Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Kültür, Sanat, Edebiyat > Kültür Sanat Bölümü > Genel Kültür

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 29-10-2007, 05:05 PM   #1 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Konum: MogadişU
Mesaj: 27,726
Üye No: 4306
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 62182
Rep Puanı : 6215208
Rep Derecesi
PCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond reputePCkopat has a reputation beyond repute
Varsayılan Simulasyon ve Oyun Teorisi


Gerçek için yapılabilecek bir şey yok (Salt görünür olmak ve sadece var olmakla bağıntılı bir gerçek). Zaten tüm varlığıyla mevcut çoğu bilinçsiz edimlerine rağmen insan gerçektir. Fakat kendiliğinde olan gerçeği yani benlik ya da özlük bilgisini (kişisel deneyimler ve çevresel faktörlerin birey üzerindeki etkisinden bahsediyorum) bulmak için ilerleyecekse insanoğlunun yapabileceği tek şey sahte olmak. Günümüzde insanal ilişkilerin hareket yönü bu şekilde.
Sözün ve göreli olarak dilin tüm anlamını yitirdiği bir zamanda ve düzende gerçeği göstermek, ancak alıcının/bireyin gündelik pratiklerini yani gündelik yaşam kodlarını/anlamını içselleştirmekle mümkün. Dolayısıyla gönderen/gösteren tıpkı alıcı birey gibi içselleştirdiği anlamı iletebilir/gönderebilir. Bu bildik iletişimin aynı gerçekler arasındaki gidip-gelişinden( iki insan arasındaki sözlü iletişiminden) farklı bir biçimdir. Bu tür bir iletişimin ifadesi eskiden “empati” ydi. Fakat bu günümüzde empati ya da bildik iletişimden farklı olarak “etkileşimdir”.
Bu durumda gönderen artık alıcının bir parçası gibi olmalıdır. Bu, gönderenin gerçekle arada hiçbir engel olamadan girdiği iletişimden ( ilk elden, birebir) şizofrenik bir oyunun aktörü/aktristi olmaktır. Sahte olmaktır… Alıcının imitasyonuna benzerliktir. Bu andan itibaren senaryosu gerçeğin kaleminden çıkan bir oyun sahnelenir. Durmadan devinen bir oyun. Ama özüne yönelik çıkarsamasında bu durum ancak gerçeğin salt gerçek olduğu bir evrende mümkündür. Dolayısıyla gerçeğin bir yönünü teşkil eden bu durum yine bazı kuramlar tarafından net ve genel doğrular olarak algılanmaktadır. Bu durumda simulasyon bir noktada meydana gelirken kuramsal olarak da üst üste geçme durumunda olduğu gibi simule edilmeye devam etmektedir.( Bkz: J. Baudrillard’ın Simulasyon kuramı. Baudrillard’ın simulasyonun olduğu bir evrende kuramsal açıklaması da aynı şekilde simulatif görünmektedir.)
Birbirlerini, simule edilmiş arenalarda, tek kaybedenin tarihsel değerler ve insanal hedeflerin olduğu bir tür oyunla idare eden kitleler. Gerçeklerin ortasında kalıntı durumunda gözüken kitleler halindeki insanlar olarak yine de hiperleşen beyinler. Post-modern olarak iddia edilen toplumda, saf gerçekliğin sadece varlığın tanımdan bağımsız belli ediciliğini sergilediği evrendeki halinden yine de bu haliyle eksik olduğu düşünülen bir forma büründürülmektedir. Bu da gerçeğin gerçek olmadığı gerçeğidir.
OOOOOO PİTİ PİTİ KARAMELA DOLU TOPLUM SEPETİ
Matematiksel bir analizi olası kılmak amacıyla, önemi ikinci derecede kalan parametreleri ihmal ederek(basitleştirerek) kurulan teorik modellere ‘oyun’ denir. Bazıları için hayat bir oyundur, bazıları içinse ekonominin vazgeçilmez stratejilerinden. Ama bilinmeyen bir şey var ki o da oyunun toplumsal ilişkilerin özüne kadar iniyor olduğu gerçeği.
Bir olay karşısında taraflar, çıkarlarının çatışması halinde ya da bir amaç için yol katetme halinde aralarında bir oyun oynamaktadırlar. Bir oyun tamamiyle tanımlanmış kurallara uygun olarak yürütlmesi gerektiğinden gerçek bir çatışma durumundan farklıdır. Dolayısıyla oyunun karakteri soyutlanmış bir evrende iktidar ve çözüm kriterlerinden bağımsız bir ilişkiler bütününü tasvir eder. Tam bu noktada iddia ettiğim, neredeyse 200 yıllık bir düzenin belirlediği hareket noktaları dışında hareket etmeyen ve her defasında düzeni bir kez daha düze çıkartan bir gerçeğin dolayısıyla bir hareketin olduğudur.
Oyunların kuralları vardır. Taraflar bu kurallara uymayı kabul edecektir.(Çok basite indirgenmiş bir versiyonu olarak: “ Oku işini eline al ondan sonra ne yapmak istersen yaparsın…” yine burada kural konulur ve daha sonra hareket beklenir…) Bu kurallar taraflarca bilinecek ve aynı şekilde yorumlanacaktır. Oyunun kurallarının taraflarca bilinmesi ve kabulu danışıklı dövüş olup, herhangi bir değişimi ve ilerlemeyi değil tam tersine durağanlığı, boş zaman değerlendirmesi gibi bir durumu ve tüm tepkileri çerçeve içinde belirli alanda tutup nötralize etmeyi getirir. Kuşkusuz ki toplumsal hayatta işler bu kadar net ve basit değildir. Oynanan bir oyunda binlerce can alınabiliyorken bazen de oyunun kuralları ölen insanların da katılımıyla belirlenebiliyor. Nitekim durağan bir hal içersindeki kitlelerin kaydığı nokta en basit haliyle bile kendileri için yararsız bir taraf bile olabilmektedir.( 68 kuşağının bu gün “tamamen çıkış noktasıyla uyumlu olarak” yarattığı kapital uzmanları. Bu gün sistemin yapısal krizlerini bertaraf eden bu kuşağın ve o dönemin üretimleridir denilebilir. Ayrıntılı bilgi için: BKZ; I: Wallerstein, “ Liberalizmden Sonra” Metis Yay.)
Modern dünya aydınlanma döneminden bu yana her zaman denetim ve gözetim unsurlarını arttırma yolunda bir eğilim içersinde olmuştur. Bunun en temel sebebi olarak üretim sürecinin ve tüketim anlayışının özünde denetlenebilir ve öngörülebilir bir toplumun gerekliliği yatmaktadır. Dolayısıyla belirli bir pazar ortamın net gelirini hesaplamak gerekliliğinden, yaratılan hoşnutsuzluk ortamını stabilize etme çabaları için çözüm arayan bir anlayış hüküm sürmüştür ( Bkz: G. Ritzer “ Toplumun McDonaldlaştırılması” Ayrıntı Yay.). Nitekim günümüzde bu devam etmektedir. Oyun bu noktalarda özellikle devrededir.
Bir deste oyun kağıdı içersinden bir kağıt çekilmesi oyununda kağıtlardan herhangi birinin çıkması, aynı olasılıkla 52 sonuçlu bir şans hareketidir. İşte bunun gibi olasılık hesaplamaları iktidar içerimli bir sorun olarak hep egemen sistemin organlarınca tartışılmıştır. Aynı şekilde olası faktörleri en aza indirgemek eğilimi beraberinde denetimi ve otoriter anlayışı arttırmıştır. Bu gün oynanan herhangi bir oyundan bahsedeceksek faktörlerin azlığı ve denetimin fazlalığıyla karakterize edilen medya ve kültürel girişimler ile simule edilmiş hayatlardan, daha doğrusu oyunlardan bahsedebiliriz.
“ Oyunlar teorisinin amacı bir çatışma durumunda oyuncular için en doğru hareket yollarını incelemektir. Bir oyun bir çok defalar tekrarlanmışsa, taraflardan biri için bir optimal strateji en büyük ortalama kazancı sağlayacak stratejidir.Burada rakip taraflardan herhangi birinin en az kendi tarafı kadar akıllı olduğunu ve rakip tarafı amaçlarına erişmekten alıkoyacak her önlemi, gücünün yettiğince alacağı kabul edilmelidir. Oyunlar teorisi işte bu ilkeler üzerine kurulmuştur. Bu nedenle, gerçek bir stratejide tehlike unsuru hesaba katılmadığı gibi taraflardan herhangi birinin yapması olası yanlışları da dikkate alınmayacaktır.”(Oyun Teorisi, PROF. DR: Hüsamettin Bakoğlu, Ege Üni. Fen Fak. Yayınları, No: 135, S.6)
Günümüzde bu stratejilerin derecelerinin belirlenmesi kazanç ( artı değer ve kitlesel meta fetişizmi) hedeflenerek yapılmakta. Aynı şekilde gündelik ve bireysel yaşam tarzının kendiliğinden bilinçle ve dışsal olarak belirlenmesi de eklendiğinde oyunu belirleyen unsurlar üretim sürecine ve toplumsal iktidar alanına hakim unsurlar olarak varlığını hissettirmektedir. Dolayısıyla kazancın biçimi oyunu kuranın kurallarıyla belirlenir. Bu durum topluma atfedilecek kadar genişleyebilmiştir. Optimal fayda bazen “özgürlüklerin sınırları olarak bazen de bireyin yaşam hakkı alanında tartışılarak biçimlenmektedir”. Bu durumda optimal değer herkes için optimal değer olmaktan çıkıp gerçeğin çölünde bir vahadan su içen bedevinin pempe hayallerine sıkıştırılmışçasına simule edilmektedir. Bu tür bir empoze ancak bireyin oyunun kurallarını kendisi koyması durumunda oyunu bozuyormuş gibi de görülebilir. Bu gün radikal solun ve kapital iktidarın arasında geçen vals böyle bir oyundur. Her ikisi de oyunun kuralarını koymak istemekte fakat mızıkçılık yapan olmamaktadır. Kuşkusuz ki günümüzde mızıkçılık yapmak bir gereklilik olmuştur.
Fakat ne hazin ki oyunun en komplike olanı bile gerçeğin kendini yansıtmakta güçlük çekmektedir. Optimal değerlerin hedeflendiği her oyun beraberinde simule edilmiş hayatların yıkımıyla sonuçlanır. İleride göreceğimiz gibi yaşam alanının içersinde mevcut tüm üretim kalıpları hiper gerçekliğe sokuldukça kendi sonunu hazırlamakta ve beraberinde yüce arınma denilebilecek günah çıkartma nosyonunda kitlesel hareketler belirmektedir. Bu durumda suçu yükleyebileceğimiz tek alan kalır elimizde. Tarihsel devinim! Belkide tek gerçek oyun odur.
Oyunda karar verici (kural koyucu), hangi karara varırsa varsın doğanın daima en iyi (en kötü) olayı yaratacığını varsayar. Bu ikilik basit anlamıyla güçlü olan kazansın ifadesinin bir biçimidir. İçerik anlamıyla değil ama hayatta yine de yoluna devam edecek birinin varolacağını ifade eder. Toplumsal ve bireysel yaşantımızda her zaman için devam edebileceğimiz bir yol rest çekebileceğimiz bir olasılık yanımızda bulunur. Beyinlerimizin bir köşesinde bununla yaşarız. Doğal olarak da yanımızdaki insanı tanımıyor olmamız ya da bilmediğimiz bir insan için bir şeyler yapacak olmamız sorun değildir. Bencilleşen yaşantılarımızın bir çeşit ifade alanı olan oyunumuzu gündelik ilişkilerimizde hep kullanırız. Sonuçları ne olursa olsun bireysel anarşizmin doruk noktası bizde saklıdır. Toplumsal olarak alamadığımız enerjiyi ve gücü, intihar bombacısı gibi üzerimizde taşıdığımız bu gizil bencillikte buluruz. İşin en ilginç yanı da bu tür bir seçimin bizde yarattığı asıl görünüm riyakar ve simulatif bir hayattır. Böyle bir gizil gücün varlığını seçiyor olmamıza rağmen aslında gerçek olduğunu düşünmemiz, olmadığını bilmememizdir. Böyle olunca da yukarı da bahsettiğimiz günah çıkarma günü geldiğinde hayatlarımıza son vermemiz ya da kitlesel direnişlere geçmemiz sadece duyduğumuz kinden ve nefrettendir. Asıl olarak yok etmeye çalıştığımız şey yıllarca üzerimizde yarattığımız o kolluk gücünü( düzen ideasını) yok etmektir yani bizzat kendimizi. Bireyin ve insanının yok oluşuyla hesaplanabilecek devrimsel günlerin asıl ABC’si budur. Bireyin kendisini yok etmek. Burası için son söz de şu olmalıdır. Hiç bir günahkar aramadan herhangi bir iktidar ya da egemen güce suç atmadan asıl yok edilecek olan gerçekten yarattığımız bu gerçektir. Bu yüzdendir ki yaratılan bu gerçek içinde gerçekçilik taslayanlara topluca bir dil çıkartmak lazım. Hafifçe sırıtıp “ Bırak bana gerçeklerden bahsetme benim istediğim gerçek hiç de bu değil demek lazım.” Bunu 90 ların başında sovyetlerde görenlerimiz mutlaka olmuştur.
Ufak Organizasyonlar
20 yy. ın başlarında insanlar temel hedefleri etrafında toparlanıp mevcut hoşnutsuzluklarını dile getirmekle yükümlü organizasyonlar yaratabiliyordu. Aynı şekilde 20. yy. başlarındaki birey inanç temelinde ( fakat kesinlikle dini bir inanç değil) meydana getirdiği değerleri savunabiliyor bunun için kendisine olanaklar yaratabiliyordu. Aynı şekilde bu dönem insanları aralarındaki ilişkileri verili toplumsal koşullara göre düzenlediği gibi bunun üstüne çıkıp ilişki biçimlerini yeni bir tasarım etrafında düzenleyebiliyordu. Belkide en önemlisi ilişkilerin niteliğinin etkileşim değil insanoğlunun yeryüzünde ulaştığı en insanal ilişki biçimi olmasıydı( ki bu da tartışmalıdır). Sözüm ona mevcut üretim biçiminin yansımalarından bahseden kaba marksistlerin öngörülerinin yerine döneme damgasını vurmuş, özellikle marksizmi bir eylem biçimi olarak almış yaratıcı bir sürecin kitleleri mevcuttu. Dolayısıyla hem ulusal hem de uluslar arası alanda meydana gelen kitlesel hareketlerin sahipleri olarak hareket ettikleri gibi bu bireyler yaşam alanlarında da olmazsa olmaz ihtiyaçlarını birbirleriyle paylaşabiliyorlardı. Bu durum itibariyle ilerlemenin olumlu anlamından bahsedersek toplumsal bir ilerlemenin eşiğindeydiler.
Bu gün insanlar geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi en temel ihtiyaçlarını ve hoşnutsuzluklarını dile getirmek için organizasyonlar kurmuyorlar. Verili toplumsal koşulların bir uzantısı gibi hareket edip en durağan hallerini sergiliyorlar. Aynı toplumsal koşulların ve verili sistemin bir sonucu olarak mevcut kitle örgütlenmeri de alacakaranlık kuşağının birer oyuncusu konumundalar. Mış gibi yaparak olacakmış gibi davranıyorlar. Verili durumun ötesine geçmek yerine durmadan devinen bir oyunun hakemliğini üstleniyorlar. Huızinga’nın dediği gibi hayatın her alanını bir oyundur kaplayıp gidiyor.
Kitleseler örgütlenmelerde olduğu gibi bireyler de bu oyun içerisinde aktif rol oynuyorlar. Artık değer yaratan ve bu değerleri inanç temelinde örüp toplumsal faydaya dönüştüren birey yerine durağanlığıyla hareketsiz kalan üretmek yerine tüketmek tercihinde bulunan bunun içinde mevcut bireysel ilişkilerini ister istemez safi değerlerine ve inançlarına göre değil de tüketmeye ve çıkar amaçlı içgüdüsel etkileşime dönüştüren birey sözkonusu. En acı yanı ise bahsettiğimiz bu konumundan haberdar olmayan, harekette bulunmayıp hareket ediyormuş gibi görünen, ilişkide bulunmayıp ilişki içersinde olduğunu düşünen ve tüm insanal özelliklerine ikinci bir emre kadar terkeden yerine ise popüler kültürün simgelerini ve imgelerini yerleştiren üretimsiz bireyler sözkonusu.
Kuşkusuz ki yaşamın diğer tüm alanlarında olduğu gibi bu geniş içerimli durumdan yüksek oranda fayda gören ve sürekli destekçisi konumundaki iktidar örgütlenmesinden de bahsedebiliriz. Fakat öncesinde bu oyunun döndüğü şizofrenik beyinlerden ve belki de aydınlanmadan bu yana aklın kendisini en büyük iktidar seçtiği hükümranlıktan bahsetmek gerekecektir. Bahsedilecek olan bu uygarlık biçimi simulasyon adı altında toplanamayacağı gibi bir çok noktada örneğini de sergilemektedir. Gerçeğin, hareketin, örgütlenmenin, çözümün ve son olarak insan hedefinin bahsedileceği ve alanları itibariyle bir takım savlar içeren bir “gerçek durum”dan dem vurulacaktır.
GERÇEK ÜZERİNE
Bu gün, tüm ideolojik sıfatlarından soyundurarak ‘gerçeğin’ zor durumda olduğunu söyleyebiliriz.Gerçeğin kümelatif yok oluşu öncelikle bu yok oluşu üreten bilimlerle başlamaktadır. Nitekim bu gün bilimler inceledikleri nesnelerin ölümüyle karşı karşıyalar. Bu durum daha çok sosyal bilimlerin bir paradoksu olmasına rağmen genel olarak doğa bilimlerinin de başına bela olmuştur. Nitekim incelenen her nesnenin belirli bir hareket dahilinde gelişip ortadan kaybolması, yok olması ya da form değiştirmesi incelenen nesnenin de daha önce incelenmemiş bir nesne haline dönemesi anlamına gelir. Her defasında değişik bir nesneden bahsederiz. Bu durumda bilimlerin yaptıkları ideal biçimler ve yasalar altında bu nesnelerin tanımlarını yapıp gerçeğin çeşitsiz bir versiyonunu suni olarak meydana getirmektir. Gelişimin her yönden ifşa ettiği gerçekleri de sınırlı alanlar içinde kontrol altında tutan bir anlayışın dünya üzerinde hakim olduğunu söylersek bilimsel gerçeklerin aslında ideolojik bir nosyon olarak günümüzde işlevsel bir rol oynadığını iddia edebiliriz.
Bir başı bir de sonu olan aynı nitelikteki ve aynı biçimdeki her türden nesnenin varlığını önden kabul ediyor olmak ancak doğanın deviniminde ufak bir evrimsel zamanı yüceleştirmek anlamına gelir ki bu da insanlığın tarihselliğini başta olmak üzere olumlu anlamda ilerleme kavrayışını bir karadelik gibi yutmaktadır.
Aynı şekilde günümüzde tarihimizin görünür kılınması gerekliliği de bu yüzdendir. Tarihsel geçmişimize bir baş aramak hevesinde olan tarihçiler ve her türden arkeolog ve etnologlar birbirleriyle kıyasıya yarış içersinde uygarlıkları galebe çalmaktadırlar. Bu yüce savaşta( Ki bunu Papa insanlığın geçmişiyle mücadelesi olarak değerlendirmişti) bilim insanları kendilerinden ayrı olarak “otantik” kisvesi altında piyasaya sürekli üretim hedefli kültür ihraç eden kapitalin gücünü de arkalarında bulmaktadırlar. Geçmişten günümüze ihraç edilen her türlü kültür suniliğin ve çıkışsızlığın eşiğindeki kitleler tarafında kelimenin tam anlamıyla yutulmaktadır. Kendi ruhlarına ve nacizane bedenlerine bir doz daha kültür enjekte edebilmek için devasa müzeler oluşturmakta ve bu müzelerden yavaşça ve sinsice taşarak devasa alışveriş merkezlerine ve eğlence mekanlarına akmaktadırlar. Anadolu motifleriyle süslü kilimlerin son teknoloji üretimi rengarenk içki şişelerinin bulunduğu barların duvarlarını süslemesinde olduğu gibi.( Bunun yanına son dönemde Türkiye’de yapılan ‘Kremlin Palas’ ı da bir örnek olarak ekleyebiliriz.)
Kitlelerin bu yönde hareketi küresel çapta simule edilmiş bir gerçeklikle desteklenmektedir. Bu gün doğuda süren kirli şavaş( kirli savaş diyorum çünkü oradaki savaş artık 90 ların başında olduğu gibi çift taraflı devam etmemekte) bir devletin askeri gücü ile terörist olarak nitelendirilen bir örgütün arasında geçmekte. Fakat bu gün haberlere ve her türden medyaya yansıyan gerçek bu savaşın hala devam ettiği ve bir milletin yüce bir kurumuna karşı olmak üzere o milletin özgürlüğüne yönelik bir saldırının varolduğudur. Fakat bunun arkasında hiç bir gerçek yoktur. Nitekim bu hala devasa kampanyalarla sürdürülmekte. Buradaki asıl amaç böyle bir savaşın devam etmesi değil tersine TSK nın bu milletin hala yüce bir kurumu olduğu ve bu devlete dokunulamayacağı anlayışının vurgulanmasıdır. Nitekim böyle bir savaş olmasa bile devletin buna ihtiyaç duyması ve iddia ettiği gerçeği toplumun her yönüne yayması ihtiyacı aşikardır. Böylece yaratılmış olan suni gerçeklik tıpkı yaratılmış olan suni tarih ve değerler gibi canlı tutulması gereken ve oyun formatında devindirilen bir gerçeği ifade eder. Gerçek hala ortada değilken kamuoyunda düşsel olarak yaratılan gerçeklik tam da budur. Bundan sonra gelecek olan her türden kitlesel hareket bu yoğun simulatif gerçekliğin de bir devamcısı olabilecektir. Bu durumda gerçek olmayan bir gerçekten gerçek olan bir gerçeğin doğduğundan bahsetmiş olacağız. Sonuç olarak kirletilmiş beyinlerle tarihsel bir yola çıkan insanlığın kökü belli olmayan uygarlığından bahsetmiş olacağız. Bu boşalma ve yeniden dolma hareketi (devletin 80 lerde meşruiyetini kaybetmesi bu günlerde kazanması) birden fazla oyuncusu olan bir oyun evreninin sanki şakacıktan devindiği bir hali yansıtmıyor mu sizce?
Şimdi geldiğimiz noktada gerçeğin bu şekilde tahayyül edilmesi. meşruiyetini kazanmaya çalışan devlet örneğinde olduğu gibi düzene yönelik bazı paradoksları da beraberinde getirmektedir. Bu gün yapay gerçeklik içersinde hukukun üstünlüğünden bahseden yönetim kademesi aynı gerçeklerin kendilerinde dahi içerimli olduğunu gördükçe asıl olarak mahkum edecekleri yasa düzenlemelerini vs.. de yapaylaştırmaktadırlar. Sonuç olarak yargılanacak, kuvvet kullanılacak ya da dışlanacak unsurların kendisi de suni bir yaratımın eseri olduğu için cezalandırılacak hiç bir şey kalmamıştır ortada. Bu durumda ancak ideal evrenlerin içerisinde hareket alanı bulan toplumsal etkinliklerden bahsederiz ki bu da tahmin ettiğiniz gibi düzenden farklı bir şey olacaktır. Peki gerçeğin olmadığı bu durumda her türden devlet aygıtı ve iktidar unsuruna dönük mücadelenin özünü niteleyen şey ne olacaktır? Son olarak burada elimizde kalan tek şey düzenin tüm yalın gerçekliğiyle ortada olduğudur. Bu durumda gerçeğin olmadığı yerde düzene saldırmak günümüz kitlesel hareketlerini karakterize eden tek unsurdur. Fakat bu unsuru da idealleştirmek bize aynı hazin sonu getirecektir. Nitekim bahsettiğim tamamiyle bir eğilimi ifade eder devamında yani düzene yönelik her saldırıda gerçekten biraz daha uzaklaşmak söz konusu olacaktır. Bu gün tüm radikal, merkez, vs.. muhalefetin yaptığı da tam da budur. Zaten adı üzerindedir. Muhalefet!
“ İşte bu yüzden bütün soygunlar, uçak kaçırmalar vs. bir tür soygun simulasyonuyla , uçak kaçırma simulasyonuna benzemektedir. Çünkü bu olaylar bir anlamda her gün, medyayı yönlendirerek, bulmaca düzeninin bir parçasına dönüşmekte ve daha önceden hazırlanarak sahneye konulan ve sonuçları daha başlangıcından itibaren bilinen şeylere benzemektedirler. “Gerçek” sonuçlarıyla kimsenin ilgilenmediği olaylar yalnızca bir yinelenmeye mahkum edilmiş bir göstergeler bütününe dönüşmek zorundadır. Ancak bu durum onların etkinliğini bütünüyle saf dışı edememektedir. Tam tersine bir amaçtan yoksun hipergerçek ve birbirlerini doğurup, birbirlerine neden teşkil etmekten başka bir işe yaramayan olaylar ( tıpkı tarihi grevler, bunalımlar, vb) bir anlamda bir düzen tarafından denetlenebilmeleri imkansız şeylere döünüşmektedirler. Çünkü düzen yalnızca gerçek ve rasyonel nedenlerle, sonuçlar üzerinde etkili olabilmektedir. Oysa simulasyonun durdurak bilmeyen yineleyiciliği ve gerçeğin yer çekimine uymayan bu tuhaflığı karşısında gerçeğin yapabileceği bir şey yoktur.” ( “Simulakrlar ve Simulasyon”, J. BAUDRİLLARD, Doğu Batı yay. S.46)
Gerçeğin başladığı ve bittiği yer kesin hatlarla belirlenmiş olup düzen tarafında bir hastalığın kronik evreleri gibi yeniden ve yeniden üretilmektedir. Günümüzün en temel hastalığı gibi görünüyor olmasına rağmen bu aslında yine de Baudrillard’ın bahsettiği simulasyon kadar ideal bir yok oluş değil. Fakat bu toplumsal etkinliklerin hemen hemen hepsinde değişik oranlarda görülebilmektedir.
Sermayenin ilkel dolaşımından günümüzdeki modern dolaşımına kadar mal üretiminden, değer üretimine kadar mevcut üretim kalıpları bu gün neredeyse 200 yıllık bir sistem tarafından çok fazla değiştirilmeden devam ettirilmekte. Fakat üzerinde dans edilen sosyal hayat bahsettiğimiz gerçeğin simulatif üretimine an be an tanık olmaktadır. Tanık olmak bir yana etkilerini kısa ve uzun vadede değişik oranlarda görmektedir. Marx’ın yaklaşık 150 yıl önce bahsettiği ‘meta alemi büyüdükçe ruhlar aleminin küçüleceği’ durumu önem kazanarak gerçekleşmeye devam etmektedir. Temel aldığı maddi sistemi her defasında farklı biçim ve içerikte tanıtma savaşında ve azminde olan düzen ‘görünmez elin’ çekiciliğinden başı dönmüş olacak ki bu haliyle bile aynı nedenden farklı sonuç çıkarmak gibi bir gaflete düşmüş görünmektedir. İnsan aleminin ruhsal evreni her defasında, “yeniden ve farklı bir üretimin insanallığından” yoksun küçük dünyaların büyük simulasyonlarında yaşamaktadır. Tıpkı insanın çok istediği bir şeyi rüyasında görmek gibi. Bu gün olamayan o muazzam kar birikimi ve kapitalistlerin ilk ortaya çıktığında fransız devriminin öncülüğünde iddia ettikleri yer yüzü cenneti rüyalarda yaratılmak durumunda kalınıyor. Nitekim bu gerçekle eş değer gidecek kadar gerçek de olabiliyor.
Bu düzeyde “yaratılmış” olan toplumsal alanın ‘bilinçli insan etkinliği’ni amaç edinmiş devrimcileri de vurduğu açık. ‘Modernist’ dünyanın fordist üretimli yaşam alanı tıpkı yaşamı değiştirme iddiasında olan insanlar gibi ‘çalışmak’ kavramını yüceltme eğiliminde olmuştur. Hal böyle olunca yine karşılaşacağımız gerçeğin yeniden ama kötü kopyasından üretimi, simulatif görünümleri karşımıza dikecektir. Bu gün herkesin üretiyor olmasına rağmen artık ‘çalışmak’ coşkuyla karşılanan bir şeyden başka bir forma bürünmüştür. Marx’ın bahsettiği ideal anlamdaki çalışmaktan farklı olarak ‘çalışmak’ toplumsal üretim ve talep nesnesi haline gelmiştir. En yakınımızdaki insanlardan da bilebileceğimiz gibi çalışmadan duramayan emekli insanlar grubu çoğalmaktadır. Boş zaman üretimi gibi algılanan çalışma toplumsal meta haline gelmekle toplumsal gidişatı belirleyen temel kurum olmaktan satın alınmak istenen doğal bir hak olmayıp ayrıcalık kisvesine büründürülen bir nesne oluvermiştir. Bu durumda da gerçeği farklı kendisi farklı bir sözde gerçekten bahsetmiş olacağız ki bu durumda ne kadar temel bir gerçek olduğu ortada olan ‘çalışmak’ edimi kendisi dışında etki ettiği yaşam alanlarını da köksüz bırakmış olacaktır. İç içe geçmiş simulatif ve şizofrenik hayatların, tek iradeleri kendilerini öldürmek olan bir tür köleye dönüştükleri görülecektir. Çalış, gösterildiği gibi yaşa ve ben izin vermiyor olsam bile öl! Ne kadar yalın bir gerçek!
Matrix filminden gerçeğin ortadan kaldırıldığına yönelik bir pasaj alalım: “ Hiç gerçek olduğunu düşündüğün bir düş gördün mü Neo? Peki o düşten hiç uyanmasaydın? O düşün gerçek olmadığını nereden bilecektin?” Eminim yüzünüze bir şeyler çarpmıştır. Çarpmayanlar varsa kendilerini öldürene kadar cimciklesinler. Bahsettiğim TV nin ta kendisi. Gerçek mi TV yoksa TV mi gerçek? Yoksa her ikiside mi? Aslında hiç biri. Gerçekle TV arasında bir ilişki aramaya ya da birini sona birini başa getirmeye hiç gerek yok. Bu gün kitlesel olarak, gerçek, TV denen makinadan üretiliyor, pazarlanıyor ve geri dönüşü sağlanıyor. Aslında en çarpıcısı sonuncu basamak. Üretilen her gerçek olmayan gerçek toplumda edindiği yer kadarıyla tekrar sergilenmek üzere TV ye geri dönüyor. Her dönen geri bildirim toplumun kendi üretimiymiş gibi toplum tarafından benimseniyor ve her zamanki gibi eğlence kıvamında devinen kuralları ve sınırları belli bir oyun oynanıyor.
Küresel medya, gazeteler, eski masalımsı dedikodular, anonim hikayeler, kuşaktan kuşağa aktarılan örf ve adetler hemen hemen hepsi bir varoluşun kimyasına etki eden temel faktörler olarak gerçekliğimizi ve somuta indirgenemeyen olasılıklarımızı ifade ediyor. Yaşamın 3 boyutunu da içine alan bu doku bu gün 4. bir boyutla ilişki içersinde gözüküyor. Tam da bu noktada yaratılan sahte gerçekliği algılamamız ve bunu yaşıyor olduğumuz ortaya sereserpe çıkıyor.
Simulatif ve şizofrenik hayatların yaratıldığı zemin üç boyutlu yaşantımızın dördüncü boyutla girdiği ilişkide meydana geliyor. Bu gün iki insan arasındaki iletişimden ve buradan çıkan toplam sonuçtan bahsediyoruz. Bu üç farklı ama birbirini tamamlayan boyuta bir de tüm bunların dışında olan hepsini yutan ve görünmez bir gücün emrinde oluyormuş gibi görünen dördüncü boyutu katalım. Artık iletişime girmemiz ve sonucunda iletişime giren iki insanın dışında ama onları da kapsayan bir toplama sahip olmamız yetmiyor. Asırlardır devamlılığı olan bu üç boyutlu iletişim artık birey olarak her insanın yaratımsızlığı ve hayal alemiyle birleşip hepsinden ve her şeyden farklı bir boyut oluşturuyor. Artık bu boyut cehennemin habercisi gibi demoklesin kılıcı rolünü oynuyor. Bu boyuttan gerçeğe bakabilen bir birey artık gerçek yerine gerçekten çok farklı bir zeminde olduğunu ve onu yaşadığını görüyor. Artık bireysel kurtuluşumuzun ipini çeken bir dördüncü boyutla karşı karşıya kaldığımızı söylememiz içten bile değil. İşte bu durumda doğanın boş bırakılan yerleri dolduracağı savı üzerinden kitlesel kurtuluşa doğru bir eğilimin varlığından söz edebiliriz.
Düzen içersinde doldurulan bu boşluk tam olarak ‘kültürel üretim ideolojisi’ ne denk gelmektedir. Bireyin her geçen gün değer kaybettiği günümüzde artık kitlelerin kültürel değerlerinden söz edebiliriz. Nitekim her geçen gün sayısı artarak mantar gibi çoğalan müzeler, kültürel etkinlikler, kültür dergileri vs.. bize artık yaşamın popüler bir yönünün olduğunu fısıldamaktadırlar. Bireyin ancak bu şekilde değer kazanabileceğini, bireyin salt birey olarak olarak gerçekleştirilecek her eylemin sonunda başarısız olacağını ama her türden görüşün, değerin ve farklı kültürel motiflerin kitlesel olarak çözümlenip sentezlenebileceği alanların yaşama alanlarının ta kendisi olacağı vurgulanmaktadır. Bu durumda döngüsel hareket eden zamansal bir biçimin köleleri olarak hareket etmemiz gerekecektir. Bunun doğal bir sonucu olarak birey kitleselleştikçe artan ama durmadan aynı döngü içersinde olan bir yaşam tarzına itilmiş olacaktır. Kulağa düzen tarafından hoş gelen; bireyin ‘bilmediği’ yüz binlerce farklı bireyin yani farklı gerçeğin olmasıdır. O yüzden her defasında durup düşünmekte ve geri adım atmakta fayda vardır.
Olayların bu yöndeki gelişimi sanılanın aksine tamamiyle düzen tarafından planlanmış bir yaratım değildir. İçersinde farklı olasılıkların ve etmenlerin gelişmiş olmasıyla genel bir toplam olduğundan bahsedilebilir. Bu noktada tarihsel yaratımının kendisine son olarak gerçeğin şimdilerde yavaş yavaş terkettiği alanlarda bakalım. Bunun değişmez adı “kent” tir. Toplumsalın bu nitelikteki hareket biçimiyse “ Kentleşme”. Kent, içersinde yaklaşık 200 yıldır kapitalist dünya düzenine dinamik olmuş toplumsal katmanları barındırır. Dönem dönem meydana gelen yoğun toplumsal hareketlerin güzergahı her zaman için kent üzerinden belirmiştir. Aynı şekilde kentlileşme arttıkça düzenin daha fazla ideal hale geldiği ve bir retorik kıvamına büründüğü görülmüştür. İşte tam da bu noktada yani idealleşen düzen mantığının bir sonucu olarak binlerce bireyin eskisinden daha sıkışık alanlarda yaşadığı kentte bunun tam tersi olarak iletişimin daha az fakat toplumsal sosyal ürünün kırsala göre daha fazla olduğu görülmüştür. Kent bir yandan devasa boyuttaki potansiyelleriyle kitleleri öğütürken ( kitleleri olduğundan farklı yaparak bencilleştirerek, bilinçsizleştirerek vs..) diğer yandan dışarıya fışkırttığı çarpık kültürel bireşimlerin de dünya çapında dolaşıma girmesine neden olmaktadır. Nitekim son yüz yılımızın en kitlesel hareketleri de kent içersinden çıkmıştır ve hedefinde kentlileşmek olan kitleler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu anlamıyla “gerçeğin” yok olduğu ve tekrardan varolduğu Baudrillard’a göre “için için kaynama durumu” bu mekan-zaman-uzam içersinde gerçekleşmiştir.
Son olarak böyle bir tarihsel evrede, mekan-zaman-uzam üçlüsü içersinde gerçeğin anlaşılır olması boyutlanmış evrenimizin tespitiyle mümkün olduğu iddia edilmektedir. Fakat bunun gerçekleşme olasılığı da ancak boyutlanmış evrenin en basit ve somut anlamıyla bireylerin iradesiyle ve toplumsal yaşamda meydana getirdiği eylemleriyle bilinebilir. Açıkçası simulasyonun bilinen anlamı dışında bir “hiperreality” olmaktan çok günümüzde bir yaratım ve bilinç sorunu olduğunu düşünmekteyim. Bu açıdan günümüz nesnelliği içersinde hakkını verecek olan somut girdiler bulmak nekadar zorsa nedensellikten uzak ve pozitivist olmayan bir yol izlendiğinde de bir çok hiper gerçekten ve gereksiz ayrıntıdan kurtulmuş olacağız. Bu açıdan önemle vurgu yapılması gereken nokta durumun tarihselliğini kavramak ve hareketin niteliğiyle, biçimini bulabilmektir.
HAREKET ÜZERİNE
Toplumsalın tarihsel hareketliliği, gerçekleşen tüm olayların mevcut bir anlam içersinde izlenebilmesine olanak vermektedir. Nitekim çoğu görüş gibi tarihin insanlığın laboratuvarı olduğu anlayışı bu yüzden önemli olabilir. Fakat doğrusal bir düzlem içersinde sıralanmış olaylar dizini olarak algılanabilecek bir tarih açıkcası anlama gerek duymamaktadır. Bunun en temel ve en basit nedeni anlaşılır bir fenomenden bahsetmeden önce,sırası gelmiş, bir önceki fenomenin bir sonucu olarak varolan fenomenden bahsetmektir. Bu durumda anlama ya da anlamı içselleştirmeye gerek kalmamaktadır. Nitekim araştırmak da gereksizdir. Nede olsa olayı önceleyen bir olay her zaman açıkca bulunabilirdir. Bu durumda insanal gelişimin hareket biçimi de bir nevi kalıba konmuş demektir. Analitik bir hareketten ziyade sadece diyalektiğin “yadsınabilir” özelliğini almış hatta onu da beceremeyen bir tarih anlayışı günümüzde kafalarda yer etmiştir.
Bunun yanına bir de tarihin olaylar bütünü olarak algılanmasını da koymalıyız. Varolan tüm geçmiş zaman etkinlikleri bu yolla müzelerde, dergilerde sergilenebilir tablolar ve resimler haline dönüşmüştür. Olayların aralarındaki ilişkiler bir yana kronolojik algılayışın bir devamı olarak toplumsal hareketten ve en yalın haliyle bile hareketin kendisinden yoksun bir tablo ortaya çıkmaktadır. Bu durumda da tarihsel algılanış bir anda simulasyonun merkezine çekilivermiştir.
Günümüzde hareket yeniden bir yapılanma yönündedir. Bu, olumsuz olarak algılanmalıdır. Bunun tek sebebi insanlık dışında başka herşeye dayanak sağlamasıdır. Aynı şekilde sağladığı dayanağın kendisi gerçekte varolan bir toparlanma (re-organization), kültürel biriktirme ve yeniden üretim şeklinde değildir. Tamamiyle temellerinden kopuk, düşünsel, olasılıkların zorluğu karşısında usanmış, korkak ve çekingendir. Anlamın ifade ettiği gerçek her şey olabilir. Anlam ortaya çıkışında ifade ettiği gerçeğin tam tersi bir gerçek ifade edebilmektedir. Bunu Baudrillard şu şekilde açıklıyor; “ Çizgisel bir süreklilikle, diyalektik bir kutuplaşmadan yoksun bırakılmış bir sistemde herhangi bir olay ya da eylemin nasıl ortaya çıktığını izleyecek olursanız, simulasyonun saptırttığı bir ortamda her türlü determinasyonun eriyip, buharlaştığını; her eylemin herkesin işine yaradıktan sonra akla gelebilecek tüm anlamlara bürünerek ortadan kaybolduğunu görürsünüz.”
Bu noktada bir kaç şey eklemek istiyorum. Öncelikle çizgisel sürekliliğin halen mevcut olduğunu ve bu tür bir sürekliliğin günümüzde bir sorun olduğunu ifade etmek istiyorum. Anlamın içsel bağı ve her yönüyle ifade ettiği ilişkiler bütünü gerçekliği somuta indirgerken aynı zamanda tam bir gerçek alan( toplumsal oluş, toplumsal hareketlilik) içersinde hareket edebiliyordu. Fakat bu günümüzde tam tersi olarak gerçekleşmektedir. Çizgisel süreklilik modern zamanların bir tasarımı olarak mevcut literatürümüze eklenmiş bir paradigmadır. Bu sayededir ki iktidar etkinliği doğrusal bir yol izleyebilmektedir. Bir eylem içersindeki birden fazla yoldan salt çıkar yönlü olanı seçilebilmektedir. Bu da ulaşılmış bir hedef olarak tüm kitle tarafından kutlanmaktadır. Oysa ki anlamın çeşitliliğinin kabulu aynı zamanda gerçeğin vurgusunu ve işlerliğini güçlendirmektedir. Bunun yanında çizgisel sürekliliğin bir yansıması olarak mantıksal zincir de ilk söylediğime benzer bir yanılsamadır. Aydınlanmış aklın basit bir metaforundan başka bir şey olmayan sözde mantıksal zincir bu gün “mantıksal olarak” sözleriyle ifade edilen bir retoriğin altında kalmış mantık dışı bir durumdur.
Konumuza geri dönersek. Anlamın bu nitelikteki hareketi, kitlesel olarak tarihsel bir çıkış arayan bireyleri karşımıza çıkarır. Kitlelerin bu hareketi karmaşa yönündedir. Bunu kesinlikle olumsuz algılamamak gerekir. Anlamını yeniden bulmaya çalışan milyonlarca insanın devindiği bir küre… Kuşkusuz ki kendilerini ifade edecek bir gerçeklik bulacakları ortada olmasına rağmen günümüzde herhangi bir gerçeklikten bahsetmek giderek zorlaşmaktadır. Bu anlamıyla anlam karmaşası içersindeki kitlelerin, her şekile girebilen bir gerçeklik içersindeki oluş hallerinin, farklı bir boyutta ve sürekli devinim halinde olan tarihsel oluşla eş değer gittikleri de açık. Nitekim her eylem beraberinde zamansal bir ilerlemeyi de getiriyor. Bu andan itibaren tüm köklerini koparıp atmış olan kitlelerin hareketi bir an önce redetmeyecekleri bir varoluşu yaratmak yönünde olması muhtemeldir. Aynı şekilde davranan iktidarın varlığından da söz edilebilir. (Örneğin, Genişletilmiş Orta doğu Projesi, Neoliberal Dalga, Post modern haller vs..)
Son 50 yıl içersinde toplumsal hareketin yönünü çizen üç ana nokta olduğunu iddia edeceğim. Bunlar temel olarak içerik, biçim ve iletişim. İlkinden başlayıp sonuncusuna doğru ilerleyen bir devinimden (flux;akış) bahsedebiliriz.
Yukarıda da görüldüğü gibi kitlelerin bir anlam arayışı içersinde olmadığına inanmamızı sağlayan örnek azdır. Bu açıdan akışın bu üç nokta üzerinden tezahür ettiğine yönelik içsel bağlar kurmak zor değildir. Öncelikli olarak ‘içeriğin’ kendisinin ortaçağ karanlığından geç aydınlanma dönemine kadar tartışıldığı söylenebilir. Günümüzde ise piyasanın pazar üzerinde sağladığı metai faaliyet belirli girdilerin gerekliliğini sağlamıştır. Bunun için ilk olarak üretilecek malın sermaye sağlayabilmesi için ihtiyaç olması gerekliliği gerekmeyen ihtiyaçların da sağlanmasını getirmiştir. Geç aydınlanma döneminde içeriğin kitleler üzerinde yarattığı caydırıcı güç belli anlamların içeriğiyle beraber ve sonuç olarak toplumsal üretimin ( sosyo kültürel açıdan) çoğunu fetiş ve yabancılaşmış bir karaktere sokmuştur. Bu anlamıyla içeriğin gitgide yerini biçimsel nesneye oradanda biçimsel algılamaya bıraktığı söylenebilir. Bunun diğer bir anlamı üzerinde çokca düşündükleri nedenleri suni nesnelerde arayan kitlelerdir. Neredeyse son yüzyıldır aynı arayışı sürdüren kapitalin, kitleleri bir çözümle yani çözümün içinde saklı olduğunu iddia ettikleri meta nesneleriyle buluşturması da bir kar birikimi gerekliliğiydi. Böylece iletişime doğru giden kitlelerin yolu da düzlenmiş olmaktadır. Her defasında kendilerini tüketim nesnelerinde arayan kitlelerin sistemin cevap bulmaktaki sıkıntısıyla birlikte paralize oldukları ve ennihayetinde şu ya da bu nesneyi tüketmek yerine o nesneyle iletişime girmeyi tercih ettikleri görülebilir.
1900-1950 arası propaganda ve ajitasyon hareketinin bir sonucu olarak reklamların yoğun baskısı altında biçimsel bir nesnenin mahkumu olan kitleler geçmiş tüm yaratımın aydınlanma iddiasının bir sonucu olarak ‘içerik’ te varolduğunu düşünmüşlerdir ve her türden ideolojik ve düşünsel zemini bu harçla doldurmuşlardır. Tanıtımın ve reklamın her devletin nihayi zaferiymiş gibi gözüktüğü bu dönemde her türden içerik biçimsel olarak varolanın üzerine giydirilmiş olarak yüceltilmiştir. Bunun tek anlamı şudur; “Üzümü ye bağını sorma.”
Bunun son olarak tamamlayıcısı ‘birlikteliktir’. İçeriğin tüketilerek biçimsel bir form olarak kullanılması beraberinde yukarıda da bahsettiğimiz gibi iletişimsel bir eylemi gerektirmiştir.( burada bahsedilen Habermass’ın ‘iletişimsel eylem kuramı’ değildir. Bu okunduğu gibi basit haliyle algılanmalıdır) İletişimin genel görüngüsü ‘senkretik’( seçmeci) bir harekete bürünmüştür. Baudrillard’ın dediği gibi; “ …tüketiciler kitlesiyle ürünler kitlesi arasında bir eşitlik ya da benzerlik olması gerekmektedir.” Bu benzerlik hiper kültürel bir durum olarak yabanıl ve mutant bir kavrayışın ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bu haliyle durmadan yeniden oluşum ve yeniden yıkım ve tekrar yeniden oluşumun zamansal darlığıyla ifade edilebilecek kaotik bir hareket ortaya çıkmaktadır. Tespiti anlık bile olsa mümkün olmayan salt bir anlamdan ve sonuçtan kopuk bir hareketten sözetmekteyiz. Tabi ki bahsettiğimiz sonuç da su götürmez bir ilişkiler ağını tasvir eder. Kaaotik anların ilişkisiz bütünlüğü ancak tarihsel açıyla ölçülebilmektedir. Bu haliyle ‘iletişim’ bilemeyeceğim bir süre ‘arayış’ için bir araç olacaktır. Belkide eşleştiği nesnelerin ölümüyle son bulacak metalar aleminin kitleleri artık değerler aleminin maddesel dünya ile gireceği daha esnek bir yaşam tarzını arayacaklardır.
İşte bu noktada hareketin artı ve eksi uçlarından ve diğer noktalarından bahsedebiliriz. Özellikle elektronik iletişim araçlarıyla meydana gelen durumun asıl olarak iletişimden farklı bir şey olduğunu söylemeliyiz. Sanal ortamın her türden geçersizliği ve sonuç olarak yukarıda çokca bahsettiğimiz gerçeğin ve doğrunun bulunamıyor olması kutupsuz ve uçsuz bir toplumu ifade etmektedir. Bundan sonra dayanak sağlayacağı noktalardan yoksun uzayda sürüklenme halinde olan kitlelerin bu haliyle tam bir ‘kaynama’ ve ‘patlama’ halinde olduğu iddia edilebilir. Tıpkı bir karadelik gibi yutulan enerjinin kendisi tarafından yaratıldığı kendiliğinden bir oluş ve aynı anda yok oluş durumu.
Yukarıdaki durumun bir çok istisnasıyla devam ettiği ortadadır. Ama önemli bir fark bu, yok oluş ve aynı anda varoluş, kaynama ve patlama hallerinin sistemin kendisine tekrar ve terkrar dönüldüğünü de ifade eder. En azından son dönemlerde görünen budur. 68 in ‘çalışmayı’ artı değer ( sosyal ve ekonomik anlamda) için olamayacak bir şey olarak ifade edişinden 38 yıl sonra bu gün reklam panolarında 1917 den beri varolan işçi sınıfı mücadelesinin şimdi aynı mücadeleyi şirketler için verdiği görülmektedir. Şirketler günümüzde işçilerinin ne kadar çok olduğundan, Dünya’nın kaç yeriden ne kadar işletmesi ve çalışanı olduğundan bahsederek reklam yapmaktadır. Bu gün çalışma olmazsa olmaz ve insani ihtiyacın bir sonucu olarak mevcut düzende gerekli bir şeydir. “ Gerçekçi ol imkansızı gerçekleştir” sloganı bu gün Pepsi’nin “ Daha Fazlasını İste” reklam sözünden pek farkı yoktur. Gerçekçi olunup istenilecek ‘imkansız’, toplumsal piramidin tepesidir. Burada Adidas’ın bir reklam filminde söylettiği bir paragrafı yazmak istiyorum: “İmkansız bu dünyayı değiştirebilecek gücü içlerinde keşfetmek yerine, kendilerine sunulan dünyada yaşamayı daha kolay bulan, küçük insanların ortaya attığı büyük bir kelimedir. İmkansız bir gerçeklik değil bir görüştür. İmkansız bir iddia değil bir meydan okumadır. İmkansız, potansiyeldir, geçicidir. İmkansız yoktur.” İşte burada harekete geçmeyecek, bu sözün üzerine anlamla dolmayacak kitle var mıdır? İlk yıllarında sovyetlerin yarattığı büyük başarı azmi böyle bir şey değil mi? O zaman bu gün kapitalin önder şirketlerinden biri bunu nasıl söyler?Aralarındaki temel benzerlik işte buradan gelmektedir.
İNSAN VE TOPLUMSAL ÜRETİM
“ Çünkü bir yapı, bir strateji ve güç ilişkileriyle, uğruna mücadele edilecek bir nedenden oluşan hakiki iktidarın tersine bu simulatif iktidar varlığını toplumsal talebe borçludur.” ( J. Baudrillard, ‘ Simulakrlar Ve Simulasyon’, Doğu-Batı Yay., S. 53)
İktidarın her yerde var olduğunu kabul eden Foucault’nun savına yakın olarak hegemonik sistemin mevcut tüm toplumsal dokuya işlediğini söyleyen Baudrillard’a göre de yukarıdaki alıntıda da bahsettiği “simulatif iktidar” toplumsal yeniden üretimin kilit taşı olarak önemle düşünülmesi gereken bir alan açıyor.
Toplumsal tarihimizin birikimlerini bir çeşit simulasyona benzeterek günümüz yaratımına bir tür oyun olarak sokan sistemin devingen unsurları asıl olarak yaratılan nesnenin kendisini de akıl dışı olarak bulmuştur. Aydınlanmadan bu yana aklın egemenliğini sürdürmeye çalışan mekanik ( günümüzde de elektronik) anlayış bu haliyle yeniden üretimin toplumsal durumunu arz-talep dengesine sokma eğilimindedir.
Bu haliyle toplumsal iktidar, kültür ve her çeşitten yaşam tarzı yine iktidarın kendisiyle girdiği ilişkiler temelinde üretim yapmaktadır. Birbirinden beslenip birbiriyle çatışan bir ilişkinin varlığı sonuç olarak yıllarca kabul edilmiş ‘ aklın birliği ’ anlayışının yerini ‘ farklılık ve farklılığa saygı ’ anlayışına bırakmasına neden olmuştur.
Aklın kendisine hazır cevap bulma niyetine ortak olmadan alt yapı ve üst yapı anlayışlarının daha evrensel ve gerçeği tarif çabasına muktedir bir hale sokulması gerekliliği sonucu denilebilirki toplumsalın her türden üretimi ( ekonomik, sosyal, vs..) desteklediği iktidar ilişkilerini yeniden üretmektedir. Fakat bir farkla, o da toplumun bu yolla ilerleme sağladığı ve ‘nasıl daha iyi yaşarım’ sorusuna cevap aradığı haliyle…
Üretimin akışkan yapısı günümüzde bilişim teknolojileri ve her türden iletişim kanalıyla dahada hızlanmıştır. Dolayısıyla iktidar içerimli toplumsal üretim kitle psikolojisi sendromuna girmiştir. Kendinden korkmakta, iktidardan korkmakta ve içinde bulunduğu kitlenin kendisinden korkmaktadır. Bununla beraber gelen basitçe boyun eğme ve her insani üretim alnına pasif bir oyuncu olarak dahil olma hali içiçe geçmiş bulanık kaotik bir üretimi koşullamaktadır. Teker teker hiç bir bireyin ulaşamayacağı niteliksel dönüşüme kitleler bir anda ulaşabilmekte ve bireyselliğin özgür hali bencillikten farklı olarak toplumsal talep haline gelmektedir.
Üretimin bu içiçe geçmiş hali dolayısıyla dünyanın iki ayrı ucundaki binlerce insanı biraraya getirip tüm bunlardan farklı ve hiçbir bireyin tam olarak hakim olamadığı genel çıktı sağlamaktadır. Kitlenin bu türden bir üretimi devrimci denilebilecek bir dinamiğe hasıl olmaktadır. Fakat tek iç gıcıklayıcı gerçek kendi bölgesinden öteye geçemeyen her insanın iktidarın alanında sahiplenilmiş olmasıdır.
Toplumsal üretimin hareket noktası ve niteliğinden bahsettikten sonra bu üretimin var ettiği gerçeği vurgulamak gerekmektedir. Nitekim bu çaba beraberinde simulasyon evreninin gerçekle olan garip dansına bir açıklık getirecektir.
Bu gün gazetelerde, TV’de ve her türden basında sözü geçen haberler, sanat etkinlikleri, müzeler, politika, spor, vs.. tek bir mesaj içerdiklerine dönük bir anlayışı kuvvetlendirirler. Her etkinliğin bir niyeti vardır ve bu niyet toplumsal varoluşu bilinen ve suni olarak var edilebilen bir formda tutmaktır. Müzelerde dünyanın her köşesinden getirilen tarihi eserler, yeniden tarih yazılmasına sebep olmakta, spor haberlerinde geçen her yeni taktik ya da transfer haberi çağımızın yeni sembollerinin ve uygun özelliklerinin yazanlar olduğunu söyleyecektir. Politika bilinenin üstünden gidiyor olmasına rağmen her zaman toplumsal talep doğrultusunda yeniden üretime yol göstermektedir.
Toplumsal üretimin; iktidardan yola çıkarak çok çeşitli, içiçe geçmiş ve farklılıkların kaynaşmasıyla oluşmuş ve ennihayetinde içinde bulunduğu kapitalist varoluş idealini yeniden üreten ve mesajlarını doğru algılayan kitlelerin mesajları gönderenlere karşı hareket ettikleri bir tür çatışma halini yansıtır. Ama tabiki sınıf çatışmasından ziyade bu toplumsal her türden bir çatışmadır. Nitekim kapitali ortadan kaldırdığımızda geri kalan her şey insanal geleceğimizin çatışma halini yansıtmaktadır. Belki de geleceğin çatışması farklılıkların çatışması olacaktır.
İşte tam bu noktada varolduğumuzdan beri kafamızı kurcalayan ‘insan’ devreye girer. Nitekim toplumsal niteliklerin değişmesiyle ‘insan’ algılayışının da değişdiğini söyleyebiliriz. Bu değişimi tetikleyen şey tarihsel olarak varoluşumuzu anlamlandıran nesneler ve bunların üzerinden meydana getirdiğimiz edimler değil bununla birlikte ve farklı olarak bu nesnelere yüklediğimiz sonal anlamlardan yeniden ve soyut bir varoluş yaratmamızdır. Bu gün bir tuşla yabancılaştığımız bir çok işlevi yeniden ve tekrardan yabancılaşmak üzere yerine getiriyoruz dolayısıyla aynı tuşun ne anlam ifade ettiğini tam olarak bilmeden o tuşa işlevsel fakat bize uzak soyut bir anlam yüklüyoruz, haliyle bireyin anlamsal dünyası gittikce bir çocuğunkine yaklaşıyor.
İnsan artık doğaya egemen olmak yerine çoktan bitirdiğini düşündüğü bu iş yerine sadece yaşamak ve yaşamını gelecek kuşaklara aktarmak iç güdüsüyle hareket ediyor. Bu iç güdünün ona sağladığı çok farklı tonlarda ve neredeyse sınırı olmayan şekildeki anlam kalıplarının ve oluşun varlığı, ihtiyaç, işlevsel ve doğru anlayışlarının ötesinde, gezegende dolaşmaya başlıyor.
Her anlam konuşulabilir, her eylem yapılabilir, her söylem varolabilir bir geçişkenlikte ve sınırsılıkta var olmaya başlıyor. Haliyle bu tür bir sistemin merkezinde kimin olduğu belirsiz bir tabakalaşma normal olanın artık delilikten ve anormalden hiç de farklı bir şey olmadığını söylüyor ve yaşıyor. Delilik halinin bilinç altındaki soyutlamaları gerçeğin insan üzerindeki geçerliliğini yoksayarak aynılaştırıyor. Günümüzde buna ancak tanım getirilemez bir hareket denir.
‘İnsan’ artık bilinçli bir etkinlik yerine bilinç dışı bir etkinliğin öznesi olmakla büyük bir çelişki simgesidir. Modernizmin akıllı çağlarından farklı olarak artık tasavvur edilen ‘insan’ bilinç dışı söylemlerin ve yaşam tarzının bir ikonudur. Eşyanın tabiatı gereği artık dünya insan için farklı bir “yaşam alanı” olacaktır. Nitekim bu gün post-modern mimari olarak ifade edilen panaptikon mimarisinin ileri hali böyle bir şeydir.
“ Yaşama alanı terimi bize özgü özgürlük ve sahiplenme duygusunu içeren bir mekan da değildir. ( İster ‘kültürel’, isterse ‘davranışıyla ilgili olsun’) bir içgüdü, bir gereksinim ya da bir yapıyla ilişkisi olmayan yaşam alanı şu ya da bu şekilde bilinç altına karşı çıkmaktadır. Bilinç altı sonsuza dek dal budak salabilen, ‘yer altına gömülmüş’, baskı altında tutulan bir yapıdır. Yaşam alanıysa açık ve sınırılıdır. Bilinç altı öznenin fantazmları ve baskı altında tutmanın durdurak bilmeden tekrarlandıkları bir alandır. Yaşam alanıysa sınırlı bir akrabalık
ve değiş tokuş alanıdır –özneden ve istisnadan yoksun hayvani ve bitkisel bir düzen, bir mal ve zenginlik düzeni, akrabalık ve tür üzerine kurulan bir düzen, kadınlar ve ritüeller üzerine kurulan bir düzen. Bu özneden yoksun düzende her şey değiş tokuş edilebilmektedir. Bu mutlak bir yükümlülük alanıdır. Burada istisnasız her şey tersine çevrilebilmekte ancak hiç kimse ölmemektedir çünkü her şey bir başka biçime bürünmektedir. Burada ne özne, ne ölüm, ne bilinçaltı ne de baskı altında tutma vardır çünkü artarda sıralanan biçimleri hiçbir şey durduramamaktadır.” ( J: Baudrillard, age, S. 202-203)
Bilinçaltını reddeden sözde kamusal yaşam alanı günümüzde bireyin toplumsallaşmış hali olarak düşünülmektedir. Bu haliyle tasavvur edilen bir yaşam alanı ancak toplumsal çözülüşün bir simgesi olabilir. Haliyle sosyalizmin ya da toplumsal birliktelik ideolojilerinin anladığının tersine buradan bireysel dönüşümün toplumsal hali anlaşılması gerekmektedir.
ÇÖZÜM VE ÖRGÜTLENME ÜZERİNE
“Toplumsalın akıl almaz boyutlarda yoğunlaşmasıyla, aşırı derecede düzenli bir sistem, aşırı yüklenmiş bir ( bilgi, enformasyon, iktidar), ağıyla, tüm kılcal boşluklara kadar egemen olabilen, abartılı boyutlara varmış bir denetim sonucunda ortaya çıkan bir şiddet.” ( J. Baudrillard, age, S. 116 ) Bu şiddet sonucunda tüm denetim, gözetim ve bürokratik başta olmak üzere her türden baskı aracına karşılık kitlelerin giriştiği şiddetlilik hali. Günümüzün tanımlanması gereken en acil kitlesel hareket biçimlerinden biri.
Sistemin yarattığı sık örülmüş ağlarından ve yarattığı işlevsel unsurların yine aynı yaratım sürecinin terse çevrilmesi ya da sıçramalı olarak biçimlendirilmesi sonucu oluşan basit fiziksel ya da silahla yapılan şiddetten bağımsız olarak meydana gelen şiddetten bahsediyoruz. Sistemi kendi silahıyla vuran ve bunu yaparken sistemin mantığından dışarı çıkmayan fakat bu mantığın doğal bir sonucu olan şiddetten bahsediyoruz.
Bu tür bir şiddet için denilebilecek şeyler sınırlı. Çünkü kendisini, bu güne kadar tanımlanmış bir çok eylem biçimiyle birlikte gösteren bir hareketliliğiye sahip. Bunun doğal bir sonucu bu ‘şiddetin’ tanımlanamaması ve bilinçli bir harekete dönüşememesi söz konusu. Baudrillard buna “için için kaynama/patlama” diyor ve hareket noktasını kapitalizmin tüketiciye ve yaşam alanına sağladığı artı değer içerimli ilişkinin kitleler tarafından suistimal edilmesi olarak belirliyor. Aynı zamanda bu hareket ona göre pasifist bir nitelik taşıyor. Tabi pasifizmden Baudrillard’ın anladığı doğal bir mantıksal çıkarımın bir sonucu. Ama ben bu tanımın eksik olduğunu düşünüyorum ve bunun yanında bu hareketin niteliğinin bazı argümanlara daha ihtiyacı olduğunu iddia etmek istiyorum.
‘Şiddetin’ ortaya çıktığı toplumsal dokunun kendisi salt kapitalizmin hareket ve etki biçiminden kaynaklanmadığı gibi basit bir pasifist hareket olarak da algılanamaz. Bunun en temel niteliği tarihsel olarak bireysel ve toplumsal talebin kendisi sermaye içerimli olmamasıdır. Açık bir humanizmin etkisi de gelecek kuşaklara bırakılacak miras ve daha iyi yaşama beklentisiyle sürmekteydi. Doğal olarak insanoğlunun daha iyi bir yaşam için seçtiği tek yol kapitalizm değildi. Fakat sadece en baskın çıkanı oydu. Dolayısıyla toplumsal şiddet eylemleri günümüzde ancak daha geniş bir perspektifin sonucu olarak tasarlanmalıdır. Aynı şekilde günümüz sivil toplum anlayışının içleştirmesi ve hiçleştirmesi de tarihsel olarak bireysel çabanın ya da daha geniş anlamıyla tarihsel öznenin bir tür kapitalist versiyonuydu. Haliyle bu çerçevenin bir niteliği olarak da pasifizm vurgulanmaktaydı. ‘Şiddet’ in içerdiği toplumsal anlam hem bireysel hem de toplumsal olarak bir değişim dinamiği içermesiyle ancak değişime kapalı sistemlerin tutucu baskılarına bir cevap olabiliyordu. Fakat günümüzün şiddeti artık demokrasinin bu güne kadar bulduğu çözümlerin çok daha fazlasını vaadetmektedir.
Böyle bir çözümselliğin içerdiği kilit noktalar doğallığında radikal nitelikler içerecektir. Simulasyonun ve beraberinde toplumsal bilinçsizliğin elde ettiği kitlesel çıktılar gerçekliğin ve sistemin sadece devamlılığını sağlamaya dönük olmasıyla bize ancak reddetmemizi salık vermektedir. Haliyle yaratılmaya çalışılan bu evrenin retorikten ve soyut işlemsel yöntemlerden farklı olarak düşşesliğimizi yıkacak çok daha düşsel bir bilimsel hareketliliğe ihtiyaç vardır. Baudrillar’ın kastettiği “düşsel bilim” nosyonu ancak simulakrlar evrenine açılmış bir savaşı temsil edecekken ortak yaratıma izin veren daha geniş bir paydada tabandan bir inisiyatifin yönlendiriciliğini kullanmak gelecek tahayüllerimizi kirli sistemsel ögelerden temizlememize neden olacaktır. Ancak bireysel kurtuluşumuzu toplumsal edimlerle elde etmeye başlayarak yaratılan düşsel kamuoyunu bertaraf etme imkanına sahip olabileceğiz. Nitekim bu tür bir öngörü hali bile ancak bize bir fikir verebilecektir. Sonuç olarak sadece bu şekilde pozitivizmin ve diğer içerimlerinin bize emrettiği evrensel yasalardan sıyrılabiliriz. Toplumda ve sosyal yaşamda daha emin ilişkiler kurabiliriz. Bu da genel bir sağduyu hali olmakla nitelendirilebilir.
“ Bir sistem egemenliğini ne ölçüde dayatıyorsa, insanların düş gücü de onun karşı karşıya kaldığı başarısızlıklardan o ölçüde etkilenmektedir. Sisteme karşı en ufak bir medan okuma sanki zincirleme bir çöküş izlenimi bırakmaktadır. Bu duyarlılığını yitirmiş ve nihilist politika sahnesinde, günümüzde, yalnıca bu başka bir şeyle karşılaştırılması olanaksız olan tersine çevirme olayı insanları harekete geçirbilmektedir. Düşgücünü harekete geçirebilen tek şey terörizmdir.”
“ Oysa bu da bir ütopyadır. Gerçek bir radikallikten söz edebilmek mümkün olsaydı o zaman nihilist olmak bir işe yarayabilirdi-ölüm, buna teröristin ölümünü de katabilirsiniz, hala bir anlama sahip olsaydı o zaman terörist olmak bir işe yarayabilirdi.
Şeyler bu noktada içinden çıkılmaz bir hal almaktadırlar. Çünkü radikalliğin bu etkin nihilizmine sistem nötralize edici bir nihilizmle karşılık vermektedir. Sistem de nihilisttir çünkü kendisini yadsıyanlar da dahil olmak üzere herkesi umursamaz ve aldırmaz bir tavır içine sokabilmektedir…” ( J. Baudrillard, age, S. 231-232)
İşte bu tanımlar gereği bizi sarmalayacak sağduyu da ancak “şiddet” unsurunun daha aktif fakat daha kuramsal biçimleriyle ifşa edilmesidir. Aynı şekilde şiddetin yarattığı terör ortamı küresel politikanın ona biçtiği rol gereği yerine getirdiği korku ve yılgınlık yerine pasifizmin ve şiddetin “sivil ağlarını” öreceği daha meşru ve daha “oyun bozan” davranacaktır.
Burada bunun nasıl örgütleneceği büyük önem arz etmektedir. Bilindik sol ile bilindik kapitalizmin 1900 lü yıllardan bu yana yaşadığı çatışma birbirlerini beslemekten öte fazla da bir şey yapmamıştır. Dolayısıyla “sol” un alternatif için umut olma misyonu yerini kitlelerin devrimci pratiğine ve boş sayfaların yeniden yazılmasına bırakmalıdır. Nitekim bu pratik kitlelerin çok daha esnek ve mikro düzeyde karar alıcı bir hareketiyle mümkün olabilecektir. Bireyin simule edilmiş ortamdaki yaşamı kuralları belirlenmiş oyundan kurallarını kendi koyduğu yeni bir “toplum sözleşmesi” ne geçişi simgelemelidir. Sonuç olarak bunun etkilerini şimdiden görebiliyoruz. Sivil ağın güçlenmesiyle biriken enerjinin artık sistemin kanallarıyla yeteri kadar boşaltılamaması hali çığ gibi büyüyen yeni bir toplumsal oluşu göstermektedir. Günümüzde insanlar gittilce daha fazla ilişkie geçmekte, daha fazla karar almakta ve daha fazla uygulamada bulunmaktadırlar. Bunun bireysel ya da toplumsal olması önemli değildir. İlerisi için benim gidebileceğim tek tahayyül ancak reel sosyalizmin yeniden uygulanabilir koşullara hakim olmasıdır. Nitekim bu hiç olmadığı kadar mümkündür ve yapılabilir.
Baudrillard’ın günümüz sosyal bilimlerindeki yerini bilmek gerekirse onu sosyal bilimcilerin görebildiği fenomenlere ruh katmasıyla niteleyebiliriz. Sonuç olarak küresel dünyanın bireysel ve toplumsal kurtuluşa açılan penceresinde ender katkıları yapan insanlardan birisidir. Simulasyonun, oyun içersinde bir kuram olması hali gerçekten yıkıcı bir hale yola açabilir. Bunu şimdiden görmek benim için de zor.
En nihayetinde artık biliyoruz ki durmadan pasif bir varoluşu tetikleyen bir oyun içerisinde bir çok araçtan sağladığımız, aslında gerçek olamayan bir sistemin varoluş sebebiyiz. Bu sebebi ortadan kaldırmak ne kadar mümkün bizlere bağlı.
NOT: Meydana getirilen bu çalışma bir iddia taşıyor olmasına rağmen denemeden öteye geçmekte zorlanmaktadır. Sosyal bilimlerin içinde nihayi bir gerçek yoktur. Dolayısıyla bu çalışma ancak verili bir gerçeğin ürünüdür. Bilim denilen görüngü bu durum karşısında iyiden iyiye zorlanmaktadır…

(alıntı)

PCkopat is offline  
 


Konu Araçları
Mod Seç

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı

Popüler Konular:
Bydigi Forum'un En Popüler Konuları
Sizin İçin Seçtiklerimiz-1:

Norton AntiVirus 2008
Panda Antivirus & Firewall 2008
AVG Anti-Virus Free Edition 8.0.100
McAfee VirusScan Enterprise 8.5i
Avast! 4 Professional Edition 4.8.1169
Kaspersky Internet Security 7.0.1.325
Anti-Porn 10.4.11.15
BitDefender Internet Security 11.0.9 (2008)
Eset Smart Security 3.0.642
Ad-Aware 2008

Sizin İçin Seçtiklerimiz-2:

Şeftali Yetiştiriciliği
Ekolojik Tarım ve Hayvancılık
Süt Verimini Etkileyen Faktörler
Dört barajda su bitmek üzere
Karbondioksit salımı yüzde 50’den çok artacak
VAN (Wan) Tarihi
Amed (Diyarbakır) Tarihi
İç Anadolu Hakkında Genel Bilgi
Kültür ve Turizm Bakanlığı müfettiş yardımcılığı
2008 yılı icra müdür ve yardımcılığı sınav ilanı

Sizin İçin Seçtiklerimiz-3:

Siz Hangi Yemeksiniz ?
Doğum gününüze göre hangi hayvansınız?
Doğum Tarihinize Göre Renginiz!
Bebeklerde Gaz Çıkarma
Virüs taşıyan keneler dehşet saçıyor
Şiddetin genlerle ilişkisi olabilir
Karpuz Viagra Etkisi Yapıyor
Panasonic Sony'yi tahtından etti!
Mehmet Atlı - Wenda 2008
grup seyran - 2008


Benzer Konular

Konu Konuyu Başlatan Forum Yanıt Son Mesaj
GTA San Andreas Hileleri kürtperest Oyun Hileleri 18 13-02-2008 10:42 PM
gta san andreas tornado Oyun Hileleri 2 14-12-2007 04:30 PM
gta sanders hileleri bilbesi1988 Oyun Hileleri 3 06-11-2007 05:19 PM
inceleme tezler.... sezi Tiyatro 1 21-05-2007 10:59 PM
gta san andreas Baran_1448 Oyun Hileleri 8 25-02-2007 08:46 AM


Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 10:03 AM .
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


Powered by vBulletin Version 3.6.4
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0
Copyright ©2006 - 2008 Bydigi Forum ®, All Rights Reserved

Bir Forum sitesi olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum görürseniz; Lütfen, bydigi@gmail.com'a yada İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.