|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
İslamiyet sonrası dönemin ve daha çok 1500’lü yılların Kürt tarihini yazan Şerefhan’ın, farsça yazılmış tarih kitabı Şerefname’ye (1597) göre, bağımsızlık düzeyine yükselmiş bazı Kürt beyleri, bu düzeye ulaşamamış olsalarda kendi adlarına sikke kestirmiş (para bastırtmış) ve hutbe okutmuş Kürt beyleri ve daha küçük lokal iktidar sahibi Kürt beyleri vardır. Bu üç katagori Kürt beyleri içinde birincisine, en geniş iktidar sahibi olanlara örnek olarak Diyarbakır (Amid) ve Cezire’ye hükmetmiş olan Mervani’ler; Dinever (İran, Kermanşah bölgesi) ve Şehrezor’a hükmetmiş olan Hasanveyh ailesi; Lor- i Büzürk (Büyük Lor) yöneticileri olarak ünlenen Fadlavi ailesi; Küçük Lor hükümdarları ve Eyyubiler gösterilebilir. Şerefhan’ın Büyük ve Küçük Lor olarak tanımladığı yerler batı İran’daki Luristan’dır. Bunlardan Büyük Luristan, eyalet valilerinden Fadlavi (Fadlawayh, Fazlaveye) yönetimi yıllarında (1160- 1124) bağımsız olmuştur. Aynı coğrafyalar önce Medler’in ve daha sonra Akhaemenid İmparatorluğu’nun ilk geliştikleri alanlardır. Şerefhan’ın saydıklarına, Kafkaslar’da, Kars yöresindeki Ani ve Ganja bölgelerinde daha çok Ermeni nüfusunu yöneten Şaddadlar’ı da (951- 1174) ekleyebiliriz. (Aslında Şerefhan’ın yukarıda anılan kitabına -bence- gerçek anlamda tarih kitabı demek olanaksızdır. Şerefhan olayları ve kişileri tarihsel sürecin bütünselliğinden kopartarak anlatmakta, birbirlerinden ve yaşanan sürecin bütünselliğinden kopuk değişik fotoğraf kareleri vermektedir ve malesef bu fotoğraflarda iyi çekilmiş değillerdir. Ayrıca, birbirleri ile bağlantısız bu kopuk kopuk anlatımlarda alabildiğine idealizasyonlar ve eksiklikler vardır. Belki türkçe çevirinin bozukluğu da Şerefhan hakkındaki yargımı etkilemektedir. Buna karşın, Şerefhan’ın işi yine de çok önemlidir, çünkü başka benzer yazılı anlatım yoktur.- Y. Küpeli)
Yukarıda anılan bağımsızlık derecesine yükselmiş Kürt beyliklerinin veya devletlerinin en dikkate değer örneği, başkenti Silvan olan Mervani devletidir (990- 1096). Mervani devleti tüm Diyarbakır (Amid), Nuseybin, Cezire yöresini kontrol etmiştir. Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu, Bağdat Sünni Halifeliği’nin şemsiyesi altındaki Büyük Selçuklu Türk İmparatorluğu ve Atlantik Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e kadar tüm Kuzey Afrika’ya hükmeden Şia Fatimi Halifeliği arasındaki çatışmaların yarattığı denge ortamında Mervani devleti yüz yıl kadar yaşayabilmiştir. Bu devlet, ticaret yolları üzerinde olduğu için çok zenginleşmiştir. Mervani Devleti’nin tarihçisi İbn’ül- Erzak’ın tanıklığına göre, Mervanoğulları iktidara yönelen ilk adımlarını yol keserek, soygunculukla atmışlardır. Bögenin ticaret yolları üzerinde olması ve ayrıca sürekli savaşlar nedeniyle merkezi otoritelerin etkilerinin zayıflamış olması bu anlatımı doğrulamaktadır. Kürt tarihçisi Şerefhan Bitlisi’nin “Şerefname”de anlattığına göre, aynızamanda Nasrüddevle ünvanıyla anılan tanınmış Mervani hükümdarı Ahmed bin Mervan, ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e armağanlar yollayarak bağlılığını bildirmiş ve Selçuklu hükümdarlığının himayesine sığınmıştır. Yine aynı tarihçinin tanıklığına göre, Ahmed bin Mervan’ın 366 genç ve güzel cariyesi vardı ve hergece biriyle kalmaktaydı. İbn’ül Erzak’a göre ise, Nasrüddevle’nin dört resmi karısı, 360 güzel cariyesi vardı ve uyku adeti yoktu. Adı geçen tarihçilerin anlatım üsluplarından olayın kendi düşlerini de süslediği anlaşılmaktadır ama, diğer yandan aynı gerçek Kürt feodalizminin ataerkilliğini (pederşahiliğini, patriarkal yapısını) ve kendi içinde baskıcılığını anlayabilmek açısından ilginçtir. Şüphesiz Mervani devletinin bölge için çok yararlı imar işleri de vardır. Bunlar, Silvan’a surların dışından su getirmişler ve mükemmel bir su şebekesi oluşturmuşlardır vs. Mervaniler, bölgede yayılan Hariciliğin yolunu kesmişler, Hanefiliğe ve Malikiliğe göre daha tutucu olan Sünni mezheplerden Şafiliğin Kürtler arasında yayılıp dominant duruma gelmesine önderlik etmişlerdir. Mervani iktidarı Selçuklu sultanı Melikşah tarafından 1085’te yıkılmıştır. Tutuş döneminde, 1096’da bölge tümüyle Selçuklu yönetimi altına girmiştir. “Birinci Haçlı seferleri” (1096- 1099), başta Kudüs olmak üzere “kutsal yerleri” kurtarma iddiası ile başlamış olsada, ozamanlar dünyanın en ileri ve en zengin bölgesi olan Ortadoğu’yu, bu bölgedeki -Batıya göre- çok yüksek İslam medeniyetininin zenginliklerini talan etme amacına yönelikti asıl olarak. Kanlı katliamlarla dolu bu yağma saldırıları, daha sonra “2nci Haçlı seferleri” (1147- 1149), “3ncü Haçlı seferleri” olarak (1189- 1192), “4ncü Haçlı seferi” (1202- 1204) ve “5nci Haçlı seferi” (1218- 1221) olarak sürmüştür. Haçlı histerisine, 5nci haçlı seferlerinden hemen önce yaşları 18’den daha küçük çocuklarda katılmışlar ve 1212’de çocukların Haçlı Seferi örgütlenmiştir ve bu çocuklar yakalanıp köle olarak satılmışlardır. Bölgedeki son kalıntıları da Kölemen (Memluklu) Türkleri tarafından silinecek olan Haçlılar, doğu Akdeniz’deki üslerinden, kuzeyde Maraş ve Tarsus’u içine alan Ermeni Kırallığı’ndan (Küçük Ermenistan, 1198- 1375); kuzeydoğu da Edessa (Urfa), Mardin, Harran ve Antep’i içine alan Urfa Haçlı Kontluğu’ndan (Edessa Devleti, 1098- 1144); daha güneyde Antakya Prensliği’nden (1098- 1268); Suriye’nin, Lübnan’ın ve İsrail’in Akdeniz kıyılarını içine alan Kudüs Kırallığı’ndan (1099- 1187) kalkarak çevrelerini sürekli yağmalamışlar, yıkmışlar ve yayılmaya çalışmışlardır. Sözkonusu Haçlı üslerine, 3ncü haçlı seferleri sırasında, 1191 yılında İngiltere Kıralı Inci Richard tarafından Doğu Roma İmparatorluğu’nun (Bizans) elinden alınan Kıbrıs’ı da eklemek gerekir. Yukarıda sıralanan Haçlı devletlerinin hakim gücü Kudüs Kırallığı idi ve diğerleri bu devlete bağımlı (vasal) hükümdarlıklar olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Başka Haçlı orduları da kurulmuş, 6ncı ve 7nci haçlı seferleri örgütlenmişmiştir. Çok daha ilerideki tarihlerde -özellikle Osmanlı İmparatorluğu’na karşı- aynı düşünce temelinde haçlı orduları örgütlenmiştir. Günümüzde Pentagon, başta Exxon ve Mobil olmak üzere büyük petrol tekelleri, Rockefeller gurubu ve bunların temsilcisi W. Bush yönetimi, Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın petrol zenginliklerini talan etmek amacıyla -1990’lı yılların ilk yarısından itibaren- Haçlı ruhunu diriltmeye çalışmaktadırlar. Anglo- Amerikan kökenli uluslarüstü petrol tekellerine ve askeri- endüstri komplekslerine bağlı bu son Haçlılar, alabildiğine yıkıcı kitle imha silahlarına sahiptirler ve çok daha da acımasızdırlar. Vatikan’ı özünde dışlayan ve ideolojik olarak Papa’nın misyonunu da yüklenmeye çalışan bu sözde protestan- prütan ırkçı çağdaş yağma ve yıkım gücüne bölgede Pentagon’un ileri karakolu konumunda olan ırkçı İsrail devletini de eklemek gerekir kanısındayım. Stalin’in de onayı ile eski Haçlı üslerinin çekirdek alanına yerleştirilmiş olan ve başta USA olmak üzere Batılı emperyalisy güçlerin desteğini alarak -sistematik bir etnik temizlikle birlikte- sürekli yayılan İsrail’in politik çizgisi ile Haçlı güçlerin yayılma çabaları, yağma ve yıkım operasyonları arasında kalın çizgileriyle paralellikler kurulabilir. Adları işin içine karıştırılsa da, sözkonus Haçlı seferlerinin hiçbirinden din olarak Hıristiyanlık veya asıl olarak akıllı ve iyi yürekli bir insan olan İsa sorumlu değillerdir... Bundan 15 yıl kadar önce karşılaştığım ve bilinçli olarak Haçlı seferleri hakkında fikirlerini sorduğum iki Katolik rahip, büyük bir heyecan ve telaşla “yaratıcıyı”, “babalarını”, İsa’yı savunmaya ve olanlar nedeniyle O’nun (İsa’nın) hiçbir suçu olmadığını anlatmaya başlamışlardı. Gerçeği tam ifade edemeselerde, İsa’yı savunmakta haklıydılar. Başına dikenlerden bir taç giydirilerek çarmıha yollanmaktan kendisini kurtaramayan ve biri İspanyol diğeri İngiliz iki genç rahip tarafından korunmak zorunda kalan İsa’nın, din adına yapılan kötülüklerin hiçbirinden sorumluluğu olamazdı. “Yaratıcı”nın veya İsa’nın adı, sadece kitleleri manupule etmek, yağmayı insanların gözünde meşrulaştırmak için sözkonusu talan saldırısına karıştırılmıştı. Özellikle Antakya ve Kudüs’ün istilaları sırasında yüzbinlerce kişiyi vahşice öldüren, insanları (Yahudiler dahil) tapınaklarda yakan, hatta yerli Hıristiyanların mallarını yağmalayıp onları da katleden Haçlılarla İsa’nın yakınlığı olamazdı. (Kudüs’deki Ortodok Hıritiyanların ve bölgedeki diğer Hıristiyanların mallarının yağmalanmasının, bunlara karşı işlenen cinayetleri ötesinde, 1198’de Papa IIIncü İnnocent tarafından Mısır’a yönelik olarak başlatılan 4ncü Haçlı seferleri sırasında, Fransız/ Latin güçleri ile Venedikliler nisan 1204’de Konstantinopolis’e/ İstanbul’a girmişler, kenti yağmalamışlar ve yaklaşık 60 yıl sürecek Konstantinople Latin İmparatorluğu’nu kurmuşlardır. Ortodoksluğun merkezi kente yönelik bu yağma ve yıkımın gerisinde, Venediklilerin Akdeniz ticareti üzerinde tam bir hakimiyet kurma hesapları yatmaktaydı ve saldırıdan ağır yara alacak olan Ortodoks Bizans/ Doğu Roma, birdaha belini doğrultamayacaktı. Şüphesiz aynı saldırı Haçlı- Bizans ittifakını da yıkmıştır.) Fransız kronikçi (günlükcü, vakainüvist) Raul de Caen’in ve başkalarının kaydettiği ve Amin Maalouf’un aktardığı üzere -aralarında çocukların ve kadınların da olduğu- müslümanları şişte ızgara yapıp veya kazanlarda kaynatarak yiyen bazı Haçlı çeteleri ile barış, eşitlik ve kardeşlik vazeden İsa arasında hiçbir bağ olamazdı. Yaşanan günde de, Ortadoğu’ya karşı örgütlenen yeni büyük Pentagon saldırısı için biryandan Haçlı motifi utangaçça öne çıkartılmaya çalışılırken, diğer yandan -yine kitleleri manupule etme amacıyla- “demokrasi” ve “insan hakları” savunuculuğu maskesi takınılarak müslüman halkların yaşadığı topraklardaki enerji zenginlikleri gaspedilmeye çalışılmaktadır. Haçlı seferlerinde kitleleri savaşa sürükleme amacıyla kullanılan “İsa” ve “kutsal yerleri” kurtarma motivasyonu nekadar sahte ise, yaşanmakta olunan süreçte de “insan hakları” ve “demokrasi” savunuculuğu maskesi ve Saddam bahanesi okadar yalandır. Bu son olanlardan ve olacak olanlardan da, -yalanlarla ve ölçüsüz şiddetle- yokedilen insan hakları ve demokrasi sorumlu değildir şüphesiz. Asıl büyük Haçlı orduları 1096 yılında sefere çıktıkları zaman, -800’lü ve 900’lü yıllarda çok yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmış ve birleşik durumda olan- İslam dünyası oldukça dağınıktı. Şüphesiz islam uygarlığı halen her alanda batınınkinden çok daha üstündü ama, korkunc bir politik kaos, idari dağınıklık vardı. Hem Abbasi Halifeleri ile Selçuklu yöneticileri arasında ve hem de şeklen Selçuklu İmparatorluğu’na bağlı lokal hükümdarlıklar arasında iktidar kavgaları ve entrikalar sürüp gitmekteydi. Bunların yanında bir de, Kahire merkezli Şia Fatimi Halifeliği ile Bağdat merkezli Abbasi halifeliği arasında derin uzlaşmazlıklar vardı. İslam ülkelerinin güçlerini birleştirememeleri Haçlı ordularının ilerlemelerini kolaylaştırmıştı. Aslında Haçlılar’a Anadolu’da ilk ciddi darbeyi, başkenti Marmara Denizi’nin hemen doğusundaki İznik olan Selçuklu Türk Devleti’nin hükümdarlarından Inci Kılıçarslan vuracaktır. Fakat ardından gelen asıl Haçlı güçlerinin ağır techizatları nedeniyle, O’da gerilemek, gerilla savaşı yapmak zorunda kalmıştır. Yardımın gecikmesi ve içeriden kısa süre önce müslüman olmuş bir dönmenin ihanetinin yardımıyla -çok uzun bir kuşatmanın ardından- önce Antakya’yı (1098) ve daha sonra 1099 yılında Kudüs’ü kanlı katliamlarla zaptedip Kudüs Kırallığı’nı kuran Haçlılar’a ilk en önemli karşı saldırıları yine bir Türk olan İmadeddin Zengi (1084-1146) başlatmıştır. Bağımlı (vasal) hükümdarlar veya Selçuklu sistemi içindeki adıyla Atabeyler arasında -hertürlü lüksten uzak duran ve bitmeyen enerjisiyle yorulmaz bir asker olarak- sivrilen Zengi, önce, Selçuklu Sultanı Mahmut II’nin Basra valisi olarak görev yapmıştır. Abbasi Halifesi al- Mustarshid, Askeri gücü elinde tutan Selçuklu hükümdarlarının kuklası durumuna düşmüş Abbasi halifeliğini yeniden diriltip egemen kılmak amacıyla -Bağdat halkının desteğini alıp- silaha sarılmış ve Sultan IInci Mahmut’u iktidardan uzaklaştırmak istemiştir. Basra valisi Zengi, belirleyici özellikteki askeri gücüyle IInci Mahmut’un safında savaşa katılmıştır. Zaferi kazanan Mahmut, yardımcısı Zengi’ye Musul’un yanında Haçlı saldırılarına karşı savunmada anahtar kent konumunda olan Halep’i de vermiştir. Zengi bununla da yetinmemiş, Mahmut’tan, Kuzey Irak ve Musul’da hiçbirşekilde paylaşılmayan bir otoriteye sahipolduğuna dair yazılı belge almıştır. Zengi, Abbasi Halifesi’ne karşı savaşırken, Bağdat’ın kuzeyinde, Dicle’nin karşısındaki Tikrit’te sıkışmış ve ozamana dek hiç tanımadığı -bölgenin yöneticisi- genç Kürt subayı Eyyub’den kendisini karşı kıyıya geçirmesi için yardım istemiştir. Amin Maalouf’un anlatımıyla Eyyub, O’nu Halife’nin askerlerine teslim edip mükafatlandırılabileceği halde bunu yapmamış ve kaçmasına yardımcı olmuştur. Zengi’ye yardım eden Eyyup, ileride İslam dünyası içinde en çok sevilecek ve en büyük kahraman olarak kabuledilecek olan Selehattin Eyyubi’nin (1137/38- 1193) babasından başkası değildir. Türk Zengi ailesi ile Kürt Revadi aşiretinden tanınmış Eyyubi ailesi arasındaki sarsılmaz dostluk bu olayla başlamış ve şüphesiz aynı olay İslam dünyası içinde en büyük Kürt hanedanının kurucusu olacak olan Selehaddin Eyyubi’nin geleceğini de belirlemiştir. Birçok övücü ünvana ve çok uzun bir ada sahibolan Selehaddin Eyyubi’nin ailesi içindeki asıl adı Yusuf’tur. Selehaddin Eyyubi’nin biyografisini yazan P. H. Newby’e ve başka kaynaklara göre, Selehaddin’in babası Eyyub, erkek kardeşi Şirkuh (kürtçe, arslan) ile birlikte kuzeyden, ozaman Ermenistan sınırları içinde olan Tiflis yakınlarındaki Dawin köyünden güneye, Bağdat’ın yaklaşık 200 km kadar kuzeyinde ve Dicle kıyısında olan Tikrit’e gelmişlerdir. “Kürd ve Kürdistan Ünlüleri” adlı kitabın yazarı Mehmet Emin Zeki Bey’in verdiği bilgiler de bu yöndedir. Anılan yazara göre, Eyyubi ailesi, Kuzey Azerbeycan’da Tavin bölgesinde yaşıyan Kürt aşiretler birliği Hizbaniye’nin Revadi koluna mensupturlar. Eyyub’un küçük kardeşi ve Selehaddin’in (Yusuf’un) amcası Şirkuh (Arslan), değişik yazarların tariflerine göre, tek gözü kör, çok yemek yiyen ve bir Kürde göre şişman sayılan, kısa boylu, aceleci ve sert karakterli, sonderece enerjik, gerçek lider vasıfları taşıyan iyi bir asker, mükemmel bir komutandı. Maalouf’a göre, aralarından ayrılmayan, onlarla yiyip içen ve kaba biçimde şakalaşan enerjik Şirkuh’a askerleri hayrandılar. P. H. Newby’e göre Eyyub, daha çok idareci, örgütçü vasıflarına sahip dikkatli ve temkinli biriydi. Yusuf’un (Selehaddin’in) doğduğu gece (1137 veya 1138 yılı), babası Eyyub, ailesini yanına alarak Tikrit’ten Halep’e, İmadeddin Zengi’nin yanına gidecek ve orada kardeşi Şirkuh ile birlikte asker olarak görev yapmaya başlayacaktı. Selehaddin’in çocukluğu Halep’de Zengi’nin sarayında ve gençliği’de Şam’da (Demaskus) yine aynı çevrede geçecekti. Şam (Demaskus), geçmişi İ. Ö. 3000 yılına dek uzanan, Emevi İmparatorluğu’na başkentlik yapmış, bölgenin en büyük ve önemli merkeziydi. İmadeddin Zengi’nin oğlu Nureddin Zengi (1118- 1174), Kudüs Kıralı Haçlı Baudouin ile işbirliği yapan Şam (Demaskus) emiri Abak’a karşı 1154 yılında saldırıya geçti. Baudouin vaktinde yardıma gelemedi ve Şam (Demaskus) halkınında desteği ile kolayca Nureddin’in eline düştü. Nureddin, fethettiği Şam’ı geniş toprakları olan ülkesinin başkenti yaptığı zaman Yusuf (Selehaddin), henüz 16 veya 17 yaşında idi. Daha önce, 1149’da da, -Nureddin Zengi’nin komutanı- Şirkuh, Antakya Prensi (Haçlı) Raymond’un ordusunu dağıtmış, elleriyle öldürdüğü Raymond’un kafasını Nureddin’e getirmiş ve O’da bunu gümüş bir tepsi içinde Bağdat Halifesine yollamıştı. Merkezi Urfa (Edessa) olan Haçlı Devleti’de, Imadededin Zengi’nin komutanı -aynı- Şirkuh’un emrindeki ordu tarafından 1144 yılında yıkılıp yokedilmişti. P. H. Newby’nin anlatımı ile Yusuf, evinde kürtçe, camide arapça ve askeri eğitim görürken de türkçe konuşuyordu. Övgü amacıyla O’na sonradan takılan Selehaddin (Salah al- Din) adı, “dinin onuru”, “iyi olan” veya iyi yürekli dürüst gerçek müslüman anlamına gelmektedir. Haçlılar bu adı Saladin’e çevirecekler ve böyle tanınacaktır. Arablar ise O’nu, Salah ad- Din Yusuf ibn Eyub olarak çağırmışlardır (Eyyub’un oğlu ve Din’in nuru Yusuf, anlamına gelmektedir.). Kısacası Yusuf, kelimenin gerçek anlamıyla alçakgönüllü iyi bir insandı. Halep’ten Musul’a giden büyük yol üzerindeki Ceber kalesini kuşattığı sırada -hırsızlığı nedeniyle cezalandırılmaktan korkan- emrindeki Fransız hadım köle tarafından 1146 yılının bir haziran gecesi şarhoş vaziyette çadırında uyurken bıçaklanarak öldürülen babası İmadeddin Zengi’den daha akıllı, adil, yüksek karakterli, Haçlılar’a karşı yürütülen savaşa (cihada) sadık, uzun boylu, geniş alınlı, yakışıklı bir insan olan Nureddin’in (Nur al- Din) adı da, “dinin ışığı” veya “nuru” anlamına gelmektedir. Bu bölümde anılan insanların tümünün yaşamları, sürekli Haçlı ordularına ve onlarla işbirliği yapanlara karşı savaş içinde geçmiştir. Vaktiyle Suriye’ye, hatta Bağdat’a dek yayılmış olan Kahire merkezli Şia Fatımi Halifeliği, Nil vadisinin zengin tarımı ve ticaret yollarının güneye kaymış olması nedeniyle yoğunlaşan Kızıl Deniz trafiğinin karlarıyla büyük bir ekonomik gücü elinde tutmaktaydı. Selçuklu İmparatorluğu’nun kurucusu Tuğrul Bey ve daha sonra Alp Arslan bu ülkeyi zaptetmek istemişlerse de, niyetlerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardı. Son dönemleri iç siyasi kavgalarla, entrikalarla dolu olan Fatimi İmparatorluğu’nun yönetimi, varlığını korumak için ikili oynuyor, Selçuklularla Kudüs Haçlı Kırallığı arasında denge politikaları izlemeye çalışıyordu. Şüphesiz bu politika Haçlılar’a karşı direnişi zayıflatıyordu. Kudüs Kıralı Inci Amalrik, -ikili oynamasına karşın- Mısır’ı fethetmek, ülkenin zenginliklerine elkoyarak bölgenin kalıcı enbüyük gücü olmak istiyordu. Aynı Kıral, 1163- 69 yıllarında Mısır’a üst üste beş kez saldıracaktır. Fatimi yönetimi Şam yönetiminden yardım istemek zorunda kalacaktı. Maalouf’un anlatımı ile Nureddin Zengi, Fatimi yönetimine yardım konusunda kararsızdı ama, bölgenin Haçlıların eline geçmesini de istemiyordu. Fatimiler’in son hastalıklı ve çocuk yaştaki iktidarsız Halifesi el- Aziz’in entrikacı veziri Shawar (Şaver), Nureddin Zengi’ye, O’nun egemenliğini tanımayı (O’nun vasalı olmayı), her yıl devlet gelirlerinin üçte birini Şam yönetimine ödemeyi vadetmişti. Nureddin’in hem komutanı ve hem de yakın dostu olan -Selehaddin’in amcası- Şirkuh, kesin bir askeri müdahaleden yanadır ve Nureddin’i de bu işe razı eder. Şirkuh, -henüz 30 yaşına girmemiş yeğeni Yusuf’u da yanına alarak- ordusunun başında dolambaçlı yollardan hızla Kahire’ye yetişir ve kenti Haçlılar’dan kurtarır. Vezir Şaver verdiği sözleri unutup, Şirkuh’un kenti hemen terketmesini ister ve bu kez Şirkuh’a karşı haçlılardan yardım alır. Sözkonusu kirli karmaşık oyun 1169’a dek sürer. Şirkuh, büyük bir askeri deha olduğunu ve inanılmaz güçte bir iradeye sahipolduğunu kanıtlayarak ve olağanüstü hızlı manevralar yaparak Kahire’yi üç kez fetheder. Örneğin, ihaneti nedeniyle korku içinde olan entrikacı vezir Şaver, 1167’de Halife’yi Haçlılar’a resmi bir anlaşma yapmaya zorlamıştır. Birleşik Haçlı ordusu ile Fatimi ordusu, Şirkuh’u Kahire’nin doğusunda beklerlerken, O büyük bir hızla Nil’i daha güneyden geçip karşılarına batıdan çıkmıştır ve İskenderiye’yi almıştır vs.. Şirkuh’un ordusunun temelini Türkmen süvarileri ve Kürtler oluşturuyordu. Eskiden güçlü olan Fatimi ordusu ise, yine Türk süvarilerden, Berberiler’den, Sudanlılar’dan ve Mısırlı Nubiler’den oluşuyordu. Kudüs kıralı Inci Amalrik, 1168 yılında tekrar Kahire’ye karşı saldırıya geçer ve önce Kahire’nin kuzeydoğusunda, Nil deltasının güneybatısında olan Bilbays (Bilbeis veya Bilbis) kentini elegeçirir (Bazı kaynaklar aynı Kıral’ın 1163 yılında da bu kenti elegeçirdiğini yazmaktadırlar.). Haçlılar, nedensiz bir kinle kadın- çocuk ayırmadan Müslümanları ve Mısır’ın eski halkı Kopti Hıristiyanları vahşice katlederler. Maalouf’un aktardığına göre, Arap tarihci İbn el- Esir, “Eğer Frenkler Bilbays’ta daha iyi davransalardı, Kahire’yi kolayca alabilirlerdi. Çünkü, toplumun ilerigelenleri kenti teslim etmeye hazırdılar. Fakat Bilbays katliamını gören halk sonuna dek direnmeye karar verdi.”, diye yazmıştır. Sonuçta halk, Kahire’nin tüm dış mahallelerini ateşe verip içeriye, sarayların, kışlaların ve el- Ehzer Medresesi’nin bulunduğu kısma çekilir ve 44 gün sürecek olan müthiş bir yangın başlar. Bu arada Halife el- Aziz, -Haçlı işbirlikçisi Şaver’in haberi olmadan- gizlice Nureddin Zengi’ye bir mektup yollayıp yardım ister. Maalouf’a göre el- Aziz, mektubuna kesik saç kırpıntıları eklemiş ve “Bunlar karımın saçları; O’nu Frenk mezaliminden kurtarman için sana yalvarıyorum.”, diye yazmıştır. Nureddin mektubu okurken, Selehaddin (Yusuf) O’nun yanındadır. Nureddin, acele gelmesi için Selehaddin ile Şirkuh’a haber yollayacaktır. Daha sonra kendi mütevazi anlatımıyla Selehaddin, “Kahire seferine hevesli olmamasına karşın, Amcası’nın O’nu da birlikte gelmeye zorladığını”, söyleyecektir. Şirkuh’un komutasındaki ordu kente ulaşmadan altı gün önce, 2 ocak 1169’da Kudüs Kıralı Kahire önlerinden çekilecektir. Kahire halkı Şirkuh’u ve Zengi’nin ordusunu bir kutarıcı gibi karşılayacaktır. Halife’nin de onayı ile entrikacı ve Haçlı işbirlikçisi vezir Şaver tuzağa düşürülüp yakalanır ve kapatıldığı çadırda bizzat Selehaddin (Yusuf) tarafından öldürülür. Ardından, Şirkuh Halife’nin baş vezirliğine tayinedilir. Artık tüm iktidar Nureddin Zengi’nin komutanının elindedir. Bu olay, Şirkuh’un Kahire’yi son ve kesin olarak fethedişi olacaktır. Aynı yıl 23 mart günü Şirkuh, yemek yerken boğulur gibi olur ve ölür. Danışmanları Halife’ye Yusuf’u (Selehaddin’i) başvezir yapmasını salık verirler. Çünkü Zengi’nin ordusunun komutanları arasında en genç, deneyimsiz, yumuşak ve rahatca denetim altına alınabilir bir kişilik olarak O’nu görmüşlerdir ama, aslında bu yargıları hatalıdır. Yusuf kısa sürede kendisini kabulettirir. Bir isyanı acımasızca bastırır ve Kudüslü Frenklerin aynı yıl giriştikleri beşinci saldırıyı püskürtür. Nureddin’in isteğine karşın 1171 yılına dek Bağdat Halifesi adına hutbe okutmaz. Genç ve hasta Şia Halifesi ile dost olmuştur ve bu iş O’na dostluğa ihanet gibi gelmektedir veya başka hesapları vardır. Belki de Nureddin’den çekindiği için Şia inancındaki halkla ve Halife yanlısı yöneticilerle ipleri kopartmak istememektedir ve zaten her ihtimale karşı kardeşi aracılığıyla Yemen’de sığınacak bir yer ayarlatmıştır. Sonunda, yirmi yaşına girmiş olan Halife el- Aziz hasta yatağında iken Selehaddin’in de haberi olmadan, 10 eylül 1171 cuma günü, Kahire’de bir camide Musullu biri Bağdat halifesi adına hutbe okur ve hiçbir tepki gelmez. Bunun üzerine Yusuf, ertesi cuma duasında Fatımi adının anılmaması için emir verir. Fakat sözkonusu olaydan ölüm döşeginde olan Halifeyi haberdar etmez, üzülmeden rahatca ölmesini ister.Artık 200 yıllık Fatımi İmparatorluğu sonbulmuş, Selçuklular’ın birçesit devamı olan Eyyubi devletinin ilk günleri resmen başlamıştır. Yusuf (Selehaddin), yavaş yavaş Şam’daki efendisi Nureddin Zengi’ye mesafe koyar. Kesin kopuşu, babası Eyyub’ün Nureddin Zengi’den yana sert çıkışı engeller. Mısır’da iktidarı alan Yusuf, kendisinden 20 yaş kadar büyük eski efendisi Nureddin Zengi ile birdaha karşılaşmaktan özellikle kaçınır. Nureddin Zengi 1174 yılında ölünceye dek, Mısır iktidarı Şam iktidarına bağlı, Şam’ın bir vasal devleti biçiminde varlığını sürdürür. Nureddin Zengi’nin ölümü, Selehaddin Eyyubi’yi davranışlarında tam anlamıyla özgür hale getirir. Selehaddin’in şansı hep yaver gitmiştir ve zaten O’da konumu ile böbürlenmeyen, bu gerçeği kabullenen temkinli ve mütevazi bir kişiliğe sahiptir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin hükümdarı IInci Kılıçarslan’ın (Inci Kılıçarslan’ın oğlu), eylül 1176’da Ankara’nın güneydoğusundaki Myriokephalon’da -Nureddin Zengi’nin başbelası- olan güçlü Bizans ordusunu ezip dağıtması da Selehaddin’in işine yaramıştır. Bu savaş Bizans’ın Anadolu’da Türk ilerleyişini durdurma umuduna kesin darbeyi vurmasının ötesinde, halen Haçlı Kudüs Kırallığı’yla ittifak içinde olan Doğu Roma güçlerinin zayıflamasına neden olarak Selhaddin Eyyubi’nin işini kolaylaştırmıştır. Buna Karşın Selehaddin, 1186 yılına dek Haçlı orduları ile ciddi bir çatışmaya girmeden Zengi’nin varislerinin elindeki Suriye’yi zaptedmiş ve İslam kuvvetlerini birleştirmiştir. Artık Selehaddin Haçlı ordularını yenebilecek güce ulaşmıştır. Süreç içinde Mısır hızla Sünni inanca bağlanmıştır. Selehaddin, dünyanın en eski üniversiteleri arasında sayılan ve Yedi İmam Şiası’nın eğitim merkezi olan el- Ezher’i bir Sünni eğitim kurumu haline getirmiştir. Selehaddin, 4 temmuz 1187 günü, Kuzey Filistinde Galilei Gölü’nün (Nazarret Gölü, günümüz İsrail’inin kuzeyinde, Lübnan’ın güneyinde, Suriye- Ürdün- İsrail’in birleştiği üçgende, Golan tepelerinin eteğinde, Ürdün Nehri’nin/Şeria’nın doğduğu göl.) yakınındaki Hattin’de çok büyük bir Haçlı ordusunu imha etmiştir. Haçlılar’ın kayıpları okadar büyük olmuşturki, Kudüs Kırallığı Selehattin’in güçleri tarafından kolayca fethedilecek duruma gelmiştir. Doğu Akdeniz kıyılarındaki tüm limanlar ve bunlara yakın yerler, Akre, Toron, Beyrut, Sidon, Nazarret, Kaerarea, Nablus, Yaffa, Askalon üç ay içinde Selehaddin’in eline düşmüşlerdir. Bu askeri operasyonu ile Selehaddin, Kudüs Kırallığı’na Akdeniz’den gelebilecek yardımların yolunu kesmiştir. Sonunda Selehaddin, 2 ekim 1187’de Kudüs’ü kuşatmıştır ve kent kısa sürede, 88 yıl sonra tekrar Müslüman güçlerin eline geçmiştir. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar tarafından kutsal kabuledilen Kudüs’ün (Jarusalem) tarihi İ. Ö. 3000 yıllarına uzanmaktadır ve kent 638 yılında 2nci Halife Ömer tarafından fethedilmiştir. Batılı kaynakların da kabulettiği gerçeğe göre, özellikle Ömer ve ondan sonra gelen tüm İslam Halifeleri, Emevi ve Abbasi yönetimleri, Hıristiyanlara ve Yahudilere hiçbir baskı yapmamışlardır ve bu üç gurup Haçlılar gelinceye dek kentte barış içinde yaşamışlardır. Kent 969’da Şia Fatimi Halifeliği’nin eline geçmiştir. Selçuklular 1071’de Bizans’ı yendikten sonra Fatımi iktidarını Kudüs’ten atmışlardır. Haçlı istilasından bir yıl önce, 1098’de kent tekrar Kahire Fatımi yönetimi tarafından zaptedilmiştir. Kente giren haçlılar, özellikle müslümanlara yönelik kanlı bir katliamın ve yağmanın yanında, tapınaklara sığınan Yahudileri de sığındıkları yerle birlikte yakmışlardır. Selehaddin Eyyubi ise, -638 yılında Halife Ömer’in yaptığı gibi- kesin emirle Hıristiyan halka ve hatta işgalci Haçlı Fıranklar’a yönelik tüm saldırı ve yağmaları engellemiştir. Haçlıların ve isteyen Hıristiyanın kenti terketmesine izin vermiştir. Savaşlar nedeniyle hazine boşalmış olduğu için, çevresi Haçlılardan tazminat almasını, kentten çıkış parası almasını istemiştir. O ise, fakirlerden, dullardan, sakatlarlardan para almadığı gibi, bir de bunlara yardım etmiştir. Zenginlerden alınan para da düşürülmüş ve doğru dürüst toplanamamıştır. Selehaddin aşırı bir cömertlik gösterisi yapmıştır. Kudüs’ün düşüşünün yarattığı şokun etkisiyle, Papa VIIInci Gregory 3ncü Haçlı seferlerini başlatmıştır. Alman Kıralı ve daha başka ünvanların sahibi Frederik Barbarossa komutasında en büyük haçlı ordusu mayıs 1189’da yola çıkar. Barbarossa, Toros eteklerinde derinliği beline gelen bir akarsuda yıkanırken -tarihçilere göre muhtemelen kalp krizi nedeniyle- 1190 yılında boğulur ölür ve ordusu dağılır. Ardından, nisan 1191’de deniz yoluyla Fransa Kıralı Phiphle August ve onun ardındanda -önce Kıbrıs’ı zaptedip- deniz yoluyla İngiltere Kıralı Inci Rikhard gelir (“Arslan Yürekli” namıyla da anılan bu kişi, Fransızca konuşmaktadır, ünvanı fransızca söylenmektedir ve krallığının sadece 6 ayı İngiltere’de geçmiştir.). Maalouf’un aktardığına göre, kızıl saçlı, dev cüsseli Rikhard’ın Selehaddin ile tanışma talebine, Selehaddin, “Kırallar bir anlaşmaya vardıktan sonra ancak biraraya gelirler. Bir kez tanıştıktan ve birlikte yemek yedikten sonra savaşmak uygun düşmez.”, diyerek bu teklifi geri çevirmiştir. Ancak, her iki tarafında askerleri ile çevrilmiş olması koşuluyla kardeşinin Rikhard ile görüşmesine izin vermiştir ama, tekrarlanan görüşmelerden yapıcı bir sonuç çıkmamıştır. Bu sırada Akkâ (Acre) Haçlı kuşatması altındadır ve açlıkla boğuşmaktadır. Selehaddin daha önce işgalettiği yerlerden Hıristiyan savaşcıların özgürce çıkıp gitmelerine ve şimdiki Lübnan’ın güneyinde İsrail sınırına yakın Sur limanına yerleşmelerine izin vermekle stratejik hata yapmıştır. Haçlılar burayı bir yayılma üssü haline getirmişlerdir ve iki yıllık bir kuşatmanın ardından 11 temmuz 1191’de Haçlıların eline geçeçek olan Akkâ (Acre), Sur’un hemen güneyindedir. Güçlü Haçlı donanmasının oluşturduğu çember nedeniyle Acre’ye gıda yardımı gidememiştir. Maalouf’un aktardığına göre, Esirleri serbest bırakan Selahaddin’in tam tersine, “Arslan Yürekli” Rikhard, açlık nedeniyle teslim olan Akkâ (Acre) garnizonundan 2700 askeri ve bunların eşleri ve çocuklarından oluşan 300 kadar tamamen korumasız zayıf insanı, birbirlerine iplerle bağlatarak surların önüne dizmiş ve Frenk askerlerine öldürtmüştür. Frenkler, kılıçlar, mızraklar ve taşlarla -tüm iniltiler kesilinceye dek- işlerini sürdürmüşlerdir. Haçlılar önemli başarılar kazanmalarına ve birçok liman kentini elegeçirmiş olmalarına karşın, Kudüs’e girmezler, yorgun düşerler ve aralarında anlaşmazlıklar başlar. Sonuçta, 1192 yılının eylül başında Haçlı güçleri ile Selehaddin arasında anlaşmaya varılır. Sur ile Yafa arasındaki sahil Haçlılar’a bırakılır. Haçlı şovalyelerin İsa’nın mezarında dua etmelerine izin verili (Aslında gerçek bir mezar yok, herşey sonradan üretilme. Ali ile Ebu Bekir arasıdaki iktidar mücadelesi nedeniyle, cenaze namazını kimin kıldıracağı ve öne çıkacağı hesabı sonucu, Muhammed’in gömüldüğü yerde bilinememektedir. İnsanların deliliklerinden kurtulmaları için daha çok zaman gerekmektedir.). Buna karşın Rikhard -zafer kazanamamış olması nedeniyle- diğerleri gibi kente girip dua etmez ve barış anlaşmasından kısa bir süre sonra “kutsal mezarı” ve Selehaddin’i hiç göremeden bölgeden ayrılır. Sık sık sıtmaya yakalanan Selehaddin, 4 mart 1193 günü beş parasız ama, geriye büyük bir ülke bırakarak -başkent yaptığı- Şam’da ölür. O ölür ölmez imparatorluğu üç oğlu arasında, Kahire, Şam ve Halep merkezli olarak bölünür. Eyyubi Devleti, orduda paralı askerlik yapan Türk Kölemenler (köle askerler) tarafından 1250 yılında yıkılır ve yerine hükümdarları Türk olan Memluklu (kölemen) devleti kurulur. Kölemenler, Mısır’ı işgaleden Fransız ordusunu ezdikten sonra iktidarı almışlardır. Memluklu (Kölemen) Hükümdarı Baybars -Moğol istilacılarla işbirliği yapmış olan- Antakya’yı 1268 yılında elegeçirir ve Haçlılar’ın bölgedeki son kalelerine onların yöntemleriyle kanlı biçimde noktayı koyar. Memluklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1517 yılında yıkılmıştır. Bu olayin ardından Halifelik kurumu, Sünni İslam içindeki ruhani iktidar veya dinsel oterite de Osmanlı sultanlarının eline geçmiştir. Tüm toprakların sahibi olan ve zaten siyasi otoriteyi bütünüyle elinde tutan Osmanlı Sultanları, ayrıca yeryüzünde Allah’ın temsilcileri, Muhammed’in mirascıları durumuna gelmişlerdir. Mısır’ın üzerine yürüyen Osmanlı’nın asıl sorunu, ilk olarak Akdeniz ticareti üzerinde tam bir hakimiyet kurmaktır. Ardından, Kızıl Deniz’in her iki ucuna ve Basra’ya yerleşmiş olan ve İran Safavi Devleti’ni Osmanlı’ya karşı kışkırtıp destekleyen Portekiz’i bölgeden atmaktır. Kızıl Deniz’de ve Hint Okyanusu’nda Portekiz’e karşı hakimiyet kurabilmesi, Osmanlı için olağanüstü büyük bir kazanç kapısının açılması demektir. Osmanlı bu son stratejik hedefine, büyük denizci Piri Reis sayesinde kısa bir süre ulaşabilmiştir. Selehaddin Yusuf inb- Eyyub, şüphesiz öncelikle Kürt halkı için büyük bir övünç ve gurur kaynağıdır ama, diğer tüm bölge halkları ve hatta tüm Müslüman halklar Selehaddin ile gurur duymaktadırlar. Ve aklıbaşında olan herkes O’na saygı duymaktadır. Zaten asıl büyük insanlar, dar bir çevrenin yararları için çalışmış olan ve sadece bu topluluk tarafından sevilenler değil, çok daha zengin kültür kaynaklarından beslenip geniş yığınlara hizmet edebilenler, büyük insancıl idealler uğruna mücadele edebilenlerdir. Bu açıdan bakıldığı zaman Selehaddin, kendi Kürt aşiret kabuğunun dışına çıkmış, zamanın olanaklarının en gelişmişlerine sahip Halep ve Şam saraylarında çok daha geniş bir kültürün, döneminin en ileri zengin kültürünün kaynakları ile beslenerek yetişmiştir. Aynı nedenle Selehaddin, bir Kürt aşiret önderinin yürüyebileceği hedeflerin çok ötesine geçebilmiş birisidir. Yetişme tarzı nedeniyle Selehaddin, Kürtlüğünü değil döneminin birleştirici ideolojisi olarak İslamiyeti öne çıkartmıştır ve herhangi bir milleti diğerinden ayırt etmemiştir. Selehaddin’in kişiliği günümüzün ağır koşullarında büyük sembolik bir önem taşımaktadır. Selehaddin Yusuf ibn- Eyyub, bölge halklarının haçlı seferlerine karşı veya daha doğrusu bir yağma saldırısına karşı, sınırsız bir haksızlığa karşı birleşmelerinin sembolüdür. Gününümüzde ise, bazı Kürt aşiret reislerinden diğer daha güçlü ama dar görüşlü yöneticilere dek bir seri ahmak, bölgenin enerji kaynaklarını yağmalamak amacıyla tarihin tanık olduğu en büyük askeri yığınağı yapan emperyalist güçlerin parıltılı vaadlerine kanmakta, önlerine atılan küçük kemikler uğruna birbirlerini boğazlamaya hazırlanmaktadırlar. Hepside halklarına karşı ihanet içinde olan bu köle ruhlu çapsız militarist “önderler”, biryandan birbirlerini aşağılayıp ezmeye çalışırlarken, öbür yandan da “gerçekçi politika” adını verdikleri ahmaklıkları ile, “yağlı kemiği biz kapmasak başkaları kapacak”, hesabıyla ve halklarını aldatarak birbirlerine karşı savaşa hazırlanmaktadırlar. Şüphesiz bu koşullarda boş hayallerle Pentagon’un ve ırkcı militarist İsrail yönetiminin peşine takılan Kürt aşiret reislerinin takdir edilecek hiçbir yanları yoktur ama, halklarını ve özellikle Kürt halkını ezerek onları emperyalist güçlerin kucağına iten, sorunlara şiddetin ötesinde bir çözüm getiremeyen bölgedeki -relatif büyük- devletlerin yöneticilerin de alkışlanacak yanlarını bulmak olanaksızdır. Bölgeye hakim bu ahmakca antidemokratik yapı ve kördöğüşü, çok daha büyük kötülüklerin kaynağı olan çağdaş emperyalist güçlerin işlerine yaramaktadır. Yukarıdaki -dürüst olmaya çalışan- özeti yaparak Haçlı Seferleri’ni mahkum eden kişinin amacı, -zaten anlaşılmış olacağı gibi- İslamiyet’in Hıristiyanlık’tan üstün olduğunu veya herhangi bir dinin diğerinden daha iyi olduğunu kanıtlamak değildir. Şüphesiz tüm büyük dinlerin içinde daha birsürü din, yol vardır ve insanlar birbirleri ile kültürel bağları olan değişik ideolojileri -özet olarak- kendi yaşamakta oldukları gerçekliklerine benzetmektedirler. Basitleştirerek ifade edecek olursak, her dinin daha insancıl, daha demokratik ve bilime daha açık kolları olduğu gibi, çok daha tutucu ve ırkçı özellikler taşıyan akımları da vardır. Ayrıca Hıristiyanlar, sadece müslümanları değil, sözde Hıristiyanlık uğruna yüzyıllarca birbirlerini de kesmişlerdir. Yine Hıristiyanlık bayrağı ile sürdürülmüş haklı başkaldırılar vardır ve zaten bu dinin doğuşu da haksızlığa karşı bir başkaldırı biçiminde gelişmiştir. Aynı şekilde İslam dünyasının bazı önderleri din adına kitleleri sürükleyerek sadece Hıristiyanları öldürmekle ve ülkelerini yağmalamakla kalmamışlar, yüzyıllarca birbirlerini de boğazlamışlardır. Aynen Hıristiyanlıkta olduğu gibi, islamiyet bayrağıyla sürdürülen haklı başkaldırı mücadeleleri de vardır. Tüm bu nedenlerle, -değişik ölçülerde birbirleri ile kültürel bağları olan- mevcut dinlerin hepsi, iyilikte ve kötülükte -üç aşağı beş yukarı- eşittirler. Sonuçta dinler adına birbirlerini boğazlayan insanlar -sadece- kendi kendilerine eziyet etmektedirler. Ve dinler, inkar edilemiyecek, küçümsenmemesi ve doğru tanınmaları gereken tarihi- toplumsal gerçekliklerdir. Dinler aynızamanda zengin kültürlerin taşıyıcılarıdırlar. Doğal olarak insanlar, kendi kendilerini, içinde oldukları toplumsal süreçleri, kendilerini biyolojik- kimyasal- fiziki anlamda yaratan zengin karmaşık süreçleri, içinde varoldukları tüm doğayı ve onun içinde varolduğu evreni bir anda keşfedememekte, korkular ve bilinmezliklerle dolu bir karanlıktan, kişiye ve toplumlara göre dengesiz ilerleyen bir bilinç aydınlığına doğru süreç içinde iğmesi artan bir hızla koşmaktadırlar. Bilincin bu dengesiz ve sıçramalarla dolu ilerleyişi sırasında insanlar, gerçekliği yeniden üretirlerken, başka ifadeyle soyutlama yaparlarken, sözkonusu gerçekliği bütünselliği, tüm karmaşık bağları ve hareketliliği içinde göremedikleri için, idealizasyonlara gitmekte, gerçeğin deforme edilmiş biçimleri olan mitler, efsaneler yaratmaktadırlar. Başka bir ifadeyle, gerçeği bozarak, deforme ederek soyutlamaktadırlar veya eksik gördükleri gerçeği çarpıtarak yeniden üretmektedirler. Ve şüphesiz sınıflara bölünmüş toplumlarda, sözkonusu çarpıtmalarla yaratılan bu mit ve efsanelerden kar sağlayanlar, aynı efsaneler temelinde siyasi iktidarlarını şekillendirenler, yanlışlığın yaygınlaşarak yerleşmesine yardımcı olmakta ve yararlarını koruyabilmek için hertürlü yeniliğin, bulunan yeni gerçeklerin gelişmelerini engellemeye, toplumsal ilerlemeyi durdurmaya çalışmaktadırlar- toplumsal ilerlemeyi durdurma çabası çağımızda, azami kar prensibine göre işleyen uluslarüstü tekellerin yararları hesaplanarak yapıldığı gibi, “sosyalizm” adına yapılanlara bile rastlanmıştır. Tekrarlamak gerekirse, tüm bunlara karşın dinler, çok önemli toplumsal gerçeklikleri de yansıtmaktadırlar. Sonuç olarak haçlı seferleri ve ardından Moğol istilası, medeniyetin dört büyük doğuş alanlarından ikisinde, Mezopotamya ve çevresinde ve Nil vadisinde büyük tahribatlara yolaçmıştır. Abbasi İmparatorluğu’nun başlangıç dönemlerinde yaşanan İslam Rönesansı veya yeniden doğuşu durmuş ve toplumlar geriye gitmişlerdir. Sözkonusu yeniden doğuş döneminde Tüm Grek klasikleri arapçaya çevrilmişler, eski Mezopotamya medeniyetleri ve eski Mısır yeniden araştırılmaya başlanmış, analitik matamatikte/algebrada veya cebirde, geometride, astronomide, simya/kimyada, tıpta, felsefede, edebiyatta dev ilerlemeler olmuştur. Şüphesiz sözkonusu durma ve gerileyişte, bölgede şekillenen merkezi feodal despotik yapıların içinde kapitalizmin ve onun gereksinim duyduğu bilimin yeterli gelişme olanaklarına sahip olamamasının da etkileri vardır. Ve kanımca, asıl süreçler burada basitleştirilip özetlenerek formüle edilenlerden çok daha karmaşıktır. Başka bir ifadeyle, Goethe’nin söylediği ve Lenin’in tekrarladığı gibi, “Teorinin rengi gridir ama, yaşam ağacı yeşildir.” Haçlı seferleri İslam ülkelerinde yıkıma ve gerilemeye neden olurlarken, seferlerin başladığı yıllarda göze göz ilkesinin ötesinde herhengi hukuki bir sistemi bile olmayan Batı için ilerlemenin kaynağı olmuşlardır. Yukarıda sıralanan bilimleri, üretimi arttıracak ileri tarım tekniklerini ve gelişecek modern edebiyatın, romanın köklerini Ortadoğu’dan ve bir de İspanya’daki Endülüs Emevi uygarlığından alan Batı, bunlara dayanarak Rönesans’ı başlatabilmiştir. Örneğin, 800’lü ve 900’lü yıllarda anılmaya başlanan ve 900’lü yılların ikinci yarısında derlenen 1001 Gece Masalları, Batı’da modern romana kaynaklık etmiştir. Firdevsi’nin (Ferdowsi, 935- 1020/26) Şahname (Hükümdarların Destanı) adlı olağanüstü şiirsel ölmez yapıtının William Shakespare’nin -içi haksızlığa karşı başkaldırı yüklü- ölmez trajedisi Hamlet’e derin etkileri olduğu bilinmektedir. Ayrıca bu satırları yazana göre, eğer Firdevsi’nin damıta damıta 33 yılda bitirebildiği Şahname’si olmasaydı, büyük Alman şairi ve yazarı Goethe Faust adlı yapıtını yaratamazdı. (Berberi Tarık Bin Ziyad komutasında -Arap, Berberi ve Türk askerlerden oluşan- yedi bin kişili küçük bir ordunun 711 yılında İspanya kıyılarına çıkmaları ile Endülüs Emevi İmparatorluğu’nun temelleri atılmıştır. Ülkenin yöneticileri 900’lü yılların ortalarında Halife ünvanını kullanmaya başlamışlardır. Oxfort üniversitesi emekli tarih profösörü Alber Hourani, Şam merkezli Emevi Halifeliği’nden tamamen farklı karakterde olan ademi merkeziyetci Endülüs Emevi Halifeliği’nin derin hoşgörüsünün etkisiyle yerli halkın ve zanatkarların gönüllü olarak arapça öğrendiklerini ve yığınsal halde İslamiyet’e geçtiklerini yazmaktadır. Iraktaki fanatik Yahudi merkezine karşın Endülüs Emevi Devleti’nin sınırları içindeki Yahudiler arasında, çok daha özgürlükçü ve hoşgörülü bir akım gelişmiştir.) |
|||||||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Kürtlerin Birliği Zafer İçin En Büyük Fırsattır | marx47 | Çandi Gişti | 5 | 26-05-2008 04:46 PM |
| Hepimiz Kadınız - 8 Mart Dosyası [Kaizen Team Çalışmasıdır] | PCkopat | Bydigi Kaizen Team | 66 | 02-04-2008 11:29 AM |
| Nilüfer Akbal: Ben Kürt Müziğinin Dünyaya Açılan Penceresiyim | Bendewelat | Müzik Sohbet | 18 | 24-01-2008 03:30 PM |
| Kürt Kimliğinin Dayanakları ve Kırılma Noktaları* | JİYAN ADAR | Genel Kültür | 8 | 21-01-2008 04:48 PM |
| Batı Literatüründe Kürt Kadını | PCkopat | Genel Kültür | 17 | 20-11-2007 01:12 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.