Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Kültür, Sanat, Edebiyat > Kültür Sanat Bölümü > Genel Kültür

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 17-03-2008, 08:23 PM   #1 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: Halepçe
Yaş: 21
Mesaj: 4,852
Üye No: 61367
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 23862
Rep Puanı : 2385692
Rep Derecesi
İsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond repute
Arrow Toplum ve Siyaset


TOPLUM VE SİYASET

Günümüz dünyasında siyasetin gir-mediği toplum yok gibidir. Üstelik bu siya-set kavramının dar bir bakış açısından de-ğil de içerisine güç, otorite, iktidar ve insan unsurlarını da kattığı düşünülürse, oldukça geniş bir konu olduğu söylenebilir. Elbette siyaset tek başına var olamaz, kullanıla-maz. Ben de bu noktada konunun ayrıntı-larına girmeden önce bazı kavramların açıklanmasının yerinde olacağını düşünü-yorum. Buna göre önce “birey”; “aile”; “toplumsallaşma”; “bir kurum olarak siya-set” ve daha sonra bu siyasi kurumun toplum ile ilişkisini, topluluğun kendi için-de ve o topluluğun dışa dönük eylemlerin-de yarattığı etkiyi anlatmaya çalışacağım.

BİREY
Toplumu oluşturan ilk yapı taşla-rından biri olarak kabul edilebilir. Bireyi denizleri oluşturan su damlaları gibi düşü-nürsek; her birey toplumunun birer damla-sıdır ve bir araya gelmeleriyle o toplumu oluşturmaktadırlar. Bir başka deyişle, ken-dine özgülüğü yitirmeden bölünemeyen tek varlıktır ve toplumları oluşturan düşünsel, duygusal; iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biridir.
Toplumsal değişmelerden ve geliş-melerden genellikle kendi isteği dışında et-kilenen insan varlığının bu özelliği karşısında bir de “bireycilik” kavramı tü-remiştir. Bu da, bireyin kendi amaçlarını kendinde toplayan toplumsal bir birlik olarak değerlendirme eğilimidir. Bu eği-lim, bireysel olana toplumsal olan karşısın-da öncelik verir ve bireyseli tek belirleyici olarak görür. Ama olay hangi açıdan ele alınırsa alınsın insanın toplumsal bir varlık olması nedeniyle toplumla ilintilendirilir. Bireycilik, bireysel öğeyi, gerçekçiliğin en yetkin biçimi ve en yüksek insani değer olarak belirlese de toplumsal yaşamdan kaynağını aldığını inkar etmez. Sadece toplumsal yaşamın vazgeçilmez ölçütü niteliğini bireyin taşıdığına inanır.
Kişiyi, bir bütünde, kendi sınıfının, kendi toplumunun oluşturduğu ortamda ya-ni parçası olduğu bütünde eritmeye kalkan tutucu siyasal eğilimlerin çözülüşüyle orta-ya çıkan görüş, insanoğlunu en geniş öz-gürlüklere kavuşturma inancı olarak siya-sal yaşamda yerini aldı. 1789 Devrimi ve İnsan Hakları Bildirisi’nin temelindeki inanç da budur. İktisadi açıdan sermayeci-likte yer alan burjuva dünya görüşü, insa-nın hiçbir biçimde boyunduruk altına alın-mamasını tartışırken, konuya sınıfsal açı-dan yaklaşmayı da ihmal etmiyordu. Böy-lece özgürlükçülükle biraz daha kendine yer edinen bireycilik, kişinin özel yaşamı-nı, sıkı sıkıya korunması gereken bir değer olarak belirler. Birinin özgürlüğü bir baş-kasının özgürlüğünü engellediği zaman bu-nun özgürlükten çıkabileceği yargısı birçok düşünürün bu konu üzerinde yoğun-laşmasına sebep olmuştur. Başta Jean Jacques Rousseau olmak üzere birçok düşünür, birey özgürlüğünün ancak çok iyi belirlenmiş bir toplumsal düzen içinde ger-çekleşebileceğini savunmuştur. Bunun için de bireyler arasında gerek siyasal ilişkiler açısından gerekse toplumsal ilişkiler açı-sından olsun bir toplumsal sözleşmenin gerçekleştirilmesini söylemişlerdir.

AİLE KURUMU
En basit sözlük tanımıyla, evlilik ve kan bağına dayanan, karı, koca, çocuklar, kardeşler arasındaki ilişkilerin konu oldu-ğu; toplum içindeki en küçük birliktir. Toplumsal örgütlenmenin çekirdeği de sa-yılabilecek bu birlik toplumsallaşmanın da ilk durağıdır.
Enver Özkalp’in dediği gibi, aile bütün diğer kurumlar içinde en eski ve en temel kurumlardan birini oluşturur. Bütün toplumlarda hemen her birey bir aile grubunun içinde doğar ve orada yetişir. Aile, evlilik denen bir sözleşme ile oluşur. Aile ve evlilik biçimleri geçmişten günü-müze değin farklılaşarak karşımıza çıkar. Hemen her toplumda farklı bir biçimde görülen ailenin değişmez birtakım özel-likleri ve fonksiyonları vardır.
Ailenin önemli fonksiyonlarından biri çocuklarını yetiştirmek ve içinde yaşa-dıkları topluma uygun hale getirmektir. Anne ve babanın kız ve erkek çocukları topluma uyumlu hale getirmelerinde önem-li rolleri vardır. Anne ve babalar çocuk-larını gelecekteki rollerine hazırlayarak eğitirler. Çekirdek aile modern sanayi toplumunun özelliğidir. Bu toplumlarda çekirdek ailenin egemen oluşunun nedeni, mülkiyet, hukuk, bireysel mutluluk ve her-kesin kendi hayatını yaşamak istemesi gibi genel toplumsal idealler, coğrafi ve top-lumsal hareketlilik gibi alanlara yansıyan bireysel felsefenin gelişmesidir. Bireyin karşılaşabileceği beklenmedik sorunlarla ilgilenmek, devletin görevleri arasına gir-miş, birey ailesine eskisi kadar bağımlı ve muhtaç olmaktan çıkmıştır.

TOPLUMSALLAŞMA
Toplumsallaşma, insanın insanlık rolüne uygun davranışları öğrenmesi süre-cidir. Bu süreç çocuğun doğumuyla baş-layarak onun dili, yaşadığı kültürü öğren-mesini ve bunları geleceğine aktarmasını içerir. Bu şekilde insan yaşadığı toplum içersinde bir kişilik kazanır. Bu açıdan toplumsallaşmanın belirli bir kişilik kazan-ma süreci olduğunu da söyleyebiliriz.
Bu süreç insanın belli bir toplumda yaşamasını olanaklı kılan davranışları edinmesini sağlar. Toplum açısından bakıl-dığındaysa bu, topluma yeni katılan bireylerin ileriki zamanlarda etkisinde ka-lacakları ve hatta etkileyebilecekleri yerleşmiş kültürü ve oluşmuş yaşam biçim-ini benimsemelerini ve uymalarını kolay-laştırır.
Toplumun sahibi olduğu sosyal, siyasal kültürün, deneyimlerin ve değer-lerin aktarılmasında karşımıza çeşitli ku-rumlar çıkmaktadır. Bunlar: “Aile Kuru-mu, Arkadaş Grupları, Öğretmenler ve Eğitim Kurumları, Kitle İletişim Araç-ları”dır.

İsyan Ateşi is offline  
Eski 17-03-2008, 08:26 PM   #2 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: Halepçe
Yaş: 21
Mesaj: 4,852
Üye No: 61367
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 23862
Rep Puanı : 2385692
Rep Derecesi
İsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond repute
Varsayılan


BİR KURUM OLARAK SİYASET
Konuya Ali Öztekin hocamızın sap-tamasıyla devam etmek yerinde olacaktır. İnsanlar, yaradılışları, sosyo-ekonomik du-rumları gibi nedenlerle değişik düşüncelere ve farklı çıkarlara sahiptirler. İşte insan-ların ve insanların oluşturdukları örgütlerin ve toplumların aralarındaki bu ve buna benzer farklılıklardan doğan çıkar çatış-maları politikanın (siyasetin) temelini oluş-turur. Bu anlamdaki çıkar çatışmalarının konusu, toplumun yarattığı maddi ve ma-nevi değerlerin paylaşılması olup amacı ise siyasi iktidarın ele geçirilmesidir. Bir baş-ka görüşe göre politika; toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlardan çok genel çıkarları ve tüm toplumun iyiliğini gerçek-leştirmek çabası ve uğraşısıdır. Her iki gö-rüşün birleştirilmesiyle politika ya da siya-set; hem bir çeşit çıkar çatışması, hem ik-tidar olma (siyasi iktidarı ele geçirme) kavgası, hem de bir ölçüde uzlaşma ve toplumun genel çıkarlarının gözetilmesi çabasıdır. Davit Easton’a göre politika; toplumun yarattığı maddi ve manevi de-ğerlerin bir otoriteye dayalı olarak dağıtıl-ması sürecidir.
Siyasal değişmelerin ve gelişmele-rin hızı her zaman aynı düzeyde ve hızda olmamaktadır. Şenel’in bu yöndeki açık-laması da şöyle: “yalnız yeni çağda değil, tüm insanlık tarihinde genel düşünce bi-çimlerinin ne zaman değiştiklerini araştı-rınca gördük ki, her düşünsel, kültürel de-ğişikliğin temelinde bir ekonomik, toplum-sal değişiklik yatmaktadır. Ve gene gördük ki, her bir ekonomik ve toplumsal düzenin kendine özgü bir kültürü, kendine özgü bir düşünüşü vardır. Bu yoldaki gözlemlerimiz giderek, her ‘geçim biçiminin’ (ki bu üre-tim ekonomisinden sonra ‘üretim biçimi-nin’ demektir) kendine özgü bir ‘toplumsal düzeni’, sınıf düzeni ve ekonomik toplum-sal düzene uygun bir ‘düşünce biçimi’ ya-rattığını ortaya koymuştu. İnsanlık tarihi-nin en genel ve en kaba çizgilerine, en bü-yük ve en genel gelişme aşamalarına baktı-ğımız zaman, üç temel gelişim biçimi ve bu üç geçim biçiminin belirlediği üç temel düşünüş biçimi ile karşılaşırız:
• Toplayıcılık ve avcılık ekono-misi ve bu dönemin sihirsel dü-şünüşü,
• Tarımsal üretim ekonomisi ve bu dönemin dinsel düşünüşü,
• Sanayi üretimi ekonomisi ve bu dönemin bilimsel düşünüşü.
İşte yeniçağ siyasal düşünüşü, sana-yi çağı insanının bilimsel düşünce biçimi-nin bir ürünü olarak, siyasal olayları ne-den-sonuç ilişkilerini araştırarak açıkla-mak, siyasal görüşleri bunlara dayanarak ve rasyonel kalıplar içinde sunmak çaba-sında olan bir düşünüştür.
Sarıbay için de durum farklı noktada cereyan etmektedir. Siyaset birçok boyutuyla akademisyenlerin merakını çe-kegelmiş; bazen birbirine zıt, bazen bir-birini tamamlayıcı yaklaşımlarla çözümle-meye tabi tutulmuştur. Bu yaklaşımların en çok rağbet görenlerinin başında sosyolojik olanı gelmiştir. Sosyolojik yaklaşım, belirli bir süre sosyologların siyasete duydukları akademik ilginin ifadesi olmuştur. Bir baş-ka anlatımla, siyaset olgusunun kendisine sosyolog denen biri tarafından çözüm-lemesinin yapılması, yaklaşımın kendi başına sosyolojik sayılması için yeterli sayılmıştır.
Diğer toplumsal kurumlar gibi dev-let, hükümet ve siyasal partiler de günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçasını oluştu-rurlar. Örneğin hükümetler, çocuklarımıza nelerin öğretileceğine, kaç yaşında ehliyet alınacağına, gençlerimizin kaç yaşında içki içilen yerlere girebileceklerine karar vere-bilen örgütlerdir. Siyasal kurumların yapı-ları toplumdan topluma farklılık gösterir. Ancak siyasal ve sosyal bilimciler siyasal kurumların doğası, işleyişi ve siyasal gücü kullanışları açısından birçok benzerlikler tespit etmişlerdir.

SİYASETİN UNSURLARINDAN: GÜÇ, OTORİTE VE KURALLARI KOYANLAR
Güç, Max Weber’e göre bir kişi ve-ya kurumun dirence rağmen, istediklerini yaptırabilmesidir. Başka söyleyişle güç, insanlara istemedikleri halde bazı şeyleri yaptırabilme yeteneğidir. Ancak bahse konu güç, elbette fiziksel anlamdaki bireyin kuvveti ile alakalı değildir. Güç, burada siyasal güç anlamındadır. Bugünse bu gücü kullanabilen tek kurum devlettir.
Otorite ise güçten daha farklı bir bi-çimde karşımıza çıkar. Bu da devlete kastedilen gücü kullanabilmesini sağlamasıdır. Denilebilir ki, gücü meşru kılan, onu bir nevi yasallaştıran, otoritedir. Özkalp, aynı kitabında şöyle devam etmiştir: Weber, po-litik gücün katı bir kuvvet, zor kaynağı olarak kullanılmasının hükümet etmede, yö-netmede yetersiz olduğunu söyler. ‘İnsanlar,bu zora bir müddet uyarlar; ancak aşırı kullanım zamanla etkisini kaybeder, insan-ları bıktırır’ der. İnsanlar kabul ettikleri be-nimsedikleri hükümetlerin otoritelerine uyarlar. Otorite böylece, Weber’e göre, ‘bir inançlar sistemi’dir. Bu sistemler ile gücün toplumda kullanımı meşrulaşır. Hal-kın desteklemediği, meşru saymadığı bir güç ise kısa zamanda zayıflar etkisini kaybeder.
İtalyan kuramcı, Machiavelli, ilginç bir soru ortaya atmıştır. Hükümetlerde kuralları koyan kimdir? Prens adlı kitabında, Machievelli, politik bir büroya sahip olma-nın gücü elinde bulundurmak anlamına gelmediğini savunur. Machievelli, bu görü-şünde karar vericilerin hükümet olmadığını savunmakta ve kararların hükümet dışında bazı kişi veya gruplar tarafından alındığını söylemektedir. Seneler boyunca bir çok toplumlar hükümetlerin, halk tarafından ve halk için kurulduğuna inanmışlardır. Oysa ki bu durum birçok bilim insanına göre de- böyle değil, bir kısım kitlenin veya grubun elindedir şeklinde yorumlanabilir. Bu da ‘kuralları koyanlar’ başlığını yarat-maktadır.


TOPLUMSAL BİR İHTİYACA YANIT: SİYASET
İnsan gerçekte, bireysel bir varlık-tır. Ancak zaman ilerledikçe toplumsal bir varlık halini almıştır denilebilir. Bu konu tartışmaya açık olsa da bugün birçok düşü-nür bunu bu şekilde kabul etmiştir. Elbette insanın toplumsallığı yine bireyselliğinin ürünü olmasına karşın bildik grup yaşan-tıları ve davranışları sonucunda sosyal bir nitelik kazanmaya yüz tutmuştur. Tabi ki, bu sosyalleşme süreci öyle bir iki değil yüzyıllar hatta binyıllar almıştır. İnsan var-lığı toplumsallaştıkça da çözüm bekleyen sorular ve sorunlar ortaya çıkmaya başla-mıştır. Çünkü artık toplumsallaşma döngü-süne giren insanoğlu her gün yeni bir şeyin keşfine kendini tanık etmiş ve hatta buna kendini keşfetmeye çalışmakla başlamıştır. Tüm yaşanan olaylar, tüm kazanılan dene-yimler ve alışkanlıklar ile tutumlar bir son-raki kuşağın feneri olmuş ve tabi bazen de karanlığı. Ama her ne şekilde olursa olsun deneyimin iyisi de kötüsü de insanoğlunun yaşamında etkili olmuştur. İnsanlar, insan olduklarının yani diğer hayvanlardan farklı olarak alet kullanabilmeyi ve zekalarını hızlı geliştirebildiklerinin- ya da nasıl denilebilir; ‘düşünen bir varlık’ olduklarının farkına kesin olarak- ne zaman vardılar bilinmese de grup halinde hareket etmelerinden bu yana toplumsallaşmaya başladıkları söylenebilir. Elbette bu, günü-müzde ve gelecekte grup halinde ava çıkan hayvanları bahse konu almamaktadır. Buradaki gerçek kasıt, insanın içgüdüsel davranışlarının dışına çıkıp kendine ve çevre-sine bir şeyler katmaya başlamasıdır.
İnsanoğlunun temel ve içgüdüsel davranışlarının başında ‘barınma, karnını doyurma ve üreme’ geldiğini bugün hepi-miz bilmekteyiz. İşte, sosyal hayatın baş-langıcını bunların tatminiyle birlikte başladığını sonrasındaysa ivme kazandığını söyleyebiliriz.
Şenel, zamanımızdan 12 milyon yıl kadar önce, olasılıkla ormanları kurutan sı-cak bir dönemde, bu canlı yüksek primat-lar ailesinin üyesi bir ‘hominid’ (insansı canlı türü) olarak ormandan savanaya indi-ğinde, sopa sallama, taş atma düzeyinde ‘araç kullanma’ yeteneğine sahip bulunu-yordu. Ramapithecus (Rama Maymunu) adı verilen bu canlı, Afrika’daki beşiğin-den dünyaya yayılırken, farklı çevresel ko-şulların etkisiyle üç türde farklılaşmış, bu üç türden ikisi yok olup üçüncüsü ‘homo habilis’ (eli işe yatkın insan) bir milyon yıl önce (bazı bilginlerce iki, hatta üç milyon yıl önce) ‘homo erectus’a (dikilen insana), yarım milyon yıl önce ‘homo sapiens’e (akıllı insana), 50 bin yıl önce de atamız olan ‘homo sapiens sapiens’ türüne (bugünkü insan türüne) doğru evrim geçirdi diye yazmıştır.
Bu evrimin ardından grubun kendi içindeki ve diğer gruplarla etkileşimi sıra-sıyla,
- Toplayıcılık, sürü yaşamı ve avcılığın başlamasıyla birinci toplumsal işbölümünü,
- Klan toplumuna geçişi ve toprağı işlemeyi,
- Dolayısıyla üretimin başlamasını ve hayvanların evcilleşti-rilmesiyle ikinci toplumsal işbölümünü,
- Artı üretime geçişle de uygar topluma ilk adımı atmalarını sağlamıştır.

UYGAR TOPLUM
Şenel, ilkel topluluklar, kadın-erkek işbölümü dışında tüm üyeleri aynı işi ya-pan, dolayısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramamış, sınıflara bölünmemiş, bu nedenle eşitlikçi bir toplumsal yapıya, si-hirsel düşünüş biçimine sahip olan birlikler idi. Uygar toplumlar ise, kadın-erkek işbö-lümü yanı sıra öteki işbölümlerinin görül-düğü, üyeleri aileleri farklı işleri yapan, farklı mesleklerde uzmanlaşmış olan, dola-yısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramış, sınıflara bölünmüş eşitsizlikçi bir toplum-sal, bunun yanı sıra bir siyasal yapıya ve ilkin dinsel sonra bilimsel düşünüşlere ve bunlara dayanan ideolojilere sahip olan insan birlikleridir. İlkel topluluktan uygar topluma geçiş, tarım dışı alanlarda uzmanlaşacak kimselerin beslenebilmesi için ge-rekli ‘toplumsal artı’nın üretilmesiyle gerçekleşebilmiştir.
Tarihte ilk uygar toplumlar, her biri bağımsız birer siyasi örgütlenmeye sahip olan ‘kent devletleri’ şeklinde ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’daki bu kent devletlerin kendi aralarındaki siyasal çekiş-meler toplumsal iç dinamiklerden kaynak-landığı gibi uygarlığın yayılmasına da kat-kı sağlıyordu.

DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Avcılık ve toplayıcılık dönemlerini aşıp yerleşik hayata geçen ilk insanların, toprağı işlemesi ve artı ürün elde etmesiyle birbirleriyle ilişkilerinin geliştiğini ve işbölümlerinin doğduğunu belirtmiştik. Öztekin, zamanla aralarındaki işbölümü ve birlikte yaşama zorunluluğu artan insanlar, aralarındaki işbölümünü ve dayanışmayı daha da artırarak küçük örgütlü, kendi içinde yönetenyönetilen ilişkilerinin de bulunduğu toplumun ilk örneklerini oluşturmuşlardır. Günümüz anlamındaki devlet örgütlenmesinden çok farklı ve çok daha ilkel olan bu örgütlü toplum örneklerinin yaşandığı dönemler, cilalı ve yontma taş devri denilen dönemlerdir. Klan yaşantısı olarak da değerlendirilebilen ve kabile yaşantısında bile, bir yönetici (kabile reisi), savaşçılar, koruyucular, sanatçılar, yaşlılar gibi sınıfların bulunduğunu ve kabile reisinin toplum üyeleri üzerinde büyük bir otoritesinin olduğunu biliyoruz. Bu ilkel topluluklar, zamanla daha da gelişerek günümüzde devlet dediğimiz örgütlü ve işbölümlü toplumlar halinde yaşamak istemelerinin temel nedeni olarak korunma içgüdüsünden kaynaklanan güvenlik soru-nudur diyebiliriz.
İnsanların bireysel varlıklar olduğundan ve topluluk yaşamının bireysel varlıkların düşünüşünden ortaya çıktığını belirtmiştik. Özellikle ilk zamanlar insan yaşantısını sınırlayan hiçbir toplumsal kural yoktu. Ancak zaman ilerledikçe kendi güvenliklerini sağlamak ve korumak amacıyla kendi özgürlüklerinden fedakarlık ederek birlikte yaşamanın ancak toplumsal bir örgütlenmeyle ve kurallarla olabileceği kanısında birleşmişlerdir.
İnsanı öteki canlılardan ayıran en büyük özelliği, düşünerek hareket edebilmesidir. Bu nedenle de insan öteki tehlikelerden az da olsa korunabildiği halde, insanın yaratacağı tehlikeden çok daha zor korunmaktır. Çünkü, bir insanın bir başka insan hakkında ne düşündüğünü, neler planladığını eyleme geçmeyince bilemeyiz. İşte ilk insanlar çevrelerinde oluşan tüm bu tehlikelere karşı korunmak ve yaşantılarını güvenceye alabilmek için, özgürlüklerini bir yana bırakarak, birlikte ve toplum halinde yaşamaya karar vermiş ve kendi yaşantısını birtakım toplumsal kurallarla sınırlandırmıştır.

ÇAĞDAŞ DEVLET
Özkalp’e göre devlet siyasal bir örgütlenmedir. Fakat bu örgütlenme toplumla o kadar sıkı bir biçimde bağlanmıştır ki, toplum yapısı anlaşılmadan devletin gerçek yapısının anlaşılmasına imkan olmaz. Çün-kü devlet, topluma adeta yapışmış bir durumdadır. Çağdaş insan toplumlarında en büyük örgütlenme olan devlet, insanların bütün ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur. İnsanların doğumlarından, ölümlerine gömülmelerine kadar her şeyle devlet mekanizması ilgilenir. Devlet bu faaliyetlerini hükümet ve idare aracılığıyla yerine getirir. Çağdaş yaşamda devlet karmaşık bir örgütlenme olarak karşımıza çıkar. Günümüz toplumlarında devlet her şeyden önce dü-zen ve asayişi koruyabilecek yetenekteki tek kuruluştur. Sanayi toplumlarında, gelenek görenek gibi toplumsal kontrol mekanizmaları toplumu tek başına idare edebilecek bir güce sahip değildirler. Bu nedenle, bu karmaşıklığı giderecek, otorite ve düzeni sağlayacak tek örgüt devlettir.
İnsanlar, korunma içgüdüleri gereği olarak toplu halde yaşamaya karar vermişler, birlikte yaşamaya başlayınca da birbirleriyle mücadeleye başlamışlardır. Birlikte yaşam da siyasal bir kurum niteliği taşıyan devleti ortaya çıkarmıştır. Devleti ortaya çıkaran insan unsuru olduğundan devletin de insanlar için çeşitli görevleri oluşmuştur.
“Devletin de en temel ve en öncelikli görevi, insanların yaşamlarını güvence altına almak olmalıdır. Çünkü insan, bu nedenle örgütlü toplum ve devleti oluşturmuştur. Devlet, bireylerin oluşturduğu örgütlü büyük bir insan topluluğu olduğuna göre devletin varlığı ve devamı onu oluşturan bireylerin varlığı ile doğrudan ilgilidir. Vatandaşların zenginliği devletin zenginliği, vatandaşların fakirliği devletin fakirliği demektir. Devletin temel ve öncelikli görevi vatandaşlarının yaşama güvencesini sağlamaktır derken, vatandaşların sadece güvenlik sorunlarının çözülmüş olması anlaşılmamalıdır. İnsanların yaşama güvencesi içine, onun sağlıklı olarak yaşaması, tehlikelere karşı korunması (sosyal güvenliği), çalışması ve bundan insanca yaşayabileceği para kazanabilmesi gibi çok yönlü konular girmektedir.

__________________
İsyan Ateşi is offline  
Eski 17-03-2008, 08:26 PM   #3 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: Halepçe
Yaş: 21
Mesaj: 4,852
Üye No: 61367
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 23862
Rep Puanı : 2385692
Rep Derecesi
İsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond repute
Varsayılan


BASKI VE ÇIKAR GRUPLARI
Her insan grubunda bireyler belirli çıkarlarını korunak amacıyla hareket ederler; bir araya gelirler, belirli düşünce sistemleri oluştururlar. Belirli çıkarlar etrafında birleşen insanlar toplumun siyasal kurumlarını ve hükümeti etkilemek için örgütlenerek bir baskı grubunu meydana getirirler. Bu gruplar için çıkar, ilgi, güç, siyasal gruplar terimleri de kullanılmaktadır. Bu gruplar toplum içinde yer alan çok çeşitli çıkar kesimlerini temsil ederler. Kısaca, baskı grupları toplumun belirli kesimlerinde değişmeler yapmak ve bir amacı savunmak hevesiyle bir araya gelen kişilerden oluşur.
Baskı grupları çeşitli biçimlerde ik-tidarı etkilemek amacındadırlar. Demok-ratik düzen, baskı gruplarını zorunlu, işe yarar örgütlenmeler olarak kabul etmek-tedir. Bu nedenle de bazen bu grupların ör-gütlenmelerini onlara mali güç tanımak suretiyle kolaylaştırmaktadır: Barolar, Mü-hendis Odaları vb. gibi.

TÜRKİYE’DE TOPLUM-SİYASET ETKİLEŞİMİNE GENEL BİR BAKIŞ
Bildiğimiz gibi toplumsal değerler, normlar ve bunlara bağlı olarak kültür de toplumdan topluma, zamandan zamana ve farklı oranlarda değişiklikler göstermektedir. Buradan da sosyal ve siyasal kültürün çeşitli etkenlere bağlı olarak değişiklik gösterebileceği anlaşılmaktadır.
“Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde birden görülen sosyal değişme olayı modernleşme olarak tanımlanmaktadır. Modernleşme, hem sosyal yapıda ku-rumsal değişmeleri hem de bireysel düzeyde tutum ve davranış değişmelerini içeren karmaşık bir görünümdedir.
Toplumun siyasete katılmasını etkileyen iki faktör vardır: toplumsal ve kişisel faktörler. Toplumsal faktörlerin içine ‘toplum yapısı’, ‘toplumsal sınıf’, ‘aile’ ve ‘statü’ girmektedir. Geleneksel tarım toplumlarının sanayileşmiş modern toplumlardan daha az siyasetle ilgilendiklerini söyleyebiliriz. Bunun nedenini de modern toplumlarda sanayileşme ile birlikte kent-leşmenin ortaya çıkması ve kentsel sorunların daha da yoğun olmasına bağlayabi-liriz.
Diğer yandan, toplumda etnik köklerin çeşitlenmiş olduğu durumlarda ise çeşitlilik ne kadar çoksa çatışmalar o kadar yoğun olacak ve bireyler siyasete katılım göstereceklerdir. Aile açısından da, örneğin ataerkil bir yapıya sahip olan ailelerde siyasal katılım daha azdır. Ayrıca bireylerin eğitim seviyeleri yükseldikçe, toplumdaki statüleri arttıkça siyasete ilgileri ve katılımları da artar.
Siyasal katılmanın bir başka boyutu, insanların bireysel ve örgütsel olarak her türlü siyasal eylemlere katılmasıdır. Siyasete katılmanın bu boyutu, siyasal örgütlere üye olmakla çok yakından ilgilidir. Her ne kadar siyasal örgütlere üye olmayan insanlar da siyasal eylemlere katılabilirlerse de, siyasal eylemlerin etkili olabil-mesi başarılı olup amacına ulaşabilmesi için örgüt üyelerinin katılımı desteği ile kitlesel boyutlarda olması gerekir.
İnsanların siyasal eylemlere katılarak ve dolayısıyla siyasete katılmaları ile örgütsel, toplumsal sorunlar ve olaylar karşısında varlıklarını kabul ettirerek, kamuoyu oluşturup siyasal sisteme baskı yapıyor olmaları onların sorunlarını daha kolay ve etkili olarak çözmelerine yardımcı olacaktır.
Günümüzde sosyal politika salt belli bir sınıfın korunması şeklinde anlaşılmıyor ve ‘toplum politikası’ olarak geniş bir anlam ve içerik taşıyor. Anamalcı toplumlarda piyasa mekanizması ve fiyatlar sisteminin işleyişinin ortaya çıkardığı sosyal eşitsizlikler, sosyal refah yitirimleri ve bunların tüm toplum grupları üzerindeki yansımaları toplum politikasının konularını oluşturuyor. Kısacası, sosyal gelişmeyi ve toplum refahını ilgilendiren her konu ya da sorun toplum politikasının ya da geniş kapsamlı sosyal politikanın uğraşı alanına giriyor.
Özellikle, Türkiye’de 1980’li yıllar, ekonomide bir yol ayrımına girildiği, önemli bir dönüşümün yaşandığı yıllardır. Bu yıllarda, 1970’li yılların sonlarında tıkanan anamal birikim modelinin bir yenisiyle değiştirilmesi olgusu gündeme gelmiştir. 24 Ocak Ekonomik Modeliyle birlikte, askeri bir yönetimin eşliğinde ana-malı, emek karşısında güçlendirmeye yönelen bir yeniden yapılanma modeli yaşanmıştır. Dönemin başbakanı, ‘ben zenginleri severim’ diyerek ve sosyal devletin modasının geçtiğini kamuoyu önünde ilan ederek, Türkiye’nin iktisat tarihine geçecek bu sözleriyle, izleyeceği sosyal politikaların sinyallerini vermiştir. Sosyal devlet anlayışından hızla uzaklaşılması sonucunda ‘sosyal politikasızlık’ toplum politikasının temelini oluşturmuştur. Bu dönüşümle birlikte, Türkiye’de bölüşüm dengeleri, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçülerde bozulmuştur. Ücretlilerin milli gelir pastasından aldıkları pay yarı yarıya düşerken faiz, kar ve rantlardan oluşan antisosyal gelirlerin payı ikiye katlanmıştır. İşçi, memur ve köylülerin bu kadar kısa bir süre içinde ve bu ölçülerde hızlı bir gelir yitirimine uğramalarına Cumhuriyetin hiçbir döneminde rastlanmamıştır. Gelir dağılımı dengesinin en bozuk olduğu ülkelerin, siyasal rejimlerinin de demokrasiden uzak olduğu bilimsel bir gerçektir.
1970’li yıllardan bu yana, kendi bunalımını geri kalmış ülkelere aktararak rahatlayan uluslararası anamalın egemenliğinde, yoksul ülkelerin ileri anamalcı ülkelere olan borçları 1970’li yıllara göre, 15 kat artmış; Türkiye’nin ise 1979’da 13.6 milyon dolar olan dış borcu, 1995’te Hazine Müsteşarlığı’nın açıklamasına göre 71.6 milyar dolara yükselmiştir.
Günümüz koşullarında, üretim ve emek sürecinde gerçekleşen dönüşüme bağlı olarak gelişen emek ile anamal arasındaki bağımlılık ve çatışma ilişkisinin iki yanlı biçimlerinde ve içeriğinde önemli değişiklikler ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda yeni bir çalışma ekininden yeni bir sendikal bakış açısından, yeni örgütlenme araçlarından, yeni bir işbirliği anlayışından, hatta yeni kimliklerden, yeni davranış biçimlerinden söz edilir.
Emek sürecinin siyasal sonuçları ile üretimin siyasal aygıtı ayrı olgular olsa da birbirinden bağımsız değildir. Üretim ve e-mek sürecindeki dönüşüm sınıf savaşımı süreçlerini içeren pek çok toplumsal kurumu ve düzeneği kendisine koşut olarak yeniden biçimlendirir.
Sonuç olarak, siyasal toplumsallaşma, bir toplumda siyasal kültürün geliş-mesi sonucu, toplumu oluşturan bireylerin içinde bulundukları toplumsal ve siyasal çevre ile yaşadıkları sürece doğrudan ve dolaylı olarak etkileşimleri sonucu edindikleri siyasal kültürleri oranında ulusal ve öteki siyasal sistemlerle ilgili görüş, düşünce, tutum ve davranışların tümüdür. Siyasal kültürün gelişmesiyle toplum, siyasal olaylara daha duyarlı olacak, siyasal olaylara daha çok ilgi duyacak, ülkeyi yönetenleri daha yakından izleyecek, kendisinin ve toplumun sorunlarına daha çok sahip çıkacak, yöneticilerin yanlış hareketlerine karşı kitlesel olarak tavır alacak, karşı çıkacak ve onları toplumun istekleri doğrultusunda yönlendirmeyi başarabileceklerdir.
Günümüz Türkiye’sinde emekçilerin gerek bireysel yaratıcılıkları, gerek sınıfsal güçleri büyük ölçüde sınıfsal kapasitelerinin daraltılması yönünde kullanıl-maktadır. Gerçekten bugün siyasal bilincin olgunlaşmasının önkoşulları olarak görülen pek çok gelişme gerçekleşmekle birlikte, üreticilerin bunları algılamasını önleyen başka etmenler ortaya çıkmaktadır.

__________________
İsyan Ateşi is offline  
Eski 17-03-2008, 08:28 PM   #4 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: Halepçe
Yaş: 21
Mesaj: 4,852
Üye No: 61367
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 23862
Rep Puanı : 2385692
Rep Derecesi
İsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond repute
Varsayılan


SİYASET NEDİR?

Günlük konuşmalarımızda siyaset sözünün kullanımını inceleyecek olursak, anlam zenginliği ve dolayısıyla karışıklığının daha da yaygın olduğu hemen anlaşılacaktır. Örneğin, bir kişinin kendi çıkarına uygun bir durumu ya da eylemi, üstü kapalı şekilde savunmaya çalıştığını çevresini hoşnut etmeyecek tutumlardan sürekli olarak kaçındığını sezdiğimiz zaman, onun siyaset yaptığına karar verebiliriz. Oyunu kullandıktan sonra evine dönen bir vatandaşa siyasetle ilgilenip ilgilenmediğini sorarsak, kesinlikle ilgilenmediğini söylemesi, ilgilendiğini belirtmesi kadar olasıdır. Çocuğunun siyasete girip girmemesi konusunda düşüncesi sorulan bir baba “Allah Korusun” diye cevap verirken, partilerin yararlı kurumlar, milletvekillerinin saygıdeğer kişiler olup olmadıkları sorulduğunda “evet” diye cevap verebilir.
Bu kadar çok sayıda değişik anlamlarda kullanılan bir sözcüğün bir bilim dalının temelini teşkil etmesi zordur. Günlük konuşmalarımızda kullandığımız ifadelerin kesin ve açık olması, herkesçe aynı şekilde anlaşılmaz, çoğu zaman önemli olmayabilir. Nitekim, oyunu kullanıp siyasetle ilgilenmediğini kesin olarak belirten kişi, kendi tanımları çerçevesinde tutarlı olabilir. Bu kişi oy kullanımını siyasal bir olgu olarak görmemekte, belki de siyaseti partilerin, milletvekillerinin faaliyeti olarak anlamaktadır. Adnan Menderes’in siyasete karışmakla kusur ettiğini dile getiren köylümüz, siyaseti İsmet İnönü’nün ilgilendiği işler şeklinde tanımlamış olabilir. Ancak, bir bilim dalının ana konusunu belirleyen bir sözcüğün açıklık ve kesinliğe gereksinmesi vardır. Bir bilim topluluğunun gelişebilmesi, bu topluluk üyelerinin bilgi alışverişine girişebilmesi, birbirlerinin yaptığı araştırmalardan yararlanabilmesi ve bir bilgi birikiminin gerçekleşebilmesi için, her üyenin belirli terimlerden aynı kavramı algılamaları zorunludur. Çeşitli uzmanlık dallarının, zaman zaman kulağa yabancı gelen, bazen anlaşılmaz görünen deyimlere geniş yer vermeleri, yapay ayrılıklar yaratma eğiliminden değil, kesin ve açık anlamlı deyimler dizisine duyulan gereksinmeden ileri gelmektedir.
Siyaset gibi bir bilim dalının konusunu teşkil eden bir kavramın tanımının, siyasal bilimlerin neleri incelemesi gerektiğini belirleyen ve onun diğer sosyal bilim dallarının ilgi alanlarından ayrılabilmesini sağlayan özellikleri kapsaması gerekir.İnsanlar ve onlardan meydana gelen topluluk ve toplumlar, birbirileriyle çeşitli biçim, tür ve yoğunlukta etkileşimde bulunmaktadır. Siyaset bilimcisi, bunlardan hangilerinin kendisini ilgilendirdiğine karar verecektir. Unutmayalım ki, toplum üyeleri, eylemlerini bilinçli olarak siyasal olanlar, sosyolojik olanlar, diye ayırmazlar. Bir bayram sabahı evinden çıkan vatandaş bir kutu çikolata alarak, kayınvalidesinin evine gidip bayramlaşır, evine dönerken, semtlerine gelen yolun asfaltlanması için bir dilekçe imzalarsa, sırasıyla iktisadi, sosyolojik ve siyasal nitelikte eylemlerde bulunduğunu düşünmez. Ancak, siyasal bilimci, dilekçeyi imzalama işlemine bakarak, bunun kamu yönetim örgütlerine yönelmiş bir istek olmasından dolayı siyasal bir davranış olduğuna karar verebilir.
Siyaset kavramını tanımlamak, hangi toplumsal olguların siyasal nitelikte olduğunu ve dolayısıyla siyasal bilimlerin kapsamını belirlemek bakımından önemli olmakla beraber, henüz siyasal bilimcilerin üzerinde anlaştıkları bir tanım geliştirilmiş değildir. Her tanım, belirli güçlükleri de bünyesinde içermektedir. Örneğin, çok siyasal bilimcinin yaptığı gibi, siyasetin bir iktidar mücadelesi olduğunu söylersek, o zaman Sovyetler Birliği’ndeki seçimleri incelememiz gereksiz olur. Çünkü seçim sonuçları kimlerin Sovyet toplumunu yöneteceğini belirlememektedir; yani, iktidar mücadelesi ile ilgili değildir. Buna karşılık, bazen önerildiği gibi “siyaset devletle ilgili tüm faaliyetlerdir” diyecek olursak, Sovyet seçimlerinin incelenmesini siyasal bilimlerin kapsamına alabiliriz. Fakat, bu tanım çerçevesinde Türk İşadamları Derneği’ni araştırma konusu yapabilirmiyiz? Muhtemelen hayır; çünkü bu derneğin faaliyeti, çoğu zaman, devletle ilgili değildir. Siyaseti, “toplumu yönetme sanatı” ile eş anlamlı kılarsak, toplum üyelerinin yöneticileri etkilemesi ilgimiz dışında kalır, çünkü bu sanat yöneticilerce icra edilir. Bu türden örnekleri kolaylıkla çoğaltabiliriz. Vurgulamak istediğimiz nokta, temel tanımların bir bilim dalının kapsamını belirlediği ve farklı tanımların bizi farklı sonuçlara götüreceğidir.
Yaygınlıkla benimsenen bir siyaset tanımına erişmekte karşılaşılan güçlükler üç ayrı yaklaşıma yol açmış bulunuyor. Bunlardan ilki, daha geniş kapsamlı, önceki tanımlara yapılan itirazları karşılamaya çalışan yeni tanımlar geliştirilmesi; ikincisi, tanım tartışmasından uzaklaşarak, siyaset olgusunun anlaşılabilmesi için anlamlı sorular sorulmaya ve cevaplandırılmaya çalışılması; üçüncüsü ise, siyasetin varlığına yol açar koşulların saptanmasıdır.
İlk yaklaşım, aslında, uzun süreden beri devam ede gelen çabaların yenilenmesinden ibarettir. Tanınmış siyaset bilimci Van Dyke, siyaseti “kamuyu ilgilendiren sorunlarda kendi tercihlerini kabul ettirmek, uygulatmak, başkalarının tercihlerinin gerçeklemesini engellemek üzere çeşitli aktörlerin yürüttükleri bir mücadeledir” diye tanımlıyor. Son yıllarda, siyasal bilgilere yön verici bir etkide bulunmuş olan David Easton’a göre ise siyaset “maddi ve manevi değerlerin otoriteye dayalı olarak dağıtılması sürecidir” Dikkat edilirse, her iki tanım da geniş kapsamlıdır, kurumsal yapılarla ilgilenilmemekte süreci vurgulamaktadır. Bu tanımların eskilerine göre daha yeterli oluğu kabul edilebilirse de, bazı eksiklikleri göze çarpmaktadır. Çatışma boyutu üzerinde duran ilk tanım, siyasetin çatışma olduğu kadar dayanışma ve işbirliği yapmayı da içerdiği üzerinde yeterince durmuyor. İkinci tanım otoritenin yokluğu, çökmesi, belirsizleşmesi gibi durumlara yeterince ağırlık vermemiş. Kısa bir süre önce (1975 – 1976) Lübnan devlet ve hükümet yetkilileri, her gün yeni bir ateşkes ilan ettikleri halde, Beyrut sokaklarındaki silahlı çatışmayı engelliyemiyorlardı. Bu durumda, Lübnan’da siyaset olgusunda bir azalma olduğunu söyleyemeyiz, olsa olsa siyasal olguların nitelik değiştirdiğini önerebiliriz.
Sözcüklerdekine benzer tanımlardan kaçınması açımsından, ikinci yaklaşım, daha büyük bir esneklik getiriyorsa da, siyaseti diğer olgulardan ayırabilmemize ilişkin kıstaslar vermiyor. Bu çerçeve içinde, siyaseti daha iyi anlamamıza yardımcı olabilecek çok sayıda soruyu sorabiliriz: İnsanlar neden genellikle yöneticilerine itaat ediyor, silahlı kuvvetler hangi koşullar altında devlet yönetimine karışma eğilimi gösteriyorlar, sosyal sınıf yapısındaki değişmeler toplum yönetimi nasıl etkiliyor? Ancak, bir araştırıcı diye sorarsa, insanların kilosu oylarını kime vereceklerini nasıl etkiliyor diye sorarsa, kendisine, yaklaşım çerçevesi içinde karşı çıkmamamızda beklenebilir. Buna rağmen, zaman içinde değişmekle beraber, belli bir zaman kesiti içerisinde, siyaset bilimciler topluluğunda hangi sorunların cevaplanmasının önemli olduğuna iliş düşünceler bulunduğundan ve araştırıcıların sordukları soruların neden önemli olduğunu açıklamaları beklendiğinden, kıstas yokluğunun doğurabileceği sakıncalar, çoğu zaman kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Şunu da belirtmemiz gerekir ki, anlamlı sorular aramak, bulmak ve cevaplamaya çalışmak zaman zaman yanlış girişimlere yol açsa bile, bilim dallarının gelişmesinin ön koşuludur. Bilgi birikiminin bir aşamasında anlamlı olmadığı düşünülen soruların, sonraki dönemlerde, sanıldığı gibi anlamsız olmadığı ortaya çıkabilir yada bir dönemde düşünülmediği için sorulmamış sorular, yeni bilgiler edinildikçe, ortaya atılabilir. Nitekim, uzun süreler parlamentoların işlevinin yasa yapmak olduğu düşünülmekteydi. Bir çok ülkede yasama kurumlarının yasa yapımında pek sınırlı bir rolüm olduğu görüldükten sonra, parlamentoların işlemleri nelerdir sorusu sorulmuş ve rejimi meşrulaştırmaktan seçmenlerin kişisel işlemlerinin çözümü de aracılık etmeye kadar uzanan kadar uzanan bir almaşıklar dizisi önerilerek araştırmalar yeni bir boyut kazanmıştır.
Sözünü ettiğimiz üçüncü yaklaşım, siyaset olayının doğmasına yol açan koşulların belirlenmesini öngörmekteydi. Bu yaklaşımın cevabını aradığı sorunu, siyasetin gerek koşulları nelerdir biçiminde de ifade edebiliriz. Çözümlememize, başka bir toplumsal olgunun, iktisadın, varoluş nedenlerini inceleyerek başlayalım. İktisat, belirli bir zaman kesitinde toplum ve üyelerinin yararlanabileceği, kullanabileceği kaynakların sınırlı olduğu, kaynaklara duyulan gereksinme ve istemin sonsuz olmasa bile, var olanla karşılanamayacağı varsayıldıktan sonra, kimin, neyi, ne miktarda elde edebileceğini belirleyen süreç olarak görülür. Düşünsel düzeyde şunu söyleyebiliriz: Eğer herkes her istediği kaynaktan istediği zaman istediği kadar elde edebilse ve yararlanabilseydi, toplumsal bir iktisat olayından söz etmemiz olanaksız olacaktı. Bu durumda, kaynakların kıtlığı, istemlerin çokluğu iktisadın önkoşulu oluyor.
Acaba benzeri bir yoldan siyasetin gerek koşullarını saptayabilir miyiz? İlk yapacağımız gözlem, iktisat için de geçerli olan, siyasetin kamusal olay olduğudur. İnsanlar toplumlar halinde yaşmasalardı gerek iktisat, gerek siyasetten söz edemezdik. Issız bir adada tek başına yaşayan bir insan için siyaset olayı yoktur. Siyaset insanları toplum içinde yaşamasına bağlım olarak beliriyor.
Şüphesiz, çok sayıda insanın bir arada yaşaması tek başına siyasetin varlığını açıklayamaz. Nitekim, topluluk ve toplum değimlerini kullanırken söylemek istediğimiz, çok sayıda insanın rasgele bir arada bulunması değil, bunların çeşitli bağlarla birbirine bağlanmış olması, etkileşimde bulunması, diğer benzer bilimler karşısında üyelerinin kendilerinin ayrı bir kimliğe sahip olduklarını algılamalarıdır. Ancak, toplumun her niteliği siyasetin açıklanmasında aynı ölçüde yararlı olmaz. O halde, toplumun siyaseti belirleyen boyutlarını saptamamız gerekiyor. Toplum organik bir bütün olmakla beraber, karşılıklı bağımlılık içinde olan çok sayıda alt topluluktan oluşmaktadır. Diğer bir değimle, toplumun belirgin bir özelliği farklılaşma göstermesidir. Farklılaşma çeşitli nedenlere dayanabilir. İlk akla gelen örnek, gelir farklılaşmasıdır. Marksgil çözümlemeler, mülkiyetin yarattığı farklılaşma üzerinde dururlar. Meslek, din, etnik köken, bölge ve benzeri etkenler de farklılaşmanın boyutlarını teşkil edebilirler.
Ancak, toplum işlemesi ve süregelmesi açısından taşıdığı anlamı yada doğurduğu sonuçları çözümlemeden, farklılaşmanın siyasetin bir önkoşulu olduğunu önermemiz mümkün değildir. Biraz sonra açıklayacağımız gibi, her tür farklılaşma siyaset olgusunun vazgeçilmez bir nedeni de olmayabilir. Her toplum, varlığının devamı, bütünü ilgilendirdiği düşünülen sorunların çözümü, bazı hizmetlerin sağlanması gibi nedenlerle bir yönetim örgütleşmesi göstermektedir. Bu örgütleşme, büyük ve farklılaşmanın yaygın olduğu toplumlarda devlet adını alabilirse de,daha ufak ve ilkel görünümü olan toplumların devlet denilmeyen örgütleşme biçimleri gösterdikleri de unutulmamalıdır. Adı ne olursa olsun, toplumu yöneten örgütün özellikleri nelerdir? Siyasal sistem adını verebileceğimiz bu örgütü, toplumdaki diğer örgütlerden ayıran, aldığı kararların tüm toplum üyelerini bağlayıcı olmasıdır. Bireylerin, siyasal sistemin kararları karşısında bunlara uyup uymama diye bir tercihleri yoktur; uymayı kabul etmemek, yaptırımlarla cezalandırılır. Toplumun her üyesini her zaman ilgilendirmemeleri, bu kararların evrensel nitelikte olmadığını savunmamız için yeterli olmaz. Sözgelişi, trafik yasaları, daha çok, araç kullananları ilgilendirir. Fakat, araç kullanmaya yönelen her kişi, trafik yasalarını uymayı da peşinen yüklenmektedir.
Siyasal sistemin ayırıcı özelliğini belirledikten sonra, siyasal – toplumsal farklılaşma ilişkisini açıklamamız kolaylaşıyor. Sistemin ürettiği kararlar, kapsamları açısından evrensel olmakla beraber, gerek yapımlarında rol oynayan etkenler, gerek toplumun çeşitli alt topluluklarına getirdiği yükler ve zorunluluklar bakımından evrensel olmayabilir. Birkaç örnek, bu durumu açıklamaya yardımcı olacaktır. Hindistan bağımsızlığa kavuştuğu zaman, bir süre İngilizce’nin de resmi dil olarak kabul edileceği, belirli bir dönem sonun da ise sadece Hintçe’nin resmi dil olarak kalacağı kabul edilmişti. Öngörülen süre sona erdiği zaman, İngilizce’nin kaldırılması olasılığı bazı eyaletlerde ayaklanma niteliği kazanan gösterilere yol açtı. Olayın nedenlerini açıklamaya çalıştığımızda şunları görebiliyoruz. Hindistan’da konuşulan en yaygın yerli dil Hintçe ise de, ülkenin bazı kesimlerinde başka diller konuşulmaktadır. Hintçe konuşmayan nüfusun konuştuğu ikinci dilin, İngilizce olması Hintçe olmasından daha olasıdır. Hintçe’nin tek resmi dil olması, bu dili konuşanların, bu dili konuşamayanlara göre toplumda daha üstün duruma geçeceği şeklinde yorumlanmıştır. Sonuçta, vatandaşların bir kesiminin şiddetli karşı koyması dolayısıyla, İngilizce’nin de resmi dil olarak devam etmesi benimsenmiştir. Özetle, İngilizce’nin resmi dil olmaktan çıkarılması kararı, tüm toplum üyelerinin aynı şekilde etkilemiyor, bazılarına kolaylık ve belki de üstünlük sağlarken, diğerlerine katlanmayı güç buldukları yükümlülükleri getiriyordu. Yine bundan bir süre önce trafik kanununda yapılan bir değişiklik sonucu; ülkemizdeki kamyonlara yüklü olarak yola çıktıkları zaman, tartı zorunluluğu getirilmiştir. Araçlarının yıpranmasını azalttığı, yolculukta güveni arttırdığı için bu karar kara yolu taşımacılarınca nispeten olumlu karşılandı ve desteklendi. Mal göndericileri ise, yeni durumda aynı miktar malı göndermenin daha pahalıya mal olacağını, bunun da fiyat yükselmelerine yol açacağını savundular. Bu direnişin daha somut nedeni, maliyet artışlarının tümünün alıcıya aktarılmasının güçlükleri dolayısıyla, karların düşmesinden endişe edilmesiydi. Bu olayda da, siyasal sistemin ürettiği bir kararın farklı toplulukları değişik biçimde etkilediğini görüyoruz.
Siyaset olgusunun ortaya çıkışında farklılaşmanın katkısı örneklerimizden anlaşılıyor, fakat hangi farklılaşma boyutlarının siyasal olduğu belli olmuyor. Ş u ya da bu farklılaşma nedeninin siyasete konu olabilmesi için aynı konudaki çıkarlarını farklı algılayan, farklı tutumları benimseyen topluluklar bulunması ve bunların siyasal sistemden değişik kararlar üretmesini beklemeleri gerekmektedir. Diğer bir deyimle farklılaşma toplumca uyulması zorunlu kararlara ilişkin çatışmalara yol açtığı için siyasetin vazgeçilmez bir koşulunu oluşturmaktadır. Her farklılaşma siyasal sonuç doğurmaz; hangilerinin siyasal nitelik kazanacağı, her toplumun kendi koşulları karşısında belirlenir.
Çatışma ortaya çıkışı itibariyle farklılaşmaya, çözümü açısından da tercih yapmaya bağlıdır. Çatışma aynı konuda farklı istekleri olan toplulukların her birinin kendi istediğini bütün toplumca uyulması ya da benimsenmesi gereken kararlar şekline dönüştürülmesinin olanaksızlığından ileri gelmektedir. Çatışmanın çözümü, yani hangi isteğin ya da istekler birleşiminin siyasal sistemce benimseneceğinin belirlenmesi, tercih yapılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
Siyasetin ortaya çıkışının hangi koşullara bağlı olduğunu bu şekilde saptamış bulunuyoruz: Toplum halinde yaşama, farklılaşma, çatışma ve tercih yapmanın zorunlu oluşu. Kurumsal düzeyde iktisada ilişkin sözlerimizi andırır bir şekilde, siyaset için şunu söyleyebiliriz: Eğer toplumlarda, farklılaşma sonucu beliren görüş ve çıkarlar uyumsuzluk göstermeseydi, diğer bir deyimle, her görüş ve çıkarın, kısıtlanmasız tatmin edilmesi mümkün olsaydı, siyaset olgusu ortaya çıkmayacaktı.
Siyasetten nelerin anlaşılabileceğine dair üç ayrı yaklaşımın tartışmasını tamamlamış bulunuyoruz. Siyasal bilimcilerin bir yaklaşımı diğerlerine tercih etmesinin gerekli ya da zorunlu olduğunu söylememiz mümkün olmadığı gibi, gelişmekte olan bir bilim dalının dar bir tanıma bağlı kalmasının gelişmeyi kısıtlayıcı ve yavaşlatıcı bir etkisi de olacağı düşünülebilir. Bu çabaların tümünün aynı olguyla ilgilendiğine, birbirini tamamlayıcı olduğuna işaret ederek, karşılaştırmalı siyasal bilimin incelenmesine geçelim.

__________________
İsyan Ateşi is offline  
Eski 17-03-2008, 08:29 PM   #5 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: Halepçe
Yaş: 21
Mesaj: 4,852
Üye No: 61367
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 23862
Rep Puanı : 2385692
Rep Derecesi
İsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond reputeİsyan Ateşi has a reputation beyond repute
Varsayılan


KARŞILAŞTIRMALI SİYASAL BİLİM

Bilimin amacı doğada yada toplumda cereyan eden olayları sistematik şekilde gözleyerek, bunların ortak taraflarını, gösterdikleri düzenlilikleri bulmak ve bunlardan genellemelere giderek bu olayları açıklamak ve tahmin etmek şeklinde tanımlanabilir. Siyasal bilim, toplumdaki siyasal olayları inceler ki, bunların hangileri olabileceğinin saptanmasındaki güçlükleri bir önceki kısımda ele almış bulunuyoruz.
Herhangi bir bilim dalında araştırma yapan bir kişi, o bilim dalının kapsamına giren tüm olayları inceleyemez. Kendi ilgisini çeken ve elindeki olanaklarla inceleyebileceği bir olaylar grubu üzerine eğilir. Örneğin, bir siyaset bilimcisi, ben dünyadaki siyaset olgusunu inceleyeceğim diye çalışmalarına başlamaz; çok daha dar, incelenmeye elverişli bir konu seçer, Türkiye’deki sosyal tabakaların oy kullanma örtüsünü inceler, Belirli tabakaların belirli tercihlere daha mı yatkın olduğunu saptamaya çalışır; Tanzanya’daki milletvekillerinin ne gibi faaliyetlerde bulunduklarına ve bu faaliyetlerin sonuçlarına eğilir, Kore’de öğrenci eylemlerine nelerin yol açtığı, bunlara hükümet politikasını nasıl etkilediğini araştırır.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan çok sayıda araştırmanın siyaset olgusunu aramamıza katkıda bulunabilmesi için, bunları bir araya getiren sistemleştiren ve yeni araştırmalara da yön verebilecek model ya da modellere ihtiyaç vardır. Diğer bir deyimle, Türk seçmenlerin Tanzanya’da milletvekillerinin faaliyetlerinin ve Kore’deki öğrenci eylemlerinin aynı olgunun değişik görünümleri olduğunu ve birbiri ile ilişkili olduğunu gösteren bir çözümleme çerçevesi bulmadıkça, siyasetin evrensel değil, her toplumda kendine özgü bir olgu olduğunu söylememiz gerekecektir. Karşılaştırılmalı siyasal bilim, böyle çerçevelerin geliştirilmesini ve çeşitli toplumlarda değişik görünüm kazanan siyaset olgusunun bir bütün içinde ele alınabilmesinin sağlanmasını amaçlar.
Karşılaştırmalı siyasal bilimin gelişmesine yol açan endişeler yalnız akademik kökenli değildir. Karşılaştırma gereksinmesi güncel sorunlara ilişkin olarak da duyulmaktadır. Örneğin, uzun dönemde siyasal bütünleşmeyi öngören Avrupa Ekonomik topluluğu, farklı siyasal kurum ve gelenekleri olan toplumlardan oluşmaktadır. Farkların, bütünleşmeyi yavaşlatıcı ve güçleştirici etkilerinin saptanması ve azaltılması isteniyorsa karşılaştırmalı bir yaklaşıma ihtiyaç duyulacaktır. Yirminci yüzyılda bağımsızlığına kavuşan çok sayıda ülke, iktisat ve siyaset alanlarında kendilerine göre, daha gelişmiş gördükleri ülkelerden siyasal kavram ve kurumlar aktarma yoluna başvurmuştur. Farklı koşullar içinde oluşan kavram ve kurumların, ekolojileri dışında uygulanması çabaları, yozlaşmalara, başarısızlıklara yol açmıştır. Sözgelimi, İngiltere’de siyasal yaşamın ayrılmaz bir boyutu olarak bilinen muhalefet, Hindistan’a aktarıldığı zaman aynı biçimde işlememiş, yöneticileri rahatsız eden, ifadesinin engellenmesi gerektiği düşünülen bir olgu olmuştur. Hindistan ve benzeri ülkelerdeki parlamenter demokrasi deneyinin başarısızlığını açıklamak istiyorsak, göreciliğe yer veren bir yaklaşımı benimsememiz gerekiyor ki, bu özelliği de ancak karşılaştırma yolu ile edinebiliriz.
Acaba, karşılaştırmalı bir modeli nasıl geliştirebiliriz? Böyle bir modelin kapsaması gereken özellikler varmıdır? Varsa bunlar nelerdir?
Yukarıdaki sorular dizisine kesin ve eksiksiz cevaplar verebilseydik, bütün siyasal olguların karşılaştırılmasını olanaklı kılan tek bir model kurmayı da başarmamız gerekirdi. Ancak, kapsamı geniş ve çok boyutlu olan siyaset olgusuna tek bir kalıp çerçevesinde incelemek henüz önerilmemiştir. Belki de, henüz çok sınırlı bir bilgi birikimine sahip olduğumuz için, bu yönde bir girişimde bulunmak için vakit erkendir. Bununla beraber, günümüze kadar siyasetin çeşitli boyutlarını açıklamak, sistemleştirmek için önerilen modellerin olumlu yönleri ve eksikliklerinden esinlenerek, herhangi bir modelde bulunması önemli olan bazı özelliklerden söz edebiliriz:
Siyaset modeli evrensel olmalıdır: Evrensel sözünden anladığımız her yerde ve her zaman geçerli olmaktır. Bazı toplumlara uygulanıp, diğer toplumlara uygulanamayan, bir dönemde anlamlı gözüküp başka bir dönemde uygulanmaya elverişli olmayan modeller, evrensellik niteliğinden yoksundurlar. Uzun süreler, Batı Avrupa ve Birleşik Amerika’da benimsenen siyasal gelişme modelleri, örgütlenmiş rekabete dayanan bir siyasal sistemi doğal görmüşler, böyle bir sisteme sahip olmayan ülkeleri geri kalmış yada “doğru” yoldan sapmış saymışlardır. Böyle bir yaklaşımla dünyaya bakıldığı zaman, yer yüzündeki nüfusun çoğunluğunu kapsayan siyasal sistemler pekte doğal olamayan bir gelişme gösteriyorlardı. Bir süre, henüz siyasal demokrasi olmayan sistemlerin zaman içinde bu yönde gelişecekleri sanıldı ve böylece bir gelişmeyi uyaracağı düşünülen siyasalar batı ülkelerince izlendi. Ancak görüldü ki, beklenen siyasal demokrasi bir çok ülkede oluşmadığı gibi, bu sisteme özenmeyen ve onu ret eden toplumlar geliştiler. Salt birkaç Avrupa ülkesinin tecrübesine dayanılarak kurulan siyasal gelişme modeli, gözlenen gelişmeler karşısında açıklama ve tahmin gücünü yitirdi. Bu örnek, dünyaya dar bir tecrübenin ışığı altında bakmanın yada dar bir tecrübeyi yaygınlaştırmanın, evrensellik ilkesini zedeleyebileceğini gösteriyor.
Marksist siyaset modellerini incelemek, bize evrensellik ilkesini zorlayan başka bir olguyu gözleme olanağı veriyor. Bir değişkenin her zaman her yerde aynı yönde etki yapacağının ve siyasetin temel belirleyicisi olduğunu öneren tek değişkene aşırı bağımlılık. Marksist düşünürlere göre siyaset, toplumda mülkiyetin dağılışına ve üretim biçimine bağlı olarak beliren sosyal sınıfların çatışmasından ibarettir. Devlet bir dönemdeki egemen sınıfın iradesini gerçekleştirmek için başvurduğu bir zor kullanma arcıdır. Siyasal gelişme ise, işçi sınıfının diğer sınıfları ortadan kaldırması ve dolayısıyla devletin ortadan kalkması yönünde ilerleyen bir süreçtir. Dünyanın çeşitli yerlerindeki siyasal gelişmeye baktığımız zaman, sınıf kavramını uygulamanın yarattığı güçlükler bir yana bırakılacak olsa dahi, çoğu toplumda sınıfların birbirini yok etme mücadelesi içinde olmadıkları, sınıf mücadelesini kaldırmaya yöneldiklerini öneren toplumlarda ise, devletin zayıflamak yerine güçlendiğini görüyoruz. Gözlenenle beklenen arasındaki uyuşmazlığı açılamak gereğini duyan marksist düşünürler, bilinçsizlik ve geçiş dönemi kavramlarına başvurmaktadırlar. Özel girişimin benimsendiği toplumlarda siyasal sistemi yıkmayı istemeyen işçi sınıfı, bu görüşe göre, çıkarlarını algılayamayan, aldatılmış kişilerden oluşmaktadır. Devletin gösterdiği gelişme ise, diğer sınıf kalıntılarının temizlenmesi için gereken bir evredir. Bütün olguları tek değişkene indirgemek, diğer değişkenleri önemsiz görmek, ret etmek modeli evrensellikten uzaklaştırıcı bir etkide bulunmaktadır.
Evrensellik ilkesini zayıflatan diğer bir yaklaşıma aşırı görecilik adını veririz. Özellikle, belirli ülke yada bölge üzerinde uzmanlaşmış kişilerin zaman zaman önerdiğine göre, her toplum kendine özgü niteliklere sahiptir. Diğer toplumlarla ortak yönleri yoktur. Gerçektende, ilk bakışta Suudi Arabistan, Çin Halk Cumhuriyeti ve Kanada’nın karşılaştırılması ve bu toplumların aynı siyaset modeli içerisinde ele alınması olanaksız gözükmektedir. Bu çalışma böyle bir karşılaştırmanın gerekli ve olanaklı olduğunu kabul etmektedir. Nasıl bir model kullanılabileceği ileride açıklanacaktır. Dolayısıyla fazla göreciliğin evrensel bilimin gelişmesini engelleyici olabileceğini belirtmekle yetinelim.
Siyaset Modeli Dinamik Olmalıdır: Dinamik deyimi, kesitsel (statik) karşıtı olarak kullanıldığı durumlarda, zaman boyutunu kapsayan, harekete, etkileşime yer veren anlamına gelir. Siyasal modellerin dinamik olması zorunludur. Çünkü siyaset başlangıcı ve bitimi belli olan, bu ikisi arasında dar bir zaman kesiti bulunan bir olgu değildir. Aralıksız devam eden bir süreçtir. Dolayısıyla siyaseti incelemek, anlamak için kullanacağımız model, zaman içinde meydana gelen değişiklikleri toplum içi etkileşimin yankı ve tepkilerini, yeni gelişmeler içerecek nitelikte olmalıdır. Örneğin, bir ülkede seçim sonuçlarını incelemek, kendi başına pek aydınlatıcı bir çaba olmaz. Diyelim ki, 1973 Türk seçimlerinin ne anlama geldiğini çözümleyebilmemiz için 1969, 65 ve belkide daha önceki seçimlerin sonuçlarını incelememiz, oy kaymalarının ne yönde olduğunu, hangi bölgelerde yoğunlaştığını saptamamız gerekir. Oylamada, seçmen davranışlarındaki değişikliklerin nedenlerini anlamak istiyorsak, salt seçim sonuçları da yeterli değildir. 1973 öncesi iktidarlarının hangi eylemlere giriştiğini, bu eylemlerin toplumun çeşitli katlarından ne gibi sonuçlar ve tepkiler doğurduğunu bilmemiz zorunludur. Vatandaşın bir seçim günü kullandığı oy, geçmiş gelişmelerin yansıması ve gelecek gelişmelerin de göstergesidir.

__________________
İsyan Ateşi is offline  
 


Konu Araçları
Mod Seç
Düzenli Mod Düzenli Mod