|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
Ülkemizin sosyo-kültürel yapısına bakıldığında göze çarpan çeşitlilik yaşadığımız topraklara bir mozaik denmesine yol açtı. İşte bu doğrultuda ve bu topraklarda yaşayan nice halklardan biri olan Kürtler çıkıyor karşımıza.
Peki kim bu Kürtler? Nereden geldiler? Ne yiyip, ne içiyorlar? Dilleri ne? Kültürleri var mı? İşte bu araştırma sayesinde bu sorulara cevap bulabilirsiniz. Çalışma sayesinde M.Ö. başlayıp 1900’lü yıllara değin Kürtlerin neler yaptığı konusunda geniş bir bilgiye ulaşılabilir. Dil ve Edebiyat alanında yaptıkları ve yaşadıkları coğrafyaya kattıkları zenginlik ölçüsünde kendi dilleriyle ve yaşayış tarzlarıyla varolan ve mozaik denen bu çeşitlilik içerisinde yer edinen bu halk aynı zamanda günümüze kadar gelmiş yaşantılarıyla hala yaşadığımız coğrafya da yaşamaktadırlar. 1. BOLÜM GENEL KÜRT TARİHİ Evrensel tarih, Kürtlerin kökenini ve insanlık sahnesine çıkış dönemini milattan binlerce yıl öncesine dayandırmaktadır. Rus tarihçi Lazarev; Kürtlerin etnik ataları olan halkları 3–4 bin yıllarının sonlarında ön Asya da tarih sahnesine çıktıklarını belirtir. Bunlar Huriler, Lulubalar, Kassiler, Karduklar ve bazı boylardır. Yazara göre Kürt adı 3–4 bin yıllarında ortaya çıkmıştır. M.Ö 1. bin yılın Ortalarından itibaren Kürtlerin dolaysız atalarından söz edebiliriz. Kürt etnik sentezinin ilk kaynağı Kuzey Mezopotamyanın tam merkezinde bulunmaktadır.8 bin yıl önce varlığını 600 yıl sürdüren Halaf kültürü Suriye’de kalan toprakları üzerinde ortaya çıkmıştır. Yunanlı komutan Ksenefonda M.Ö 5. yüzyılda yazdığı “Anabasis” kitabında Kürtlerin varlığından yaşam biçimlerinden söz etmektedir. Bu saptamaya göre Kürtler sayısız soykırıma, tehcire ve savrulmalara rağmen direnerek etnik yüzünü koruyup günümüze kadar gelen nadir halklardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Başka bir anlatımla Ortadoğu’nun “Otoktan”(yerli) halklarından kendi topraklarında hayat bulan bir halk olarak tanımlanır. Sümer tabletleri incelendiğinde Kürtlerin Mezopotamya’nın yerli halklarından olduğu tezi daha ağırlık kazanmaktadır. Bu temelde neolitik toplumu üzerinde durmak daha çözümleyici olacaktır. Kürt tarihinin düğümü neolitik toplumdadır. Kavram olarak neolitik toplumun çözümlenmesi ve bu çağda yaşayan Kürtlerin prototiplerinin belirlenmesi tarihin aydınlanmasında kilit rol oynamaktadır. Bugün dahi neolitik toplum özelliklerini Kürtlerde görmek mümkündür. Neolitik toplum tarihte ilk defa yaklaşık olarak M.Ö 12 bin den beri, Toros -Zagros dağ sisteminin iç ve dış çeperlerinde ovayla dağlık alanların birleştiği ve su kaynaklarına yakın tepelik bölgelerde gelişim gösterdiği kanıtlanmaktadır. Bu bölge aynı zamanda buzul dönemi boyunca üç kıtanın birleştiği bir alan olup Afrika’nın doğusundan çıkan insan türünün tüm dünyaya en güvenilir yayılma alanı olarak burayı seçtiğini göstermektedir. Buda Mezopotamya’nın coğrafik ve iklim şartlarıyla yakından bağlantılıdır. Uygun beslenme, iklim ve güvenlik bunda temel rolü oynar. Tarihin en büyük devrimi M.Ö.11 bin yıllarında Batmanın Çeme Hallone, Ergani’nin Çeme koteber ve Urfanın birçok toprak tepesinde yerleşime tarım ve hayvancılık devrimi, tarihin çarklarını olabildiğince hızlandırmıştır. M.Ö 6 bin yıllarına doğru neolitik kültür bu bölgede yaygın olarak kurumlaşmaktadır. İlk başarılı örnekleri Tel Khalet yerleşim yerinden ötürü bu döneme Tel Khalat kültürü denilmektedir. Bu kültür M.Ö 4 binlere kadar başat rolü oynamaktadır. İnsanlığın en köklü adımının uygarlığı doğuracak tüm icatların bu alandaki kültür tarafından yaratıldığı gözlenmektedir. Neolitik çağ, süre ve kapsayan itibariyle insanlığın ruh ve zihniyet yapısını oluşturan en temel dönemdir. İlk düşünce kalıpları ruhsal yüceliş, bilgilenme, yönetme, toplum olma bilinci, Tanrı kavramına ulaşma gibi temel ideolojik unsurlar bu dönemde büyük gelişme sağlamaktadır. Din ve mitoloji gibi bütün temel kavramların kaynağını bu dönemin koşulları oluşturmaktadır. Din ve mitoloji, toplumun gelişen zihniyet yansımaları olarak kimlik kazanmaktadır. Tarihe damgasını vuran neolitik toplum kültür orjini bu bölgede bulunmaktadır. Daha sonra ise diğer bölgelere yayılmaktadır. Yayılma ise fiziki göçlerden ziyade kültürel olmaktadır. Bu kültürel yayılma daha sonra yayıldığı bölgelerdeki kültürlerle de büyük benzerlikler taşıdığı kanıtlanmaktadır. Kültürel yayılma sadece maddi üretim tekniğiyle sınırlı değildir. Özellikle Hint-Avrupa dil grubunun esas kaynağının, bu büyük devriminin gerçekleştiği Dicle-Fırat havzasının yukarı kısımları olduğu kanıtlanan diğer bir gerçekliktir. Aryan dil ve kültür grubu M.Ö 11.bin yıllarında şekillenmeye başladığı ve bu kültür oluşumuna kaynaklık eden ise tarım ve hayvancılık devrimidir. Bu bölgede Kürtçe lehçelerinde kullanılan birçok kelime kaynağını bu dönemde ve bu zamanda oluştuğunu göstermektedir. Aynı zamanda belirtilmesi gereken diğer husus ise Neolitik toplumu yaratan, dıştan gelen bir kültür veya fiziki topluluk olmayıp, bölgede en eski dönemlerden beri yerleşik olan kültür ve yaratıcı olan yerli gruplardır. Ortaya çıkan gerçeklik, bugünkü Kürtlerin atalarının, tüm bu tarihi dönemlerinde bölgenin asıl kültür ve dil yaratıcıları olduğu gösterilmektedir. Sümerlere kadar ki bölgede yaşayan tüm topluluklara Proto- Kürtler demekte mümkündür. Diğer birçok dil devletin resmi dili haline gelmesine rağmen lehçeler arasındaki farklılık oldukça derindir. Ama aynı durum Kürtler için söz konusu değildir. Tüm istilalara rağmen, bu kadar uzun süreden beri lehçe yakınlıklarını sürdürmeleri Kürtçe ve Kürtler açısından önemli bir başarı sayılmaktadır. Burada belirleyici etken, neolitik devriminin uzun süreli dil ve kültür gücünden ileri gelmektedir. Diğer yandan bu devrim Proto-Kürtlerin ve Kürtlerin fazla yer değiştirmedikleri, yerleşik kaldıkları bölgelerde kültürel ve dilsel saflığını uzun süre korudukları anlamına gelmektedir. Belirtilmesi gereken bu anlamdaki diğer bir husus ise kültürel veya dilsel aktarımın nesilden nesile aktaran ananın belirleyici rolü olmasında ileri gelmektedir. Kürtlerde de bu durum fazlasıyla yaşanmaktadır. Dört bin yıl önceki ezginin içeriği ve melodisi bile söylenmesi bu dil ve kültürün gücünü ifade etmektedir. Gerek Gılgameş Destanı, gerek meçhul kızın Gıro adlı ezgisi bu gerçeği doğrulamaktadır. Yine Sümer inanna ve Akadrası olan aynı tanrıça İştarın kaynağının, bugün bile Kürt kültüründe tanrı daha sonrası “en yüce ve büyük” anlamına gelen Star, Sterk sözcüğünden türediği açıktır. Ayrıca tüm araştırmalar neolitik dönemde tanrı veya tanrıçaların yıldızlarla simgeleştirdiğini göstermektedir. Kürtçe de Sterk hem yıldız anlamına gelmektedir, hem de kültürel olarak en büyük anlamında tanrı veya tanrıçanın kendisi olmaktadır. Tanrıların ilk ortaya çıktıklarında yıldızlarla simgeleştirilmesi Kürt kültür kaynaklı olup, daha sonraki tüm göksel dinlerin temelini teşkil etmektedir. Tarihin yazılı olarak başladığı MÖ yaklaşık 3 binli yıllar döneminde, tarih sahnesinde başta gelen bir rolü Kürt asıllı topluluklarının oynadığı, Sümer yazılı belgelerinde güçlü bir biçimde anlatılmaktadır. Sümerlerde bu topluluklara Horrit, Guti, Kassit, Mitaniler gibi adlar takmışlardır. Etimolojik olarak incelendiğinde bugünkü Kürtlerin atalarından bahsedildiği çok açıktır. Kısaca bu Kürt asıllı topluluklara bakmak yerinde olacaktır. Çünkü Sümer dil ve kültür yapısına bakıldığında, bütün teknik donanımını yukarı Dicle, Zap ve Fırat havzasındaki neolitik çağ yaratıcı Horritlerden aldıkları rahatlıkla görülmektedir. Temel bilgi ve mitolojik kavramları da daha fazla bu kültürden alınmıştır. Sümer dil yapısındaki bir çok ön ek ve dişil öğede bu kültürden alınmadır. Birçok Sümer destan ve şiiri, içerik ve biçim olarak, bugün bile Kürt aşiret kültüründe varlığını sürdürmektedir. Bir ‘’Dervişe Evdi’’ destanı uyarlaması, kaynağını MÖ 2.bin yıllarda yazılan Sümer tabletlerinde bulmaktadır. Aynı Sincar bölgesinde meçhul bir kız tarafından ‘’Gıro’’ olarak adlandırılan anonim bir halk kahramanı adına seslendirilmektedir.MÖ 2000 ‘lerde yazılan Gıro şiiriyle, bugünkü Dervişe Evdi Destanı, söz ve biçim olarak çarpıcı bir benzerlik arz etmektedir.Dolayısıyla bu toplulukları incelediğimizde Sümerlerle bu topluluklar arasındaki ilişkiyi daha net bir biçimde görebiliriz. Anadolu Hitit İmparatorluğu ile Sümer ardılı Babil-Asur İmparatorluğu arasındaki Yukarı ve Orta Mezopotamya ‘nın (Luwice Gondwana, Sümerce Hurrit=yüksek memleket) zengin maden yatakları ve doğu-batı geçiş noktasında yer alması,ayrıca tarım ve hayvancılığın en verimli sahalarına ve doğal sulama gibi bir iklime sahip olması,onun adeta tarihin “doğuran anası”,büyüten beşiği rolünü kaçınılmaz kılmaktadır.Bu özelliği aynı zamanda dört taraftan ve sürekli istila ve talan alanına dönmesine yol açmaktadır.Uygarlık doğuran temel alan olmasına rağmen,merkezi yapılar ve kurumlara kalıcı olarak sahip olmaması da bu özellikleriyle yakından bağlantılıdır.Tampon bir geçiş bölgesi olmaktan kurtulamamaktadır. Bu alandaki etnik yapılar M.Ö 6000’den beri bilinmektedir. Tarım devriminin merkezleri,Dicle ve Fırat’ın kollarıyla birlikte çıktığı dağların ova kesimleriyle birleştiği noktalarda ortaya çıkmışlardır.Yüzlerce tümsekte yapılan kazılar bunu kesinlikle doğrulamaktadır.Hint-Avrupa dil grubunun temellerinin de bu tarım devriminin merkezlerinde oluştuğu hem etimolojik hem de arkeolojik kazılarla doğrulanmaktadır.Gelişim merkezleri olması alanın temel özellikleriyle birleşince, bu durum kabile ve aşiret düzenlerinin çok güçlü yapılar olarak şekillenmelerini beraberinde getirmiştir.Bu etnik yapısal özellikler etraftaki merkezileşmiş uygarlık güçlerinin istila ve işgal hareketleriyle birleştiğinde ,bir uygarlık alanı olarak merkezileşmeye kolay kolay fırsat tanımamaktadır. Bu genel yaklaşımın ışığında ‘’Hurri’’ adlı benzer ve akraba bağları olan aşiretlerin M.Ö 2000–1500 yılları arasında bir konfederasyon teşkil ettiği, ama merkezileşerek Hititler kadar bir gelişmeyi sağlayamadıkları anlaşılmaktadır. Hurriler, Hititlerle ve toplumsal temellerini oluşturan Luwi ve Khaldi etnik gruplarıyla sürekli ilişki halinde olmuşlardır. Ticaret yoluyla Sümer, Babil ve Asur etkilerinin kuzey ve doğuya taşınmasında ilk halka rolünü oynamaktadır. Sümer uygarlığıyla komşulukları ve neolitiğin sahibi olmaları nedeniyle çok yakın akrabalıkları mevcuttur. Dil yapılarında ve birçok kelimede ortaklık söz konusudur. Bunun çok erken dönemde, daha sonra Sümerler kuruluş aşamasındayken geliştiği de kabul gören bir görüştür. Bir anlamda Sümer şehir alanlarıyla Hurri tarımsal alanları doğal bir ittifak durumunu yaşamaktadır. Tanrıça inanna mitolojisinde ve Gılgameş Destanında bu gerçeğin izlerine güçlü bir biçimde rastlanmaktadır. Yani Hurrilerin merkezi uygarlığa bir nevi Sümer’dir. Ayrı bir merkez kurma ihtiyacını güçlü bir biçimde duymamaktadır. Çünkü yanı başında bu ihtiyacı gören merkez dururken, yeni bir tane kurmanın gereği yoktur anlayışı oldukça güçlüdür.Günümüze kadar bu anlayışın izlerini güçlü bir biçimde yaşamaktayız. Oynanan rol,yanı başındaki merkezileşmiş siyasi güçlerin eyaleti,otonomisi,federesi olma biçimindedir.Bugün bu alanda yaşanan bu gerçekliğin daha tarihin başlangıç yıllarında beri bir temele dayandığı anlaşılmaktadır. Gutiler daha çok Sümerlerin doğusunda Zagros eteklerinde yaşayan diğer Aryen kökenli bir etnik gruptur. Sümer şehir devletlerinin iki başlı oldukları dönemde bir tarafın müttefiki olarak hareket etmektedirler. Semitik Akad Hanedanlığı’nın yıkılmasında bir kısım Sümer şehir devlet yöneticileriyle yapılan işbirliği sonucunda kurulan ittifak temel rol oynamaktadır. Guti’nin kelime manası da (Gud=öküz, sığır ) bugünkü Kürtçe’de yer alan “öküz, sığır sahibi halk” anlamına gelmektedir. Sümerlerin sürekli bu tarz bir kavramlaştırma dil yapıları mevcuttur. Guti Hanedanı yaklaşık M.Ö 2250-2150 yılları arasında yüz yıllık bir hanedanlık kurmuştur. Bu hanedan Sümer toprağında hüküm sürmüştür.Daha sonra yine bu sefer Semitik kökenli Amorit (Sümerce bu kelime ‘Batılılar’ demektir) gruplarla ittifak kuran bir kısım Sümer şehir yöneticileri bu hanedanlığı yıkmış ve sürmüşlerdir. Kassitler, daha çok kuzey ve doğu dağlık alanlarından gelen bir nevi yoksul kır emekçileri olarak Sümer kentlerinde yaşayan bir kesimdir. Zaman zaman güçlerini birleştirerek hanedan değişikliğinde önemli rol oynamışlardır. M.Ö 1595’te Mitaniler ve Hititlerin Babil’i istilalarında Kassitlerin rolünden de bahsetmek mümkündür. Bürokrasi ve kültür alanlarında kendilerine göre bir ekol yaratmışlardır. Bunun izlerine İran kökenli vezirler olarak Abbasi İmparatorluğu’nda Barmekiler, Selçuklu İmparatorluğu’nda Nizam-ül Mülk’ün vezirliğinde tanık olmaktayız. Mittaniler, Hurri konfederasyon denemesinden sonra kurulan daha güçlü bir federasyon konumundadır.Habur çayının doğduğu yerde Wajukani adlı bir kent merkezine sahip olduğu, buradan çıkan tabletlerden anlaşılmaktadır.Hurri dil grubu konuşulmakta, ağırlıklı olarak orta Mezopotamya da ,bugünkü Urfa, Mardin ve Şırnak bölgelerinde hüküm sürmektedir.M.Ö 1500-1250 yılları arasında yaşamıştır.Demiri kendi tekellerinde tutmuşlardır.At yetiştiriciliğinde önemli bir yol katetmişlerdir..Asur ve Hititlerle sürekli ve şiddetli bir çatışma ortamını yaşamışlardır.En son Asur İmparatoru Salmanassar tarafından varlığına son verilmiştir. Urartu (Sümerce, yüksek yerler memleketi) Van kıyısında merkezileşen önemli bir uygarlık parçasıdır. Khaldi ve Hurri etnik gruplarına dayanmaktadır. Khaldilerin giderek ağırlık kazandıkları anlaşılmaktadır ve Ermenilerin ataları olmaları yüksek bir ihtimaldir. Devletin daha çok kuzey bölgelerinde yaşamaktadırlar. Yüzlerce Hurrit kökenli aşiretlere dayandıkları, başlangıçtaki gevşek federasyonlaşmayı giderek merkezi bir devlete dönüştürdükleri görülmektedir. M.Ö 1000–700 yılları arasında yaşamışlardır. Maden yataklarına, at yetiştirme merkezlerine ve orman kerestesine sahip olduklarından, Asurların korkunç saldırılarına maruz kalmışlardır. Bu dönemde savaş teknolojisine sahip güçlü Asur kralları hiçbir halka aman vermedikleri gibi, karşılarında direnen tek güç olmaları nedeniyle Khaldilerin böylesine boy hedefi olmaları anlaşılır bir husustur. Tarihte ilk defa en uzun sulama kanalı (56 km uzunluğu) ve barajları kurma ustalığını göstermişlerdir. Elit tabakanın dili karışıktır. Sümer kutsal metinlerini okul sisteminde okutmaktadırlar. Asurca devlet dili arasında yer almaktadır. Her tarafta olduğu gibi Sümer uygarlığının ağır dil ve kültür yapısı etkinliğini sürdürmektedir. Aşiretlerin dili farklıdır ve yazıya konu olmamaktadır. Bu husus da günümüze kadar varlığını sürdüren bir bölge gerçekliğidir. Egemen ve işbirlikçi yöneticiler hakim dil ve kültürün taşıyıcıları iken, aşiretler daha çok yerel halk dil ve kültürünün taşıyıcıları konumundadırlar. Urartulardan sonra, bu sefer daha doğuda Gutilerin bir devamı gibi Babillilerle ittifak halinde hareket eden Aryen kökenli Med aşiretler federasyonu, M.Ö 625’lerde Asur İmparatorluğunu yıkar. Babil bir kez daha ve son olarak üstünlük kazanır. Medlerin gevşek federasyonu, yükselen Aryen-Pers kökenli Akhamenit Hanedanlığı için bir geçiş rolünü oynar. Med kralı Astiyag’ın yeğeni Kiros’un saray darbesiyle, siyasal otorite ilk defa Güneybatı İran’da yoğunlaşan Pers aristokrasisinin eline geçer ve kısa bir süre sonra M.Ö 550 yıllarında güçlü ve merkezi Pers İmparatorluğu’nun kuruluşuyla sonuçlanır. Kürtler kendi yurtlarının yerlisi olup, ekip biçmeyi, hayvanları evcileştirip, kendi medeniyetlerin ürünü olan köy ve şehirleri inşa etmişlerdir. Kürtler İslamiyet’ten önce Zerdüşt dinine tapıyor hayatı var eden aydınlığı, ayı, güneşi kutsal biliyorlardı. Kürtler Müslümanlığı gönüllü olarak kabul etmemişlerdir. Müslümanlığı aynı zamanda Arap egemenliği kabul, ona biat ve teslimiyet olarak algıladıkları için direndiler. Araplar dini yayma adı altında Kürdistan şehirlerini işgal ve talan ediyor, ki bu savaşların en önemlisi de 642 yılındaki Nahavend Savaşı ve onu izleyen Musul, Tikrit ve Cezire direnişleri Arapları geriletmiştir. Bu savaşlarda ve Kürt tarihi açısından dönüm noktası olan Şorezor savaşında Araplar Şorezor şehrini ele geçirmekle birlikte Kürtler halife yönetimini kabul etmiyor ve daha sonra birbirini izleyen isyanlar başlıyordu. Bu isyanlarda Cafer Faracis liderliğindeki Musul Kürtleri 830 yılında Azarbeycan ve Ermenistan arasında kalan toprakları büyük bölümünü ele geçiriyor ve halifenin orduları Dasin dağlarında bozguna uğratıyordu. Araplar savaşta yetersiz kalınca Selçuklulardan oluşan “Hassa ordusu” nu Kürtlerin üzerine sürer ve çocuk, yaşlı, kadın demeden kılıçtan geçirilir. Kürtler İsfahan, Cebel ve Farsta yenilgiye uğratılır. Fakat bu yenilgi Kürt-Arap savaşların sonuncusu olmuyor ve 10–11. yüzyıllara sarkıyordu. Tüm bu çabalara rağmen Kürtler Araplaşmıyor ama Selçuklu akınları ve baskınlarda devam ediyordu. Ta ki, Kürt Usıf ve Selahaddin-i Eyyup’ün bütün Müslümanların Sultanı olana kadar. Selahaddin Eyyubi Kürtler açısından kötü gidişin son olmaktaydı.. Selahaddin, varlıklı, bilim ve kültürel alanda tanınmış bir aileden geliyordu. Nitekim kendiside İslam âleminin Sultanı olduktan sonra kültür ve bilime büyük önem vermiş, çevresine dönemin bilginlerini toplamış, daha sonra Moğollar tarafından yakılıp yıkılacak olan dünyanın en zengin kütüphanesini kurmuştur. Yusuf Selahaddinin kökleri Hınsı Keyfliydi(Hasankeyf). Selahaddinin amcası Şekux (Dağ aslanı) büyük bir askeri komutan, babası Eyyub ise Saddam Hüseyinin doğum yeri olan Tikrit’in valisiydi. Selahaddin Tikrit’te doğdu. Selahaddin Eyyubi, Kürtlerinde içinde bulunduğu Arap ordularını yönetiyordu.1169’da Arap dünyasının hükümdarı oldu. Selahaddin Eyyubi İslamın iktidarını ele geçirince Kürtler rahat bir nefes aldı. Selçuklu baskınlarına son verdi. Döneme hâkim olan “Ümmetçi kalıplar” içinde kalınıyordu. Bu dönemde ümmetçiliğin evrensel açılımı bütün değerlerin önüne geçiyordu. Nitekim Avrupa’da, ekonomik ve siyasal amaçlarını “Din mihveri” etrafında birleştirmiş ve Haçlı seferlerini başlatmıştı. Kavmiyet yerine Din savaşlarının verildiği böyle bir dönemde Kürtlük bilincini üste çıkması dönemin genel örgüsüne aykırı gelmekteydi. Selahaddin Eyyubi adaletli ve savaşçı kişiliğiyle dönemin haçlı komutanlarını yenilgiye uğratmasına rağmen karizmatik kişiliğiyle birçok haçlı komutanını derinden etkilemiş ve daha sonra filmlere konu olmuştur.Değinilmesi gereken önemli bir diğer nokta ise Selahaddin İmparatorluğu bir Kürt devleti olmamakla beraber birçok ordunun komutanı ve şehirlerin valisi Kürtlerdendi. Selahaddin en seçkin ordusunu Kürtlerden oluşturmuştu. Selahaddin Eyyubi’den sonra, Selçukluların Kürtlerin üzerindeki baskısı artıyordu. Uzun savaşlardan sonra saldırmazlık anlaşmasıyla uzlaşmaya varılıyordu. Kürt Mirlikleri tam barış ve sükûna kavuştuk derken çok geçmeden sıra Kürtler üzerindeki Moğol istilası gelecekti. Moğollar 1219 yılında Harzanşeh devletine saldırıyor, Sultan Celaleddin kaçıp Kürdistan’a sığınınca Moğollar bunu bahane edip Kürt Mirlikleri üzerine yöneliyor. Cengiz ve komutanları yıkıp yakmaya, katliamları sıradan bir uğraş haline getiriyorlardı.1231 yılında Amedi, Cizre, Mardin, Ahlat, Şorezore, Kirmeşah, Erbil, Musul, Hakkari’yi ele geçirmişlerdir. Musul istilalarından büyük kayıplara uğrayan Kürtler Timur’a karşı hazırlıklı davranıyor. Timur’un saldırısını beklemeden ondan önce harekete geçiyor ordusunu yol boylarında “vur kaç” yöntemiyle büyük kayıplar verdirtiyordu. Fakat bazı işbirlikçi Kürtlerin saf değiştirip kendi halkına hançer çekmesi üzerine savaşın seyri değişiyordu. Timur 1400 yılında Bağdat’tan Azerbeycan’a dönüşü sırasında Kürtlerden ağır darbeler alıyordu. Timur’dan sonra Kürt beylikleri Akkoyunlu ve Karakoyunlulara karşı‘da bağımsızlıklarını koruyarak Roma-Bizans topraklarında oluşan Osmanlı devleti ile yüz yüze gelmekteydi. Şerefnameye göre Kürt mirlikleri 15.yy ‘da iç açıcı bir durumdaydı. Mirlikler diğer halklarla komşuluk ediyor ve refah düzeyi yüksek bir hayat sürdüyorlardı. Kürt mirlikleri arasında en gözdesi Evdalan hanedanıydı. Egemenlik sınırları İran’ın batı bölgelerini kapsıyordu. Diğer büyük mirliklerde Hakkari, Behdinan, Bahti, Hısnıkeyf, Erbil,Sorandı. Bizanslılarla kurdukları iyi komşuluk ilişkilerini osmanlılarlada yürütmeye çalışıyorlardı.Fakat Kürtler 1500 yılların başında Osmanlılarla İran arasında baş gösteren çekişmelerin ortasında kalıyordu. İki büyük imparatorluk Kürt bölgesini stratejik olarak önemli buluyorlardı. Bu dönemde Kürtler bu imparatorlukları güçlerinin farkında olup emperyal niyetlerini tahmin edebiliyorlardı. Çok geçmeden Kürtler Amed mirliği önderliğinde merkezleşmeye gitti. 1501’de Şah İsmail tahta geçti. Kürtler iki imparoturluklada iyi geçinmeye çalışıyor, dengeli bir siyaset yürütüyordu. Bu bağlamda iyi dileklerini bildirmek üzere birkaç Kürt emirliği Şah İsmailli ziyarette bulundular. Şah İsmail önce Kürt valilerini zindana atıp sorguluyor ve daha sonra serbest bırakıp Hasankeyf valisi Melik Halid’i görkemli bir düğünle kız kardeşiyle evlendiriyordu. Bu arada Osmanlıda boş duracak değildi. Kürt birliklerini hoşnut tutan jestlerde bulunuyor, hediyeler gönderiyordu. Şah İsmail Kürtler üzerine sefer düzenlemeye başladı. Hazırlıksız yakalanan Kürt mirlikleri, Şah İsmaillin karşısında varlık göstermediler. Kimi teslim olup yanına geçiyor, kimside savaşarak direnmeye çalışıyordu. Şah İsmail Siirt’ten, Çapakçur(Bingöl), Palu’dan Maraşa kadar bütün Kürt illerine kendi adamlarını vali olarak atıyordu. Şah İsmail’le Kürt savaşı birkaç yıl sürdü. Bu sırada Osmanlı başında bulunan Yavuz selim Kürtlerden sonra sıra kendisine geleceğini biliyor ve İran imparatorluğuna karşı savaş ilan ediyor. İki ordu 1514 tarihinde Van gölünün kuzeydoğusunu çaldıran vadisinde karşılaşıyordu. Kürt mirliklerinin bir kısmı ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ mantığıyla Osmanlı tarafına geçiyor.Ve savaşı Yavuz kazanıyordu. Tarihçilere göre Kürt yöneticileri Şah İsmail ile Yavuz Selim arasındaki çelişkiden yararlanmayı bilemediler. Ulusal birliklerini pekiştirme yerine ikiye bölündüler bu yüzden bir birine kılıç çekecek duruma geldiler. Bu dönemde Kürt bölgelerinde İdrisi Bitlisi kişiliği Kürt tarihine damgasını vuruyor. Yavuz Selim Kürt vali ve mirliklerini yanına çekmek için kimilerine baskı kimilerine karşıda yoğun bir diplomasi yürütmüştür. Kürtlere karşı diplomasi ayağını yürüten yavuzun kadim hizmetkârı heybeler dolu altın karşısında kendisini satan İdrisi Bitlisidir. İdrisi Bitlisi Bitlisli bir Kürttür. Çok iyi bir eğitim görmüş din adamı, Melleydi(imam). Kimi çevrelere göre sofi diye de bilinir. Farsçayı çok iyi biliyordu. İlk Osmanlı sultanlarının tarihini anlatan “heşt be heşt” adındaki kitabının Farsça şiir dille yazılmıştı. Hayatını bölge sultanlarına hizmetle kazanıyordu. Bazı tarihçilere göre her şeye rağmen ikili görüşmelerde Kürtleri gözettiğini belirtilir. Osmanlılarla Kürt mirleri arasındaki anlaşmalara Kürtlerin bağımsız ve özgür kalacağına ilişkin maddeyi o koydu. Ama tarihçilerin genel bir kabul ile Kürt beyliklerini Osmanlıya bağlayan Kürtlerin kaderini satan kişi olarak nitelendiriliyorlar. Tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen Osmanlının Kürdistan mirleri ile imzalanan anlaşma gereğince savaşlarda Osmanlının yanında yer alıp yardım ediyor. Ama iç işlerinde bağımsız özgür ve özerk kalıyorlardı. 1800’lere kadar Kürtlerin özerkliğine el uzatılmıyordu. 1800 de Osmanlı müdahalesi başlayınca tümü ile kopma bağımsızlaşma yolunda isyanlar sürecine giriyordu. 18–19 y.y dünyanın sarsılarak değiştiği dönemdir. Halkların ulusal bilincini ateşleyen Fransız ihtilalinin etkileri evrensel devrimlerle yayılıyordu. Batı Asya ve Kürt bölgelerinde de etkilenme alanındaydı. Fransız devrimi ile beraber Osmanlı İmparatorluğu içende yaşayan halklar yavaş yavaş bağımsızlaşma sürecine girdiler. Osmanlı İmparatorluğu güçsüzleşmesinden kaynaklı Fransız ve İngiltere’nin himayesine girmeyi kabul etmişti. Osmanlı İmparatorluğu bu dönemde batılı devletler tarafından içten paylaşılmıştı. Tabi ki bu paylaşımda Rusyada pay koparma peşindeydi. Kürtlerin bağımsızlaşması bu emperyal devletlerin zararınaydı. Kürtlerin bağımsızlaşma sürecinde Osmanlıdan ziyade engel teşkil eden Fransa, Almanya ve Rusya’ydı. Özellikle Rusya’nın bölge devleti olması ayrı bir öneme sahipti. Kürtlerin bağımsızlaşması Rusya’nın alacağı payı küçülteceğinden Osmanlıyla savaşta dahi olsa bile Kürtlerin karşısında dururdu. Eski emirliklerin ve Kürtlerin diğer yarı bağımlı küçük prenslik¬lerin bastırılması kırsal kesimde yalnızca kanun ve düzenin bozulması¬na yol açtı. Osmanlılar emirleri ve aşiret reisleri bastıracak askeri güce sahip olduğuna göre, diğerlerini de bastırabilecekleri düşünüldüğünde bu şaşırtıcı gelebilir. Ancak Kürt beyleri bir yandan kesinlikle bölgede¬ki önemli ayaklanmalara, çatışmalara ve kan dökülmesine neden olur¬ken, diğer yandan da bölgesel güç dengelerinin bir parçasını oluşturu¬yorlardı. Kendi konumlarını yükseltmeye çalışırken, aynı zamanda kendi topraklarındaki aşiretler ve aşiret kolları arasında ve bunlarla dış dün¬ya arasında aracılık yapıyorlardı. Onlar devreden çıktığında Kürt bölgelerinin her yerinde önü alınamayan ve hem siyasi hem de ekonomik so¬nuçları olan aşiret içi çatışmalar ortaya çıktı. Osmanlı yetkilileri kentleri ve hemen dışındaki bölgeleri yönetebil¬dikleri halde, uzaktaki yerleri misillemeler dışında denetleyemiyorlardı. Böylesi seferler ortaya çıkan tehditlere yanıt vermekte artık yetersiz ka¬lıyordu. Yeterli baskının bulunmaması bir aşiretle diğeri arasında dur¬maksızın çatışmalar çıkmasına, haydutluğun artmasına ve kırsal alanda¬ki ekonomik koşulların ciddi biçimde bozulmasına yol açıyordu. Köy¬lülük o ana kadar, köylülerin ürettiklerinden pay alan ağaların engelle¬mesiyle yaylaya çıkan aşiretlerin ölçüsüzlüğüne karşı korunmuştu ve bu ağalar ona bağlı köylerdeki rakip aşiretler arasında aracılık yapmıştı. Emirler ve aşiret reisi ağalar çok fazla baskı gören köylülerin top¬raklarını terk edeceklerini bildikleri için açgözlülüklerini dengelemiş¬lerdi. Terk edilen köylere ya da bütünüyle yeni yerlere yerleşmek iste¬yen Ermeni köylülerini önemsemişlerdi. Onların yokluğunda her şeyden önemlidir. 1914 yılında sıradan bir gözlemci Kürt aşiretlerinin bir yüzyıl önce yaptıkları gibi Kajar devletinin bütünlüğü ve otoritesi karşısında kor¬kunç bir tehdit olduğunu görebilirdi. Hiç kuşkusuz hâlâ denetimsiz gö¬rünüyorlar, Rusya'nın yanı sıra Türkiye ile de hızlı ve gevşek bir eyalet politikası yürütüyorlardı. Kargaşa gerçekten son haddine gelmişti ama durumun, kısmen Tahran'ın 1914'e kadar süren yirmi yıl boyunca bek¬lenmedik ölçüde zayıf olması neden gösterilerek bir yüzyıl öncesin deki gibi içinden çıkılamaz olarak değerlendirilmesi bir yanılsamaydı. Ancak 1914'e gelindiğinde, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısın¬dan bu yana Kürtleri devletle bütünleştirmeyi mümkün kılacak, o güne kadar görülmeyen çeşitli gelişmeler olmuştu. Askeri ifadeyle kuy¬ruktan dolma tüfekler, makineli tüfekler ve hidrolik geri tepmeli arazi topları Kürtlere karşı nadiren kullanılmış olmasına rağmen, Kürt aşiret¬lerinin bağımsızlığının sonuna gelindiği kuşkusuzdu. En son çıkan tü¬feklerle silahlandırılan aşiretler bile böylesi silahlarla yapılacak resmi bir savaşın gerektirdiği disiplin düzeyine nadiren ulaşabiliyor, bu nedenle gelecekleri gerilla savaşında yatıyordu. Ancak sosyo-ekonomik değişiklikler entegrasyon sürecinde çok da¬ha fazla önem kazanmıştı. Öncelikle aşiretçilik on dokuzuncu yüzyılda Kürtler dahil tüm iran'da düşüş göstermişti. Giderek artan sayıda gö¬çebe aşiret yerleşik hayatı benimsemiş, böylelikle aşiret reisleri yavaş yavaş eyalet başkentinde siyasete ilgi gösteren ve sükûnetten yana olan toprak ağalarına dönüşmüştü. |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
KÜRT DİLİ ve EDEBİYATI
Sözlü edebiyatın bolluğu ve zenginliği, yazılı edebiyatı gözden kaçırmaya sebep olmaktaydı. Yazılı edebiyat, ilk kez Erzurum'da Rus konsolosu olarak vazife yapan Polonyalı A. Jaba tarafından günışığına çıkarılmıştır. O zamandan beri araştırmalar devam etmiş, bilgiler genişletilmiştir. Bu konuda Moskova'da yazılmış bir eser hakkında bilgi sahibi olunmaktaydı; fakat ondan önce basılmış olan en kapsamlı kitap, Bağdat'da 1933 senesinde Kürtçe olarak basılmış olan Aladdin Secadi'nin ‘’Kürt Edebiyatı Tarihi’’ kitabıydı. Bu kitap 634 sayfalık geniş bir eserdir. Yazar, edebiyatı ve üslupların gelişimini safha safha incelemektedir. Ardından, 24 şairi geniş bir şekilde tanıtır ve Irak ile İran'ın tüm yaşamayan 212 şairin eserlerinden örnekler vermektedir. Nesir yazarlarına yer verilmemiş, bu konu daha sonraki bir cilde bırakılmıştır. Kürt edebiyatının kökenleri belirsizdir ve kesinliğe kavuşmamıştır. Bazı şairlerin yaşadıkları dönem konusunda da tarihçiler her zaman aynı fikirde değildirler. Genel olarak, Kürt yazarlar, eserlere dair çok eski tarihler vermekle birlikte, bu kronoloji daima kanıtlanmamaktadır. Bazı şiirler hakkındaki tarihlerde de aynı sorun karşımıza çıkmaktadır. Örneğin; Bay Socin'e göre Dımdım Destanı'nın şairi Mele Ehmedi Batê'dir (1417-1495). Oysa destana ilham olan olayın tarihi 1608 olduğuna göre, bu mümkün değildir. Benzer şekilde, 1481'de ölmüş olan üstadı Melayê Cızıri için bir mersiye yazmış olduğuna göre, Feqiyê Teyran'ın (1307-1375) yazmış olması mümkün değildir. Aynı şekilde Kürt Ronsardi Eli Vermuki'nin 11. asırda yaşamış olduğunu kabul etmek hayli zor bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, pek çok tarihçi için meçhuldur ve ondan bahsedenler birbirlerini tekrar eder. Şairin kullandığı kelimeler ve üslubu üzerinde ciddi bir çalışma yapılacak olursa, mesele çözüme kavuşabilir. Ancak, özgün metinler, Berlin bombardımanı sırasında kaybolmuştur. Bazı Kürt editörleri, eski edebiyatçıların metinlerini, modern okuyucu için daha anlaşılabilir kılmak maksadıyla hiç çekinmeden asrileştirebilmektedir. Ama bu başarıları, eleştirel incelemelere mani olmaktadır. Hemedan'lı Baba Tahir'in dört tasavvufi rubaisi karışık ve arkaik bir lisanla yazılmış olmakla beraber, Kürtler, bunları kendi edebiyatının bir örneği olarak kabul etmektedirler. Bu Gestes Şarkıları'nın, Fransız edebiyatına mal olmasına benzemektedir. Fakat bunlardan yararlanmak için okunması bile gerçek bir öğrenimi gerektirmektedir. Kesin olan şu ki, Şeyh Ahmet Tekhti (1640 dolayları) ve Şeyh Mustafa Besarani (1641-1702) gibi bazı Gorani şairleri onu takip etmişlerdir. Kanıtlanmayan hususlar bir yana, Kürt edebiyatının klasik çağı 15. asırda başlamaktadır; bu dönemde mükemmel şairlerden oluşan bir galaksi ile karşılaşılmaktadır. Hepsinin üstünde ve hepsini geride bırakan isim, daha çok Cizreli Molla olarak bilinen Şeyh Ahmet Nişani'dir (1407-1481). Tasavvufi divan'ı, konuya yabancı olanlarca anlaşılması zor bir eserdir. İran tasavvuf geleneğine ait temaları işler. Sık sık yeniden yayınlanan Mevlûd'uyla ünlü Mela Ehmedê Batê, Eli Heriri (1426-1495), Mukuslu Mir Muhammed veya 'Sinna Şeyhi'nin Tarihi' ve 'Kara Süvari Tarihi' ile meşhur Feqiyê Teyran da onu ve ekolünü takib etmişlerdir. Bir asırdan fazla süren bir duraklamadan sonra, Kürt edebiyatının simalarında yeni bir yıldız doğmaktaydı: Hakkari kökenli Ehmedê Xani (1650-1706). Pekala Kürt milli tarihi olarak vasıflandırılabilecek Mem û Zin'in yazarıdır. Memê Alan destanının işlendiği bu eserde, destan klasik edebi kurallara ve İslami geleneğe uyarlanmıştır. Öğrencisi Beyazidli İsmail (1654-1709), pek çok gazelin yanı sıra ‘’Gülzer’’ adlı Kürtçe-Arapça-Farsça manzum bir lugat hazırlamıştır. ‘’Siyapuş’’ aynı dönemde yaşamış diğer bir şairin mahlasıdır. 17. asır pek parlak olmamakla beraber, Çölemerikli Şerif Han (1688-1748), Beyazidli Murad (1736-1778) ve Kürt dilinde bir benzeri daha olmayan tıbbi bir risale yazmış olan Erivaslı Molla zikredilebilir. Aynı dönemde, Hana-ê Abadi (1700-1750) ve Selevatname adlı eser ve lirik şair Mahzuni (1783) ile başlayan, Gorani dilinde dini nazım geleneği hızla yayılmaktaydı. 19. asırdan I.Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde çok sayıda şair yetişti. Bu dönemde iki akım tespit edilebilir. İlki: Dini ve tasavvufi gelenek, pekçok tekrar ve taklidiyle tasavvuf öğretilerini, divanların beyitleriyle yaymaya çalışan şeyh ve mollaların yazılarında sürmekteydi. Bu akım, klasik İran şairlerinden çok açık bir şekilde etkilenmiştir. Nakşibendi Tarikatı'nı Kürt bölgelerinde yayan Mevlana Halid (1777-1821), dini eserleri 20 cildi bulan Şeyh Maruf Nuri (1755-1837), Siirtli Molla Halil (1830'a doğru), Molla Yahya Mizuri, dava vekili Revanduzlu Mir Kor (1826-1889), Nureddin Bifirki (ölümü 1846) ve Xani'yi taklit ederek, Peygamber ve Kürdistan'ı metheden eserler veren Evdereham Aktepi özellikle zikredilmelidir. Süleymaniye şeyhleri de anılmalı. Bunlar; bu dünyanın azaplarına ağlayan Selim (1845-1909), Herik veya Molla Salih'i (1851-1904) taklit ederek sofi teorilerini savunan eserler veren Nakşibendi Mehri'dir (1830-1904). İran'da ise şairler daha verimlidir, örneğin; Sefi Vako (1808-1881) 20.000 beyit yazmıştır; Fatih Jibaru (1806-1876), Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Mevlevi olarak anılan, Molla Rehim Tevagozi (1806-1852) bir yenilikçidir, pek çok yeni fikrin babasıdır ve kafiyeleri farklı olan kıtalar yazmıştır. Nihayet, Ehli-hak mutasavvıfların defter ve kaleminden de sözedilebilir: 1852'de ölen Timur Kuli ve mirasçısı olan ve 1875'lere doğru yaşanmış olan Teyfur ve Derviş Nevruz. Leyla ve Mecnun üzerine Kürtçe bir destanı Molla Velev Han'a (1876-1885 civarında) ve karısının ölümü üzerine yazdığı hareketli bir mersiyeyi Ahmed Bey Komasi'ye (1795-1876) borçluyuz. KÜRTLERİN KULLANDIĞI ALFABELER Mevcut yazılı kanıtlar, Kürtlerin geçmiş tarihlerinde birçok alfabe kullandıklarına tanıklık etmektedir. Buna rağmen Kürtlerin ilkin hangi alfabeyi kullandıkları henüz kanıtlanabilmiş değildir. Aşağıda sıralayacağımız alfabelerin dışında Kürtler Arami, Süryani ve Grek alfabelerini de kullanmışlardır. Bugüne kadar Kürtlerin kullandıkları alfabeler: 1) Çivi yazısı: Medler bu alfabeye altı harf daha eklemişler, böylece bu alfabenin harf sayısı 36’dan 42’ye çıkmıştır. Bu alfabe soldan sağa doğru yazılırdı. 2) Avesta alfabesi: 44 harften oluşan bu alfabe, sağdan sola doğru yazılıyordu. Kimi kaynaklara göre ise bu alfabede 48 harf vardı. 3) Arami alfabesi: Kürtçenin en eski ürünleri bu alfabeyle yazılmıştır. Bu belgeler Hewraman yöresindeki mağaralarda bulunmuştur. Kürtçe belge ve eserlerin çoğunun bu alfabeyle yazıldığı söyleniyor. Bulunan belgeler ceylan derisi üzerine yazılmış metinlerden oluşuyor ve en eskileri MÖ 88-87 yıllarına rastlıyor. 4) Eski Pehlevi alfabesi: Bu alfabeyle “Soranî dinkerd” adında bir kitap yazılmıştır. 5) Masi Sorati alfabesi: Arap tarihçi İbn Wehşiye, MS 855 yıllarında bitirdiği kitabında Kürtlerin Maso Sorati alfabesini kullandıklarını ve bu alfabeyle yazılmış üç kitabı gördüğünü söyler. Bu alfabenin 36 harften oluştuğunu ve Kürtlerce bu alfabeye altı harf daha eklendiğini söyler. 6) Yezidi Kürtlerin kullandıkları alfabe: Bu alfabe yüzyıllarca Kürtler tarafından kullanılmıştır. 31 harften oluşan ve sağdan sola doğru yazılan bu alfabeye “Gizemli alfabe” ya da “Hurujul sır” da denmiştir. Yezidilerin kutsal dini kitabı ‘’Mushefa Reş’’ ile ‘’Cîlwe’’ bu alfabeyle yazılmıştır. 7) Arap harflerinden oluşan Kürtçe alfabesi. 8) Latin-Kürtçe Alfabesi. 9) Kiril-Kürtçe alfabesi. Bu alfabelerin dışında, İran’ın Kürdistan eyaletindeki Zêwê mıntıkasında, gümüş bir tepsi üzerinde bir çeşit yazıya rastlanmıştır. Araştırmacılara göre bu yazı milattan önce 8. yüzyıldan kalmadır ve Medler tarafından kullanılmıştır. Bu belgenin dışında başka yerde bu yazıya rastlanmamıştır. KÜRTÇENİN DÜNYA DİLLERİ ARASINDAKİ YERİ Birçok dilbilimci ve Kürdoloğun belirttiği gibi, Kürt dili Hint-Avrupa dil ailesi içinde yer almaktadır. Bu ailede yer alan İran dil grubu, Kürtçeyi de içermektedir. Kürtçe, bu grubun kuzeybatı bölümünde yer almaktadır. Bu dil grubunda yer alan bazı dilleri şöyle sıralayabiliriz Farsça, Kürtçe, Belucice, Osetçe, Yexnubçe, Peştûca, Pamirce vd. Kürt dilinin yerinin iyice bilinmesi için dilleri sınıflandırmakta yarar var. Dilbilimciler, genel olarak dili iki yönden; biçimine (morfolojik) ve akrabalık ilişkilerine (genetik) göre ayırırlar a) Biçim bakımından diller Dilbilimciler biçim açısından dili üç gruba ayırırlar. 1) Tek heceli diller: Çin ve Tibet dilleri bu grupta yer alır. 2) Sondan eklemeli diller: Türkçe ve Macarca bu grupta yer alır. 3) Bükümlü diller: Bu grupta Hint-Avrupa ve Sami dilleri yer alır. Kürtçe de bükümlü bir dil olduğu için, büküm üzerine birkaç şey söylememiz gerekir. Dilbilimciler bükümü şöyle ifade ederler: “Çekim sırasında kökün, özellikle de fiil kökündeki ünlünün değişmesi.” Bükümlü diller için Arapça iyi bir örnektir. Arapçada ünsüzler (konsonant) değişmeyip, sözcüğün başına ve ortasına gelen ünlülerden sözcükler oluşur. Örneğin “ktp” ünsüzlerinden kitap, mektep, kâtip vb sözcükler ünlülerin değişmesiyle oluşurlar. Yine “chl” ünsüzlerinden cahil, cehele sözcükleri oluşur. Kürtçede sözcükler yüklendikleri göreve göre değişkenlik gösterirler ve bükülürler. Bu kurala göre, değişiklik bazen fiilin köküne kadar yansır. Örneğin, “kirin” fiili birinci tekil şahıs takısını alıp şimdiki zaman kipine göre çekimlendiğinde, di-k-im (yapıyorum) olur. Bu örnekte görüldüğü gibi, fiil kökünden sadece “k” sesi değişmiyor. Bir başka örnekle, “parastin” (korumak) fiilini şimdiki zaman birinci tekil şahısa göre çekimlediğimizde, ez diparêzim durumuna geliyor. Ez birinci tekil, yalın şahıs zamiridir; di- şimdiki zaman takısı; parêz, emir halindeki fiil kökü; -im, birinci tekil şahıs zamiri ekidir. Aynı fiili di’li geçmiş zamana göre çekimlediğimizde, min parast oluyor. Min, birinc tekil bükümlü şahıs zamiri; parast, geçmiş zaman halindeki fiil köküdür. Örneklerden anlaşıldığı gibi, Kürtçede yalnızca ünsüzler değil, ünlüler de değişip bükülmektedirler. “Parastin” fiili şimdiki zaman kipinde çekimlendiğinde, fiilin kökünde (p a r a s t) bulunan “a” “ê”ye; “s” de “z”ye dönüşüyor. Türkçede çekim sırasında fiil kökü değişmez ve böyle bir vakaya rastlamayız. Örneğin Türkçedeki “gitmek” fiilini değişik zaman köklerine göre çekimlediğimizde, fiilin sonuna birçok çekim eki gelir ama, kurallı olarak bir ünlü veya ünsüz bükümüne rastlamayız. Gittim, gidildi, gidecek, gitmişlerdi: Örneklerde sadece ünsüz yumuşamasına rastlamaktayız. b) Akrabalık ilişkilerine göre diller Akrabalık ilişkilerine göre diller beş gruba ayrılır. 1) Hint-Avrupa dil grubu (İngilizce, Fransızca, Kürtçe, Farsça). 2) Sami dil grubu (Arapça, İbranice, Akatça). 3) Bantu dil grubu: (Orta ve Güney Afrika dilleri). 4) Çin dilleri (Çin ve Tibet). 5) Ural-Altay dil grubu (Fince, Macarca, Uygurca, Türkçe, Moğolca). Yukarıda da belirtildiği gibi Kürtçe Hint-Avrupa dil grubunda yer alır. Hint-Avrupa dil grubu incelendiğinde, bu gruba dahil dillerde birçok ortak ve yakın sözcük görülür. Bu durum aynı dil grubunda yer alan tüm diller için söz konusudur. Bu yakınlık için, hazırladığımız örnek tabloya bakmakta yarar vardır: Kürtçe İngilizce Almanca Fransızca Farsça Grekçe stêr star stern astre sitare astron kurt short kurz court - - lêv lip lippe levre leb - jenû - - geneou - - dilop drop tropfen - - - nav name name nom name - no/na no nein non - - tu - du tu/te - - nû/niwe new neu neu - - neh nine neun neuf - - dot douther - - - - bira brother - - brader – Bu konuyla ilgili olarak Minorsky şöyle der: “Kürtçe de Farsça gibi Batı İran dillerinden biridir. Andreas, Salamann, O. Monn, Meillet, Lent ve T. Tedesco da Batı İran dillerinin iki gruba ayrıldığını söylerler. Bunlar Güney ve Kuzeybatı İran dilleridir ki, iki grup da birbirlerinden çok etkilenmişlerdir. Bu etkileşim ve benzerliklere rağmen, günümüz İran dillerinin birbirlerine yabancı gelen birçok özellikleri vardır. Kürtçe ve Farsça özgün niteliklere sahiptirler. Kürtçe Kuzeybatı İran kolunda yer almaktadır.”(Minorsky,1992) Birçok kişi, Kürtçe ve Farsçada bulunan ortak kelimelerden dolayı, Kürtçeyi Farsçanın bir lehçesi gibi tanımlar. Ama Kürtçeyi yakından inceleyenler bunu kesinkes reddederler. Kürtçe ve Farsça arasındaki bazı ayrılıkları sıralayalım. Kürtçe ve Farsça Arasındaki Farklılıklar Kürtçe ve Farsçanın aynı dil grubunda yer almalarından dolayı birçok yönden benzerlik gösterdiklerini belirtmiştik. Birçok çevre bu konuyu istismar ederek, benzerlikleri siyasal inançlarına, etnik arındırma perspektiflerine malzeme olarak kullanmışlardır. Bu istismar bilimsel bakış açısından son derece uzaktır. Tamamıyla öznel bir durumdur. Bu tezi ileri sürenler, Kürtçenin “karma” ve “Farsçanın bozulmuş hali” olduğunu söylerler. Bu nedenle yüzeysel de olsa bu iki dil arasındaki ayrılıklardan söz etmek gerekir. En belirgin ayrılık Kürtçede olup da Farsçada olmayan “cinsiyet”liktir. Kürtçeyi Farsçadan ayıran önemli özeliklerden biri olan “cinsiyet” özelliğine çalışmamızın ileriki aşamalarında ayrıntılı olarak değineceğiz. Kürtçede iki grup şahıs zamiri bulunmasına rağmen, Farsçada böyle bir özellik görmüyoruz. Bu iki grup şahıs zamiri geçişli fiillerde farklıca kullanılmaktadır. Bu özelliğinden dolayı Kürtçe ergatif bir dildir. Kurmanci için örnek: Min nan xwar (Ben ekmek yedim). Ez nên dixwim (Ben ekmek yiyorum). Kirmancki (Zazaki) için örnek: Min nan werd (Ben ekmek yedim). Ez nanî wena (Ben ekmek yiyorum). Kısacası, Kürtçede şahıs zamirlerinde erillik ve dişillik vardır ama, Farsçada böyle bir durum yoktur. Ayrıca Kürtçede iki grup işaret zamiri vardır. Ama Farsçada böyle bir özellik bulunmaz. Bu iki dilin birçok ayrı özelliğinden söz edebiliriz, ancak biz sözü Vlademir Minorsky’ye bırakırsak daha yerinde olur. Kürdolog Minorsky, Kürtçe ve Farsçanın birbirlerinden ayrı ve bağımsız diller olduğunu söyleyerek bu ayrılıkları beş başlık altında toplar. 1) Fonetik bakımdan: Kürt dilinin fonetiği Farsçanınkinden ayrıdır. 2) Ses değişmeleri: Farsça ve Kürtçede bulunan ortak kelimeler ses bakımından büyük bir değişime uğramışlardır. 3) Şekil ayrılıkları: Zamirlerden tutalım fiil çekim ve bükümlerine, aitlik takılarından isim tamlamalarına kadar birçok ayrılık mevcuttur. 4) Sözdizimi farkları. 5) Kelime ayrılıkları. Kürtçenin Lehçeleri Kürtçenin lehçeleri konusunda birçok ayrı görüş bulunmaktadır. Özellikle de Kürtlerin varlığını ve dillerini kabul etmek istemeyenler, bütün Kürtçe şive ve ağızları lehçeymiş gibi göstermektedirler. Hatta bu çevreler bazen Kürtçe lehçelerin ayrı diller olduklarını bile ileri sürerler. Oysa bu konu uzun zamandan beri Kürdologlar ve dilbilimciler tarafından aydınlatılıp tanımlanmıştır. • Daha 16. yüzyılda Şerefxanê Bedlîsî, Şerefname adlı tanınmış eserinde, Kürtçe lehçeleri şöyle sıralamıştır: 1) Kurmanci 2) Lori 3) Kelhûri 4) Gorani. • 1836-37 yıllarında Kürt etnografyası üzerinde çalışmalar yapan G. Girvinli’ye göre Kürtçe iki gruba ayrılır: Aşağı Kürtçe, yukarı Kürtçe. • Peter Lerch (1857-58) Kürtçeyi beş lehçeye ayırır: Zazaki, Kurmanci, Kelhûri, Gûrani ve Lûri. • Oscar Mann, Kürtçeyi batı, güney ve doğu olmak üzere üçe ayırır. Mann, Gorani ve Zazakiyi bir kol ya da lehçe saymıyor. • E. B. Saane, Gramer of Kurmanji or Kurdish Langauge (1913) adlı eserinde, Kürtçeyi üç bölüme ayırır: Aşağı Kurmanci, yukarı Kurmanci ve Lori -Zazaki (Hewrami ve Gorani) • Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler9 adlı çalışmasında, Kürtçeyi beş lehçeye ayırır: Kurmanc, Zaza, Soran, Goran ve Lor. Gökalp bu lehçelerin kadim Kürtçeden çıktıklarını söyler. • Dr. Mac Kenzie, Kürtçeyi üç gruba ayırır: Kuzey grubu, orta grup ve güney grubu. • Kürt dilbilimci Cemal Nebez de Kürtçeyi dört gruba ayırmaktadır. Kuzey Kürtçesi, orta Kürtçesi, güney Kürtçesi ve Gorani -Zazaki. • Alaedin Secadi, Destûr û Ferhengî Kurdî, Erebî û Farisî adlı eserinde Kürtçeyi Behdinan Kürtçesi ve Sorani olarak iki bölüme ayırıyor. • Dr. Kemal Fuad’a göre ise Kürtçe dört lehçeden oluşur: 1) Batı Kürtçesi (yukarı), 2) Doğu Kürtçesi (aşağı), 3) Güney Kürtçesi 4) Zazaki -Gorani. • Fuat Heme Xurşid, Zimanî Kurdî, Dabeşbûnî Cografyayî Diyalêktekaniy adlı yapıtında Kürtçeyi şöyle sınıflandırır: 1) Kuzey Kürtçesi, 2) Orta Kürtçe, 3) Güney Kürtçesi, • Emir Hesenpûr’un10 National and Language In Kurdistan (1918-1985) adlı eserinde ise Kürtçe lehçelerin sınıflandırılması şu şekildedir: Kurmanci, Sorani, Hewrami, Kırmanşahi. Bu dilbilimcilerin çalışmalarından, genel olarak Kürtçenin başlıca dört lehçeye ayrıldığını görmekteyiz: 1) Kurmanci (Kırdasi), 2) Orta Kurmanci (Sorani), 3) Kırmancki (Kırdki, Zazaki -Gorani), 4) Lorani. Kuzey Kurmancisi (Kurmanci) ve güney Kurmancisi (Sorani) başlıca iki lehçedir. Bu iki lehçenin zengin bir yazılı edebiyata sahip oldukları kabul edilir. Son dönemlerde Kırmancki (Zazaki) lehçesi de yazılı bir edebiyata doğru adım atmaktadır. Kürtçe lehçeler içinde en çok konuşulanı Kurmancidir. Kürtlerin yaşadıkları bütün bölgelerde bu lehçe konuşulmaktadır. Türkiye’de sadece Kurmanci ve Zazaki lehçeleri vardır. Lehçeler konusunda karmaşıklık çoğu kez adlandırmadan kaynaklanmaktadır. Örneğin, kuzey Kurmancisine Irak’ta yaşayan Kürtler Behdıni, İran’da yaşayan Kürtler ise Şıkaki derler. Aşağı Kurmanci (Sorani) için yalnızca Kurmanci ya da Sorani denir. Aynı karışıklık Kurmancki (Zazaki) için de söz konusudur. Bu lehçe için, Kırmancki, Dımıli, Dêrsımki, Sobê vb isimler kullanılmaktadır. Hewrami için de Gorani ismi kullanılmaktadır. Oysa yukarıdaki örneklerde izah edildiği gibi, bütün araştırmacıların üzerinde hemfikir oldukları adlandırmalar Kurmanci, Kırmancki ve Kırdki’dir. Diğer adlar bölge ve aşiret adlarıdır. Kürtçenin Ağızları Daha önce de belirtildiği gibi, Kürtçenin varlığını kabul etmek istemeyenler her şehrin, her köyün konuşmasını bir şive hatta lehçe olarak adlandırmaktadırlar. Bütün dillerde lehçe ve şiveler bulunduğu gibi Kürtçede de lehçe, şive ve ağızlar bulunur. Unutulmamalı ki dilde birlik yazılı dilde mümkündür. Bir statü oluşmadan, uygun, elverişli koşullar sağlanmadan standart bir dil oluşmaz. Ehmedê Xanî (17. yy) ünlü eseri Mem û Zîn’de11 Kurmanci lehçesinin üç temel şiveye ayrıldığını ifade etmiştir. Onun bu belirlemesini, şaheseri olan Mem û Zîn’den bir dizeyle aktaralım: Boht û Mehmedî û Silîvî (Bohtî, Mehmedî ve Silivî şiveleri) Hin la’l û hinik ji zêr û zîvî. (Kimisi altın ve gümüş, kimisi lâl taşı) Ehmedê Xani’nin bu belirlemesi, Kürt dili şiveleri konusunda yapılmış en sağlıklı belirlemedir. Dilbilimciler, diğer lehçelerin şiveleri konusunda genel olarak aşağıdaki sınıflandırmaları yaparlar: Orta Kurmanci (Sorani): Sılêmani şivesi, Mukri şivesi, Sine şivesi. Kırmancki (Zazaki): Dersim şivesi ve Siverek şivesi. Sözdizimi Sözdizimi (sentaks), dildeki sözcüklerin birbirleriyle hangi ilişkiler içinde bulunduklarını, nasıl sıralandıklarını anlatır ve bir dilde kurulması olanaklı bütün tümce tiplerinin sıralanmasını gösterir. Kürtçede sözcükler arasındaki bağlantı harf-i tarif, yani takılar sayesinde oluşuyor. Kürtçedeki takılar iki çeşittir: Belirli ve belirsizler takılar. Önce belirli olanlar için örnekler verelim. mala mezin (mal: ev [isim], mezin: büyük [sıfat], “a” takı). mastê we (mast: yoğurt [isim], we: siz [zamir], ê: takı). keçên bedew: (keç: kız [isim], bedew: güzel [sıfat], ên: belirli çoğul takısı.) Belirsiz takılar için aşağıdaki örnekleri sıralayabiliriz: maleke mezin (mal: ev [isim], mezin: büyük [sıfat], eke: belirsiz dişi, tekil takısı). keçine bedew (keç: kız [isim], bedew: güzel [sıfat], ine: belirsiz çoğul takısı). Örneklerde görüldüğü gibi Kürtçe tamlamalar Türkçe tamlamaların tam tersi şekilde oluyor. Örnek: mala min = benim evim (mal: ev, a: belirli dişi tekil takısı, min: birinci tekil, bükümlü şahıs zamiri). Bu tamlamayı Türkçe yazarsak şöyle olur:benim evim. Hem takıların yerleri hem de cümle kuruluşunda öğelerin dizilişi farklıdır. Türkçede önce şahıs zamiri, sonra zamire ait olduğu belirtilen isim geliyor. Kürtçede ise önce zamire ait olduğu bildirilmek istenen isim, sonra zamir geliyor. Türkçede zamir takı alırken, Kürtçede böyle bir şey söz konusu değildir. Kürt dili sentaksı, birçok yönden Fars dili sentaksından da ayrılıyor. Bu hususta Minorsky şöyle diyor: “Özellikle birleşik kelimelerde, geçişli fiillerin geçmişinde bilinmeyen biçimlerin korunması konusunda Kürt dili sentaksı ile Fars dili sentaksı arasında ayrılıklar bulunmaktadır.” Cümlenin öğelerinin sıralanışı Türkçe ve Farsçadan ayrıdır. Türkçede kurallı cümlelerin yüklemi hep cümle sonuna geliyor. Örnek: Ben dün Ankara’ya gittim (özne+zarf tümleci+dolaylı tümleç+yüklem). Aynı cümleyi Kürtçe olarak kuralım: Ez duh çûm Enqereyê (özne+zarf tümleci+yüklem+dolaylı tümleç). Görüldüğü gibi Türkçede yüklem cümlenin sonuna gelirken, Kürtçede cümle kurallı olmasına rağmen yüklem, cümlenin sonuna gelmektedir. Kürtçede bir cümlenin kurulabilmesi için iki temel öğeye gereksinim vardır. Bu öğeler özne ve yüklemdir. Basitten karmaşığa doğru örnekleri sıralayalım: ez (ben) çûm (gittim) özne yüklem Yüklem şahıs zamirini alarak, yalnız başına da bir cümle oluşturabilir. Yukarıdaki örnekteki birinci tekil şahıs zamirini kaldırdığımızda, çûm (gittim) yalnız başına bir cümle oluşturabilir. Kürtçe basit cümlelerde özne başa, yüklem sona geliyor. Geçişli ve geçişsiz cümlelerin kuruluşu farklıdır. Kısacası cümlenin yapısına göre, öğelerin yeri de değişebilir. Cümlenin öğeleri şu biçimlerde dizilir: 1) Özne+tümleç+yüklem Tu li serê çiyayê Sîpanê dijî. Özne Tümleç Yüklem 2) Özne+nesne+tümleç+yüklem Şivên nanê xwe dereng xwar. Özne nesne tümleç yüklem 3) Özne+tümleç+yüklem+tümleç Hûn dê tu caran neçin Geverê. Özne tümleç yüklem tümleç Kürtçe cümlelerde vurgulanmak istenen öğe yükleme yaklaştırılır. Örnek: Ez ê kevirekî bi tevşo bişkînim. (3) (2) (1) Ez ê bi tevşo kevirekî bişkînim. (3) (2) (1) Kevirekî bi tevşo ez ê bişkînim. (3) (2) (1) Bi tevşo kevirekî ez ê bişkînim. (3) (2) (1) Kürtçede devrik cümleler de vardır. Bu cümleler daha çok şiirde ve hitabetlerde olur. Örnek: Piştî ku roja me bû [yüklem] tarî, mirin xweştir e [yüklem] ji emberê (Ehmedê Xanî). Kürt dilinin önemli bir özelliği de ergatif oluşudur. Geçişli fiillerle oluşturulan cümleler, geçişsiz fiillerle oluşturulan cümlelerden farklıdır. Bundan dolayı da Kürtçede iki grup şahıs zamiri vardır. Bu durumlarda, fiil bazen özneye göre, bazen de nesneye göre çekimlenir. Örnek: Ez te dibînim (Ben seni görüyorum). Min tu dîtî (Ben seni gördüm). Birinci cümlede fiil özneye (ez) göre, ikincisinde nesneye (tu) göre çekimlenmiştir. Bu özelliğe göre geçişli fiillerde, ismin tekil ve çoğulluğu yüklem üzerinde belli olur. Örnek: Min sêv xwar (Ben elma yedim). Min sêv xwarin (Ben elmaları yedim). Birinci örnekte elma tekil, ikincisinde çoğuldur. Ama biz tekil ve çoğulluğu ikinci cümlenin yüklemindeki “in” takısından anlıyoruz. Türkçe, Arapça ve Farsçada böyle bir olaya rastlamıyoruz. Şimdiki ve gelecek zaman kiplerinde tekil ve çoğulluk nesneden belli olur. Örnek: Ez sêvê dixwim (Ben elmayı yiyorum). Ez sêvan dixwim (Ben elmaları yiyorum). Cinsiyet Kürtçe, cinsiyet özelliğine sahip bir dildir. Tüm sözcükler dişil ve erildir. Canlı varlıklar gibi cansız varlıklar da bir cinsiyete sahiptir. Bu cinsiyet, gramatik bir olaydır. Sözcüklerin cinsiyeti iki biçimde; tamlama ve büküm takıları ile belirtiliyor. Sözcükler yalınken nötr durumdadırlar. Örnek: kevçi (kaşık), çav (göz), pênûs (kalem), giyan (ruh) vs. Tamlamalarla oluşan cinsiyet: çavê şîn: mavi göz (çav: göz [ad, eril], -ê tekil, belirtili, erillik takısı, şîn: mavi). pênûsa ziriçî: kurşun kalem (pênûs: kalem [ad, dişil], -a dişi, tekil belirlilik takısı). Bükümle oluşturulan cinsiyet durumu: siya darê nikulê dîkî Yukarıda işaretli “-a” takısı dişilliği, “-ê” takısı da erilliği ifade ediyor. Veqetandek Kürtçede tamlamalar “veqetandek” denilen takılarla oluşturulurlar. Bu takılar eril ve dişildir. Belgili ve belgisiz olmak üzere takılar ayrıca ikiye ayrılırlar. Kürtçede ismin halleri olmadığı için, tamlama ve cinsiyet takılarıyla terkipler oluşturulur. Takılar aşağıda gösterilmiştir: -ê : tekil, eril ve belirli -a : tekil, dişil ve belirli -ên : çoğul, belirli (her iki cinsiyet için) -ekî : tekil, eril, belirsiz -eke : tekil, dişil, belirsiz -ine : çoğul, belirsiz (her iki cinsiyet için) Büküm Kürtçenin en önemli özelliklerinden biri de bükümlü bir dil oluşudur. Daha önce de değindiğimiz gibi büküm, çekim sırasında kökün, özellikle de fiil kökündeki ünlünün değişmesidir. Kürtçede cümlenin değişken öğeleri (fiil, isim, zamir, takı, sayılar) bükülürler. Kurmancide yalın isim ve zamirlerin çoğul durumu takı ve fiillerin yardımıyla oluşturulur. Ama Kırmanckide yalın isimlerin çoğul durumu “-î“ekiyle oluşturulur. Örnek: Kurmanci: min pênûs bir (tekil ve belirli) min pênûs birin (çoğul ve belirli) min pênûsek bir (tekil, belirsiz) min pênûs birin (çoğul, belirsiz) Kırmancki: min say verd min sayî werdî Kurmancide eril isimlerin bükümü iki halde olur: a) “-î“ eki sözcüğün sonuna gelir. b) Eğer sözcükte “a” ya da “e” sesi varsa, bu ses “ê”ye dönüşür. Yalın Bükümlü şivan gopalê şivanî/şivên nan nên/nanî bîne aş Zîlan û Ronahî ji aşî/êş tê nivîskar nivîskêr /nivîskarî xweş nivîsandiye Dişil sözcüklerin bükümü: “ê” ünlüsü sözcüğün sonuna gelerek dişillik durumu oluşuyor. Örnek: meha biharê porê jinikê Kürtçe bükümlü bir dil olduğu için iki çeşit şahıs zamiri vardır. Bir çeşidi sade, diğeri bükümlüdür. Sade olanlar Bükümlü olanlar ez min tu te ew wî /wê em me hûn we ew wan Not: Yalın sözcüklerin önüne bir edat geldiğinde sözcükler bükülürler. Sözcük Türetme Kürtçe önden, ortadan ve sondan eklemeli bir dildir. Kürtçedeki türetme ekleri ikiye ayrılır. Birinci çeşidi yalın fiillerden türetilmiş bir fiil oluştururlar. Diğer çeşit ile isim ve sıfat türetilir. Bazen sözcüğün kökünde meydana gelen bir değişim ile de fiilden isim türetilir. Bu son kural özellikle de emir kipindeki fiillerin kökünde gerçekleşir. Örneğin, bi + şewit te (yan); emir kipinde olan bu sözcükteki “şewit” fiil kökü, “bi” emir kipi eki, “e” de ikinci tekil şahıs takısıdır. Bu fiilin kökü olan “şewit”teki “i”yı “a”ya dönüştürdüğümüzde şewat (yanma) ismi oluşur. Bunun dışında, emir kipinin kökünden ismi failler oluşturulur. Örnek: Kuştin (öldürmek) fiili emir kipinde çekimlendiğinde bi -kuj-e olur. “bi” emir kipi takısı ve ikinci tekil şahıs takısı “e”yi atıp, agir sözcüğünü önüne getirdiğimizde, agir + kuj (ateş söndürücü) sözcüğü oluşur. Türetme eklerinin üzerinde uzunca durmayacağız, ancak anlaşılabilmesi için, örneklerle kısaca değineceğiz. Önce fiil türeten eklerden örnek verelim: a) Fiil türetme ekleri ber+dan (bırakmak) da+dan (kapatmak) der+anîn (çıkarmak) hil+kirin (sökmek) ra+kirin (kaldırmak) ro+kirin (dökmek-boşaltmak) ve+xwarin (içmek) vê+xistin (yakmak) wer +girtin (giyinmek-almak) tê+koşîn (savaşmak) Şimdi de sıfat ve isimlerin önüne gelerek, yalın fiiller türeten ekleri örneklendirelim: andin, isandin, ijandin Bu eklerle geçişli fiiller türetilir. Örnek: Saz+andin =sazandin (kurmak, tertip etmek) Nerm + ijandin=nermijandin (yumuşatmak) Rep +isandin=repisandin (tıkabasa doldurmak) Aşağıdaki eklerle de geçişsiz fiiller türetilir. în, isîn, ijîn rep+isîn = repisîn (tıkabasa dolmak) saz+în = sazîn (kurulmak, tertip olunmak) nerm+în = nermijîn (yumuşamak)
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
b) İsim ve sıfat türetme ekleri
Bunlardan sonra, sıfat ve isim türeten eklere değinelim. Bu eklerle türeyen sözcükler ikiye ayrılırlar; ismî fail (özne) ve ismi mefûl (nesne) adları. Bu ekler, hem sözcüğün önüne, hem de arkasına gelirler. Önce soneklere birkaç örnek dizelim: Soneklerle sözcük türetme: kar+ker: karker (işçi) ber+ek: berek (testere) dar+ik: darik (sopacık) ser+ok: serok (başkan) aş+van: aşvan (değirmenci) rim+baz: rimbaz (mızrakçı) guh+ar: guhar (küpe) mal+dar: maldar (malı olan) teng+asî: tengasî (zorluk, engel) kirîv+atî: kirîvatî (kirvelik) xwîn+î: xwînî (kanlı) şer+oyî: şeroyî (savaşkan) yek+îtî: yekîtî (birlik) Öneklerle sözcük türetme: a+şûjin: aşûjin (çuvaldız ipi) ber+av: berav (dere kenarında bir şeyler yıkama) ser+dest: serdest (egemen) ne+yar: neyar (düşman) hem+pa: hempa (eş, dengi) hev+kar: hevkar (işbirlikçi) kele+girî: kelegirî (ağlamaklı) zir+keç: zirkeç (üvey kız) bi +kuj: bikuj (katil) bele+guh: beleguh (kulak arkası kemiği) gû +stêrk: gûstêrk (ateşböceği) Ara eklerle sözcük türetme: ser+an+ser: seranser (baştan başa) dest+e+bira: destebira (kankardeş) şad+û+man: şadûman (mutlu, şen) rû +bi+rû: rûbirû (yüzyüze) Her dilin kendine özgü kuralları, özellikleri ve kalıpları vardır. Diğer dillerden ayrılan farklılıklarının yanı sıra, ortak yanları da vardır. Bu ortak kurallar, aynı dil ailesinden olan dillerde çokca görülür. Bundan dolayı bazı dillerin ortak özelliklere ve benzer kurallara sahip olmaları son derece normal ve doğal bir durumdur. Kürtçe, birçok kural, kalıp ve özellikleriyle Farsça, Arapça ve Türkçeden ayrılmaktadır. Sonuç bölümünde, Kürtçe ve Türkçe arasındaki dilbilimsel ayrımlara değinmek istiyoruz. Türkiye’de bazı dilbilimci, siyasetçi, bürokrat, hatta değişik ve ilgisiz mesleklerden pek çok kimse hâlâ Kürtçenin bir dil olmadığını iddia ederler. Kürt dili hakkında merak sahibi olanların kafasında duru bir düşünce ve yargı oluşabilmesi için, bu iki dil arasındaki birkaç somut farkı şöyle sıralayabiliriz: • Kürtçe Hint-Avrupa dil ailesinde, Türkçe ise Ural-Altay dil ailesinde yer almaktadır. • Kürtçe cinsiyetli (eril-dişil) bir dildir. Türkçede böyle bir özellik yoktur. • Kürtçe bükümlü bir dildir, oysa Türkçe eklemeli bir dildir. • Kürtçede iki grup şahıs ve işaret zamiri mevcuttur. • Türkçe ve Kürtçe tamlamalar birbirlerinin tam tersi bir biçimde oluşurlar. • Kürtçe önden, ortadan ve sondan ek alırken, Türkçe sondan eklemeli bir dildir. • Kürtçede sözcükler iki ve üç ünsüzle (strî, stran vb) başlayabiliyorken, Türkçede sözcük başında birden fazla ünsüz bulunmaz. • Kürtçe ve Türkçe gramer, fonetik, sentaks ve türetme bakımından birbirinden ayrılır.
__________________ |
|||||||||||
|
|