Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Kültür, Sanat, Edebiyat > Kültür Sanat Bölümü > Genel Kültür

Kayıt Ol SSS
Eski 27-12-2007, 09:36 AM   #1 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2007
Yaş: 48
Mesaj: 1,564
Üye No: 132480
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 10116
Rep Puanı : 1011348
Rep Derecesi
marx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond repute


Varsayılan Dehak'ların zulüm yaptığı bir ülkede Kavva'lar da çıkar


bir zamanlar bir cezaevinde...
1981-84 yılları arasında 34 tutuklunun öldüğü, yüzlerce kişinin ise sakat kaldığı diyarbakır cezaevi'nde dehşete tanık olanlar anlatıyor


ertuğrul mavioğlu
istanbul - diyarbakır 5 no' lu cezaevi'nde 1981-1984 yılları arasında 34 tutuklunun ölümüne, yüzlerce tutuklunun da sakat kalmasına ve sinir sistemlerinin tahribine neden olan uygulamaların üzerindeki sis perdesi aralanıyor. 20 tutuklunun aldığı ağır darbelerle, beş tutuklunun da açlık direnişinde öldüğü, koşulları protesto eden beş tutuklunun kendini asarak, dördünün de kendini yakarak yaşamına son verdiği, 'vahşet dönemi' diye adlandırılan bu yılları yaşayan 29 tanık ile iki savunma avukatının anlatımı, serbesti adlı derginin 14. sayısında yayımlandı.

ceza alan olmadı
hiçbir görevlinin ceza almadığı bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987'de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar aziz nesin'le ilgili bir anekdotu, iki yılını bu cezaevinde geçiren nuri sınır şöyle aktarıyor:
"aziz nesin, 'çocuklar' dedi, 'bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada yaşadınız, sizden dinlemek istiyorum.' 28 olay anlattık. aziz nesin çok dalmıştı, pencereden yağan karı seyrederken bir ara dönüp baktı ve şunu söyledi: 'yahu çocuklar, kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. ama kürtlerinki daha çok genişmiş.' aziz nesin, bizim anlattıklarımıza inanmadı."
işte tanıklardan birinin, "durduğumuz yerde 16 saat diz çökerek bütün sesimizle ırkçı-turancı marşlar söylüyorduk" diye özetlediği 'türkiye'nin aushwitz'inden günlük yaşam manzaraları:

banyolu mu tv'li mi?
haluk yıldızhan (diyarbakır doğumlu): gözaltından gelenleri genel olarak sinema salonuna değil de, o zaman 37 olarak adlandırılan, daha sonra 36 adını alan hücrelere götürürlerdi. burada, "banyolu mu televizyonlu koğuş mu istersin?" diye sorup, cevap ne olursa olsun her iki durumda da alt katlardaki tuvaletleri tıkanmış ve pislik içindeki lağım sularının ve insan dışkılarının yüzdüğü bir yerde süründürülür, günlerce işkence ve kaba dayakla hoş geldin safhasında yıldırdıktan, tamamen teslim aldıklarına inandıktan sonra koğuşa gönderirlerdi.

yoruluncaya dek dayak
osman karavil (diyarbakır doğumlu): koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. askerler göründü, 'ellerinizi uzatın' dediler. hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. yoruluncaya kadar dövüp gittiler. bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. sonra hücre dayağı düzenine geçildi. günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam...

garabet'e sünnet
k.y. (diyarbakır doğumlu, 16 yaşında tutuklandı): bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. aslen ermeni olan garabet demircioğlu arkadaşımız vardı. maşallahlı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler, ismini de ahmet olarak değiştirdiler.

koç mu kuzu mu?
nazif kaleli (şanlıurfa doğumlu): üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. bir tane 'kuzu' dedikleri sopa vardı, bir de 'koç'. biz her zaman copu tercih ediyorduk. cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. ancak sopalar kemikleri eziyordu.

'ağzına işeyeceksin'
cevdet baran (diyarbakır doğumlu): bişar akbaş adında bir arkadaş vardı. gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu, hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve "çık" dedi. bişar'ın yanına götürdüler. onu karın içine yatırmışlardı ve bana dediler ki, "ağzına işeyeceksin."
"yapmıyorum" demedim. "gelmiyor komutanım" dedim. beni dövmeye başladı. epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. ne yaptıysa "gelmiyor" dedim. sonunda beni de bişar'ın yanına yatırdı.

kelime başı 150 sopa
hasan daş (mardin doğumlu): hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6'ncı koğuş'a götürdüler. gardiyan geldi, 'yeni gelenler öne çıksın' dedi. elinde bir değnek, değneğin adı haydar.
bana, 'kaç gün hücrede kaldın' dedi. 'bir ay' dedim. 'atatürk'ün gençliğe hitabesini ve andımızı da mı ezberleyemedin?' 'hayır, okumam-yazmam yok komutanım' dedim. haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz.

copu dişlettiler
mehmet ece (van doğumlu): bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup "dişle" dedi. copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. kırılan dişlerimin kökleri kaldı. bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. aynı gardiyan, "niye yüzün şiş" diye soruyordu.
"ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım" diyordum.

'ranzadan düştüm'
mehmet emin kardeş (mardin doğumlu): dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. "ne oldu sana" diyorlar, "ranzadan düştüm komutanım" diyorduk. herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23'üncü koğuş'ta y.a. adında bir arkadaşımız vardı. herkesin gözü önünde ona cop soktular. cop sokma, bok yedirme çok adettendi.

köpeğe tekmil
paşa akdoğan (diyarbakır doğumlu): tıraş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, "tren yapacağız" dediler.
herkesin kamışına ip bağladıktan sonra "koş" dediler. koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. sonra alt hücrelere indirdiler. banyo dedikleri de lağımdı. köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık.

'kanlı karavana yedik'
selahattin bulut (mardin doğumlu): kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. "verdiğim yemeğin hakkını istiyorum" derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. o işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. cezaevine türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı.
türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. ağzından bir kelime çıkmadı. sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. ben çıkmadan da öldü.

çıplak koridor temizliği
behlül yavuz (diyarbakır doğumlu): bir gün, "sizi hamama götüreceğiz" dediler. iki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. hamama gittik, "soyunun" dediler. herkes çırılçıplak soyundu. "su dök", biraz su döküldü. "sabun sür", sabun sürüldü.
"su dök", biraz su döküldü ve "giyin, çık dışarı" dediler. o ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. büyük koridorda, "tek kol sıra halinde dizilin" dediler. o koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. o pislikle yatmak zorundaydık. her taraf kan ve irindi. aşırı bir bitlenme vardı. sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi atatürk'ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık.

'ölebilirim' dedi, öldü
cemşit bilek (12 eylül döneminde diyarbakır'da siyasi dava avukatı): müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. konuşma hakları yoktu. sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. rahmetli necmettin büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. "bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. sonra 'yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti' türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim" dedi. ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü.

ERKEK TUTUKLULAR
..... Acar (kaçakçi)
...... yesil(elazig-PKK)
A.haydar söylemez dersim tikko
A.kadir günes mardin PKK
A.kadir merkit elazig PKK
A.kadir akkus ceylan pinar PKK
ABBAS YOKUS
Abdul Manaf Kanat
Abdulbaki
abdulcebbar gezici derik PKK
ABDULKADIR ÖZDEMIR
abdullah aksu derik PKK
Abdurrahman Demir
Adil Çelik (Urfali)
ADNAN YILMAZ. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Aga Celik ( ünlü isadami)
AHMET ADALI
Ahmet Akgül
AHMET CANDAN
ahmet demir derik PKK
Ahmet Kesikkulak (Urfa TKP/ML)
AHMET KILIC
AHMET KOSANLIOGLU
AHMET NITELIK
Ahmet Serin urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Ahmet Türk Mardin dogumlu Mardin milletvekili . 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
AHMET YAVUZ
Ahmet Yavuz Hilvan dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Akif Yilmaz Kars dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Alaatin Yüksel
Alaattin Aktas Batman dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
ali aksoy (PKK)
Ali Aslan(mardin PKK)
Ali Cicek Urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Ali Erek Antep dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
ALI KILIC. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
ALI ORUC
ali riza bozyel elazig-dersim PKK
Ali Saribal TKP/ML Istanbul (Iskenceyle öldürüldü)
Ali Yaverkaya Hilvan Dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Ali Yener Diyarbakir dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Alisan Güngör Tunceli dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Aydin Hambayat Tunceli dogumlu TIKKO davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Ayhan Uzala TKP/ML
Azad Sümerkan
Aziz Belet viransehir PKK
Bedrettin Kavak Barman dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Behlül Yavuz
Behzat Cile batman PKK
Besir Ipek
Binali Koc
Bisar Akbas Ceylanpinar dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Bozan bilgic ceylan pinar PKK
Burhan Akdag Batman dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Cafer Cangöz Tunceli dogumlu TIKKO davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
cano.......(Diyarbakir PKK) 36.Kogus 4.kat 4.Hücre- 1983 - Eylül direnisi-
Celal Paydas Hilvan dogumlu Urfa milletvekili. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Celalettin Delibas hilvan dogumlu PKK üyesi 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Celan (HK, Urfali)
Cemal Miran Diyarbakir kawa
cemalettin .......(batman PKK)
Cemil Sümerkan
cemsit.....(tkp-ml)
Cengiz Kiran
cetin abayay batman PKK
CUMA KUYUKAN. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Dr. Hatip Demiralp
Dr. Ihsan Altun
Dr. Mehmet Ali
Dr. Sinan Olcan
Dr. Tarik Ziya Ekinci
Ebubekir ..(PKK)
Ebubekir......(mardin-PKK)
Ebubekir Tamgüler van kawa
ekrem akkus hilvan PKK
Ekrem Yidirim Bingöl dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
EMIN PERTEV
Emrullah Kaya
Erkan Uzun Siverek dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Eyyüp (Siverekli)
Faris Tutsi
FARUK ALTUN
Faysal Cinar Diyarbakir dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
faysal dumlayici ceylan pinar PKK
ferhan aydin nusaybin PKK
FERHAN TÜRK
ferhat aktop(urfa PKK)
Feridun yazar Urfa dogumlu Urfa belediye baskani. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
FETTAH YIGIT
Fevzi
fevzi halfeti PKK
fuat deger(PKK)
Fuat Kav Urfa dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
FUAT ÖKTEN
garip balik siverek PKK
HABIB KILIC
Haci Ahmet Ciftci
haci özbay siverek PKK
HALIL AYAN
HALIL SEN
Halis (Ala Rizgari)
halit aydin batman PKK
halit suleyman..(irakli,sinir ihlali)
HALIT ÇALISKAN
Hamili Yildirim Tunceli Dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Hamit Baldemir Hilvan dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Hamit Kankilic PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Hamit Kandal Hilvan dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
hamit turan derik PKK
HAMZA YAVAS
hamza yigit nusaybin PKK
hanifi miran Diyarbakir kawa
Hasan (Ala Rizgari, Erganili)
Hasan Bora
Hasan Hayri Arslan Tuncelu dogumlu TIKKO MK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Hasan Hüseyin Akkus Urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
HASAN UÇMAZ
hasan.....(PKK) 36.Kogus 4.kat 4.Hücre- 1983 - Eylül direnisi-
hasan......(PKK) 36.Kogus 4.kat 4.Hücre- 1983 - Eylül direnisi-
hatip celik derik PKK
Haydar Dizlek Van dogumlu kacakci. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Hikmet Kilic Batman dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
HIKMET TÜYSÜZ
Hisar Ekinci Oglu Bingöl dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Hüseyin Celik (ihracatci)
Hüseyin Yildirim Tunceli Dogumlu Avukat. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Hüseyin Yildirim Tunceli dohumlu TIKKO Davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
hüseyin baris nusaybin PKK
hüsseyin ürün hakkari adli
IBRAHIM AHNAZ
IBRAHIM HALIL YAVUZ
ibrahim......(batman PKK)bileklerini kesti, baskinla alinip götürüldü.
IDRIS GÜZEL. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
IHSAN YASARTI
Irfan Güler Siverek dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Ismail Çardak (Urfa TKP/ML)
ismail gül ceylan pinar PKK
Ismail Hakki Oruc Diyarbakir dogumlu TIKKO davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Ismail Toraman(Urfa TKP/ML)
ismet kara suruc PKK
kadir kiziltepe PKK
kadri türkmenoglu urfa hk
KAZIM KILIC
Kazim..... Tunceli dogumlu TIKKO Davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Kemal Aktas Hilvan dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Kemal Pir gümüshane dogumlu PKK MK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Kenan Kinay
Kosali Keskin
kutbettin yildiz silvan ddkd
M.Cahit Sener Barman dogumlu PKK-MK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
M.Can Yüce Varto dogumlu PKK-MK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
M.Emin Yavuz Hilvan dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
m.nurettin alhas siverek PKK
M.Sükrü Gülmüs Barman dogumlu PKK- MK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
maaruf sahin ceylan pinar PKK
Mahmut ... Batman dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
mahmut Alper nusaybin PKK
Mahmut Ercanlar (urfa-tkp-ml)
MAHMUT NEDIM ÖKTEN
Mahmut Sahin Diyarbakir dogumlu Kawa üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
mahsun tanriverdi cizre adli
Mala Abdurrahman Kayam
Mala Abdulbaki Keskin
Mala Ali Deriner
Mala Amedi Akgül
Masallah Öztürk Batman dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mazlum Dogan Karakocan dogumlu PKK MK üyesi 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Medeni Çelik Batman dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Medet Tüm (urfa PKK) kendisini yakti, sadece ayaklari biraz yandi.
Mehdi Aslan(mardin PKK)
Mehdi Zana Silvan dogumlu, Diyarbakir belediye baskani. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mehmet Emin Keskin Nusabin dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mehmet Arisoglu Urfa dogumlu belediye baskani.. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mehmet Akgül
Mehmet Akbas
Mehmet Akbas Urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mehmet Akyol urfa HK
mehmet akkus hilvan PKK
mehmet ballandi Diyarbakir adli
mehmet barlin suruc PKK
mehmet bayirkan urfa PKK
Mehmet Cepik Urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
MEHMET DEMIR
MEHMET EMIN ISIK
MEHMET EMIN ARMUTLU
MEHMET EMIN ARMUTLU
MEHMET EMIN KILIC
Mehmet Emin Acar
mehmet emin ece(.....)
MEHMET FAHRI CIFTKUS. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mehmet Han Ersener Lice dogumlu kacakci. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mehmet Hayri Durmus Bingöl dogumlu PKK MK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
MEHMET KIZILASLAN
mehmet kansu ergani rizgari
MEHMET NURI BALCI
MEHMET SERIF KAPLAN
MEHMET Sükru Turgut
mehmet sirin tunc agri PKK
mehmet salih fettah hakkari adli
Mehmet Tavsan
Mehmet Tekin (Fantom) Urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
MEHMET YIGINER
Mehmet Yalcinkaya PKK Davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mehmet Zengin
Mehmet Özgül Tunceli dogumlu TIKKO davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
mehmet önder Diyarbakir adli
mehmet ürek hakkari adli
Metin Daglum Urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Muhammed Xalit
MUHITTIN ASAR
Muhlis (Halis'in ikiz kardesi, Ala Rizgari)
MUSTAFA AYDIN
MUSTAFA TANRIVERDI
Mustafa Akbas
Mustafa Cimen
Mustafa Arslan
Mustafa Keser Halfeti dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mustafa Karasu Gürün dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mustafa Kilic Hilvan dogumlu Urfa milletvekili. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Mustafa Gözcan
Münci Ertekin(batman PKK)
Müslüm (Urfa)
Müslüm Demirel(Urfa PKK)
Müzafer Ayata Siverek dogumlu PKK üyesi 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
MÜZAFFER KIZARTICI
MÜZAFFER KEVCI
naci kinay mus kawa
Naim (Kawa)
Necati Yildiz
Necmettin Büyükkaya Siverek dogumlu Kürt siyasetci. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
nedim.....(....)
Nedret Gün Diyarbakir dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
numan özmen(Diyarbakir kawa)
Nurettin Yilmaz Mardin dogumlu, Mardin milletvekili. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
NUSRET MEVLÜTOGLU
Orhan Aydin Bingöl dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Orhan keskin. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Osman Ergin(batman PKK)
osman fitki(Urfa-TKP/ML)
Pasa Uzun Siverek dogumlu Ala Rizgari üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
RAHAZAN YAHSI
RAMAZAN ÖDEMIS
RAMAZAN BIYEN
RAMAZAN KONAK
RAMAZAN ÜLEK
Ramazan Klavuz
ramazan erkan (mardin-kacakci)
Refet Eski (Urfa-TKP/ML) 36.Kogus 4.kat 4.Hücre- 1983 - Eylül direnisi-
REMZI AVCI
REMZI KAYA
Riza
Riza Altun Sariz Dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
sabri altuner suruc PKK
Sabri Balta (Ergani Rizgari)
Sadik Kaplan(Urfa PKK)
Sadioglu Batmaz Karakocan dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Sakir dayi Celanpinar dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Salih Sezgin Urfa dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
SALIH AGAC
SALIH KUBAT
sedat cayci urfa PKK
sedat dogan derik PKK
Sefik Kutlu
Selahattin Kaya(urfa PKK)
Selim Cürükkaya Bingöl dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
selim Gökcek(mardin PKK)
Serafettin Kaya Mus dogumlu Avukat. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Seyfettin...... (ögretmendi-mardin-PKK)
seyh müslüm tasci bozova PKK
seyho evirgen(mardin PKK)
Seyxmus caymaz
SEZAI KÜCÜK YILMAZ
sezai saraczade(Diyarbakir kawa)
Sinan Caymaz
Sinan Caynak Hilvan dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
sinan kalgi siverek PKK
Sinan Olcay Kawa
SINAN SANDA
sino albayrak(Urfa-TKP/ML)
SINO(Sinan Yilma)
SUPHI AYBAR
Suphi Karatay(urfa PKK)
Süley man Kalmaz
Süleyman Günyeli Siverek dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Süleyman Caymaz
Sürmeli Celik Batman dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Tacettin Arat Diyarbakir dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Teoman Düzgüner diyarbakir dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
VAHAP YAYAN
vahap yayan (PKK)
Vedat Aydin
vedat aydin silvan ddkd
vedat dogan derik PKK
Yansur Aktay
Yasar Akbas
yasar soyer(Diyarbakir kawa)
Yildirim Merkit Tunceli PKK MK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus- hücre bölümü.
Yilmaz (liceli tahrirat katibi)
Yilmaz Daglum Urfa dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Yilmaz Uzun Siverek dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
yusuf evirgen(mardin PKK)
yusuf kaygin ceylan pinar PKK
Yüksel Uzun Siverek dogumlu PKK davasindan. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
Zeki Yilmaz Karadeniz dogumlu PKK üyesi. 1981-1983 arasi 35 Kogus hücre bölümü.
ZULFÎKAR TAK
Ömer Arslan(urfa PKK)
ömer dirik suruc PKK
ömer faruk akar urfa PKK
ÖMER UFAK
önder demirok(Diyarbakir kawa)
1- Adem NEZAN:
Senaryonun baş kahramanlarından biridir. 45 yaşlarında, orta boylu hafif şişmandır. Maddi durumu iyi, Diyarbakır`in yerlilerindendir. Aslında gerçekten böyle bir kişi yoktur. Fakat Adem Nezan`ın yaşadığı olayları binlerce Kürt Diyarbakır cezaevinde yaşamıştır. Yani Adem Nezan O cezaevinde işkence gören binlerce Kürd'ün sembolüdür.
2- Mevlut Çavuş:
1981- 82 yılında Diyarbakir zindanının 35. koğuşunda işkence ekibinin başıydı. 28 veya yirmi dokuz yaşındaydı. Antep Eğitim Entitüsü mezunuydu. Orta boylu fasist zihniyetli sinsi bir adamdı. Aynı zamanda cezaevinin tüm koğuşlarında etki ve yetki sahibiydi. İskenceci başı Esat Oktay`ın en önemli elemanlerından biriydi.
3- Kara Bela:
Uzun boylu, 25 veya 26 yaşlarında, gözleri yeşil, cahil, acımasız, uzun at suratlı bir komandoydu. Mevlüt Çavuş'un ekibindendi. Uzun süre hücreler bölümünde işkenceci olarak çalıştı.Tahminen İç Anadolu doğumluydu. Türktü okula gitmediğinden olacak ki; garip bir Türkçe kullanıyordu.
4- AKIN:
Sarışın şişman, kırmızı suratlı, yemek yemeği çok seven, kafası midesi kadar çalışmayan, pantolonu daima kıçından aşağı düştüğü için bir eliyle sürekli pantolonunu yukarı çeken, 23 yaşlarında, acımasız iskenceler yapmaktan zevk alan, tahminen Samsun doğumlu biriydi. Akın'da hem Mevlüt Çavuş'un hem de genel işkence ekibindendi ama özel olarak hücrelerde görev yapardı.
5- Kambur:
Hücreler bölümünde görev yapardı. Küçükken geçirdiği bir hastalıktan dolayı beli kamburdu. Zeki ve kurnaz bir komandoydu. Tahsilliydi. Büyük bir ihtimalle Kayseri doğumluydu ve Alevi kökenliydi. Belkide sol görüşlüydü. Yalınız başına olduğu zaman işkence yapmaz, dayak attığında çok yavaştan numaradan vururdu, fakat başka komandoların yanındayken en acımasız iskenceleri o yapardı. Orta boylu karakuru bir tipti.
6- Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran:
1.75 boyunda, zayıf kumral, 40 yaşlarında ama yüz kırışıkları fazla, gözlerinin altındaki halkalar morarmış, daima komando elbiseleriyle ve Co isimli köpeği ile dolaşır. Diyarbakır zindanındaki işkencelerin mimarı dır. Katillerin başı, soğukkanlı, acımasız, güzel vaadler verip çirkin uygulamalar yapan, burnu havada, kendini Nemrud sanan biriydi. 1974 Kıbrıs isgalinde görev yaptığı için, orada ki zindanlarda yapılan işkencelerle deneyim sahibi olmus, 7. Kolordu Komutanı Kontragerilla Şefi Kemal Yamak'ın verdiği yetkiyle donanmış tam olarak bir işkence ve cinayet makinasıydı. 24 Şubat 1981 tarinden Eylül 1992 sonuna kadar Diyarbakır zindanında işkenceci başı olarak görev yaptı. Eylül ayında sonuçlanan, M. Hayri Durmuş; Kemal Pir ve arkadaşlarının yaşamlarını yitirdikleri ölüm orucundan sonra İstanbul`a tayini çıktı. Burada rütbesı yükseltilerek binbaşı oldu. 22 Ekim 1988 tarinde İstanbul Kısıklı'da bir otobüsün içinde bir Kürt militan tarafinda silahla başına sıkılan üç kurşunla öldürüldü.
7- Adem`in Eşi: Kısa saçlı, 45 yaşlarında ama oldukça genç görünen, aydınlık ve güler yüzlü, orta boylu zayıf Diyarbakır'lı bir kadındı.
8- Zozan:
Adem Nezan`ın büyük kızı; 25 yaşında, yuvarlak yüzlü, uzun boylu ve kumraldı. Saçları uzundu. Ailesini çok sever, bir eczanede çalışırdı.
9- Berfin:
Adem Nezan`ın küçük kızı, kilolu, biraz şişman, ama hareketli spor giyinen bir üniversite ögrencisi.
10- Azad:
Adem Nezan`nın oğlu. 17 yaşlarında uzun boylu, uzun saçlı, yumuşak huylu lise öğrencisi bir genç.
11- Soruşturmacı Polis Şefi:
45 yaşlarında, orta boylu, çatık kaşlı, göbekli kalın enseli, sivil kahverengi takım elbiseli.
12- 3. Koğuşun şişman komandosu:
Şisman, giydiği elbisenin içine zorla sıkışmış, nefes almakta zorlanan, tembel hantal, işkence yaparken bile yorulduğu için tutuklulara kızan uykuya ve yemeye düşkün biridir.
13- Kitap Okuyan:
uzun ince boylu, avurtları çökmüş, 30 yaşlarında, okumuş, gür sesli biri.
14- Jilet:
22 yaşlarında uzun buylu ve ince bir komandodur. Burnu cetvel gibi uzun ve ince olduğundan bu adı almıştı.
15- Deli Salih:
Urfa doğumlu, 20 yaşlarında, okula gitmemiş, idam cezasından yargılanmış, gördüğü işkencelerden dolayı akıl melekelerini yitirmis. Daima güler yüzlü, şakacı bir gençti.
16- DEV:
20. Koğuşun gardiyanı, kısa boylu, bücür, daha sakalı çıkmamış bir çocuk veya cüce. Çelimsiz ve cüce olduğundan dolayı patronu Esat Oktay Yıldıran kendisine “DEV” adını takmıştır. Dev, hem azğın bir işkenceci hemde uzun boylu tutukluların bir numaralı düşmanıydı.
17- Doktor:
Diyarbakır cezaevi doktoru, 35 yaşlarında, şişman, kırmızı suratlı, doktordan ziyade kasaba benzeyen biri.
18- Mehmet Emin Besen:
Cizre doğumlu.Yaşlı, yakalanmadan önce bir devlet dairesinde memurdu. Gördüğü işkencelerden dolayı aklını yitirdi. Kendini cehennemde
sanıyordu, gardiyanlarada zebani diyordu. Ölmediğine bir türlü ikna olamadı, yaşadığını anlayınca kalp kirizinden öldü.
19- Selim Dindar:
20 yaşlarında, cizre doğumlu, ortaboylu yakışıklı bir genç.
20- Tutuklu:
Geceleri idam edilmek amacıyla koğuşundan çıkarılan ve şakacıktan idam edilen yüzlerce tutuklu vardır. Buradaki tutuklu da Adem Nezan gibi bir simgedir.
21- Mahmut Döner:
27 Yaşlarında ince boylu ve zayıf, Urfa doğumlu. Aynı işkence yöntemine yüzlerce tutuklu maruz kaldığı için bu da bir semboldur.
22-İbrahim Yıldız:
Bu kişi gerçekten yaşamış, tutuklanmış Diyarbakır cezaevine konulmuştur. Bir ara 35. koğuş olarak bilinen hücre bölümüne getirilmiş, burada da diğer tutukluların gözü önünde Mehmet Şen ile cinsel ilişkiye zorlanmıştır.
23- Mehmet Şen:
Bu da gerçektir, işkencelere dayanamamış kendisini celatların insafına terketmişti, onlarda aşağlıklarının ölçüsü olarak İbrahim Yıldız'la cinsel ilişkiye zorlamışlardı.
24- Ali Osman Aydın:
Diyarbakır zindanında 1982 ve 1983 yıllarında Esat Oktay Yıldıran`ın yardımcısıydı. Malatya doğumlu olduğu söylenirdi. 1.75 boyunda, 35 yaşlarında, sinsi, kurnaz, işkence yapmaktan zevk alan, aslında silik bir kişiydi.
25- Minik Astteğmen:
Uzun boylu, şişman, dev gibi bir yaratıktı, yüzü kırmızıydı. Büyük olduğu için patronu Esat Oktay kendisine “Minik” adını takmıştı. Diğer subaylar ve askerler ona apartman Sami diyorlardı. Takma isimli olduğundan gerçek adı ve nereli olduğu ögrenilemedi. Buda işkence yapmaktan zevk alan bir yaradılaşa sahipti.
26-Kambur astteğmen:
Bunun da sırtında bir kamburu vardı. Tam bir çakala benziyordu. Huyu, kalleşliği, korkaklığı, sinsiliği tam bir çakalinkiyle aynıydı. Daima uzun bir askeri parke ve uzunca botlar giyer, elleri cebinde dolaşır. İşkence yapmadığı gün kudururdu.
27-Co:
Yüzbaşı Esat Oktay'ın Kurt köpeği. Bu köpek özel eğitim görmüş ve cezaevinde teslim olan tutukluların kendisine tekmil verip “komutanı” dediği bir köpektir. Aynı zamanda çok saldırgan ve çok sayıda tutukluyu ısırarak yaralamıştır. Kürtçe konuşan tutuklulara karşı daha bir saldırgan davranmıştır.
28-Mazlum Doğan:
1956 Karakoçan doğumludur. Üniverste' yi terk ederek Kürdistan'da halkı örgütlemeye başlamıştır. 1978 yılında kurulan PKK nin Merkez Komite üyeliğine seçilmiştir. Dersim, Diyarbakır, Batman gibi bölgelerde örgütleme çalışması yürütmüş. 29 Kasım 1979 da Urfa'dan Mardin'e giderken bir araçta trafik polisleri tarafından göz altına alınmış, daha sonra Diyarbakır'da tutuklanmıştır. Cezaevinde çöp bidonu içine gizlenip dışarda Dicle kıyısındakı çöplüğe kadar giden orada tekrar yakalanarak cezaevine getirilen Mazlum cezaevindeki bütün direnişlere öncülük yapmıştır. Bütün direnişler yenilgiyle sonuçlanınca ve kullanılan bütün silahlar etkisiz olunca, yaşamına son vererek yeni bir direniş silahı yaratmıştır.
29-Şoför Hacı:
Suruç doğumlu, uzun boylu, güler yüzlü 27 yaşlarında bir genç.
30-Yıldırım:
28 yaşlarında zayıf, kel kafalı, kısa boylu birisi.
31. Ayşe Öztürk:
20 yaşlarında uzun boylu, ince belli karakaşlı güzel genç bir bayan
32. Ferhat Kurtay:
Mardin Kızıltepe Xurs köyü nüfusuna kayıtlı. Elektrik mühendisi olarak çalışıyordu. Mehmet Hayri Durmuş ile birlikte tutuklandı. Soruşturmada hiç bir suçlamayı kabul etmedi. İşkencelerin son bulması, tutukluların insanca yaşaması için kendini yakarak Diyarbakır'da tutuklulara uygulanan barbarlığı dünya kamuoyuna taşıdı.
33- Necmi Öner:
Çermik doğumluydu, uzunboylu güleryüzlü bir gençti. O da Ferhat Kurtay ile aynı koğuşta yaşıyordu. Zulmün son bulması için kendini yaktı
34- Mahmut Zengin:
Orataboylu, cana yakın, çevresinde sevilen bir gençti. Zulüme boyun eğerek ruhen ölmektense, ona karşı koyarak başı dik gitmeyi daha uygun görmüştü.
35 -Eşref Anyık:
Viranşehir nufusuna kayıtlıydı. Yoksul bir ailenin çocuğuydu.
36. Mehmet Hayri Durmuş:
Bingöl doğumludur. Hacetepe Üniversitesi Tıp Fakültesi dördüncü sınıftan terktir. Bu yüzden arkadaşları onu doktor olarak çağırırlardı. Uzun boylu, olgun, ağır başlı, her sözünü tartarak konuşan, eleştirilere tahammül eden, herkesin derdini dinleme tahammülünde olan, insanların kalbini kırmamaya özen gösteren çelebi bir insandı. Ankara`da okurken okulu terk edip Kürdistan`a döndü. PKK Merkez Komite Üyesi seçildi. Mardin Kızıltepe'de Ferhat Kurtay ile birlikte tutuklandı. Tutuklandığından, ölüm orucunda yaşamını yitirdiği güne kadar, zindanlarda ve askeri mahkemelerde tutuklulara önderlik yaptı. Son olarak işkencelerin son bulması ve savunma hakkının tanınması için ölüm orucuna girdi ve yaşamını yitirdi.
37- Kemal Pir:
Giresun Torul kazası nüfusuna kayıtlı, Hacetepe Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinden terk. 1.78 boyunda, siyah saçlı esmer, korkusuz ele avuca sığmaz, kafasına koyduğunu yapan özelliklere sahipdi. Diyarbakır cezeevine konulmadan önce iki kez tutuklanmış her iki defa cezaevinden firar etmişti. 1979 da Lübnan`a gitti Filistin örgütlerinin yanında gerilla eğitimi gördü. Oradan dününce Arakadaşlarıyla Batman'a giderken yolda yakalandı. Polis soruşturmasında Kemal Pir olduğunu kabul etmedi. Kemal Pir olduğu açığa çıkınca da “Evet ben Kema Pir`im ama size ifade vermiyorum” dedi ve polise ifade vermedi. Diyarbakır cezaevine getirildiğinde yara bere içindeydi. İşkence altında olan tutuklulara daima moral kaynağıydı. Bildiği doğruları dobra dobra söylerdi. Kürt olmamasına rağmen, 14 temmuz 1982 de başlayan ölüm orucunun son gününe kadar Kürt davasını savundu. Bir deri bir kemik olarak cesedi Diyarbakır hastahanesinde babasına teslim edildiğinde, tabutta oğlunun cesedine bakan baba: “Oğlum sen dünyaya sığmazdın, seni nasıl sığdırdılar bu iki tahta arasına?” demişti.
38 Akif Yılmaz:
Kars doğumlu, Eğitim Enstitüsü mezunuydu. 1979 yılında Diyarbakır bölgesinde halkı bilinçlendirme ve örgütleme işleriyle uğraşırdı. Sessiz, ağırbaşlı, efendi bir gençti. Yüzünde çok sayıda kırışık olduğundan arkadaşları ona “Piro” diyorlardı. 28 Nisan 1980 günü Diyarbakır şehrinde polisin yaptığı bir operasyon sonucu tutuklandı. 14 Temmuz'da başlayan ölüm orucuna katılarak yaşamını yitirdi.
39- Ali Çiçek:
Urfa doğumlu sempatik orta boylu bir genç.
40- Bayan Sekreter:
26 veya 27 yaşlarında. Mini etek giyinmiş dudakları boyalı, kumral uzun saçlı bir bayan.
41- As. Savcı Bülent Cahit Aydoğan:
Sarışın, orta boylu, kırk yaşlarında üzerinde askeri elbiseler, omuzlarında yüzbaşı apoletleri ile PKK andavasının savcısıydı. Tarafsız gibi görünmeye çalışırdı. Ama üsten kendisini idare edenlerin emirlerine harfiyen uyar, işkence konusunda yapılan sikayetleri duymamazlıktan gelirdi.

42- Binbaşı Kemal Kavi:
Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesinde görülen PKK anadavasının mahkeme başkanı. Altmışın üzerinde, gür kaşlı, sert bakışlı çok nadir konuşan, delici bakışlarıyla tutuklulara bakan, elindeki kalemle önündeki kağıtlara sürekli bir şeyler çiziktiren, üzerinde ki havacı üniformasıyla heyetin diğer üyelerinden bir farklılık sergiliyordu.
43 - Emrullah Kaya.
Duruşma hakimi, yaşı ellinin üzerindeydi. Hakime benzer hiç bir tarafı yoktu. Tam bir cellat görünümündeydi. Yargıladığı herkesi açıkça düşman olarak görüyordu. Daima asker elbiseleriyle duruşmaya katılır, çok konuşur tutukluları ise az konuştururdu.
44 -Niyazi Erdoğan:
Heyetin tek sivil hakimiydi. Orta boylu, orta yaşlı, kırmızı yüzlü, çekingen bir adamdı. Bu heyete birde sivil kişi olsun diye yamanmıştı, zaten bir etkisi de yoktu.
45 – Ali Kılıç:
Siverek doğumlu, 1.75 boyunda , ince zayıf bir genç. Ölüm orucunun 30. gününde bıraktı..
46 – Fuat Çavgun:
Hilvan doğumlu. 12 eylül askeri darbesi olmadan önce tutuklandı, uzun süre Malatya cezaevinde kaldı. Sonra Diyarbakır Zindanına gönderildi. 14 temmuz 1982 yılında ölüm orucuna girdi. Komadayken ölüm orucu bitti. Uzun süre tedaviden sonra yaşama döndü. Beyinciği küçüldüğünden tam olarak iyileşemedi şu anda Almanya`nın Münih kentinde yaşıyor.
47- Bedrettin Kavak:
Batman doğumlu, orta boylu, sarışın, 12 Eylül darbesinden önce Siverek mıntıkasında tutuklandı. 14 Temmuz günü mahkeme salonunda ölüm orucuna katıldı, ama sonuna kadar götürmeden bıraktı. Şu anda Diyarbakır'da yaşıyor.
48- Üç bin tutuklu.
Yaşları on dört ile yetmiş arasında değişen 3000 tutuklu 1992 yılında Diyarbakır zindanında kalıyordu ve buradaki tutukluların tümü her gün her an sistemli iskenceye maruz kalıyorlardı.



YAŞANANLAR

1982 yılında Diyarbakır 7. Kolordu Komutanlığı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesince tutuklanan 45-50 yaşlarında, saçlarına kır düşmüş, orta boylu, hafif şişman Adem NEZAN, bir askeri Ring arabasıyla 5 Nolu Diyarbakır E Tipi cezaevi kapısı önünde indirildiğinde cezaevinin kocaman demir kapısı gıcırdayarak açılır.
Bir komando er zindana yeni geleni ensesinden tutarak giriş salonuna alır.


- 3 -

Griye boyanmış bu salonun bir duvarında Mustafa Kemal'in kocaman bir posteri asılıdır.
Karşısındaki duvarda ise İstiklal Marşı’nın ilk iki kıtası güzel italik bir yazıyla duvara nakşedilmiştir.
İstiklal Marşı’nın yazılı olduğu duvarın dibinde tunçtan bir Atatürk büstü dikilidir.
Giriş kapısının sol tarafında koridora açılan başka bir kapı daha vardır ve açıktır.
Yeni geleni karşılamak için bir başçavuş, bir grup komando erle birlikte salonda onu beklemektedir.
Başçavuş var gücüyle Adem’in yüzüne bağırır:
“Yavşak! İstiklal Marşının yazılı olduğu duvara bak!”
Adem duvara bakar.
Arkasından ikinci emir gelir:
“Hazır ol vaziyete geç! Dümbük!”
Adem daha ne olduğunu anlamadan elinde kalaslarla hazır kıta bekleyen komandoların saldırısına uğrar.
Tekme-tokat, cop, kalas darbeleri altında eğilir bükülür Adem.
Açıkçası Adem`in yaşamakta olduğu bir linç olayıdır.
Ve nereden geldiği belli olmayan esrarengiz bir komutla saldırılar bıçak gibi kesilir.
“Ayağa kalk!”
“Hazırola geç!”
“İstiklal Marşı’nı oku!”
Adem avazı çıktığı kadar duvardaki marşı okumaya başlar:
İSTİKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, O benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonramile: ,
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklal!


- 4 -
İstiklal Marşı’nı okuduktan sonra Adem`i uzunca bir koridora alıyorlar.
Komandoların ikisi sağında, ikisi solunda, kendisi ortada tedirgin adımlarla yürüyor. Ara sıra başını kaldırıp koridora bakıyor; bir sürü asker gelip geçiyor. Pekçok koridor, bu ana koridora açılıyor. Bir müddet sonra
Esrarengiz ses tonuyla saldırıları durduran subayın karşısına hazır ol vaziyette dikiyorlar.
Esrarengiz sesli bu adamın ismi Esat Oktay Yıldıran’dır.
Zindana yeni getirilen Adem, karşısında bulunduğu subayı daha tanımamaktadır.
Üzerindeki üniformadan onun sadece vasat bir komutan olduğunu düşünmektedir.
O an için yüzbaşı, çok nazik ve kibar tutumuyla Adem'i etkilemeye çalışır.
“Geçmiş olsun Beyefendi!” sesinin nezaket ve inceliği karşısında Adem rahat bir nefes alır.
Minnettar bir edayla,
“Sağolun komutanım” diye karşılık verir.
Yzb Esat: “Efendim, uzun bir süreden beri gözaltındaydınız, değil mi?”
“Evet efendim” diye karşılık verir Adem.
“Vah vah vah, biliyorum, orası çok kötü, hele hele o ******** polisler!”
“Evet çok cefa çektim komutanım….!”
“Evladım çok kirlenmişsiniz. Belki de uzun bir süredir haberleri de izlememişsinizdir”
“ Seni televizyonlu koğuşa mı alayım, banyolu koğuşa mı gitmek istersin?”
Adem sıcak suyla duş almanın zevkiyle: “Banyolu koğuşa gitmek istiyorum” diye cevap verir.
Yüzbaşı Esat, komando askerlere dönerek: “Çocuklar buraya gelin!“ diye komut verir.
Bir anda dört adet komando hazır ol vaziyette komutanın önünde durur.
Yüzbaşı Esat: “Beyefendi banyolu koğuşa gitmek istiyor!
Yardımcı olun!
Keselensin!
Tertemiz duşunu alsın!
Ondan sonra da uykusunu alsın!
Anlaşıldı mı?”
Komando erler hep bir ağızdan: “Emredersin Komutanım!” derler.


- 5-
Komandolar Adem'i 36. Koğuş olarak bilinen hücre bölümüne getirmişlerdir.
Diyarbakır E tipi hücre bölümü dört katlı bir yapıdır.
Her katında önü demir parmaklıklı on hücre vardır.
Her hücresi beş buçuk metrekare genişliğinde dir.
Her hücrenin içinde beton bir seki, arka bölümlerinde bir tuvalet, bir lavabo taşı, iki adet su musluğu vardır.
Zemin kattaki salon 40 metre uzunluğunda 10 metre genişliğinde dir.
Kanalizasyona açılan tuvalet boruları tıkatıldığından salonda bir diz boyu pislik ve sidik vardır.
Ve her şey beton matlığında, demir görüntüsündedir.
Banyo diye kendisine anlatılan bu salonda biriken keskin sidik kokusu genzini yakıp, içinden, yüzbaşının yumuşaklığı ile beton blokların sertliği arasındaki çelişkilerle boğuşmaya başlarken “Allaaah! Allaaaaah!” nidaları ve tekbir sesleri ile irkilir Adem.
Tekbir sesleri kesilince, ellerinde kalaslarla komando erler kapıdan içeri girer.
“Lan yavşak! Sen daha soyunmadın mı?” diye bağırır biri.
Adem Şaşkın vaziyette Komandoların suratına bakar.
Komandolar önce kendilerini tanıtırlar:
Benim Adım “Akın” der iriyarı, sarışın ve şişman olanı.
Benim ki “Kambur” der kara kuru kambur olanı
Bendeniz “Karabela” diye kendini tanıtır uzun boylusu.
Çavuş :“Benim adımda Mevlüt, Adamın yedi sülalesine mevlüt okurum.
…… Ve “keseleme işlemi!” başlar.
Adem sert kalas darbeleriyle yere yıkılırken bağırış ve feryatları arşı âlayı sarsar.
Karabela ve Kambur yarı baygın halde yere serilmiş Adem'i ayaklarından tutup çekerek boklu suyun içine sürüklerler.
Dövüle dövüle yüzdürülür.
Akın, sırtında yürüyüşler yapar.
Komando potinleri ile başına basılarak kafası boklu suya batırılır.
Adem canhıraş bir feryatla bağırır çağırır, yalvarır.
Ama sesini kimsecikler duymaz.
Bayılırsa belki kurtulur. Bayılmazsa film çevrilmeye devam edilir.
Adem’i dayaktan geçiren komandolardan Akın Karateciyi, Karabela Samurayı, Mevlüt Çavuş ise Cüneyt Arkın’ı oynamaktadır.
…. Ve Adem Diyarbakır 5 Nolu E Tipi Cezaevi’nde bunlardan dayak yiyen bir dublördür artık…..! Dinlenme ve sahne çalışmalarına ara vermeler ise Adem'in baygınlık derecesi ve süresi kadardır.
Ayağa kalkamayacak derecede baygınlık geçiren Adem, bir hayvan leşi gibi ayağından çekilerek sürüklenir, 36. Koğuşun ilk hücresine atılır. Üstü başı kan ve pislik içinde kalan Adem, beton yatağın üzerinde derin bir uykuya (!) dalar.


- 6 -
Yara bere içinde ve her tarafı adeta dökülen Adem ertesi gün yine aynı ekibi karşısında görür.
Ekibin başındaki Mevlüt Çavuş:
“Lan ibne ölmedin mi daha?”
Adem ani bir atakla ayağa fırlar. Hazır ol vaziyete geçer.
Bacakları ve elleri titrer.
Mevlüt Çavuş:
“Kahvaltı yaptın mı lan göt?”
Adem hırıltı gibi gelen bir sesle “Hayır” diye cevap verir.
Hücrenin kapısı açılır ve Adem hücreye bitişik küçük bir salona alınır.
Salonun ortasında ölü bir fare durmaktadır.
Mevlüt Çavuş, Adem'e:
“Hazır ola geç!” komutunu verir.
Adem hemen hazır ola geçer.
Akın, Karabela ve Kambur Adem`in etrafını çevirir.
Karabela: “Hiç fare yedin mi lan?” diye sorar.
Adem ne yapılmak istendiğini artık anlamıştır.
Midesi bulanır, acıyla kıvranır, ne yapacağını bilemez.
Dövülerek yere yıkılır.
İşkenceden kurtulmak için ölü fareyi yemekten başka bir yolunun bulunmadığını çok iyi bilmektedir.
Gözlerini kapatarak fareyi avucuna alır.
Edebildiğince ağzını açar, avuçları arasında bulanan fareyi ağzına tıkar.
Çiğnemeye başlayınca kusar. Fare ağzından yere düşer.
Mevlüt çavuş “Devam!” der.
Karabela Adem`i coplar, Kambur da bacak arasını tekmeler.
Soğuk terler içinde kalan Adem nihayet fareyi yutmayı başarır.
Ardından kusmuğunu yalatarak, salonu kendisine temizletirler.
Ve tekrardan 36. Koğuşun hücresine alırlar.
Adem beton sekinin üzerinde oturur, yakalandığı geceyi düşünerek, dalar.

-7 - Güneş batmak üzereydi. Kocaman yemek salonunda Adem, uzun mavi bir fistan giymiş, saçlarını kısa kesmiş ve Adem'e göre daha genç görünen eşi, iki kızı ve biricik oğlu aksam yemeğine hazırlanıyorlardı. Adem, uzunca antika bir masada eşiyle karşı karşıya oturmuş, kızları servis yapıyor, oğlu da okulda olan bitenleri anlatıyordu. Ademim Büyük kızı Zozan 25 yaşındaydı, yuvarlak yüzlü, uzun boylu ve kumraldı. Saçları beline kadar dökülüyordu. Böylece giydiği beyaz elbisenin içinde daha güzel görünüyordu. Küçük kızı Berfin büyüğüne göre daha kilolu, ama daha hareketliydi. Spor giyinmeyi seviyor, evde olduğu zaman spor giysilerini hiç üzerinden çıkarmıyordu. Tıp fakültesinde okuyordu ama yemek yapma konusunda ablasından daha maharetli görünüyordu.
Mutfaktaki buz dolabından bir ilaç kutusunu alan Zozan, babasına döndü:
“Baba, bırak doktora gitmeyi, bana güvenmiyor musun? Biliyorsun ki benim mesleğim, iki yıldan beri de eczanede çalışıyorum.” Dedi ilaç kutusunu getirip babasının önüne koydu.
Adem Nezan, ilaç kutusunu eline aldı, kızına baktı:
“Zozan`ım yavrum, sana güveniyorum, ama doktara danışmadan bazı ilaçları almamak lazım” deyince
Zozan: “Aşk olsun baba, yine bana güvenmiyorsan Berfin gelsin sana reçetesini okusun, doktor çıkmasına iki yıl var. Ona güvenirsin” dedi. Berfin mutfaktan koşarak babasının yanına geldi, ilaç kutusundan reçeteyi çıkarıp göz gezdirmeye başladı.
Adem Masada sessizce oturan oğlunu süzdü:
“Azad oğlum senin hiç ders çalıştığını görmedim, yine politikayla mı uğraşıyorsun?”
Azad: “Ya baba bırak ne politikası? Her gün insanlara işkence yapılıyor, çığlık sesleri ta Bağlar mahalesine kadar geliyor!”
Adem: “Ne yapacaksın oğlum?”
Azad “Ne yapacaksın olur mu baba, insanlara bok yediriyorlar!”
Adem: “Oğlum böyle şeylere inanma, devlet var, kanunlar var.”
Berfin babasıyla kardesinin tartışmasına müdahale etmek için;
“Bırakın bu tartışmayı, yemek geliyor!”
Berfin`in annesi kızına baktı: “Aferin kızım, bak sende okula gidiyorsun, Azad daha lisede bu işlerle uğraşıyor!” deyince;
Adem: “Bak Azad oğlum, bizim dedelerimiz bu dava için can verdiler, ama başarılı olamadılar. Ben başka bir yolu seçtim. Bu şehirde herkes beni tanır, herkese yardımım dokunmuş. İnsanların kalbini kazanmak onların refah düzeyini yükseltmek lazım. Bunun için sen oku, bu tür şeylerle uğraşma!”
Azad babasına cevap vermeye hazırlandı.
Zozan ile Berfin porselen tabaklar, kristal bardaklar, yiyecek ve içecekleri masaya dizmeye başladılar. Bu sırada kapı zili çalindı…..
Adem`in genç oğlu koşarak kapıya gitti. Bir müddet sonra “Baba” diyen sesi geldi. Eşinin yüzüne “acaba kim” dercesine bakan Adem, oturduğu yerden kalkıp kapıya gitti.
İkisi resmi, üçü sivil giyimli beş polis kapıda bekliyordu. Adem biraz şaşırdi ama yine de soğukkanlılığını koruyarak “Buyurun, birisini mi aradınız?” dedi. Kendinden emin bir ses tonuyla.
Uzun boylu, iriyarı, sivil giyimli polis, gayet soğuk bir ses tonuyla: “Beyefendi giyinin, bizimle karakola kadar geleceksiniz” dedi.
Adem`in üzerinde beyaz bir gömlek, kahverengi bir pantolon vardı. Hemen salona geri dönüyor. Kızları ve eşi ayağa kalkmış meraklı bakışlarla onu süzüyorlardı. Hiçbir şey demeden ceketini giyiyor ve eşine dönüyor:
“Ben bir karakola gidip geleceğim” deyip hızlı adımlarla salondan çıkıyor. Kızları ve eşi de onun ardından dış kapıya yürüyorlar. Oğlu kapıda donmuş gibi polislerin arasında uzaklaşan babasına bakıyordu.
Adem`i bir polis cipinin arka koltuğuna iki polisin arasına alıyorlar. Araba evin önünden uzaklaşınca, gözlerini askeri bir bezle bağlayarak başına bir torba geçiriyorlar…
-8–
Kurtoğulu olarak bilinen bir işkence merkezine götürülüyor. Gözleri bağlı bir vaziyette kıçına bir tekme vurarak bir yere itiyorlar. Ağız üstü yere kapaklandığında insan cesetleri gibi bir şeylerin üstüne düştüğü sanısına kapılıyor. El yordamıyla çevresini kontrol ediyor. İtildiği bu yerde, oturan insanların, dizlerine, omuzlarına, ayaklarına dokunduğunu fark ediyor. Zemin çıplak betondu, insanlar sessizdi ve büyük bir ihtimalle herkesin gözleri kendisinin ki gibi bağlıydı. Bir ara göğsünden bir tekme darbesi alıyor. “Lan yavşak, düzgün otur” bağırtısını işitiyor. El yordamıyla bulduğu boşlukta Buda heykeli gibi oturuyor. Bir müddet sonra salondaki sesleri daha net olarak işitebiliyor. Çok sayıda insan, kendisi gibi bu salonda gözleri bağlı olarak kıpırdanmadan oturuyor, sadece nefes alıp veriyordu.
Bu sessizlik salona giren bir grubun küfürleri, oturanlara tekme tokat girişmeleriyle bozuluyor. Aralarından birisini alıp gitmeleriyle birlikte gürültü bitiyor. Ancak bu kez de götürülenin çığlık sesleri salona yayılıyor. Bu çığlıklar öylesine korkunçtu ki; bu sesi işitenlerin içi ürperiyordu.
Tam yirmi üç gün, yirmi üç gece bu çığlıkları duydu. Ve sıra kendisine geldiğinde de alıp götürdüler. Tahta bir sandalyede oturtup ellerini arkadan bağladılar. Göremediği bir Adam gür bir sesle kendisine soru soruyordu:
“Bölücü örgüte neden para yardımı yaptın?
Adem: “ben kimseye yardım yapmadım”
“Yaptın ulan devleti kandıramazsın”
Adem: “Hayır yapmadım”
“Tezgahı hazırlayın!”
Tahta sandalyeye bağlı olan ellerini çözdüler, uzunca bir sırığı, omuzlarının üzerine koydular, iki kolunu yana açarak bir iple sırığa bağladılar.
Sırığın iki ucunu yüksekçe iki duvarın üzerine koydular. Çarmıha gerilmiş İsa gibi boşlukta sallanıyordu. Pantolonunu ve donunu çıkardılar. Çıplak iki kablonun ucunu vücudunda dolaştırdılar. Çığlıklar atmaya başlamıştı. O çığlık attıkça birisi “konuşacak mısın lan yavşak” diye bağırıyor manyetoyu daha seri çeviriyordu.
Çarmıhtan ne zaman indirildiğini hatırlayamıyordu. Fakat gözü kapalı kendisine bir kağıt imzalattıktan sonra bir yetkilinin sarf ettiği sözleri hatırlıyordu:
“Bu ibne umudunu bölücülere bağlamış, konuşmuyor, gönderin oraya gitsin, götürün gezdirin! Güvendikleri adamların ne halde olduklarını gözleriyle görsün! Ancak böyle ikna olur! Devletin büyüklüğünü kavrar ve tekrar devlete bağlanır”
Bu sözlerden sonra söylemediği ama altında kendi imzasının olduğu ifadesiyle Sıkıyönetim Mahkemesine sevk edilmişti……

-9-
Mevlüt Çavuşun “Hazır ol lan!” demesiyle düşlerinden sıyrılır hücrede olduğunu anlar.
Ayağa kalkarak hazır ol vaziyete geçer.
Demir anahtarla demir kapı açılır.
Adem salona çıkarılır.
Ekibin başı Mevlüt Çavuş, yumuşak bir ifade ve ses tonuyla:
“Beyefendi hangi koğuşta kalmak istersiniz?” der.
Ama Adem artık yumuşak ses tonlarına ve ifadelere karşı kaygılar beslemeye başlamıştır.
Banyolu(!) ve televizyonlu(!) koğuşlara gitmeye istekli değildir.
Başını önüne eğerek tereddüdünü gizlemeye çalışır.
Karabela`nın “Söyle lan yavşak!” sesiyle irkilince, dudaklarından “ben bilmem” kelimesi dökülüverir.
Tokat tekme darbeleri altında Mevlüt Çavuş`un yine bir hinlik tasarladığını anlamakta güçlük çekmez.
Mevlüt çavuş:
“Tamam lan! Seni bütün koğuşlarda gezdireceğiz. Hangisini konforlu bulursan orada istirahat edeceksin!” diye sırıtarak komutunu verir.
Hazırlanan senaryodan habersiz olan Adem çaresiz emre uyacaktır.
Mevlüt Çavuş:
“Rahat!”
Adem, ayağını bir asker gibi yana açarak rahata geçer
Mevlüt Çavuş:
“Hazır ol!”
Adem hazır ola geçer.
Mevlüt çavuş:
“Üçüncü koğuşa doğru marş, marş!”
Adem korkuyla titreyen acemi bir asker gibi nizami adımlarla uzun koridora doğru yürür.
- 10-
Üçüncü koğuşun kapısı açılır.
Yanındaki Mevlüt Çavuş ile Akın bir, Kambur ile Karabela diğer yana çekilir.
Adem açılan 3. koğuş kapısının tam ortasına dikilir.
Göz ucuyla koğuşun içine bakar .
Karşılıklı olarak koğuşun her iki duvarına iki katlı ranzalar konulmuştur.
Ranzaların arasındaki boşlukta ise iki sıra halinde dizilmiş tutuklular vardır.
Kafaları sıfır numaraya vurulmuş tutuklular heykel gibi durmaktadır.
Avurtları çökmüş, gözleri çukura düşmüş, benizleri solmuş mumyalar gibidirler.
Hepsinin üzerinde aynı renkten siyaha boyanmış asker elbisesi bulunmaktadır.
Gözyuvarlarında oynayan gözlerini görmeseydi bunların ölü olduklarına inanacaktı.
“Dikkaaaaaat!” diye gür bir ses duyulunca, tutuklular hep bir ağızdan boğazları yırtılırcasına “Emredersiniz Komutanım” diye karşılık verirler.. .
“Ne biçim ses, lan yavşaklar! Ranza altı ol!” diye bağırdı Mevlüt Çavuş.
Sıraya dizilmiş olan tutuklular “Ranza altı ol!” komutuyla birlikte adeta birbirlerini çiğnercesine yerlere uzanıp ranzaların altına girmeye çalışırlar.
3. Koğuşun şişman asker gardiyanı:“ Son sayı üç!” diye bağırıyor.
Ranza dipleri o kadar sayıda insanı alacak kadar geniş hacimli değildi. Yeterince yer yoktu. Bir uzuvları dışarıda kalmasın diye tutuklular birbirlerini çiğniyorlardı.
Şişko Komando er “iki” diyor.
En zorda kalanlar ise uzun boylu tutuklulardı. Uzun boylu tutuklulardan biri ranzanın altına giremiyordu.
“Üç” denilince bütün hareketli bedenler taş kesiliyor.
Ama kiminin kolu, kiminin bacağı ve kiminin kıçı dışarıda kalmıştı.
….. Ve eli kalaslı komandolar var güçleriyle dışarıda kalan uzuvlara vurmaya başladılar.
Bağırış ve haykırışlar yeri göğü inletiyor. Bu feryatlar karşısında sessiz bir ölüm bile haz veriyor Adem`e.……
Mevlüt Çavuş Adem`e dönerek “Burayı beğendin mi beyefendi?” diye sorunca Adem lal kesilir.
Yanıt alınmayınca kapı sert bir şekilde kapanır.
“Geriye dön! Besinci koğuşa uygun adım marş, marş!” komutuyla birlikte adeta robot kesilen Adem, verilen komutu eksiksiz yerine getirir……..
- 11 -
Adem zindanı tam ortasından ikiye bölen koridorun orta yerinde beklemektedir.
Bu koridor aşağı yukarı 200 metre uzunlukta sekiz metre genişliktedir. Bu ana koridora sağlı sollu açılan çok sayıdaki koridorla cezaevi adeta kocaman bir labirenti andırıyor.
Bütün bu koridorların duvarlarına yağlı boyayla savaş manzaraları, Atatürk portreleri ve ay-yıldızlı bayraklar çizilmişti.
Askeri marşlar ve Türklüğün büyüklüğünü anlatan çeşitli sloganlar, Atatürk posterleri, savaş manzaraları ve ay yıldızlı başların arasına serpiştirilmişti.
Ana koridorun zemini nemli ve ıslaktı. Hatta yer yer 5 cm kadar deterjanlı suyla doldurulmuştu.
100 metre kadar ileride bir grup tutuklu görünmektedir.
Her on metrede bir olmak üzere 20 kadar asker de sağlı sollu olarak koridora dikilmiştir.
Adem`i koğuşlarda dolaştıran Mevlüt çavuş: “Kıta dur!” deyince Adem biraz yana çekilerek koridorun kenarında put gibi yerinde durur.
Önünden geçmekte olan manzarayı seyre koyulur:
Sekiz kişi sırt üstü yere yatırılmış, sekiz kişi de arkaları dönük halde yerde yatanları ayak bileklerinden tutarak çekmekte ve yatanları paspas olarak kullanmaktadır.
Böylece koridorda bir iki tur attırıldıktan sonra bu sefer de çekenler çekilenlerin pozisyonuna geçerek koridoru temizlemeye devam ediyorlardı.
Adem hayretler içinde insanların da paspas olarak kullanılabileceğini ilk defa burada görüyordu.
….. Başını kaldırıp karşısındaki duvara bakıyor:
“Bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesini gözleriyle okudu. Midesi bulandı…..
-12-
Beşinci koğuşun kapısı da komutla açılır ve Adem içeri sokulur.
Burada 30 civarında tutuklunun hazır ol vaziyette ayakta dikili olduğunu görür.
Tutukluların göğüsleri öne doğru çıkık, elleri ise yandan dizlerine yapışıktır.
Elinde kalın kaplı bir kitap tutan tutuklu bu gruptan yaklaşık üç metre uzaklıkta ve yüzü gruba dönüktür.
Adem`ın içeri girmesiyle birlikte tutuklu yüksek sesle kitabı okumaya başlar.
“Mustafa Kemal”
Elleri dizlerine yapışık göğüsleri öne fırlamış tutuklular koro halinde “Mustafa Kemal….”
Kitabı okumakta olan tutuklu:
“…Atatürk’ün Hayatı”
Tutuklular koro halinde “…. Atatürk’ün Hayatı..”
Kitabı okuyan: “Mustafa Kemal Atatürk’ün….”
Koro “Mustafa Kemal Atatürk’ün…”
Kitabı okuyan “Babasının adı:”
Koro Babasının adı:
Kitabı okuyan “Ali Rıza Efendi!”
Koro “Ali Rıza Efendi”
Komando Akın : “Marş kes lan yavşaklar, ses çıkmıyor”
O ara elinde kalas ile içeri giren Karabela “Ses kontrolüne” başlıyor.
Karabela: En baştaki tutukluya “ Mehter marşına başla” komutunu verir.
Tutuklu yüksek sesle:
Ceddin deden neslin baban
Hep kahraman Türk Milleti
Orduların pek çok yaman
Vermiştiler dünyaya şan”
Marşını eksiksiz okur.
Karabela: “Lan niye sesin düşmemiş? Dayak düzeni al! Yavşak!”
Mevlüt Çavuş diğer bir tutukluya “Sen de Harbiye Marşına başla! Göt!” diye komut verir.
Tutuklu:
“Yolumuzda olsa da dağlar kalın bir perde
Pervasız bir kartalız bu hudutsuz göklerde” diye okumaya başlar ama sesi çok düşmüştür. Sadece ağzını açıp kapatmakta, ağzından hırlamalar çıkmaktadır.
Mevlüt çavuş: “Lan yavşak hani ses? Neden sesin düşmüş? Sen de dayak düzeni al puşt!”
Tutuklu ellerini öne doğru uzatarak açar.
Demir çubuklar, lastik hortumlar, joplar ve kalaslarla dövülmeye başlanır.
Gün boyunca bu minval üzeri derse (!) devam edilir.
Adem bu gün için görmesi gerekenleri görmüş, görmediklerini görmesi için başka bir koğuşa doğru nizami adımlarla yola koyulmuştur.
- 13 -
Adem altıncı koğuşun havalandırılmasına alınır.
Burası da 50 metrekare kadar bir alandır.
Başını kaldırır yukarılarda mavi gökyüzünden başka bir şey göremez.
Kırmızıya boyanmış, karşısındaki pencere camlarının ortasında nakşedilmiş beyaz ay-yıldızı görür.
Etrafına bakar. Her taraf beton bloklarla sarılmıştır. Ve yaz güneşi ortalığı kasıp kavurmaktadır.
Çökmüş vaziyette bulunan tutukluların tümü sıfır numaraya vurulmuş dazlak kafaları ve çıplak ayakları ile bekleşmektedir.
Filmin başlaması için sanki her şey onu bekliyordu. Sessizliğin sesi vardı ortalıkta. Birazdan kıyametin kopacağını çok iyi biliyordu.
Havalandırmaya haramiler misali ellerinde coplar, sopalar, kovalar ve içleri yağ dolu şişelerle komando erler dolar.
Anlar ki birazdan çokça can yanar, insanlar ağlar.
Komando erlerden biri “En baştaki yavşak! Koğuşun ortasına gel!” diye bağırır.
Uzun boylu tutuklu orta yere doğru koşar.
Emirle belden aşağı soyunur.
Elleri dizlerinde olduğu halde domalır.
Katran karası cop kovaya sokularak yağlanır.
Önce diğer tutuklular ayağa kaldırılır, yüzleri duvara çevrilir.
Komando er yağlı copu iki eliyle erkeklik organı üzerine yerleştirerek domalmakta olan tutuklunun makatına sokar.
Tutuklunun çığlıkları havalandırma sahasının dışına taşar.
Bu bağırış ve feryatlar içinde adeta vahşileşen bir hayvan gibi komando er de ileri geri yaparken:
“Bu Ahu Tuğba için, bu Zerrin Egeliler için ”[1] diyerek bağırır..
Makatında cop olan tutukluya “Dik dur! Lan!” komutu verilir ve bu arada yüzleri duvara dönük olan diğer tutuklulara da “Geriye dön!” emri verilerek olay kendilerini seyrettirilir.
“Nedir bu lan?” diyerek seyreden tutuklulardan cevap istenir.
Kimseden ses çıkmaz. Herkes içinde kırılan bir şeylerin acısıyla başını önüne eğerek suskunluğa gömülür.
İleri geri yapan komando er “Cevap lan!” diye bağırınca başları önlerine düşmüş tutuklular koro halinde “Bilmiyoruz Komutanım” diye bağırarak cevap verirler.
Komando er biraz geri çekilerek “ Bakın lan yavşaklar! Kuyruklu Kürt budur işte!” diye bağırır.
Uzun boylu tutuklu grubun içine gönderilirken aynı işlemi tekrarlamak için bir başka tutuklu ensesinden yakalanarak orta yere alınır…..
…. Ve Adem buradan başka bir koğuşa götürülür.
-14-
“Dördüncü koğuşa doğru marş!” komutu ve uygun adımlarla Adem`i koridorda yürütmeye başlarlar.
Kendisini dördüncü koğuşta ne türden bir zulüm bekliyor diye düşünerek yürümeye başlar.
Başı dik olduğu halde düşüne düşüne uygun adımlarla yürümeye devam eder.
Mevlüt Çavuş “Gideceğin koğuşta veremlilerle tanışacaksın!” diye itekler.
Dördüncü koğuşun kapısı açılır açılmaz boğuk öksürük sesleri yükselmeye başlar.
İçeri girince sigara dumanından insanları seçmekte zorlanır.
Gözlerini ovuşturur, karanlığa uyum sağlamaya çalışırken , bazı siluetler belirir. Gözleri biraz daha seçince;
Veremli her hastanın sağ elinin iki parmağı arasında yakılmayı bekleyen dört sigarayı görür.
Komando erin komutuyla bir anda çakmaklar çakılarak sigaralar tüttürülmeye başlanır.
Emirle eller kalkar ve yine emirle dudaklar sigaraları yakalar.
“Çeeeeeek, bıraaaaaaak! Çeeeeeek, bıraaaaaak!” emirleri eşliğinde koğuşa daha fazla duman dolar.
Kendilerini sigarayla vuran tutuklulara ağlamaya çalışırken, boynundan tutularak dışarı çıkarılır.
- 15 -
Adem`i 4. koğuşun koridorundan geri çevirirler.
7. ve 8. koğuşun havalandırma yerine götürürler.
Gördüklerine şaşkınlık içinde bakar.
“Bu da ne?” der kendi kendine.
Ayakta duran her tutuklunun bir elinde servis tabağı, diğer elinde ise kaşık var!
“Oh! Yarabbim! Demek ki burada yemek servisi yapıyorlar” diye düşünür.
Düşündüklerinin saflığını tutuklular yüzünden okur.
Çaresiz bakışlarla ona bakarlar.
Bu arada komandolar havalandırmayı basar.
Dört tutukluyu kollarından tutup fosseptik çukurunun bulunduğu beton kapağın yanına götürürler.
Fosseptik çukuru kapağını kaldırtıp tabaklara bok doldurmasını emrederler.
Bu dört tutuklu bütün tutukların tabaklarına bok doldurup servisi tamamlarlar.
Herkes elinde kaşığı ve tabağı ile çömelmiş vaziyette gelecek olan komutu bekler.
Komando Akın “Yemeye başlayın çakallar!”diye komut verince, Kambur bağırarak: “ Çabuk olun lan yavşaklar, son sayı üç! ”
Üç dakika içinde tabaklar kaşıklanarak temizlenir. Temizleyemeyenler için ise işkencelerden işkence beğen safhası başlar!.
…. Ve Adem`i Dante’nin cehennem odalarını dolaştırmaya devam ederler.


- 16 -
Yeni girdiği havalandırma 9. ve 10. koğuşların havalandırmasıdır.
Kalabalıktan anlaşılmaz bir uğultu yükselmektedir.
Yere çömelmiş tutukluların gözleri yaşlarla doludur.
Kalabalık tutuklu gurubuna yaklaştığında sesler bıçak gibi kesilir.
Gözler Adem`e dikilir.
Adem dikkatlice bakar. Her tutuklunun elinde kuru bir ekmek vardır.
Olağan bir durumla karşılaşmıştır diye sevinir kendi kendine.
Arkasından gelen Akın`ın “Kremi ekmeğin üzerine sür” komutuyla düşüncelerinden sıyrılır.
Koğuşun ortasındaki krem deterjan kutusu tutukludan tutukluya dolaştırılır…..!
Kutuyu alan her tutuklu krem deterjanı ekmeğinin üstüne sürer.
Ardından bir bidondan bardaklara deterjanlı su doldurulur.
Lokma başına, komutla coplanan tutukluların mideleri doldurulur.
Neler oluyor diye düşünmesine izin verilmeden Mevlüt Çavuşun ekibi Adem`i kolundan tuttukları gibi çekip götürürler.

-17 –
Adem 11 ve 12. koğuşun havalandırmasındadır.
Yine hava sıcak.
Tutukluların tümü belden aşağısı çıplak tutulmaktadır.
Belli ki her günkü rutin uygulamaların başlamasını beklemektedirler.
Bir komando asker: “Dikkaaaaat! Hazır mısınız lan ibneler!”
“Hazırız komutanım” diye sesler yükselir.
“Herkes eline bir sigara alsın! Lan göt verenler”
Eller sigaralara uzanır. Ve hazır ol vaziyette komut beklenir.
“Komut bir! Sigarayı yak!”
Tutuklular ellerindeki çakmakla sigarayı yakarlar.
“Komut iki! Sigaranın filtresini kıça tak!”
Sigaralar kıça takılır.
Komut üç: Domal! Eller dizde volta at!”
Adem buralarda kıçla sigara içirildiğini görünce yaşadıklarının bir kabus olduğuna inanır….!
-18 -
“Yarabbim” der Adem.
“Ben nereye düşmüşüm!?
Cehennemin hangi tabakasındayım?
Allah’ım! Eğer burası bir cehennem ise nasıl bu kadar zalim olabilirsin? Yok eğer burası 5 Nolu Diyarbakır E tipi Cezaevi ise bu kadar zulme nasıl tahammül edebiliyorsun? Haşa yoksa benim görmekte olduğum sadece bir rüya mı? diye yaratana sitem eder.
Belki de akli melekelerimi yitirdim de sadece hayal görüyorum diye düşünür. Neleri yaşamakta olduğuna daha karar kılmadan ayakları ve yanındaki komandolar onu 13. ve 14. koğuşların havalandırmasına ulaştırırlar.
Burada da tutuklular kendilerine reva görülen azap türünü sergilemeye hazırlandırılmışlardır.
Gördüklerine tutuklu demeye bin şahit lazım. Karşısında iskelete dönüştürülmüş yaratıklar vardı sadece.
İşte bu iskelet yaratıklar az sonra tüm hünerlerini ona göstereceklerdi….
“Öl!” dendi mi ölünecekti, “diril!” dendi mi dirileceklerdi!
Oyunun adı da “Öl-Diril” oyunu olacaktı.
Yanındakiler gerçekten komando er miydi yoksa zebani mi onu bile karıştırmışken, zebani komando er Akın komutunu verir:
“Yuvarlak halka olarak dizil!”
Tutuklular havalandırma salonunda hemen halka oluştururlar.
“Kısa boylu sen! Ortaya geç!”
Kısa boylu tutuklu halkanın ortasına gidip hazır ol vaziyette bekler.
“Öl! dediğimde dikilmiş bir kalas gibi dümdüz yere düşeceksin! Anlaşıldı mı yavşak!”
Tutuklu yüksek bir sesle “Emredersin komutanım” diye bağırır.
Akın:
“Öl!”
Tutuklu ayakta can vermiş gibi bir kalas düzlüğünde yere düşer.
Akın:
“Diril”
Tutuklu hızla ayağa kalkarak hazır ol vaziyete geçer.
“Öl-diril” oyunu tutuklu kalkamayıncaya kadar devam eder.
Sonra sıra bir başka tutukluya gelir.
Adem`i alıp götürürler.
-19–
Koridorların birinde yürütülmektedir Adem.
Ve kulaklarına işkence feryatları ulaşmaktadır.
Bazen askeri marşlar, bazen da acı yüklü çığlıklardır duydukları.
Yalvarmalar yakarmalar da bu çığlıklara ve askeri marş seslerine karışır.
15. ve 16. koğuşun kapısında hareketlenmeler görür.
Tutuklular tekme ve kalaslarla dövülüp koğuştan havalandırmaya çıkarılmaktadırlar.
En son da o alınır havalandırmaya.
İçeri girince tutukluları anadan doğma çırılçıplak bulur.
Hepsi bir deri bir kemik kalmıştır.
Sıfıra vurulmuş kupkuru kafaları ve çukura düşmüş gözleri ile bir hayaleti andırmaktadırlar.
Cehennemin bu tabakasındaki azabın ne olduğunu merak eder.
Asker komutunu verir: “Yavşaklar! Tek sırayı gir!”
Çıplak tutuklular tek sıra halinde dizilirler.
“Baştaki ibne sırtüstü yat!”
En öndeki tutuklu hazır ol vaziyette sırt üstü yere yatar.
“İkinci ibne yatanı bacaklarının arasına al!”
“ Cinsel organını ve testislerini iki elle tut!”
İkinci tutuklu denileni aynen yapar.
“Yavşağı tart! Kaç kilo olduğunu bildir!”
Arkadaşının testislerini ve cinsel organını elleri arasında tutan ve onu kaldıran tutuklu bağırarak:
“ Tarttığım Mardin doğumlu Ali Kaya’dır. 50 kilo gelmiştir. Emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” der.
Tartan tartılanı yere bırakır.
Bu sefer de tartılan tartanı tartmaya başlar!
Kantar da, tartılanda insandı burada. Birinin ayakları yerde, diğerinin ise gövdesi havada.
Ve daha onlarca kişi vardı sırada.
O tanıktı.
İnsanlar vardı, ama insanlık yoktu burada.

- 20 -
Şimdi girdiği koğuş tertemizdir.
Tutukluların bakışları tedirgin, suratları bezgindir.
Onu ve yanındaki zebanileri görünce üç sıra halinde dizildiler.
Sırayla, bir, iki üç…. diyerek otuz üçe kadar saydılar.
Sayım bitince sessiz kalıp gelecek olan komutu beklediler.
Koğuş gardiyanı Jilet’in içini ürperten bir sesle “ Çöp bidonunu koğuşun ortasına al!” dedi.
Bir tutuklu tuvalete koşarak elinde bir çöp bidonuyla birlikte geri döner.
Suratının ortasında sanki cetvelle çizilerek kesilmiş ince ve uzun burnundan dolayı jilet lakabını alan gardiyan:
“Çöpü yere dök!” deyince, sigara izmariti, çamur, süpürge döküntüleri, bez parçaları ve yara sargılarından oluşan pislik koğuşun ortasına saçılır.
Jilet:
“Rahat! Hazır ol!”
Kolları ve bacakları titrer tutukluların. Denileni yaparlar..
“ Bütün çöpler yenilecek! Son sayı üç!” diye bağırır Jilet.
İnanılmaz bir hızla çöpler ve çaputlar yutularak mideye indirilir. Jilet “üç!” dediğinde koğuş yalanarak temizlenmiştir bile.
….. Ve Adem dövülerek 17. koğuştan kovulur.


marx47 is offline  
Eski 27-12-2007, 09:40 AM   #2 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2007
Yaş: 48
Mesaj: 1,564
Üye No: 132480
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 10116
Rep Puanı : 1011348
Rep Derecesi
marx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond repute
Varsayılan devamı....


- 21 -
Adem tek başına 19. koğuşun havalandırma kısmındadır.
Bu gün cehennem sessiz.
Koğuşlarda çıt yok.
Zebaniler ise Ortalıkta görünmüyorlar.….
Zaten itekleyerek onu havalandırma bölümüne atmışlardı.
Kendileri içeri girmediler.
Belki de işkenceci başı “Yeni İcatları”nı aktarmak için onları çağırmıştı.
“Şimdilik ortada yoksunuz ama imanım gibi biliyorum ki Yüzbaşı Esat’tan öğreneceğiniz yeni yöntemleri gelip bütün koğuşlarda uygulamaya başlayacaksınız. O ortalığı cehenneme çevirecek, sessizliği vuracaksınız. ” dedi kendi kendine.
Zulümden kurulu kalelerinize yeni burçlar ekleyeceksiniz!
Korkularınızdan kurtulmak için korkutmaya çalışacaksınız” diye söylenirken demir kapı açılıyor.
Zebaniler kahkahalarla havalandırmaya giriyor.
En öndeki Mevlüt Çavuş, yeşil küçük bir kurbağayı bacağından tutmuş sallıyor; yanındakiler dört komando ise kurbağaya bakıp dudaklarını yalıyorlardı.
Mevlüt Çavuş avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“Havalandırmaya hazırlan! Lan yavşaklar!”
Anahtar şıkırtıları, demir kapının sesi duyuluyor.
Tutuklular koşarcasına havalandırma sahasını dolduruyorlar.
Uzun boylu şişman, kırmızı suratlı 19. Koğuşun gardiyanı Cellat, kıçında durmayan pantolonunu bir eliyle yukarıya çekerek tutukluların karşısına dikilir:
“Rahat! Hazır ol!
“Yat! Kalk! Sürün! Hazır ol!” komutlarını verir.
Cellat’ın komutlarına harfiyen uyulur.
Ardından tutuklular duvar dibinde sıralanır.
Bu arada Mevlüt Çavuş da havalandırma sahasının ortasına yürür.
Bacağından tuttuğu yeşil renkli küçük kurbağayı havaya kaldır ve bağırır:
“Gördüğünüz bu kurbağa çiğnenmeden yutulacak” diyor.
“ Daha bitmedi, bitmedi….. Yutulan bu kurbağa tekrar kusulacak!” diye ekliyor.
“ Unutmayın bir şartım daha var!”
“ Kurbağa midede bayılmayacak! Bayıltan domalacak!”
Canlı kurbağa sırayla teker teker tutuklulara yutturulur.
İki parmak boğaza sokularak tekrar kusturulur.
Kurbağa bayılmışsa, bayıltan domaltılır, domaltılanların kıçı coplanır.
Kurbağayı bayıltmayanlarsa domalmama zaferinin sevincini yaşar.
Adem yolculuğuna devam ediyor.
- 22-
Mevlüt Çavuş ve ekibi Adem`in yüzünü bir koridorda duvara çevirip hazır ol vaziyette geçirdikten sonra kaybolurlar.
Adem koridorda birinin geldiğini ayak seslerinden anlar.
Yaklaşmakta olan adamı göz ucuyla süzdüğünde; onun bir deli olduğunu fark eder.
Delinin saçı sakalı birbirine karışmış. Üzerinde lacivert bir pantolon aynı renkten askeri bir mont var.
Deli kendi kendine bir şeyler mırıldanıp konuşuyor.
Dünya umurunda değil, delinin.
Duvara nakşedilmiş Atatürk portresinin karşısına geçiyor
Portrenin altında italik yazıyla yazılmış “ Ne mutlu Türküm diyene” vecizesini sesli bir biçimde okuyor.
Vecizeyi okuduktan sonra tekrardan Atatürk’e bakıyor.
“Çi virreki lavo! Çi virreki!”
“Min got “ez Tırkım” Qet şa nebum. Rezil û perişanbum”[2]
Ardından bir kahkaha daha atıyor.
Atatürk’ün portresine bakıyor.
Tu çi bê dengi lavo! Wiha çawxar nenêre min!
Ezê diya Evren’ê tenim ha!![3]
Bu ara Mevlüt Çavuş ve ekibinin ayak sesleri geliyor.
Yan koridordan Adem`in dikili olduğu ana koridora giriyorlar.
Adem`e “yürü” diyor Akın. Yürüyorlar. Delinin yanından geçerken
Mevlüt Çavuş deliye soruyor:
“Lan Salih! Ne yapıyorsun burada?”
“Atatürk’le dertleşiyoruz komutanım.”
Mevlüt Çavuş: kahkahalarla gülüyor.
Adem, katillerin de gülebileceğini ilk defa görmenin hayreti içinde kalıyor.
Mevlüt Çavuş:
“Atatürk’le ne konuşuyordun Salih?”
“Mutlu olmadığımı söylüyordum, komutanım.”
“Peki o ne diyor?”
“ Dili tutulmuş! Konuşamıyor ki ……!”


- 23-
Adem`i 20 ve 21. koğuşun havalandırmasına götürüyorlar.
Deli Salih’in sözleri kulaklarında uğulduyor.
Birkaç dakika sonra yüze yakın tutuklu havalandırma alanında hazır bulunduruluyor.
Havalandırmaya gelenlerin tümü belden yukarısı çıplak!
Birazdan koğuşun gardiyanı dışarı çıkacak ve ne olacaksa işte o zaman olacak!
Komandolar küfürler savurarak havalandırmaya giriyorlar.
Sağa sola komutlar veriliyor.
… ve herkes hazır olda bekliyor.
“Rahat!” diyor kısa boylu, sivri burunlu, bol elbiseli ve boynunda kırmızı lekeler bulunan gardiyan.
Yüz tutuklu eğitimli askerlerden daha disiplinli bir biçimde rahata geçer.
“ Hazır ol!” deyince de aynı biçimde hazır olda dururlar.
Uzun boylulara karşı duyduğu aşağılık kompleksi ile gözleri hazır olda sola yalpalanmış grubun en uzun boylusu bir tutukluya ilişir. Yanına gider “Domal lan yavşak” der. Tekmelerle uzun boylu tutukluyu yere serdikten sonra “yerine geç!” der Dev.
Dev:
“Komando marşına başla ve koş!”
Yüz tutuklu hep bir ağızdan
“Komandoyuz biz! Komandoyuz biz!” diye bağırır.
Dev:
“Ses çıkmıyor lan ibneler! Kocatepe ol!”
Komutla birlikte tutuklular havalandırma sahasının ortasında birdirbirlerinin üstüne binerler.
Dev, diğer komando erlerle birlikte coplarına davranıyorlar.
Saniyeler içinde havalandırma sahasının ortasında insanlardan bir tepecik oluşur. Yüzbaşı Esat zaten çoktan ismini koymuştu bu insan tepeciğinin:
“KOCA TEPE!”
Komando asker:
“Lan sen en üstteki yavşak! Ayağa kalk!”
En üstte bulunan tutuklu ayağa kalkar.
Dev tepenin üstünde dikilmiş duran tutukluya:
“Lan sen Atatürk’ün Kocatepe’deki pozisyonunu al!”
Kalpaksız tutuklu gözlerinin üstünde eli ile uzaklara bakan Atatürk pozisyonunda arkadaşlarını üstünde ayakta beklerken ayaklarının altından çığlıklar yükseliyor.
Nefesi kesilenler canhıraş feryat ediyor.
Bağırabilenler şanslı! Nefes alamayanlar da bağıramıyor.
Dev: “Ayaktaki yavşak!”
İstiklal Marşını oku!”
Tepedeki tutuklu da marşı okumaya başlar, marş “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal” dizesiyle son bulur.
Marş bitince “Kocatepe! Dağıl!” komutu gelir.
Ölen ölmüştür. Kalan sağlar sizindir.
Bayılanların üstüne soğuk su dökülerek ayıltılmaya çalışılır.
Soğuk suyla ayılamayanlar ise falakayla ayıltılır.
Falakayla da ayılamayanların burun uçları çakmakla yakılarak ayıltılmaya çalışılır.
Bu hengamede bizim Adem da payını almıştır!
Ama o, diğerlerinden daha şanslıdır.
Kendisine gösterilmesi gereken şeyler kalmıştır
Ve onu dolaştırmaya çıkaranlar ayaklar altından alıp çıkarmıştır.
Bu iyiliklerine karşılık o da nizami adımlarla yürüyerek alındığı yere varmıştır.
- 24 -

Adem, eni üç boyu üç adım olan bir hücrede dolanmaktadır.
Yırtık askeri elbiselerle dolu bir döşeği ve bir de battaniyesi bulunmaktadır.
Hücrenin ön cephesi demir parmaklıklarla örülmüştür.
Arka tarafta ise dar yerde bir tuvalet vardır.
Gece boyunca gözlerine uyku girmez. Gördüğü manzara ve çığcılıklarla irkilerek uyanır.
Kendisine batan yatağında ha bire dönmektedir.
Bir diş ağrısı tutmaya başlar.
Bastırmaya çalışır ağrılarını; bastıramaz.
Sonunda “Komutanım” diye bağırmaktan başka çare bulamaz.
“ Ne var lan ibne!” diye bir ses duyar komutanım diye seslendiği taraftan.
“Dişim çok ağrıyor” diye inler çocuk saflığıyla.
Hücrenin kapısı açılır. O gece Kambur ile Karabela nöbetçidir.
Salona alınır.
Bayılıncaya kadar dövülür.
Bütün vücudu sancılar içinde kalan Adem diş sancısını da unutur.
Derin bir uykuya dalar……!

-25-

Sabahın erken saatlerinde Mevlüt Çavuş'la Akın uyandırırlar.
Alelacele salona çıkarırlar.
Mevlüt Çavuş:
“Dün akşam bir yerin mi ağrıyordu yavrum!? diye sorar
Adem, “Dişim! Dişim!” diye mahcup bir şekilde önüne bakarak söylenir.
Mevlüt Çavuş, merakla:
“Hangi dişin ağrıyor?” der.
Adem sol üst çenesindeki azı dişini göstererek mırıldanır:
“Aha işte bu dişim” diye yanıtlar.
“Hayır olamaz!” diye itiraz eder Mevlüt Çavuş,
Adem: “Evet, komutanım bu dişim ağrıyor” diyerek parmağını ağrıyan dişinin üzerine koyar.
Mevlüt Çavuş:
“ *****r lan yavşak, sağ çene alt azı dişim ağrıyor, diyeceksin!” diye bağırır. “Demezsen yamulturum ulan” diye ekler.
Adem çaresiz kabul eder. Sağ alt çene azı dişinin ağrıdığını….!
Mevlüt Çavuş: “Söyle bakim yavrum hangi dişin ağrıyordu?”
Adem:“Emredersin komutanım! Sağ alt çene azı dişim ağrıyor” diye cevap verir.
Mevlüt Çavuş ile Akın dişi ağrıyan Adem'i revire götürürler.
Revirin bitişiğinde küçük bir odaya hapsederler.
Çenesini iki yandan yumruklarlar.
Akın:“Narkoz yok lan yavşak! Biz böyle uyuştururuz!” diye bir de açıklama yapar.
Adem bir süre sonra perişan bir halde doktorun önüne çıkarılır.
Karşısındaki doktordan çok komando elbisesi giymiş bir elinde kelpeten diğer elinde çekiçle duran nalbente benzemektedir.
“Sağ alt çene azı dişim çürüktür” diyerek eliyle sağlam dişini gösterir.
Ağzındaki çürük dişin ağrısı ile birlikte sağlam dişini de eline alıp geri döner.
- 26 -
Bir inanışa göre zebanilerin konuklarını cehennem katmanlarında gezdirmesi gibi gardiyanlar da onu koğuşlarda, koridorlarda, havalandırma alanlarında dolaştırmaya devam etmektedirler.
İtiraz edecek durumda değildir zaten.
Kumandayla hareket eden bir makine gibidir.
Neyi emrederlerse çaresiz onu yapacaktır.
Birazdan onu koridora çıkaracaklarından emindir.
Karabela ile Kambur kapısının kilidini açıyorlar.
Koridora çıkarıyorlar. Kimsecikler yok ortada.
Sadece kendisinin ve onu yürütenlerin ayak seslerini duymaktadır.
Havalandırma sahalarından çığlık sesleri yükseliyor.
Koğuşlar azap içinde inliyor…..
Adem`i 23. koğuşa götürüyorlar.
Koğuşun kapısı açılıyor, içerisi adeta zifiri karanlık, pencere camları kırmızıya boyanmış, içerde elektirik yakma da yasak, bu yüzden koğuş bir yeraltı sığınağını andırıyor. Tutuklular koğuşun ortasında ardarda sıraya dizilmiş. Herkesin üzerinde siyaha boyanmış asker elbisesi var. Herkesin kafası dazlak. Herkesin eti gitmiş, iskeleti kalmış. Herkes herkese benziyor burada. Herkes hazırolda, herkesin göğsü öne çıkık, elleri yandan dizlerine yapışık. Herkesin gözleri tavana dikili.
Koğuşa önce Mevlüt Çavuş giriyor, onun ardından Adem, en sonda Kambur, Mevlüt Çavuş, önünde dikili heykel topluluğu üzerinde gözlerini gezdirir. Herkesin nefesini bile tuttuğunu anlar. Bu ara, ayakta hazırol vaziyette dikili olan tutukluların ortasından Mehmet Salih Besen, bütün kuralları çiğneyerek öne doğru fırlar. Mehmet Salih yaklaşık olarak eli yaşında dır. Yaşadığı kötü koşullardan dolayı bir deri bir kemik kalmış, gözlerinin altındaki halkalar morarmış, yetmiş yaşındaki bir insanı andırıyor.
Öne doğru fırlamasıyla: “Eşheduenla ilahe illalah ve eşhedu enna Muhammedün Rasulüllah” demesi bir oluyor. Tutukluların arasından çıkıyor, öne geliyor, Adem`e bakıyor: “Sen de mi öldün Adem, sende mi kabire geldin?” diyor. “Lailahe illalah” deyip tutuklulara dönüyor: “Bakın size anlatıyordum, bana inanmıyordunuz, işte Adem`de ölmüş aha ona soralım” dedi.
Mevlüt Çavuş için yeni bir eğlence malzemesi çıktığı için duruma müdahale ederek: “Sor bakalım ulan, bu ibne ne diyor?” deyince, Mehmet Salih bir kez daha “la ilahe illalah” çekti.
Adem`e döndü, diz çökerek ellerini dua eder gibi havaya kaldırdı: “Kurban olayım Adem, sen bana doğruyu söyle, sen öldün mü, kabre geldin mi?” dedi.
Adem şaşırdı, Mehmet Salih Besen`e baktı, bir şeyler söylemek istedi, ama söyleyemedi. “Bak, Adem, burası kabir, biz hepimiz ölmüşüz, etimiz erimiş, bir kemik kalmışız, burada kabir azabı çekiyoruz” deyince ayağı kalktı, parmağıyla Mevlüt Çavuş'u gösterdi: “Bunlarda zebanilerimizdir, lailahe illalah Muhammedün Rasulallah” diye haykırınca, Adem: “Amca yok öyle bir şey, biz gerçek hayattayız” dedi. Mehmet Salih`in bu sözlere tepkisi çok sert oldu: “iki dizi üzerine çöktü, yüzünü Adem`e doğru kaldırdı ve şöyle bağırdı: “Töbe de adem, töbe! Allahın takdirini kabul eyle, sende bunlar gibi olma, öldüğünü artık anla. Burası kabirdir Adem, burada kabir yasaları geçerlidir. Bak birbirimizle konuşmamız yasak, dokunmamız, ağlamamız, bağırmamız, birde Cuma günü.........
Adem: “Cuma günü “ dedi
“Cuma günü ziyaretçilerimiz geliyor. Biz onlara dokunamıyoruz, onlar bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Söylesene Adem, Cizre`yi iyi biliyorsun!
Cuma günleri mezarları ziyaret etme günleri değil mi? Bak seni kabrimize getirdiler, ölmeseydik sana hoşgeldin diyecektim, çoluğunu çocuğunu soracaktım, çay, kahve ikram edecektim, tabakalarımızdan tütün sarıp, sigara içecektik. Ama hani bütün bunlar?”
Herkes suskun, Mevlüt Çavuş kahkaha atıyordu, Karabela içeri girdi. Mevlüt Çavuş, Mehmet Salih Besen`e döndü: “Yeter ulan, artistlik yapma, çık dışarı seni götüreceğim” deyince; Mehmet Salih bir çığlık daha attı: “Lailahe illalah” diyerek ön sırada dikili duran sevdiği Selim Dindar`ın eline yapıştı: “Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum” diye ağladı. Zabaniler onu Adem ile birlikte koğuştan çıkardıktan sonra kapıyı kapattılar. Mehmet Salih Besen ve Adem Nezan`ı önlerine katarak idare bölümüne götürdüler.
Mevlüt Çavuş: “ulan Mehmet Salih, şimdi karına telefon açacağım, onunla konuşacaksın onada inanmasan artık s..... seni! Yaptığın numaralar yeter, yavşak!

Daha önceden temin ettiği telefon numarasını çevirdi, karşı taraftan bir bayan “alo” deyince, Mevlüt Çavuş telefonu Mehmet Salih`in eline verdi. Mehmet Salih'in elleri titriyordu yüzü sararmıştı, dudakları arasından “benim ben” kelimeleri döküldü.
Eşi: “Nasılsın, nasıl telefon ettin?” deyince daha da şaşırdı ahizeye baktı: “Tabi, ölüler nasıl telefon eder?” dedi.
Eşi: “Ne ölüsü, ne diyorsun sen?” deyince, Mehmet
Salih: “ Yani ben ölmemiş miyim, ne olur bari sen doğruyu söyle” dedi merakla. Eşi ölmediğine dair konuşmaya başlayınca onun elleri titremeye, gözleri kararmaya, nefesi daralmaya başladı. Ölmediğine ikna olunca, kalbi durdu gerçekten öldü ve yere yıkıldı. Mevlüt Çavuş, Karabela ve Kambur, Mehmet Salih'i uyandırmaya çalıştılar ama boşuna!
Onun gerçekten öldüğünü anlayınca, Mevlüt Çavuş Adem`e döndü onun hüngür hüngür ağladığını görünce, kıçına bir tekme vurdu:
“Lan yavşak hep senin yüzünden oldu!”
- 27 -

Adem hücresinde oturuyor.
Saçı sakalı uzamış.
Eli çenesinde derin derin düşünüyor.
Bitişikteki hücreye yeni birini getirmişler.
Yeni geleni tanımıyor.
Hafızası zaman kavramını kaybetmiş, saati, tarihi sormayı unutmuş.
Bitişiğindeki adamın da kim olduğunu korkudan soramıyor.
Akşam yemeğini bu gün bol getirdiler.
Ama onlara vermediler.
Servis tabaklarını da hücreden uzağa, ellerinin ulaşamayacağı kadar uzaklığa bırakıp gittiler.
Bakıp da yiyemedikleri yemeklerinin üstünde lağım fareleri (Cırdon) o gece sabaha kadar cirit attılar.
- 28 -
Gece yarısı hücresinden alındı.
24. Koğuşun gardiyan odasına götürüldü.
Sekiz metrekarelik bir yerdi burası.
Havalandırmaya bakan duvarda bir pencere vardı. Camı kırmızıya boyanmıştı.
Gardiyan odası giriş kapısının karşısında ki duvarda demirden lacivert bir kapı daha vardı.
Giriş kapısının üstünde Atatürk’ün bir portresi asılıydı.
Pencerenin karşısında ise üst kata çıkan merdiven pervazları var.
Oda da bir masa ve üç sandalye konulmuştu..
Mevlüt Çavuş ortaya, sağında Karabela, solunda ise Kambur oturmuştu.
Akın Adem’i giriş kapısının arkasına sakladı.
Bir müddet sonra üst katta açılıp kapanan bir kapının sesi duyuldu.
Merdivenden inen ayak seslerinden bir tutuklunun aşağıya indirilmekte olduğunu anladı.
Adem, çaktırmadan da mazgal deliğinden bakıyordu.
Demek ki 24. Koğuşun gece azabına seyretmeye getirilmişti……
Zayıf, ince, orta boylu bir tutukluydu.
Elleri titriyor, gözleri korku doluydu.
Tutuklu masada oturanların karşısına pijamayla dikiliyor.
Ve yargılama başlıyor.
Mevlüt Çavuş iddianameyi eline alıyor ve okuyor:
“Bölücü örgüt üyesi olmak,
Türkiye topraklarından bir parça koparmak,
Bu topraklar üzerinde başka bir devlet kurma eylemine kmaktan TCK 125. maddesi gereğince idam cezasıyla cezalandırılmasını talep ediyorum” diyerek okumasını tamamlıyor.
Yanında oturan Kambur ve Karabela sessizce birbirlerine danışırlar.
Yanında oturan Kambur ve Karabela kısa bir süre birbirleri ile tartıştıktan sonra Karabela kararı açıklıyor:
“Bu suçun cezası sanığı hemen şu anda şurada asmaktır.” demesiyle birlikte oturduğu yerden ayağa kalkan Karabela üst kata çıkan merdivenin altında saklı olan bir parmak kalınlığında boğma özelliği olan uzunca bir şerit çıkarıyor. İpi ikinci kattaki merdiven parmaklığına bağlıyor.
Kambur da merdivenin altında bulundurulan iki domates kasasını alıyor, pervazdan aşağıya sallanan ipin altında üst üste koyuyor.
Mevlüt Çavuş ile Kambur,tutuklunun kollarından tutarak kasaların üstüne çıkarıp ipi boynuna takarlar.
Karabela elindeki keskiyle yukarı kata çıkıp ipin bağlandığı merdiven pervazlarının yanında bekler.
…….Ve Mevlüt Çavuş kasalara bir tekme sallar.
Tutuklu dolanır ipin ucunda.
Benzi morarır, gözleri büyür
Tam boğulmak üzereyken, Mevlüt Çavuştan işaret alan Karabela, elindeki keskiyle idam ipini keser.
Tutuklu bir kemik torbası gibi yere düşer.
Bir süre sonra ayılır.
Kambur ve Karabela tutukluyu sürükleyerek koğuşuna götürürler…..
Başkasını indirirler…..
Adem’i de hücresine götürürler.

- 29 -
Mevlüt Çavuşun ekibi kapıda hazır bekliyor.
Adem’i 26. ve 27. koğuşun havalandırmasına götürmeye gelmişler.
“Hazırlan! Lan yavşak!” diyor Kambur.
“Emredersin Komutanım!” deyip hazır ola geçiyor Adem.
Gürültüyle hücresinin demir kapısını açıp dışarı çıkarıyorlar.
Göğsünü ileriye doğru çıkararak “Uygun Adımlarla!” koridorda yürümeye başlıyor Adem.
Dizlerini karın boşluğuna kadar kaldırıp indiriyor, kollarını da ileriye geriye doğru sallıyordu.
Bu cehennemde olağan adımlarla yürümenin imkanı bulunmadığını artık çok iyi biliyordu.
26. ve 27. koğuşların havalandırmasına girdiğinde tutukluların duvar dibinde çömeldiğini gördü.
Bir anlam yükleyemedi bu garip davranışa. Sadece hayret etmekle yetindi.
Karabela “Sen de çömel lan yavşak!” deyince o da kader ortakları gibi duvar dibine çömeldi.
Tanıdık bazılarıyla göz göze geldi.
Gözlerin içinde ortak yaşanmışlıklara gitmişken
“Dikaaaaaaaaat!” sesiyle irkiliyor.
Hep birlikte ayağa fırlayıp hazırola geçiyorlar.
Tutuklulardan biri:
“On dördüncü koğuş 40 kişiyle emir ve görüşlerinize hazırdır komutaniiiiiiim!” deyip tekmilini veriyor.
Ellerinde balta sapları ve kalaslarla bir gurup komando içeri dalıyor.
Herkesin ortak ismi “Lan!, Yavşak! Göt! iken sopalara haşmetli isimler verilmiş ve yağlı boyayla üstlerine isimleri yazılmıştı:
“Okşa Beni!”
“Haydar!”
“Kuzu!”
“Ye beni!”
Sopalar isimlerine uygun işlev görüyorlar diye düşünmeye başlamışken….
Kambur: “Hazır mısınız lan yavşaklar?” diye bağırıyor.
Tutuklular hep bir ağızdan:
Emredersin komutanım! diyerek karşılık veriyorlar.
Akın, elinde uzunca bir zincirle havalandırmanın tam ortasına gelir.
Aynı anda iki tutuklu da elinde zincir bulunduran Akın’ın yanına iteklenir.
Zincir’in bir ucu bir tutuklunun boynuna, diğer ucu da diğer tutuklunun boynuna bağlanır.
Kambur’un “Başla!” komutuyla birlikte her iki tutuklu zıt yönlere doğru hızla koşmaya başlar.
Zincir gerilince boyunları kırılırcasına geriye itilen her iki tutuklu da sırt üstü yere yıkılır.
Boğazlanmış gibi hırıltıyla nefes alıp verirler.
“Okşa Beni”, “Haydar”, “Kuzu” ve “Ye beni”nin iniş ve kları altında yarı baygın haldeki tutukluların boyunlarındaki zincir çözülür.
Bu kez de zincir başka bir ikilinin boynuna geçirilir.
-30 –
Mevlüt Çavuş’un ekibi Adem’i 29. ve 30. koğuşun havalandırmasına ulaştırmışlar.
İki koğuşu birden tespih taneleri gibi tek sıraya dizmişler.
Ellerinde sopayla komandolar etraflarını çevirmişler.
Karabela:
“Rahat! Hazırol!” Komutunu veriyor.
Tüm tutuklular yek vücut komuta uyuyor.
Karabela:
“Baştan birici yavşak çökecek, ikincisi ayakta kalacak, üçüncüsü çökecek dördüncüsü dikili kalacak! Böylece sona kadar düzen alınacak!” der.
Komuta anında uyuluyor.
Karabela:
“Ayaktakiler çökenlere binecek ve bindikleri kişinin kulaklarını tutacak!”
Ayaktaki herkes önünde çökmüş olana biniyor, iki eliyle iki kulak kepçesini tutuyor.
Karabela:
“Ayağı kalk!”
Çökenler hızla ayağa kalkıyor.
Karabela:
“Nerede lan? Kervanın eşeği ile topal köpeği nerede?”
Sıranın en sonundaki tutuklu, bindiği tutuklunun sırtından iniyor.
Sırttan inen tutuklu en öne geçerek eşek gibi dört ayak üzerinde dikiliyor.
Diğeri de sıranın en arkasında topal köpek gibi pozisyon alıyor.
Kervan yola hazırdır.
Karabela:
“Tarihi Çevir!” marşıyla yola çık!” diyor.
Biniciler ve “develer', “eşek” ve “topal köpek” avazları çıktığı kadar:
“Tarihi çevir! Nal sesi, kısrak sesi bunlar!” diye bağırıyor.
Karabela:
“Ses lan yavşaklar! Seees!”
Sesler daha da yükseliyor:
“Delmiş Roma’nın kalbini mızrak gibi Hunlar!”
Binicilerin kıçına sopalar inince sesler daha da yükseliyor:
”Göktürkler, Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler”
“Develer” tekmelenir:
”Türkün yüce tarihine bin bir zafer ekler”
Yol fasit bir dairedir
Ne başı ve ne de sonu vardır.
Kervan menzilsizdir. Dönüldükçe dönülür.
Düşen tekmelenir
Yürüyemeyen yürütülür
Adem Aşık Veysel’i mırıldanır:
„Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Gündüz gece“


-31 –
O gece hücre bölümüne sekiz kişi daha getirmişlerdi.
Alt katta her birini bir hücreye koymuşlardı.
Onuncu hücreye kadar doldurulmuştu.
Kimse kimseyi soramamıştı.
Herkes parmaklıkların önünde ayakta dikilmiş, kaderini beklemişti.
Gece saat dokuzdan sonra nöbeti Karabela devralmıştı.
İç Anadolu’da doğmuş, okul yüzü görmemiş, koyun çobanlığından üç bine yakın tutuklunun yöneticiliğine atanmış, uzun boylu, yeşil gözlü, cahil ve vahşi görünümlü bu adam, ustası Esat'tan öğrendiği yöntemi uygulamayı düşündüğü için onuncu hücrenin önüne gitmişti.
Uzunca bir ipi oradaki tutuklunun erkeklik organına bağlamıştı.
Yetinmemiş!
Aynı işlemi diğer hücrelerde sürdürmüş.
Dış salondaki masasına on adet ipin ucuyla dönmüş
Sandalyesine oturmuş
Ve bağırmış:
“Lan yavşaklar kimin ipi çekildiyse tekmil versin!“
Elinde tuttuğu iplerden birini çekmiş!
“Onuncu hücre Hüseyin Taş! Emredersin komutanım!“ diye bir ses yükselmiş.
İkincisini Çekmiş:
“Dokuzuncu hücre Ali Elma! Emredersin komutanım!“
Böylece başa kadar gelmiş.
Biraz düşündükten sonra sırıtarak:
“Lan yavşaklar, kimin ipi çekilirse, bir Türkü söyleyecek”
Tek bir ağızdan: “Emredesin komutanım!” sesleri yükselmiş.
Karabela yine elindeki birinci ipi çekmiş.
“Bitlis’te beş minare“ türküsü söylenmiş
İkincisini çekmiş:
“Urfa’ya paşa geldi“ sesi yükselmiş
Tutuklular birer kasetçalar, elindeki ipler de uzaktan kumandaydı.
İstediği parçayı, istediği kaseti sabaha kadar çalmış…….
- 32 –
Mevlüt Çavuşun ekibi, Akın, Karabela, Kambur ve Mevlüt Adem’i bir gece yarısı hücresinden alıyor.
Bu gece, dördünün de üzerinde komando elbisesi var
Dördü de mavi bereli.
Elleri sopalı.
31. ve 32. koğuşun dış salonuna götürüyorlar.
Duvarda bir Atatürk portresi asılıdır.
Salonda ise iki sandalye bir masa duruyor.
iki mavi bereli komando bir tutukluyu geriyordu.
Adem, “İnsan nasıl gerilebilir? diye soruyor kendi kendine.
O hayatında gerilen ipler, yüzler, teller görmüştü.
Ama burası D.Bakır cehennemiydi.
Demek ki burada insanlar da gerilebiliyordu…..
Nasıl mı?
İki mavi bereli komando zincirin bir ucunu tutuklunun bir ayağına, diğer ucunu merdivenin demir pervazına bağlıyorlar.
Koğuşun kapısını açıyorlar.
İkinci ayağını da açtıkları kapının mazgal demirine zincirle bağlıyorlar.
Koğuş kapısını iteleyerek kapatıyorlar.
Tutuklu baş aşağı dönüyor….!
Bacakları kapının genişliği kadar geriliyor.
Acılar içinde feryat figan ediyor.
Kimsecikler duymuyor…..
Duyanlar da seslerini çıkaramıyor.
Cellatlar istedikleri zaman indiriyor…..
Gerilen indirildiğinde bir başkasına geçiliyor…..!
- 33 –
Bu gün Adem’i 33. ve 34. koğuşların havalandırmasına götürüyorlar.
150’den fazla tutuklu toplanmış buraya.
Tümüne aynı renkten siyaha boyanmış asker elbiseleri giydirilmiş.
Hepsinin kafası dazlak.
Vücutları cılız, yüzleri ürkek.
Bakışlarına sinmiş derin korkular vardı. Yüzlerine de endişe ekilmişti.
Sanki çaresizlik ve umutsuzluk denizinde yüzüyorlardı.
Mavi bereli komandolarsa kendi aralarında planlar yapıyor, tutuklular da çift sıra halinde dizilmiş kader çizicilerine bakıyordu.
Kambur:
“En baştaki yavşak!”
Sıranın başındaki tutuklu yerinden ayrılıyor.
Koşa koşa Kambur`un yanına varıyor.
“Mahmut Döner, Urfa, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” diyor.
Kambur:
“Belden aşağı soyun!” diyor.
Adem soyunuyor.
Kambur tutukluya bir ip uzatıyor.
“Bu ipi sikine ve daşaklarına bağla!” diye bağırıyor!
Tutuklu denileni anında yapıyor.
Kambur, altı metre kadar uzunluktaki ipin diğer ucunu ise elinde tutuyor.
Kambur koşmaya başlar
Tutuklu da onu kovalar
Kambur koşar
Tutuklu Kamburu kovalar……!
Acılar, ağrılar, utanç içinde bağırış feryatlarla kahkahalar birbirine karışıyor.
Herkes cinsel organlarından bağlanmasının sırasını bekliyor…..
Bağlanmalar yetmiyor, bağl*****n bedenine de coplar iniyor.
- 34-
Adem’i hücresinden çıkardıklarında merak içindedir.
“ Bugün değişik bir yere gideceksin yavşak!” diyor Akın.
Adem’i o değişik yere götürecek olanlar yine aynı dört kişidir.
Adem’i ortalarına almışlar.
Koridorda yürürlerken koğuşlardan da marş sesleri yükseliyor.
Her koğuş değişik bir marşı okuyordu.
İşkence çığlıkları, küfürler, emirler de marş seslerine karışıyordu.
Kocaman bir şehirde sanki bir deprem felaketi yaşanmıştı da enkazlar altında insan bağrışmaları, feryatları, çığlıkları yükseliyor gibiydi.
Seslerin arasından uzunca bir koridora varıyorlar.
Adem’i bir kürsünün üstüne çıkarıyorlar.
Kambur Adem’e ”Önündeki pencereden havalandırmaya bak lan yavşak!” diyor.
Adem havalandırmaya bakıyor:
Saçları sıfır numaraya vurulmuş, sırt üstü yere yatırılmış kadınları görüyor.
Ayakları havaya kaldırılmış coplanıyorlar.
İnip kalkan coplarla birlikte kadınların çığlıkları da yükseliyor.
Ama kimse duyamıyor kadınların bu çığlıklarını.
Koğuşlardan yükselen marş sesleri, çığlıklarını bastırıyor bu kadınların.
Yükseldikçe kadınların çığlıkları, marş sesleri de yükseliyor tüm koğuşların.
Adem, kin dolu gözlerini görüyor kadınların.
Çığlıklarındaki isyanı okuyor.
“Bu volkan yakında patlayacak!” diye mırıldanıyor.
Adem’i pencere önünden çekip sandalyeden indiriyorlar.
Tekmeleyerek hücresine götürüyorlar.
-35 –
Görmediği tek bir koğuş kalmayınca Adem’in kaderi de belli olacaktı.
38. koğuşun koridoruna birazdan götürülecek bu koğuştaki itirafçıların da azabına tanık olacaktı.
38. koğuşun önüne geldiğinde Karabela “dur!” diyor.
Duruyor.
Koğuştan iki tutuklu çıkıyor.
Kısaca künyelerini okuyorlar.
Birinin ismi İbrahim Yıldız, diğerininki ise Mehmet Şen’ di.
Karabela:
“Pantolonlar insin lan!”
İbrahim Yıldız ve Mehmet Şen pantolonlarını dizlerine kadar indiriyor.
“Donlar da çıkacak! Lan! diyor Karabela.
Donlarını da çıkarıp belden aşağı çıplak oluyorlar.
“ Mehmet Şen! sen domal lan!”
Mehmet itirazsız domalıyor ve her iki elini de dizlerinin üstüne koyuyor.
“Lan Yavşak İbrahim! Arkadan yapıştır!”
İbrahim, Mehmet’i arkadan kucaklayıp kendine doğru çekiyor.
Zevkten dört köşe olan komandolar
“Braavo, Brraaavo” diye bağırarak tezahürat yapıyorlar.
Bazıları eğilip vaziyeti kontrol ediyorlar.
Mevlüt Çavuş:
“Lan yavşak! Senin ki kalkmamış!”
“Göte boş yapışmışsın!”
“Değiş Sen! Göt!”
“İbrahim sen domal, Mehmet arkana geçsin!”
Değişim hemen yapılıyor.
Bu sefer de Mehmet için tezahürat yapıyorlar…..
Vaziyet kontrolünü onun için de yapıyorlar.
Bu kez Karabela eğilip bakıyor:
“ Lan Göt! seninki de kalkmıyor lan!”
Mevlüt Çavuş: Mehmet’in kıçına bir tekme vuruyor:
“Bırak lan! Ben kaldırmasını bilirim.!” diyor.
İki itirafçı anında hazır ola geçiyor.
Kambur:
„Lan İbrahim! Sen sırtüstü yat!“
Sırtüstü uzanıyor.
“Lan Sen! Mehmet! İbrahim’in sikini ağzına al!”
“Ters dön! Onunkini de ağzına koy! Emmeye başla!” diyor Kambur.
Emme işlemine başlanılıyor…..
Adem’i ensesinden tutup yüzünü başka bir tarafa çeviriyorlar…..

-36-
Vakit bir akşam üzeridir.
Mevlüt Çavuş ve ekibi onu hücresinden alıyor.
36 koğuşun küçük salonuna çıkarıyorlar.
Haizirol vaziyette ayakta dikiyorlar. Kambur, Karabela ve Akın etrafında dolanıyorlar.
Mevlüt çavuş, Karşısına geçiyor:
“Seninle açık, açık konuşmak istiyoruz” diyor
Sonra ekliyor:
“Bütün koğuşları gördün!?”
“Evet gördüm komutanım”
“Yalnız bir koğuş var, onu göremedin”
“Bilmiyorum komutanım”
“Onu görmene gerek yok.
Orada azılılar kalıyorlar
Onlar, yakında toptan yok olacaklar”
Şimdi söyle bakim, hangi koğuşta kalmak istiyorsun?”
Adem kararlı bir ses tonuyla:
“Toptan yok olacakların koğuşunda!”
Mevlüt Çavuş, tereddütle:
“Öyle mi”? deyince hazır bulunan diğer komandolar da Adem’e coplarla bindirmeye başlarlar.
Çavuş da sille tokat Adem’e girişiyor.
Adem'i döve döve karşıdaki hücreler bölümüne, azılıların bulunduğu yere koyuyorlar.
Hücrede bir kendisi, bir de kendi suskunluğu kadar suskun beton duvarlar vardı.
Demir kapı üzerine kapatıldıktan sonra, cellatları hızlı adımlarla oradan ayrılıyorlar.
Gürültüyle dış kapılar da kapanıyor.
Hücrelere bir sessizlik çöküyor.
Adem karşı konulmaz bir his ve istekle:
“Xwedêyooooooooooooooooooo!!!” diye bağırıyor.
Neden di, niçin di onu kendisi de bilmiyordu.
Belki sessizliğin sesinden korkmuştu, korkusunu kovalıyorken bağırıyordu.
Belki de yaşadıklarını, gördüklerini Tanrı sıfatıyla göklerde oturan o büyük güce anlatmak istiyordu.
Çaresiz miydi yer yüzünde? Belki de göklerde çare arıyordu…..
Adem, soluğu kesilinceye kadar
„Xuedeyooooooooooo „( Allahıııııım!)
“Xuedeyoooooooo!”
“Xuedeyooooooooo!“
Diye bağırıyordu.
- 37 -
Burası Diyarbakır zindanının idare bölümü,
İkinci katta büyük bir oda,
Uzunca kül renkli bir masa, ayakları demirden kahve renkli deriden on iki adat sandalye.
Duvarlarda, pencerelerin arasında Atatürk’ün ve cunta lideri Kenan Evren’in asker şapkalı birer posteri asılıdır.
Karşılıklı altı adet pencere odayı aydınlatmaktadır.
Bloklar amiri 6 Asteğmen hazır ol vaziyette ayakta beklemektedirler.
Amirleri Ali Osman Aydın Üsteğmen de onları süzmektedir.
Asteğmenlerden biri 195 boyunda yanakları kırmızı, gözleri mavi, şişmanca bir yarma.
Patronu Esat Oktay onu “Minik asteğmen” olarak çağırırdı.
Gerçek ismi ise bilinmezdi,
İşkence ortakları da ona “Apartman Sami” derdi.
Üsteğmen Ali Osman Aydın`ın Malatyalı olduğu söylenirdi.
Bu da otuz beş yaşlarında 175 cm boyunda ince, zayıf, sinsi, işkence yapmaktan haz duyanlardandı.
Kambur Asteğmen olarak nam salan kişi ise
Küçük gözleri ve aşağılık kompleksiyle,
Hafızalarda iz bırakanlardı.
Diğer Asteğmenler ise ortalıkta fazla görünmezdi.
İşkenceci komando erleri koridordan yönetirlerdi.
Burada hazır bulunmalarının gerekçesi ise birazdan bu kapıdan içeri girecek olan patronlarının emri gereğiydi.
Kapı açılıyor. Kırk yaşlarında, kumral, orta boylu, başında mavi bir bere bulunan, komando elbiseli ve yaz olmasına rağmen uzun yağmurluk bir pardösü giymiş, gözlerinin altı morarmış, kaşları çatık, burnu bir karış havada, her şeyi alaya alan, kendisini tanrı sanan, asteğmenlerin yanında bile rol yapan, omzunda yüzbaşı rütbesi taşıyan, bir elinde de kurt köpeği Co’nun ipini tutan bir adam içeri giriyor.
İçeri girmesiyle birlikte“Merhaba Çocuklar!” diyor. Köpeği Co’nun ipini serbest bırakıyor. Co da bir görevli gibi asteğmenlerin yanına gidip hazırolda duruyor. Ve sahibini dinliyor.
Esat hızlı hızlı adımlarla koğuşun ortasına kadar yürüyor.
Ani bir dönüş yapıyor:
“Neler oluyor burada?!” diye soruyor.
Kimseden bir ses çıkmıyor, herkes gözlerini dikmiş ona bakıyor.
İriyarı asteğmenin karşına geçiyor, gözlerini onun gözlerine dikiyor:
“Her şey yolunda mı?”
Minik Asteğmen:
“Komutanım Otuz beşinci ko....”
“Ben burada ne konuşuyorum?
Beni dinle! Ben buraya direkt Genelkurmay'ın emriyle geldim.
Bana Esat Oktay Yıldıran derler.
Ben Kıbrıs’ta Rum çocuğunu kesmiş, babasının karşısında kanını içmiş adamım…!”
Minik asteğmen:
“Ama komutanım 35. Koğuşta bir kıpırdanma......”
“Kes ve beni dinle!
Kimse kıpırdanmayacak!
Kıpırd***** susturacaksın!
Benim yöntemlerimi uygulayacaksın!
Çin usulü, Rus usulü yöntemlerim, onlara yetmedi mi …..!
Türk usulü işkence yöntemlerini devreye sokacaksın!
Bunlar devletin başını ağrıtıyorlarsa bitireceksin!”
Bitireceksin, anlaşılıyor mu bitireceksiiin!.....
Sonra Minik Asteğmen’e dönüyor.
Düşük bir ses tonuyla:
“Peki, sen bitirmenin ne olduğunu biliyor musun?
Minik asteğmen:
“Sizi dinliyorum Komutanım!”
Esat işaret parmağını şakağına dayayarak:
“Kafa bu, kafa! Ne var bunun içinde?”
Minik Asteğmen:
“Beyin komutanım”
“Aferin!
Demek ki kafada beyin var?
Ve her şey beyindedir
Bu adamlar da beyin oldukça
Devletin varlığı tehlikededir
Devletin beka’ası için beyinlerini yok etmemiz gerekiyor.”
Minik Asteğmen:
“Ama komutanım bunu nasıl yapacağız?”
Esat:
“Nasıl mı?”
Biraz düşünür, volta atar, gider gelirken Minik Asteğmenin karşısına dikilir:
“Beyinde ne var?”
Minik Asteğmen:
“Düşünce komutanım!”
Esat:
“Güzel, demek ki beyinde düşünce var? Aferin!
Peki düşüncesiz beyin bir işe yarar mı?”
Minik Asteğmen:
“Hayır komutanım”
Esat:
“Şimdi anladın mı, beyinsizleştirmenin ne demek olduğunu?”
Minik Asteğmen::
“Anladım ama nasıl yapacağız komutanım?”
“Anladım diyorsun, ama anlamadın!
Beni dinlee!
Herkes beynini kağıtlara kusacak
Ve o kağıtları bana getireceksin!
Ne dediğim anlaşılıyor mu?”
Minik asteğmen:
“Ya kusmazlarsa kom....”
Esat:
“Ne demek kusmazlarsa?
Kusmayanın kemiklerini kırın!
Kafalarını parçalayın!
Her gün üst üste bindirin, piramitler kuleler yaptırın!
Ciğerlerine verem mikrobu sokun
Suyu, havayı, ekmeği, güneşi silah olarak kullanın!
Bundan sonra yiyecekleri bok, içecekleri sidik olsun!“
Minik Asteğmen:
“Emredersin komutanım!“
Eliyle subaylarına kapıyı gösterir.
Subaylar hızla kapıya doğru yönelirken o arkalarından bağırmaya devam eder:
“Beyiiiin! Beyiiiin….! Her gün bir kaç beyin istiyorum!” der.

- 38 Diyarbakır zindanının hücre bölümünde zamanı ölçen saat ve takvim yoktu.
Bu bölüme 35. Koğuş diyorlardı.
Burası da dört katlı bir yapı. Her katında on hücre vardı.
Bütün hücreler dolu. Bazılarında bir, bazılarındaysa 5 tutuklu kalıyordu.
Hücrelere atılan bu tutuklular daha önceki birkaç direnişe öncülük etmiş olanlardı.
Yalnızlaştırıldıklarından sonuçta onlar da fiziken yenilmiş, esir düşmüşlerdi.
Ancak yeni bir baş kaldırıyı da gerçekleştirebilmenin arayışı içindedirler.
Dördüncü kat, 7. hücrede Mazlum Doğan isminde öncü bir isyancı kalırdı.
26 - 27 yaşlarında bir gençti daha. Orta boylu, esmer tenli ve olgun, sempatik bir siması vardı.
Zulüm altındaki bir ülke ve halkın kurtuluşuna yaşamını adamış, dışarıdaki direnişe öncülük ettiği gibi, içerideki bir önceki direnişe de öncülük etmiş ancak bu eşitsiz savaşta sonuçta yenik düşmüştü.
Yenilmenin doğal sonucu olarak şimdi tecritte tek başına yaşamını sürdürmekteydi.
Herkes gibi onun da askeri bez dolu bir yatağı ve bir de battaniyesi var.
Tek başına kaldığı bu hücrede günlerce yenilginin nedenlerini ve bu yenilgiden yeni bir isyanla çıkmanın yollarını düşünmüş.
Tarihe inmiş, Felsefeyle boğuşmuş, bilime, bilmeye sevdasını anlatmış…….
21 Mart gecesinde, elinde Newroz ateşiyle Demirci Kawa gözlerinin önünden akıp gitmiş…….
Zindanın zulmünü
Asur kralı Dehak`ın zulmüne benzetmiş
Ve zaman geçirmeden hemen bu gece isyana karar kılmış.
Karanlık hücresinde üç adım aşağı, üç adım yukarı….. Dönmüş dolanmış.
Hücresinde sessizliği dinlemiş.
Bu sessizliği bozmak için sadece kendisinin duyacağı bir ses tonuyla konuşmaya başlamış:
“Nedir bu sessizlik?
Bu suskunluk neden?
Neden bu hücreler, bu cezaevi bir mezar kadar sessiz?
Neden bu zulüm kasırgası hiç dinmek bilmiyor?”
Sonra betondan sekinin üzerindeki yatağına oturmuş.
Başını ellerinin arasına almış, uzun uzun düşünmüş.
Ayağa kalkıp daracık hücresinde tekrardan dolanmaya ve söylenmeye başlamış:
“Acaba bu gece bir ben mi uyanığım?
Sadece ben mi mazlumum bu zulme karşı?”
Bir süre yere mıhlanmış gibi öylece düşünmüş durmuş.
Sonra hücre parmaklıklarının önüne gelmiş.
Dalmış, yakalandığı anı hayal etmiş;
Kasım Ayının yirmi dokuzuydu, karanlık basmıştı.
Urfa`dan Mardin istikametine doğru bir taksi hızla gidiyordu.
Urfa`nın şehir çıkısında iki trafik polisi, aracı durdurdu.
Taksinin şoförü uzun boylu 28 yaşlarında esmer bir adamdı, üzerinde deri bir ceket, aynı renkten siyah bir pantol vardı. Polis kimliğine baktı, adı Hacı, Suruç nüfusuna kayıtlıydı. Şoförün yanında oturan genç Mazlum Doğan`dı, üzerinde sahte bir kimlik vardı, fakat polis bilmiyordu. Kimliğine baktı Mehmet Şenol, Ceylanpınar doğumlu diye yazıyordu. Aracın arka tarafında bir bayan bir erkek daha vardı. Polis bayanın kimliğini istedi. Kendisine uzatılan kimliğe baktı. Adı Ayşe Öztürk yazılıydı. İsim üzerinde biraz oynanmıştı, doğum tarihi de Tunceli olunca, polisin dikkatini çekmişti. Polis eğilip dikkatlice bayanın yüzüne bakmış, siyah saçlı, karakaşlı yirmi yaşlarında genç bir bayan, diğer polis bayanın yanında oturan erkeğe: “Bu bayan senin neyin dir?” diye sorunca, kısa boylu, saçları dökülmüş, ince zayıf, gerçek adı Yıldırım: “Ben bu bayanı kaçırmışım” deyince polisin kuşkuları arttı. Bayanın kimliğini elinde tutan polis, Yıldırım`a : “Bayanın doğum tarihi kaç? Diye sordu. Yıldırım kem küm etti. Anne adını, baba adını sordu, hiç birini bilemedi. Mazlum Doğan işlerin kötüye gittiğini anlayınca arabadan indi, bir polisin yanına gitti, kulağına eğildi: “Polis bey, karışmayın bu gönül işidir, biraz yolunuzu bulun bırakın gençleri” dedi. Polisin biri razı oldu. Ama diğeri itiraz etti: “Şoförü bilmem, eğer bu üçü anarsist değilse, bıyıklarımı keserim” dedi. Ve dördünü de arabadan indirdiler. Biraz uzaklaştırdılar.
Polisin biri: “Ellerinizi başınızın üzerine koyun” deyince, denileni yaptılar. Diğer polis arabanın içini didik didik aramaya başladı, siyah bir çanta buldu, eline aldı taksiden çıktı, fermuarını açtı, içine baktı, iki pasaport, yazılı dökümanlar, birisinin başlığını arkadaşının da duyacağı bir sesle okudu. “PKK Merkez Komite kararları” deyince her ikisi birden silahlarını çekerek, elleri başları üzerinde kenetli olanlara doğrulttular. Bir polis telsizle başka birliklere haber verdi bir kaç dakika geçmeden etrafları sarıldı, elleri arkadan kelepçelenerek polis arabalarına doğru götürüldüler.
Mazlum başından aldığı yumruk darbesinin acısını tekrar hissedince, kendine gelmiş.
Elini cebine atmış.
Bir kibrit kutusu çıkarmış.
Kutudan çıkardığı kibrit çöplerinden birini yakarak:
“Bu bağımsızlık için”
İkinci kibriti yakmış:
“Bu özgürlük için”
Üçüncüsünü yakmış:
“Bu da demokrasi için” demiş.
Yanan üç kibriti parmaklıklardan dışarı atmış.
Arkadaşları Mazlum’un yaktığı üç kibritin alazını görmüş ama bir anlam verememişler.
Parmaklıkların önünde yanan kibritler sönünce geri dönerek kendi kendisiyle konuşmasına kaldığı yerden devam etmiş:
“Esat, bize iki yol dayatıyor:
Ya düşüncemizi kusmak yada acı çekerek ölmek!!!
Bizim de iki yolumuz var:
Ya düşüncelerimizi bedenlerimize feda edeceğiz
Yada bedenlerimizi düşüncemize….!”
Tekrar yatağına oturmuş ve bir kibrit daha yakmış.
Yanan kibrit alevine uzun uzun bakmış…. Ve kaldığı yerden konuşmasına devam etmiş:
“Bu gece 21 Mart gecesi
Demirci Kawa`nın Dehak`ın sarayını ateşe verdiği gecedir, bu gecedir bu gece……!”
Kibrit çöpünün alevi sönünce ayağa kalkmış.
Üç ileri üç geri dönmeye dolanmaya başlamış.
“Hep bu geceyi bekledim.
Benim gibi arkadaşlarım ve halkım da karanlıkta.
Önümüzü aydınlatacak, karanlıkları delecek, bedenlerimizi ısıtacak ve bize bu zulmü yapanları da yakacak bir ateş gereklidir.” diye öfkeyle söylenir.
Kibrit kutusundan bir kibrit çöpünü daha çıkarmış.
Elindeki kibrit çöpünü de yakmış yüzüne karşı tutmuş ve sanki ateşle konuşuyormuş gibi konuşmasına devam etmiş:
“Yemin ediyorum ki;
Bu karanlığın ortasında o ateş ben olacağım. Zulüm altındaki tüm halklar için kendimi meşale yapacağım. Belki de gün gelir elden ele dolaşacağım.
Ateş karanlıklardan korkmaz. Ben de korkmayacağım.
Nerede zalim
Nerede zulüm
Nerede karanlık varsa
Ben orada yanıyor olacağım”
Sözlerini bitirince tekrar yatağına oturmuş.
Kalemi kağıdı eline almış:
Ne yazılması gerekiyorsa onu yazmış…..!
Yatağının üstüne bırakmış.
Kravatını almış, tuvalete gitmiş……
……………..
Sabah kontrolünde gelen gardiyanlar Mazlum Doğanı hücresinde asılı olarak görmüş….

- 39-
33. Koğuş: 18 Mayıs 1982
“Üç kibriti dörtlemek derdi bir ses
Dört kibriti beşlemek
Ve ölümü isyan ateşleriyle düşlemek
Bir koğuş vardı koğuşlar içinde
Üç kibriti dörtleyenler yatardı içinde
Dört yıldız gibiydiler yıldızlar içinde” (*)
Gece saat on.
Bu gece kimse uyumamış.
Yasaktı bu saatte yatmamak!
Ama dört kişi “dörtlerin gecesini” böyle ayarlamış!
Birinin adı Ferhat Kurtay`dı
Elektrik mühendisiydi
Orta boylu, mavi gözlü, güler yüzlü biriydi.
O gece üzerinde beyaz yakasız bir gömlek, siyah bir pantolon vardı.
Yüzü her zamanki gibi güleç, gözleri ise ışık saçıyordu.
İkincisinin adı Nemci Öner’di.
Çermikliydi, bu delikanlı.
Boylu poslu sayılırdı.
Ferhat`a göre daha uzundu
Üçüncüsüne Mahmut diyorduk.
Kütüğe, Mahmut Zengin diye yazılmıştı Siverek’te.
Dördüncüsünü Eşref! Diye çağırırdık.
Viranşehir’de kütüğe yazılırken bir de Anyık yazmışlardı.
Yoksul sayılırdı ailesi, yüreği zengin olsa da.
Mahmut ve Eşref devrimciliğin gizemini Ferhat’tan öğrenmişlerdi.
Ferhat ise Mazlumun yaktığı ateşin öyküsünü mazlumların direniş kitabından okumuştu.
Dört arkadaş her şeyi konuşmuşlardı.
Bu gece bir şölen yapacaklardı, koğuşta ne var ne yok hepsini tutuklulara yedireceklerdi.
Herkes bağdaş kurunca, her şey sofraya serilmişti.
Şiirler okunmuş, yemekler yenilmişti.
Ateş yolcusu dört devrimci en sevdikleri eşyalarını arkadaşlarına hediye olarak vermişti.
Eğer bir gün ölür veya öldürülürlerse ne yapmaları gerektiği konusunda son sözlerini de söylemişlerdi.
Bedenleriyle isyan ateşini yakacaklarına ilişkin hiçbir kimseyi kuşkuya düşürmemeye özel itina göstermişlerdi.
Nihayet geç saatlerde herkesi uyutmayı becermişlerdi
Gecenin gidişi, şafağın gelişiydi.
Ferhat geleceğe yazdığı mektubunun son satırlarını yazıyordu.
“Bu ihanet girdabında boğulmadan
Şahsımızda davamız son bulmadan
Ve geriye dönüşler virüs gibi çoğalmadan
Canımızla bu ihanet çarkına dur demeliyiz
Onur bayraklarını göğsümüze dikmeliyiz
Kawa'nın örsüne koyup davamızı
Yüreklerimizi körüklenen ateşlere sürmeliyiz
Bu zindanda yolumuz aydınlıktır artık
Üç kibriti dörtle çarpıp bu gece
Bütün şehitlere konuk gitmeliyiz” (**)
Dört can isyan ateşçisi tinerleri ranzaların altından çıkardılar.
Koğuşun orta yerinde bağdaş kurarak tinerle yıkandılar.
Yüz yüze, diz dize durdular.
Ferhat Kurtay elindeki kibrit kutusundan bir kibrit çıkardı
Kibrite bakınca daldı.
-40-
Mardin Kızıltepe`ye bağlı, doğduğu Xurs köyündeydi.
Dügünü vardı, siyah takım elbise, beyaz gömlek giyinmişti.
Gelinin üzerinde uzun beyaz bir elbise, belinde kırmızı bir kuşak vardı.
Başındaki kırmızı örtü, onu diyer bayanlardan ayırıyordu.
Ve Ferhat`la kolkola halay çekiyorlardı.
Köy medanında, iki davul iki zurna çalınıyordu.
Ulusal giysilerini giymiş genç kızlar ve erkekler karşılıklı halay çekiyorlardı.
Yüzlerce kişi onları izliyor, çalıyordu.
Havaya silah sıkanlar,” kî zava kî zava” diye bağıranlar vardı.
Ve hep bir ağızdan “Ferhat zava, Ferhat zava!” diyorlardı.
-41 –
Necmi Öner: “Ferhat abi daldın!” deyince
Dört kibrit birden çaktılar.
Pimi çekildi isyan ateşinin. Alev dört bedeni değil, bir zulüm kalesini yakıyor gibiydi.
Yataklarından fırladı tutuklular.
Korku…..
Kaçışma…..
Telaş…..
Feryat……
Bidon bidon sularla ateşi söndürmeye çalıştılar.
Alevlerden sesler yükselir:
“Ateşi söndürmeyin! Alevleri yükseltin! Alevleri yükseltin!!!.”
Alevler içende bedenleri görürler.
Ateşin isyan olduğunu onlar çok iyi bilirler.
Dört bedeni korkuyla telaşla söndürmeye çalıştılar.
Ve dördünü yan yana yatırdılar.
Telaşlı, gözleri ağlamaklı tutukluların arasından bir tutuklu, yerde yatan Ferhat Kurtay`ın yanına yanaştı.
23 yaşlarında, orta boylu yakışıklı bir gençti. Üzerinde lacivert renkli bir eşofman vardı. Adı Selim Dindar`dı. Ferhat`ın hemşerisi ve dert ortağıydı.
Selim Ferhat`a doğru eğilerek Kürtçe:
“Mamostê min tiştekî bêje!” (Hocam bir şeyler söyle) dedi.
Ferhat hemen Selim`i sesinden tanıyarak. Sanki kenetlenmiş dişleri arasından, tıslar gibi bir sesle, zorlukla “wî stranê bêje” (o türküyü söyle) dedi.
Selim göz yaşlarını tutamadı, Ferhat`ın başının yanına oturdu, elini kulağına götürdü, avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle ve ağlayarak, Ferhat`ın sevdiği (sewdaliye) türküsünü güzel sesiyle söylemeye başladı. Bu manzara karşısında üzerinde gece elbiseleri olan, hüngür hüngür ağlayan 45 e yakın tutuklu can çekişen arkadaşlarının etrafında oturup, derin bir sessizlik içinde Selim Dindar`ın söylediği türküyü dinlemeye başladılar.
Selim`in bakışları arasıra Ferhat`ın yüzünde dolaşır. Ferhat tebessümleri ile Selim`i teselli etmeye çalışır, yanaklarından etler dökülür.
Hayli uzun olan türkü bitince, bütün tutuklular ayağa kalkar.
Bir ses, korku yüklü bir heyecanla! “Dikkaaaaaat”diye bağırır
Gelen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dır.
Esat can vermiş bedenlerin başında dikilir:
“Koğuş gardiyanı! Kim bunlar?”
“Komutanım, en baştaki Ferhat Kurtay”
“Tamam evladım anlaşıldı!” diyor Esat
Bir sigara tüttürüyor ve hiçbir şey konuşmadan çekip gidiyor.
Esat isyan ateşinin, Mazlum Doğan’ın yaktığı ateşin, zulmün içine düştüğünü görmüştü.
Şimdi de Ferhat, hem ölümü hem korkuyu öldürmüştü.
“ Acaba ben, yakılan iki şeyin toplamı mıyım?“ diye düşününce heyecandan terliyor.
“ Bunlar nasıl insanlar? Nasıl bir iradeye sahiptirler? Bu insanlardaki iradeye şaşıyorum……!” diye mırıldandı. [4]
-42-
Artık bu cehennemde onurlu ölümlerin aşağılık yaşanmaya tercih edildiği isyan zamanının çarkı dönüyordu…..
14 Temmuz 1982
Ana koridor, diğer adıyla mahkeme bekleme solunu.
Önce tutuklular gruplar halinde buraya çıkarılır.
Her grup kendi koğuşunda tek sıraya dizilir.
Koğuş gardiyanı:
“Rahat - hazır ol!“ komutu verir
Grup hazır ola geçince
Koğuş gardiyanı:
“Mehter marşı eşliğinde marş marş!“
Gurup nizami yürür ve hep bir ağızdan :
“Neslin deden, ceddin baban
Hep kahraman Türk milleti….”
Mısralarıyla başlayan mars eşliğinde yürümeye başlarlar.
Başka bir koğuşta
Başka bir gardiyan :
“Alay marşı eşliğinde marş marş!”
Nizami yürüyen bir grup tutuklu:
“Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti, Allah'a ısmarladı
Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana
Sütüm sana olmaz saldırmazsan düşmana
Arş ileri, marş ileri, Türk askeri dönmez geri….”
Başka Bir koğuşta, başka bir gardiyan :
“Harbiye marşı eşliğinde marş marş!”
Bir grup tutuklu:
“Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız“
Her koğuştan bir gurup yürür
Her gurup bir marş okur
Dizler karın boşluğuna çekilir.
Başlar dik, kollar bir öne bir geriye götürülüp getirilir.
Yoldan geçenler komandolarca tekmelenir
Bekleme salonunda yüzleri duvara çevrilir
Hepsinin bilekleri arkadan kelepçelenir
Kollarının altından gecen zincir, öndekinin göğsünde kilitlenir.
“Dikkaaaaaat!” çekilir
Blok amiri Apartman Sami salona gelir.
“Rahat!”
Tutuklular hep birlikte rahata geçer
“Hazır ol!”
Tutuklular hazır ola geçer.
“İstiklal marşına başla!”
Tutuklular marşı ölü bir sesle okumaya başlarlar
Apartman Sami:
“Bu ne biçim ses! Yavşaklar!?”
Tutuklular mırıltı halinde İstiklal Marşı'nı okumaya devam ederler.
Eli coplu ve sopalı gardiyanlar
Bilekleri kelepçeli, kolları zincirli tutukluları vurmaya başlarlar.
Apartman Sami:
'Marşın on kıtası okunacak lan' diye bağırır.
Her ne yapıldıysa tek bir tutuklu bile sesini bir nebze de olsa yükseltmedi….!
Marşın üçüncü kıtasına geldiğinde tüm tutuklular birden:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.” diyerek bağırmaya başladı….!
Gardiyanlar ve Minik asteğmen artık çok iyi anlamışlardı ki bu bir isyandı.
…. Ve marş burada kesiliyor.
Apartman Sami, birazdan olacakları anlamadan, elleri kolları bağlı tutukluları linç edercesine dayaktan geçiriyor…..

- 43-
Bileklerinden kelepçelenmiş, kollarından zincire vurulmuşlardı.
Yirmi beş kişi iki sıra halinde dizilmişti.
Gardiyan’ın emriyle başlarını eğip, birbirlerinin sırtına dayadılar.
Ring arabasına bu haliyle konuldular
Arabanın kapısı kapanır kapanmaz güvenliklerinden sorumlu askerlerce dövülerek yerlere serildiler.
O Temmuz sıcağında can çekişircesine nefessiz kaldılar.
Sanki yolculukları bir fırında geçiyordu.
Ve komandolar üzerlerinde yürüyüşler yapıyordu.
Başlarını botlarıyla eziyordu.
Roma arenalarına götürülen gladyatörler gibi 7. Kolordu Sıkıyönetim Mahkemesinin önüne indiriliyorlar.
-44 –
Mahkeme salonundalar.
Bindirildikleri ring arabasına göre salon rahatlatıcı bir serinlikte idi.
Pencere üstlerine yerleştirilmiş klimalar, harıl harıl çalışıyordu.
Tutuklular komandoların işaret ettiği yere oturdular.
Herkes ellerini dizlerinin üzerine koymak, başını dik tutmak, karşı duvarda asılı bulunan Atatürk portresine bakmak zorundaydı.
Kural buydu. Onlar da böyle yaptılar.
Mahkeme heyeti içeri girince ayağa kalktılar
Duruşma hakiminin “Otur” demesiyle, oturdular.
Bu ara beyaz bir gömlek ve dekolte bir etek giymiş, saçlarını özenle yaptırmış, ama dudaklarına biraz fazlaca ruj sürmüş bir bayan sekreter heyetin oturduğu bölümdeki kapıdan içeri giriyor.
Üç basamaklı merdiveni iniyor, heyetin ön tarafında oturuyor.
“Karar!” yazılacak sarı kağıtları birkaç nüsha olacak biçimde daktiloya takıyor.
Karşısında tutuklular ve duvarın her iki yanında asılı ay-yıldızlı bayrak var.
Arkasındaki duvarın tam ortasında da alçıya dökülmüş bir Atatürk kafası asılı duruyor. .
Bu kellenin hemen altına:
“Adalet mülkün temellidir” vecizesi yazılmıştı.
Bu kelle ve yazının altında da yüksekçe yerde mahkeme heyeti oturuyordu.
Epeyce kalabalıktılar:
As. Savcı Bülent Cahit Aydoğan, sarışın, orta boylu, kırk yaşlarında üzerinde askeri elbiseler, omuzlarında yüzbaşı apoletleri ile heyetin en basında oturmuştu..
Mahkeme başkanı Binbaşı Kemal Kavi, altmışın üzerinde, gür kaşlı, sert bakışlı çok nadir konuşan, delici bakışlarıyla tutuklulara bakan, elindeki kalemle önündeki kağıtlara sürekli bir şeyler çiziktiren, üzerinde ki havacı üniformasıyla heyetin diğer üyelerinden bir farklılık sergiliyordu.
Duruşma hakimi binbaşı Emrullah Kaya, yaşı ellinin üzerindeydi. Hakim`e benzer hiç bir tarafı yoktu. Tam bir cellat görünümündeydi. Yargıladığı herkesi açıkça düşman olarak görüyordu. Daima asker elbiseleriyle duruşmaya katılır, çok konuşur tutukluları ise az konuştururdu.
Üye hakim Niyazi Erdoğan; heyetin tek sivil hakimiydi. Orta boylu, orta yaşlı, kırmızı yüzlü, çekingen bir adamdı. Bu heyete birde sivil kişi olsun diye yamanmıştı zaten bir etkisi de yoktu.
Mahkeme heyetinin oturduğu sağ bölümde Avukat Erdinç Uzunoğlu, Süleyman Demirkapı ve tutukluların tanımadığı bir avukat oturuyordu.
Avukatların oturduğu yerden salona bakıldığında, yüzden fazla tutuklunun oturduğu görülebiliyordu.
Hepsinin kafası sıfır tıraşlı, üzerlerinde siyaha boyanmış tek tip askeri bir mont vardı.
Bu askeri elbiseler kimine dar, kimine ise genişti.
Kimine kısa, kimine ise palto gibi uzun duruyordu.
Onlara zulüm yapanlar onurlarıyla oynamak için her şeyi yapmışlardı.
Sapsarıydı suratları tutukluların.
Dudakları büzülmüş ve çatlamıştı. Bakışlarında ise endişe okunuyordu.
Tutukluların arasına coplu komandolar yerleştirilmişti.
Bu yetmemiş, iki adet makineli silah da tam karşılarına, mahkeme heyetinin sağ ve soluna yerleştirilmişti.
Adaletin silahla mülk olduğu böyle bu mahkemede duruşma hakimi Emrullah Kaya:
“Kızım yaz, duruşma başladı”
On parmakla yazılan daktilo tuşunun sesleri kulakları tırmalıyor.
“Tutukluların mevcuden getirildikleri, tamam oldukları görüldü”
(Tuş sesleri duvarlarda yankılanıyor).
“ Herkes serbestçe yerini aldı”
Tutukluların içinde oturan, üzerinde siyaha boyanmış asker elbisesi bulunan ince, zayıf ve uzun boylu biri elini havaya kaldırıyor.
Mahkeme heyeti bu adamı çok iyi biliyor ve tanıyor. Hayri`nin eli havada kalıyor kendisi uzaklara dalıyor.

-45- Ankara Hacettepe Tıp Fakültesi ögrencisi Hayri'nin siyah saçları o günün modası gereği çok uzun, “L” harfini andıran favorileri çenesinin hizasına kadar uzanmış, “M” harfi gibi biçimlendirilen bıyıkları ona heybetli bir görüntü vermişti. Ünivesitenin kantininde bir köşede yalnız başına oturmuş birilerini bekliyordu. Randevu saatlerine sadık kalan Kemal Pir, Mazlum Doğan ve Ferhat Kurtay açılan kapıdan içeri girdiler. Kemal Pir`in saçları kısaydı, üzerinde haki renkli bir askeri parke, kot pantolon ve ayaklarında mekap spor ayakkabı vardı. Orta boylu Mazlum Doğan`ın saçları da uzundu, üzerindi siyah kalın çizgili kadifeden bir çeket, kül rengi bir gömlek, krem renginden spor bir pantolon vardı. Ferhat her zamanki gibi şık giyinmişti. Kahverengi takım bir elbise, açık mavi renkli bir gömlek ve elbise rengine uyum sağlayan bir kravat takmıştı.
Hayri oturduğu yerden ayağa kalktı arkadaşlarının ellerini tek tek sıktı. Arkadaşları oturduktan sonra, o da oturdu. Kemal Pir bayağı heyacanlıydı. Ellerini oğuşturdu, Hayriye bakarak gülümsedi:
“Doktor, gidecekmiyiz? Artık Ankara bana dar gelmeye başladı. Nefes alamaz oldum. Düşlerim beni dağlara çekiyor. Uyuyamıyorum!”
Her zamanki mütevaziliğiyle Kemal`i dinleyen Hayri:
“Gözün aydın Kemal gidiyoruz! Üniversitede ögrencilik yaparak bir halka önderlik yapamayız. Bizim ülkenin devrimi, başka ülke devrimlerine pek benzemez.. Üniversiteleri terk ediyoruz ve halkımızın bağrına dönüyoruz. Bundan sonra halkın içinde olacağız. Onlar gibi giyineceğiz, onlar gibi yaşayacağız”
Mazlum Doğan, Hayri`ye baktı gülümsedi:
“Doktor, tez elden ikimiz bir berbere gidip saç ve bıyıklarımızı düzeltelim dedi.
Hayri, Mazlum`u onaylamak için başını salladı. Ferhat Kurtay`a baktı:
“Ferhat arkadaş sen Mardin bölgesine geri gidiyorsun. Orada elektrik mühendisliginde çalışmaya devam ederek örgüt çalışmalarını yürüteceksin. Deşifre olmamaya çalış! Kontak kurup çalıştırdığın kişiler sağlam olsun!” dedi.
Sevinç ve heyacandan yerinde duramayan Kemal Pir:
“Doktor, ben nereye gidiyorum söyle, dayanamıyorum!” deyince Hayri güldü:
“Sen Antep ve Urfa bölgesine gidiyorsun Kemal”” dedi. Gözleri Kemal`in parkesine kaydı daha bir şey söylemeden, Kemal:
“Tamam doktor bunu çıkarıyorum” deyince, Hayri:
“Gittigimiz bölgelerde halk nasıl giyiniyor ve davranıyorsa, öyle olacağız.”
Mazlum yerini önceden biliyordu zaten, yinede Hayri:
“Mazlum sen yerini biliyorsun; Diyarbakır ve Batman. Merak etmeyin, ben size uğrarım, kendinize çok dikkat edin. En küçük bir yanlış, bütün planlarımızı alt üst edebilir. Nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu bütün arkadaşlar biliyor.” Deyince, Kemal ayağa kalktı. Kemal`in kalkmasıyla diğerleri onu izledi, öpüşerek tek tek ayrıldılar. En sona kalan Hayri tekrar oturdu, ceketinin iç cebiden çıkardığı bazı kağıtları yırtıp ufak parçalar haline getiriyordu.
- 46 –
Bir asker Hayrin`in elini tutup indirmeye çalışınca; Hayri düşlerinden sıyrıldı. Ama askerin elini itti ve elini daha da yukarı kaldırdı.
Emrullah Kaya;
“Söyle! Mehmet Hayri Durmuş!” diyecekti.
Ama diyemedi.
Biliyordu ki o yine karşılarına dikilecek
Kürdistan halkının haklı davasını savunacaktı.
Ama Hayri ısrarla elini havada tutup “konuşacağım” deyince
“ Tamam Hayri! Birazdan sana söz hakkı vereceğim!” deyip duruşmaya devam etmek istedi.
Artık herkesin gözü Hayri’dey di.
“Haydi” demesini bekliyorlar dı
Kürsüye çağrıldığında Hayri sanki uçarcasına gitti.
Önce mikrofonu boyuna göre ayarladı.
Delici bakışlarla mahkeme heyetini süzdü. Sonra da Avukatlara baktı.
“Biz şimdiye kadar duruşmalarda mahkeme heyetine bize yapılanları anlattık
Bunların hiç birine çözüm bulunamadı.
Bundan sonra da bir çözümün getirileceğine inanmıyoruz. Çünkü bu yargılama politik yargılamadır. Bize yönelik politika, devlet politikasıdır. Burada düşüncelerimizi size karşı savunduğumuz için akla gelmedik işkence ve baskılara maruz kalıyoruz. Şimdiye kadar bir sürü şeyi siniye çektik. Salt düşüncelerimizi savunalım diye” dedi.
Bir kez daha cezaevinde olup bitenleri özetledi.
….. ve “ “Burada bizim şahsımızda bir halk yargılanıyor.
Yine bu saldırılarla bir halk yok edilmek isteniyor.”
Burada duruyor Hayri ve yüzünü tutuklulara çevirip eliyle onları işaret ediyor:
“Yıllardır bu insanların karşınızda nasıl oturduklarına, kürsüye nasıl gelip gittiklerine, yüksek sesle nasıl tekmil verdiklerine ve gözlerinizin önünde nasıl coplandıklarına sizler de tanık oldunuz.
Şimdi de tanıklık yapmaktasınız”
Beklenmedik bu isyanın karşısında mahkeme heyeti bocalayarak şaşkınlık geçiriyor.
Ve Hayri tam da bu nokta da söylenmesi gereken son sözü söylüyor.
“Ben ölüm orucunu başlatıyorum ve sonuna kadar da sürdürmekte kararlıyım” deyip sözlerini tamamlıyor.
Mahkeme heyeti kısa bir istişare yaptıktan sonra duruşma hakimi Emrullah Kaya:
“Hayri ölüm orucunu bırak! Anlattıklarını kolorduya yazarız” diyor.
Hayri “ Bu oyun buraya kadar!” dercesine hiçbir şey söylemeden yerine dönüyor.
Dönerken de tutuklu arkadaşlarını başıyla bir bir selamlıyor.
Tümünün gözlerinden umut, cesaret ve kararlılığı okuyor…..
Daha yerine oturmamışken Hayri,
Kemal Pir ayağa kalkıyor.
İnsana cesaret ve heyecan veren o gür sesiyle:
“Bende Hayri`nin sözlerine katılıyorum ve ölüm orucunu başlatıyorum” diyor.
Ardından Ali Çiçek ve Fuat Çavgun da onu izliyor.
Ardından Ali Kılıç ve diğeri, Bedrettin Kavak…….
“Ölüm orucuna katılıyorum”
“Ölüm orucuna katılıyorum”
“Ölüm orucuna katılıyorum….” diyor.
Mahkeme heyeti: “duruşma bitti” demeden, dosyalarını toplamadan yerinden kalkıyor, kaçarcasına duruşma salonunu terk ediyor……


__________________
marx47 is offline  
Eski 27-12-2007, 09:41 AM   #3 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2007
Yaş: 48
Mesaj: 1,564
Üye No: 132480
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 10116
Rep Puanı : 1011348
Rep Derecesi
marx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond repute
Varsayılan


- 47 -
Ölüm orucunun 50. günü
Bir hücrede Kemal Pir yatağının üstünde oturuyor.
Bunaltıcı bir sıcak var.
Atletini çıkarmış, belden yukarısı çıplak.
Avurtları çökmüş, gözleri çukura düşmüş, bir deri bir kemik.
Morarmış dudakları, çatlamış.
Yüzlerce sivri sinek, kalan son damla kanını da emmek için çevresinde vızıldıyor. Sivri sinekleri kovalamak için arası sıra atletini sallıyor. Takati kesilince de sırtüstü uzanıyor:
“Doktor, ne yapayım ben bu sinekleri?” deyip Hayri’den yardım istiyor.
Alt kattaki hücrede beton sekinin üstünde oturan Hayri:
“Sigara içerken dumanı sineklere savur“ diyor.
Kemal, Hayri’nin söylediklerini yapıyor. Sivrisineklerin kaçıştığını görünce gülerek:
“Doktor! İcadın işe yaradı. Sinekler kaçıyor!” diyerek, sigarasından bir duman daha savurdu. Düşleriyle dumanların içine dalıdı.
“Bu dünyada birkaç günümüz kaldı. Bize bir türkü söyle Doktor” diyor Kemal.
Hayri’den ses çıkmıyor. Bir deri bir kemik beton sekinin üzerinde sırt üstü yatmış kalkamıyor.
Diğer ölüm orucundaki arkadaşlarının birer yataklarının olduğunu biliyordu. Ama kendisinin ki yoktu. Elli gündür betonun üzerinde yatıyordu. Bir ara gardiyanlardan döşek istemeyi düşündüyse de sonradan vazgeçiyor. Ben istesem bunu bir zaaf olarak değerlendirip arkadaşlarınkini de alabilirler diye düşünmüştü.
Kemal`in: “Hayri ölüme gidiyoruz beni kırma!” demesiyle bütün gücünü topladı zorbela oturdu, gözleri bulanık görüyordu. Ağzı kokuyor, sivrisinekler başının etrafında dolanıyordu.
Eliyle uzun sakalını sıvazladı. Biraz düşündü:
Diyarbakırdan Mardin`in Kızıltepe ilçesine doğru giden bir otobüs, polis ve jandarma tarafından durduruluyor. Yolcuların tümü otobüsten aşağı indiriliyor . İnen her yolcu iki elini havaya kaldırarak yüzünü otobüse dönüyor, ellerini otobüse değdirerek iki bacağı açık vaziyette bekliyorlar. Jandarma ve polisler herkesi didik didik aramaya başlarlar. Üzerinde yöre şalvarları, ve kahverengi bir ceket bulunan kara kuru zayıf esmer bir gencin cebinde bir mühür ve bir stampa buluyorlar. Asker, gencin ensesinden tutarak otobüsün yanından uzaklaştırıyor, onu polis şefinin bulunduğu bir aracın yanına götürüyor. Mühürü ve stampayı polis şefine uzatan jandarma “Bunlar bu adamın üzerinde çıktı” deyince, polis şefi açık olan arabanın penceresinden mühürü ve stampayı alıp, mühürün üzerindeki yazıyı okumaya çalıştı. Tek bir kelime vardı. Okudu ama anlayamadı. Çünkü kelime Türkçe değildi. Yanındaki çantadan A- 4 kağıdı büyüklüğünde bir defter aldı. Mühürü kırmızı mürekepli stampaya bastı, hızla dizi üzerindeki defterin boş sayfasına vurdu, kaldırdı: “SERXWEBUN” kelimesi çıktı. Bir daha vurdu, bir daha, bir daha........
Telsizininin mandalına bastı. Bir koşuşma başladı. Arabadan indi yanına yaklaşan yardımcılarına bir şeyler sordu.
Talimatlar verdi. Jandarmanın elindeki adamı, hemen orada bulunan bir polis dolmuşunun içinde soruşturmaya aldı. Yakaladıkları adamın şakağına Tabanca dayatılınca adının Ahmet, soyadının Bayık, doğum yerinin Keban ilçesi olduğunu kabul etti. Polis: “mühürü nereye götürüyorsun?” sorusunu sormaya başladı. Ahmet “Davut Kurtay`ın dükkanına gelecek olan birine verecektim” dedi. Otobüs yoluna devam etti. Askeri ve polis araçları Ahmet`le birlikte Kızıltepe`ye doğru hareket ettiler.
Hayri ve Ferhat Kurtay o gün her şeyden habersiz Ferhat`ın abisi Davut Kurtay`ın evinde oturmuş, bölgenin durumunu değerlendiriyorlardı. Dükkana giden jandarma ve polis kimseyi bulamayınca Davut`un evini kuşatmıştı. Kapının çalınmasıyla durumu fark eden Ferhat, Hayri`ye “sarıldık” dediğinde iş işten geçmişti. Hayri üzerinde bulunan bütün dökümanları yakınca kapıyı açtılar. Silahlı askerlerin dipcikli saldırısına maruz kaldılar. Hayri, askeri arabaya doğru sürüklendiğini yaşarken
Kemal Pir: “Doktor ne oldu?” diye sordu.
Hayri: “Hangisini istiyorsun Kemal” dedi merhamet dolu bir ses tonuyla. Hiç bir zaman hiç kimsenin kalbini kırmayan, her insanla kolaylıkla anlaşabilen, büyüklük taslamayan Hayri, normalde türkü söylemezdi. Ama ölüme ramak kala Kemal Pir`in ondan bir isteği olmuştu nasıl ret edebilirdi?
Kemal: “Doktor! Ağlama yar ağlamayı söyle” dedi.
Bir müddet sessizlik oldu diğer hücrelerdeki arkadaşları hep kulak kesilmişlerdi.
Hayri:
“Ağlama yar ağlama
Mavi yazma bağlama
Mavi yazma tez solar
Ciğerimi dağlama
Elma al olanda gel
Ayva nar olanda gel
Hasta düştüm gelmedin anam
Bari can verende gel”
Hayri’yi dinleyen Kemal Pir`in gözlerinin önünden, yakalanışı bir film gibi geçmeye başladı:
Filistinde gerilla eğitimi gördükten sonra geri dönmüştü. Batman`ın bir köyünde Mahsum Korkmaz ve Mehmet isminde bir arkadaşıyla buluşmuştu. Güneş batmak üzereydi. Kemal Pir`in bir elinde uzun namlulu keleşkof markalı bir silah, diğer elinde silahlı bir gerilla örgütünün nasıl kurulacağına dair belgelerle dolu deriden bir çanta vardı, üzerinde bir gerilla parkası, ayaklarında postalları, uzun sakalıyla tam bir gerilla komutanı gibiydi. Mahsum Korkmaz orta boylu bir gençti, yöre kıyafeti giyinmişti. Onunda elinde uzun namlulu bir silah vardı. Mehmet, uzun ve inceboylu bir gençti; üzerinde askeri renge yakın uzunca bir parka vardı ve onun altında omuzuna asılı silahı görünüyordu. Üçü, ayak üstü Batman`a nasıl gidecekleri konusu üzerinde tartışıyorlardı.
Mahsum Korkmaz: “Arabayla gitmek tehlikeli, yayan gidelim” diyordu.
Mehmet`de onun görüşlerine katılıyordu. Kemal Pir ise; belirli bir yere kadar arabayla gidilmesi gerektiğini söylüyor ve diretiyordu. Neticede köyde bulunan arkası açık pikapla gitmeye karar verince, Mahsum`un el işaretiyle bir evin önünde bekleyen, tanıdıkları şoförün kullandığı araç tartıştıkları yere geldi. Mahsum ile Mehmet Pikap`ın arka bölümüne bindiler, silahlarını kucaklarına alıp çöktüler. Şoför: “Abi sen ön tarafta benim yanıma otur” deyince Kemal:
“Hayır bende yukarıda oturacağım, bak sana ne diyeceğim! Yolda jandarma kontrol noktası felan olursa, önce yavaşlayacak, onları yanıltacaksın ve aniden gaza basıp uçar gibi uzaklaşacaksın” dedi ve arabanın arka bölümüne bindi. Şoför:
“Merak etme abi!” deyince gaza bastı.
Yaklaşık yirmi dakika sonra, şoför kontrol noktasını fark edince, arabayı yavaşlattı. Başta Kemal, ardından Mehmet ve Mahsum ellerindeki silahlarıyla ayağa fırladılar. Onların ayağa kalkmalarıyla, şoforün hızla gaza basması bir oldu. Dengelerini sağlayamadıkları için üçü ard arda arabadan fırladı, Mahsum yolun sağ tarafına düştüğünden bir uçurumdan yuvarlandı, ortalıktan kayboldu. Ama Kemal Pir ile Mehmet düştükleri yerde yolun ortasında baygın kaldılar. Silahları yolun ortasında ay ışığında parlıyordu. Kemal'in çantası bir taraftaydı ve silahlı askerler onların yattığı yere doğru koşmaya başladılar.
Hayri susunca Kemal düşlerinden sıyrıldı.
Bir müddet sonra Kemal gözlerinin kararmakta olduğunu görünce sigarasını yere attı ve sırt üstü uzandı.
Uyandığında artık gözlerinin görmediğini fark etti.
Bir sigara daha yakmaya çalıştı.
Gözleri görmediğinden kibrit kutusunu uzun süre aradı. Bulduğunda ise bu kez sigarasını yakamadı ..!
Bir “Of” çekti.
El yordamıyla bulduğu kibrit kutusundan bir kibrit çöpünü çıkarıp yaktı.
Bir “offf” daha çekti.
Yedinci kibritte sigarasını yakabildi.
Kör olma durumunu arkadaşlarından da gizlemişti.
Bir ara, askeri elbiselerin üstüne beyaz bir gömlek giymiş, doktor görünümlü yanına uğruyor.
Kemal`la konuşurken, Kemal'in görmediğini anlıyor
“Kemal sen görmüyor musun?“ diye soruyor
Kemal itiraz ediyor:
“Hayır görüyorum“ diyor
Beş parmağını Kemal’in gözlerinin önünde tutan Doktor:
“Bu kaç?” diye soruyor
Kemal: “iki!” diye cevap veriyor……

- 48 –
Tarih 12 Eylül 1982
Burası D.Bakır Askeri Hastanesi
Morg bölümü
Daha doğrusu bir bodrum katı
Buraya da ranzalar dizilmiş.
Ölüme terk edilmiş ölüm orucu yolcuları bu ranzaların üstünde sıralanmıştı.
Hayri Durmuş sırt üstü uzanmış.
Bir dizini kendine doğru çekmiş öylece can vermişti.
Gözleri kapalı, ağzı ise biraz açıktı.
Üzerinde sinekler uçuşuyordu.
Ranzanın altında ise kan ve su vardı.
Kemal Pir`in üstü beyaz bir bezle örtülmüştü.
Akif Yılmaz ise henüz can çekişiyordu.
Fuat Çavgun bitkisel hayattay dı.
Ali Çiçek de inliyordu.
Nöbetçi askerler ölü ceset saymaya başlamışlardı.
Artık Diyarbakır cezaevinden tahliye olanlar değil, tabutlar çıkıyordu.
Hastahanede görevli askerlerin ağzını bıçak açmıyor, kimse tek bir kelime konuşmuyordu.
Belki de bu tabutların bir gün mazlum bir halkın varlığını tüm dünyaya duyuracağını hiç kimse hesaplayamamıştı……

-49 –
5 Eylül 1983 günü D. Bakır cezaevi yeni bir güne hazırlanıyordu.
Komando erler ve subaylar ise şaşkınlık içinde ne yapacaklarını bilmiyorlardı.
Tüm koğuşlara kalas zoruyla marşlar söyletiliyordu.
Artık otuz beş ve otuz altıncı koğuşlarda ölüm oruncunun başladığını herkes biliyordu.
Buna rağmen diğer koğuşlarda, her koğuştan ayrı bir marş sesi yükseliyordu.
Bu sesler zindanın yakınlarında bulunan mahalleye kadar ulaşıyordu.
Tam bu sırada ölüm orucuna yatan tutuklular isyan sloganını atmaya başladılar.:
“Kahrolsun sömürgecilik” diye bağırıyorlardı.
Bu slogan bir dalga gibi koğuştan koğuşa yayılıyor.
Birkaç dakika içinde tüm zindan bir ağızdan:
“Kahrolsun sömürgecilik!” diye haykırıyor du.
Her şey tersine dönmüştü.
Askeri marşların yerini Kürtçe marşlar almıştı.
Halaylar çekiliyor, zılgıtlar atılıyordu.
Şairler, şiir okumasını bilenler pencereden başlarını çıkarıp isyan şiirlerini okuyordu.
Dengbejler ise o anda uydurdukları stranlarını söylüyorlardı.
Komandolar, korkularından koğuşları terk edip dışarı kaçıyor.
Heyecan, dalga dalga tüm esir bedenleri sarıyor ve koğuştaki tahta ranzalar parçalanıp tahtalarından sopa yapılıyor.
Koğuş kapılarında barikatlar kuruluyor.
Barikat savaşına başlanıyor.
Ölüm orucuna yatanların sayısı da tam 600’e ulaşıyor.
-50-
Bir yüzbaşı yüz komandoyla birlikte en büyük koğuşu basmaya gidiyor.
Komandoların bir elinde kalkan bir elinde ise balta sapı bulunuyor.
Yüzbaşı en önde, kapıyı o açıyor.
Karşısında eli kalaslı tam 180 kişi duruyor.
Yüzbaşı, korkudan ne yapacağına tam karar vermeden gözü bir tutukluya ilişiyor.
O anda iki ordunun karşı karşıya olduğunu düşünüyor.
Ve bu çatışmada da hiçbir askerinin sağ kalmayacağını da çok iyi biliyor.
Bunu çılgına dönmüş tutukluların gözlerinden okuyor.
Ama yine de savaş savaştı ve bir komutan savaşa girmekten kaçınmamalıydı.
Yüzbaşı önce psikolojik taktiklere baş vuruyor.
İşaret parmağıyla koğuşun sağ tarafını göstererek:
“Devlet benim hakkımı verir diyenler bu tarafa!
Koğuşun sol tarafını göstererek” Ben devletten hakkımı sike sike alırım!” diyenler bu tarafa!” diye bağırır.
Tutukluların en başında bulunan Adem, elinde uzun ve kalınca bir kalasla yüzbaşıyı ve askerlerini bir darbe de imha edecek öfke ve kinle bakmaktadır.
Yüzbaşı sözünü bitirir bitirmez, en önde Adem “sike sike tarafına” geçer. Tüm tutuklular Adem’i takip edip hepsi bir tarafta toplanır.
Yüzbaşı hayretini ve şaşkınlığını gizleyemeden bir adım geri çekilir.
Adem`e: “Hani ulan sen siyasi ve bölücü değildin?”
Adem:
“Evet, değildim. Ama yaptınız!
Kördüm gözlerimi açtınız…..!
Kıyamete kadar sürecek bu kavgaya siz beni ittiniz!”
Diye öfkeyle yüzbaşının yüzüne bağırır.



alıntıdır.....

__________________
marx47 is offline  
Eski 27-12-2007, 09:43 AM   #4 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: MogadişU
Mesaj: 27,571
Üye No: 4306
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 76730
Rep Puanı : 7669908
Rep Derecesi
PCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond repute
Varsayılan


vermiştim konunun buyuk kısmını....
...
kalsın buda..
..

gerçekten kürtler auchwitzden daha beter şartlar yaşadı..
..
tşkr...

__________________
PCkopat is offline  
Eski 28-12-2007, 09:34 AM   #5 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Aug 2007
Yaş: 48
Mesaj: 1,564
Üye No: 132480
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 10116
Rep Puanı : 1011348
Rep Derecesi
marx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond repute
Varsayılan


Alıntı:
PCkopat tafarından gönderildi Mesajı Görüntüle
vermiştim konunun buyuk kısmını....
...
kalsın buda..
..

gerçekten kürtler auchwitzden daha beter şartlar yaşadı..
..
tşkr...



hewalı heja aramadan aradım çıkmadı bende verdim iyiki aynı çıkmamış yaw

yorum için teşekürler hewal.....

__________________
marx47 is offline  
 


Konu Araçları
Mod Seç

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Popüler Konular:
Bydigi Forum'un En Popüler Konuları
Sizin İçin Seçtiklerimiz-1:

Norton AntiVirus 2008
Panda Antivirus & Firewall 2008
AVG Anti-Virus Free Edition 8.0.100
McAfee VirusScan Enterprise 8.5i
Avast! 4 Professional Edition 4.8.1169
Kaspersky Internet Security 7.0.1.325
Anti-Porn 10.4.11.15
BitDefender Internet Security 11.0.9 (2008)
Eset Smart Security 3.0.642
Ad-Aware 2008

Sizin İçin Seçtiklerimiz-2:

Şeftali Yetiştiriciliği
Ekolojik Tarım ve Hayvancılık
Süt Verimini Etkileyen Faktörler
Dört barajda su bitmek üzere
Karbondioksit salımı yüzde 50’den çok artacak
VAN (Wan) Tarihi
Amed (Diyarbakır) Tarihi
İç Anadolu Hakkında Genel Bilgi
Kültür ve Turizm Bakanlığı müfettiş yardımcılığı
2008 yılı icra müdür ve yardımcılığı sınav ilanı

Sizin İçin Seçtiklerimiz-3:

Siz Hangi Yemeksiniz ?
Doğum gününüze göre hangi hayvansınız?
Doğum Tarihinize Göre Renginiz!
Bebeklerde Gaz Çıkarma
Virüs taşıyan keneler dehşet saçıyor
Şiddetin genlerle ilişkisi olabilir
Karpuz Viagra Etkisi Yapıyor
Panasonic Sony'yi tahtından etti!
Mehmet Atlı - Wenda 2008
grup seyran - 2008


Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
ne çıkar ibrahim karaca özgür Şiirler 9 14-12-2008 06:01 PM
Zulüm agrili-serhat İlginç Konular 4 22-05-2007 11:11 PM


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 06:31 PM .
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin Version 3.6.4
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.3.0
Copyright ©2006 - 2008 Bydigi Forum ®, All Rights Reserved

Bir Forum sitesi olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum görürseniz; Lütfen, bydigi@gmail.com'a yada İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.