|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||
|
Marksizm ve Tinsellik
Joel Kovel Marksizmin, Alman felsefesi, Fransız politika teorisi ve İngiliz ekonomisi arasında bir sentez olduğu kabul edilir. Bu gözlemin doğru olmasına karşın eksik olduğunu, çünkü onun Marksist sentezin dördüncü olmazsa olmaz kaynağını, yani radikal tinselliği dışarıda bıraktığını tartışmak ve ispatlamak istiyorumBu dışta bırakmanın sebebini bulmak hiç de zor değildir. Marksizmin övünülen materyalizmi tinin adı kötüye çıkmış idealizm alemiyle herhangi bir bağlantıya izin vermezmiş gibi gözükmektedir. Bu bakış açısından, Marksizme tinsellik atfetmek onu, gevşek, değişebilen ve henüz oluşmakta olan sağcı Yeni Çağ denilen çağdaş tinsel hareketlerle olduğu kadar, geleneksel dinsel gericilik ve tepkiyle de bağlantılandırmaya eşdeğerdir. Hegel felsefesini içselleştirerek onun yerini alan Marxta tin kavramı aslında hayli geri plana çekilmiştir. Kuşkusuz, Tin (Geist) Hegel düşüncesinin önde gelen terimidir; ancak, Hegel bu kategoriyi öteki dünyayla ilgili dinsel bir alana ait olmaktan çıkarıp, nesnel, doğası gereği de maddi dünya tarafından dolayımlanan bir idealizme taşımıştır. Bu bakış açısına göre, Marxın yaptığı yalnızca, Hegelin diyalektiğini muhafaza ederken, onu tarih ve doğa temeline daha sıkıca yerleştirerek maddi boyut doğrultusunda kati bir ileri adım daha atmaktan ibarettir. Böylece, Hegel, dini felsefeye dönüştürürken, Marx da bunu, tin kategorisinin içini boşaltıp politik ekonomi ve devrimci politik etkisinde tarihsel materyalizme dönüştürmüştür. Böyle görünebilirdi, ama, o zaman, genç Marxın, Hegelin ötesine geçmek için yaptığı en zorlu, en açık çabalarından birinde, dinden ruhsuz koşulların ruhu diye söz etmesi olgusunu nasıl açıklayabilirdik? Hiç kuşkusuz, halkın afyonu şeklindeki çok daha ünlü din kavrayışına karşıt gibi duran bu ünlü pasajda güdülen niyet, burjuva düzeninin geri kalanına göre dinin değerini ve hakkını teslim ederek yetersizliğini eleştirmektir. Bu yüzden Marx (1975, 244) dine kalpsiz bir dünyanın kalbi olarak da atıfta bulunur. Hiç kimse bu son ibareyle ilgili olarak Marxın dünyadaki kalpin -yani, merhamet ve insan duygudaşlığıyla dolu bir dünyanın- yanında olduğunu inkâr edemeyeceğine göre, onun dünyadaki ruhun da yanında olduğu nasıl inkâr edilebilir? Ayrıca ruhu onaylamak tinsel boyutu onaylamak olduğuna göre, Marx tinsel gerçekleştirmeyi bir anlamda bir devrim hedefi olarak kabul ediyor olmalıdır. Bu marjinal bir pasaj olmuş olsaydı, tartışmayı daha ileriye götürmemize gerek kalmazdı. Ancak hiç de marjinal değildir: Hegelin Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Katkının Girişinde yer alan bu satırlar, Marxın düşüncesi içindeki bir tuhaflığı yansıttıkları için değil, Marksizme ait olan devrimci şevk ve hümanizmin bir örneği oldukları için ünlüdürler. Nerede Marksizm kötüye gitmişse -reformist, ekonomist, dogmatik, ve/veya otoriter olarak- böylesi içgörüleri ihlâl ederek köklerine ihanet etmesindendir. Bu içgörüler tinsel olduğundan, tam gerçekleşmiş Marksizmin onları tam gerçekleşmiş tinsellik olarak cisimlendirmesi gerektiğini, ve başarısız bir Marksizmin ya tinsel boyutu es geçtiğini ya da onu saptırdığını iddia edebiliriz. Alman işçi sınıfını Nazizmin sapkın tinselliğine teslim etmiş olan anti-tinsel, ekonomist Marksizmin yaptığı buydu, yine yarı-dinsel Stalinizme dönüşen şey saptırılmış bir tinsel Marksizmden başka bir şey değildi. Eğer tin, tam anlamıyla gerçekleşmiş bir Marksizm için bir şekilde gerekliyse, Marksist söylemin de bir bileşeni olmak durumundadır. Marxa göre moral tutku bilimsel içgörüden ayrılamaz; otantik Marksizmi ayırt eden şey değer ve teori arasındaki sentezdir. Eğer bu sentez Marxı burjuva dünyasında eksik olan ve devrimci pratikle restore edilmesi gereken şeyi tin terimiyle betimlemeye götürmüşse, o zaman aynı tin, dünya görüşümüze de dahil edilmek zorundadır. Ama bu ne anlama gelir? Marxın kapitalist toplumda eksik olduğunu iddia ettiği ****forik anlamlı kalpi usa uygun olarak somut terimlere tercüme edebiliriz. Ama ya tin? O yalnızca bir tür vecd hissi ya da yüceltilmiş moralitenin ****foru mudur? Eğer bir ****fordan daha fazla bir şeyse tin hakkında din ya da Yeni Çağ dili dışında nasıl konuşabiliriz? Teorik olarak bunu yapmak mümkündür, çünkü tin dine önceldir. Din, tin boyutunun belirli bir grubun tahayyül ve ihtiyaçlarına göre biçimlenmiş tarihsel bir projeyle birleştirilmesinden oluşur. Din, tini gerçekleştirme tarzıdır, ama aynı zamanda da tini bağlayandır. Süreç içinde, din, tin dilini ele geçirir. Teolojisini -Tanrı kelamını- tinin kavranılışının arasına koyarak bir tür peçe olur. Eğer din, teolojinin tinsel gerçekleşmesine doğru hareket etmek ise hâkim teoloji üzerine eleştirel bir düşünme zorunludur. Bu eleştiri, tıpkı Marxın gençlik yazısında, (insanlığın) hayali çiçekleri zincirden koparması... böylece zinciri fırlatıp canlı çiçeği koparması (1975, 244) - yani, tinin hakiki içeriğini komünizmde bulması için dinsel ilüzyonun peçesini kaldırmak istemesi gibi aynı bir amacın doğrultusunu izler. Ancak burada Marxın böyle yaparak başarılı olmadığını eklemek gerek. İster ilgisi çok fazla dağıldığından, ister çok fazlasıyla zıt değerlere sahip olduğundan olsun her durumda Marxın tinselliğin rolüne ilişkin içgörüsünün izini asla sürmediği olgusu değişmez olarak kalır. Yukarıda işaret edilen tavrı sonradan reddetmedi, ama erken düşüncelerinin çoğu gibi bu da bir kenara bırakıldı. Tinsel terimler daha sonraki eserlerinde de görülse bile bunlarda tinin Marksizm için ne anlama geldiğinin araştırılmasına rastlanmaz. Bu hedef önümüzde durmaktadır, ve bu yazıyla birlikte de hâlâ duruyor. Ancak, soruyu keskinleştirmek, ya da en azından tinsel meseleler konusunda hüküm süren kuşkuculuk içinde bir gedik açmak olasıdır. Çağdaş Marksist ve radikallerin çoğu sıradan söz oyununun ötesine geçen bir tin kavramını tamamıyla reddederler. Biraz sıkıştırılırsa birçoğu tin kavramının felsefi olarak değersiz olduğunu söyleyecektir. Mitolojiden arındırılmış Aydınlanma-sonrası zihniyetine göre, tini onaylamak sonuç itibarıyla bir Tanrı kavramını geri getirmeyi gerektiren tarih dışı bir özü, bir tür ****fiziği doğrulamaktır. Bu kısa yazının sınırları içinde felsefi sorunlar ile yeterince ilgilenme imkânımız yok. Yine de, tinin dine öncel olduğunu ve dinin Tanrıyı tinden kurduğunu kendimize hatırlatmamızda yarar var. Dahası, tinin doğasında ayrılmaz bir özellik olarak tarih dışılık yoktur. Tersine, tin özellikle tarihsel olarak ele alınmalıdır. Dinler, tinsel sonucun bir türünden başka bir şey değildir ve onların tek tür olmasını gerektirecek ne önsel bir sebep vardır, ne de monoteizmin Tanrısının tinselliğin son ürünü olduğunu gerektiren bir sebep vardır. Dolayısıyla, dünyadaki dinlerin kendi zamanları için tinin evrensel-özgül tezahürleri olmaktan daha fazla bir şey olmadıkları, oysa zamanımız için tinin teist-olmayan başka bir tezahürüne gerek olduğu öne sürülebilir. Bütün bunlar bizi bir kez daha tinin tanımına götürür. Tinsel fenomenin ayrılmaz özelliği olan söze gelmezliği ve tinselliğin sürekli değişen tarihi göz önünde bulundurulduğunda tinin anlamını tanımlamak hiç de kolay değildir. Yine de, en azından terimin beş ana anlamını ayırt edebiliriz: Esinlenmek, yaratıcı güçle dolmak, canlanmak ifadelerinin anlamında olduğu gibi bir hayat gücü olarak tin. Ataların ruhları anlamında olduğu gibi bir tür esrarlı varlık olarak tin – daha genel olarak, buna Öteki olarak tinsel oluş kavramı diyebiliriz. Anlaşmanın ruhu ifadesinde olduğu gibi bir otantik anlam türü olarak tin. Gönül istiyordu ama vücudumda derman yoktu ifadesinde olduğu gibi, özellikle arzuyla bağlantılı olarak bedenle karşılaştırma içinde ele alınan tin Katolik teolojisinin Kutsal Ruh anlayışında olduğu gibi bir tür Tanrısal varlık olarak tin. Burada kendini apaçık gösteren ortak bir paydanın olmadığı ortadadır. Bütün bu önermelerce paylaşılan bir temel bulmak için yüksek derecede bir soyutlama yapmak gereklidir. Bu soyutlama yapıldığında, tinsel fenomenin ortak özelliğinin benin dolaysızca verili özelliklerini aşma olduğu görülür; yani, benin kendi sınırlamaları içinde mümkün olan haliyle çatışan bir tür genişlemiş ben ile ilişkisidir bu. Dolayısıyla esinlenmiş olmak benin mevcut enerjisinin olağan sınırlarının üstüne çıkmak demektir; tinsel oluş deneyimi psikolojinin ego-sınırı dediğinin ötesine geçmek anl----- gelir; şeylerin ruhundaki anlama ulaşmak, onların hakikatine varmak için şeylerin apaçık, verili anlamlarının ötesine geçmeyi içerir; tini bedenle karşılaştırma içinde ele almak arzunun sınırlarını aşmak anl----- gelir; son olarak, tanrıyla ilişki en açık anlamını bir biçimde benin ötesine geçen, ama hâlâ ben ile ilişkili olan tinde bulur. Belki de şimdiye kadar ele aldığımız şekliyle tinsel deneyimin en önemli özelliği onun beni değiştirmeden bırakmadığıdır. Tinle karşılaşma parmağını suya değdirip tekrar dışarı çekmekten daha radikal bir deneyimdir. Benin ötesinde olanla karşılaşma gerçekten beni değiştirir. Belki de bunun en bilinen örneği Hıristiyanlığın yeniden doğuş kavramıdır. Ancak kapsamlı bir tin görüşü gözönüne alınınca beni radikal olarak değiştiren tüm olguların doğası itibarıyla tinsel olduğunu söyleyebiliriz; ve Marksizm radikal değişim programından başka bir şey olmadığına göre o da doğası gereği tinsel olmalıdır. Tin, olmak fiili insana uygulandığında ne anlama gelir, şeklindeki ontolojik soruya bir yanıttır. Kısa bir düşünme bu sorunun hazır bir yanıtı, hattâ belki de olumlu bir yanıtı olmadığı konusunda ikna olmamıza yetecektir. Bu noktada akademisyen bir felsefeci, işlemsel olarak kurulamayan önermelerle uğraşmaya değmeyeceği inancına sığınarak tartışmayı bitirebilir. Ama akademinin tersine hayatta bu fiil olmadan ilerleyemeyiz, ona şekil ve ilişki atfetmeyi öğrenmemiz yerinde olur. Bu çeşitli toplumsal formasyonları oluş ile ilişkileri açısından görmeyi gerektirir. Bu açıdan ele alındığında kapitalizm, yalnızca ekonomik bir düzen değil aynı zamanda bir oluş formu, Marxın görüşüne göre ise bir deformasyondur. Bu yüzden El Yazmalarında Marx (1978), yabancılaştırılmış emek koşullarında, toplumsal ilişkilerin merkezinde olmak fiilinin yerini sahip olmak fiilinin aldığını gözlemler. Ancak, işçi için geçerli olan şey, bütün üretim tarzı için de geçerlidir. Aslında, kapitalizm toplumun tüm veçhelerinde sahip olmanın olmaya üstünlüğü değilse nedir? Kapitalizmin böylesi bir ontolojik tanımı -eğer ekonomizmin sınırları aşılacaksa- ekonomi-politiğin eleştirisinin zorunlu bir tamamlayıcısıdır; yani, zorunludur. Marksizm tüm toplumsal var olma formlarına, insanların birbirlerini sevme ve birbirlerinden nefret etme tarzlarına, ebeveynlerin çocuklarla birlikte olma tarzlarına, insanların çalışma tarzları kadar eğlenme ve kültürü kurma tarzlarına, ben-deneyiminin kurulma tarzlarına, ve zorunlu olarak, ben-deneyiminin tinde aşılma tarzlarına hitap etmezse başka nasıl ekonominin dar bir yeniden yapılandırılmasının dayattığı sınırlardan kurtulabilir? Bu bakımdan, tinsel dönüşüm, var olmanın tüm veçhelerinin yeni bir gelişme durumuyla bütünleşmesidir. Olmanın sahip olmadan kurtulması, Komünist Manifestonun her bireyin özgür gelişmesinin bütünün özgür gelişmesinin koşulu olduğu bir beraberlik dediği, yani, dayanışma ve yabancılaşmamış emek içinde kapitalist bencillik ve mülkiyet hırsından özgürleşmedir. Dolayısıyla, tinsel dönüşüm ve sosyalist dönüşüm temelde birdir. Özetlersek: Ontolojik soruya bir yanıt olarak tin, insanın kendini aştığında tam olarak var olduğu önermesidir. Bu Marksizmin felsefi kökleriyle bütünlük içindedir, çünkü Marxın insan kavramının çekirdeği olan emek süreci içindeki yaratıcı güç, toplumsal dönüşümü olduğu kadar ben-dönüşümünü de kapsayan bir yaratıcılıktır. Özne, nesne yapımı içinde kendisini yaratır. Ürettiğimiz sürece biz oluruz – tahakküm koşulları altındaki yabancılaştırılmış üretim vasıtasıyla değil, ama yaratıcılığın özgür gelişimi ve birlikteliği sayesinde. Dolayısıyla, var olmayla yeni ben-ilişkileri ürettikçe tin olarak kendi kendimiz oluruz. Bu düşüncelere karşın, gerçek dünyada kendilerini tinsel olarak tanımlayan kişilerle Marksist olarak tanımlayanlar arasındaki uçurum olduğu gibi durmaktadır. Marksistler tinselliği idealist ve ****fizik karakteri dolayısıyla reddetmişlerse, tinsel olarak geleneksel dine ya da Yeni Çağa eğilimli kişiler, hemen hemen birörnek tavırla sözde materyalizmini temel alarak Marksizme düşman olmuşlardır. Aslında burada, Marksist materyalizmin doğasına bağlı olarak iki karşıtlık söz konusudur. Biri, kapitalizmin dünyayı hammaddeye indirgemesinin en kötü yönlerinin bir taklitçiliğinden başka bir şey olmayan Stalinist Marksizmin materyalizmi ile tinsellik arasındadır. Stalinizmin gömülmesini pekiştirecek bir tinsel eleştiri en iyisi olurdu. Ama, daha derin, başka bir karşıtlık daha vardır. Çünkü otantik Marksizm de materyalisttir ve karakter olarak mekanik olmaktan çok, tarihsel olan bu materyalizm de tinsellikle çatışmaktadır. Bu noktadaki gerilim, tinin cisimsiz kavramlarıyla insan etkinliğini duyumsal etkinlik olarak ele alan Marxın vurgulamaları arasındadır. Başka bir açıdan, Marx insan etkinliğinin bütün formları gibi tinselliğin de praxis, bilinçli, amaçlı, tarihsel olarak konumlanmış eylemin bakış açısından eleştirilmesini istemektedir. Tin, varoluşun gerçekleşmesidir, ama bu gökten inmez maddi dönüşüm içinde olur. Marksizm tarihsel materyalizm olması nedeniyle tinin tarihsel bir materyalizmini gerektirir. Bunun bir koşulu tinselliğin sınıf ve üretim ilişkilerinin bakış açısından görülmesidir. Bu noktada, kilisenin politikası, ya da Yeni Çağ tilmizlerinin sınıfsal konumu gibi tatsız konular da dahil olmak üzere Yeni Çağ tinselliği kadar geleneksel din tinselliği de ciddi bir teste tâbi tutulur. Bu aynı zamanda tinselliği, tahakküm ve sömürüye karşı savaşımdaki rolü açısından ele almak anl----- gelir. Son olarak bu, tin ve doğa arasındaki ilişkinin radikal bir yeniden gözden geçirilmesi anl----- gelir. Çünkü eğer tin praxisten çıkıyorsa, ve praxis doğanın bilinçli dönüştürümüyse, o zaman, doğa ve tinin birbirinden ayrılmaması gerekir. Tin soyut, boş bir uzaydan zuhur etmez; doğaya içkindir ve özgürleştirici eylem aracılığıyla serbest kalır. Bu eylem değişik arzularıyla bedenimiz dediğimiz doğa parçasına da -aslında, özel bir vurguyla- uygulanmalıdır. Bu bakış açısından, insan kendi kendinin bilincinde olan doğadır, ataerkil düzen, ırkçılık, ve sınıf tahakkümündeki yabancılaşmanın tüm değişimlerine marûz bilinçliliktir. Ve tin, maddenin belirlenmesinden ziyade maddeyle doğrudan, duyumsal karşılaşmadan zuhur eder. Tinin tarihsel materyalizmi Marksizmin gerçekten nasıl tinsel olabileceğine ve bir Marksist toplumsal dönüşüme uygun tinselliği neyin oluşturduğuna işaret eder. Bunun modelleri bölük pörçüktür ve çelişkiyle doludur. Onlar, tahakkümün kasvetli tarihindeki ani parıltılardan, yenilmiş devrimci hareketlerden, tinsel dehaların içgörülerinden oluşur. Oysa herhangi bir gerçek tinsel yol gibi bu da zorlu ve belirsizlikle yüklü bir çalışmayı gerektirir. Her halükârda, Marksizmin potansiyellerine uygun bir tinselliğin geleneksel dinin örneğine uyacağını düşünmüyorum. Büyük dünya dinlerinin hepsi, daha önce gözlemlenmiş olduğu gibi sınıflı topluma aittir. İster Museviliğin adalet Tanrısı ister Hıristiyanlığın sevgi Tanrısı ya da ister Budizmin şefkatli beni; özgürleşmiş varlık rüyasını yansıtırlar. Bu yüzden ruhsuz koşulların ruhudurlar. Ancak dinler buradan öteye bakar, ve düşmüş bir dünyayı cennetlerine taşırlar. Budizm dışında, dünya dinleri -özellikle Musevilikten Hıristiyanlığa oradan İslâma kadar uzanan baskın çizgide yer alanlar- ideal krallıklarında ataerkilliği yeniden üretirler. Güç Tanrıları erkektir ve en önemli temsilcileri Havva ve Meryem olan kadın figürler Baba aracılığıyla tanımlanmış olarak kalırlar, onunla ilişkileri içinde ya beyhude ayaklanırlar ya da edilgin bir biçimde boyun eğerler. İsa figürü bu kurala en büyük istisnayı oluştururken Marksizmin tinsel potansiyelleriyle de en dolaysız ilişki içinde olan figürdür. Bu benzerlik, Marx ve Engelsin en büyük hayranlarından olduğu Reformasyonun radikal eserlerinde ve İncilin özgürleşmeyle ilgili pasajlarında perçinlenir. Bu durum, esin vericilerine Orta Amerika devrimlerinde rastlanan sayısız din adamı ve din adamı olmayan inananlarla daha ileriye götürülmüştür. Bu devrim pratiğinin düşüncesindeki refleks, Hıristiyan-Marksyen bir sentez için çalışan gerçekten birçok eser üretmiş bir hareket olan özgürleşme (liberation) teolojisiydi. Özgürleşme teolojisi bir hayli gerilemiş olmasına karşın, tutucu Papa II. John Paula, onun Marksizm ile Hıristiyanlık arasındaki bağı sürdüren yoksullara bağış düşüncesine epeyce müteşekkirdirler. Ama bu benzerlikten ortaya çıkabilecek bir sentez olduğunu sanmıyorum. Bana göre, herhangi bir kurumsal kilise hiyerarşisi kendi devrimcileşmesine nezaret etmeyecektir. Hıristiyan radikaller, Tanrının Oğlu İsayla temelden farklı bir tinsel gerçekleşmeyi talep ederek geleneksel dinsel yapılardan kopmuş bir İsa arasında seçim yapmak zorundadırlar. Ancak Tanrının kutsal Oğlu (ya da bakir doğumun mahsulü) olmayan bir İsa büyük tinsel güçlere sahip, bütün insanlarda tinsel dönüşüm düşünü (Hıristiyanlık içindeki bir başka ataerkil kalıntıya ait olan Gökyüzü Krallığı düşünü) uyandıran yegâne insandır. Bu ikilemin baskısı altında, birçok dindar Hıristiyan, kiliseyi terk etmiştir. Ama eğer radikal dindarın önündeki seçenek buysa, tinsel eğilimli bir Marksist, kurulu dinsel alan içinde nasıl bir yol bulabilir? Budizm ise tersine, varlığın kendisiyle dolayımsız bir karşılaşmasını araştırır. Tanrı-kurgusuna bağlı olmayan bir din olarak Budizm, tinsel eğilimli Marksistin kullanımına özellikle uygun gibi gözükmektedir. Budizm, bir illüzyon olarak değerlendirdiği beni eritir, bir duygu birliği mesajı vererek kapitalist egoizmi aşar. Ama, özellikle şiddet karşıtı hareketlerde birçok Budist politik olarak aktif bir şekilde yer almasına rağmen yakınlaştırıcı bir Budist-Marksist diyaloğu yoktur. Bunun bir sebebi, meditasyonda temellenen Budist praxisin bireysel dönüşüm üzerinde odaklanması ve toplumsal sorunlar konusundaki kararları hâkim iktidar yapısına bırakmasıdır. Pratikte Budizm, meditasyon koşulu olarak dünyadan çekilmeyi gerektirir. O tefekkür dinidir; bu şüphesiz Marxın uyardığı burjuva tefekkürü değilse de Budizm, bireyi duygu birliği ve zararsız meşguliyet yollarına yeniden yöneltmeyle kendini sınırlamış gözükmekte ve bu esas olarak gönüllü yolun bir şekilde yayılıp toplumu dönüştüreceğini ummaktadır. Bu, Budizmi, sınıf adaletsizliğinin, ataerkilliğin ya da devletin katı gerçeklerine açıkça kayıtsız kalmaya sevketme eğilimi taşımaktadır - bu kusurun Budist grupları, daha büyük toplulukların otoriter yönlerinin bazılarını yeniden üretmeye götürdüğü eklenebilir. (Ancak, farklı bir yaklaşımın ipuçları için Jones 1989a bakılabilir.) Bu diyalog, Budizmin radikal anlayışta, yani bir bakıma voroluşumuzun gök kubbesi olan bir tür içsel sınırsız var olma dünyasının bulunduğu şeklindeki içgörüyü karşılayamadığını şimdiye dek kanıtlamış olan Marksizm tarafında da kapalıdır. Bu anlayışta varlık içimizde konuşur. Varoluşun bu yönünü anlamak için onu almaya hazır olmak gerekir. Genel olarak ele alındığında, Karl Marxdan günümüze kadar Marksistler böylesi bir alma eğilimini yüklenmek istememişlerdir. Bununla birlikte biz bu tavrı, kişinin tinsel olarak varlığın tüm olanaklarına açılmayı sağlayabilecek herhangi bir düşünsel pratiği dışta bırakacak kadar mücadele ile meşgul olduğu şeklinde rasyonelleştiriyoruz. Kanımca, Marksizm içinde tinsel gelişimin önünde duran gerçek engeli oluşturan, materyalizmin herhangi bir teorisinden daha çok bu tavırdır. Özetle, tinin tarihsel bir materyalizmi, hem geleneksel tarihsel materyalizmin alanını hem de praxis kavrayışını genişletir. O ne dinsel inziva durumlarındaki gibi içsel dünyaya ayrıcalık tanır ne de tinsizleştirilmiş politik geleneklerde olduğu gibi onu marjinalize eder. Dışsal savaşım üzerine yapılan vurguya, oluşa açık olma ve onu almaya hazır olma boyutunu ekler. Bu alma eğilimi, etkinliğin nasıl şiddetle karıştırılmaması gerekiyorsa edilgenlikle ya da ataletle karıştırılmamalıdır. Sessizce meditasyon yapan kişi varlığa daha açık olmak için etkin olarak egosuyla savaşıyordur. Marksizme uygun tinsellik için en iyi modeller dünya ölçeğindeki dinlerde değil, yerli halkın tinselliğinde bulunabilir. Burada, bu komünizmde, koşullar ruhsuz değildir. Örneğin, Amerikan yerlilerinin, ne kilisesi ne de papazları vardı, çünkü sınıf sistemi ya da devlete sahip değillerdi. İtaat isteyen tekil bir Baba Tanrı yükünü taşımayıp her şeyde bir tin görmüş, her şeydeki bir tür Yüce Tinle bütünleşmişlerdi. Değişim değerinin kullanım değerinden süzülüp çıktığı bir **** sistemine marûz olmadıkları için her şeyi kutsallaştırabiliyor ve her şeye varlık katabiliyor, kendilerini doğanın geri kalanı üzerinde görmüyorlardı. William Blakein (1956, 193) dediği gibi, yaşayan her şeyin Kutsal olduğunu hissettiler. Bu arada tahmin edileceği gibi uzlaşmaz bir devrimci ve zamanının standartlarına göre bir deli olan Blake, kişinin sınıflı toplumun ortasında bile bu tür bir tinsellik yaşayabileceğini gösterir. O, bize aynı zamanda tinsel realizasyonun, dinsel deneyim yanısıra, sanat ve politikanın bütünleşmesini gerektirdiğini hatırlatır. Belki, şu anda en büyük yenilgisine uğramış ve temellerine dönmeye zorlanmış Marksizm bunu da öğrenecektir. Antonio Callari-Stephen Cullenberg-Carole Biewenger, (der.) Marxism in The Postmodern Age, New York, Londra 1995, sayfa 42-50 KAYNAKÇA Blake, W., 1956, The Marriage of Heaven and Hell içinde Poetry and Prose of William Blake, (der.) G. Keynes, Londra. Jones, K., 1989, The Social Face Buddhism, Londra. Marx, K., 1975, A Contribution to the Critique of Hegels Philosophy of Right. İntroduction, Karl Marx Early Writings, içinde, New York. 1978, Economic and Philosophic Manu******s of 1844, The Marx-Engels Reader, (der.) R. Tucker, New York. Marx, K.-Engels, F., 1992, The Communist Manifesto, içinde, New York |
|||||||||||||
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
UNESCO'nun bazı broşürlerinde, barışın ancak "barış zihniyetinin kafalarda yeralması" ile sağlanabileceği, onun için de savaştan kurtulmak isteniyorsa, onu, insanların kafalarında öldürmek gerektiğini okuyoruz. Kısaca, savaşların nedeni özneldir. Ya da, psikanalistlerin diyeceği gibi, her insanın bilincinde saklı bulunan "saldırganlık içgüdüsüdür." Ya da "soydan geçme kin"dir.
Savaşın nedenlerini böyle düşünen bir anlayış, idealist bir anlayıştır. Marksist materyalizmin durumu bambaşkadır: savaşların (sayfa 243) nedeni, toplumların nesnel gerçeklerindedir. Emperyalizm çağında, savaşların kökeninde, zor yoluyla yeni pazarlar elde etmeye çalışmasına neden olan iktisadi bunalımlar yatar. Nesnel bir yasa olan azami kâr yasası, savaşları böyle açıklar. Öznel sürece (savaş fikrine, kine, saldırganlık içgüdüsüne) gelince, bunun kökeninde, nesnel bir savaş durumu yaratan maddi çelişkiler vardır. Öznel sürecin ortaya çıkışını açıklayan nesnel gerçektir, nesnel gerçeği açıklayan öznel süreç değildir. Pekala başka örnekler de alabiliriz. İçinde bulunduğumuz zamanlar, genel olarak, cançekişmekte olan kapitalizmin ideolojisiyle, yani ulusal ve ırksal kinler ideolojisiyle, vurgun ve savaş ideolojisi[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] ile sosyalizm ideolojisi, uluslar ve insanlar arasında karşılıklı yardımlaşma ve kardeşlik ideolojisi, barış ideolojisi arasında nasıl büyük bir karşıtlık olduğunu ortaya koyuyor. Bu durumda ve öteki durumda, fikirlerin savaşımını anlaşılır kılan, toplumların nesnel gerçeğidir - burada kapitalizm, kozmopolit büyük burjuvazi, ötede sosyalizm ve uluslararası işçi hareketi. Toplumun manevi yaşamı, maddi yaşamının yansısıdır. Toplumun manevi yaşamının çok çeşitli yönleri vardır. Sanat, hukuk, din, toplumun manevi yaşamına girerler. Bunları bütün ayrıntılarıyla incelemeliyiz. Diyalektik Materyalizm ve Tarihsel Materyalizm'e başvuran okurlar, Stalin'in, büyük pratik önemlerinden dolayı, toplumsal fikirler, toplumsal teoriler, siyasal inanışlar, siyasal kurumlar üzerinde özellikle durduğunu göreceklerdir. Toplumsal fikirler: yani, bireyin belli bir toplumda, varlık içindeki kendi yeri hakkında edindiği fikirler (şu sanatçı kendini "bağımsız" sanır); mülkiyet hakkındaki fikirler; aile, aşk, evlenme, çocukların yetiştirilmesi hakkındaki "ahlaki" (sayfa 244) fikirler (Flaubert'in "alınmış" dediği fikirler). Hukuki fikirler de bu bütüne katılırlar: örneğin, mülkiyet hakkının, kendi kendinden başka temeli olmayan "doğal bir hak" olduğu burjuva fikri; bu fikir, özel mülkiyetin burjuva toplumun temeli olduğu maddi olgusunu ifade eder; sahip olan burjuvazinin gözünde üretim araçları mülkiyeti dokunulmaz olduğuna göre, burjuva ahlakınca özel mülkiyet fikrinin bir ilke verisi olması kolaylıkla anlaşılabilir bir şeydir. Toplumsal teoriler: yani, yukarda belirtilen toplumsal fikirleri soyut bir öğreti bütünü halinde sistemleştiren teoriler: örneğin Platon'da site teorisi, Hobbes'da, J. J. Rousseau'da, Hegel'de devlet teorisi, ütopyacıların (Babeuf, Saint-Simon, vb.) toplumsal teorileri. Siyasal inançlar: yani, kralcı ya da cumhuriyetçi, tutucu ya da liberal, faşist ya da demokratik vb. kanılar, inanışlar; düşünce, toplantı, gösteri özgürlüğü hakkındaki fikirler, vb.. Siyasal kurumlar: yani, devlet, ve devlet mekanizmasının çeşitli çarkları. Çok önemli marksist bir tez, devleti, toplumun manevi yaşamının bir öğesi olarak kabul eden tezdir: devlet, toplumun maddi yaşamını yansıtır. II. İDEALİST "AÇIKLAMALAR" Tekrar, yola çıktığımız noktaya, idealist tutuma dönelim. Çeşitli görünümlerde karşımıza çıkan bu tutum çok yaygındır. İşte bunlardan birkaçı: a) En eski bilmesinlerci (obscurantiste) tez, dinsel, tanrıbilimsel tezdir. Bu tez, toplumların maddi yaşamında, tanrısal fikrin bir yansısını, tanrıdan gelme bir planın gerçekleşmesini görür. "Toplumsal düzen, tanrı tarafından istenmiştir. Tanrıbilimcilere göre, doğa ve insan ruhu nasıl değişmez iseler, toplumda da her türlü değişiklik, dine aykırıdır ve küfürdür; mademki değişiklik tanrının iradesine bir karşı geliştir, o halde şeytanca bir iştir, her türlü değişiklik fikri günahkardır". Bu görüşün bir sonucu, klerikalizmdir (ruhban sınıfı egemenliğidir): yalnız ruhban sınıfı, yani tanrının (sayfa 245) niyet ve tasarılarının güvenilir kişileri, "toplumsal düzeni" güven altına alabilir. Feodal topluma çok iyi uyan bu tez, devrimci burjuvazi tarafından yenilgiye uğratılmıştır. b) Bundan sonra, özünde burjuva olan, özellikle 18. yüzyıl Fransız filozofları tarafından geliştirilmiş bulunan idealist bir tez gelir. Bu filozoflar, "doğal hukuk", "doğal din", Akıl adına, "tanrısal hukuk"a karşı savaşıyorlardı. Feodal düzenin düzensizlik olduğunu, çünkü, her insanın kendinde imgesini bulduğu Aklın gereklerine uygun olmadığını öğretiyorlardı. Demek ki, kendileri tarafından başlangıç olarak, evrensel ve sonsuz olarak konan Akıl adına toplumu değiştirmek gerekmektedir: öyleyse toplumsal düzen, usa-uygun düzenin yansısı olacaktır. Her ne kadar bu tez, gerici feodalitenin karşısında, devrimci burjuvazinin ideolojisini ifade ettiğinden, öncekine göre bir ilerleme demek ise de, tıpkı öteki gibi idealist bir tezdir. Bu tez, fikirlerin kökenini araştırıp sormaz, onları, toplumların maddi gerçeğini yaratıp ortaya çıkaran ilk veriler olarak kabul eder. Bununla birlikte, 18. yüzyılın materyalist filozoflarının -özellikle Helvétius'un- bir insanın fikirlerinin onun eğitiminin meyvesi olduğunu anlamış olduklarını dikkate almak gerekir. Bu filozoflar, toplumlar içindeki ideolojilerin zaman ve yerle değişiklikler göstermesi üzerinde ısrar ediyorlardı. Ama, Marx'ın kurmuş olduğu toplumlar bilimine sahip olmadıkları için tahlillerini daha ileri götüremiyorlardı. c) Hegel'e özellikle önemli bir yer ayırmak gerekir. Gerçekten de, Tarih Felsefesi adlı kitabında, toplumun maddi gelişmesi ile manevi gelişmesi arasındaki ilişkilerin incelenmesini ciddi bir şekilde ele almıştır. İdealist olarak, doğayı olduğu kadar, toplumu da yaratan yüce Fikri (Idée) başlangıç noktası diye alır. Tarih, Fikrin bir gelişmesidir. Böylece, Eski Yunan tarihi, Güzel fikrinin açığa vurulmasıdır. Aynı şekilde, Sokrates, İsa, Napolyon, Fikrin "anları"dırlar. ("moments"). Hegel, diyalektikçi olarak, zaman zaman dikkat çekici (sayfa 246) tahliller yapar. Ama onun idealizmi, onu, büyük adamlara abartılmış bir rol atfetmeye götürür; bu büyük adamlar, onda, tarihsel ilerlemenin tek nedenleri haline gelirler. Yığınları hiçe sayan, yalnız yanılmaz "üstün insan"ı insan sayan faşist ideoloji, hegelci felsefenin bu yönünü saygısızca, hayasızca kötüye kullanacaktı. Duçe'nin hayranlarından biri "Faşizm, Mussolini'nin şu anda düşündüğü şeydir." demişti. Hitler, imha birliklerine "Sizin yerinize ben düşüneceğim." diye haykırıyordu. d) İdealizmin başka biçimi: Durkheim ve öğretililerinin "toplumbilim"i. Birçok kimseler, kendilerine Fransa'da büyük bir ün kazanmış olan durkhaymcı toplumbilimin idealizmden esinlendiği söylendiğinde çok şaşıracaklardır. Toplumbilimciler, tanrıbilimi ve metafiziği mahkum etmiyorlar mıydı? Evrimleri içinde değerlendirilen toplumsal olayların (kurumlar, hukuk, töreler) elverişli ya da elverişsiz önyargılardan uzak, "olumlu" bir şekilde incelenmesini ileri sürmüyorlar mıydı? Ama istemekle yapmak arasında çok yol vardır elbette. Genel olarak burjuva toplumbilimcileri, maddi değişmeleri "kolektif bilinç"in gelişmesi ile açıklarlar, bu kolektif bilincin kendisi de gizemli bir şey olarak kalmaktadır. Bu durumda, toplumlar tarihi, daha antik çağlardan beri insan bilincinin bir yerinde vıyaklayan manevi özlemlerin derece derece gerçekleşmesi şeklinde ortaya çıkıyor. "Kolektif bilinç" neden şu şekilde değil de, bu şekilde evrim gösteriyor, bilinmez... Şu var ki, aslında toplumbilimciler, üretimin, sınıf savaşımının, tarihin devindiricilerinin ne olduğunu bilmezler (bazıları da bilmek istemezler). Yüzeyde kalırlar. Örneğin, toplumsal güvenliğin varoluşu, "fikirlerin gelişmiş olması"ndandır. Bütün bunlar, Leon Brunschvicg'in felsefesinde olduğu gibi. "bilincin ilerlemesi" sonucuna varır. e) Başka alanlarda olduğu gibi bu alanda da idealizmin en ateşli şampiyonlarından birinin, daha önce de sözünü ettiğimiz Proudhon olduğunu belirtmek uygun olur.[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer12.html#not2" name=2>2] Proudhon'a göre, toplumların tarihi, insanlığın başlangıcından (sayfa 247) beri "bilinç"in içinde kendiliğinden varolan "içkin" adalet fikrinin derece derece cisimleşmesidir. Böylece, üretim ilişkileri[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] "insanlığın kişiliksiz aklı" içinde uyumakta olan "iktisadi kategorilerin" gerçekleşmesi oluyor. Bu yaratılmamış bilinç -Proudhon'un deyişiyle, "toplumsal deha"- bütün tarih boyunca vardır, her şey onunla açıklanır, kendisinin açıklanacak bir şeyi yoktur. Ve bilinç bugün neyse her zaman o olmuş olduğuna göre, Proudhon buradan tarihin gerçeğini bile yadsımaya varır: "Öyleyse ... bir şeyin belirdiğini, bir şeyin üretildiğini söylemek doğru değildir: evrende olduğu gibi uygarlıkta da, her şey ezelden beri vardı, hareket etmekteydi. Bu, toplumsal ekonominin tümü için geçerlidir."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Güneşin altında asla yeni olan hiçbir şey yoktur: tarih bir tek çizgiyle çizilmiştir. Bu arada şuna da işaret edelim ki, cizvitlere ve ilahiyatçılara karşı her an -vicdan adına- atıp tutmaya o kadar hazır olan Proudhon, (kendi) "devrim sistemini", "tanrı esini sistemine" karşı çıkartan Proudhon, proletaryanın devrimci örgütünün korkuttuğu Proudhon, ve -bugün onun öğretilileri sosyal-demokratların da yaptıkları gibi- eylem karşısında paniğe kapılıp, işçilerin partisini bir "kilise"ye benzeten Proudhon da, savaşım verdiğini sandığı ruhban sınıfı ideolojisinin kurbanıdır. Kendini dünyanın ve tarihin ölçüsü sanan papaz yiyicisi burjuvanın "vicdanı", belli-belirsiz bir şekilde laikleşmiş, antikçağ tanrısından hiç de başka bir şey değildir. Prudonculuk, kökünde idealisttir. Marx, en etkili yapıtlarından biri Felsefenin Sefaleti'nde, Proudhon'a çok sert bir darbe indirir. Özellikle şunları yazar: "Bay Proudhon ile birlikte kabullenelim ki, gerçek tarih, yani zaman sırasına göre olan tarih, düşüncelerin, kategorilerin ortaya koymuş bulundukları tarihsel sıralanmadır. (sayfa 248) "Her ilke, kendisini içinde ortaya koyacağı kendi öz yüzyılına sahip olmuştur." Otorite ilkesi, örneğin, 11. yüzyıla sahipti, tıpkı bireycilik ilkesinin 18. yüzyıla sahip olması gibi. Mantıksal sıralanmaya göre ise, ilke yüzyıla değil, yüzyıl ilkeye aitti. Başka bir deyişle, ilkeyi yapan tarih değil, tarihi yapan ilkeydi. Bunun sonucu, tarihi olduğu kadar ilkeyi de kurtarmak için, kendi kendimize belirli bir ilkenin herhangi bir başkasında değil de, neden 11. ya da 18. yüzyılda ortaya çıktığını sorduğumuzda, zorunlu olarak, insanların 11. yüzyılda nasıl olduklarını, 18. yüzyılda nasıl olduklarını, bu yüzyıllardaki gereksinmelerinin, üretici güçlerinin, üretim biçimlerinin, üretimlerinin, hammaddelerinin neler olduklarını - kısacası, bu varolma koşullarının ortaya çıkardığı insanlararası ilişkilerin neler olduklarını inceden inceye incelemek zorunda kalıyoruz. Bütün bu sorunların altından kalkmak demek, her yüzyıl için insanların gerçek, sıradan tarihini yazmak ve bu insanları kendi dramlarının hem yazarları ve hem de oyuncuları olarak sunmaktan başka nedir? Ama insanları kendi tarihlerinin oyuncuları ve yazarları olarak sunduğunuz anda, -dolambaçlı yoldan- gerçek başlangıç noktasına ulaşırsınız, çünkü daha baştan sözünü etmiş olduğunuz o ölümsüz ilkeleri bırakmış bulunuyorsunuz."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Marx'ın, Proudhon'a karşı yaptığı bu eleştiri, a, b, c, d bölümlerinde belirttiğimiz idealizmin bütün biçimleri için geçerlidir. Bu durumların her birinde, gerçek, tersine çevrilmiştir, o şekilde ki, fikirlerin somut açıklaması anlaşılmaz bir hal alır. Şeyleri yeniden doğru doğrultusuna yerleştirerek, toplumsal fikirlerin tarihin maddi nesnel gelişmesinin yansısı olduğunu gösteren ancak diyalektik materyalizmdir. İdeolojiler bilimini kuran yalnız diyalektik materyalizmdir. İdealizm, fikirleri bildirir, ilan eder, onlara geçit yaptırır, "aşağılık" materyalizmi, onları yadsımakla suçlar (göreceğimiz gibi, bu da yanlıştır); ama gerçekte idealizm, fikirleri ne kadar az anlıyorsa onlardan o kadar çok sözediyor; fikirlerden her şeyi açıklamalarını ister, ama fikirler onun için (sayfa 249) açıklanmaz olarak kalır. III. MATERYALİST DİIYALEKTİK TEZ "Doğanın, varlığın, maddi alemin ilk veri, oysa bilincin, düşüncenin ikincil veri, türev olduğu doğru ise, maddi dünyanın, insanların bilincinden bağımsız olarak varolan nesnel gerçeklik olduğu, oysa bilincin bu nesnel gerçekliğin bir yansısı olduğu doğru ise, bundan çıkan sonuca göre, toplumun maddi yaşamı, toplumun varlığı da, aynı şekilde ilk veridir, buna karşılık, toplumun manevi yaşamı, ikincil bir veri, bir türevdir; toplumun maddi yaşamı, insanların iradesinden bağımsız olarak bulunan nesnel bir gerçekliktir, oysa toplumun manevi yaşamı bu nesnel gerçekliğin bir yansısı, varlığın bir yansısıdır."[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer12.html#not6" name=6>6] Toplumun manevi yaşamının, toplumun maddi yaşamını yansıttığı tezi, böylece, bu kitabin ikinci bölümünde (özellikle 10. derste) açıklanan felsefi materyalizmin doğrudan doğruya bir sonucudur. a) Toplumun maddi yaşamı, yalnız tek tek bireylerin bilincinden değil, genel olarak, insan bilincinden ve iradesinden bağımsız olarak varolan bir nesnel gerçektir. İşte bazı idealist düşünürlerin, onun yasalarını anlamadıkları için alınyazısı dedikleri, bu bilinçten bağımsız olan nesnel gerçektir. Varoluşçular (existentialistes) aynı şeyi muhafaza ederek, onun sözcüklerini yenilemişlerdir; varoluşçular, "dünyaya-atılmış-adam"dan, "durum içindeki" insandan sözederler. Bu kitabın tarihsel materyalizme ayrılmış olan 4. bölümünde, bu durumun bir giz olmadığını ve bilimsel olarak incelenebileceğini göreceğiz. Birkaç örnek, bilinçten bağımsız bu nesnel gerçeğin ne olduğunu anlamamıza yardım edecektir. Feodal düzende, Avrupa'nın genç burjuvazisi, büyük (sayfa 250) manüfaktürlerin yapımına başladığı zaman, o dönemde hayırhahlığını takdir ettiği krallık iktidarına (krallık yeni doğmakta olan manüfaktürleri isteklendiriyordu) karşı, aralarına katılmayı düşlediği soylular sınıfına karşı bir devrimle sonuçlanmak zorunda olan bu "yeniliğin" toplumsal sonuçlarından habersizdi! Rus kapitalistleri, çarlar Rusyası'nda büyük modern sanayiyi kurdukları zaman sosyalist devrimin gelecekteki zaferi için koşulları hazırladıklarının bilincinde değillerdi. Stalin'in Anarşizm mi? Sosyalizm mi? adlı kitabında sözünü ettiği kunduracı, Adelhanov'un ayakkabı fabrikasında işe girdiği zaman, geçici olduğunu sandığı bu kararının, uzak gelecekteki sonucunun, kendisinin sosyalist fikirlere bağlanışı olacağından[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer12.html#not7" name=7>7] habersizdi. Amerikan emperyalistleri ve onların peşinden giden (sayfa 251) batılı kapitalistler, 1947'de Marshall planı temeli üzerinde, "SSCB'yi, Çin'i ve Avrupa halk demokrasisi ülkelerini ekonomik bir ablukayla boğabileceklerini sanmışlardır. Gerçekte ise, boğulmak şöyle dursun, yeni dünya pazarı sağlamlaşmış oldu."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] İşte binlerce romancının şişirip durdukları "alınyazısı" budur. En ivedi çıkarların karşılanması için savaşım, az ya da çok uzun bir süre sonunda, bu savaşıma girişmiş olanların iradesinden bağımsız olan toplumsal sonuçlara neden olur. Ayrıca bu en yakın çıkarlar, mademki, belli bir anda, şu ya da bu toplumun, şu ya da bu sınıfın nesnel durumuna bir yanıt verirler, hiç de keyfi çıkarlar değillerdir. Burada, Marx tarafından, tarihsel materyalizmin, şu şekilde ifade edilen, temel bir önermesi vardır: "Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Örneğin, kapitalist üretim ilişkileri, insanlar tarafından seçilmiş değildi. Feodal toplumun bağrında üretici güçlerin gelişmesi, insanlar istesinler istemesinler, zorunlu olarak başka üretim ilişkilerinin değil de kapitalist üretim ilişkilerinin şekillenmesine götürür. Bunun içindir ki, her yeni kuşak, kendisi için yapılmış, hazırlanmış koşullardan hareket (sayfa 252) etmek zorundadır. O zaman bu, "alınyazısı" olmuyor mu? Hayır, çünkü -göreceğimiz gibi- nesnel üretim ilişkilerinin bilimsel olarak incelenmesi, onların niteliğinin anlaşılmasına, evrimlerinin önceden bilinmesine ve bu evrimin hızlandırılmasına olanak sağlar. Her an, idealistlerin yaptıkları biçimde ruhun "bağımsızlığı"nı neden olarak ileri sürmek, onlar hakkında hiçbir şey bilinmediği zamanda bile, kendilerini öncelikle ruha kabul ettiren nesnel koşulları bilmezlikten gelmek demektir. Başka bir şey değil. Çünkü idealist düşünürün kötü kaderi şudur: idealist düşünür, bilincin varolmasını ve işlenmesini sağlayan nesnel koşullar üstünde hiç durmadan kendi bilincinden hareket ettiği için, bilincin kendi kendine yeterli olduğunu sanır. Bu, materyalizmin savaşım verdiği yanılsamadır. Bunu söyledikten sonra, şimdi burada önemli bir pratik vargıyı ortaya koyduğumuza ilişkin gözlemler çıkarmamız gerekir. Tarihte çok büyük maddi değişikliklerin, değişmeye katılmış olanlar ya da ona neden olmuş olanlar, bu değişmenin sonuçlarının bilincinde olmadıkları, bu değişmeyi istemedikleri halde oluştuklarını gösterdik. O halde, bir ülkede, ancak bütün emekçiler devrimci teoriye kazanılmış oldukları takdirde, sosyalist devrimin olabileceğini öne sürmek yanlıştır. Ekim 1917'de, devrimi kendi elleriyle yapmış olan milyonlarca insan, Lenin kadar ve devrimin bilimsel öncüleri kadar, geleceği görmüyorlardı. Ama tarih içindeki görevlerini yerine getirirlerken, kendi öz bilinçlerinin değişmesine, Marx'ın bilimsel olarak önceden gördüğü yeni insanın başarısına çalışıyorlardı. b) Toplumun manevi yaşamı, toplumun nesnel gerçeğinin bir yansısıdır. Toplumsal ilişkileri keyfi olarak belirleyen, insanların iradesi değildir demiştik. Daha çok, üyeleri oldukları toplumun maddi gerçeği tarafından koşullandırılan, insanların (sayfa 253) bilincidir. Oysa bu toplum -bu kitabın 4. bölümünde bu konuya daha uzun boylu değineceğiz- bir tansıktan doğmamıştır: toplum, insanlara, doğaya karşı başarılı bir savaşım sağlamak üzere şekillenmiş ilişkilerin tümüdür; bu ilişkiler, zorunlu olarak, insanların emrinde bulunan, yararlandıkları ve kendilerini uydurmak zorunda oldukları üretici güçlerin evrim düzeyiyle koşullandırılmışlardır (onbin yıl önce insanlar arasındaki ilişkiler, büyük sanayinin yarattığı ilişkiler olamazdı). Toplumsal fikirlerin ne bakımdan toplumun bir yansısı olduğunu anlamak istediğimiz zaman, işte bu çok karmaşık olan tümü (ilişkiler tümünü) dikkate almamız gerekir. "Tarih gösteriyor ki, eğer insanlar, farklı zamanlarda, farklı düşünceler ve isteklerle doluyorlarsa, bunun nedeni, insanların, gereksinmelerini karşılamak için doğayla, değişik zamanlarda, değişik yollarla savaşmaları ve buna uygun olarak da iktisadi ilişkilerinin farklı biçimlere bürünmesidir. Bir zamanlar, insanlar, doğayla, ilkel komünizm temeli üzerinde, kolektif olarak savaşırlardı; o zamanlar, onların mülkiyeti, komünist mülkiyetti, ve bu yüzden, o zamanlar, 'benim' ile 'senin' arasında hemen hemen hiçbir ayrım gözetilmiyordu, bilinçleri komünist nitelik taşıyordu. Öyle bir zaman geldi ki, 'benim' ile 'senin' arasındaki ayrım, üretim sürecinin içine işledi ve mülkiyet, özel, bireyci bir niteliğe büründü. Bu yüzden de insanın bilinci, özel mülkiyet duygularıyla doldu. Ondan sonra da üretimin tekrar toplumsal bir nitelik kazandığı ve dolayısıyla, mülkiyetin de yakında toplumsal bir nitelik kazanacağı yeni bir dönem, içinde bulunduğumuz dönem geldi - ve işte tam bunun içindir ki, insanların bilinci yavaş yavaş sosyalizm ile doluyor."[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer12.html#not10" name=10>10] Kaba materyalizmin yanılgısı ortaya çıkıyor. Kaba materyalizm, beyinsiz düşünce olmadığını saptayarak, bundan, toplumsal fikirlerin salt organik bir belirlenmesi olduğu sonucunu çıkarır: bir bireyin organizmasını değiştirin, onun (sayfa 254) siyasal fikirlerini de değiştirirsiniz! Felsefi materyalizm, elbette ki, beynin, düşüncenin organı olduğu gerçeğini saptar. Ama beynin kendisi de, insanların varolmasını hazırlayan nesnel koşullardan ayrılamaz: Bu beyin, toplumsal bir varlığın beynidir. Marx'ın yazdığı gibi, insan kendi gerçeği içinde, "toplumsal ilişkiler bütünü".[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Demek ki, "toplumsal ilişkilerin tümü", hep birlikte, düşünen beyin içinde yansır (ister birey bundan habersiz olsun, ister şu üniversite filozofu bunu hiçbir zaman düşünmemiş bulunsun, bunlar bu olguyu değiştiremez). Yansı olarak ideolojinin en belirgin örneklerinden birini, bize din sağlar. Tanrıbilimcilerin örneğine uyarak idealistler bütün insanların tanrı fikrini kendi kendilerine bulduklarını, ve bu fikrin insanlığın başlangıcından beri varolduğunu ve insanlık sürdükçe süreceğini öğretirler. Gerçekten, tanrı fikri insanların eski toplumlardaki nesnel durumunun bir sonucudur. Engels'in formülüne göre din, insanın sınırlı anlayışlarından doğmuştur. Ne bakımdan sınırlı anlayışlar? Bir yandan, ilkel insanın düşman ve anlaşılmaz bir doğa karşısındaki hemen hemen tüm güçsüzlüğüyle; öte yandan anlamadıkları ve kendilerine üstün bir iradenin ifadesi gibi görünen bir topluma körükörüne bağımlılıklarıyla sınırlı. Böylece açıklanamaz ve her şeye gücü yeten varlıklar, doğanın ve toplumun efendileri olan tanrılar, insanın doğa ve toplum karşısındaki nesnel güçsüzlüğünün öznel yansısı oldular. Doğa bilimlerindeki ve toplum bilimlerindeki ilerleme, dinsel inançların yanılsamalı niteliğini ortaya koyacaktı (tanrılara inançlar, sonra, soyutlama yoluyla bir tek tanrıya inanç). Bununla birlikte, insanın insan tarafından sömürüsü varoldukça, mutluluk ve mutsuzluk dağıtan insanüstü bir varlığa inancın nesnel koşulları da varoluyorlar. "İnsan öneriyor, tanrı dağıtıyor, veriyor": Eski Rusya'nın yoksulluk altında ezilen ve geleceğinden umutsuz köylüsü, kaderini, (sayfa 255) tanrısallığın ellerine emanet ediyordu. Sosyalist devrim, topluluğa, üretici güçlere egemen olma yeteneğini verirken, aynı zamanda, insanlara da doğa üzerindeki yetilerini giderek daha hızla artırarak, doğayı, bilimsel bir biçimde yönetmek olanağını verdi. O zaman, insanların bilincinden başka nesnel koşulların doğurmuş oldukları ve sürdürdükleri dinsel aldatmacaların yavaş yavaş silinmesi için nesnel koşullar yaratılmış oldu. Aynı şekilde ahlaki fikirler de nesnel toplumsal ilişkilerin bir yansısı, toplumsal pratiğin bir yansısıdırlar. İdealistler, ahlakta, ortam koşullarından mutlak olarak bağımsız bir sonsuz ilkeler birliği görüyorlar: bu ilkeler bize tanrıdan gelirler, ya da yanılmaz "bilinç", bize, bu ilkeleri yüklemiş, kabul ettirmiştir. Ama, örneğin "asla çalmayacaksın" buyruğunun ancak özel mülkiyetin ortaya çıkışıyla varlık ve anlam kazandığını dikkate almak yeter. Geleceğin sınıfsız toplumunda hırsızlık kavramı, gerçeğe dayanan tüm temelini yitirecektir, çünkü servetler öylesine bol olacaktır ki, çalmak için bir neden kalmayacaktır. Peki o zaman sonsuz ahlaktan nasıl sözedilebilir? Ahlak toplumla değişir, toplum tarafından değişikliğe uğratılır. Bunun içindir ki, toplum, sınıf savaşımıyla evrim göstermekte olduğuna göre, egemen sınıfın ahlakı ile sömürülen sınıfın ahlakı arasında savaşım vardır; birincisi tutucu ya da gerici zihniyettedir, öteki ise az ya da çok, devrimcidir. Ama egemen sınıfın elinde, uzun yıllar boyunca, kendi fikirlerini kabul ettirmek için güçlü araçlar bulunduğundan, milyonlarca insan, egemen sınıfın ahlakını hiç tartışmadan biricik ahlak olarak kabul eder. Ayrıca zaten, egemen sınıfın üyelerinin kendileri de aldatmacaların kurbanıdırlar. Bunu bir örnekle açıklayalım. 18. yüzyılın devrimci burjuvazisi, saldırısını, sonsuz Özgürlük, Akıl, Adalet adına, feodaliteye karşı yöneltti. Kendi devrimci sınıf çıkarlarını genellikle insanlığın çıkarlarıyla özdeşleştiriyordu. Bunu içtenlikle yapıyordu. Ama burjuva devrimin zaferi, sözcüklere, gerçek anlamlarını, tarihsel anlamlarını verdi. Devrimin (sayfa 256) zaferi gösterdi ki, bu evrensel ahlaki fikirler, bir sınıfa özgü çıkarların ifadesiydi. Özgürlük mü? Evet, burjuvaziye, kendi sınıf yararları için üretim yapmak ve ticaret yapmak özgürlüğü; siyasal iktidarı kendisi için alıkoymak özgürlüğü, vb.. Ama, devrimi, özgürlük bayrağı altında yapmış olan bu burjuvazi, proletaryaya, sendikalar kurmak, grev yoluyla savaşım vermek vb. özgürlüğü reddediyordu. Burjuvazi, sonsuz ahlak adına Babeuf'ü giyotine gönderdi, çünkü o, gerçekte, burjuva mülkiyetini ortadan kaldırmak istiyordu. Engels şöyle yazıyordu: "Bugün, bu us egemenliğinin, burjuvazinin idealize edilmiş egemenliğinden başka bir şey olmadığını; o zaman ilan edilmiş bulunduğu biçimiyle ölümsüz adaletin, ... burjuva adaletinde bulunduğunu... biliyoruz."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Bu, hiçbir zaman evrensel bir ahlak olmayacaktır demek midir? Hiç de değil. Ahlak, böyle bir ahlakı fiilen gerçek kılacak olan toplumsal koşullar nesnel olarak gerçekleşeceği zaman, bütün insanlar için aynı ahlak olacaktır, yani dünya çapında insanlar arasındaki bütün çıkar ayrılıkları geri gelmemek üzere yok edildiği, bütün sınıflar ortadan kalktığı zaman. O halde, evrensel, yani tamamıyla insancıl olan bir ahlakın zaferine nesnel olarak yolaçan, idealistlerin ucuz tekerlemeleri değil, proletaryanın burjuvaziye karşı (ve sözde evrensel ahlakına karşı) devrimci savaşımıdır. Bu evrensel ahlak, bugün bizim için akılalmaz bir şey midir? Hayır, bu ahlakın, kardeşçe dayanışma ilkeleri, kapitalist toplum içinde de, proletaryanın, devrimci sınıfın ahlakında ilk gerçekleşmelerini bulurlar. Ve elbette ki, sosyalist devrimin zafere ulaşmış olduğu ülkelerde, haydi haydi bulurlar. Gerçekten de, burjuvazi, feodaliteyi tasfiye ederek, bir sömürünün yerine başka bir sömürü koyduğu halde, proletarya, kapitalizmi parçalayarak, insanın insan tarafından tüm sömürüsünü ortadan kaldırır. Uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının ortadan kaldırılışı, (sayfa 257) evrensel sosyalist ahlakın açılıp gelişmesini hazırlar, devrimci proletaryanın sınıf ahlakı bunun ilk biçimini teşkil eder.[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Görüyoruz ki, tarih boyunca, ahlaki fikirlerin karşıtlığı, daha genel olarak ideolojilerin karşıtlığı, varolan toplumsal sınıfların çıkarlarının karşıtlığını yansıtır. Toplumsal ve siyasal, ideolojilerin neden evrim gösterdikleri bu şekilde anlaşılabilir. Örneğin, eğer burjuvazi, Fransa'da yüzaltmış yılda, ahlaki evrensellikten ("bütün insanlar kardeştir") faşist ırkçılığa (musevilere karşı nefret, Kuzey Afrikalı emekçilerin kovulması vb.) geçmişse, bu, sınıfın maddi evrimiyle açıklanır. Burjuvazi, devrimciyken, bütün insanlar adına konuşabileceğini sanıyordu. O da kendi egemenliğinde kendini tehdit altında görünce, kendi egemenliğini düzmece bir kan hukuku ile haklı gösteriyor. Eskiden de feodaller böyle yapıyordu! Alintidir!!!!! Sonra yine gönderecegim....
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
İDEALİZM, toplumsal fikir ve teorilerin kökenini ve rollerini anlamak yeteneğinde olmadığı halde, diyalektik materyalizm, bu yeteneğe sahiptir. Ama, diyalektik materyalizmin kendisi de fikirlerin ortaya çıkışını ve onların etkisini düzenleyen yasalardan kurtulamaz. Bunun içindir ki, idealizm, kendi kendini anlamadığı halde (çünkü bunu ancak idealist olmayı bırakıp materyalist. olarak yapabilirdi), marksist teori, kendi öz tarihini nesnel olarak inceleyebilecek, ve nesnel olarak önemini değerlendirebilecek durumdadır. Bu ondördüncü ders, marksist teorinin en an anlamıyla toplumsal, siyasal yönü olan bilimsel sosyalizme ayrılmıştır. Burada onun şekillenmesini ve rolünü inceleyeceğiz. (sayfa 282) I. MARKSİZMN ÜÇ KAYNAĞI Marksizm, bütünüyle (diyalektik materyalizm, tarihsel materyalizm, bilimsel sosyalizm olarak) ele alındığında, insan kafasının kendiliğinden bir ürünü değildir. Bir yandan, kapitalist toplumun nesnel çelişkileri tabanı üzerinde doğmuştur, onları yenileştirici bir tarzda çözer. Öte yandan, ayrılmaz bir şekilde, daha eski nesnel koşullar içinde biçimlenmiş fikirlerin hareketinden, toplumların gelişmesiyle ortaya çıkan sorunlara yanıt arayan hareketten ileri gelir. "Dahası var. Felsefe tarihi ve toplumsal bilim tarihi bize tam bir açıklıkla gösteriyor ki, marksizmde, dünya uygarlığının gelişim çizgisi dışında doğmuş, dargörüşlü, taşlaşmış bir öğretisi olan 'sektarizm'e benzer hiç bir şey yoktur, "Tam tersine, Marx'ın dehası, tamamen, insanlığın en önde gelen beyinlerinin getirdiği sorulara yanıtlar sağlamış olmasındadır. Onun öğretisi, felsefenin, ekonomi politiğin ve sosyalizmin en büyük temsilcilerinin öğretilerinin, dolaysız ve doğrudan bir devamı olarak doğmuştur."[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer14.html#not37" name=37>37] Bu metin, bütünü içinde ele alınan marksizmin, üç teorik kaynağını gösteriyor; bunların önemini kısaca belirtmek gerekir. a) Alman felsefesi. 19. yüzyıl başlarının Alman felsefesi, marksizmin bir kaynağıdır; daha önce de bu konuyu incelemek fırsatını bulmuştuk ("Giriş" bölümüne ve birinci derse bakınız). Biliyoruz ki, 1789 Devriminin hayranı Hegel, Fransız Devriminin olaylar üzerinde yaptığı devrime benzer bir devrimi, fikirler planında yerine getirmek istemişti. Diyalektik buradan geliyor: nasıl devrim, sonsuz sanılan feodal düzene son verdiyse, diyalektik de aynı şekilde sonsuzluğuna inanılan gerçekleri tahtından indiriyor: tarihte karşıt fikirlerin hareket verdiği bir süreç görüyor. Alman burjuvazisinin (sayfa 283) 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başındaki eğilimleri, ideolojik olarak bu şekilde ifadesini buluyordu. Bölünmüş durumdaki Almanya, henüz feodal düzen altında bulunuyordu ve genç Alman burjuvazisi, Fransız burjuvazisinin, Rhen'in öte yanında büyük bir ustalıkla yaptığı şeyi kendisi için de yerine getirmenin düşünü görüyordu. Ama henüz çok zayıf olduğu için, bu tarihsel görevi yerine getirecek durumda değildi; işte Hegel'in köklü yetersizliğini, yani onun idealizmini açıklayan da budur. İdealizm, her zaman, nesnel bir güçsüzlüğün yansısıdır. Feodaliteyi yere çalmaya can atan ama buna yeteneği olmayan bir burjuvazinin teorik ifadesi olan Hegel'in felsefesi, Engels'in deyimiyle bir "büyük başarısızlık" oldu.[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer14.html#not38" name=38>38] Diyalektik gelişme, böylece, salt düşüncel (ideal) kalıyor. Üstelik, feodal Prusya devletinin[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] safına geçerek, bu devletin, Fikrin (Idee) zorunlu tarihsel ifadesi olduğu sonucuna varıyor. Diyalektik, böylece varolanın ülküleştirilmesi batağına batıyor. Onun hareketi, ancak zihinlerde devrim yapabilen bir sınıfın güçsüzlüğüyle durdurulmuştur. Bununla birlikte, 1831'de ölen Hegel'in hemen arkasından gelen kuşağın burjuva filozoflarının, feodal ruhban zümresine karşı savaşımları, onları 18 yüzyıl tanrıtanımaz Fransız materyalizminde sınıf düşmanlarına karşı silahlar bulmaya götürecekti. Bu dönem, Ludwig Feuerbach'ta kişileşir Onun Hıristiyanlığın Özü (1841) adlı kitabı, "Materyalizmi tahtına" yeniden oturttu. O, her ikisi de liberal Alman burjuvazisinden gelme olan Marx (doğumu 1818) ve Engels (doğumu 1820) üzerinde kuvvetli bir etki yapmıştır. Ama Feuerbach'ın materyalizmi mekanist bir materyalizm olarak kalıyordu (dokuzuncu derse bakınız). Feuerbach, haklı olarak, insanda bir doğa ürünü görüyor. Ama insanını aynı zamanda, doğayı değiştiren bir üretici olduğunu ve toplumun kökeninin burada olduğunu görmüyor. Bilimsel bir tarih anlayışından yoksun olduğu (sayfa 284) için Feuerbach, onun yerini, ne olduğu belli olmayan bir sevgi diniyle, yani bir idealizme dönüşle dolduruyor. Alman burjuvazisinin güçsüzlüğünü ifade eden güçsüzlük, 1848'de, feodallere karşı kendi devrimini zaferle yürütemezdi. Marx'ın, diyalektik materyalizmin hazırlanışıyla, tamamen bilimsel olan ve aynı zamanda hem Hegel'in idealist diyalektiğini, hem de Feuerbach'ın mekanist materyalizmini aşan bir felsefe ortaya koyduğunu biliyoruz.[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Diyalektik materyalizmin ilk açıklaması, Marx'ın 1845 ilkyazında kaleme aldığı Feuerbach Üzerine Tezler ile verildi. Onbirinci tez, klasik Alman felsefesinden marksizme geçişi ifade eder: "Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] b) İngiliz ekonomi politiği. 19. yüzyılın başlangıcında İngiltere, ekonomik bakımdan en ileri ülkeydi. 18. yüzyılın sonunda, İngiliz burjuvazisi, manüfaktürden fabrikaya, yani makinelerin kullanılmasına, geçen ilk burjuvazi olmuştu; böylece büyük sınai üretim, kapitalist toplumun teknik temeli doğuyordu. "İnsan toplumunda maddi yaşama araçlarının üretim ve değişimini yöneten yasaların bilimi"[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer14.html#not42" name=42>42] ekonomi politiğin açılıp gelişmesine nesnel olarak elverişli koşul. Büyük İngiliz iktisatçıları Adam Smith ve David Ricardo, emek-değer teorisinin kurulmasında ilk adımları attılar. Ama, metaların değişiminin ötesinde, insanlar arasındaki nesnel ilişkileri yakalayamadılar. Onun için de, her metaın değerinin, o metaın üretimi için toplumsal bakımdan gerekli emek zamanı ile belirlendiğini göremediler. Marx'ın büyük değeri, kesin olarak, değişim-değerinin gerçek niteliğini, (sayfa 285) toplumsal emeğin billurlaşması ile tanımlaması oldu. Böyle yapmakla, Marx, kuvvetli sınıf çıkarları buna karşı çıktığı için kapitalizmin tahlilini sonuna kadar götürmeye gücü yetmeyen İngiliz ekonomi politiğinin sınırlarını aşıyordu. İktisatçılar, kapitalizmin sonsuz olduğunu sanıyorlardı. Marx, artı-değer'i buluşuyla, ekonomi politiğe kesin bir sıçrama yaptırdı. "Ödenmemiş emeğe elkoymanın, kapitalist üretim tarzının ve bu üretim tarzında ortaya çıkan işçi sömürüsünün temeli olduğu; ve kapitalistin, işçisinin emek-gücünü pazardaki bir meta gibi tam değerini ödeyerek satın alsa bile, ondan, ona ödediğinden daha çok değer çıkardığı (sağladığı); ve son çözümlemede, bu artı-değerin, varlıklı sınıfların ellerinde sürekli olarak artan sermaye birikimlerinin çıktığı değerler tutarını oluşturduğu gösterildi. Kapitalist üretimin ve sermaye üretiminin doğumu, ikisi de, açıklandı."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Kapital (Birinci Cilt, 1867 tarihini taşımaktadır ve Marx, ölümüne, yani 1883'e kadar Kapital üzerinde çalışmıştır) marksist ekonomi politiğin başyapıtıdır. c) Fransız Sosyalizmi Modern sosyalizmin tohumunu 18. yüzyıl Fransız filozoflarının materyalizminde aramak gerekir, bilimsel sosyalizm bu modern sosyalizmin açılıp gelişmesidir. Helvetiuslar, d'Holbachlar vb., hiç de sosyalist değillerdi. Ama onların -insanın doğal iyiliği, deneyimin, alışkanlığın, eğitimin büyük gücü, fizik ve toplumsal ortamın karakter ve töreler üzerindeki belirleyici etkisi vb. gibi- bellibaşlı tezleri, onların materyalizmini, "... zorunlu olarak komünizme ve sosyalizme bağlar... Eğer koşullar insanı biçimlendiriyorsa, bu koşulları insanca biçimlendirmek gerekir."[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer14.html#not44" name=44>44] Komünizm için yaşamını veren Gracchus Babeuf (sayfa 286) (1797'de Termidor burjuvazisi tarafından giyotinle idam edilmiştir), 18. yüzyıl filozoflarının öğretilisiydi.[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Marx'ın öncelleri, üç büyük ütopyacıya, Fransız Saint-Simon, Fourier ve İngiliz Owen'a gelince, bunlar, 18. yüzyıl materyalizmini yürekten benimsemişlerdi. Modern sosyalizm hakkında, Engels'in "Her yeni teori gibi, modern sosyalizm de, kökleri maddi ekonomik olguların derinliklerinde bulunmakla birlikte, önce, eldeki hazır zihinsel birikime bağlanmak zorundaydı."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] şeklinde değerlendirmesi böylece doğrulanmış oluyor. Ama Marx'tan önceki sosyalizm, henüz bilimsel değildi. Ütopik bir sosyalizmdi. Fransız sosyalizmi bunun büyük bir bölümünü oluşturur; ama aynı zamanda, bazı Alman düşünürlerini ve büyük İngiliz teorisyeni Owen'ı da kapsar. II. ÜTOPİK SOSYALİZM Ütopik sosyalizm, kapitalist toplum tarafından yaratılmış olan koşullar içinde doğmuştur. Burjuvazi, feodal düzene karşı, özgürlük ve kardeşlik adına savaşım vermişti. Oysa onun egemenliği Fransa'da ve 1ngiltere'de toplumdan bir orman yarattı. Kapitalizm çerçevesi içinde sanayinin gelişmesi, işçilerin sömürülmesi koşuluna dayandığı için, zenginlikleri elinde bulunduran burjuvaziye bolluk ve iktidar sağlayan yeni feodallikler, para feodallikleri oluşurken, toplumun öteki kutbunda emekçi sınıfların yoksulluğunun korkunç oranlarda arttığı görüldü. Ütopik sosyalistlerin hareket noktası, bu durumu, sanayinin gelişmesini sağladığı için burjuva iktisatçıların "doğal" olarak gösterdikleri bu durumu, mertçe, korkusuzca ortaya koymak oldu. Ütopyacılar, düzeni kıyasıya eleştirdiler. Fourier'nin deyişine göre, bu düzende "yoksulluk, aşırı bolluğun kendisinden doğmuştu". (sayfa 287) Saint-Simon (1760-1825), kapitalizmin bağrında, üretimin anarşik bir biçimde sanayiciler arasındaki acımasız bir savaşım içinde geliştiğini, yığınlar için en büyük acıları bunun doğurduğunu belirtiyor. Sanayinin gelişmesinin insanlara mutluluk getireceğine inanmış olan Saint-Simon, usa uygun bir üretim örgütünün, doğayı ortaklaşa işletmek için birleşmiş insanların elinde sağlayacağı yararları anlatıyor. Böylece insanın insan tarafından sömürüsü ortadan kaldırılacak; "insanları yönetmekten, şeylerin yönetimine"[<A href="http://www.kurtuluscephesi.com/sozluk/politzer14.html#not47" name=47>47] geçilecektir. Charles Fourier (1772-1837), kapitalizmin bunalımlarını inceliyor; rekabetin yıkıcı etkilerini suçluyor. Özellikle spekülasyon ve ticaretin kötülüklerini ortaya koyuyor. Erkeklerle kadınların eşitliğinden yana olan Fourier, kadınların burjuvazi tarafından sömürülmelerine karşı keskin bir eleştiri yürütüyor. Devleti, egemen sınıfın çıkarlarının savunucusu olarak nitelendiriyor, ve daha önce savaşım vermiş olduğu hıristiyan dinine dönen burjuvazinin, artık kendi işine gelen tevekkül gibi "ahlaki" fikirleri nasıl yaydığını gösteriyor. Bu kötülüklere karşı çare olarak Ortaklaşma'yı ileri sürüyor. Mülk sahipleri, servetlerini, emeklerini, yeteneklerini birleştirerek, küçük üretim toplulukları (phalansteres) halinde örgütleneceklerdir, falansterler yetkinleşme, ilerleme yetisi sonsuz olan insanlığa uyumlu bir açılıp gelişme olanağı sağlayacaktır. Ücret sistemi ortadan kaldırılacak; eğitim politeknik olacak; çekici nitelik taşıyan çalışmadaki şevkli yarışma, kamunun yararına yönelecek; gezegenin zenginliklerini değerlendirecek olan büyük şantiyeler kurulacak.[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] 18. yüzyıl materyalistlerinin öğretilisi olarak insanın özelliklerinin (erdem ya da kusurlarının) ortam koşullarının bir ürünü olduğuna derin bir şekilde inanan genç fabrikatör Robert Owen (1771-1858), İngiltere'de yapılan sanayi devriminin herkesin mutluluğu için elverişli koşulları yarattığını (sayfa 288) kabul eder. Önceleri insansever bir patron olan Owen, New-Lamarck iplik yapımevini "... sarhoşluk, polis, yargıç, dava, yoksulları koruma yasaları, sadaka nedir bilmeyen örnek bir göçmen topluluğuna dönüştürdü."[ [Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]] Daha sonra komünizme vardı: yani büyük sanayi ile gelişmiş olan üretici güçler, kolektif mülkiyet olmalıdır ve topluluğun bütün üyeleri bu mülkiyetten eşit olarak yararlanmalıdırlar. Owen, üretim ve tüketim kooperatifleriyle toplumun komünist örgütlenmesini hazırlayabileceğini düşündü (kapitalist okyanus için birer ada olan bunlar, ortadan kaybolmaya mahkumdular). Büyük ütopyacıların, Marx ve Engels'in belirtmekten hoşlandıkları, yüksek değerleri olmuştur. Onlar, tam gelişme halindeki kapitalizmin eksikliklerini gördüler, tanımladılar ve haber verdiler ve kapitalizmin, kendisini sonsuz sandığı bir zamanda, onun sonunu görebildiler. İnsanın insan tarafından sömürüsünü ortadan kaldırmak istediler. İlerici bir eğitimin savunucuları olan ütopyacılar, insanlığın mutluluğunun bu dünyada olanaklı olduğu inancı ile insanlığa inandılar, güvendiler. Bu bakımdan sosyalizm tarihinde birinci sırada önemi olan bir yer tutarlar. Bununla birlikte toplumu değiştiremediler. Neden? Büyük ütopyacılar kapitalizmin birinci döneminde yeraldılar: bu dönemde kapitalizmin çelişkileri, üretimde anarşi yaratarak ve yığınların yoksulluğuna neden olarak gelişmeye başlıyorlar. Ama, kapitalizm, nesnel olarak, kapitalizme karşı savaşım verme, onu yenme ve sosyalist toplumu kurma yeteneğinde bir gücün düzenin bağrında kendisini ortaya koyabilmesi için henüz çok gençtir. Bu güç, kapitalist burjuvazinin gelişmesinin zorunlu olarak yarattığı proletaryadır, çünkü burjuvazinin bütün gücü, bütün iktidarı, proletaryayı sömürmesine dayanır. 19. yüzyılın başında proletarya sayıca az, zayıf, rekabet yüzünden, dağınık ve ufalanmış durumdaydı. Burjuvaziye karşı proletaryanın bir sınıf savaşımı vardır, ama henüz (sayfa 289) başlangıç halinde, yani örgütlenmemiş bir durumdadır; proletaryanın, bu evrede, hemen önündeki en yakın istemlerden, özellikle işgününün kısaltılmasından başka bir amacı olamaz. Geleceğe ait perspektiflere sahip olmak için çok acı çeker. Siyasal planda ise proletarya, henüz burjuvazinin (özellikle Fransa'da proletaryayı feodal artıklara karşı savaşımında kullanan burjuvazinin, böylelikle 1830'da proleterlerin Bourbonlar'ı kovup onun yerine bir |