bütün mal ve hizmetlerin fiyatları etkilendi ve yaşanan alevlenme yoksullara yansıdı. Dönem dönem enflasyonu tetikleyen ve ithalatı artıran kur ve faiz değişkenlerine susturucu takılıyor, ama bazen patlamanın önüne geçilemiyor. Dikkat ederseniz gene buna susturucu takıldı ve Ağustos’ta enflasyon düştü. Şu anda gerçekte kriz dinamiklerine susturucu takılmış durumdadır. Ama bu kriz, IMF’nin talimatlarını sertleştirdi ve baktığınız zaman, KESK bir yana, ama hükümete yakın olan Türkiye Kamu-Sen gibi bir memur sendikasının bile cevap verilemedi. Yani hükümetin çok sıcak ilişkileri olması gereken Kamu-Sen ve Memur sen gibi iki memur örgütüyle bile çatışma içine girdi. Bu elbette krizin bir sonucudur. Çünkü onlara verebileceği bir şey yok ve kaynaklar sıcak paraya gidiyor. - Türkiye’nin küresel sermayeden korktuğu için sıcak paraya dayalı modeli değiştiremediği, mesela bu sermaye gücünün, Lübnan’a asker gönderilmesi konusunda da hükümet üzerinde bir baskı oluşturduğu söyleniyor. Yani küresel güçlerin politikasına uymazsa, Türkiye’nin küresel sermaye tarafından krize sürüklenebileceği tezi var. Buna ne diyorsunuz? - Diyelim ki Türkiye Lübnan’a asker gönderilmesine hayır deseydi de bu model gene çalışırdı. Zaten Türkiye Lübnan konusunda 1 Mart tezkeresi kadar toplumdan büyük tepki almamıştı. Radikal İslami gruplarla radikal solun tepkisiydi söz konusu olan. Elbette Lübnan’a asker gönderilmesi sıcak para sistemini daha da güvenceye oturttu ama model yıkılmazdı. Fakat Filistin’in son durumuna baktığımızda, öğretmenler sokakta. Yani ekonomik olarak kendi dinamikleriyle kaynak yaratamayan bir ekonomi söz konusu olduğunda, küresel güçler sıkıştırır. BM’nin 1071 sayılı karar çıktığı gün, Filistinli bakan tutuklandı. - Türkiye’nin de bu tür riskleri var mı? Yani iktisadi modelden vazgeçme kararı Türkiye için böyle bir risk doğuruyor mu? Bu kritik bir sorudur. Yani Lübnan’a asker gönderilmesine de hayır denseydi model işlemeye devam ederdi. Ama tersinden bakıldığında, bu ekonomik modelden vazgeçmek esas büyük risktir. Yani IMF ve Dünya Bankası programından vazgeçmenin alternatifi, başka bir ekonomik program değil, siyasi programdır. Yani siyaseten başka bir alternatif yoksa iktisat programını değiştiremezsiniz. Yani sol anlayışta biraz ekonomizm vardır, yani yeni bir ekonomik program ortaya konduğunda işlerin düzeleceği gibi bir anlayış vardır ki, bu doğru değildir. Memurlar sokağa çıktığında da bu model hemen değişmeyecek. Peki nasıl çözülecek? Bir dış faktöre ihtiyaç vardır; yani iktisadi olgulardan bağımsız bir siyasi oluşum ancak kriz doğuran bu ekonomik modeli değiştirme gücü ve iradesini ortaya koyabilir. İşte solda yeni bir toparlanma, Kürt hareketiyle de bağını koparmamış, Kürtleri kendi haline bırakmamış bir anlayış ancak bu programın rotasını değiştirebilir. Görüyoruz ki iç dinamikler bunu yaratamadı. Başka bir ülkede olsa toplumun ayağa kalkacağını düşündüğümüz koşullarda bile bir değişim gücü çıkmadı. Şimdi bakıldığında, IMF ile Avrupa Birliği’nin ekonomik programı birbirinin aynısıdır. Fakat çok enteresan bir paradoks var burada, AB’nin siyasal açılım talepleri ve demokratikleşme talepleri bizim de karşı durduğumuz şeyler değil. Gönül isterdi ki bunlar iç dinamiklerle olsaydı. Yani Kürt sorununun çözümü de buna dahildir. Fakat öyle olmuyor, daha çok dayatmalarla yapılabiliyor bu değişiklikler. Yani AB karşıtları bile, iktisat dışı alanlardaki demokratikleşme taleplerini kendisi ortaya koyup arkasına bir siyasi güç koyamıyor, bunlar da dışardan geliyor. Bu paradoksal bir durumdur. Şimdi Lübnan’a asker gönderilirken AKP çok önemli bir risk aldı. Demokratik güçler kaybetmiş gibi görünüyor. Ama orada bu pisliğin içine girildiği zaman, siyasal iktidar çok büyük bir sarsıntı geçirecek. Bunun sonucunda, Kandil’i gidilmesi için baskılar artacak. Çünkü emperyal güçler boş durmayacak. Cenazeler geldikçe, “orda adamlarımız ölüyor, ama Kandil’e gidemiyorsun” denecek. Bu durumda, siyasal iktidar sorunlar yaşayacak ve o zaman bu programın taşıyıcısı olarak yeni bir adres gerekecektir. İşte bu yeni oluşumlardan sol bir alternatif çıkartamazsa, Lübnan’a karşı çıkanlar, o zaman ekonomik programı sahiplenecektir. - Türkiye bu durumda IMF programlarından tamamen kurtulabilecek mi sizce? - Artık IMF programının terk edilip terk edilmemesinin çok bir önemi kalmadı. Özal’lı yıllarda IMF mi vardı? Hayır. Ama IMF olmasa da IMF’nin programı devam ediyor. Siyasi irade, bu programın değiştirilmesini tartışmalıdır. Yoksa IMF’nin bir anlaşma ile Türkiye’ye gelip gitmesini değil. Önemli olan da IMF’nin gelip gitmesi değil, onun Türkiye’yi bir taşeron olarak küresel sermayeye eklemleyen, kamusal alanı tasfiye eden, özelleştirmeci ve emek aleyhtarı programın siyasal bir kararla değiştirilip değiştirilmeyeceğidir. IMF stand-by anlaşmasının değişmesi belki demokratik güçlerin bilek güreşinde avantajlı hale gelmesini sağlayabilir, ama programın özü değişmez. Yani IMF gittiğinde, küresel sermayeyi yok sayamayız. Esas olan da zaten budur. - Sıcak paraya dayanan, kriz üreten ve küresel sermayenin talepleriyle şekillenen bu programın değişmesi nasıl bir siyasal oluşumla mümkündür? - Şimdi bu siyasal oluşumun niteliğine bakmadan önce, hangi siyasal koşulların değiştirilmesi gerektiğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu modelin önemli bileşenlerinden biri savunma harcamalarıdır. Yani toplumsal barışı da bozan, ekonomik modelin analizini bile güçleştiren bir savunma harcaması söz konusudur. Bu yutulan kaynaklar, daha çok Kürt sorunu eksenine dayanıyor. Bu nedenle, “Kürt sorununu bir tarafa atalım ve sadece ekonomiyle ilgilenelim, alternatif bir iktisat modeli kuralım” diyen hiçbir siyasi karar, aslında alternatif bir iktisat modeli oluşturamaz. Demek ki, alternatif bir iktisat politikasının, Kürt sorununun çözümüyle bir ilgisi vardır. Yani kaynak yutan bu şiddeti sona erdirecek iradeyle şekillenmesi gerekiyor. Diyelim ki, sosyalist bir oluşum gelip iktidar oldu ve Kürtleri dışarıda bıraktı, IMF programını da rafa kaldırdılar, hatta dış borçlar için de “borcum borç, koşullarım düzeldiğinde öderim” dediklerini farz edelim. Bu durumda, eğitime, sağlığı, kamu hizmetlerine kaynak ayrılması gerekir. Fakat IMF’nin dayatmalarıyla bütçeden kısılan kaynaklar, bu kez bütçe dışında savunma sanayine kesilmeye devam ederse, bunun kaynakları nereden gelecek? Kaynaklar dolaylı vergilerden yani halktan alınacak. Yani Kürt sorununu askeri yöntemlerle çözme tercihinde bulunduğun anda, aslında yeni sol bir siyasal iktidar ile adı konmamış bir IMF programı uygulamaya devam edeceksin demektir. Yani kan kaybı sürecek, küresel güçler yerine çözülmemiş Kürt sorunu nedeniyle savunma harcamalarına kaynak ayıracaksın. Toplumsal açıdan bunun farkı yoktur. Yani Kürt sorununun çözülmediği ve IMF’nin reddedildiği koşullarda sosyalistlerin Milli Eğitim Bakanı’nın konuştuğunu düşünelim: “Güneydoğumuzda devam eden çatışmaları bastırmak için askerimiz şu görevleri yerine getirdi, şu kadar harcama yaptık, bu nedenle kusura bakmayın eğitim harcamalarını kısmak zorunda kaldık.” Yani hiçbir şey olmamış gibi, Kürt sorununu yok sa****** ekonomik modele şekil vermeye kalkıştığınızda, sol iktidar da olsanız, sağ liberal de olsanız sonuç değişmez. Elbette küresel güçler, emperyalizm bu sorunu çözer. Yani Türkiye kendi iç dinamikleriyle bunu çözemezse, Talabani-Barzani rejimi gibi bir çözüm bulabilir. Yani kendi iç dinamikleriyle sorununu çözemeyen için dış güçler boşluk tanımaz, sorunu çözer, ama bu kardeşçe bir çözüm de olmaz, ekonomik krizleri de ortadan kaldırmaz. Kuzey Irak’taki gelişmeler, aslında çok sağlıklı değerlendirmeler yapmak için ciddi ipuçları barındırıyor. Görülüyor ki, emperyal güçlerin bir boşluğa tahammülü yok. Bu, yöredeki ulus devletlere, sorunlarını kendi içlerinde çözmeleri için bir mesaj niteliği taşıyor. - Peki Türkiye’nin Kürt sorununu çözmediği için savaşa harcadığı kaynağın miktarı nasıl ölçülebilir? Böyle bir hesaplama yapmak mümkün müdür? -Ben bu harcama merkezine “savaş” kavramını kullanmıyorum ama, bir kere Savunma Sanayi Fonu, Sayıştay denetimine tabi değildir. Üç tane Müsteşar’ın iç denetiminde olan bir fon... Biz bu fonun kaynaklarının ne kadar olduğunu ve nerelere harcandığını bilemiyoruz. Dolayısıyla bizim, bütçe rakamlarından giderek bu sorun için yapılan harcamaların miktarına ulaşmamız imkansız. Savunma Sanayi Fonu hakkında net bir bilgiye sahip olmadıkça, bütçeden yapılan harcamaların miktarını tespit etmemiz mümkün değil. Dolayısıyla bir kere demokratik açılımlarının önemi burada ve bu nedenle de alternatif bir iktisat programının merkeze alması gereken sorun bu sorundur. |
|||||||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Orta anadolu Kürtleri hakkında !!! önemli bir makale | rozarin | Genel Kültür | 42 | 10-09-2008 01:51 AM |
| türk sinemasında kürtler... | bewelat | Genel Kültür | 33 | 05-03-2008 04:23 PM |
| Kürt mallarına Türk etiket.... | PCkopat | İlginç Konular | 22 | 01-09-2007 03:05 PM |
| Gilîdax Bêxwedî nîn e! Yılmaz Çamlıbel | Ararat | Sınırsız Muhabbet Burada | 2 | 07-09-2006 05:40 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.