Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Kültür, Sanat, Edebiyat > Kültür Sanat Bölümü > Genel Kültür

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 27-12-2007, 11:51 AM   #1 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Oct 2007
Konum: Azadi û Jiyan / Güneşin Ülkesi
Yaş: 29
Mesaj: 3,225
Üye No: 168268
Cinsiyeti : Bayan
İtibar Gücü: 42577
Rep Puanı : 4257293
Rep Derecesi
zilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond reputezilan_80 has a reputation beyond repute
Lightbulb Alt-Kimlik, Üst-Kimlik, Anayasal Vatandaşlık Tartışmaları Ve Kürtler.


Çağ, artık egemen ulus-devlet, egemen ulus milliyetçiliğini aşıyor. Egemen uluslar kimliği yerine ortak ulus, anayasal vatandaşlık, özgür, eşit ve demokratik yurttaşlık kimliği giderek alan kazanmaktadır. Mevcut ulus-devlet yapıları gelişen yeni sosyal ve siyasal yapılanmalara artık bir cevap olmaktan öte engelleyici hatta gerileten bir konuma düştükleri ulus-devletin baş aktörü, kurucu unsuru olan Kapitalist toplumun egemen sınıfı burjuvazinin bile işine gelmemektedir. “Kutsal amaçlar kadar kutsal araçlara da ihtiyaç vardır.”*Kurulan araçlar eğer insanlara; topluma, bireye demokratik, özgür ve eşit temelde adaletli hizmet etmiyorsa, çağın ve dönemin gereklerini uygulayamıyorsa, insanlığı kırılmalara götürecek hastalıkları bağrında taşıyor demektir. Milliyetçilik hastalığıyla -“Milliyetçilik modern kalkınma tarihinin patolojisidir.”*- devletler Faşizm ve Reel sosyalizm örneklerinde herhalde yeterince açığa çıkmıştır. Ulusu eğer, “hayal edilmiş siyasal bir topluluk” olarak ele alırsak, milliyetçilik ile devletin ulusu ayakta tutabilmesi için her şeyi ama her şeyi yapma patolojisine yakalanmış ta olacaktır. Aslında devletin değişime ihtiyaç duyduğu bu milliyetçi patolojik (hastalıktan) kurtulma sürecidir.
Değişen dünya ve yeni dinamikler beraberinde yeni sosyal ve siyasal oluşumları getirmektedir. 21’ yy da dünya hızlı bir değişim süreci içerisinde bulunmaktadır. Dünyada ki değişim seyri takip edildiğinde ekonomik, siyasal, teknolojik, sosyo-kültürel, ekolojik ve nüfus hareketliliği, dönüşümleri dikkat çekici bir hızla içinde bulunulan süreci etkilemektedir. Bu kadar devasa baş döndürücü değişime, mevcut siyasal mekanizmanın idari yapısı nasıl baş edecektir. Küreselleşen, hızlı bir entegre sürecine giren dünyanın sosyal yapısını dar, elit, ulusçu, antidemokratik, yerel siyasal oluşumlar nasıl güç getirebilecektir. Sovyetler Birliği, reel sosyalist devletlerin, totaliter ve otoriter iktidarların, ırkçı ve şoven ülkelerin yıkılmaları, ulus-devlet milliyetçiliğin aşılmalarının nedeni yeniçağ ve değişim kriterlerine ayak uyduramadıkları içindir
Türkiye’nin iç dinamikleri hızlı bir değişimi dayatmasına rağmen, özellikle siyasal yapısı bu hızlı değişim dinamiklerini sürekli engellemektedir. Türkiye şu an dışa açılım, dışla bütünleşme, ulus-devlet yapısını aşan, bölgesel birliğin bir üyesi olma arayışındadır. Küreselleşen dünyanın bir parçasına öncülük eden AB, Türkiye yi kendi içersine katması dış dinamikler açısından olumlu bir değişime doğru götürebilir. Ancak salt dış dinamiklere göre kendini ayarlaması, dış dünya ya entegre olmaktan öte dış dünyanın etkisine girerek kendi özgülünü ve özgüvenin kaybetmiş olacaktır. Zaten Türkiye’nin tarihsel nitelikte ciddi hatası sürekli dış dinamikleri belirleyici unsur olarak görmesi, iç dinamiklerine karşı inkâr ve imha temelinde yaklaşmasıdır.
Türkiye’nin değişim ve yeniden yapılanma sürecinde, yeniden tanımlanma sorunu vardır. Yani nasıl bir kimliği olacaktır? Ulusu meydana getiren halklar nasıl tanımlanacaktır, kendilerini nasıl ifade edeceklerdir. Bir ulus tek bir halktan da oluşabilir, birçok halkın bir araya gelerek tek bir ulus çatısı altında birleşerek bir ulusu da meydana getirebilirler. Almanya ulusu ve İsviçre ulusu. Almanya tek halklı bir ulus olarak, İsviçre ise birçok halktan oluşan bir ulustur. Ayrıca Türkiye gibi uluslar da vardır. Ama önemli olan ulusların kendi kaderlerini nasıl tayin ettikleridir. Antidemokratik ulus ve uluslaşmaların nasıl milliyetçiliğe, ırkçılığa, tek ulus egemenliğine götürdüğü Türkiye ve Almanya gerçeğinde bariz bir şekilde bilinmektedir. Gönüllü mü? Zoraki mi? Ne kadar demokratiktir? Ulusların demokratik içerikleri ulusların geleceğini de belirleyecek olan karakterini de çizmiş olacaktır.
Türkiye Cumhuriyetinin antidemokratik yapısı mevcut Ulusal sorunlarını çözemedi. Eğer bugün Kürtler, azınlıklar, alt kimlik, üst kimlik, kültürel kimlikler gibi sorunlar tartışılıyorsa bu, bir Ulusal sorunun olduğunun itirafıdır. Cumhuriyetin kurucu üyesi olarak Kürtler bugün hiçbir anayasal ve siyasal haklardan faydalanmıyorlar, kullanamıyorlar. Anayasal adaletsizlik cumhuriyeti sürekli dış tehditlerin etkisinde ve iç isyanlarla karşı karşıya bırakarak, diktatör bir cumhuriyet olarak toplumsal dinamiklerden ayrıksı kalmıştır. Özgür, eşit ve demokratik toplumsal irade hiçbir zaman cumhuriyet harcına yansıyamadı. Bin dokuz yüz yirmi beşlerde Kürt isyanları durmadan sürekli büyüyerek günümüze kadar taşınmasının nedeni cumhuriyetin ulus gerçeğine yaklaşımında ki antidemokratik felsefi, ideolojik ve siyasal bakış açısıyla bağlantılı bir olgudur. Çünkü kimlik sorununu objektif ve bilimsel veriler ışığında gerçekçi bir çözümle ortaya koyamadı. Dönemin hassasiyetleri, burjuva sınıfının öncelikli çıkarları, Türk toplumunun tarihsel geleneksel milliyetçiliği öncü güç olarak örgütlendirilerek oldukça şoven, antidemokratik bir cumhuriyet kimliğine büründü.
Mevcut cumhuriyet yeniçağa kimlik sorunuyla girmektedir. Kürt Ulusal demokratik ve Türkiye sosyal dinamikleri ile dış dünyanın demokratik dinamikleri, Türkiye yi zorunlu bir değişime doğru götürmektedir. Bugün giderek süreklileşen ve gündemin ana maddesi haline gelen Kürt sorunu bunun en temel nedenlerindendir. Tartışmalara ve tartışılan taraflara bakıldığında henüz netleşmeyen, oldukça muğlâk, egemen sınıf ve şoven çıkarları aşmayan sürekli yönlendirilen bir tartışma düzeyi görülmektedir. Türk egemen güçleri halen Kürt Ulusal sorununu bir ulus sorunu olarak, Ulusal demokratik hareketini sorunun bir tarafı olarak görmemektedir. Kürt sorununa bir ‘terör’, sosyal ve ekonomik “geri kalmışlık” temelinde yaklaşmaları, özünde Ulusal sorunu saklamaya, inkâr ve bertaraf etme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Dahası Türkiye Cumhuriyetinin Kürt Ulusal sorununa stratejik olarak inkâr ve imha politikası, taktik olarak ise Kürt kimliğine evet ama Kürt Ulusal mücadelesine hayır politikası sürekli gündemde tutularak ‘terör’ sorunu niteliğinde yaklaşmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti artık kendi iç sorunlarını yani ulusal ve toplumsal sorunlarını cesaretle tartışabilmelidir. Ulusal sorunu sürekli saklayarak, inkâr ederek çözemeyeceği artık gün gibi aşikârdır. Yıllardır, ırkçı, şoven toplumsal mühendisler yetiştirerek farklılıkları, çeşitlilikleri zorla asimilasyona tabi tutuğu halde, isyan ve ayaklanmalardan başka hiçbir işe yaramadı. Ulusçu kapitalist egemenler cumhuriyete bir mülkiyet şeklinde yaklaştıkları sürece, cumhuriyetin ezilen ulusları, emekçileri sürekli mücadele içerisinde olacaklardır. Ne bölünme ne inkâr, ne isyan ne de katliam ancak demokratik ve özgür yaşam ideallerine hiç kimsenin taciz ve tecavüz etme hakkı da yoktur. Bölünme, parçalanma sendromunu yaşayarak, cumhuriyet mozaiğini inkâr ‘ne mozaiği ulan!’* gibi kaba ve geri bir zihniyetle çağdaş, demokratik bir cumhuriyet “muhayyel” durumunda kalacaktır. Çağdaş bir cumhuriyet eleştirisel olmalıdır, eleştirisel olmayan bir tarihsel olgu her zaman aşılmakla yüz yüze kalacaktır.
Bugünkü cumhuriyetin almış olduğu karakter ve çizgi tamamen 70 yıllık bu serüvene katılanlara aittir. Kemal Atatürk’ün dışında nasıl bir cumhuriyet tartışmasına, kararlaştırmasına ve uygulamasına pek fazla kimse katkı sunmadı. Sadece bir devletin gerekliliğine ve Türklüğün nasıl etkin bir konuma geleceği tasavvur edildi. Bunun ilk adımları Enver Paşa ile başlanan, Lozan’la ete-kemiğe bürünen ve günümüze kadar gelen bir serüvenin devamıdır.

Lozan Antlaşmasıyla ulus-devlet milliyetçiliği (Türk kimliği) söz ve karar iradesinde tek egemen kurucu öğe olarak ön palan çıktı. Oysa bilindiği gibi cumhuriyetin kurucu unsurları sadece Türk kimliği değildi. Başta Kürtler ve diğer birçok azınlık halklar cumhuriyet kuruculuğunda aktif yer aldılar. Cumhuriyetin demokratikleşmemesi Türk kimliğin ulus milliyetçiliğine ve tek ulusun kayıtsız, şartsız egemenliğini, diğer ulus ve halklar üzerinde “üstün” bir ulus-devlet egemenliğini getirdi. Lozan da Kürt halkının asli üye olarak cumhuriyette yer edindiği söylemler doğru ve gerçekçi olmayan yalan ve hayali ürünlerdir. Sadece bir söz düzeyinde “söylenmiş” o kadar. Lozan’ın tek hakimi Türk kimliğidir. Kaldı ki, Lozan’a sürekli çomak sokarak politik çıkarlarına alet eden, emperyalist egemenler ve milliyetçi şoven politikalarını rant ve savaş üzerinde yürütmek isteyenlerin kirli oyunları oldukları tutum ve davranışlarıyla bellidir.
Türkiye Cumhuriyeti biçimlendirilme aşamasında model alarak Fransız üniter devlet yapılanmasından esinlenerek çerçevesi çizildi. Fransa’nın antidemokratik yapısı dönemin birçok ulus-devlet ve uluslaşma süreçlerine damgasını vurdu. Oysa Fransa Cumhuriyeti homojen bir sosyo-etnik yapıya sahipti. Kaldı ki, -Fransa kültür milliyetçiliğine dayalı bir yapılanması vardır- genelin iradesi kimlik olarak ulusun kimliğinde bütünleşebiliyordu. Dolaysıyla Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda esinlendiği model ile Türkiye’nin toplumsal yapısı birbirine çelişiyordu. İyice dikkat edildiğinde cumhuriyet kuruluşuna kadar Türkiye’nin farklı etnik ve sosyal yapısı inkâr edilmiyordu. Ama ne zaman ki cumhuriyet ilan edildi, kuruluşunda asli unsur olarak yer alan uluslar başta Kürt ulusu kurucu üyelikten dışlanarak inkâr ve imha sürecine tabii tutuldular. İşte günümüzün cumhuriyeti bu temeller üzerinde kurumsallaşarak varlığını sürdürdü. Sonuçta dışlanma ve isyan bu, her iki halkın tarihsel kaderleri birlikte yaşamakken, milliyetçilik hastalığı her iki halkı düşman olarak karşı karıya getirdi.
Türk devleti yıllarca Kürt sorunun adını telâffuz etmeden korktu, adını koymadan kaçtı. İfadelendirmeye çalışanlara şiddet dahil bütün yollara başvurdu. Hâlbuki eğer, ulusal bir sorun varsa eğer çözülmemiş ise, her zaman ulusal mücadelenin er veya geç ortaya çıkması, yeniden ve süreklileşerek gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Eğer bir ulus köleliği söz konusuysa “cennette” bağışlansa, ulusun kendisi bu köleliği gönüllü kabulleneceğine inanalar varsa, Kürtleri artık görmeleri ve buna göre yeniden düşünmeleri iyi olacaktır.
Kürt sorunu var niteliğinde daha yeni telâffuz etmesi ama bir ulus sorunu niteliğinde değil, bir siyasal sorun olarak değil, sadece dilsel –kültürel değil- farklılık, bireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde yaklaşması, sorunun buz dağının sadece görünen kısmına dayanarak, görünmeyen kısmını saklamaya dönük kısmi itiraflardır. Kendi devrimci iç dinamiklerine dayanarak köklü bir çıkış yapılacağına, AB kriterleri ekseninde Kürt sorununa yaklaşmaları cumhuriyet adına bir talihsizliktir. AB sürekli politik bir malzeme temelinde Kürtleri kullanmaları devletin bu soruna yaklaşımındaki acizliğinden ileri gelmektedir. AB’nin dönem dönem Kürtleri ‘azınlıklar’ statüsünde görmesi Avrupa’nın politikasını yeterince açığa çıkartmaktadır. Bu bile Lozan da ki Antlaşmayı yeniden tartışılmasına dolaysıyla Lozan’ın aşılması tartışma gündemine girecektir ki, reel cumhuriyet hiçte buna hazır görülmemektedir. Lozan antlaşmasını yeniden tartışmaya koymanın Türkiye toplumsal gerçekliğine ne gibi bir faydası olabilir? Nihayetine emperyalist egemenlerin denetiminde ve onayında geçen ulus-devlet egemenliğin anlaşmasıdır. Oysaki Kürtler 1920’ler de cumhuriyetin asli kurucuları olarak aktif derecede cumhuriyette yer almışlardır. Dolaysıyla Kürt Ulusal sorununa ne bir dilsel ne bir azınlıklar sorunu olarak yaklaşabiliriz. Sorunun bir yönü olmakla beraber sorunun kendisi değildir.
Türkiye’nin kimlik tartışması Kürt kimliğinin nasıl çözümleneceğine bağlıdır. Dolaysıyla alt-kimlik, üst-kimlik, anayasal vatandaşlık kavramları Kürt Ulusal sorununa hitap etmektedir. Eğer Kürtler bir ulus kimliğinde kabul görülecekse, doğal olarak bir ulusun tüm haklarından yararlanma hakkına da doğrudan sahip olması kaçınılmazdır. Nedir bu ulus hakları? Demokratik cumhuriyette, etnik ve siyasal nitelikte anayasal vatandaşlık statüde her tür oluşumlara doğrudan katılımı, yer alması ve özgürce kullanma hakkıdır. Bu tanımlama Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını istediği şekilde belirleme hakkını verir. Her türden ayrılma ve bağımsız ulus olma hakkına sahip olduğu anlamına gelir. Kürt ulusu, cumhuriyetin kuruluşunda bu hakkını ortak ve birlikte yer alma olarak kullandı. Binlerce yıldır kader birliğini yapan, 1071’de Malazgirt, 1654’te Çaldıran ve 1920’de kurtuluş savaşında defalarca kanıtlanmış bir ortak yaşam birliği neden bir ayrılık nedeni olsun?
Artık ayrılmanın, bağımsız bir yapılanmaya (devletleşmeye) gitmenin, dünyanın objektif koşulları, ulus-devletlerin antidemokratik yapıları, uluslaşmanın bile artık tartışılır konuma gelmesi devrimci nitelikte ulus sorunu diyalektik çözümünü başka alternatiflerle aramak gerekir. Yerelsel düşünme, insanın kafasında ne kadar çit, sınır, duvar ördüğü, feodalite, kapitalist ve reel sosyalist dönemler yeterince açığa çıkartmıştır. Bunları yeniden tekrarlamak, taklit etmek olsa olsa onların “küçük adamları” olmak anlamına gelir ki, kendi çağımızı yaşayacağımız onların çağını, zihniyetini ve benciliğini yaşadığımız anlamına gelecektir.
Her türden devlet ve ulus-devlet tartışması, alternatifi, küçük burjuva ve ulus milliyetçiliğini öncülleyen bakış açısına sahiptir. “Burjuva”, “sosyalist”, “bağımsız” ulusal nitelikli devletler gibi yapılanmalar nihayetinde bir ulus, bir sınıf egemenliğine vurgu yapan ön geçmişe sahip denenmiş, sınanmış bir realitedir. Halen ulus-devleti bir çıkış olarak görmek, uluslaşmayı bir devlet üzerinden gerçekleştirmek, yaşanan realiteleri bilimsel nitelikte değerlendirememektir. Yüz yıllardır yaşanmış deneyimlere rağmen halen bunda ısrarcı olmak eğer ahmaklık değilse safdillilik olur ki, bu da her açıdan egemenlerin ekmeğine yağ sürecektir. Burada sorun milliyetçiliktir. Çünkü her tür milliyetçilik devletleşmeye ve milli egemenliğe gönderme yapar. Bu da yeni bir devletin habercisidir. Yeni bir devletten ziyade olan devleti demokratikleştirmek neden olmasın? “Benim devletim diğer devletlerden daha iyidir”, “küçük olsun benim olsun” histerisi ulus milliyetçiliğini ve antidemokratik yapı taşlarını örmekten başka fazla bir anlamı ve içeriği kalmamıştır. Egemen ulus ve sınıflar sömürü iktidarlarını devam ettirmek için şoven, ırkçı, antidemokratik siyasal devleti ideolojik argümanlarla sürekli gündemleştirmeye çalışmışlardır.
Kurulu cumhuriyetin dışında değil, mevcut cumhuriyetin içinde yer alan her etnik ulus, halk ve farklılıkların ortak, eşit ve demokratik temelde özgür birliktelikte bütünleşen yeni bir demokratik cumhuriyet. Dünyada birçok cumhuriyet örnekleri eksiliklerine rağmen ortak bir çatıyı oluşturmuşlardır. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan bu konuda şöyle diyor. “Benim bu konuda ortak bir konsesus olarak belirtmek ve önermek istediğim bir husus, birçok ülkede görüldüğü gibi, tek ulusu bir ülke adıyla anmak biçimindedir. Örmeğin İsviçre, Belçika, İspanya, Rusya, ABD ve daha birçok ülkede olduğu gibi, ne kadar dil ve kültür varlığı olursa olsun, tek bir İsviçre, Belçika, İspanya ve ABD ulusu nasıl mümkünse, Türkiye ulusu olarak da mümkündür. Türk yerine Türkiye ulusu daha gerçekçi, tarihi ve sosyal realiteye daha uygundur.”* İsviçre de birçok ulus yaşamaktadır. Fransız, Alman, İtalyan, Romans gibi halklar ortak bir konsesus te birleşerek İsviçre ulusu olarak ortak bir devleti seçmişlerdir. Bu değişik ulusları birleştiren temel kriter demokrasi ruhudur. Etnik, kültürel, dil ve tarih olarak farklı biyolojik arılık artık bir parçalanma, ayrılma ve ulus egemenliği gibi nötrleştiren olgular artık fazla rağbet görmemektedir. Sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel olarak uzun tarihli -Türk ve Kürtler gibi- ortak yaşam birlikteliği onları bir toplum bir sosyal çatı ve bir ruhsal birliğe götürmüştür.
Burada temel sorun cumhuriyetin ya da ülkenin demokratik olup olmama sorunudur. Anayasal düzeyde demokratik hukuk ve laik devleti olarak sınırlarını belirlemiş, bütün farklılıklara eşit derecede katılma, bölüşüm ve paylaşım hakkını tanımış, ortak ve gönüllü bir birlikteliğin olduğu zeminlerde demokrasinin arta kalan sorunu artık sürekli pratikleşmesine bağlıdır.
Bugün Türkiye Cumhuriyeti içersinde etkin ve egemen kimlik tartışmasız Türk ulusudur. Resmi dil Türkçe, resmi kimlik Türk aidiyetidir, Resmi tarih Türk Tarihidir. Devletin bütün kurumları bu “resmiyetleri” kurumak, geliştirmek ve egemen kılmakla mükelleftir. Mesela, Türk tarih ve dil kurumu; Türk tarihini, Türkçe dilini kurumak ve geliştirmek için on yıllardır bir seferberlik içerisindedirler. 1920’ler de Türkçe toplam sekiz bin kelimeden oluşuyordu. Bunun altı bini Arapça, Farsça ve Kürtçe dillerinden devşirilerek Türkçeye mal edilmiştir. Türk Tarih Kurumu ise, Türklerin ataları Sümerler, Hititler olabilir ihtimalleri üzerinde yıllarca araştırma yapmışlardır. Hatta Kemal Atatürk, devlet bankalarından birini Sümerbank, diğerini Etibank olarak adlandırdı. Türk ırkını egemen kılmak için ise, Türk ulusundan olmayanlara kendi anadillerini (Kürtçe gibi) yasaklayarak Türk dili, Türk tarihini öğretmek ve eğitmek için, eğitim kuruları on yıllardır seferberlik içersindedir. Ayrıca Kürdistan da zenginlik kaynakları talan edilerek İstanbul gibi metropollerde işletilmesi, ayrımcılığın en bariz örnekleridir. İşte Türk ulusunun, kimliğinin, aidiyetinin üstünlüğü. Sağ ve sol cumhuriyetçilere, Devlet Bahçeli ve Deniz Baykallara göre hiçte Türk ulusu egemen değildir! İşte farklı cumhuriyetler. İsviçre ile Türkiye Cumhuriyeti! Temel sorun cumhuriyetin demokratikleşmesidir dediğimizde, demokrasinin radikal şekilde pratikleşmesidir.
Kürt Halk Önderi, emperyalist ve işbirlikçilerin Türkiye Halkları üzerideki kirli ve katliamcı politikalarına sürekli uyarmasına karşın, Kürt Ulusal mücadelesine karşı sürekli ırkçı, şoven ideolojiyle tahrik ve saldırılar düzenlendi. ‘Milliyetçilik Türklere dışarıdan dayatılıyor. Almanlar Orta Asya’ya gitmek için Türklere milliyetçiliği aşıladılar. Türkiye’nin böyle bir milliyetçiliği yoktu. Sebataycılığı ise Türkleri Müslümanlıktan kopartmak için empoze ettiler; Türkleri izole etmek, dıştan dayatmalarda bulunmak için bunun yaptılar. Mustafa Kemal Anadolu yurtseverliğine taşırmak istedi; bu konuda ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Filistin ve İsrail milliyetçiliğinin Filistin’i ve İsrail’i ne hale getirdiği ortada. Türk milliyetçiliğinin Türkiye’yi getirdiği nokta belli. Enver Paşa milliyetçiliği Osmanlıya kaybettirdi.’* Türkiye’nin sağduyulu yöneticileri! Kürt Ulusal mücadelesini sürekli ‘emperyalist politikaların Türkiye üzerindeki bir oyunu olarak’ lanse etmeye çalışır dururlar. Ancak bu konuda objektif ne bir verileri ne de somut bir kanıtları olduğu, mücadele eğer iyi takip edilirse mesela, ABD’nin, AB’ nin kimlere nasıl ve hangi düzeyde açık bir şekilde, hatta stratejik nitelikte nasıl ortak oldukları rahatlıkla farkına varılır. Kürt Halk Önderi, yıllardır Filistin, İsrail örneğini verirken milliyetçiliğin emperyalistler tarafından nasıl yeniden hortlanarak bir Türk, Kürt çatışmasına doğru evrilme kazandığına dikkatleri çekmek istemişti. Bir Eylül dünya barış günü kutlamalarında Kürtler barışı seslendirirken, şoven ve faşist güruhların Türk halkını nasıl galeyana getirdiği, linç olayları nasıl sahnelendirildiği, ardından devlet yetkililerin açıklamalarına hepimiz şahit olduk. En bariz örneği; Şemdinli olaylarıdır. Ülkeyi nasıl bir iç savaşa götürülmek istedikleri ve ülkenin nasıl yeni bir Filistin ve İsrail’e dönüştürülmek istendiği her halde artık apaçıktır.
Kürt Önderi Abdullah Öcalan yıllar öncesi, bugün tartışılmak istenen sorunu gündemleştirmek için, sürekli devlete, aydınlara ve kamuoyuna çağrı yapmaya çalıştığı halde olumlu bir cevap almaktan öte yoğun saldırı kampanyaları geliştirildi. Demokratik Cumhuriyet, ortak cumhuriyet, asli unsur, alt-üst kimlik gibi Türkiye sorunun can alıcı tartışmaların güncelleşmesi için yoğun bir mücadele verildi.
Türkiye de bazı kurumlar, değişik adlar altında Kürt sorununa dikkat çekmeleri için raporlar hazırladılar. Bunların içerisinde en dikkat çekici olan Baskın Oran’ın Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu adına hazırladığı rapordur. Bu Raporda Türkiyelilik kavramı ön plana çıkmaktadır. “Türkiyeli üst kimliğini benimseyince azınlık kalmaz, kimse kimseye yukarıdan bakamaz. Bu, Kürtleri rahatlatır, memlekete bağlar. Türk üst kimliği Türkiye’yi bölüyor. Çünkü bir Kürt ben Türküm demiyor. Ben Türkiyeli Kürdüm diyor. Kıbrıs’ta da öyle değil mi? Kıbrıslı Türk ve Türkiyeli Türk kavramları var. Ama bunu anlamıyor bazıları. Oysa Ermeni’yi, Rum’u, Çerkez’i, Kürt’ü, Türk’ü, Laz’ı, Arnavut’u, Süryani’yi Keldani’yi, Asurî’yi, Çingeneyi kucaklayan tek kavram Türkiyeli kavramıdır. Türkler bundan rahatsız olmaz. Türkler zaten pratikte kuvvetli unsurdur. Çünkü resmi dil Türkçedir, ülkenin adı Türkiye’dir ve bayrak Kemalistler tarafından oluşturulmuştur.”* Eksikliklerle beraber bu raporun özü, cumhuriyetin demokratikleşme çizgisini formüle etmeye çalışmaktadır.
Ancak demokratik bir anayasanın yeniden formüle edilmesi gerekir ki bu da Türkiye’nin radikal bir anayasa reformundan geçmesine ihtiyaç vardır. Anayasaların kolay değiştirilmediği, uzun dönemlere hitap ettiği kalıcı bir toplumsal sözleşmeler olduğu için söz konusu olan yeni anlaşmaların yani; Türk, Kürt ve diğer halkların kurucu üyeler olduğunun anayasaya yazılmasından geçer. Kaldı ki, demokratik bir anayasanın sadece bunlarla da yeterli olamayacağı, çünkü esas yeterlilik patrikleşmesinde ortaya çıkacaktır. Ortak haklara hitap eden anayasanın, ortaklar arasında hakların eşitçe dağılmasına vurgu yapar. Söz konusu olan bu hakların nasıl dağılımı ve paylaşımına gidileceğidir. AB kriterlerine göre Türkiye de kültürel özerklik hakkı verilmesi gerekirken, sadece Kürtlerin anadilde eğitim yapma hakları, bireysel temelde anadilini öğrenme hakkı olarak tanındı. Bu hak, resmi anayasada yer almadığı sürece Kürtçe dil kursların başına geldiği gibi her zaman her yerde yaşanması tuhaf bir şey değil olması gerekenlerin olacağıdır. Çünkü bir kültür olarak, bir demokrasi gereği olarak yasalar olmadan da insanın doğal ve bir hak olarak kendi hakkını kullanması henüz kültürel ve insani yönümüzü belirlemiş değildir. Dil kurslarının bütün ihtiyaçları devlet tarafından karşılanması bir yana, okul (yer, mekân) ve benzeri ihtiyaçların giderilmesinde bizzat devletin kendisi engelleyerek sonunda, özgürce anadilde eğitim yapama hakkı sadece tabelalarda göstermelik ve aldatmaca olarak kaldı.
Basın-yayın, görsel (televizyon) anadilde yayın hakkı anayasal düzlemde artık engelleyici bir yasa kalmamasına rağmen RTÜK (Radyo, Televizyon Üst Kurulu) bir takım gerekçelerle yıllardır Kürtçe yayınların önünde engel teşkil ettikleri bilinmektedir. Kürtler sevilir, sevilmez kişilerin sevgi ölçülerine ve tercihlerine bağlı kalmış bir şeydir. Ancak anayasal bir hak olan şeyi kullanmayı bireysel veya kurumsal nitelikte engellemek hem yasalların antidemokratizmini hem de kurumların ve bireylerin demokrasi kültürünün yoksunluğunu ele verir. Yani bağlayıcı bir anayasa statüsünde yer alınmadıkça, öncelikle devletin kendisi ve yer alan ulusların birbirine saygılı olmadıkları sürece anayasada hukuk olarak bağlayıcılığı olsa bile pratikte pek fazla işlevsellik kazanamayacaktır.
Tamamen politize edilmiş bir konuya dikkatleri çekmek belki de tartışılan konuyu daha da aydınlatacaktır. Bireysel insan hak ve özgürlükler konusu Türkiye de nasıl uygulandığına iyice bakmak gerekir. Kişiye özel yasa, kişiye özel yaklaşım, kişiye özel uygulama nasıl bir demokrasi vizyonudur? Hangi demokrasi ilkelerinde, kültüründe ve ölçülerinde kişiye özel yasa vardır? Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’a sergilenen tutum, yaklaşım nedir? Abdullah Öcalan yasalardan yararlanmaması için, anayasaya özel yasalar konulmaktadır. Bireysel hak ve özgürlükleri dahi örneğin, yargı süreci, savunma hakkı, avukatlarıyla görüşme, özel olarak tecritte atılma gibi “özelle” yaklaşım, insan hak ve özgürlüklerini gasp etme uygulaması Türkiye Cumhuriyetinde yaşanmaktadır. Dolaysıyla Kürt sorununu bireysel hak ve özgürlükler çerçevesinde bile çözme gibi bir anlayışta saygılı olamadığı, uyguladıkları pratikleriyle açığa çıkmaktadır.
Türkiye siyasal üslubunda ilginç, ilginç olduğu kadar da traji-komik bir üslup vardır. Mesela, tarihi bir olguyu ifadelendirirken ya öncesini yeterince düşünmeden ya da salt bir politik malzeme olarak yaklaşım içerisinde bulunarak, sürekli ikiyüzlü, çifte standartça siyasal, ahlaki duruşunu belirler. Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın bazı açıklamaları; ‘Türkiye’de Türkiyelilik bilincini yakalamalı ve bunu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bilinciyle zenginleştirmeliyiz...! Tarihi sözlerdir bunlar ama arkasından Başbakanlık Danışma Kurulunun, Kürt sorunu üzerinde hazırladığı rapora ilişkin aldığı tutum, hiçte sarf etmeye çalıştığı sözlerin arkasında durmadığı ve samimi olmadığını ortaya çıkartıyor.
Yine anayasal vatandaşlık kavramı bir süredir gündemde tartışılmaktadır. “Anayasal vatandaşlık” Türkiyelilik kavramının hukuki çerçevesine hitap eden bir fonksiyona sahiptir. Eğer Türkiye, üst kimlik olarak ideolojik temelde içselleştirilmediğinde, anayasal vatandaşlık bağı, bugünkü vatandaşlığın “sözde vatandaşlar”* olarak egemenlerce çiğnenmesi, toplumun bir kesimini ‘terörist’ bir kesimini ‘vatansever’ olarak bölmeye çalışması, her zaman söz konusu dahilindedir. Genel Kurmayın açıkça kendini taraf olarak belirtmesi, Kürt sorununa ‘terör’ ve taraf olanların ise ‘terörist yandaşları’ olarak toplumu kamplara bölmesi anayasal vatandaşlık hukukuna ve demokratik normların hiç birisine sığmayacak kadar antidemokratik ve halkların özgür birlikteliğini baltalayan bir tavırdır

Oldukça büyük bir aldatmacayı her gün yaşamaktayız. Bireysel hak ve özgürlükler bağlamında herkesin anayasa ve hukuk önünde eşit olduğu sürekli vurgulanır. Zaten Kürtçe dilinin serbest bırakılması da bireysel haklar ölçeğinde, bireyin anadilini öğrenme ve kullanma hakkı kapsamına alındı. Yani sadece birey olarak anadilini kullanacaktır. Birey dahi olsa, bir anadilinin anayasada hukuki ve resmi bir nitelikte yer almadığı sürece, devletin anayasal vatandaşlık statüsünde eşitçe yararlanamadığı sürece birey kendi anadilini nasıl öğrenecek ve kullanacaktır? Söz konusu Kürtçe dili milyonların anadilidir. Milyonların dil öğrenimi, eğitimi nasıl örgütlendirilecektir? Ekonomik giderleri ve sosyal iletişimi hangi tür fonlarla karşılanacaktır? Devlet yani demokratik bir devlet bu sorumluluğu, anayasal bir sorumluluk olarak üstlenmedikçe bir ulusun işleri öyle yürümez. AB kriterlerine insan, hak ve özgürlüklerin daha geniş bir alana yayılması gerekirken, Kürtçe isim, harf ve semboller polisiye tehditler ve mahkemelerce yasaklanma kararları çıkartıldı. Başbakan, aydınlar, demokratlar istediği şekilde bazı şeyleri ifade edebilirler, ancak onların anayasal vatandaşlık vasıflarıyla, normal bir vatandaşın devlet ve anayasa karşısında bir ve aynı şeyler olmadığı, yani eşit olmadıkları inkar edilemez gerçekliktedir.
Anayasal vatandaşlık; Ayrım gözetmeden herkesin eşit tüm insani haklarını kullanması, ülkenin değerlerinden ve olanaklarından eşitçe yararlanma hakkıyla devlete olan bağının sağlanması olarak tanımlanabilir. Yani artık devlet ile birey arasında etnik, cins, sınıf, cemaat gibi bir köprü olmayacaktır. Bireyin statüler, kimlikler aracılığıyla değil, doğrudan doğruya devletle anayasal vatandaşlık kimliğiyle bağ kuracaktır. Ulus ve sınıflar üstü bir bağlayıcılığı olan anayasal vatandaşlık kimliği Türkiye cumhuriyetinde ete-kemiğe bürünmesi için Türkiye mozaiğine “ne mozaiği ulan diyenlerin” devlet üzerindeki egemenliğin aşılması ve söylem üslubunda utanması gerekir. Demokratik anayasal vatandaşlık, bütün alt kimlikleri üst kimlik içerisinde eriterek hiçbir ayrımcılığı, ötekiliği ve bölücülüğü yapmadan ama farklılıklara ve çeşitliliklere demokrasi saygınlığında kendisini yapılandırmalıdır. Demokrasi kültürü, demokrasi bilinci, demokrasi ruhu ve demokrasi hacı bunu gerektirir. Demokrasiye yönelik her tür tartışma ve politik iletişim, demagojik ve art niyetli polemikler olmadığı sürece daima demokrasinin kazanım hanesine geçer. Kimlik, anayasal vatandaşlık gibi tartışmalar yetersiz de olsa gündemleştirilmesi olumludur.

Alıntıdır.

zilan_80 is offline  
Eski 27-12-2007, 12:14 PM   #2 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Feb 2006
Konum: minik bir kuşun yüreğinden
Yaş: 26
Mesaj: 118
Üye No: 193
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 1785
Rep Puanı : 178243
Rep Derecesi
xerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond reputexerîb has a reputation beyond repute
Varsayılan


bu kimlik baya bir uzun olmuş

__________________
xerîb is offline  
 


Konu Araçları
Mod Seç

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Popüler Konular:
Bydigi Forum'un En Popüler Konuları
Sizin İçin Seçtiklerimiz-1:

Norton AntiVirus 2008
Panda Antivirus & Firewall 2008
AVG Anti-Virus Free Edition 8.0.100
McAfee VirusScan Enterprise 8.5i
Avast! 4 Professional Edition 4.8.1169
Kaspersky Internet Security 7.0.1.325
Anti-Porn 10.4.11.15
BitDefender Internet Security 11.0.9 (2008)
Eset Smart Security 3.0.642
Ad-Aware 2008

Sizin İçin Seçtiklerimiz-2:

Şeftali Yetiştiriciliği
Ekolojik Tarım ve Hayvancılık
Süt Verimini Etkileyen Faktörler
Dört barajda su bitmek üzere
Karbondioksit salımı yüzde 50’den çok artacak
VAN (Wan) Tarihi
Amed (Diyarbakır) Tarihi
İç Anadolu Hakkında Genel Bilgi
Kültür ve Turizm Bakanlığı müfettiş yardımcılığı
2008 yılı icra müdür ve yardımcılığı sınav ilanı

Sizin İçin Seçtiklerimiz-3:

Siz Hangi Yemeksiniz ?
Doğum gününüze göre hangi hayvansınız?
Doğum Tarihinize Göre Renginiz!
Bebeklerde Gaz Çıkarma
Virüs taşıyan keneler dehşet saçıyor
Şiddetin genlerle ilişkisi olabilir
Karpuz Viagra Etkisi Yapıyor
Panasonic Sony'yi tahtından etti!
Mehmet Atlı - Wenda 2008
grup seyran - 2008


Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
Nüfus Hizmetleri Kanunu SeReN Diğer Dersler 1 11-11-2008 07:05 PM
Kimlik Teorileri carsı Felsefe 0 08-12-2007 05:10 PM
Kimlik Türleri carsı Felsefe 0 08-12-2007 05:07 PM
100 yıldır kürtler adnan1289 Genel Kültür 3 05-11-2007 02:13 PM
Biyometrik kimlik yakında cebinizde dino-76 Bilim ve Teknoloji 0 06-07-2007 12:01 AM


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 10:13 AM .
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin Version 3.6.4
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0
Copyright ©2006 - 2008 Bydigi Forum ®, All Rights Reserved

Bir Forum sitesi olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum görürseniz; Lütfen, bydigi@gmail.com'a yada İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.