Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Kültür, Sanat, Edebiyat > Kültür Sanat Bölümü > Genel Kültür

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 07-01-2008, 11:17 AM   #1 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: deyşta rewanê
Mesaj: 29,629
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 105502
Rep Puanı : 10547108
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Post Kadın sorunu ve kadın hareketi


Ekim 1. Genel Konferansı/Mart 1991)

Ev içi hizmetlerin toplumsal bir iş olmaktan çıkıp, özel bir hizmet haline dönüştüğü tarihsel dönem ataerkil topluma geçişi ve kadının sosyal ezilmişliğinin başlangıcını oluşturur. Erkeğin toplumsal olarak ayrıcalıklı bir statüye kavuşması ve kadınlar için (yalnız kadınlar için) tek eşlilik döneminin başlaması, mirasın erkek üzerinden devrediliyor olması ile doğrudan bağlantılıdır. Bu aynı zamanda mülkiyet ve sınıfların ortaya çıkmasına da denk düşer.

Kadın tarafından yapılan “ev işleri”nin kamusal değil de özel bir karakter arzetmeye başlaması, o tarihsel dönemden bugüne kadını bir “baş hizmetçi” haline dönüştürmüş ve cinsel baskının da nesnel temeli olmuştur.

Kapitalizm, kadını yalnızca bir ev kölesi olmaktan çıkardı ve aynı zamanda onu ücretli köleler ordusuna dahil etti. Böylece, kadının sosyal uyanışının ve toplumsal mücadeleye katılışının da imkanlarını yaratmış oldu. Kapitalizm kadına toplumsal üretime katılma imkanı sağlarken, kadını “özel alanı” olan evden tam anlamıyla koparmamıştır; kadın, ailenin özel hizmetleriyle ilgili işleri yerine getirdiği ölçüde, toplumsal üretime tam katılamazken, toplumsal üretime tam katıldığı oranda da “özel ev işleri” sahipsiz bir alan olarak kalmaktadır.

Bu demektir ki; kapitalizmin kadını toplumsal üretime dahil etmesi, “özel ev işlerinin” ya da başka bir ifadeyle işgücünün yeniden üretimi işinin toplumsallaştırılmaması nedeniyle kadının cinsel sömürüsünü ortadan kaldırmamakta, yalnızca kadını bir çifte sömürü ile yüzyüze bırakmaktadır.

Kapitalizm tarafından kadının toplumsal üretime dahil edilmesi vasıf gerektirmeyen ve yoğun emek gerektiren işlerde ucuz işgücüne duyduğu ihtiyaç nedeniyledir; aynı zamanda böylece kadın bir ucuz işgücü olarak erkek işgücünün karşısına çıkarılmış olmaktadır. Kadının ucuz ücrete, kolay işten çıkarılmaya vb. tepki göstermemesi onun aile içindeki sosyal statüsünden bağımsız düşünülemeyeceği gibi, bu aynı zamanda kriz vb. anlarda sermaye sınıfına büyük bir tepkiyle karşılaşmadan ilk başlarda kadın işçileri işten çıkarılabilme imkanı vermektedir.


Kadının sendikal mücadele vb. toplumsal mücadele alanlarındaki genel pasif tutumunun, onun, toplumsal üretim sürecinde yer almasının bir asli iş olarak değil de, aileye bir ek gelir gelmesi olarak değerlendirilmesiyle çok yakından bağlantısı vardır. Burjuva ideolojisi kadının asli işi olarak çocuk bakımı, yemek yapımı, doğurganlık vb. gibi aile içi işlerin propagandasını yapar; üstelik ailenin kutsallığı vb. demagojileri aracılığıyla. Nitekim Türkiye´de de son dönemde kurulan burjuva kadın derneklerinin ve aile araştırma kurumu, kadın statüsü ve sorunları başkanlığı gibi resmi kuruluşların temel hedefi Türk-‹slam geleneklerine ve milli görüşe uygun aile kurumunun propagandasını yapmak ve kadınları bu doğrultuda yönlendirmektir. En gelişmiş kapitalist ülkelerde dahi sık sık kadının üretim sürecinden ayrılarak, “eve” dönmesi yoğun propaganda aracılığıyla teşvik edilir ve kuşkusuz kadının evdeki statüsü “kutsanarak” yapılır bu.

Kapitalizm, kadını üretim sürecine çekerken, onu, “asli işi” olan özel ev işlerini yapabilmesine imkan verecek alanlarda istihdam eder. Üretim sürecinin geneli ise erkek işi olarak görülür, üretim makineleri vb. erkek fizyonomisi dikkate alınarak üretilir.

Kadın sorunu yalnızca feodal ilişkilerin ve kültürün tam anlamıyla tasfiye edilmemiş olmasından kaynaklanan bir sorun olarak değerlendirilemez, aksine, burjuva-kapitalist düzen feodal kültürün etkisinden de yararlanarak, kadının ezilen cins konumunu kendi sınıfsal çıkarı doğrultusunda yeniden üretir.

Burjuva ideolojisinin feodal yargıları kendi sınıfsal amaçları doğrultusunda kullanıyor olması, kendi özgün yanlarına karşın, bir demokratik mücadele olarak kadınların tam hak eşitliği mücadelesini, emek sermaye mücadelesinin yedeği haline dönüştürür.

Kadınlar, erkek cinsi ile hukuksal olarak eşitliği sağladıkları ölçüde, kendi ezilmişliklerinin hak yoksunluğundan değil, bizzat kapitalizmin ekonomik karakterinden kaynaklandığını görürler ve doğrudan, açık bir biçimde sermaye düzenine karşı savaşıma yönelmelerinin imkanları genişlemiş olur.

Türkiye´de kadınların, ataerkil, dinsel önyargıların güçlülüğü, aile içi üretimin varlığı vb. nedenlerle “ezilenlerin en ezileni” konumları daha bir berraktır. Önemli hak eksiklikleri bir yana, varolduğu kadarıyla da bu haklarını, geri ideolojik-toplumsal baskı nedeniyle kullanamamaktadırlar. Mevcut hukuk sistemi kadının çalışma, seyehat etme vb. gibi en temel haklarını kocanın iznine tabi kılmaktadır. Kadınlar vasıfsız emek kullanmasını gerektiren tekstil, gıda vb. gibi sektörlerde son derece düşük ücretle ve son derece olumsuz koşullarda çalışmaktadır. Türkiye´de 1 milyonun üzerindeki ücretli kadınların yalnızca 303.919´u SSK´ya kayıtlıdır ve kadınlar içinde sendikalaşma oranı oldukça düşüktür. Türkiye´de kadınların üçte biri okuma yazma dahi bilmemektedir vb.

Bütün bu göstergeler Türkiye´de kadın uyanışının ve hareketliliğinin hem geç ortaya çıkmasının, hem de tabanın dar olmasının nedenlerini de açıklamaktadır.

***
Kadınların nihai kurtuluşu proletaryanın mücadelesiyle, sosyalizmle mümkündür. Çünkü ancak sosyalizm kadını tam anlamıyla toplumsal üretim sürecine dahil edebilir, “özel ev işlerini” toplumsallaştırabilir, kadına kendi geleceği ve bedeni hakkında karar vermesinin koşullarını sağlayabilir ve her alanda eşitliği gözetebilir.

Kuşkusuz kadınların nihai kurtuluşunun sosyalizmle mümkün olması daha bugünden yürütülen kadınların tam hak eşitliği mücadelesine kayıtsız kalmak anlamına gelmediği gibi, aksine kadınların tam hak eşitliği talebini savunmak, kadınların, kurtuluşlarının sınıfsal mücadeleye bağlı olduğu fikrine ulaşmalarını da kolaylaştıracaktır.

Bu perspektif doğrultusunda komünistler;

1) Geniş emekçi kadın yığınlarını sosyalizm bilinciyle donatmayı ve bu amaç için kadınların özgül konumunu gözeten propaganda, ajitasyon yöntemleri geliştirmeyi savunurlar; kadınların yoğun olarak çalıştığı fabrikalardaki faaliyette bu durumu özellikle gözetirler;

2) Ataerkil geleneğin, dinsel önyargıların ve burjuva ideolojisinin ve alışkanlıklarının kadın üzerinde baskı doğuran yanlarına karşı mücadeleyi özel bir görev sayarlar;

3) Burjuvazinin yarattığı erkek işi, kadın işi ayrımına ve kadının toplumsal üretime tam anlamıyla katılmasının önündeki engellere karşı mücadele ederler.

4) Kadınların toplumsal üretime katılmasının önemli bir engeli olan çocuk bakımı vb. işi için her işyerinde kreş ve yuva açılması talebini gündeme getirir ve savunurlar;

5) Komünistler kapitalizmin kadının cinselligini reklam, pornoğrafi vb. aracılığıyla metalaştıran karakterine ve kadına “gelir” elde etme amacı için emeğini kullanmasını değil, fakat evliliği, fuhuşu vb. telkin eden erkek-egemen ideolojisine karşı mücadele ederler;

6) Kadınların geri toplumsal konumlarının bilincine vardıkları ve mücadeleye aktif olarak katıldıkları zaman mücadelenin zaferinin yakınlaştığının, ama kadınların kendi konumlarının bilincine varmadıkları dönemde ise aksine toplumsal mücadeleyi geriye çeken bir tavır sergileyebildiklerinin bilinciyle, sınıf mücadelesini ilerletmek ve kararlı hale getirmek için de kadınları mücadeleye kazanmanın özel bir önemi olduğunu düşünürler ve bu yönde faaliyet yürütürler;

7) Kapitalizmin kadınları düşük ücretle ve kötü koşullarda çalıştırmasına karşı “eşit işe eşit ücret” talebini savunurlar ve bu talebin proletarya arasında yaygınlaşmasına yönelik propaganda ve ajitasyon faaliyeti yürütürler. Komünistler kadınlar açısından mevcut yasalarda yer alan her türlü ayrımcı uygulamaya karşı çıkarlar.

8) Kadın emekçilerin, kadınların kurtuluşunun “özel ev işlerinin” toplumsal bir iş haline dönüştürülmesiyle mümkün olduğunu ve bu uğurda mücadele edilmesi gerektiğini bilince çıkarması için çalışırlar;

9) Kadının ezilmişliği günümüzde burjuva-kapitalist ilişkilerden kaynaklanmakta ve burjuva ideolojisi tarafından yeniden üretilmektedir. Bu yüzden kadınların tam hak eşitliği mücadelesi burjuva egemenlik ilişkilerini ve ideolojisini hedeflemek zorundadır. Bu durum emekçi kadınların ve emekçi erkeklerin ortak sınıfsal mücadelesini temel eksen almayı zorunlu kılarken, burjuva kadın hareketi ile emekçi kadınların mücadelesini birbirinden uzaklaştırır. Komünistler bu nedenle feministlerin, sosyalist-feministlerin vb. kadın ve erkek proleterin sınıf mücadelesinden bağımsız bir “kadın kurtuluş hareketi” projesi ile aralarına sınır koyarlar ve feministlerin sınıflı bir toplumda sınıflarüstü bir kadın hareketi savunmak suretiyle kadın emekçileri burjuva sınırlar içerisine hapsetme girişimlerine karşı mücadele ederler. Komünistler, feministlerin kadın mücadelesini toplumsal mücadeleden yalıtmalarının kadınların özgürleşme mücadelesini ilerletmeyeceğini düşünürler ve aksine, kadın emekçilerin ne denli erkek emekçilerle beraber ve aktif biçimde toplumsal mücadeleye katılırlarsa, emekçi ailenin içindeki burjuva ideolojisinin bir yansıması olan erkek egemenliğine dayanan ilişkileri de o denli geriletmiş olacaklarını savunurlar.

Öte yandan komünistler, kadınların hak eşitliği mücadelesinin demokratik bir karakter taşıdığını düşünürler ve sermaye düzeniyle mücadele hedefinden yalıtılmış bir anti-feminizm anlayışı ile arasına sınır çizerler.

10) Komünistler, aynı zamanda proletarya ve devrimci hareket içinde kadın sorununu küçümsemek biçimindeki sekter ve erkek şovenisti anlayışlara karşı da mücadele eder ve burjuva ideolojisinin ve feodal yargıların sınıf ve devrimci hareket içerisindeki bu etkilerine karşı tüm emekçilere, kadın cinsi özgürleşmeden insanlığın özgürleşemeyeceği gerçeğini kavratmaya çalışırlar. Feminizm, kadınları erkek cinsine karşı savaşıma çağırarak kadın ve erkek emekçilerin ortak mücadelesini engellerlerken, bu sekter anlayışlar da kadın sorununu (ve dolayısıyla cinsini) küçümseyerek kadın ve erkek emekçilerin ortak mücadelesinin önüne engel olarak çıkarlar. Bu iki eğilim burjuva ideolojisinin farklı yönlerini yansıtırlar, çünkü, kadın sınıf mücadelesiyle birleşmediği oranda mevcut sistemi tehdit edemez, erkek proleter ise sözde üstünlüğünü koruma adına kadın sorununu küçümserken gerçekte kapitalist ilişkilerin ve burjuva egemenliğin bir ifadesi olan ataerkil yapıyı savunur. Oysa, bizzat bu “erkek üstünlüğü” anlayışının kendisidir ki, kadını düşük ücretli rakip olarak erkek işçinin karşısına çıkarır, düşük ücretli kadın emeğinin üretim sürecine girmesi genel olarak emek gücünün fiyatını düşürür vb.

(Ekim 1. Genel Konferansı/Değerlendirme ve Kararlar,
Eksen Yayıncılık, s. 237-242)









Sınıf içinde emekçi kadın çalışmasının güncel önemi!







Kadınının çifte sömürüsü sorunu tarihsel olarak çözülmemiş temel sorunların başında gelir. Analık hukukunun çökmesi, anaerkil toplumdan ataerkil toplumsal yapılanmaya geçiş, kadın cinsinin geri plana düşmesinin, ve giderek her türlü gerici uygulamaya hedef olmasının da başlangıcıdır. Bu süreç, komünal toplumun dağılması ve ilk sınıflı toplumun oluşmasına denk düşer. Sömürüye dayalı sonraki bütün toplumsal sistemlerde ezilen bir cins olarak toplumsal yaşamın tüm alanlarında kadının ikinci sınıf insan konumunun özü, değişmeden bugüne taşınmıştır. Bu sorunun kaynağı ve çözülmesinin önündeki temel engel, egemen sınıflar ve onların iktidarından başkası değildir.




Elbette, toplumsal altüst oluşlar ve devrimler süreci içinde kadının konumu bir parça da olsa değişmiştir. Ne var ki, insanlığa yeni kapılar açan burjuva devrimlerden en az faydalananlar da yine kadınlar olmuştur. Kadınların yurttaş sayılması ve oy kullanma hakkı çok sonra, bizzat kadınların yükselttikleri mücadelelerle kazanılmıştır. Kadın emeği ile ilgili ve kadın olmaktan kaynaklı hak ve taleplerin ise ancak bir kısmi kazanılabilmiştir.




Kuşkusuz yine de, modern sanayinin gelişmesiyle birlikte, ucuz işgücüne olan talep ve bu talebin kadınlar -ve çocuklar - tarafından karşılanması, kadını bir nebze olsun üretim sürecine katmış, onu bir nebze olsun eski toplumun katı cenderesinden kurtarmıştır. Ama ne pahasına? Burjuvazi, sanayi üretimi içine çektiği kadınları ucuz işgücü olarak daha yoğun bir sömürüye tabi tutarken, aynı zamanda, geçmişten beri gelen kadının ikincil konumunu sonuna kadar kullanmıştır ve kullanmaktadır. Öyle ki, kapitalizmin ilk evrelerinde aç gözlü burjuvazi, feodal gericiliğin bile değer verdiği ve gözettiği analıktan kaynaklı hak ve konumunu ayaklar altına alabilmiştir. Örneğin, günde 16 saate varan çalışma süresi boyunca kadınlar çocuklarını emziremiyor; işten atılma tehdidi nedeniyle doğum sonrası en fazla bir hafta olan iznini kullanamıyor; doğumdan üç gün öncesine kadar izne çıkamıyor; fabrikada, makine başında gerçekleşen doğumlar sıradan bir olay gibi yaşanıyordu.




Fakat tarihsel ölçeklerden bakıldığında kadının üretime katılması onun özgürleşmesi için atılmış bir adımdır. Nasıl ki kadın özel mülkiyetin doğuşuyla köleliğe ilk adımını attıysa, özgürlüğünü de özel mülkiyetin, buna dayalı sistemin tasfiyesiyle kazanacaktır. Bunu da bizzat katıldığı üretim içinde, bir parçası olduğu emek ordusu ile omuz omuza, mücadelede ederek kazanacaktır.




Kapitalizmde kadın işçi olmak, işinin


ve evinin kölesi olmaktır




Bugün genel anlamda bir kadın sorunundan bahsedilse bile, bunun özünü, kadının bir ücretli köle olarak çifte sömürüsü oluşturmaktadır. Sınıfsal ezilmişlik, cinsiyetten kaynaklı baskılar, gerici uygulamalar, ayrımcılık, ikincil konum vb. ile tamamlanmaktadır. Yine de, kadın çocuklarla beraber, sömürü ve baskı düzeninden en önce ve en çok etkilenenlerin başında gelir. Kapitalizmin yarattığı yıkımın en trajik sonuçlarını önce kadınlar yaşamaktadır. Gericilik önce kadını vurmakta, sosyal yıkım en çok kadını etkilemektedir.




Gün geçmiyor ki, bu trajedinin örnekleri yaşanmasın. Özellikle kırsal bölgelerde namus cinayetleri, artan intiharlar, her geçen gün daha fazla sayıda kadının fuhuş sektörüne sürüklenmesi, tecavüzler, kız çocuklarının okula gönderilmemesi, hepsi “modern” kapitalizm çağının sıradan olaylarıdır.




Modern kapitalist çağda, doğum esnasında ölen kadın sayısı (1 milyonu aşkın) nerdeyse iş kazasında ölen işçi sayısıyla yaklaşmaktadır. Özellikle az gelişmiş kapitalist ülkelerde kadın işçilerin ezici bir çoğunluğu doğum yaptıkları ya da doğumları yaklaştığı için işten atılmaktadır; fabrikalarda emzirme odaları, emzirme saatleri yoktur; iş yerlerinde kreşler yoktur. Modern kapitalizmde kadınlar hala da erkeklere oranla daha az ücret almaktadır. Ve modern kapitalist düzen, çıkardığı yasalarla, ayrımcı uygulamalarla ve emek düşmanı politikalarla bu yıkımı her geçen gün daha da derinleştirmektedir. Kadın-erkek eşitliği en modern kapitalist ülkelerde bile kağıt üstünde kalmaktadır. Dünya kadınların ezici bir çoğunluğuna hala da yasalar önünde erkeklerle eşit haklar tanınmamaktadır. Din, gelenek ve görenek ve erkek egemen kültür, kadının köleliğini pekiştiren yapısını özü itibarıyla korumaktadır, vb.




Kadının kurtuluşu sorunu bir


devrim sorunudur




Tüm bunlar bir tek şeyi gösterir: Kapitalizmde kadının kurtuluşu sorunu, emeğin kurtuluşuna gelip dayanmıştır. Bunu görmek için tablonun öbür yüzüne, biriken sorunların yanında biriken olanaklara da bakmak gerekir.




Kadının üretimde tuttuğu yer gittikçe artmaktadır. Bütün dünyada kadınlar ücretli kölelik ordusunun önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Türkiye'de toplam istihdam içinde kadınların tuttuğu yer yüzde 30-35'leri bulmaktadır (özellikle tarımda, küçük ev işletmeciliğinde kadınların tuttuğu yer çoğunlukla istatistiklere bile yansımamaktadır). Yani kadınların proleterleşmesi süreci devam etmektedir.




Her geçen gün daha fazla oranlarda kadın emek ordusuna katılırken, sınıf içinde emekçi kadın çalışması apayrı bir önem kazanmaktadır. Toplumun yarısını, emek ordusunun önemli bir kısmını oluşturan kadınlar kazanılmadan, çifte sömürüsünden kaynaklı olarak kadının biriktirdiği öfke ve tepki mücadeleye kanalize edilmeden, bu aşağılık düzen yıkılabilir mi? “Kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz!”, "Kadın: En uzun devrim!” Bu şiarlar, gerçeğin en özlü ifadeleridir.




Emekçi kadın çalışmasının önemi




Peki, bunun politik ve pratik gerekleri konusunda durum nedir? Sınıf çalışmasında kadının çifte sömürüsünü, bundan kaynaklı talepleri yeterince çalışmamıza yedirebiliyor muyuz? Bu tarihsel sorunu gözeten bir titizlik gösterebiliyor muyuz?




Sınıf çalışmamızın bugünkü düzeyi, sınıf hareketinin mevcut durumu, ne bu soruları es geçmenin ne de sorunu belirsiz bir geleceğe ertelemenin bir mazereti olabilir. Aksine, sınıf çalışmasında mevcut düzeyini, biraz da bu sorunu çalışamızın bir parçası yaparak, burada biriken sorunlara müdahale ederek yükseltebiliriz.




Ama görünen o ki, son dönemde, kadın sorunu karşısında bir takım ideolojik görevler konusunda bile bir zayıflama söz konusu. Son dönemde bu konudaki nerdeyse güncel bütün gelişmeleri es geçtik. Yayınlarımıza bakılırsa ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Geçtiğimiz ay boyunca hemen her kesimin bir şekilde katıldığı, yasalarda tecavüzcülere öngörülen ceza konusundaki tartışmalara ilişkin bir tek satır yazımız yok. Kürdistan'da peşpeşe yaşanan namus cinayetleri ve bu konuda açığa çıkan çarpıcı gerçekler -kadınlar öldürülüyor ve intihar süsü veriliyor- konusunda da bir tek yazı çıkmıyor basınımızda. Basına yansımayanları ise saymıyoruz. Eğer bakışımızda bir sorun yoksa, ki programımızın kadın sorunu ve emekçi kadınlara ilişkin tespit ve talepleri ortadadır, demek ki politik duyarlılık ve sorumluluk konusunda bir sorun yaşıyoruz.




Sınıf devrimcileri açısından meselenin çok daha temel bir önemi var. Sanayinin çarkları her geçen gün daha fazla kadını öğütürken, kadın işçiler erkek işçilerden ayrı olarak, bir de en temel ihtiyaçlarından ve kadın olmaktan kaynaklı taleplerinden yoksun olarak çifte sömürünün yükünü taşıyorlar. Ve biz, bu meseleyi hiç değilse yerel bültenlerde işleyebilme imkanımız varken, buna zorunluyken, bundan kaçınıbiliyoruz. 8 Mart'ın tarihsel anlamını, sınıf çalışmamızın pratik bir kılavuzu haline getiremiyoruz.




Sözümüzü şuraya getirmek istiyoruz: Sınıf çalışmamızın düzeyi ne olursa olsun, bu konu temel bir zayıflık alanı olarak duruyor. Bir yerden bir başlangıç yapmak, ilk adımları atmak zorundayız. Sorunun tarihsel anlamı, sınıf çalışması içinde tuttuğu kendine özgü önem ortadadır. Kuruluş Kongre'sinde bu meseleyi daha etraflıca tartışma yönünde yapılan vurguya rağmen, aradan geçen zamanda oluşan boşluk giderilememiştir. Bu konudaki atalet ve ertelemeciliğe son vermeden de giderilemeyecek gibi görünüyor.




Kadın işçi olmanın sorunları ve dinamikleri




Sınıf içinde emekçi kadın çalışmasının tarihsel olarak taşıdığı önemin bilincinde olan herkes, aynı zamanda güncel ve yakıcı öneminin de, ortaya çıkan olanakların da mutlaka farkına varır. Bunun için, kadın işçilere, onların çalışma ve yaşam koşullarına şöyle göz ucuyla bir bakmak, biraz sohbet etmek, bu konuda birkaç soru sormak bile yeterli. Biraz daha içine girildiğinde ise, genel bir takım sorunların ötesinde orada biriken olanaklar ve dinamiklerin olduğu da farkedilecektir.




Faaliyet yürüttüğümüz bölgede sınırlı deneyimlerimize ve gözlemlerimize dayanarak bu soruna daha yakından bakmak, bir tartışma açmak istiyoruz. Sanayide ve daha özel olarak bölgemizde artık yoğun bir genç işçi kadın kuşağı var. Kadınların hiç çalışmadığı bir fabrika bulmak mümkün değil. Genel olarak, kadın işçilerde eskiye oranla okur yazarlık oranı daha yüksek. ‹şe alınmak için okur-yazar olmak nerdeyse bir kıstas, bir tercih durumunda. Kadın işçilerin bir kısmı, kırsal kesimlerden göç etmiş, eğitim düzeyi görece daha düşük ve kapalı diye tabir edilen kesimlerden oluşuyor. Önemli bir kısmı ise, kentli ya da kent yaşamına adapte olmuş, eğitimine devam etme olanağı bulamadığı için işçileşmiştir. Bu kesim, daha sosyal bir portre çizmekte, yer yer daha duyarlı davranabilmektedir. Fakat, bu genç kadınlar, aynı zamanda düzenin yoz kültürüne, zengin koca hayallerine daha kolay kapılabilmektedir. Evli ve çocuklu kadınların oranı ise toplama göre daha az. Ama evli kadınlar, erkek işçilere göre, daha fazla bir gelecek kaygısı, ailesi ve çocuğu için bir endişe taşıyorlar. Gerici aile baskısı ve koca baskısına ek olarak sırf bu kaygılar nedeniyle mücadeleden geri duranlar çoğunlukta. Ama patronların baskılarına karşı kimi zaman daha kolay tepki verenler de çıkıyor aralarından.




Çalışma yaşamına katılmanın genelde kadınların kendilerine olan güvenini artırdığını görüyoruz. Buna rağmen, bir takım gerici kalıplar ve baskılar nedeniyle kadın işçiler özgü bir kendi içine kapalılık yaşanıyor. Kuşkusuz bir sınıf bilinci temelinde değil ama, doğallığında yaşanan bir dayanışma, dertlerini paylaşma ihtiyacını da hissediyorlar. Ama bu arayışlar daha çok kadın işçilerin kendi arasında kalıyor. Özellikle, biraz samimi olan kadınlar, kendi yaşamlarında karşılaştıkları sorunları rahatından paylaşabiliyor, bir kısmı yardım talebinde bulunabiliyor.




Karşılaşılan ve paylaşılan en önemli sorunlardan birincisi geçim derdi, düşük ücretler ve iş yaşamının diğer sorunlarıysa ikincisi; hem evde ve hem fabrikada çalışmanın getirdiği yüklerdir. Çoğunlukla da erkek işçiler, ev işlerini eşleriyle paylaşmadığı için bu yük daha da artıyor. Buna ek olarak, evli olanların istisnasız hemen hepsi bir "koca" baskısı sorunu yaşıyor. Arada bir iş arkadaşlarıyla görüşmek istediklerinde, boşanmayla, işten alınmakla tehdit ediliyor, sorunlarını diğer işçilerle paylaşmaması yönünde baskılarla karşılaşıyorlar. Aile baskısıyla evlendirilen ve kocasından sevgi yerine şiddet görenlerin (ki genel bir uygulama olan kadına dönük şiddet başka bir gözle ayrıca ele alınmalıdır) azımsanmayacak bir kesimi, ciddi bir bunalım yaşıyor, çaresizce arayışa giriyor ve bir kısmi artık boşanmayı ya da ne yapması gerektiğini tartışabiliyor. Evli olmayan genç kadın işçiler ise benzer baskıları aileleri-babaları üzerinden yaşamaktadırlar. Ailenin gerici baskısı onların da temel bir sorunu.




Bu tablo, iş yer ve fabrikalarda ağır çalışma koşulları, temel haklardan yoksunluk ve cinsel tacizlerle tamamlanmaktadır.




Bu genel gözlemlerin ötesinde ortaya çıkan tek tek örnekler - ki hiç de azımsanmayacak bir sayıdadır- özellikle çifte sömürüden kaynaklı sorunlar üzerinden ciddi bir duyarlılık ve henüz işlenmemiş ciddi bir potansiyel olduğunu gösteriyor. Sosyal ilişkiler bu zeminde daha rahatından geliştirilebiliyor. Sıcak ve samimi bir kaynaşma daha hızlı bir karşılık bulabiliyor. Kadın işçiler biraz daha ileri işçilerle karşılaştıklarında onlardan yardım talep edebiliyor, "bu durumda ben ne yapmalıyım, sen okumuşsun bilirsin, bana akıl ver" diyebiliyorlar. Yaşadıkları sorunları gazetelere taşımayı önerebiliyorlar. Bu kesimler aynı zamanda sınıf çalışmasında kullandığımız yayınları da belli bir ilgiyle okuyorlar. Kararlı ve sabırlı bir çalışmayla kadın işçileri kazanmalıyız.




Bunlar düzenin çifte sömürüsüne, baskılarına maruz kalan kadın işçilere dönük yaklaşımımızda daha da ayrıntılandırılıp zenginleştirilmesi gereken kaba gözlemlerimiz. Kadın işçilerin mücadeleye atılmasının önündeki engeller, erkeklere oranla daha fazla, yükleri daha ağırdır. Dolayısıyla kadın işçilerin kazanılması daha meşakkatli bir çalışmayı, sabırlı olmayı gerektirir. Biriken tüm sorunlar, fabrikalara akan kadınları çalışmaya, mücadeleye ve devrime kazanmanın basamaklarıdır. Tabi ki değerlendirilip hakkı verildiği koşullarda.




İşin doğrusu, biz bu arayışları ne yeterince görebiliyor ne de değerlendirebiliyoruz. Genel sınıf çalışmamızın aşama katetmesini bekledikçe de, kafamızın bir köşesine yazdığımız bu canlı sorunlar bir süre sonra gündemimizden çıkıyor, önemini yitiriyor.




Bütün mesele işçi kadınlara yaşadığı sorunların kaynağını göstermek, adım adım ona siyasal bir sınıf bilinci kazandırmaktır. Bunun için başlangıçta çok özel bir çabaya, çok özel bir taktiğe de gerek yok. Bu toplumda bilinen nedenlerle erkeklere oranla, daha fazla güven ve dayanışma ihtiyacı hisseden kadın işçiler, bunun karşılığını gördükleri yerde daha fazla bir karşılık üretirler. Çaresizlik ve güçsüzlük duygusunu aşan, kendine ve sınıfına güvenini kazanan kadınların, sınıfın en militan, en fedakar kesimini oluşturmasının mantığı da burada gizlidir. Daha fazla baskıyla yüzyüze olan, daha fazla ayak bağına sahip kadınlar, belki bu baskıları ve ayak bağlarını daha zor aşarlar; ama bir kez aştıklarında, daha kararlı, militan sınıf neferleri olarak mücadeledeki yerlerini alıyorlar. Yeter ki, kadınların kendine özgü yanlar taşıyan sorunlarına doğru biçimde yaklaşmayı, bu sorunların sınıfsal temelini ve mantığını kavratmayı ve arayışlarına yanıt vermeyi başaralım.




Yaşadıkları sorunları, kadınların çalışma yaşamını bir parça kolaylaştıran işyerinde kreş, çocuk emzirme saatleri, doğum öncesi ve sonrası izinler, eşit işe eşit ücret gibi taleplerle bir arada tartışma gündemlerine sokmak, arayışlarına güçlü bir sınıfsal yanıt olacaktır. Doğal olarak bu, sınıfa dönük müdahalelerimizde, yayın ve propaganda faaliyetlerimizde kadının çifte sömürüsüne, bu konuda oluşan duyarlılığa gereken önemi vermeyi gerektirir öncelikle.




Son olarak bir noktaya daha dikkat çekerek yazıyı bitirelim. Kadının öznesi olmadığı bir sınıf mücadelesi, eksik, yetersiz ve kusurlu kalmaya mahkumdur. Kadının öznesi olmadığı kadının kurtuluş mücadelesinin ise, kazanılma şansı yoktur. Elbette, kadının çifte sömürüsü, sınıf mücadelesinin, dolaysız olarak kadın-erkek bütün işçilerin sorunudur. Elbette, erkek yoldaşlara da bu konuda büyük bir sorumluluk düşüyor. Ama biz, partili işçi kadın yoldaşların inisiyatifi olmaksızın hem genel olarak sınıf çalışmasında hem de özel olarak kadın işçilerin mücadeleye kazanılmasında anlamlı bir mesafe alınamayacağını bilmek durumundayız. Bu inisiyatife çok fazla ihtiyaç duyulduğu bir dönemden geçmekte olduğumuzu ayrıca belirtelim.

MÊVAN is offline  
Eski 07-01-2008, 11:18 AM   #2 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: deyşta rewanê
Mesaj: 29,629
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 105502
Rep Puanı : 10547108
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Varsayılan


Sosyalizm ve kadın sorunu - Nilgün Eren



8 Mart uluslararası emekçi kadınlar günü...



“Kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisi”
Kadının sınıflı toplumları da önceleyen köleliği, analık hukununun yıkılması sonucu ortaya çıktı, ve “Kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisi” (Engels) oldu. Üretim sürecindeki yerini kaybeden kadın, yönetimdeki yerini de erkeğe devretmek zorunda kaldı; ekonomik etkinliğin dışına düşmesi ise mülksüzleştirilmesini getirdi. Üretici güçlerin gelişmesi, artı-ürün, ticaret ve mülk edinmesinin ortaya çıkması, “tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması”na, “ilk sınıf baskısı”na, kadınların ikincil konuma itilip cins olarak ezilmesine yol açtı. Maddi yaşam tarzındaki bu gelişme kendine uygun ideolojik biçimleri de oluşturdu. Ve birbirini izleyen tüm sınıflı toplumların tarihi, en barbarından en “uygar”ına, kadının baskı altına alınıp fiziki ve zihni tüm yeteneklerinin köreltilmesi, din, kültür, yasalar, gelenek ve görenekler, gerici değerler ve önyargılarla aşağılanıp bir cins olarak ezilmelerinin de tarihi oldu aynı zamanda.

Kapitalizm ve kadınların çifte ezilmişliği

Üretimden dıştalanan kadına toplumsal üretimin yolunu yeniden açan kapitalizmin gelişmesi, büyük sanayi oldu. Kadınların kitlesel bir biçimde üretime katılması tarihi bir ilerlemeyi, kadının toplumsal durumundaki gelişmeyi ifade eder. Ve daha çok da, kapitalist sanayileşmenin özellikle gelişme döneminde, özgür ve ucuz emeğe duyduğu ihtiyacın sonucudur.
“Kadının kurtuşunun ilk koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir.” Kapitalizm bu temeli yarattı ama, kadının özgürleştirilmesi bir yana, onun kölelik zincirine yenilerini ekledi. Kapitalizim kadını ucuz emek gücü olarak azgınca sömürdü, maddi ve manevi olarak ezdi, en ağır koşullara ve sefalete mahkum etti.

Emekçi kadın mücadelesinin tarihsel ürünü olarak 8 Mart

Özellikle kapitalizmin ilk gelişim döneminde kadınlar öylesine insanlık dışı çalışma koşullarına mahkum edildiler ki, bir işgünü birçok durumda 18 saati bulabiliyordu. Öyle ki, 1857 yılı 8 Mart’ında, Amerika’da bu koşullara başkaldıran kadın işçilerin talebi “10 Saatlik İşgünü”dür. Kapitalizin bu vahşi sömürüsü, gittikçe daha çok kadını bir araya getirdi ve kapitalist sömürüye karşı başkaldırmaya itti. Ve Amerika işçi hareketi tarihinde kadınlar,

8 Mart’ın Uluslararası Kadınlar Günü olarak kutlanmasına da yolaçan, kapitalist düzene karşı mücadelelerinin en güzel örneklerini verdiler.

8 Mart 1886’da tekstil işçisi kadınların “Eşit İşe, Eşit Ücret”, sendikalaşma ve oy hakkı için başlattıkları mücadele polis tarafından kana boğuldu. 8 Mart 1908’de ise özgürlük ve eşitlik talepleriyle New York’ta gösteriler düzenlendi.

Amerikan Sosyalist Partisi 1908 Kongeresinde Şubat ayının son pazarını kadınlara oy hakkı ve diğer haklar için gösteriye ayırma kararı aldı ve bu kısa zamanda devamlılık kazandı. 1910 yılında Kopenhag’da II. Enternasyonale bağlı Uluslararası Sosyalist Kadınlar 2. Konferansında, Alman işçi hareketi önderinden Klara Zetkin’in önerisiyle, Amerika’da 8 Mart’ta grev esnasında çıkarılan yangında ölen kadın işçilerin anısına, bugünün “Uluslararası Kadınlar Günü” olarak kutlanmasına karar verildi.

Büyük devrimlerde ve toplumsal mücadelelerde kadın

İnsanlık tarihinin tüm toplumsal alt üst oluş dönemlerinde kadınlar mücadelede yerlerini aldılar:

1789 Fransız Burjuva Devriminde,Şehir Meclisinin kapılarını ekmek diye zorlayanlar, ve Versailles’e doğru 8000 kişiyle yürüyenler kadın işçilerdir.

Ve 1871’de, Paris Komününün kadınları, barikatların yiğit savaşçılarıdır. Öylesine ki, çarpışmalardaki bu yiğitlik örnekleri dönemin bir burjuva gözlemcisine; “Eğer Fransızlar yalnızca kadınlardan ibaret olsaydı, ne müthiş bir şey olurdu!” sözlerini ettirebiliyordu.

1917 yılı 23 Şubat (8 Mart)ında ise, Rus işçi kadınları Uluslararası Kadınlar Günü nedeniyle Petrograd yollarında barış ve ekmek iseteyrek yürüler. Bu, çarlığı tümüyle tarihe gömecek bir devrimle taçlanan gösterilerin ilki oldu ve böylece Uluslararası Kadınlar Günü Rus Devriminin başlangıcına da damgasını vurdu.

Kadın devrimcilerin son yüzyılın devrim mücadelelerinde tuttukları yer, faşizme karşı direniş ve ulusal kurtuluş mücalelerinde sergiledikleri büyük kahramanlıklar ise yakın dönemin gerçekleri olarak zaten yakından bilinmektedir.

Kadını özgürleştirecek olan sosyalist devrimdir

Kapitalizm kadına baskı, sömürü, sefalet, kölelik savaş ve yıkım getirdi. Ama diğer yandan da gitgide daha çok kadını üretim sürecine sokmakla, kendine karşı verilecek savaşta proletarya için daha güçlü ve daha sağlam bir birliğin ve mücadelenin, kadın ve erkek emekçilerin birlikte mücadelesinin koşullarını yarattı.

“Proletaryanın cinsiyeti yoktur.” Kapitalizmde proleter olarak erkeğe eşitlenen kadın bir sınıf olarak sömürülürken, ezilen cins olma konumunu da tüm ağırlığıyla taşımaya devam etti. Kapitalizm, kadını üretim sürecine sokmakla onun özgürleşmesinin önkoşulların yarattı; ancak mülkiyetin ve sınıfların varlığı koşullarında, en “ileri” burjuva cumhuriyetlerinde bile “özgürlük”, “eşitlik”, “demokrasi”, kadının ezilen bir cins olarak sürmekte olan köleliğini gizleyen bir aldatmaca olarak kaldı yalnızca.



Hem ezilen bir cins, hem de ezilen bir sınıf olarak kadını, geçmişin tüm zincirlerinden kurtaracak olan bir sosyalist devrimdir. Proletarya kendi kölelik zincirleriyle birlikte tüm kölelik zincirlerinin kırılmasının ve kendisini bir sınıf olarak ortadan kaldırırken tüm ayrıcalıklarını da ortadan kalkmasının maddi temellerini yaratacak, her türden eşitsizliğin kaynağı özel mülkiyetin varlığına son verecektir. Kadının sınıf olarak ezilmesinin temelinde yatan olgu nasıl ki özel mülkiyet olmuşsa, onun cins olarak baskı altına alınıp, aşağılanmasına, ikincil konuma itilmesine yol açan da bu aynı özel mülkiyet koşulları olmuştur.


Çözümsüz bir burjuva akım olarak feminizm

Bugün burjuva bir akım olan feminizm, bu oluguyu görmezlikten gelmekte; sınıf çelişkisinin yerine kadın-erkek çelişkisinin geçirerek, tüm sınıflardan kadınları tek bir talep etrafında cins olarak ezilmişlikleri temelinde bir araya getirmeyi hedefleyebilmektedir. “Bağımsız” bir kadın hareketini savunan bu akım, tarihsel temellerinden, toplumsal-sınıfsal içeriğinden koparılmış bir “erkek egemenliği” olgusuna tepki olarak ortaya çıkmakta, bağımsızlığı da bu çerçevede koymaktadır.

Kadın-erkek eşitsizliğinin kökenini insan neslinin yeniden üretiminde ve aile kurumunda gören ve bu temelde “erkek egemenliği”ne bayrak açan feminizm, mevcut kurumlara ve kültüre de, kadını sınıf olarak değil de, cins olarak eziyor olma noktasında karşı çıkmakta, ama bunların özel mülkiyetle, kapitalist üretim tarzıyla olan bağını görmemeyi tercih etmektedir. Açıktır ki, ne egemen sınıfların “kutsal” ailesi, ne de ideolojisi, kültürü kapitalizmin kendisi sorgulanmadan sorgulanamaz.

Tarihsel-toplumsal gelişim yasalarının bilgisinden ve sınıf çatışması perspektifinden bu yoksunluk, kadının ezilmişliğinin nedenlerine, kökeninde yatan olguya inmek yerine, sonuçlara bakmaya ve bu sonuçlar üzerine burjuva görüşler üretmeye yolaçmaktadır.

İster klasik anlamıyla feminizm, isterse “sosyalist” etiketli feminizm olsun cins olarak ezilmişliği, sınıf olarak ezilmişliğin önüne çıkarmakla, emekçi kadınları sınıf kavgasından uzaklaştırmaya, bilinçlerini karartarak mücadelelerini hedeflerinden saptırmaya ve yozlaştırmaya hizmet etmektedir. Ve bugün bu akımın, en çok da küçük-burjuva yoz “aydın” ve “entellektüel” çevrelerde yankı buluyor olması, yaşanan bir dönemin ardından çok da şaşırtıcı olması gerek.


Kadın sorununda tutarlı biricik
dünya görüşü: Marksizm

Kadın sorunu toplumsal bir sorundur. Tüm diğer temel toplumsal sorunların olduğu gibi, kadın sorunun da gerçek ve köklü çözümü, bu sorunu yaratan toplumsal koşulların yok edilmesiyle olanaklıdır. Bu bilimsel görüşü ortaya koyan Marksizm-Leninizm, birilerinin sandığı ya da iddia ettiği gibi, sorunun çözümünü hiç de maddi koşulların değişimine indirgemez. Özel mülkiyeti yok etme mücadelesinin, özel mülkiyetin, diğer tüm alanlarda olduğu gibi, kadın sorununda da yarattığı her türlü gerici fikirlere, değerlere kurumlara karşı ideolojik-kültürel mücadeleyle birleştirilmesini de bizzat Marksizm öngörür.

(Ekim, Sayı: 6, Mart 1988)

__________________
MÊVAN is offline  
Eski 07-01-2008, 11:18 AM   #3 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: deyşta rewanê
Mesaj: 29,629
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 105502
Rep Puanı : 10547108
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Varsayılan


Kapitalizmde kadın gerçekliği ve kadın olmak...




Sömürücü sınıflar iktidarlarını, başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilen sınıflara azgın bir sömürü, baskı ve şiddet üreten politikalar ile ayakta tutmaktadırlar. Ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanlarda çok yönlü yıkıma yol açan bu politikalarla emekçi sınıfının yaşamı her geçen gün ağırlaşmakta, çalışma koşulları dayanılmaz hale gelmektedir.

Emperyalist-kapitalist sistemde ekonomik, siyasal, kültürel, kısacası toplumsal hayatın tüm alanlarındaki işlerde, etkinliklerde erkek egemenliği vardır. Kadının rolü ve etkinlikleri erkek egemen sistemde daima ikinci plandadır. Sınıflı toplumlarda kadın cinsi sürekli olarak ikinci sınıf insan olarak ele alınmış, kadın erkeğin kölesi olagelmiştir. Sistemin saldırılarından en fazla nasibini alan kadınlardır. Ezen-ezilen sınıflar arasında yaşamın her alanında baş gösteren eşitsizlik kadın üzerinde, özellikle işçi-emekçi kadın üzerinde daha ağır yıkımlara yol açar. Emekçi kadın, bir sınıf olarak birlikte sömürüldüğü ve ezildiği karşı cins sınıf kardeşlerinden daha katmerli bir sömürüye ve eşitsizliğe maruz kalır. Sırf kadın olduğu içindir bu çifte sömürü. İşyerinde, evde, okulda, meslekte, işbölümünde hep ikinci plandadır.

Ucuz emek gücü olarak işçi-emekçi kadınlar

İşçi-emekçi kadınlar daha yoğun sömürü ve ağır çalışma koşulları altında çalışmaktadırlar. Sigortasız, sendikasız, sosyal haksız, iş güvencesiz, düşük ücretlerle sistem için ucuz emek gücüdür. Aynı işte, aynı işi yaptıkları halde pek çok kadın erkek işçilerin ücretlerinin yarısını dahi alamazlar. Eşit işe eşitsiz ücrettir onların aldıkları. Kölece çalışma koşulları karşısında aldıkları ücretler onları yoksulluk ve sefalet sınırına o kadar yakınlaştırdığı halde, daha çok, daha çok çalışmalarını ister kan emiciler onlardan. Sömürü çarkları arasında alın terleri ve emekleriyle birlikte, umutları, gelecekleri ve çocuk yaşta bedenleri de öğütülür. Kadın olmak, daha vahşi ve katmerleşen sömürü demektir onlar için.

Ekonomik, sosyal yıkım paketlerinin, İMF reçetelerinin faturası ilk olarak kadına çıkarılır. Krizde işten ilk atılan ve en kolay işten çıkarılan kadındır. İşsizliğin ve yoksulluğun faturasını en ağır ödeyendir kadın. Kimi zaman bir işçi sıfatıyla öderken bu faturayı, kimi zaman da kapı önüne konan kocasının karısı olarak da sefaleti en ağır şekilde yaşar. Çoğu zaman doğum yapmak, evlenmek gibi insani gelişmeler kadın işçiler için kapı önüne konulma gerekçesi olur. İşyerlerinde kadınların sağlığa zararlı ve tehlikeli işlerde çalıştırılması, çocukları olanlara kreş ve emzirme odalarının olmaması, doğum izni verilmemesi, kadınların çalışma koşullarını cehenneme çevirmekte ve çalışma hakkını elinden almaktadır.

Kapitalist-emperyalist sistem kadınları ucuz işgücü olarak kullanmanın yanında, yer yer kobay olarak da kullanmaktadır. Başta kimya ve ilaç sektöründeki sanayi ürünleri emperyalist ülkelerde piyasaya sürülmeden önce, emperyalizme bağımlı birçok yoksul ülke kadını üzerinde denenmektedir. Kadınların kitlesel olarak kısırlaştırılması da buna bir örnektir.

Cinselliği meta olarak kullanılan kadınlar

Kadın işçilerin yoğun emek ve alınteri sömürüsüne maruz kaldıkları yetmezmiş gibi, bir de işyerlerinde patronun, ustabaşının tacizine uğrarlar. Kimi zaman ağza alınmayacak küfür ve hakaretlerle aşağılanıp hor görülürler. Kimi zaman da işten çıkarılma tehdidiyle patronun iğrenç ihtiyaçlarını karşılaması dayatılır. Cinsel taciz yalnızca işyerleri ile sınırlı kalmaz. Sokakta, gözaltında, pazarda, alışverişte, okulda, yaşamın her alanında cinsel taciz ve tecavüze uğrar. Kadının, erkeğin cinsel ihtiyaçlarını karşılayan bir cinsel köle olarak görülmesinin üzerinden sermaye sınıfı pazar bile yaratmıştır. Bir cinsel meta haline getirilen kadın, her türlü metanın pazarlanmasında da reklam aracı olarak kullanılır. Sermaye daha fazla kâ elde etmek için kadını cinselliği üzerinden metalaştır. Bugün medya aracılığıyla kadın cinselliği en iğrenç bir biçimde kullanılmakta/pazarlanmaktadır.

Kadın cinselliğinin meta olarak kullanılageldiği en açık adreslerden birisi de fuhuş alanıdır. Sistemin tüm çirkefliğini ve pisliğini gözler önüne seren fuhuş alanı, kadının cinselliğini erkeğe para karşılığında satarak, sermayeye devasa kâr alanları açar. Sistem bu alan üzerinden kendini besler ve üretir. Özellikle emperyalist metropollerde, Uzakdoğu Asya’dan, Afrika ülkelerinden daha çocuk yaşta getirilen kadınlar resmen köle satıcılığı adı altında cinsel nesne olarak piyasaya sürülürler ve üzerlerinden aşırı kârlar elde edilir. Bu ülkelerde kadınların kendi vücutlarını satmaları ailelerine bakabilmek için tek yoldur. Açlık ya da fuhuş birbirinden kötü iki seçenektir.

Gözükmeyen emek olarak ev kadınlığı

Erkeğin mutlak hakimiyeti ve egemenliği baba olarak, koca olarak evde de devam eder. Kadının köleleştirildiği ve sömürüldüğü alanlardan birisi de evlerdir. Ev kadınları ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenen görünmeyen emektir. Özellikle çalışan işçi-emekçi kadınlar, işyerlerinde sınıfsal olarak ezilip sömürülürken, bir de eve geldikten sonra ev işleri ile çocuk bakımı ile bir kez daha işçiliğe soyunurlar. Ücretsiz, her türlü haktan ve güvenceden yoksun olarak üstlenirler bu rolü. İşyerlerindeki ağır çalışma koşullarının üzerine bir de evdeki işler, stres, çocuk bakıcılığı ve kocanın hizmetlisi olma binince, çalışan kadının yaşamı iyice köleleşir.

Çalışmayan ev kadını ise 24 saat evinin emekçisi, kölesidir. O artık çocuğunun bakıcısı, kocasının hizmetçisi, evinin aşçısıdır. Ona biçilen rol meslek olmuştur onun için. 24 saat boyunca ücretsiz çalışılan bir meslektir ev kadınlığı. Ne gecesi var ne gündüzü. Analık ve ev işleri öylesine hapsetmiştir ki onu eve, insani olan her şeye uzak ve yabancı kalır. Sosyal ilişki kurmaya, gezmeye, dinlenmeye, kültürel-sanatsal faaliyetlere zaman ayıramaz. Namusu kocasına zimmetli olan, ha deyince bir tekmeyle kapı önüne konulan, ha deyince zorla yatağa atılan bir kadındır o. İnsanlıktan soyutlanmış, yaşamı evinin dört duvarı arasında hücreleştirilmiştir, yalnızlığa mahkum edilmiştir. Ona göre hazırlanan TV programları ile, pembe dizilerle, arkası yarınlarla kapalı kutuda beyni uyuşturulur, yaşamı arabeskleştirilir. Umutları, özlemleri, geleceği, tüm dünyası televolelerde, magazin haberlerinde eritilir, tüketilir. Kaderine boyun eğdirilir.

Yoksul gecekondularda sistemin sunduğu ağır yaşam koşullarını ve sefaletin kimi zaman doğal olarak, kimi zaman da yoksulluğun olmazsa olmaz koşulu olarak iliklerine kadar hisseden ve yaşayandır ev kadını. Gecekondu semtlerinin çamurlu yollarında düşe kalka su taşıyarak bel ağrılarına katlanandır. Su basan, çatısı akan evlerin en çok acısını ve zahmetini çekendir. Pazar yerleri dağıldıktan sonra odur elinde poşet, sırtında çuvalla, dökülen-çürüyen meyve ve sebzeleri toplayan. Kahve köşelerinde okey masalarına ve içki şişelerine hapsolmuş işsiz kocasının tüm yükünü, şiddetini, baskısını da çeken odur. Akşama tencere kaynatma, çocuklarına defter kalem alma düşüncesidir onun beynini kemiren. Daha iyi bir yaşam, ev, araba gibi kocasından beklentileri gömülmüştür hayal dünyasına. Bizzat sistemin çürümüşlüğünün sunduğu yaşam koşulları, yozlaşmış kültür, çektiği sıkıntıları ve acıları kaderiymiş gibi algılatılır. Sistem ondan kaderine razı gelmesini, sabretmesini ister. Hayat pahalılığı, artan yoksullaşma temel gereksinim maddelerini karşılayamaz hale getirince, kadınlara fahişeliğin kapısı açılmış olur. Geçim derdi ev işçisi olan kadını bir yandan ucuz işgücü olarak fabrikalara yöneltirken, bir yandan da vücutlarını para karşılığı satmaya yöneltir.

İşsizlik, düşük ücret, sigortasız çalışma, anne-çocuk sağlığını koruyucu yasaların yetersizliği, kreş sorunu çalışan işçi-emekçi kadınların baş sorunları iken, cinsel hastalıklar, uyuşturucu bağımlılığı, güvencesiz ve sağlıksız çalışma da diğer alanda çalışmak zorunda olan kadının karşılaştığı sorunlardır.

Kadın, cinsel ve sınıfsal ezilmişliği yetmezmiş gibi, uluslar üzerindeki baskılardan da en fazla nasibini alandır. Başka ulustan olan kimliklerinin yok sayılması, dillerinin ve kültürlerinin inkar edilmesi sömürücü sistemin bir politikasıdır. Katliamlarla, baskılarla, şiddetle, yakıp yıkmalarla, zoraki göçlerle bu politikalar ezilen ulus üzerinde etkisini gösterir, ama en çok da kadın üzerinde. Özellikle Kürt kadını daha ağır bir biçimde yaşar sistemin saldırılarını. Ana dilini konuşmasının yasaklanmasıyla, kirli savaşta ırzına geçilmesiyle, tacize uğramasıyla, gözaltına alınmasıyla, zorunlu göçlerle, baskı ve şiddeti daha yoğun yaşar.

Bu sistem kadına özgürlük veremez!

Üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlayan kadının köleleşmesi süreci, ancak özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla son bulacaktır. Kadını köleleştiren kapitalist sistem, kadına özgürlük ve kuruluş veremez. Uyguladığı sömürü, baskı ve şiddet politikaları ile kadının kölelik halkalarına yeni zincirler ekler. Cinsel, sınıfsal ve ulusal ezilmişliği bir arada yaşayan işçi-emekçi kadın ancak bu sisteme karşı tüm emekçi sınıflarla birlikte örgütlü mücadele ederse kurtuluşunu sağlayabilir. Sorunların kaynağı kapitalist sömürü düzenidir. Bu düzene karşı mücadele etmek ve sermayenin saldırılarına karşı her alandan örgütlenerek cevap vermek kadın-erkek tüm işçi-emekçi ezilen sınıfın yegane yoludur.

(Ekim, Sayı: 228, Nisan 2002)

__________________
MÊVAN is offline  
Eski 07-01-2008, 11:19 AM   #4 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Konum: deyşta rewanê
Mesaj: 29,629
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 105502
Rep Puanı : 10547108
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Varsayılan


Kadın ve devrim - S. Yılmaz



8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü...


Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’nun (UNFPA) hazırladığı “Dünya Nüfusunun Durumu 2000” adlı rapor, günümüzde kadınların, ama özellikle emekçi kadınların içinde bulunduğu koşulları oldukça çarpıcı bir biçimde ortaya seriyor (Bkz. Kızıl Bayrak sayı: 2000/38, s.10-11). Raporda sunulan tablo o denli vahim ki, islamcı gazeteler bile rapora ilişkin haberlerine “Modern cahiliye dönemi” türünden başlıklar attılar.

Hemen belirtelim ki, bu tablo, bütün bunların sorumlusu olan emperyalistlerin yağma ve talan örgütlenmelerinden biri olan Birleşmiş Miletler’in çizdiği ve deyim uygunsa aysbergin görünen yüzü bile olmayan bir tablodur. Bunların en başında yer alması gereken işçi ve emekçi kadınların işgücü sömürüsüne ilişkin pek bir şey göremiyoruz raporda. Ama bu kadarıyla bile rapor, “Ya barbarlık ya sosyalizm!” sloganının herkesten çok emekçi kadınlar için ne kadar yakıcı olduğunu göstermeye yetiyor.

Raporun yayınlandığı günlerde süren ve 17 Ekim’de sona eren “2000 Yılı Küresel Kadın Yürüyüşü” ise, 8 Mart dışında kadının kurtuluşu sorununu güncelleştiren bir girişim oldu. Yazık ki devrim cephesi açısından bu alandaki zayıflık hala sürüyor. Bundan dolayıdır ki, işçi ve emekçi kadınlar tarafından ilgi gören bu türden girişimler devrimci müdahalelere konu olamıyor ve bu nedenle de burjuva demokratik sınırları aşamıyor.

Kuşkusuz ki bu türden kampanyaların önemi görmezlikten gelinemez. Ama öte yandan, taleplerden yola çıkarak söylemek gerekirse, bu son kampanyayla kadının kurtuluşu sorunu bir kez daha sistem içine hapsedildilmiştir. Özel mülkiyete dayalı sömürü düzenine karşı değil, bu düzenin ürettiği bir takım kötülüklere karşı durmakla yetinilmektedir. Böylece de, niyetlerden bağımsız olarak, işçi ve emekçi kadının birikmiş tepkisi bir kez daha reformizm kanalına akıtılmaya çalışılmaktadır. Kadının çifte sömürüsü de dahil olmak üzere, her türlü sömürüye karşı mücadele, mücadelede gerçekten kalıcı sonuçlar elde edilmek isteniyorsa, özel mülkiyet düzenine karşı yöneltilmek durumundadır. Mücadele, emperyalist kapitalist-sistemin döne döne yeniden ürettiği, üretmesi de kaçınılmaz olan bir takım görünürdeki kötülüklere karşıtlıkla kendini sınırlamamalı, doğrudan bu sistemin temellerini hedef alan devrimci bir perspektife bağlanmalıdır.

Kadının köleleştirilmesi ve özel mülkiyeti
İlkel komünal toplum sınıfların, dolayısıyla sömürünün olmadığı bir toplumsal sistemdi. Kabileler biçiminde örgütlenmenin olduğu komünal toplumda, oldukça sınırlı olan ve biriktirilemeyen “mülkiyet” özel değil, fakat kabileler ölçeğinde toplumsaldı. Bu toplumsal sistemde anaerkillik esastı. Soyağacı kadınlara göre şekilleniyordu ve kadının toplumda önemli bir yeri ve saygınlığı sözkonusuydu. Fakat üretim tekniğindeki gelişmeler üretimde erkeği önplana çıkarmaya ve buna paralel olarak özel mülkiyet de adım adım oluşmaya başladı. Bunun sonucu olarak kadının toplumdaki yeri de zamanla değişikliğe uğradı. Bu süreci kadının tarih içindeki köleleşmesi üzerinden inceleyen Bebel, konuya ilişkin olarak şunları yazıyor:

“... Ortak ekonomi üzerinde yükselen eski durum, özel mülkiyet ile bağdaşmıyordu. Oturulacak yer seçme zorunluluğu için sınıf ve meslek belirleyici oldu. Yeni oluşan mal üretiminden, komşu ve yabancı halklar arasında ticaret ortaya çıktı, bu da para ekonomisini zorunlu kıldı. Bu gelişimi yöneten ve ona egemen olan erkekti. Yani erkeğin özel çıkarları artık eski centil örgüt ile herhangi bir temas noktasına sahip değildi, aksine, hatta çoğunlukla onun çıkarları kendisininkinin karşısındaydı. Böylece (centil örgütün -ÇN) önemi gittiçe azaldı. (...)

“Eski centil düzenden bu kopuşla, kadının etkisi ve konumu hızla düştü. Analık hukuku gitti, yerini babalık hukuku aldı. Özel mülkiyet sahibi olarak erkek, yasal sayabileceği ve mülkiyetinin varisi yapabileceği çocuklara ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle kadına başka erkeklerle ilişki yasağı koydu.

“Buna karşılık, kendi karısının ya da karılarının yanısıra, olanakları elverdiğince metres tutma hakkını kendisine tanıyordu. Ve bu metreslerin çocukları, yasal çocuklar gibi muamele görüyordu.” (August Bebel, Kadın ve Sosyalizm, İnter Yayınları, s.62-63)

Çok eşlilik yerini tek eşliliğe bıraktı, böylece bugünün çekirdek ailesi oluştu. (Bebel’in de işaret ettiği gibi, gerçekte bu kadının tek eşliliğiydi; erkek çok eşliliğini sürdürdü, bugün hala da sürdürüyor). Miras hukuku, mülkiyeti elinde bulunduran ve bu nedenle güçlü olan babaya göre şekillendi. Analık doğanın kadına verdiği bir üstünlükken, onu eve hapsederek köleleştiren bir ayakbağı haline geldi. Üretimin ağırlıklı olarak kol gücüne dayalı olmasından ötürü üretim sürecinin dışına düşen kadın, giderek eve hapsoldu. Ev köleliği, kadının yüzyıllar boyu ikinci, hatta üçüncü sınıf insan konumuna düşürülmesinin maddi zeminini oluşturdu.

Ekonomik olarak tamamıyla erkeğe bağlanan kadının toplumsal misyonu; çocuklarına bakmak, ev işlerini yapmak ve kocasının gönlünü hoş etmek olarak biçimlendi. Bugün dünyada eğitimsiz nüfusun üçte ikisini kadınların oluşturması, onların evin ücretsiz köleleri olmalarından bağımsız bir durum değildir. Dahası, aralarında dolaysız bir neden-sonuç ilişkisi vardır. Elbette kadının eğitimsizliği, onun sömürülmesini kolaylaştıran başlıca etmenlerden biridir.

Demek oluyor ki kadın, evin ücretsiz kölesi olmaktan kurtulup ekonomik bağımsızlığını elde etmeden, kelimenin en dar anlamında dahi özgürleşemez. Ne var ki kadın sorununun çözümünü bununla sınırlamak, kendi başına ekonomik bağımsızlığın kadını kurtaracağını sanmak bir yanılgıdır. Zira kapitalizmde kadın evinden “özgürleşmiştir”, kapitalizmin gelişmişliğine paralel olarak ekonomik olarak erkeğe bağımlılıktan kurtulmuştur. Ne var ki kapitalizmdeki bu özgürleşme, kadın üzerindeki çifte sömürüyü daha da billurlaştırmıştır. Kapitalist sistemde çalışan kadının, evin geçimini tamamıyla üstlense bile, özgürleşerek erkekle eşit toplumsal konum kazandığını söylemek koca bir yalandır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde bile kadın çifte baskı ve sömürüden kurtulamamıştır. Kadını köleleştiren özel mülkiyet ve bunun koşulladığı sömürü ilişkileri, bu ilişkilerin tarihten devraldığı ve incelmiş yeni kalıplar içinde yaşattığı ataerkil kültür mirası olduğu sürece kadın özgürleşemez.

Kapitalizmde kadın

“Tekniğin sürekli bir biçimde gelişmesi bir yandan üretim sürecinde kadın ve çocuk emeği kullanımını yaygınlaştırırken, öte yandan işgücüne olan talebi işgücü arzına göre nispi olarak azaltır. Yedek sanayi ordusunun bu büyümesi, işsizliği kapitalist düzenin yapısal bir özelliği haline getirir. Bu, işçilerin sermayeye bağımlılığını pekiştirir, gelecek güvensizliğini arttırır, sömürüyü yoğunlaştırmanın dayanağı olur.” (TKİP Programı, Kapitalizm,1. Bölüm/4. madde, s.16)

Demek oluyor ki, emekçi kadının üretim sürecine katılması, onu özgürleştirmek bir yana, kendisiyle birlikte emekçi erkeği de daha fazla köleleştirici bir rol oynamıştır. Zaten sermayenin kadını evinden “özgürleştirmesinin” nedeni, tam da ucuz işgücüne duyduğu ihtiyaçtan başka bir şey değildir.

Ayrıca ev işleri ve çocuk bakımı toplumsallaştırılamadığı sürece, kadın, büyük ölçüde kafa emeği gerektiren işlerde çalışıyor ve işini de pek çok erkekten daha iyi yapıyor olsa bile, yine de erkeğe göre dezavantajlı durumda kalır, ev ve çocuk bakımına ilişkin yüklerden kurtulamaz.

Bugünün Türkiye’sinde olduğu gibi, çoğu işyerinde kadın hamileliğinin son günlerine dek çalışır ve doğumdan kısa bir süre sonra işbaşı yapar. Bunu yapmazsa çoklukla işten atılır. Özel mülkiyet koşullarında analık da özeldir; kadının bundan gelen toplumsal hakları çoğu durumda kağıt üzerinde bile tanınmaz. Doğumun sağlıklı koşullarda yapılıp yapılmaması bile, bugün birçok ülkede hala ailenin iktisadi durumuna, elde ettiği kazanca bağlıdır. Parası yoksa, son derece sağlıksız koşullarda çocuğunu dünyaya getirmek ve büyütmek zorunda kalır. UNFPA raporunda, her yıl 8 milyon bebeğin ölü doğduğu ya da doğduktan kısa bir süre sonra öldüğü tespit edilmektedir. Başka bazı verilere göre, günümüz dünyasında beş yaşın altındaki her bin çocuktan 297’si gıda yetersizliği, hastalık ve bakımsızlıktan ölmektedir. Bunlar korkunç rakamlardır ve sözünü ettiğimiz durumun bir göstergesidir.

Sosyalizmde ise mülkiyet toplumsaldır. Toplumsal üretim ve mülkiyet ilişkileri içinde analık toplumsal bir işlevdir ve kadının bundan doğan tüm hakları tanınır. “Analık toplumsal bir işlevdir, kadının bundan doğan tüm hakları tanınır. Eski düzende kadını köleleştiren çocuk bakımı ve ev işleri toplumsal kurumlaşmalar yoluyla çözülür...” (TKİP Programı, V. Bölüm, “Kadının kurtuluşu” maddesi, s.38)

Kadın kapitalizmde ev köleliğinden de kurtulamaz. Gelişen teknolojiyle birlikte koşulları nispeten iyileşir; çamaşırı elde değil çamaşır makinesinde yıkar, ama yine kadın yıkar. Çünkü ataerkilliğe dayalı toplumsal işbölümü yüzyıllardır böyle süregelmiştir. Gelenekler, kültür buna göre biçimlenmiştir. Bireysel olarak bu duruma karşı çıkmanın sonu genellikle boşanmaktır. Toplum dul kadını dışlayarak, ona potansiyel fahişe gözüyle bakarak kadını bu alanda da kıskaca alır. Bu duruma düşmemek için kadın, üretimdeki çalışmasıyla evi tamamıyla geçindiren asıl kişi olsa bile, ev köleliğine de katlanmaya devam eder.

O halde ekonomik “bağımsızlık” kadının özgürleşmesinin maddi zeminini sunmakla birlikte, kendisini sağlamamaktadır, kendi başına sorunu çözmemektedir. Kapitalizmin ev işleri ve çocuk bakımını toplumsallaştırarak, bunun tüm giderlerin kamu fonlarından karşılayarak kadını özgürleştirme diye bir sorununun olmaması bir yana. Kapitalizmde kendine özgü biçimler içinde süregitmekte olan ataerkil kültür, ahlak ve değer yargıları da kadını ezmeye devam eder. Bu durum nispeten daha “demokratik” ülkelerde bile özünde böyledir. Ataerkillikle özel mülkiyet düzeni arasında dolaysız bir bağ vardır ve bu nedenle özel mülkiyete dayalı düzene son verilmedikçe kadının bundan kaynaklanan ezilmişliği de süregider.

20. yüzyılda sosyalizm deneyimleri
ve kadının kurtuluşu

Sözünü ettiğimiz, binyıllara uzanan toplumsal kültür, ahlak ve alışkanlıklardır. Bundan dolayıdır ki, kadının özgürleşmesi doğrultusunda sağlanan temel önemde bir dizi ilerlemeye rağmen, 20. yüzyıl sosyalizm uygulamalarında da bu ciddi bir sorun olarak varlığını sürdürebilmiştir. Hiç kuşkusuz bu ülkelerde kadın, en demokratik kapitalist ülkelerdekiyle kıyaslanamaz haklara sahip olmuştur. Kadının özgürleşmesi doğrultusunda son derece önemli adımlar atılmıştır. Ancak yine de, tam da ataerkil kültür ve alışkanlıklar yeterli bir mücadeleye konu edilemediği, bununla çok özel bir tarzda savaşılmadığı için, kadının erkekten sonra gelen olma konumunu aşmada alınan mesafe tatmin edici değildir. Bunda başka nedenlerin yanında, bürokratik yozlaşma süreçlerinin de önemli bir rolü olmuştur kuşkusuz. Yani kadının kurtuluşu alanındaki yetersizlik, yeni temeller üzerinde sosyalist bir toplumun kuruluşu ve komünizme doğru ilerletilmesi alanındaki genel yetersizlikten çok da ayrı bir sorun değildir.

Komünist partiler bir anlamda sosyalizmin çekirdeği durumunda ve gelecek topluma egemen olan ilişkilerin prototipini kendi iç yaşamlarında taşırlar. Yoldaşlar arası ilişkiler, geleceğin sosyalist toplumdaki insanlar arası ilişkilerin bugünkü bir biçiminden başka bir şey değildir. O halde komünist partiler bünyesinde kadın sorununun çözülmesi büyük bir önem taşımaktadır ve gelecek hakkında bir fikir vermektedir. Peki uluslararası komünist hareketin tarihi bu açıdan ne göstermektedir, gerçek durum nedir? 1937’de Komünist Enternasyonal dergisinde yayınlanan şu uyarı dikkate değerdir:

“Komünist partilerin saflarında bile, kadınlara karşı darkafalı, küçük-burjuva, küçümseyici bir tutumun kalıntıları hala güçlü bir etkiye sahiptir. Erkekler gelişebilirler, örgütlenebilirler, yönetebilirler, savaşabilirler, herşeyi yapabilirler. Kadınlar ama -ancak istisani durumlarda, ancak eğer özellikle atılgan, yetenekli, yetkinlerse...
(...)
“Komünist partilerin kadın çalışmasında şiddetli geri kalmışlıklarının nedenlerinden en önemlisi, bizzat kadınların kendilerini eksiksiz kişilik sahibi olarak görmemeleri, ikinci ya da üçüncü dereceden insanlar olarak değerlendirmeleri, kendi güçlerine inanmamaları, komünist partilerin bu alanda gereken herşeyi yapmalarını sağlamak için kadınların yeterli inisiyatif geliştirmemelerinin hiç de az rastlanır bir şey olmamasıdır.” (Kadın Sorunu Üzerine, İnter Yayınları, s.227)

1937’den 2000’e çok şeyin değişmediğini söylemek gerekiyor. Kaldı ki sorun komünist partilerde değil, fakat sosyalizmde kadının kurtuluşudur. Ama komünist partilerin bu konudaki duruşu canalıcı bir öneme sahiptir ve yineliyoruz geleceğin toplumundaki davranışlarını bir ilk göstergesi olmak bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Sovyetler Birliği’nde SBKP’nin Bolşevik çizgi ve geleneklerini hala koruduğu yıllara baktığımızda dahi, devrim öncesinde varolan kadın önderler dışında, yeni kadın önderlerin ortaya çıkmadığını görüyoruz. Gerek parti yönetiminde, gerekse diğer yönetim organlarında belirgin bir erkek ağırlığı vardır. Kuşkusuz bu doğallığında olan bir durumdur da denilebilir. Ama devrim, kapitalizmden devralınan mirasla sıkı sıkıya bağlantılı bu türden bir “doğallığı” yerle bir etme değilse, nedir?

Bu gerçeklikten ötürüdür ki, partimizin programının “Kadının Kurtuluşu”na ilişkin bölümünde, bu konuda çok bilinçli bir tutumla hareket edilerek şunlara işaret edilmiştir:

“ Toplumsal yaşamın tüm alanlarında kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için kararlı ve sistematik bir mücadele yürütülür. Eski toplumdan miras fiili eşitsizliklerin giderilmesi için her alanda kadın lehine ayrımcılık gözetilir. (s.38)

Bugünden bunu partide yaşama geçirmenin anlamı, kadın yoldaşlara parti organlarında öncelik tanımaktır. Eşit yetenek ve potansiyele sahip kadın ve erkek yoldaşlar arasında bir sorumluluk verilmesi gerekiyorsa, önceliğin kadın yoldaşlara tanınmasıdır. Bundan da önemli olan, bir bütün olarak parti yaşamında kadın yoldaşların gelişimini özel bir politikayle teşvik etmek, bu yoldaşları her yolla desteklemek, bu sorunla her düzeyde yakınen ve sürekli ilgilenmektir. Bu parti programımızın bir gereği, parti yaşamında gerekleri mutlak biçimde gözetilmesi gereken emredici bir hükmü kabul edilmelidir.

Parti programında ortaya konulan sağlam bakışaçısı kavranmadan, içselleştirilmeden, işçi sınıfı ordusunun kadın yarısını örgütlemek başarılamaz, bu bir yana, soruna gereken önem dahi verilemez.

Kadını köleleştiren ideoloji ve geleneklerle mücadele

Programımızın aynı bölümünde devamla şöyle denilmektedir:

“TKİP, kadının tarihsel ezilmişliğinin yarattığı fiili eşitsizliklerin tüm izleriyle silinmesinin yeni toplumun inşası ve yeni insanın biçimlenmesi eşliğinde uzun bir tarihi döneme yayılacağının bilincindedir. Bu bilinçle, kadını köleleştiren ve aşağılayan ideoloji ve geleneklere karşı sistematik bir mücadele yürütür.”

Hiç kuşkusuz bu mücadele bugün daha yakıcı bir biçimde sürdürülmek zorundadır.

Kapitalizm kadının sadece işgücünü değil, bedenini de metalaştırır. Pornografi ve fuhuş, özellikle kapitalizmin iyice çürüyüp kokuştuğu şu son döneminde, giderek gelişen bir sektör durumuna gelmiştir. Fuhuş, bizzat kapitalist devlet tarafından vergilendirme yoluyla meşrulaştırılarak yaptırılmaktadır. Manukyan gibi bu sektörün “patroniçeleri” Türkiye’de vergi rekortmeni olmaktadır. Burjuvazinin ahlakı ise boyalı basının sosyete sayfalarında gözler önüne serilmektedir; kimin kimle düşüp kalktığı belirsizdir. Ve egemen sınıf kendi kültürünü topluma empoze etmektedir.

Burjuvazi kendi kültürünü, ahlakını, daha doğrusu ahlaksızlığını topluma empoze etmekte hiç de başarısız değildir. Erkek işçi yanı başında çalışan, aynı sömürüye tabi tutulan, aynı kaderi paylaştığı kadın işçiye, kişiliği ve sınıfsal konumu üzerinden değil, çoklukla cinsiyeti üzerinden yaklaşmaktadır. Çünkü tıpkı din gibi korkunç bir cinsellik bombardımanıyla afyonlanmaktadır.

Engels’in 1840’larda İngiltere’de emekçi sınıfların durumunu anlattığı kitabında söyledikleri bugün de geçerliliğini korumaktadır.

“İspirtolu içkilere düşkünlüğü yanında seksüel ilişkilere düşkünlük birçok İngiliz işçisinin başlıca kusurudur. Ama bu da, bu özgürlükten yararlanma aracı olmayan, kendi haline bırakılmış bir sınıfın durumundan zorunlu olarak doğan bir sonuçtur. Burjuvazi onlara bir yığın yorgunluk ve acı yüklerken yalnız bu iki hazzı bırakmıştır, ve bunun sonucu, işçilerin yaşamdan bir şeyler almak için, bütün hırslarını bu iki hazda yoğunlaştırmaları ve kendilerini onlara aşırı ve en kuralsız tarzda vermeleridir. İnsanlar ancak hayvana yaraşabilecek bir duruma düşürülürse, onlara başkaldırmaktan ya da hayvanlaşmaktan başka hiçbir şey kalmaz.” (Engels, Kadın ve Aile, Sol Yayınları, s.31)

Hayvanlaşmanın dayatıldığı ve buna karşı başkaldırının olmadığı bir yerde, hayvansal içgüdülerle biçimlenen davranışlar bir yerde olağanlaşıyor. Ancak başkaldırının olduğu yerde kadın yiğitliği ve cesaretiyle öne çıkmaktadır. Bugünün mevzi direnişleri üzerinden bile bunun böyle olduğunu bütün açıklığı ile görmekteyiz. Mücadele yalnızca kadının gücünü ve insani kimliğini açığa ve önplana çıkarmakla kalmaz, erkeği de hayvani duygulardan uzaklaştırarak, kadına ataerkil önyargılarla bakışını darbeleyerek insanileştirir.

Kadının cinselliğinin bu denli öne çıkarıldığı koşullarda, üstyapıdaki feodal kalıntılar çarpık bir “namus” anlayışıyla kadını bir kez daha vurmaktadır. Korucuların tecavüz ettiği genç kadının abileri tarafından katledilmesinin üzerinden bir yıl geçti. Parayla yaşlı bir erkeğe satılan genç kız kaçtı diye, yakalandığında erkek abileri tarafından köprüden atılmasının üzerinden çok fazla zaman geçmedi. Erkek eşini aldattığında “zamparalık” payesiyle sırtı sıvazlanırken, kadın değil eşini aldatmak, tecavüze uğrasa bile suçludur, fahişe muamelesi görür ve katli vacip olur. Savcılar ve polisler arasında yapılan bir anket, bu rezil zihniyeti tüm çıplaklığıyla ortaya sermektedir. “Kadın tecavüzü arzuluyor”! Anketin sonucu aynen böyledir...

İşçi ve emekçilerin böylesine cinsellik bombardımanıyla afyonlanması, öte yandan ataerkil gelenek ve alışkanlıkların varlığını sürdürmesi, onlara kurulu düzen tarafından Engels’in sözünü ettiği hayvana yaraşır bir yaşamın dayatılmasındandır. Başkaldırının olmadığı koşullarda, işçi ve emekçilerin “yaşamdan bir şeyler almak için, bütün hırslarını bu iki hazda yoğunlaştırmaları” tam da bundan dolayıdır.

Cinsel kimliğinden kaynaklı sorunları önplana çıkan emekçi kadının sınıfsal kimliğiyle değil de cinsel kimliğiyle mücadeleye kanalize olması ise burjuva reformistlerine, yani sonuçta bir kez daha kurulu düzene yaramaktadır. Böylece, sınıfsal kimliğiyle devrim saflarına katılamayan kadın cinsel kimliğiyle düzen akımlarının saflarında yer alır.

“Kadın kitleleri ya devrime ait olacaklardır, ya da karşı-devrime! Şuna güvenmeyin ki, içsavaş giderek daha keskin biçimlere büründüğü için, kadın da nerede durduğu ve ne için savaştığı konusunda kendi kendine karar verecektir. Eğer siz komünistler en geniş kadın kitlelerinin devrimci kampa katılmasına çalışmazsanız, o zaman burjuva partileri, kadınların karşı-devrim kampında toplanmalarını sağlayacaklar ve (reformistler, burjuva feministleri) kadınl