|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
Ölüm nedir
Ölüme yalnızca tıbbi değil, hukuksal, ekonomik, antropolojik, dini, sosyal ve diğer açılardan yaklaşmak mümkündür. Doktorların, ölümün yalnızca tıbbi yönüyle ilgilenmeleri onları eksik ve yetersiz kılar. Çünkü, hasta-doktor ilişkisi bir teknisyen-makine ilişkisine indirgenemez; doktorlar, hastalarının bir insan olarak gereksinmelerini dikkate almak zorundadırlar. Daha ileri giderek, bunu dikkate almadan doktorluk yapılamayacağı bile söylenebilir. Doktor-hasta ilişkisinin son yarım asırdır gittikçe artan biçimde mekanikleşmesinde; doktorların eğitilmelerindeki yanlışlar kadar, toplumların yaşama bakışlarında maddeciliğin egemen olması da önemli bir etkendir. Karşılıksız veya karşılığı maddi olmayan bir iyi eylem, düş ürünü olmak zorunda değildir. Doktorluk; ne kadar gelişmiş teknolojiler kullanılırsa kullanılsın, özde, iki insan arasındaki özel ve çok yakın bir ilişki olma konumunu sürdürmelidir. Ölüm nedir? Sürekli iç içe, karşı karşıya olmamıza rağmen; üzerinde zorunlu kalmadıkça konuşmadığımız bir konudur ölüm. Bu tutumumuzun, mantıklı sayılabilecek açıklamaları vardır. Konu, pek hoşa gitmez ve çoğumuz için iticidir. Öte yandan, bir doktor olarak "ölüm" konusuna uzak durmamız söz konusu değildir. Yaşamın kalitesini artırmaya ve süresini uzatmaya yönelik çabalarımızın; ölümü tanımadan, ölümü yok sayarak anlam kazanması ve başarılı olması mümkün değildir. Ölüm ile yaşam arasındaki bağlantı bu iki kavramın tanımlarında kendini çok iyi sergilemekte; yaşamı tanımlamadan ölüm tanımlanamamaktadır... Ölümü genel anlamıyla "yaşamın olmaması" biçiminde tanımlamak çok pratik bir çözüm gibi görünmesine rağmen, bu tanım yanıltıcı olabilir. Uzayda yaşam olmaması ile uzayın ölü olması aynı değildir. Ölüm, yalnızca yaşamış veya yaşamakta olan varlıklar için söz konusu olabileceğinden, uzayın ölü olduğunu söylemek onun yaşamış olduğunu söylemek olur. Ölümü daima yaşama başvurarak tanımlamak zorunda olmamız, bizi yaşamın tutarlı bir tanımının gerekli olduğu yargısına götürür. Ancak, yaşamın her koşulda doğru ve anlamlı olan bir tanımı yapılamamış ve sınırları belirlenememiştir. Bu nedenle ölümün de ideal bir tanımı yapılamaz. Doğa, yaşam ile ölümü birbirinden ayırma konusunda bizim kadar ısrarcı değildir! Yaşamı, canlılığı belirleyen öğeler olarak şunlar gösterilebilir:
Hücre ölümü, "hücre zedelenmesi" kapsamında ayrıntılı olarak ele alındığından, burada yalnızca kısaca anımsatılacaktır. a) Nedenler ve ölüm süreci Canlı organizmada canlılık özelliklerinin tam olarak korunduğu en küçük birim olarak kabul edilen hücreler normalde sürekli olarak uyarılır ve bu uyarılara uygun karşılıklar vermeye çalışırlar. Bu işleyişi aksatan bütün etkenler ölüme neden olabilir. Çoğu canlı organizmanın vücudunun önemli bir kısmını oluşturan su bile hücreler için toksik olabilmektedir. Gene de, hücre ölümüne yol açan maddelerin temelde hangi düzenekleri bozdukları söylenebilir. Hücrenin ölümü ile sonlanan olaylar dizisinde, birbirleriyle çok sıkı ilişkileri olan bu düzeneklerin her birinin biraz da olsa katkısı bulunur. Dolayısıyla, hiçbir düzenek diğerlerinden tamamen bağımsız değildir.
Hücrelerin canlılıklarını kaybedip kaybetmediklerini göstermenin morfolojik, fiziksel ve biyokimyasal yolları vardır. Morfolojik inceleme ile bir hücrenin ölmüş olduğunu kesin olarak söyleyebilmek için, ölümün üzerinden "yeterince uzun" bir süre geçmesi gerekir. Bu süre içinde, çevredeki canlı dokudaki inaktive olmamış enzimlerin etkisiyle, ölen hücrelerde oluşan değişiklikler fark edilir hale gelecektir. Histokimyasal ve enzimatik yöntemler uygulandığında, henüz morfolojik bulgu vermemiş bir hücre ölümü saptanabilir. Ancak bu yöntemlerin uygulanabilmesi için de, ölümün üzerinden belli bir süre geçmiş olması koşulu geçerlidir. Patoloji açısından hücre ölümünün iki ana biçimi vardır: Apoptosis ve nekroz. Apoptosis (apotozis okunur), fizyolojik olaylarda sık olarak karşılaşılan bir ölüm biçimidir ve embriyolojik gelişmenin en önemli öğelerinden birini oluşturur. Embriyolojik yaşamda birbirine yapışık olan pek çok yapının (el ve ayak parmakları gibi) zamanla ayrılması, aradaki hücrelerin apoptosisi ile sağlanır. Bu nedenle, apoptosis "programlı hücre ölümü" olarak adlandırılabilir. Ancak, tümörlerde de bu tür hücre ölümü yaygındır ve bir tümörün büyüme hızını etkileyen faktörler arasında apoptosis de bulunur. Bu tür hücre ölümünün tipik özelliği, hücrenin küçülüp büzüşmesi ve kromatin örgüsünün yoğunlaşmasıdır. Apoptotik hücreler genellikle mononükleer fagositik sistem hücrelerince fagosite edilirler. Bu hücrelere karşı belirgin bir inflamatuar tepkime görülmez. Bağırsak mukozası gibi hızla yenilenen yapılarda apoptosis çok yaygın ve süreklidir. Nekroz, patolojik nedenlerle oluşmuş hücre ölümüdür ve hücreleri genellikle gruplar halinde tutar. Hücre zedelenmesine yol açabilen bütün etkenler nekroza da neden olabilir. Morfolojik açıdan nekrozun özelliklerinin iyi değerlendirilmesi, bazen etiyolojinin açıklanmasına katkı sağlayabilir. Başlıca nekroz tipleri şunlardır:
Mikrobiyolojik etkenlere bağlı nekrozların ayırıcı tanısında hem nekrotik olmayan alanlardaki inflamatuar infiltratın niteliğinden hem de lezyonda etken mikroorganizmanın bulunup bulunmadığı bilgisinden yararlanılır. Ancak, patojen mikroorganizmaların saptanmasında asıl olan mikrobiyolojik incelemelerdir. Morfolojik değerlendirmenin bu ayırıcı tanıya katkısının sınırlı olmasının nedeni, nekroz biçimlerinin yalnızca birkaç tane olmasına karşılık, mikrobiyolojik ajanların neredeyse sayılamayacak kadar çok oluşudur. Üstelik, aynı mikroorganizma, değişik koşullarda değişik morfolojik bulgulara yol açabilmektedir. Organizmanın ölümü a)Anatomik Patoloji Açısından Ölüm Patolog, organizmanın ölümünü otopside görür. Hemen bütün ölümlerde görülen tipik bulgular;
Ölü morlukları (lekeleri), kanın damarlarda göllenmesi ve zedelenen endotel katmanından dışarı eritrositlerin sızmasıyla oluşur. "Postmortem hipostaz" olarak da adlandırılan bu morluklar, yerçekiminin belirlediği bir dağılım gösterir. Lekeler ölümden yaklaşık 1-3 saat kadar sonra oluşmaya başlar ve 5-6 saat içinde belirginleşerek yaklaşık 12 saat sonra en belirgin duruma gelirler. Dokuları sıkıştıran dış etkenlerin (kemer gibi) bulunduğu bölgelerde ölü morlukları oluşmaz. Sırt üstü yatar durumda ölen bir kişide, skapuler ve gluteal bölgeler "beyaz", ense ve bel oyuntuları "mor" görülecektir. Ölü katılığı, ölümün "geç dönem" bulgularından olup, ölümden sonra (bir kas gevşemesi döneminin ardından) bütün düz ve çizgili kasların ATP eksikliği ve laktik asit fazlalığı nedeniyle sertleşmesidir. Katılığın gelişmesi kişinin ölüm nedenine, ölüm sürecine ve çevresel koşullara bağlı olarak çok değişkenlik gösterebildiğinden; ölü katılığı, ölüm zamanını belirlemede güvenilir biçimde kullanılamaz. Katılaşan kasların boyları katılaşma sırasındaki gibi kalır. (Yüksek ısıya maruz kalma ile olan ölümlerde ise kaslar büzüşüp kısalır ve ceset "fetal" bir görünüm alır). Katılık, 2-6 saat içinde alt çene, ense ve yüzde başlar; bunu izleyen saatlerde omuzlara yayılır ve 12 saat içinde bütün kasları tutar. Sonraki 12 saat içinde katılık sürer ve daha sonra gene yaklaşık 12 saat içinde kaslar yeniden gevşer (ikincil gevşeme). Ölümden 36-48 saat sonra başlayan bu gevşeme-yumuşamadan "çürüme" sorumludur. Çürüme, ölümün geç dönem belirtilerinden bir olarak kabul edilebilir ve vücutta bakterilerin en yoğun olduğu bağırsaklar bölgesinde başlar. Çürümenin dıştan görülen ilk bulgusu karın sağ yanında beliren yeşillenmedir. Ölü katılığı kıl diplerindeki kasları da tuttuğundan, cesetlerde bir süre "ürperme" görüntüsü (cutis anserina/kaz derisi) olabilir; bu bulgu, canlılığı düşündüren yanılgılara neden olabilir. Ölümün otopside karşılaşılan bu belirtileri daha çok adli tabiplerin işine yararlar. Transplantasyona aday seçiminde karar verici rol oynayan kurulların çalışmaları açısından bu ölüm bulgularının anlamı yoktur. Bu kurulların görevleri arasında 'verici' olacakların önceden seçilip belirlenmesinin yanı sıra, vericinin tıp açısından 'ölmüş olduğunun' saptanması da bulunmaktadır. Bu saptamanın olabildiğince erken yapılması, alınacak doku ve organların başarıyla transplante edilebilmeleri için çok önemlidir: Yasal ölüm gerçekleşmiş, hücresel ölüm gerçekleşmemiş olmalıdır. Bu anlamda; "ölüm"ün ne zaman gerçekleşmiş olduğunu belirlemek, yalnızca tıbbi değil; etik ve yasal birtakım yaklaşımları da gerekli kılmaktadır. Uzmanlaşmış olsun olmasın, tüm hekimlerin "ölüm tanısı" koyma ve "ölüm raporu" hazırlama sorumluluğu bulunmaktadır. b) Adli Tıp Açısından Ölüm Adli tıp açısından ele alınması gereken ilk konu, "yasal ölüm"ün gerçekleşmiş olup olmadığının saptanmasıdır. Yasalarda tanımlanan ölüm, solunum ve dolaşımın durmasıdır. Yasal ölüm (vücut ölümü) her zaman biyolojik ölüm ile örtüşmez. Solunum ve dolaşımın yalnızca dışarıdan destekle sürdürülebildiği durumlarda kişi yasal olarak ölüdür. İstatistikler açısından önemli olabilecek bir gruplama da "akut" ve "kronik" ölüm ayrımıdır. İleri yaşlı ve ağır kronik hastalığı olan yatağa bağlı bir kişinin ölümü kronik; trafik kazaları, cinayetler ve miyokard enfarktüsüne bağlı ölümlerin çoğu akuttur. Tıp teknolojisindeki gelişmeler, geride bıraktığımız yüzyılda kronik ölümlerin oranında sürekli artışa neden olmuştur. Ölümün gerçekleşmiş olduğunun saptanması için, öldüğü sanılan kişinin burun deliklerine tüy, ayna tutmak, parmağına iplik bağlamak (Magnus testi) veya nabzını almaya çalışmak gibi yollara başvurulmuştur. Larinksin stetoskop ile dinlenmesi de solunumun durduğunu anlamak için başvurulan yöntemlerden biridir. Ancak, en yaygın ve en güvenilir yöntem, kalbin stetoskopla 4-5 dakika süreyle dinlenmesidir. Bu süre içinde hiçbir kalp sesi duyulmamışsa kişinin ölmüş olduğu kabul edilebilir. Kornea ve farinks refleksleri kaybolmuştur. Pupiller önce genişler, sonra -ölü katılığının başlamasıyla- daralır. Profesyonel olmayanların henüz ölmemiş bir insanı ölü olarak değerlendirmeleri, sık görülen bir durumdur. Ancak, hekimler de bu konuda yanılabilirler. Buna özellikle suda boğulma, elektrik çarpması, narkotik veya barbitürat zehirlenmeleri ve yenidoğanda oksijensizlik durumlarında rastlanmaktadır. Savaş, salgın hastalık ve kitlesel ölümlere yol açan doğal afet durumlarında da yanlışlıkla ölüm tanısı konulması olasılığı artar. "Yalancı ölüm" olarak adlandırılan böyle durumlar korku öykülerine konu olmuştur. Kısa aralıklarla yinelenen muayeneler bu tür durumlarda doğru tanı konulmasını sağlar. Kişinin canlı olabileceği konusunda en ufak bir olasılık bile varsa, canlandırma çabaları sürdürülmelidir. Ölümün gerçekleştiği kesinleşince, adli tıp açısından yapılacak incelemenin en önemli amacı ölümün "doğal" olup olmadığının belirlenmesidir. Herhangi bir ölümle karşılaşan doktor, ölümün "doğal" olmayabileceği konusunda en küçük bir kuşku duyarsa durumu savcılığa bildirmelidir. Bu, daha çok hastane dışındaki ölümler için söz konusu olmakla birlikte, hastanelerde 'anormal ölüm' görülmeyeceği de düşünülmemelidir. Ölen kişinin öyküsünde veya muayene bulguları arasında yaralanma veya zehirlenme olasılığı söz konusuysa, ölümü açıklayabilecek anlamlı bir bulgu saptanamamışsa, tıbbi olarak otopsi yapılması için uygun girişimler yapılmış olsa bile, savcılıkla görüşülmelidir. Tıbbi amaçla yapılmakta olan bir otopsi sırasında adli önemi olabilecek bir bulgu ile karşılaşıldığında da otopsiye ara verilerek savcı aranmalıdır. Adli tıp, bazen ölümün nedeninden çok, oluş biçimiyle ilgilenebilir. Kişinin yeterli oksijen alamaması yüzünden öldüğünün anlaşılması, tıbbi bir otopside ölüm nedeninin saptanmış olması açısından yeterli olabilir. Adli açıdan ise, bu oksijensizliğin bir kaza, bir hastalık veya bir kasıt sonucunda mı geliştiği sorusunun yanıtlanması gerekir. Gene bu açıdan, kalbi delmiş bir ateşli silah mermi çekirdeğinin hangi yapıların hangi kısımlarında ne tür zedelenme yaptığının saptanması, çoğu kez merminin vücuda göğüsten mi sırttan mı girdiğinin saptanması işleminden daha az önemlidir. Yasalarımıza göre, "adli otopsi" bir patolog ve bir adli tıp uzmanı tarafından birlikte yapılmalıdır. Ancak; ülkemizin koşulları elverişli olmadığından, bu ikilinin birlikte otopsi yapmaları nadir görülen bir durumdur. c) Beyin Ölümü ve Transplantasyon Ölüm, gittikçe artan bir hızla tıbbi etiğin gündeminde ön sıralara yükselmektedir. Bunun temel nedeni, transplante edilecek organların zamanında alınabilmesi için, ölümün olabildiğince erken tanımlanması ve ölümün gerçekleşmiş olduğunun hukuksal olarak belirlenmiş olmasıdır. Ölümün tanımı konusundaki tartışmaları bir sohbet konusu olmaktan çıkarıp pratik anlamı olan bir sorun haline getiren de olayın bu hukuksal boyutudur. Ölümün herkes tarafından kabul edilebilir bir tanımının yapılması bu açıdan gereklidir. Fonksiyonel ölüm, somatik ölüm, yasal (legal) ölüm gibi ölüm tanımları yapılmış olmasına rağmen, tıp açısından -organ nakli amacıyla kullanılabilecek - en güvenilir tanım olarak "beyin ölümü" kabul edilmektedir. Beyin ölümü, beyin ve beyin sapının bütün işlevlerinin geri dönüşsüz olarak ortadan kalkmasıdır.
İnsanın (Bireyin) Ölümü Hastalar açısından bakıldığında, önemli olan tek şey bireysel ölümdür. Hastanın bakış açısını dikkate almak tıp etiğinin temel kavramlarından biridir. Doktorların, ölümün etik, sosyal ve felsefi anlamı konusunda da bilgili olmaları, kendilerini eğitmeleri gereklidir. İnsanların kendi ölümleri konusunda ne düşündüklerini bilmeden onlara yardımcı olabilmek zordur. Bu konuda, Tolstoy'un "İvan İlyiç'in Ölümü" adlı uzun öyküsünü okumak iyi bir başlangıç olabilir:
"Ölümün tıpsallaştırılması" terimi, 1950'lere kadar olan dönemde, yakınların önünde, "anne", "baba", "dede", "nine" olarak yaşanan, herkesin geçmişini ve geleceğini değerlendirme fırsatı bulduğu toplumsal bir olay olan ölümün günümüzdeki değişimini anlatır. Günümüzde; ölümler, bir hastane odasında, çevresinde borular, kablolar, makineler olan bir "organizmanın" çalışmaz hale gelmesi biçiminde gerçekleşmektedir. İnsanın, kişiliği, anıları, ilişkileri olan bir "birey" olarak ölebilmesi artık zordur. Öte yandan, tıbbın kendini görevli saydığı bu konuda ne denli başarılı olduğu da sorgulanabilir: Kaliforniya' da 1976'da doktorların yaptığı 5 hafta süreli grev sırasında, Los Angeles kentinde haftalık ölüm oranı 100 binde 19.8'den 16.2'ye düşmüş; grevin bitmesinden sonraki hafta bu oran 20.4'e çıkmıştır. Tıbbi etik, doktor ve hastaların haklarını, görevlerini ve birbirleriyle ilişkilerini inceler. Başka bir deyişle, doktorun mesleğini nasıl icra edeceği konusu tıbbi etiğin alanına girer. Doktor-hasta ilişkisini herhangi iki insanın ilişkisinden farklı kılan özelliklerin fazlalığı, doktorların bu konuda iyi bilgilenmiş olmalarını gerektirmektedir. Günümüzün geçerli etik yaklaşımları, hastayı doktorun buyurduklarını yapan pasif bir konumda değil, kendisine yapılacak olanları anlayan, yeri geldiğinde belirleyen ve onaylayan aktif bir konumda tutmaktadır. İnsanların ölüme yaklaşımlarını belirlemede dinsel kavramların da önemli yeri vardır. Ölümden sonra neler olacağını dinsel bağlam dışında düşünmek zordur. Özellikle ölmekte olan hastaların gereksinimlerini karşılamayı amaçlarken özen gösterilmelidir. Bu dönem, inançların sorgulanması/sınanması için uygun sayılmaz. Doktor ve hastanın böyle bir dönemde herhangi iki insan gibi tartışmaları, birbirlerinin düşüncelerini eleştirmeleri iyi bir profesyonel ilişki olarak kabul edilemez. Doktor, ettiği yeminin de gereği olarak, -kendi inancına ne kadar ters olursa olsun- her türlü inanca saygı göstermek durumundadır. Hastanelerde, ölümü yaklaşan hastaların çevresinde -terim uygunsuz kaçsa da- bir "bilgi oyunu" oynanır. Ölmekte olan ve çevresindekiler, kalan yaşam süresi konusunda bir diğerinin ne bildiğini tahmin etmeye çalışırlar. Ölmekte olanın ailesi de hastayı incitme korkusuyla suskun kalır veya ne söyleyeceklerini bilemediklerinden ondan kaçar. Doktorlar terminal dönemdeki hastanın, kendi durumunun ne kadar ağır olduğunu öğrendiğinde umutsuzluğa kapılacağı ve bunun ölümü hızlandıracağı inancıyla oyuna katılırlar. Ölecek olan bile, yakınlarının ve hastane çalışanlarının gayretlerini fark ettiğini göstermek ve bunların etkili olduğunu onlara kanıtlamak için oyuna katılır. Doktorun ölmekte olanlara yönelik görevi, onların biyolojik birer nesne olarak değil, düşünen, anlayan, sosyal konumu ve anıları olan "bireyler" olarak ölebilmelerini sağlamaktır. Bu, insanı yaşatmaya çalışmaktan daha az kutsal değildir. Sonuç Bu ders notunun amacı, ölüm konusunda bilgilenmeniz kadar -hatta ondan çok- düşünmenizi sağlamaktır. Bu konudaki bazı sözlere bakıldığında, ölümün burada değinilmeyen boyutları da sezilebilir. Doktorlar, en çok ölü ve ölüm gören insanlardandır; ölüme ilgisiz kalamazlar! Çoğu insan, düşünmektense ölmeyi yeğler. Bertrand Russell Ölmekten korkuyor değilim; ölürken orada olmak istemiyorum, o kadar... Woody Allen Ölümsüzlük arzusunu doğuran, ölüm korkusu değildir; ölümsüzlük arzusu, ölüm korkusunu doğurur. Otto Weininger Dizleri üstünde yaşamaktansa, ayakları üstünde ölmek yeğdir. Emiliano Zapata Hiçbir şey için ölmeyecek biri, yaşamayı hak etmemiştir. Martin Luther King, Jr. Yaşam güzeldir. Ölüm huzur doludur. Zor olan, birinden ötekine geçmek... Isaac Asimov |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#4 (permalink) | ||||||||||||
|
Alıntı:
umarım bir dahaki sefere okusunuz ... yardımcı olabildiysem zati mutereminize ne mutlubana
__________________ |
||||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Dini Terimler Ve Anlamlari | çar gav | İslami Sohbet | 6 | 10-08-2008 08:52 PM |
| Dini Terimler... | zîvûzêr | İslami Sohbet | 4 | 10-08-2008 08:50 PM |
| Sivas Şehitlerini Otopsi Raporlari | Ersin | Alevilik | 12 | 09-06-2008 11:52 AM |
| dini bilgiler | cakmakmy | İslami Sohbet | 14 | 12-03-2007 10:58 AM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.