Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Very Important Person Area > Dersler,Yıllık Ödev, Tez > Felsefe

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 24-01-2007, 10:17 PM   #6 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Mesaj: 2,391
Üye No: 2482
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 192000
Rep Puanı : 5271150
Rep Derecesi
Bedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Jaques Derrİda

JAQUES DERRİDA

15 temmuz 1930, Cezayir el-Biar da doğdu. Fransız düşünür ve dilbilimcisidir. Fransız felsefesine yapısalcılığın egemen olduğu dönemden başlayarak dil sorunlarıyla ilgilenmiş, Yazı yazma kavramlarını yeni bir anlayış ele alarak göstergebilim alanında da etkili olmuştur.
Yahudi kökenli bir ailenin çocuğu olan Derrida Cezayir’de doğdu. On dıkuz yaşında Fransa’ya gitti. Öğrenimini Yüksek Öğretmen okulunda (Ecole normale Superiore) tamamladı. 1956 da Abd’ye giderek Harvard, johns Hopkins ve Yale üniversitelerinde ders verdi. 1960 ta Paris’e döndü. Paris Üniversitesinde ve Yüksek öğretmen okulu’nda (1965) öğretim üyeliği yaptı. Bu arada, dönemin önde gelen edebiyat dergilerinden Tel Quel’de felsefe yazıları yazdı. 1983 te, Paris’te kurulan Uluslararası Felsefe Yüksekokulu’nda ders vermeye başladı.
Derrida’nın felsefe görüşlerinin temelinde Nietzche, Heidegger ve Husserl gibi ünlü Alman filozofların dil konusundaki görüşler,i yer alır. Çağdaş dilbilim çalışmlarından yararlanmakla birlikte yer yer bunları eleştirmiş ve gramatoloji (yazıbilim) adını verdiği farklı bir görüş getirmiştir. Geleneksel Batı ****fiziğini eleştirmek amacıyla geliştirdiği yaklaşım dekonstrüksiyonadıyla anılır. Derrida’ya göre felsefenin bileşenlerine ayrılması Batı ****fiziğinin üzerinde yükseldiği birçok hiyerarşik karşıtlığın sorgulanmasını içerir. Dekonstrüktiv yöntem öncelikle dilin mantığının parçalanmasını gerektirir; çünkü her metin aslında görünürde ortaya koyduğunun tam karşıtı olabilecek konumlardan izler barındırır. Bu yöntemin temel hedeflerinden biri de Derrida’nın logos egemenliği ya da söz merkezcilik adını verdiği yapısal eğilimin eleştirisidir. Buna göre tün Batı felsefesi söz ve ses egemenliği üzerinde yükselir.Derrida’ya göre, felsefe tarihinde logosun(söz) egemenliği sürmekteydi. Yazı ve im ise yalnızca yardımcı bir araç olarak görülüyordu. Bu yüzden us, özne gibi kavramlar yaygınlık kazanmış, söylenen söz yazılan sözden daha önemli olmuştu. Oysa, söz bir im aracılığı ile somutlaşarak yazıyı oluşturur ve yalnızca bu yolla anlam kazanırdı. Derrida’nın bu görüşleri ile, göstergebilim bir başka temsilcisi olan Ronald Barthes görüşleri arasında benzerlikler vardır.
Derrida’nın yapı bozmaya dayalı eleştirel stratejileri Fransa’nın dışında, özellikle ABD’de post-modernist düşüncenin önemli bileşenlerinden biri olmuş, Paul de Man, Geofrey Hartman ve Harold Bloom gibi eleştirmenlerin yapıtlarıyla daha çok edebiyat eleştirisi alanında yaygınlaşmıştır.



Gİovannİ Battİsta Vİco


Giovanni Battista (1668-1744) İtalyan düşünürü.... Napoli Üniversitesi dil uzluğu (belagat) profesörüydü. Yaşadığı çağdan yüzyıl sonra, XIX. Yüzyılda ünlenmiştir. İtalyan hukukçu, tarihçi ve eleştirimcidir. Descartes Okulunun da ılımlı ve akıllı bir hasmı olarak felsefe tarihinde yerini almıştır. Vico, tarih felsefesinin İbn-i Haldun’dan sonra gelen kurucu ve geliştiricilerindendir. 23 haziran 1668’de Napoli’de doğdu, 21 ocak 1744’te de bu şehirde öldü. Fakir bir kitapçının oğluydu. XVIII. Yüzyıl bilginleri içinde çalışkanlığı oranında talihsiz bir ömür geçirmiş olan bu büyük adamın hayatına dair geniş bilgilerimiz yoktur. Vico, Napoli’den hiç ayrılmamış, daha gençliğinde kalabalık bir aileye destek olmak zorunda kalmıştır. Dokuz yıl bir keşişin yeğenine eğitmenlik yapmış ve kırk yıl Napoli Üniversitesinde retorik okutmuştur. Geniş bilgisine karşın, kendisine refah ve onur sağlayacak olan bir hukuk kürsüsü yarışmasını kazanamamıştır. Fakir bir hayata sürdükten sonra,1774 yılında Napoli’de ölmüştür..
Napoli Kralı, neden sonra onun nadir liyakatini fark ederek, kendi vakanüvisliğine atamak istemişti. Bu kadar zorluklara karşın Vico, bir bilge cesareti içinde düşünmek, incelemek ve yazmak için duyduğu aşkı yitirmedi; manzum ve mensur bir çok eser yazdı; umudunu ****netle tanrıya, adalete ve ardıllara bağladı; gerek İtalya, gerek Avrupa onun değerini geç tanıyabildi. Ölümünden ancak elli yıl sonra, eserleri dikkati çekmeye başladı. Herder, Wolf ve Goethe, onu Almanlara salık verdiler; 1822’de eserleri Almanca’ya çevrildi; beş yıl sonra da M. J. Michelet’in çevirdiği bir parçasıyla Fransızlara da tanıtılmış oldu. Vico’nun Latin ve İtalyan dili bakımından üslubu, Latin yazarları hakkındaki geniş bilgisine layık bir güç ve orjinalliğe sahiptir. Bununla birlikte düşüncelerini anlatmak ta bulanık terimler kullanmaktan kurtulamamıştır. Eskilerin felsefesiyle ve daha çok Eflatun’la beslenmiş, tüm Roma hukuk anıtlarını kavramış, antiketinin şiir dehasına nüfuz etmiş, bunlarla canlanmış, düşünleri (fikir) genelleştirmek ve bunları görünüşte pek dağınık olan olguların derinliğinden bulup çıkartmak gibi yüksek yeteneklerle bezenmiş olan Vico, yepyeni bir tarih felsefesi kurma projesini tasarlamıştır. Tarihçi Miçhelet, onu “tarih felsefesinin babası” sayıyor. Bu yargıya neden olan yapıtının adı Principii di una Scienza Nouva (Yeni Bir Bilimin İlkeleri, 1725)’dir. Çağı için yeni, ama temelde ve gerçekte bilim dışı düşünceler ileri sürmüştür. Herhangi bir şeyi ancak onu yapanın anlayabileceğini söyler, doğayı Tanrı yaptığı için insanlar anlayamazlar, insanlara ancak kendi yaptıkları tarihi anlayabilirler, ne var ki bu tarih de Tanrısal bir planın gerçekleşmesidir, insanlar bu planın güdümünde tarih yapmaktadırlar. Şöyle diyor Ulusların tarihini insanların yaptıkları doğrudur. Ama bu dünya insanların hesapladıkları özel amaçlardan üstün, kimi zaman değişen ve genellikle bunlara karşıt bir nitelikte bir ruhun ürünüdür. O, bu özel ve kısıtlı amaçları daha derin amaçlara varmak yolunda bir araç olarak kullanmış ve bunlardan insan türünü sürdürmek için yararlanmıştır. Tarihi yapan Tanrı mı ya da insanlar mı? Vico’nun bu konudaki ileri sürüşleri bulanık ve karışıktır. Kimi yorumcular onun yapıtının yasaklanmasından korktuğu için Tanrı’yı ileri sürdüğünü söylerler. Buna karşı İtalyan düşünürü Benedetto Croce, onun “dini bütün bir hıristiyan” olduğunu ileri sürer ve şöyle der Şurada burada kozmolojik ve fizik romanlar yazan Tanrıbilimsel, bilinemezci ve hatta fantastik bir Vico bulabiliriz, ama ne kadar aranırsa aransın, yapıtı boyunca özdekçi (maddeci) bir Vico bulunamaz . Vico’nun din konusundaki düşünceleri de çelişik ve bulanıktır. Bir yandan “en vahşi şeyler yapmaya yönelten tek şeyin din olduğunu” söylerken öte yandan “hıristiyan dini tek gerçek dindir, ötekiler uydurmadır ve yalandır”der. Vico’nun, büyük ününe karşın, tarih anlayışı bu nedenlerden ötürüdür ki bilimdışıdır. Tarihsel kurumların birbirleriyle bağıntılı (konsensüs) bir durumda bulmaları doğal ve zorunludur, ama böylesine bir döngü içinde bulundukları varsayımı bilim dışıdır. Bütün bu kurguların (spekülasyonların) içinde Vico’da bulunabilecek tek sağlam düşünce tarihi insanların yapmakta oldukları” düşüncesidir, ne var ki yukarıda değindiğimiz gibi, tanrıyı işe karıştırmakla bu düşüncede bulandırılmıştır. Vico Autobiorafia (Öz yaşam öyküsü)adlı yapıtında tarih anlayışını Platon, Tacitus, Bacon ve Grotius’a borçlu olduğunu söylemekle yetinmektedir. Toplum biliminin doğuşundan çok önce toplum olgularının tarihsel evrimini incelediği için Vico’yu “toplum biliminin babası” sayanlar da vardır. Ne var ki bütün bu yakıştırmalar, tarihsel süreçte İbn-i Haldun (1334-1406) gibi gerçek bir ökeyi (dahiyi) görmezlikten gelmenin ürünüdür.









Claude Levi-strauss


1908 Brüksel doğumlu,Fransız etnolog, sosyolog ve antropolog. Ressam babasının ilginç nesnelere duyduğu koleksiyoncu merakını izleyerek ilkel sanat ürünleriyle müzik araçlarını toplamayı iş edindi. Paris'e yerleşen ailesinin desteğiyle önce hukuk okudu, sonra felsefeye ilgi duydu, gerekli doktora çalışmasını yaparak felsefe doçenti sanını aldı, lise öğretmenliklerinde çalıştı (1931 sonrası), asıl alanı ise ABD'li budunbilimci Robert Harry Lowie'nin ilk önemli eserini ( ilkel Toplum, 1920) okuyup inceleyince buldu, aynı zamanda İnsanbilimi'ne yakınlık duydu. Brezilya'da sosyoloji öğretimi sırasında iç toprakların derinliğine geziler yapma fırsatını buldu, savaş yüzünden orduya katıldığı güne kadar (1939) çalışmalarım sürdürdü, 1941'den sonra New York'taki görevi sırasında da budunbilimin ana sorunları üzerinde derinliğine durdu, Jacobson, f. Saussure gibi dilbilimcilerin ısrarla üzerinde durdukları "yapı" ve "yapısalcılık" konularında yoğunlaştı. Kültür danışmanlığı yaptı. 1959'da görevlendirildiği College de France'ta hem antropoloji kürsüsünü doldurdu, hem laboratuarını yönetti.
Claude Levi-Strauss Paris'te, üniversiteden bağımsız bir öğretim kurumu olan College de France'da Sosyal Antropoloji profesörüdür. Kendisinin, bu akademik uğraşın Anglo,Amerikan dünya dışında kalan en seçkin sözcüsü olduğu kabul edilir. Ancak, kendilerini sosyal antropolog olarak tanımlayan bilim adamları iki türdendir. Birinci türün öncü örneği the Golden Bough'm yazarı Sir James Frazer (1854-1941) idi. Frazer bilgi dağarcığı son derece zengin, ancak yazılarının konusu olan ilkel insanların yaşamlarını dolaysız olarak tanımayan biriydi. İnsanın yarattığı kültürün ayrıntılarını dünya ölçeğinde karşılaştırarak insan psikolojisinin doğası hakkındaki temel doğruları keşfetmeyi umuyordu. İkinci türün öncü örneği Polonya'da doğup sonradan İngiliz vatandaşı olan Bronislaw Molinowski idi. Molinowski akademik yaşamının büyük bölümünü, dört yıl süreyle bir küçük Melanezya köyünde kendisinin kişisel olarak yürüttüğü araştırmaların sonuçlarını çözümleyerek geçirdi. Amacı, bu egzotik topluluğun bir toplumsal sistem olarak nasıl "işlediğini" ve bireylerin beşikten mezara nasıl yaşadıklarını göstermekti. İnsan kültürleri arasındaki genel benzerliklerden çok ayrılıklarla ilgileniyordu.
Günümüzde İngiltere ya da Birleşik Amerika'da kendilerini sosyal antropolog olarak tanımlayanların çoğu "işlevselci" olma iddiasındadır; bunlar ana çizgileriyle Malinowski'nin üslup ve geleneğini sürdürür. Buna karşılık Claude Levi-Strauss, Frazer'in üslubunu değilse de geleneğini benimsemiş bir sosyal antropologdur. Onun asıl amacı, herhangi bir toplumun ya da toplumlar grubunun örgütlenmesini değil, "insan düşüncesi"ne ilişkin olguları ortaya koymaktır. İkisi arasında temel bir ayrını vardır.
Kendi döneminde Molinowski'nin güçlü bir ünü vardı. Genel olarak halk arasında özgür aşkın sözcüsü olarak tanınıyordu. Levi-strauss'un sicili daha değişiktir. Kendisi başlangıçtan bu yana katıksız bir bilim adamı- aydın olmuştur. İster Fransızca ister İngilizce olsun, yazılarının belirgin özelliği zor anlaşılır olmasıdır; sosyolojik kuramlarında insana şaşkınlık veren bir karmaşıklık ile bunaltan bir birikimin birleştiği görülür. Kimi okurlar kandırıldıklarını bile sanırlar. Olağanüstü saygınlığına karşın bugün bile meslektaşları arasında kendisini eleştirenlerin sayısı yolunu izleyenlerden çok fazladır. Yine de Levi-Strauss'un akademik önemi sorgulanamaz. Kendisi, düşüncelerinin yeniliğinden çok bunları korkusuzca, yepyeni bir biçimde uygulamaya çalışması yüzünden beğenilir. Alışılagelmiş olgulara yeni bakış açıları önermiştir. İlginç olan yöntemidir, yöntem uygulandığında ortaya çıkan sonuçlar değil.

Yöntemi tek başına alındığında antropolojik olduğu kadar dilbilimsel olduğu da görülür. Çok çeşitli türden düşünür, edebiyat, siyaset, eski çağ felsefesi, din ve sanat öğrencisi arasında geniş ilgi uyandırmıştır. Levi-Strauss'un yazılarından sızan yaşamöyküsel bir olgu da kendisinin yetenekli bir müzisyen olduğudur. Levi-Strauss'un tarihe bakışı çok açık değildir. Levi-Strauss'un tarih anlayışının iki öğesi özel önem taşır. Birinci olarak, tarih artsüremli ve antropolojiyi kültürler arası karşılaştırmalı ama eşsüremli olarak incelemenin, aynı işi yapmak için iki seçeneği oluşturduğunu savunmaktadır. İkinci olarak Levi-Strauss tarih geçmiş olayların anımsanması biçimini aldığında, düşünür için geçmişim değil şimdiki zamanın bir parçası olduğunda ısrar etmektedir. Düşünen insan için anımsanan tüm deneyimler eşzamanlıdır; söylemde olduğu gibi tüm olaylar eşsüremli tek bir bütünün parçalarıdır. Burada Levi,Strauss Proust'u model olarak almaktadır. Levi-strauss'un zaman anlayışı jeolojiktir. Her ne kadar Tyler ve Frazer gibi, çağdaş ilkel insanların töreleriyle ilgilenmesinin nedeni bunları bir anlamda ilk olarak görmesiyse de, Frazer gibi ilk olanın alt düzeyde olduğunu savunmamaktadır.
Levi-Strauss hayalci bir kimsedir ve hayal görenlerin ortak sorunu, kendi dışındaki herkesin çevrede gördüğü basit olgusal dünyayı fark etmekte çok zorluk çekmeleridir. O'nun, antropolojik çalışmalarını bu yolda sürdürmesinin nedeni, ilkel insanları tüm insan soyu için zorunlu olan özün "indirgenmiş modeli" olarak görmesidir antropolojik araştırma çok çeşitli biçimlerde yapılabilir. Bir yol Malinowski gibi doğrudan yerel öğeleri kullanmaktır ve bu yöntem artık hemen hemen tüm Anglo-Amerikan sosyal antropologlarca yeğlenmektedir. Kendisinden önce gelen Frazer ve izleyicileri gibi Levi-Strauss'un da araştırmalarını dayandırmayı seçtiği yöntem ise bundan tümüyle farklıdır. Levi-Strauss'un etnografık gözlemlerinin çoğu ilk kaynak olarak özel kişi ve tercümanlara dayanmakta, bunlardan edinilen bilgiye gelenek ve töreler titiz, ancak anlaşılmayacak bir biçimde betimlenmektedir.
Levi-Strauss'un asıl eğitimi hukuk ve felsefedir aynı zamanda şairdir de şiirleri hiç yayınlanmamıştır. Levi-strauss kendi ülkesindeki aydınlar arasında "yapısalcılığın" önde gelen sözcüsü olarak belirmiştir.



Bedirxan is offline  
Eski 24-01-2007, 10:18 PM   #7 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Mesaj: 2,391
Üye No: 2482
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 192000
Rep Puanı : 5271150
Rep Derecesi
Bedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Claude Levi-strauss


1908 Brüksel doğumlu,Fransız etnolog, sosyolog ve antropolog. Ressam babasının ilginç nesnelere duyduğu koleksiyoncu merakını izleyerek ilkel sanat ürünleriyle müzik araçlarını toplamayı iş edindi. Paris'e yerleşen ailesinin desteğiyle önce hukuk okudu, sonra felsefeye ilgi duydu, gerekli doktora çalışmasını yaparak felsefe doçenti sanını aldı, lise öğretmenliklerinde çalıştı (1931 sonrası), asıl alanı ise ABD'li budunbilimci Robert Harry Lowie'nin ilk önemli eserini ( ilkel Toplum, 1920) okuyup inceleyince buldu, aynı zamanda İnsanbilimi'ne yakınlık duydu. Brezilya'da sosyoloji öğretimi sırasında iç toprakların derinliğine geziler yapma fırsatını buldu, savaş yüzünden orduya katıldığı güne kadar (1939) çalışmalarım sürdürdü, 1941'den sonra New York'taki görevi sırasında da budunbilimin ana sorunları üzerinde derinliğine durdu, Jacobson, f. Saussure gibi dilbilimcilerin ısrarla üzerinde durdukları "yapı" ve "yapısalcılık" konularında yoğunlaştı. Kültür danışmanlığı yaptı. 1959'da görevlendirildiği College de France'ta hem antropoloji kürsüsünü doldurdu, hem laboratuarını yönetti.
Claude Levi-Strauss Paris'te, üniversiteden bağımsız bir öğretim kurumu olan College de France'da Sosyal Antropoloji profesörüdür. Kendisinin, bu akademik uğraşın Anglo,Amerikan dünya dışında kalan en seçkin sözcüsü olduğu kabul edilir. Ancak, kendilerini sosyal antropolog olarak tanımlayan bilim adamları iki türdendir. Birinci türün öncü örneği the Golden Bough'm yazarı Sir James Frazer (1854-1941) idi. Frazer bilgi dağarcığı son derece zengin, ancak yazılarının konusu olan ilkel insanların yaşamlarını dolaysız olarak tanımayan biriydi. İnsanın yarattığı kültürün ayrıntılarını dünya ölçeğinde karşılaştırarak insan psikolojisinin doğası hakkındaki temel doğruları keşfetmeyi umuyordu. İkinci türün öncü örneği Polonya'da doğup sonradan İngiliz vatandaşı olan Bronislaw Molinowski idi. Molinowski akademik yaşamının büyük bölümünü, dört yıl süreyle bir küçük Melanezya köyünde kendisinin kişisel olarak yürüttüğü araştırmaların sonuçlarını çözümleyerek geçirdi. Amacı, bu egzotik topluluğun bir toplumsal sistem olarak nasıl "işlediğini" ve bireylerin beşikten mezara nasıl yaşadıklarını göstermekti. İnsan kültürleri arasındaki genel benzerliklerden çok ayrılıklarla ilgileniyordu.
Günümüzde İngiltere ya da Birleşik Amerika'da kendilerini sosyal antropolog olarak tanımlayanların çoğu "işlevselci" olma iddiasındadır; bunlar ana çizgileriyle Malinowski'nin üslup ve geleneğini sürdürür. Buna karşılık Claude Levi-Strauss, Frazer'in üslubunu değilse de geleneğini benimsemiş bir sosyal antropologdur. Onun asıl amacı, herhangi bir toplumun ya da toplumlar grubunun örgütlenmesini değil, "insan düşüncesi"ne ilişkin olguları ortaya koymaktır. İkisi arasında temel bir ayrını vardır.
Kendi döneminde Molinowski'nin güçlü bir ünü vardı. Genel olarak halk arasında özgür aşkın sözcüsü olarak tanınıyordu. Levi-strauss'un sicili daha değişiktir. Kendisi başlangıçtan bu yana katıksız bir bilim adamı- aydın olmuştur. İster Fransızca ister İngilizce olsun, yazılarının belirgin özelliği zor anlaşılır olmasıdır; sosyolojik kuramlarında insana şaşkınlık veren bir karmaşıklık ile bunaltan bir birikimin birleştiği görülür. Kimi okurlar kandırıldıklarını bile sanırlar. Olağanüstü saygınlığına karşın bugün bile meslektaşları arasında kendisini eleştirenlerin sayısı yolunu izleyenlerden çok fazladır. Yine de Levi-Strauss'un akademik önemi sorgulanamaz. Kendisi, düşüncelerinin yeniliğinden çok bunları korkusuzca, yepyeni bir biçimde uygulamaya çalışması yüzünden beğenilir. Alışılagelmiş olgulara yeni bakış açıları önermiştir. İlginç olan yöntemidir, yöntem uygulandığında ortaya çıkan sonuçlar değil.

Yöntemi tek başına alındığında antropolojik olduğu kadar dilbilimsel olduğu da görülür. Çok çeşitli türden düşünür, edebiyat, siyaset, eski çağ felsefesi, din ve sanat öğrencisi arasında geniş ilgi uyandırmıştır. Levi-Strauss'un yazılarından sızan yaşamöyküsel bir olgu da kendisinin yetenekli bir müzisyen olduğudur. Levi-Strauss'un tarihe bakışı çok açık değildir. Levi-Strauss'un tarih anlayışının iki öğesi özel önem taşır. Birinci olarak, tarih artsüremli ve antropolojiyi kültürler arası karşılaştırmalı ama eşsüremli olarak incelemenin, aynı işi yapmak için iki seçeneği oluşturduğunu savunmaktadır. İkinci olarak Levi-Strauss tarih geçmiş olayların anımsanması biçimini aldığında, düşünür için geçmişim değil şimdiki zamanın bir parçası olduğunda ısrar etmektedir. Düşünen insan için anımsanan tüm deneyimler eşzamanlıdır; söylemde olduğu gibi tüm olaylar eşsüremli tek bir bütünün parçalarıdır. Burada Levi,Strauss Proust'u model olarak almaktadır. Levi-strauss'un zaman anlayışı jeolojiktir. Her ne kadar Tyler ve Frazer gibi, çağdaş ilkel insanların töreleriyle ilgilenmesinin nedeni bunları bir anlamda ilk olarak görmesiyse de, Frazer gibi ilk olanın alt düzeyde olduğunu savunmamaktadır.
Levi-Strauss hayalci bir kimsedir ve hayal görenlerin ortak sorunu, kendi dışındaki herkesin çevrede gördüğü basit olgusal dünyayı fark etmekte çok zorluk çekmeleridir. O'nun, antropolojik çalışmalarını bu yolda sürdürmesinin nedeni, ilkel insanları tüm insan soyu için zorunlu olan özün "indirgenmiş modeli" olarak görmesidir antropolojik araştırma çok çeşitli biçimlerde yapılabilir. Bir yol Malinowski gibi doğrudan yerel öğeleri kullanmaktır ve bu yöntem artık hemen hemen tüm Anglo-Amerikan sosyal antropologlarca yeğlenmektedir. Kendisinden önce gelen Frazer ve izleyicileri gibi Levi-Strauss'un da araştırmalarını dayandırmayı seçtiği yöntem ise bundan tümüyle farklıdır. Levi-Strauss'un etnografık gözlemlerinin çoğu ilk kaynak olarak özel kişi ve tercümanlara dayanmakta, bunlardan edinilen bilgiye gelenek ve töreler titiz, ancak anlaşılmayacak bir biçimde betimlenmektedir.
Levi-Strauss'un asıl eğitimi hukuk ve felsefedir aynı zamanda şairdir de şiirleri hiç yayınlanmamıştır. Levi-strauss kendi ülkesindeki aydınlar arasında "yapısalcılığın" önde gelen sözcüsü olarak belirmiştir.









Max Ferdinand Scheler

"Yaşantı"nın, başta dinsel, kişisel, toplumsal, tarihsel yönleri olmak üzere, her birine gereken önemi verecek biçimde bütün yönleriyle ele alınması gerektiğini savunan Alman görüngübilimci, toplum felsefecisi, bilgi toplumbilimcisi. Hemen hemen felsefesinin tamamında geleneksel filozofların çoğunlukla gözardı ettiği düşüncenin duygusal temelleri üstüne yoğunlaşan Scheler, Münih kentinde doğmuş, Jena'da ögrenim görmüş, 1907'de döndüğü Münih'te görüngübilimle, özellikle de önceki dönem Husserl görüngübilimiyle ve Husserl'in Münih Okulu izleyicilerince uygulanan gerçekçi görüngübilimle tanışmıştır.

Dilthey ile Bergson'un yaşam felsefelerinden büyük ölçüde etkilenen Scheler’in ilk çalışmaları, etik alanında daha sonra oluşturacağı değer kuramına yönelik ön hazırlık niteliğindeki görüngübilimsel araştırmalardan oluşmaktadır. Bu ilk çalışmalarında "duygudaşlık" ile "gücenme" duygularının betimlenmesi üzerine yoğunlaşan Scheler, formculuk üzerine kurulu kantçı usçuluğun eleştirisini yapmıştır. Bunun yanında Scheler, I. Dünya Savaşı sırasında ateşli bir ulusçu olarak savaşı destekleyen, savaşın neden gerekli olduğunu modem kültüre yönelik felsefı eleştirileriyle temellendirmeye çalışan denemeler yazmıştır.
Daha sonraları çok daha geniş, çok daha kapsamlı bir toplum tasarımına geçmiş olmakla birlikte, yaptığı modernlik eleştirileri yazılarının değişmez konularını oluşturmaktadır. Bu eleştirilerin temel hedeflerinden biri, İngilizce konuşulan ülkelerin felsefelerinin doğalcılığı ile us yürütmeye dayalı çıkarsamacılığıdır. Savaştan sonra katolikliğe geçişi, görüngübilimsel betimleme yöntemini dinsel görüngülere ve duygulanımlara uygulamasına olanak tanımış, daha sonraları ise bu yöntemi çoğunlukla insanbilim ile doğa bilimlerinin izleklerine uygular olmuştur.

Scheler son dönem yazılarında daha çok modern bilimin yükselişiyle birlikte ortaya çıkan ****fizik felsefe sorunları üstünde durmuştur. Düşüncelerinde çok derin içgörülerle karşılaşılmasına karşın bu içgörülerin genellikle dizgeli bir biçimde düzenlenip sağlam bir biçimde temellendirilmemiş oluşları felsefesinin en belirgin özelliklerinden birini oluşturmaktadır.

Scheler'in felsefesinin kuşkusuz en önemli bölümünü Kant etiğine karşı geliştirilen nesnel değerler sıradüzeninin a priori olarak duygusal bakımdan kavranmasını amaçlayan değer çözümlemeleri üstüne kurulu etik öğretisi oluşturmaktadır. Geliştirdiği etiğin özce "kişiselci olduğunu özellikle vurgulayan Scheler , bu bağlamda "kişi"yi "ben"den kesin çizgilerle ayırarak kişisel değerleri her bakımdan üstün kılmaya çalişmaktadır. Bu bağlamda, en üst konuma yerleştirilen söz konusu kişisel değerleri değişik toplumsal etkileşim biçimleri için sunduğu çözümlemelerle ilişkilendirmeye ayrı bir özen göstermiştir. Bilgi kuramı alanında daha çok pragmacı bir yaklaşımı benimseyen Scheler bu yaklaşımı bilim ile algı alanlarına uygularken, felsefeyi özlerin görüsünü araştıran bir disiplin olarak tanımlamıştır. Öte yanda Scheler 'in din felsefesine büyük ölçüde Tanrı'ya sevgi yoluyla ulaşılabileceğini savunan Augustinusçıı anlayış ile Tanrı'nın us yoluyla bilinebileceğini ileri süren Aquinasçı anlayışı uzlaştırma çabası olarak bakılabilir. Nitekim özellikle son dönem çalışmalarında felsefi insanbilim ile merafizik sınırları çizilmiş ikici bir yaklaşım sergileyen Scheler 'in, bu bağlamda duygudaşlık kavramı üstüne yoğunlaşarak tinsel sevgi ile yaşam itkisi arasındaki geleneksel çatışkıyı ortadan kaldırma arayışı içinde olduğu gözlenmektedir.

Scheler 'in görüngübilim yönteminin belkemiğini, yaşamında baştan beri hep bulunmalarına karşın bilenden a priori anlamda bağımsız olan özlerin nesnelliği anlayışı oluşturmaktadır. Bu anlamda Scheler 'e göre, değerler nesnel olmalarına karşın Platoncu anlamda birer öz değildir. Nesnelliklerine ancak dolaysız yaşantıda, duygular alanında erişilebilir. Sözgelimi müzikte güzelliği dinlemek salt belli notaları, belli sesleri duymak demek değildir. Scheler bu noktada "değerlemeler" ya da değer bakış açılan ile "değerler" arasında bir ayrıma gider. İlki yani değerlemeler tarihsel olarak göreceyken, değişkenlik gösterebilirken, ikincisi yani değerler bağımsız ve değişmezdirler. Buna göre aralarında her zaman için keskin bir sıradüzen bulunan dört değer bulunmaktadır: "haz", "canlılik", "tin", "din".

Bu değerlere karşılık gelen, bu değerleri kendisi yaratmamasına karşın keşfetme yetisini kendinde taşıyan çeşitli kişilikler söz konusudur. Bunlar değer keşifçileri ya da değerleri açığa çıkaranlar olabilecekleri gibi, açığa daha önce çıkarılmış değerleri yaşamlarıyla somut bir biçimde örneklendirenler de olabilirler. Scheler 'in gözünde sanat icracıları, kahramanlar, dehalar, azizler bunların en başında gelen kişiliklerdir. Benzer bir değer sıradüzeni, en yukarıda Kilise'nin bulunduğu, sevgi ile dayanışmanın egemen olduğu Hıristiyan toplumu olmak üzere toplum katmanlarında da bulunmaktadır. Nitekim bu noktada Scheler , liberal toplum anlayışlarını bu sıradüzeni bozduklarından, topluma içedönüklüğü, bireyciliği, yanlış bir değer düzenini pompaladıklarından ötürü sürekli eleştirmiştir.

Scheler 'in değer felsefesinin en önemli özelliklerinden birisi "yükseklik" ya da "alçaklık" bildiren sıradüzenli kategoriler doğrultusunda yapılanmış oluşudur. Nitekim varlık türleri, bilinç düzeyleri, değer biçimleri gibi sıradüzen ayrımlarıyla Scheler'in düşüncelerinin hemen her yerinde karşılaşmak olanaklıdır. Söz konusu ayrımlar Scheler'in önceki felsefe anlayışlarına karşı eleştirel bir konum alabilmesine olanak tanıması yanında, ****fizik bakımdan kilit önemi bulunan tin ile itki arasındaki ayrım üstüne yoğunlaşan olgunluk döneminde geliştirdiği felsefi insanbilim anlayışı için de sıradüzenli bir insan varliğı yapısı sunmaktadır. Bu bağlamda kendi düşüncesinin etik bakımdan "kişiselciliği"ne sürekli vurguda bulunan Scheler, yöntem olarak ilkece Husserl'in görüngübilim anlayışını benimsemiş olmakla birlikte önemli kimi noktalarda ondan ayrılmaktadır. Sözgelimi Husserl "görüngübilimsel indirgeme" yi gerçek nesnelerin ya da olguların dikkatimizi bozmasına karşı "varoluşun ayraç içine alınmasının", dolayısıyla da salt düşünce alanına geçmenin etkin bir yolu olarak görürken, Scheler bütün varoluşu dürtülerce uyarılmaya karşı direnme yetisi olarak yorumladığından, ilkece burada ayraç içine alınan dürtüler ve dürtülenimler olduğunu savunmaktadır.

Scheler bize verili olanın tinsel işleyişimizin en altında yatan kör dürtüler olduğunu (Aristoteles'in bitkisel tin tasarımını anımsatan), bunların da her türden biliş etkinliğinin önündeki en büyük engeller olmaları nedeniyle, Husserlci anlamda asıl ayraç içine alınmaları gerekenin de onlar olduğunu ileri sürmektedir. Nitekim Scheler'e göre felsefe özü gereği bir özbilgisi, bir özdenetim, en önemlisi de alçakgönüllülük üstüne kurulu bir etik kültür edinmeyi zorunlu kılmaktadır.
Felsefenin doğasına yönelik söz konusu açıklamanın ayrıntılı bir biçimde sunulduğu İnsandaki Bengisel Üzerine (Vom Ewigen im Menschen, 1921) başlıklı kitabında Scheler, felsefenin başkoşulu olarak "yapılanma bilgisi" (Bildungwissen) diye adlandırdığı tinsel özler ile değerler tarafından yapılanmış olmayı göstermektedir. Buna göre gerçek felsefe Scheler'in gözünde her zaman için özler ile değerlerin bir uzantısı olacak biçimde kendini yapılandırmış tinsel kişilerin, yani gerçek filozofların uğraş alanıdır.
Bu görüş aynı zamanda Eski Yunan düşüncesi ile skolastik felsefedeki bilme ediminin bütünüyle bilinen nesneyle girilen paylaşım ilişkisi olduğu yollu tasarımı, o nesneyi değiştirmeksizin o nesneye katılma anlayışını anıştırması bakımından bir hayli dikkat çekicidir. Öz olarak (gua eessence) düşünüldüğünde bilinen nesne bu anlamda her zaman bilenin zihnindedir.

Felsefenin aynı zamanda dünyamn simgeselliğinden arındırılması çabası olduğunu ileri süren Scheler, şeylere doğal, ben ya da grup merkezli "canli" yaklaşımımızın (sonradan "yaşam dünyası" olarak temellendirilen) canlılığın önemi uyarınca biçimlenen bir bölümleme üzerine bina olduğunu belirtmiştir. Bu anlamda algı, Scheler'e göre her zaman verili olanın bütünlüğünden ya da toplamından seçilip ayıklanarak olanaklılık kazanmaktadır. Sözgelimi nesnelerin alımladığımız belli yönleri (bir kirazın kırmızılığı gibi) amaçlarımıza bu biçimde uygun olmalarından ötürü nesnenin simgeleri olma işlevini yerine getirmektedirler. Oysa ki felsefi bakış ancak özsel doğaya ilişkin bütün kavramların görüntüsünün dışına çıkıldığında "gürülebilir olanı görmemize" olanak tanımaktadır. Bu noktada gerek kültürde gerekse dilde verili olarak bulduğumuz "doğaya yönelik dünya görüşünün" kendi çevremizi denetleyebilmemizin temelini oluşturduğu gerçeğine dikkat çeken Scheler, bu bakış açısından edinilmiş bilginin en az felsefe bilgisi kadar yetkin olduğunu dile getirmektedir. Ancak burada bilginin nesnelerinin insan ilgileri karşısında her zaman için göreliliği söz konusudur. Sözgelimi bilimsel nesneler, bilimsel etkinlik doğası gereği insanın olağan duyu alanının sınırlarını aşarak insan ilgisinin kapsam alanını genişlettiğinden dolayı, ancak kendilerine bu türden bir ilgi doğrultusunda yaşamayı seçmiş bilim adamlarının yaşam ilgilerine göredir.
Felsefe bilgisi, bilimsel bilgi ve kimi görece daha önemsiz öteki bilgi ilgileri yanında Scheler'in üstünde özellikle durduğu, "kurtuluş bilgisi" (Heilwissen) diye adlandırdığı bir bilgi türü daha bulunmaktadır. Scheler'in koyu bir katolik olduğu dönemde kurtuluş doğrudan ahlâksal ve dinsel bilgiyle ya da pratikle ilintili bir konu olarak düşünülür, bireyin tinsel anlamda kurtuluşu demek söz konusu bireyin "sevgi toplumun" a katılması, o toplumun bir üyesi olarak tinsel bakımdan tanınması demektir. Buna karşı kurtuluş bilgisi Scheler'in son dönemlerinde daha çok ****fızik bir anlama bürünmüştür. Bu yeni ****fızik yönelimli kurtuluş tasarımında tin özler ve değerler alanlarına karşılık gelirken, beden ise evrenin maddeselliğini simgeleyen saltık varlıktaki bütün gerilimler ile çatışkıların çözülüşünü ifade ermektedir.

Scheler'in etiğinin belkemiğini olıışturan değerler kuramında, değerler her durumda yönelmişliğe konu duygu nesneleridir. Değerler ya nesneler içinde ya da nesneler üzerine duyulan niteliklerdir, bu yüzden de ussal yolla anlaşılmaya açık değillerdir. Bu anlamda değerler "duygusal a priori bir alam meydana getirmektedirler, çünkü iyilerin ve amaçlann görüngüleri, hatta haz duyulanımları da dahil olmak üzere, bütün değerler daha baştan bu "a priori' alanın varliğını varsaymaktadırlar. Değerlerin olumlu ya da olumsuz biçimlerde bize verili oldukla- nnı ileri süren Scheler, değerler sıradüzeninin en alanda hazsal ve duyusal değerlerin, onun bir üstünde dirimsellik değerlerinin, onların üstünde salt doğrulukla ilintili pragmatik çıkarlara konu olmayan güzellik, adalet, yüreklilik gibi tinsel değerlerin, en yukarda da tanrısallık değerlerinin bulunduğunu savunmaktadır. Bu durum Scheler'in değerler öğretisine en büyük katkısı olarak düşünülen "duygudaşlık" üzerine verdiği ayrıntılı görüngübilim betimlerinde kendisini göstermektedir. Pek çok felsefe tarihçisinin Scheler ’in en değerli yapıtı olarak değerlendirdiği Duygudaşlığın Özü ve Biçimi (Wesen und Formen der Sympathie, 1923) özünde filozoflarca göz ardı edilmiş değişik duygudaşlik türlerini ortaya serme amacındadır. Söz konusu yapıtında başta "özdeşleyim" (Einfıibkrn) anlayışı olmak üzere çeşitli ****fızik duygudaşlık kuramlarını eleştirel bir gözle inceleyen Scheler, sevgi ile nefret duygularının kapsamli bir çözümlemesini sunduktan sonra, sevginin gerek tinselliğin gerekse kişiselliğin başkoşulu olduğu saptamasında bulunmaktadır. Buna göre, yalnızca gerçek sevginin özler ile değerler dünyasının kapılarının aralanmasına olanak tanıdığını belirten Scheler, insanın doğası gereği seven bir varlık olduğunu bildirmektedir. Scheler'in özellikle kişinin duygusuyla yöneldiği nesnelerden daha yüksek olan o nesne üstüne kurulu değerlerin yaratımı sürecini sevgi olarak tanımlaması, hem varoluşçu hem de görüngübilimci felsefe çevrelerinde halen yakın bir ilgi uyandırmayı sürdürmektedir.


__________________
Bedirxan is offline  
Eski 24-01-2007, 10:19 PM   #8 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Mesaj: 2,391
Üye No: 2482
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 192000
Rep Puanı : 5271150
Rep Derecesi
Bedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Frederic Nietzsche



"Yanılma girdaplarının içinden çıkan flüt seslerine kulak verenler, şıpsevdiler, gizemlerden sarhoş olanlar...sizlere sesleniyorum. Sizlere şimdiye kadar düşünülmemiş bir görüşle, yeni ümitler getiriyorum."

Frederic Nietzsche (Niçe), eleştirilerindeki hafiflik, şiirsel ve ateşli üslubu nedeniyle uzun yıllar filozof sayılmamıştır. Son zamanlarında akıl hastası olması da yazdıklarını akıllı bir insanın yazamayacağı biçiminde yorumlanmıştı. Eserlerinin ölümünden sonra Nazi propagandalarında kullanılması da hakkındaki kötü yorumlan güçlendirmiştir. Ancak günümüz düşünsel görüşlerine etkisi o kadar fazla olmuştur ki, 20. yüzyılın ikinci yarısı onu "bir felsefe otoritesi" olarak kabul etmiştir.

Niçe'nin görüşlerini Sokrat öncesi düşünürler, bilhassa Heraklites ve Stoacılar etkilemiştir. Önceleri Şopenhaur'un, daha sonra Wagner'in görüşlerinden de etkilenmiş, ancak bir süre sonra her ikisine de cephe almıştır.

Niçe görüşlerini ısrarla direten bir düşünürdür. "İyi ve Kötünün Ötesinde" adlı yazısında şöyle der: "Bugüne kadar ki filozofların tamamının yazılarını okudum ve öğrendim, hepsi de iradesiz bir akılcılıkla düşünmüşler. Halbuki birey, hele filozof olmuşsa, kişiliksiz düşünmemelidir. Ahlak görüşleri de net olmalı, kararlılığı işaret etmelidir."

Niçe'nin bu yazısı, görüşlerini açıklarken takındığı hem teorik, hem de uygulamalarındaki tutumunu iyi açıklıyor. Niçe'ye göre felsefe yoktur, sadece evrensel ve bireysel anlamlar çıkarmaya çalışan, yaşamları düşünmeyle geçen filozoflar vardır. Niçenin görüşleri de, eserlerinde göründüğü gibi Batı tarihi dışına çıkamamıştır. Onu anlamak için zamanının toplum düzeyini sürekli göz önünde bulundurmak gerekir.

1844 yılında, Almanya da, Leibzig yakınındaki Röchen"de doğdu. Babası soylu bir Polonya ailesindendir. Annesi Alman dı. Niçe soyluluğuyla (soylu kanıyla) övünürdü. Bu yüzen kendini nasyonalist düzen sınırlan üzerinde hissederdi. Fakat aynı zamanda "Zerdüşt Böyle Dedi" adlı eserinde "Kan gerçeğin en kötü işaretidir" de demiştir.

Bir Protestan papazı olan babası, Niçe 5 yaşındayken vefat etti. Annesi de bir papaz ailesindendi. Tüm çocukluğu, annesi, kız kardeşi Elizabet ve iki teyzesiyle birlikte, kadınlardan oluşan bir ortamda geçmiştir.

6 yaşında ilkokula başladı ve ertesi yıl liseye hazırlayan özel bir enstitüye girdi. Burada 3 yıl okudu. Ailesi onu papaz olması için yetiştiriyordu. 1859 da burslu olarak Pforta Okulunu kazandı. Okul hümanist ve Lüterci gelenekleriyle iyi papazlar yetiştirmekle ün yapmıştı. Okulun önde gelen öğretisi, kişinin kendisini disipline sokması yöntemleriydi. Orada Sofoklesi, Eşil'i, Platon'u okudu. Eski Yunan ve Latin kültürü onu derinden etkilemiş ve eserlerinde sürekli bu kültürleri örnek göstermiştir, İbranice ve İngilizce de öğrendi. En çok sevdiği ders Alman edebiyatı ve tarihiydi. Matematik ve fizikle arası pek iyi değildi. Bu nedenle Niçe yaşamı boyunca hep bilimsel formasyonunun eksikliğinden yakınmıştır.

1864 de Bonn Üniversitesi Latin ve Grek Filolojisi ve Teoloji bölümlerine girdi. 1865 de ise, sevdiği filoloji alanında daha iyi olan Leibzig Üniversitesine geçti. Burada hocası olan Şopenhaur'un coşkulu derslerinden, onun felsefi konuşma ve yazma üslubunu kapmıştır. Yazılarında, Şopenhaur'un "İrade ve Temsil Olarak Dünya" adlı eserinde "İnsanı gerçekten var edenin irade olduğu, akıl, zeka, düşünce ve muhakeme olmadığı" görüşünü beğendiğini yazmıştır. Gene Şopenhaur'un; "İnsanlığın bu günkü kötü durumunun, okuduklarının anlamını anlamadan yönlendirilmiş körlerin eseri olduğunu ve insanlık bir defa böyle bir yanlış yola girdikten sonra da, toplumun yerlerini sürekli diğer körlere bırakmasıyla sürdüğü" görüşünü benimsemiştir. Halbuki gerçek insanlık içgüdülerimizin doğurduğu arzularımızla gelişir. İnsan da arzularına bilinçsiz uyar. Yaşamak, istemek, arzu etmek demektir. Fakat bu istek amaçsız, anlamsız olursa, insanı bir köpek sürüsünün bilinçsiz oyuncağı yapar. Öyleyse arzularımızı seçmeye çalışmalıyız ve gerçekleştirmek için irademizi kullanmalıyız. Niçe daha sonraları, Şopenhaur'un arzu ve irade görüşlerini çok abartarak, arzu ve iradeyi yaşamın ve insanlığın gelişiminin tek şartı olduğu görüşüyle Şopenhaur'dan ayrılmıştır.

Niçe Lange ve Kant'ı da iyi incelemiş ve ****fiziğin bilimin ilerlemesini engellediği görüşünü tutmuştur. Bundan böyle teolojiyi, kaba ve basit bir göz boyama biçiminde görmeye başlamıştır. Ona göre teoloji, hem felsefeden ayrılmalı, hem de felsefeye bir çıkış temeli oluşturmamalıdır.

1868 de dil kaynakları üzerine yaptığı bir çalışmayla, Üniversite yarışma ödülünü kazandı. Bu çalışmasında, filolojinin felsefeye, yani evrensel açıklamalara girmenin tek yolu olduğu üzerinde ısrarla durmuştur.

Leibzig'de kişiliklerini beğendiği insanlarla arkadaşlıklar kurmuştur. Bunlar arasında bilhassa Richard Wagner'i, modern zamanların Eşil'i, trajedinin yeniden doğuşunun kahramanı biçiminde görmüştür.

25 yaşında parlak bir öğrenci olarak göze çarpan Niçe, tezini tamamlamadan, Bale Üniversitesi Klasik Felsefe Hocasının tavsiyesi üzerine, aynı Üniversitenin "Dil ve Eski Yunan Edebiyatı Kürsüsü"ne atanmıştır. 10 yıl boyunca bu kürsüdeki öğretim üyeliğini sürdürmüştür. Bu arada Wagner ve karısı Cosima ile sıkı ilişki kurmuş ve Trajedinin Doğuşu" adlı el yazısıyla hazırladığı yapıtını onlara okuyarak görüşlerini almıştır. 1872 yılında bu eserini yayımlaması, üniversite ortamının sert tepkilerine neden oldu. Fakat Wagner bu eseri coşkulu bir biçimde yaşamı boyunca övmüştür.

Fransa- Almanya savaşında kendi arzusuyla ambulans hasta bakıcısı oldu ve hastalardan difteri ve dizanteri kaptı. Çok ağır geçirdiği bu hastalıklar nedeniyle, 1873 de şiddetli baş ağrısı nöbetleri başladı ve görme bozukluğu oluştu. Hastalıkların görüşlerini güçlendirdiğini söyleyerek, bu durumundan pek fazla şikayetçi olmamıştır.

1873-1876 yılları arasında "Uygunsuz Görüşler" adlı bir kitap yayımlamıştır. Yapıt kültür ve tarihe önem verilmesinin gerekliliği konusundaydı. Bu eserle Wagner'e olan bağları daha da güçlenmiştir. Fakat hastalığı ve herkesin eleştirdiği görüşleri, onu giderek daha çok yalnızlığa itmiştir.

1875'de, giderek daha fazla bağlandığı müzisyen Peter Gost'u tanıdı. Görüşlerini sürekli onunla tartışmıştır. Gost, Niçenin çekinmeden fikirlerini açıklayabildiği tek dostu olmuştur. Bu dostluktan sonra yayınladığı “Daha İnsan, İnsan” adlı yapıtı ona bu dostluğun mutluluğunu yaşatmıştır. Eserinde Şopenhaur'u eleştirmiş ve görüşünü ondan kesin bir biçimde ayırmıştır. Eseri ****fiziği sarsmış ve Wagner'le olan bağlarını da zayıflatmıştır.

1876'da, Wagner'in Beyrutta yapacağı bir konuşma nedeniyle, ona refakat etti. Wagner'in bu konuşmasındaki Hıristiyan temaların görünür baskıları ve nasyonalizmi övmesi, onu hayal kırıklığına uğrattı. 1877'den itibaren Wagner'in bu görüşünün benimsenmesi ve "Wagnerizm" adı altında topluma sürekli işlenmeye başlaması, Wagner'le olan bağlarını tamamen koparmıştır.

1878 yılında hastalığının artması nedeniyle Bale Üniversitesindeki görevini bırakmak zorunda kaldı. Yaşamının bundan sonraki 10 yılı bir pansiyonda, yalnız danışmanlık görevi yaparak, yoksulluk içinde geçmiştir. Daha sonraki 9 yılı ise, görüşlerini daha iyi açıklayabilmek ve sağlığı yönünden iklimi daha iyi bir yer bulabilmek için sürekli seyahatlerle geçmiştir. 1880-81 yıllarında yayımladığı "Aurore" (Şafak), "Daha İnsan, İnsan" ın açıklamalarının uzantısıdır.

1881 yazında "İnsanlığın Üstünde 6000 Adım" ve "Sonsuza yeniden doğuş" eserleriyle görüşünü çok açık bir biçimde anlatmıştır. "Zerdüşt" ve "Bilmenin Neşesi" adlı eserleri bu eserinin içinden doğmuş ve felsefesindeki genel temaların açıklamalarını güçlendirmiştir.

1882 yılında Lou Salome adlı zeki bir kızla tanıştı. Bu kişi Niçe ye ilk övgüyü yazmıştır ve daha sonraları Freud ve Rilke"nin dostu olmuştur. Niçe, görüşlerinin sadık savunucusu olan bu kızı çalışma arkadaşı yapmak istemiştir. Fakat onunla evlenme arzusu, kendisinden ayrı yaşayacağı nedeniyle, kız kardeşinin kıskançlığı yüzünden gerçekleşememiştir.

Niçe 1882'de "Zerdüşt Böyle Dedi"nin ilk kitabını, 1883"de ikincisini, 1884 de üçüncüsünü ve 1884-85"de sonuncusunu yayımladı. Yüzyılın büyük kitaplarından biri yayımlanmıştı ama çağdaşları bunu anlayamamış ve başarısız kabul ettikleri çabasına üzülmüşlerdi.

1886"dan itibaren daha sık yazmaya başladı: 1886 da "Bilme Sevinci" ve "İyi ve Kötünün Üzerinde", 1887 de "Ahlakın genealojisi" 1888 de "Wagner Olayı" "İdollerin Grup Vakti", "Wagner'e Karşı Nietzsche", "İsa'ya Karşı" ve "Ecce Homo". Ateşli bir biçimde yazılmış bu 5 yapıttan sonra Niçe'nin son yılları talihsizlikler içinde geçmiştir.

3 Ocak 1889'da bir at arabası kazası geçirdi ve bilincini kaybetti. Annesi onu Bale'deki bir psikiyatri kliniğine yatırdı. Günlerini 1897 yılına kadar annesinin bakımı altında, daha sonra da Weimar"da kız kardeşinin bakımı altında geçirdi. 25 Ağustos 1900'de vefat etti.

Eserleri arasında çok sayıda tamamlanmamış yazılar vardı. Bunların toplamı tüm yapıtlarının yarısından daha fazladır. Yazılar ölümünden sonra, kız kardeşinin izniyle "Gücün İradesi" adı altında yayınlanmıştır. Zamanın politik eğilimi bu eseri Nazizimle bağdaştırmıştır. Fakat daha sonra kız kardeşi eserin ustaca yapılmış montaj olduğunu ve Niçe'nin gerçek görüşlerini yansıtmadığını açıklamıştır.

Niçe'nin amacı "Üstün İnsan" olmadır. Fakat anlaşılması çok güç olan bu görüşün iyi bir biçimde açıklanmaya gereksinimi vardır. Bunun yanında, Niçe felsefesini simgelerle anlattığından, kolay anlaşılmayan bir filozoftur. Yapıtları uzun incelemeler ve bundan çıkarılan tefsirlerle anlaşılmaya çalışılır.

Niçe "Üstün İnsan" deyimini, Göte"den almıştır. Bu deyimin çizgi romanlardaki "Süpermen"le "hiç bir ilgisi yoktur. SS subaylarının soy kurutmaları ile de hiç bir ilgisi yoktur. Nazizim, yanlış ve maksatlı tefsirler, terbiyesiz, namussuzca davranışlarla, Niçe'nin yapıtlarında her zaman eleştirdiği ve kesinlikle reddettiği bir görüşü ona mal etmeye çalışmıştır.

Niçe, Nazizim devrinde yaşamış olsaydı, her halde en etkin karşıtlarından biri olurdu.

Üstün İnsan kavramı, insanlığın Allah tasarımından kurtulduktan sonra nasıl gelişebileceğini açıklamak için kullanılmıştır. "Zerdüşt Böyle Dedi" adlı eserinin ön sözünde şunları yazıyor:

"Sizlere üstün insanı tanıtıyorum. İnsan bazı durumları aşması gereken bir varlıktır. Aşmak için üstün insan olmak gerekir. İradeniz: "Üstün insan dünyanın anlamıdır" demelidir. Dünyanın anlamı, tabii Tanrının anlamına ters düşüyor."

Duygusal insan ve Nihilizm (Yokçuluk) eleştirisi:

Niçe Hıristiyanlık değerlerini tümden eleştirmiştir. Ona göre Hıristiyanlık insanlığı yanlış olan ahlak değerleri içine hapseder. Bir taraftan göz boyayıcı sözlerle bilinç gücünü kısıtlarken, öte yandan insanları bilinçsizliğe zorlar. Hıristiyanlık değerleri ahlakı öldürmüştür, diyordu. Buna dinsel değerler neden olduğuna göre, din yerine daha pozitif yeni değerlerin bulunması ve konulması gerekmektedir. Bunu da ancak "Üstün insan" yapabilir. Üstün insan, şimdiye kadar insanlığın oluşturduğu geleneksel kavramların üzerine çıkabilen insandır. Çünkü şimdiye kadar oluşturulmuş tüm değerlerin insanlığı yanlış yola götürdüğü açıkça görülmektedir.


__________________
Bedirxan is offline  
Eski 24-01-2007, 10:19 PM   #9 (permalink)
 
Giriş Tarihi: May 2006
Mesaj: 2,391
Üye No: 2482
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 192000
Rep Puanı : 5271150
Rep Derecesi
Bedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond reputeBedirxan has a reputation beyond repute
Varsayılan


Ecce Homo (Üstün İnsan) kavramı:

Üstün insan sözcüğünü, daha yetkinleşmiş, daha tamamlanmış bir insan tipi için kullanıyorum. Modernlere, Hıristiyanlığın işaret ettiği iyilere ve tüm öteki nihilistlere karşıt olan, Zerdüştün diliyle düşünmeye kendini verebilmiş insan için kullanıyorum. Bu sözcük şimdiye kadar insanların kabul ettikleri değerleri yüceltenler için, yanlış olarak kullanılmıştır. Zerdüştün üstün insanı ise bu anlamın tam tersi bir anlam taşır. Sağlıklı ve akıllı olan bir üst insan toplumun ideal tipi olmalıdır.

Peki Niçe Hıristiyanlığa neden karşı? Çünkü Hıristiyanlık insanları duygusal bir ahlaka sahip olmaya çağırıyor. Halbuki duygusal insan iki yönden topluma, insanlığın gelişimine zararlıdır: Bir defa duygusal insan olaylar karşısında etkinlik gösterme yerine, duygulanır. Duygusal insan öte yandan yalnız kendisi için değil, çevresindekiler için de duygulanır. Kanımca böyle kişiler insanlık adına günah işliyor. Duygulanmakla önce kendini cezalandırıyor. Kendinden intikam alıyor. Sonra da diğer insanlara yöneliyor. Onları da cezalandırmak için. Tıpkı papazların insanları cezalandırdığı gibi. Bu nedenle içinde bulunduğumuz zaman insanlık değerlerinin krizi biçiminde değerlendirilmelidir. Geleneklerin getirdiği yaşam biçiminin krizi içindeyiz. Günümüzdeki temel değerlerin yanlış olduğu ortadadır. Göreceli olan bu geleneksel değerlerin artık tarih içinde kalması gerekir. Çünkü bu tarihsel değerlerin getirdiği sıkıntıyı modern insan maskeliyor. Halbuki modern insan bir taraftan da, yüksek kabul ettiği bu değerlerin kurgusal bir temelden, kökenden geldiğini de anlıyor.

Latince "Nihil" hiç anlamınadır ve nihilizm sözcüğü hiçlik kavramını açıklar. Yani bizler bir hiçlik içinde kararsız bir durumda kendi kendimizi sıkıntılar içine sokuyoruz. Bizler sıkıntılı, kötümser bir durumdaysak, bu olay bize sadece temel yüksek değerlerimizin yanlış olduğunu gösterir. Bu hiç" i, etkin bir güce dönüştürmek gerekir. Hiçliğin hayran olunacak bir yanı bulunamayacağına göre, bu hiçliğin içine dalmakla hiç bir kaybımız olmaz. Toplumu bu durumdan ancak zorla, totaliter bir rejimle kurtarabiliriz.

Niçe'nin bu görüşü yanlış anlaşılarak, Hitler rejimini güçlendiren bir görüş biçiminde yorumlanmış ve çok güçlü tepkilere neden olmuştu. Halbuki dikkatli bir değerlendirmeyle, Niçe'nin nihilizmi savunmadığı, tersine daha güçlü bir biçimde eleştirmek için savunuyor göründüğü, anlaşılacaktır. Niçe devam ediyor: Hıristiyan yüksek değerleri boş inançlar üzerine kurulmuştur. Bu değerler hiç"i insanlardan saklamak için icat edilmiş ilaçlardır.

Sağlam temellere oturmadığı halde, bu geleneksel değerlerin hala yaşamını sürdürmesinin nedeni, bunları korumak için papazlar gibi insan topluluklarının kullanılmasıdır. Papazı, kilisenin basit bir üyesi gibi kabul etmeyin. O yeteneksiz bir bilincin tipik örneğidir ve ona öğretilen etkinliklerle insanları etkiler.

Günümüzde bile, bazı düşünürler Niçe'yi, insanlığı zayıflıkla, esirlikle ve koyun sürüsü gibi yanıt veremeyecek, etkinlik gösteremeyecek bir durum içinde göstermesiyle eleştirirler. Fakat Niçe insanlara hakaret etmiyor. Söylediği, geleneklerin getirdiği etkinliklerin dışında başka tür bir etkinlik göstermektir. Gelenekleri eleştirmenin yalnız düşünce düzeyinde kaldığıdır. İnsanın zorunlu bir biçimde gelenekleri uygulamasıyla, insanlık onların getirdiği acı, ıstırap içinde kalmaktadır.

Öyleyse önemli olan, bizleri bu ıstıraplı var oluşumuzdan kurtarabilecek asıl gerçek değerleri araştırmaktır. Bu nedenle hayallerin, rüyaların, hatta tanrı tanımazlığın bile gerçek değerler olup olmadığını anlamak için, denemek gerekir.

Niçe'ye göre Hıristiyanlık insanda kendi içine dönen duygusallıktan başka bir şey değildir. Duygusal insan zayıf insandır. Zayıf insan, insanlığın gelişimi yönünde etki gösteremediğinden, bu etkiyi kendisine gösterir. Bu etki kendi kendini yıkmadır. Bu etki bilinçsiz ölüm arzusundan başka bir şey değildir. Bu bir hiçliktir. Nihilizm"dir. İnsanın mutsuz olması nedeniyle kendi kendinden intikam almasıdır. İnsan içinde bulunduğu hiçliği maskelemek için, kendinden intikam alır. Daha sonra da güçlü olanlara, duygusallıktan kaçabilen insanlara döner. Onlardan da intikam almak için. Onları da kendi kendilerini yıkmaya zorlar. İç güdüleri, var olmanın değerinin savaşmak, mücadele etmek olduğunu gösteren insanları, başkalarıyla tartışmanın, mücadele etmenin kötülüğüne inandırmaya zorlar. Çünkü geleneksel ahlak değerlerimiz bu tip bir davranışı istemektedir. Papazlar, dindar kişiler insanı daha iyi yapmak varsayımıyla etkinlik gösterecek güçte olanlardan intikam arzusuyla yanıp tutuşur.

İnsanlığı geliştireceği ileri sürülen Hıristiyan değerlerin, insanları gerçek bir esarete, sindirmeye götürdüğü ortadadır. Güçlülerin kötü olduğu ve onları iyi olmaya zorlamak yönünde etkinlik göstermek gerektiği, bu değerlere dayanarak işleniyor. Yanıltılan, baştan çıkartılan güçlü insan da, ister istemez kendi arzusuyla iç güdülerini baskılama yoluna dönüyor. Toplum güçlü insanları aşağılama yoluyla zayıflatmaya çalışıyor. Hatta baskı altına alamadıklarını suçlandırıyor, cezalandırıyor. İç güdülerini baskılamazlarsa bu davranışların kendilerini hoş olmayacak durumlara sürükleyeceğini işliyor.Halbuki iç güdüler kırılacağına, yüceleştirilmelidir. İç güdüyü yüceleştirmek demek, ona başka bir amaç vermek demektir. Niçe'ye göre insanda iki türlü sıkıntı vardır:

- Biri iç güdüleri baskılamaktan gelen iç sıkıntısı. Bu yıkıcıdır.

- Öteki yaratıcı bir amaç için, iç güdüleri kırmadan, onları disiplin altına sokmanın getirdiği iç sıkıntısı. Bu pozitiftir. İnsanın ve insanlığın gelişmesine katkı yapar.

İşte Niçe'nin zamanındaki görüşü budur. Ona göre duygusal insanlar zayıftır. Esirdirler. Fakat Niçe bu sözcükleri fiziksel veya politik anlamda kullanmamıştır. Esirler, kendi kendilerinin esiridir. Bu kişiler bir şeye bağlanmadan, dayanmadan yaşayamazlar. Dayandıkları ise geleneksel ahlaktır. Onlar geleneksel ahlakın uygulayıcılarıdırlar. Koyunlardır. Fakat ne yazık ki toplumda bu tip insanlar hüküm sürüyor. Yanlış ahlak değerlerinin toplumdaki yaşamını bu insanlar sürdürüyorlar. Çünkü bu tip davranış kolaylarına geliyor. Esirler iktidarda. Hatalı var oluşlarının intikamını almak için güçlülere de saldırıyorlar. Onları; gururun kötü olduğunu, asıl özverili davranışın gururu yenmek olduğunu işleyerek, kişiliklerinden şüphelendiriyorlar, intikam alıyorlar. Toplumun suçlandırdığı güçlüler, gerçekte diğer insanlardan üstün oldukları halde, artık kendilerini üstün kabul etmek istemiyorlar. İşte Niçe'nin zayıf ve güçlü (üstün) insan tarifi budur. Fakat bu görüşünü açık bir biçimde açıklayamamıştır.

Niçe'ye göre, günümüzün insanı kendini nihilizmden, hiçlikten kurtulabilmek için yeni bir yol bulmalıdır. Nihilizmin kaynağı geleneksel değerler olduğuna göre, yeni ahlak değerleri bularak içinde bulunduğumuz nihilizmden kendini kurtarmalıdır.

Tanrı ölmüştür. Tanrı yoktur. Tanrı tanımaz (ateist) bir çağ gelmelidir. Fakat gerçek bir ateizmin gelmesi gereklidir. Yoksa tanrının yerini, zayıflığa yardım edecek başka değerlerle doldurma gerçek bir ateizm değildir.

Burada dikkat edilmesi gereken, Niçe'nin tanrı derken Hıristiyan, yani judeo-kretien (Yahudi-Hıristiyan) ahlakı suçlandırmasıdır. Yalnız Judaizmi (Yahudiliği) itham etmemektedir. Ancak Hitler rejimi ahlaksız ve fütursuz bir biçimde Niçenin bu görüşünü kendi çıkarına göre yorumlamış ve İncilin yalnız "Eski Ahid" bölümünü, Musaya ait olan bölümünü reddederek, bu görüşü Yahudileri yok etmekte bir dayanak gibi kullanmıştır. Halbuki Niçe hem eski, hem de yeni Ahidi (Hristiyanlık) birlikte itham etmektedir. Niçe'ye göre, insanların içine intikam aşkını asıl sokan İsa'dır. Duygusal insanı kendinden intikam almayı arzulamaya yönlendiren psödo-altrüizmi (yalancı-özvericilik) İsa sokmuştur. Bunu müritleri olan papazlarda kolayca görebilirsiniz.

Soyağacı yöntemi (genealogik Yöntem):

Niçe'nin ahlakı eleştirisi genealojik, geriye doğru kökene gitme biçimindedir. Araştırmalarında daima "Niçin?" sorusunu sorar. Örneğin "İyi nedir?" sorusu sorulduğunda, baştan iyinin var olduğu kabul edilmiştir. Fakat Nice, "Niçin iyi ve erdemli olmak gerekir? biçiminde sorar. Niçin iyi olmak istiyoruz? Neye dayanarak, erdemli olmak gerekir diyoruz. Bu genealojik bir soruşturma yöntemidir ve yanıtı için semptomatoloji (araz) gerekir. Gerçek filozofun derde deva bulabilmesi, sorunlara çözüm bulabilmesi için, genealojik soruşturması ve sanatkar olması, yani sorulacak soruları sanatkarane seçebilmesi gerektiğini söyler. Geleneksel ahlakın arazı (semptomu) duygusallıktır. Marks ve Freud"ün felsefelerinde olduğu gibi, Niçe'nin felsefesini de bu anlamda eleştirmelidir. Bunlara şüpheci filozoflar denir. Araştırmalarında, değerlerin, düşüncelerin arkasında bazı şeylerin saklanabileceğinden şüphe ederler.

Niçe, iyi ve kötünün soy ağacını bir çok dilde incelemiştir. "İyi insan" sözcüğü tüm dillerde diğer insanlar arasından ayırt edilebilen insandır, seçkin insandır. Örneğin Roma İmparatorluğunda "Bonus Vir" (iyi insan), savaşta etkinlik göstererek, güçlü insan unvanını alan soylulara denir.

Güçlü İnsan, Üstün İnsan

Niçe'ye göre "güçlü insan", güçlü iradesi olan insandır. Bu deyimi "iradenin gücü" deyimiyle karıştırmamalıdır. Nitekim, irade fiziksel güç gösterdiği andan itibaren, güç iradeyi yok eder. Yani irade gücü, "güçlü olmanın iradesi" demek değildir. Yalnız esir sürüler güçlü olma iradesi isterler. Sürüdeki öteki esirlerin arasında varlıklarını sürdürebilmek için. Tek başlarına kaldıkları zaman bunların bir iradeye sahip olması gerekmez. Niçe'ye göre, yalnız irade gücü, güçlü olmanın göstergesidir. Yalnız irade gücüne sahip olan insan yaratmak, vermek ister. İyi insan, politik anlamda güçlü olan insan değil, ****fizik ve ahlak anlamında güçlü olan insandır. Böyle bir insan, hiç bir zaman kendini küçük ve zayıf hissetmez- Yani ahlakın işareti, iradenin gücüdür. Ahlaklı olmak, kendinin efendisi olmaktır. Bu görüş gerçek bir tanrı tanımazlıktır ve nihilist tanrı tanımazlığa (ölünce cezalandırılma) karşıt bir görüştür .Başkalarını kendinin esiri yapma ama kendinin efendisi olmaya çalış. Bu görüşünü "Zerdüşt Böyle Dedi" deki "3 değişim (****morfoz)" adlı yazısında iyi açıklıyor.

İnsanın 3 basamağı aşması gerekir:

- Önce deve olacaktır. Deve hayvanların en hamalı, en fazla yük taşıyanıdır. "Sen müstahak olduğun için bu yükü taşımalısın". Başkalarının ortaya çıkarmış olduğu geleneksel değerleri yük gibi taşır. Bu devrede, gururunu kırabilmek için aşağılanmayı arzu eder. Deve de güdülmeye isteklidir. "Evet" der. Bu "Evet"in anlamı, düşünmeden yapılan göreve itaat etmedir. Bu esir görünümüdür. Yaşamak için başkasının yardımına gereksinimi olanların görünümüdür.

- İkinci basamakta deve, aslana dönüşür. Aslan; geleneksel değerlere karşı isyanın görünümüdür. Aslan "Hayır" der. Değerlerin değişmesini ister. Tanrıların düşmanı olur.

- Üçünü basamağa geçince aslan, çocuk olur. Çocuk ta "Evet" der. Fakat bu "Evet" itaat etme isteğinden gelmez. Kendinin efendisi (özgür) olma arzusunun "Evet" idir. Oyun oynayabilme iradesinin gücüyle ve çocuk saflığıyla evet der.

Üstün insan bu "Evet" den başka bir şey değildir. Fakat tüm negatif kötülerden, geleneksel değerlerden kurtulmuş bir biçimdedir. Onun çocuktan farkı, çocuğun açılması, gelişmesi biçimindedir. Saf yaratıcılığa ve yüksek derecede vericiliğe doğru açılması biçimindedir. İradenin gücü yaratıcıdır. İrade gücü olan gerçek kahraman ve sanatkardır. Bir sanatkar olarak ta efendidir. Hem kendi kendinin efendisidir, hem de toplum içinde efendidir. İrade gücü sürekli bir yaratıcılıktır. Deneyimlerle güçlenen ve zaman içinde yaratan bir güçtür.

"Sonsuza Yeniden Doğuş" kavramı işte burada ortaya çıkar. Sonsuza yeniden doğuşla üstün insan olmuştur. Üstün insan sonsuza yeniden doğuşa "Evet" diyendir. Bu doğuş, Stoacıların yeniden doğuşu değildir. Stoacılıkta yeniden doğma, her şeyin döngüsel bir biçimde tekrarlandığı bir ortama doğmaktır. Bu doğuş, Kantın emperatifleri gibi, ahlaksal bir biçimlenmedir. Artık "Ne istersen, İsteyebilirsin". Hıristiyan ahlakına göre, acıların, üzüntülerin bir ödülle sonlanacağını ümit ettikçe, acıya katlanabilirsin. Fakat ümidin her defasında boş çıkması, her defasında yeniden başlama gereği bu ümidi kırar. Sonsuza yeniden doğuş (sürekli etkinlik) kavramı, acı, ıstırap ve kendini inkar etme arzusunu ortadan kaldırır. Kişi zayıflık hissetmeden etkinlik göstermekten sevinç duyar.

Güçlü insan kendini var eden insanları da birer birer var etmeye çalışandır. Kendinin var olduğu duygusu, aynı zamanda kendini iyi hissettirir. O artık zayıf insanda hiç bir şey bulamayacağını anlamıştır. "Ben iyiyim, çünkü sen kötüsün". Geleneksel ahlakın iyi olduğu görüşü reddedildiği zaman, güçlü insanın güzelliği kendiliğinden pozitif olur.

Nicenin amacı insanı yeniden düzenlemek, rehabilite etmektir. İnsanlar kendi benimsediği hakim güçlerle, başkalarının yönettiğ