|
|
#261 (permalink) | |||||||||||||
|
CİHÂD;
insanların İslâmiyeti işitmeleri, Müslüman olmakla şereflenmeleri yâni İslâmiyeti yaymak, yâhut Müslümanların dînine, vatanına, nâmusuna saldıran düşmanları kovmak için yapılan harp, savaş. Lügatte söz ve fiille bir iş için bütün kuvvetini sarf etmek demektir. Cihâd edene “mücâhid”, cihaddan sağ olarak dönene “gâzî” denir. Ölen şehid olup, âhirette yüksek derecelere kavuşur. Cihâd zamâna ve şartlara göre değişir. Düşmana karşı silâhla olduğu gibi, mal, söz, fikir, gazete, dergi gibi basın-yayın ve daha başka vâsıtalarla da yapılır. Cihâd, Kur’ân-ı kerîmde pekçok âyet-i kerîme (Nisâ 95; Enfal 72; Tevbe 19, 20, 41; Hac 78; Hucurât 15) ve hadîs-i şerîfle Müslümanlara emredilmiştir. İlk Müslümanlar (Eshâb-ı kirâm), bu emirlere uyarak ordular tertib edip Asya, Afrika ve Anadolu’ya seferlere çıktılar. Gittikleri yerlerdeki insanlara İslâm dînini tebliğ ettiler. Kabûl edenler, bozuk inançlarını bırakarak hak din olan İslâmiyete kavuştu. Kabul etmeyenler İslâm idâresi altında, cizye vermek sûretiyle, emniyet, adâlet ve huzûr içinde kendi inanç ve ibâdetleriyle başbaşa kaldılar ve hayatlarını öyle sürdürdüler. Daha sonra gelen İslâm devletleri de İslâmiyeti dünyânın dört bir tarafındaki insanlara ulaştırmak, haber vermek; kendilerine ve vatanlarına saldıran Müslüman olmayan kuvvetlere karşı koymak için cihâd yapmışlardır. Bunlar arasında bütün Kuzey Afrika’yı baştanbaşa geçtikten sonra atını önüne çıkan Okyanus sularına sürüp; “Yâ Rabbî! Eğer önüme bu deniz çıkmasaydı, senin adını daha ötelere götürürdüm!” (Abdurrahmân el-Gâfıkî) diyenler, Malazgirt Ovasında alnını secdeye koyup; “Yâ Rabbî! Senin rızân için savaşıyorum, niyetim hâlistir. Bana yardım et, niyetim hâlis değilse beni kahret!” (Alparslan Gâzi) diyerek yalvaranlar, Haçlı ordularına yaklaşık iki asır yılmadan karşı koyanlar (Selçuklular ve Eyyûbîler) ve kendilerini İslâmiyeti müdâfaa ve yaymakla vazîfelendirenler (Osmanlılar) ve daha niceleri çıkmıştır. İslâm dîninde cihâddan maksad insanlara iyilik etmektir. Onlara Hak dîni haber vererek âhirette ebedî azaptan kurtulmalarını ve ebedî saâdetlerini temin etmektir. Yoksa onların canlarına, mallarına, mülklerine, ırz ve namuslarına ve sâhib oldukları diğer varlıklarına kasdetmek, göz dikmek değildir. İslâm dîninde cihâda ait hükümlerin hepsinde asıl maksad açıkça ifâde edilir. Bu maksadın hâsıl olması için lüzumlu hâl, şart, vâsıta ve öteki hususlar da, âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve dînin diğer kaynaklarına dayandırılarak teferruatlı olarak îzâh edilir. Bunların bir kısmı cihâdın ehemmiyeti ve kıymeti, bir kısmı da uyulması şart olan hususları beyân eder. Bu kaynaklarda belirtildiği gibi silahla cihâdı hükümet yapar. Milleti sulh zamânında cihâda hazırlamak, yetiştirmek hükümetin vazifesidir. Müslümanların cihâd yapması, cihâd sevâbına kavuşması, hükümetin cihâd yapmak veya cihâda hazırlanmak için yaptığı dâvete, çağrıya ve kumandanların emirlerine itâat etmesi, askerlik vazifesini yapması demektir. Hükümetin izni ve kumandanının emri olmadan herkesin başkasına saldırması, cihâd olmaz. Çapulculuk, eşkıyâlık olur. Bu ise İslâmiyette büyük günahtır. Cihâda katılmak farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmı bu farzı yerine getirince diğerlerinden düşer, herkes katılmadıkları için günahkâr olmazlar. Düşman, bir İslâm beldesine (ülkesine) hücûm eder umûmî (genel) seferberlik (harp) îlan edilirse, eli silâh tutan herkesin savaşa iştirak etmesi farz-ı ayn olur. Cihâda beden ile iştirâk edemeyenlerin mal ve duâ ile iştirâk etmeleri lâzımdır. Çünkü, duâ ordusu gazâ ordusunun (savaşan askerlerin) rûhu gibidir, denilmiştir. İlimle, yazı ve her türlü neşriyatla, propagandayla cihâd etmek, yâni İslâmiyeti insanlara duyurmak ise, her zaman yapılır ve kıyâmete kadar terk edilmez. Cihâdın cihâd olması ve cihâd yapanların vâdedilen fazîlet ve üstünlüklere kavuşabilmesi için yapılan işlerin yalnız Allahü teâlânın makbûlü olması lâzımdır. Bu ise İslâmiyetin cihâd ile ilgili hüküm ve emirlerine tam uymakla temin edilir. İslâm hukûku (fıkıh ve fetvâ) kitaplarında cihâdla ilgili hükümler, cihâdın ehemmiyeti ve fazîleti geniş olarak bildirilmiştir. Meselâ, her türlü işkence, zulüm, kadın ve çocukların, yaşlıların, savaşçı olmayan çiftçi ve köylülerin öldürülmesi, yapılan antlaşmalara aykırı hareket edilmesi yasaklanmıştır. Düşmanla karşılaşınca, önce Müslüman olmaya çağrılmaları, kabul etmezlerse cizye vermelerinin teklif edilmesi, onu da kabul etmezlerse o zaman savaşılması emredilmiştir. Ayrıca bir de Cihâd-ı Ekber (Büyük Cihâd) vardır. Peygamber efendimiz bir harpten döndüklerinde; “Küçük cihâddan döndük, cihâd-ı ekbere (büyük cihâda) geldik.” buyurmuştur. Bu cihâd, insanın kendisi yâni anâsır-ı erbea (dört temel madde) denilen su, ateş, toprak ve havadan meydana gelen bedeninin arzu ve isteklerine uymayıp, İslâmiyetin emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak husûsundaki gayretine denir. Bu cihâd bir ömür boyu sürer. Bu insanın, Müslüman olduktan sonra vücûdunda, bedeninde mevcut çeşitli unsurları ve bunlardan doğan şehvet, hırs, kibir, gazap (gadap) gibi hisleri ile bu hislerin değişik tezâhürlerini (görünüşlerini) İslâmiyete uydurmak ve İslâmiyetin hükmü altına sokmak için yapılır. CİHAD BABAN; Türk gazeteci ve siyâset adamı. Babası Süleymâniye mebusu ve Şirket-i Hayriye Umûm Müdürlerinden Hikmet Beydir. Süleymâniyeli Babanzâde âilesine mensuptur. 1911 senesinde İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesini ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Hâkimlik vazifesinde bulundu. Gazeteciliğe Velid Ebüzziya’nın Vakit Gazetesi’nde başladı. Son Posta, Doğu (Erzurum), Cumhûriyet, Yeni Sabah ve Tasvir-i Efkâr gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Ziyad Ebüzziyâ ile birlikte Son Saat Gazetesi’ni çıkardı. Tercüman Gazetesi’nin kurucu ortakları ve yazarları arasında yer aldı. 1946, 1950 ve 1954 seçimlerinde Demokrat Parti (DP) listesinden milletvekili seçildi. 1956 senesinde Demokrat Partiden istifa ederek ayrıldı. Hürriyet Partisi İzmir Milletvekili olarak vazife yaptı. Çeşitli partilerin yayın organlarında; Ankara’da Zafer, Yenigün, Ulus; İstanbul’da Son Havadis gazetelerinde başyazarlık yaptı. 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra Kurucu Mecliste CHP’li üye olarak bulundu. Basın-Yayın ve Turizm Bakanı olarak vazife yaptı. 1965 ve 1969 seçimlerinde CHP’nin İstanbul, sonra da Çanakkale milletvekili olarak tekrar TBMM’ye girdi. 12 Eylül 1980 harekâtından sonra kurulan Bülent Ulusu hükümetinde Kültür Bakanı olarak vazife aldı. 1984 senesinde Ankara’da öldü. Eserleri: 1) Hitler ve Nasyonal Sosyalizm (1933), 2) Yüzyılın Büyük Kavgası Çin-Rus Anlaşmazlığı (1968), 3) Adenauer (1968), 4) Ho-Şi Minh (1968), 5) Politika Galerisi: Büstler ve Portreler (1970). CİHANGİR ŞAH; Bâbür İmparatorluğunun dördüncü hükümdârı. Ekber Şahın oğlu olup, asıl adı Selim’dir. 1569’da doğan Selim, babasının ölümü üzerine 1605’te “Nûreddîn Cihangir” ünvânı ile tahta çıktı. Ancak oğlu Hüsrev Sihleri etrâfında toplayarak Pencab’da isyân etti. Cihangir Şah, âsî kuvvetleri Cullandar Nehri kenarında bozguna uğrattı. Yakalanan oğlu Hüsrev’i Burhanpur’a sürgüne gönderdi. Hüsrev orada 1622 yılında öldü. Racput Prensliği ile yapılan savaş başarı ile netîcelendi. Ancak Safevî Hükümdârı Şah Abbâs’ın Kandehar’ı istîlâsına karşı konulamadı. Cihangir Şah döneminde Avrupalılar ve bilhassa İngilizler sık sık Bâbürlü Sarayında görüldüler. Bu münâsebetler netîcesinde İngilizlere Surat limanında ticâret yapma hakkı verildi. Bu müsâde iki asır sonra İngilizler’in Hindistan’a yerleşmelerine ilk zemîni hazırlaması bakımından çok mühimdir. Cihangir Şahın saltanatının son yılları huzursuzluk içerisinde geçti. Eşi Nurcihân ve veziri Mehabet Hanın sık sık devlet işlerine karışmaları sıhhatini bozdu. Tabiplerin isteği üzerine iklimi daha müsâid olan Lahor’a giderken yolda 28 Ekim 1627 günü vefât etti. Cesedi Ravi Nehri kıyısındaki, Şah Dârâ denilen yerde toprağa verildi. Daha sonra mezarının üstüne büyük bir türbe yapıldı. Âdil bir hükümdâr olan Cihangir, İslâm âlimlerini sever, onlara izzet ve ikrâmda bulunurdu. Babasının Müslümanlara karşı uyguladığı ağır baskıyı kaldırdı. Ancak Şiîlerin ve hasetçilerin iftirâlarına aldanarak devrinin büyük âlimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerini Gwalyar şehrinde hapsettirdi. İki yıl sonra hatâsını anlayıp bu büyük âlimi hapisten çıkaran Sultan, 1000 rupye ihsân edip bağışlanmasını diledi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Cihangir Şaha yazdığı mektuplar, Mektûbât isimli eserinde mevcuttur.Mektûbât kitâbı Türkçe olarak Müjdeci Mektuplar ismiyle İhlâs Holding A.Ş. tarafından İstanbul’da bastırıldı. Cihangir Şah, bayındırlık işlerine de önem vermiştir. Agra’dan Etek’e ve Bengâl’e giden ağaçlıklı yollar ve Agra ile Lahor arasında her üç kilometrede bir işâret kuleleri ve sulu gölgelikler yaptırmıştır. Tüzük-i Cihângîrî ismi ile yazdığı hâtırâtı, kıymetli bir eserdir. Kendisinden sonra oğlu Şihâbuddîn Muhammed, “Şah Cihân” ünvânı ile tahta geçmiştir. CİHANŞAH (Mirza Muzafferüddîn); Karakoyunlu Devletinin üçüncü hükümdârı. Devletin kurucusu olan Kara Yusuf’un oğludur. 1405 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. 1415’te babası tarafından Sultâniye’ye vâli tâyin edildi. 1420’de babasının ölümü üzerine Sultâniye’den ayrılarak Bağdat vâlisi olan ağabeyi Şah Mehmed’in yanına gitti. Daha sonra onunla anlaşmazlığa düşerek diğer ağabeyi İskender’le birleşti. Ancak Karakoyunlu âilesi arasında çekişmeler uzun yıllar sürerek devletin zayıflamasına yolaçtı. Nihâyet kardeşlerinden Şah Mehmed’in, Şahruh İskender’in de, oğlu Şah Kubad tarafından öldürülmesinden sonra Cihanşah devletin başına geçti. İlk olarak baba kâtili Şah Kubad’ı ortadan kaldırarak devlete tamâmiyle hâkim oldu. 1440’ta Gürcistan’a büyük bir sefer düzenledi ve pekçok ganîmet elde etti. Aynı yıl Tebriz’e girerek burada faâliyet gösteren Hurûfîleri temizledi. Böylece İslâm âleminde çıkması muhtemel korkunç bir sapıklık cereyânının önüne geçmiş oldu. Bağlı olduğu Şahruh’un 1447’de vefâtı üzerine “Sultan” ve “Hakan” ünvanlarını aldı. Şahruh’un vefâtı ile Timurlular arasında başgösteren anlaşmazlık ve çekişmelerden faydalanarak, İsfehan ve Fars ülkelerini de ele geçirdi. Bu muvaffakiyetlerini Kirman’ı da fethederek tamamladı. 1457’de Horasan’a büyük bir sefer düzenledi. Herat’ı kolaylıkla zaptederek nâmına hutbe okuttu. Ancak bu sırada oğlu Hasan Ali’nin Tebriz’de isyânı üzerine Horasan’ı terk etmek zorunda kaldı. Bir müddet sonra da Fars, Irak ve Arab’ı idâresi altında bulunduran diğer oğlu Pir Budak’ın itaatsizliği ile karşılaşan Cihanşah, oğlunu bu işten vazgeçirmeye çalıştı ise de, muvaffak olamayınca öldürttü. Fakat bu durum, onu muvaffakiyetlerindeki en kuvvetli desteğinden mahrûm bıraktı. Horasan’ın dışında, hemen hemen bütün İran, Arran, Irak ve Batı Anadolu’daki uç bölgelerinin hâkimi olan Cihanşah, son seferini Uzun Hasan üzerine yaptı. Fakat bu sefer kendisinin ve devletinin felâketi ile netîcelendi. Uzun Hasan’ın bir baskınına uğraması sonucu kaçarken öldürüldü (1467). Esir alınan oğlu Muhammed ve diğer kumandanları da aynı âkibete uğradılar. Cihanşah’ın cesedi sonradan Tebriz’e götürülerek, orada yaptırmış olduğu imâretindeki türbesine defnedildi. Devrin târihçilerinden Abdürrezzak Semerkandî, Cihanşah’ın âdil, kudretli ve becerikli bir sultan olduğunu kaydetmiştir. Saltanatı devrinde Tebriz’i mâmûr bir belde hâline getirdi. Timur Hanın ortadan kaldırmasına rağmen o devirde yeniden ortaya çıkan Hurûfîlik adlı sapıklığın önüne geçerek, İslâmiyete büyük bir hizmet etti. İlme ve âlimlere hürmetkâr olup, ilmi ve âlimleri koruyup gözetmiştir. Medreseler ve câmiler yaptırdı. Bunlardan Tebriz’deki medrese ve câmisi meşhurdur. İyi bir şâir olan Cihanşah, Farsça ve Türkçe şiirler yazmış ve manzumelerinde ismini mahlas olarak kullanmıştır. CİLÂ; Alm. Pulitur (f); Glanzfarbe (f); Firnis, Lack (m), Fr. Lustre, vernis (m), İng. Polish, luster, gloss. Çeşitli eşyâların üzerine sürülerek onlara parlaklık veren, dış tesirlerden koruyan ve şeffaf bir tabaka meydana getiren madde. Cilâ yapı bakımından, bir esas cilâ maddesi ve bir de eritici olmak üzere iki unsurun birleşmesinden meydana gelir. Esas cilâ maddesi reçinedir. Gomalak da kullanılır. Eritici olarak muhtelif çözücüler (alkol, eter, benzen ve benzin gibi) kullanılır. Reçine daha çok ağaçlardan elde edilir. Sarı, kahverengi ve açık kırmızı renkte olabilir. Gomalak ise tropikal bölgelerde yetişen bir nevi ağacın, su yürüdüğü zaman özsuyunu emen bir tür böceğin öldükten sonra ağaç gövdesine yapışarak teşkil ettiği tabakadan elde edilir. Cilâ çeşitleri: Yapım şekli, maddeleri ve kullanılma sahalarına göre çok sayıda cilâ türü mevcuttur. Başlıca cilâ türleri şunlardır: 1. Ağaç cilâsı: Rengi açık sarıdan kahverengi ile kırmızı arasında değişebilir. Cilâ, sürülmeden yapışkan bir sıvı hâlindedir. Gomalak veya reçinelerin çeşitli yağ ve alkoller içerisinde eritilmesi ile yapılır. 2. Mum cilâsı: % 60 balmumu, % 30 terebentin, % 5 ispirto, % 5 ispermeçet mumu karışımından hazırlanır. Mobilyada, muşambalarda, lambiri ve parke işlerinde kullanılır. 3. Vernik :Reçinelerin aseton, eter, terebentin, alkol vb. içinde eritilmesi ile elde edilen bir cilâdır. Yapım şekli ve kullanılan malzeme özelliklerine göre; yağlı vernik, selülozik vernik ve sentetik vernik olmak üzere üç çeşidi vardır. Yağlı vernikler, eritici maddeleri yağ (terebentin vb) olan verniklerdir. Selülozik vernikler, barut pamuğu ilâvesiyle çabuk kuruma özelliği kazandırılmış verniklerdir. Vernik cilâları mobilyada, mâdenî eşyâda, izole maddesi olarak, mâcun yapımında kullanılır. 4. Mâden ve taş cilâları: Mâden cilâlarının esâsını, ince tebeşir tozu, zımpara, arena, Trablus taşı, alçı taşı, ince çakmak taşı ve kuvars tozu, sünger taşı tozu gibi aşındırıcı maddeler teşkil eder. Bunlar toz hâlinden başka merhem ve mâcun şeklinde de kullanılabilir. Mâden cilâlarının başında “Viyana kireci” ve “kuyumcu kırmızısı” denilen maddeler gelir. Bütün kıymetli metaller için kullanılan muhtelif terkiplerde cilâlar bilinmektedir. 5. Deri cilâsı: Terkibi şöyledir: 25 kısım yapışkan lâka, 4 kısım reçine sakızı, 100 kısım saf alkol, 1 kısım biberiye yağı ve 20 kısım gomalak. Lâkalarla reçine alkolde eritildikten sonra biberiye katılır. Bir kaç gün bekletilip filtreden geçirilir. 6. Ayakkabı cilâsı: Terkibi şöyledir: 40 gr ozo kerit, 250 gr seresin, 40 gr carnauba palmiyesi balmumu, 15 gr beyaz balmumu, 0,5 litre terebentin yağı, 7,5 gr muhtelif renkte anilin boyası ve bir koku maddesi. Deri ve ayakkabı cilâsı yüzey üzerinde su geçirmez, aşınmaya dayanıklı, parlak bir film meydana getirir. CİLO DAĞI; Van Gölü yakınlarında yüksek, üzeri buzullarla örtülü sarp bir dağ. Toros Dağlarının doğuya doğru uzanan kolu üzerindedir. Van Gölünün güneydoğusunda Hakkari ile Şemdinli arasında olan bu dağın Reşko Doruğu 4170 metredir. Bu yükseklik Toros Sıradağlarının en yüksek noktasıdır. Ağrı (5165 m), Sübhan (4434 m)dağlarından sonra, Türkiye’nin üçüncü yüksek dağıdır. Çok sayıda sarp, sivri tepeleri bulunan Cilo Dağı devamlı karları, buzul gölleri, kilometrelerce buzulları ile dikkatleri çeker. Cilo Dağının 3000 metreden yüksek olan yerlerinde 10 kadar buzulun uzunluğu birkaç kilometreyi geçer. Buzların kalınlığı 20 m civârında olup, bâzı yerlerde 80-100 metreyi bulur. Buzlar kat kat olduğundan, rengi mâvi ile yeşilimtrak mâvi arasında değişir. Cilo Dağında iklim sert ve bol yağışlıdır. Ekim ayında başlayan kar hazirana kadar devâm eder. Buz ve karların olmasından ve dağın yapısından dolayı pekçok yerlerinde bitki olmayıp çıplaktır. Doğu, güney ve kuzey yamaçlarında seyrek küçük boylu orman kalıntılarına rastlanır. Derin vâdilerde ise meşe başta olmak üzere bitki örtüsü oldukça sıktır.Hayvan bakımından ise, yabânî hayvan pekçoktur. Bozayı, kurt, dağkeçisi, yırtıcı kuşlar bunların en çok tesâdüf edilenlerindendir. Dağda yerleşme yerleri 1800 m altındadır. Buralarda küçük köyler vardır. Ekime elverişli toprak olmadığından bu köyler büyüyüp gelişememiştir. CİLT; Alm. Einband, Fr. Reliure, İng. Binding. Bir kitap, bir mecmua veya bir defterin yaprak ve formalarını dağılmaktan korumak ve sırasıyla bir arada topluca bulundurmak için, üzeri deri, kâğıt, plâstik ve bez gibi şeylerle kaplı mukavvadan yapılan kapak. Gerçekte cilt “deri” demektir. Deri ise toplamak mânâsına gelir. Ayrıca bir eserin kitap hâlinde basılan ve bir sayı ile birlikte söylenen kısımlarından her birine de cilt denir. Cilt ve ciltçiliğin târihi çok eskidir. Kâğıdın keşfinden önce parşömen veya papirus üzerine yazılan yazılar, sargı (rulo) şeklinde, tahtadan yapılmış kılıf veya kutularda saklanırdı. Balmumu levhalar ve papirus üzerine yazılan yazıların saklanması için tahta kapaklar kullanılmış ve bu kapakların iki yanlarından iplerle bağlanmak sûretiyle bir çeşit cilt yapılmıştır. Daha sonraları parşömenin kullanılmaya başlanması üzerine parşömenler katlanarak formalar hâline getirilmiş, sonra bunlar dikilerek ciltlenmiştir. Türklerde cilt sanatı: Orta Asya’da kâğıdın keşfiyle berâber, Türklerde ciltçilik gelişmiş ve bir sanat kolu hâline gelmiştir. İlk Türk ciltleri M.S. 7. yüzyılda Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinde görülür. Çin’de ciltçiliğin gelişmesi, yine Uygur sanatkârlarının Çin’e yerleşmesiyle başlamıştır. Uygur Türkleri, İran’a ve Halife Mu’tasım billah zamânında Samarra’ya (Irak) gelerek, bu memleketlerde cilt sanatının ilerlemesinde büyük rol oynadılar. Türkler dünyâda ilk defâ işlenmiş deri üzerine mâdenî kalıpla basım yaptılar. O târihlerde Avrupa’da ciltçilik yoktu. Avrupalılar 12. yüzyılın ilk yarısına kadar kâğıt îmâl etmeyi de bilmezlerdi. Endülüs’te ilk kâğıt fabrikası 1144-1154 yılları arasında Şâtibe’de kurulmuş ve Avrupalılar kâğıt îmâlini buradan öğrenmişlerdir. Doğuda ise ilk kâğıt fabrikası Semerkant’ta M.S. 652 senesinde kurulmuştur. Ciltçilik Doğu Türkistan ve Horasan’dan sonra Arap Yarımadası ve Irak’ta gelişmiştir. Orta Asya’ya mahsus bir sanat olan ciltçilik, Türklerin İslâm dînine girmelerinden sonra büyük bir gelişme gösterdi. İslâmiyetin üç kıtaya yayılması, Kur’ân-ı kerîmin çoğaltılması, yazılan din ve fen ile ilgili eserlerin muhâfazası, İslâm dîninin ilme verdiği önem, ilmin kaynağı olan eserlerin korunmasına sebeb oldu. Müslüman Türkler yazıya ve kitaba çok hürmet ederler, îmânları, hayâları ve terbiyeleri îcâbı dînî kitaplara çok saygı gösterirlerdi. Kur’ân-ı kerîmin belden aşağı tutulmayıp, üzerine bir şey konulmadığı gibi; din ve fen kitaplarına da âzamî hürmet ve saygı gösterilirdi. Özellikle İslâmın mukaddes kitâbı Kur’ân-ı kerîme gösterilen hürmet ve hassâsiyet, onun en güzel bir şekilde tezyînine ve ciltlenmesine de ayrı bir ehemmiyet verilmesine sebeb olmuş ve netîcede ciltçilik güzel sanatların bir kolu hâline gelmiştir. Günümüzde ciltçilik: Batıda 19. yüzyılın ilk yarısında makinalaşmaya başlayan ciltçilik, artık el sanatlarından çıkıp bir sanâyi kolu hâline gelmeye başladı. Türkiye’de ise matbaanın kurulmasıyla hem masraflı olan hem de isteklisi bulunmayan klasik cilt sanatı artık terk edilmeye başlanmış ve 20. yüzyıldan sonra klasik cilt yapabilen ancak birkaç kişi kalmıştır. Günümüzde ciltçilik yarı otomatik ve tam otomatik olmak üzere tamâmen makinalaşmıştır. Modern cilt yapım tekniği: Modern bir cildin yapılmasında şu sıra tâkip edilir:Katlama, yayma, harman, dikiş, kambura, baskı ve kitap gömleği geçirme. Ciltlenecek kitabın cinsine ve değerine göre bu işlemlerden bâzıları uygulanmayabilir. Matbaadan çıkan basılı kâğıt kırma makinalarında 2, 4 veya 8’e katlanarak forma hâline getirilir. Formalar kitaptaki sıralarına göre forma grupları hâlinde yan yana sıralanır. Sırasıyla her formadan birer aded alınır. Harman adı verilen bu işlemden sonra formaların sırası kontrol edilir ve dikiş makinasında dikilir. Dikiş ya sağlam bir iplikle veya formanın ortasından geçerek forma sırtına temas eden şeride bağlanan telle yapılır. İplik veya tel dikiş tâbir edilen bu işlemden sonra, artık kitap hâline gelen formaların başına ve sonuna yan kâğıdı yapıştırılır. Formaların kaymaması için sırt tutkallanır ve mukâvemetini artırmak için bez veya kâğıt yapıştırılır. Kitabın sırtı kuruduktan sonra kitabın üç kenarı kesilerek düzeltilir ve kambura makinasında kitabın sırtına hafif bir yuvarlaklık verilir. Yapılan bu işlemler, kitabın kolayca açılmasını ve açık durabilmesini temin etmek içindir. Sonra kitap sırtının üst ve alt kenarlarına şirâze yapıştırılır. Kitap ölçülerine göre daha önceden hazırlanmış ve üzerine yaldızla baskı yapılmış olan kapak kitaba yapıştırıldıktan sonra, preslenir. Bâzı kitaplara, naylon veya kağıttan, cildi muhâfaza etmek ve kirlenmesini önlemek için, kitap gömleği denilen bir kap geçirilir. Karton kapaklı cilt çeşidi günümüzde en yaygın olanıdır. Tamâmen makinalaşmış ve çok gelişmiş olan bu tip ciltlemede dikiş ve mukavva kapak yoktur. Baskıdan çıkan kâğıt tabaka yürüyen bantlar vâsıtasıyla otomatik olarak toplanır ve sayfalar sıraya konur, sonra kitabın sırt tarafı giyotinle kesilerek düzeltilir. Sırtı tutkallanıp, karton kapak yapıştırılır ve üç kenarından kesilerek düzeltilir. Bu tip cilt, dikişli ciltler kadar sağlam olmamakla birlikte, otomatikleşme ve sürat bakımından en ekonomik olanıdır. Bunlardan başka ciltlenecek materyalin (kitap, dergi, defter vb.) cinsine göre; üstten zımbalama, tel dikişli, saplama dikişli, kalamazo kırtasiye tip, klasör tipi gibi ciltleme şekli de vardır. Cilt sanatında üslûplar: Cilt, malzeme ve süsleme tekniğine ve yapıldığı yere göre çeşitli üslûplarda yapılmıştır. Kaş,Dehli, Horasan ve Buhara “Hatayî”; Herat, İsfehan ve Şiraz “Herat”; Halep, Şam, El-Cezire “Arap”; Selçuk sanat merkezleri “Rûmî”;Mısır “Memlûk”; Sicilya, İspanya ve Fas “Magribî”; Edirne, Bursa, İstanbul ve Diyarbakır “Türk” üslûbunda cilt yapmışlardır. Bunlardan başka “Şükûfe”, “Barok” daha çok İran, Hindistan ve Türkiye’de uygulanan “Rugan” veya “Lake” ve “Buhârâ-yı cedîd” gibi üslûplar da vardır. Arap, Memlûk, Rûmî ve Magribî üslûpları, 13. asırdan 14. asra kadar büyük bir gelişme göstermesine rağmen, sonraları yavaş yavaş gerilemeye başlamış, fakat Hatayî ve Herat üslûplarının klâsik tarzdaki gelişmesi 18. yüzyıla kadar devâm etmiştir. Bu iki üslûba klâsik üslûp denilmektedir. Rûmî veya diğer adıyla Selçuk ciltleri ise bu klâsik üslûbun tesiri altında kalarak Osmanlı devri Türk ciltçiliğine bir başlangıç olmuştur. Osmanlı Devletinin 15. yüzyılda sağladığı kuvvetli siyâsî istikrâr, memleketin ekonomi, kültür ve sanat hayâtına da tesir etmiş, netîcede Osmanlı Türk cilt sanatı en üstün seviyesine 15 ve 16. yüzyıllarda ulaşmış ve en güzel örneklerini bu dönemde vermiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kütüphânesindeki eserlerin ciltleri birer şâheserdir. Türklerin elinde gelişen cilt sanatı, ortaçağ Avrupa ciltçiliği üzerinde de geniş tesirler yapmıştır. Bunun netîcesinde, Rönesansla birlikte Batıda yapılan ciltlerde ebrûlu kâğıt ve İslâm tezyîni motifleri görülmeye başlanmıştır. On yedinci yüzyıldan sonra, klâsik cilt tarzı yerini yeni üslûplara bırakmıştır. Çiçek resimlerinin stilize edilmesiyle “Şükûfe” üslûbu gelişmiştir. Şükûfe devri, klâsik üslûbun sonu sayılır. Daha sonra, bilhassa İranlılarda şükûfe (çiçek), yerini insan ve hayvan tasvirlerine bırakmış, bu resimlerin üzerine vernik sürülmek sûretiyle “Lake” üslûbu doğmuştur. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru “Barok” ve “Rokoko” üslûpları Türk cilt sanatında Batı ciltçiliğinin ilk tesirleri olarak görülmüş, sonunda modern ciltler eskilerin yerini almıştır. Osmanlı Devletinde ciltçiler iki grupta toplanabilir:Bunlardan serbest esnaf olarak çalışanlar, 17. yüzyılda Ehl-i Hiref Teşkilâtı içinde bir lonca kurmuşlardır. Sayıları üç yüzü bulan bu cild ustalarının on atelyesi vardı. Serbest esnafın dışında saray kütüphânelerinin ve resmî dâirelerin cilt işlerini yapmak için Topkapı Sarayında “Cemâat-ı Mücellidân-ı Hassa” adlı bir teşkilât kurulmuştur. Burada en az üç, en fazla otuz dokuz sanatçı vazîfe görmekteydi. Ciltçiler meslekte Eshâb-ı kirâmdan Abdullah-ı Yemenî’yi üstat olarak kabul etmişlerdir. On iki yüzyıl süren bu sanatta yetişenlerden bâzılarının isimleri Menâkıb-ı Hünerverân, Tuhfe-i Hattâtîn, Hat ve Hattâtân gibi eserlerde yer almakta ve haklarında bilgi verilmektedir. Bugün yazma eser ciltçiliği, Mîmâr Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde güzel sanatların bir kolu olarak öğretilmektedir. Klâsik ciltte bulunan özellikler: Ciltçilikte kullanılan esas malzeme deri ve mukavvadır. Klasik usûlde deri, ıslatılıp yumuşatılarak el bıçkısı ile kâğıt inceliğinde traş edildikten sonra kullanılır.Keçi derisinden yapılan cilde “sahtiyân cilt”, koyun derisinden yapılan cilde “meşin cilt” denir. En çok kullanılan deri, renkleri siyah, açık bejden en koyusuna kadar kahverengi ve bordodur. Klâsik bir cilt dört parçadan ibârettir. Bunlar sırasıyla üst (sağ) kapak, alt (sol) kapak, sertab ve miklabdır. Üst kapak kitabın önünde bulunur ve sırtla alt kapağa bağlanır. Sertab, miklabla alt kapak arasındadır. Sertab, kitap kapandığı zaman sayfaların kenarlarını (cildin ağız kısmı) örten parça olup, alt kapakla birlikte hareket eder. Miklab kitabın sahîfeleri arasına sokulan ve sertaba bağlı olan parçadır. Sahîfe kenârlarının bozulmaması için cildin kapağı ile kitap boyu arasında bırakılan fazlalığa -ki bu yok denecek kadar azdır- “dudak” denir. Cilt yapmak için formalar umûmiyetle kâğıdın rengine uygun ibrişimle dikilir. Daha sonra elle şirâze örülür. Şirâze formaların dağılmamasını ve düzgün durmasını sağlar. Sonra kitabın ölçülerine göre hazırlanan deri kapak takılır. Bu durumdaki klasik bir ciltte şu özellikler bulunur: Kapak kitap boyunda olup, dışarı taşmaz, şirâze elle örülür, kitabın sırtı düzdür ve yazı bulunmaz. Ezme altın klâsik usûlde hazırlanarak kullanılır, sonra parlatılır. Ciltte süsleme her iki kapak ile sertab ve miklab üzerine yapılır. Aynı zamanda bu özellikleriyle klâsik cilt modern ciltten ayrılır. Ciltlerin bezemeleri genellikle deri üstüne kabartma olarak yapılır ve bâzı kısımları yaldızla süslenir. Bunların kalıpla basılanlarına “gömme kap”, elle işlenerek yapılanlarına “yazma kap” adı verilir. Ciltler kullanılan malzemeye, taşıdığı sanat değerine ve süslemelerine göre adlandırılır. Cildin kenarları deri ve ortası kâğıt ile kaplanmışsa, bu cilde “çârköşe cilt” denir. Orta boşluğu ebrû, rugan, zerduva, kumaşla kaplanmış olanlar, “ebrû, rugan (lake), zerduva ve kumaş” cilt adını alır. Deriden yapılan ciltlerin üzeri sıvama varak altını yâhut ezme altın sürülmek sûretiyle kaplanmışsa, böylelerine “yazma cilt” adı verilir. Eğer cilt yaldızlandıktan sonra motifler kalıpla basılmışsa “gömme cilt”, yekşah denilen âletle motifler çukurlaştırılarak meydana getirilmişse “yekşah cilt” denir. Kapağı üzerine ezilmiş varak altını ile dört dilimli yaprak motifinde parmaklık tarzında geometrik çizgiler çekilen cilt de “zilbahar” veya “kafes” adını alır. Kapta, tek bir deri kullanılmayıp, renkli deriler kullanılmışsa, bu cilde “mülevven” adı verilir. Kapağın etrâfına çerçeve mâhiyetinde altın bir cetvel çekilirse, buna “altın cetvelli cilt” denir. Eğer bu cetvel birkaç çizgiden meydana gelmiş ve çizgiler arası altın yaldızlarla tersim edilmişse, adı “zencirekli” cilttir. Zencirekler birçok ciltte geniş bordürler hâlini almış, bordürler de bâzı geometrik parçalara bölünmüşlerdir. Kapağın köşelerine ve ortasına da birer bezeme terkibi yapılır. Köşelerdekine “köşe bezemesi”, “köşebent” ve ortadakine de “göbek” veya “şemse”, şemsenin üst ve alt tarafında yaprak şeklindeki daha küçük motiflere ise “salbek” adı verilir. Dericilikte, bütün üslûplarda uygulanan klâsik usûl şemse cilt tarzıdır. Şemse cilt; üzerine yapılan motiflerin süsleme şekillerine göre isim alır: Alttan ayırma şemse ciltte motif kalıplarının zemini altınla doldurulur, motifler kabartma şeklinde üstte ve deri renginde bırakılır. Üstten ayırma şemse ciltte ise, bezeme üsûlü ötekinin tersi olup, zemin deri renginde bırakılarak motifler altınla bezenir. Mülemma şemse ciltte motiflerin hem zemini, hem de kendileri altınla bezenir. Mülevven şemse ciltte ise, bezemeler cilt kapağında kullanılan deriden başka bir renkte deri ile kaplanır. Bu şekilde renkli derilerle yapılan mülevven şemse ciltte de motifleri, üstten ayırma veya alttan ayırma tarzında altınla bezemek mümkündür. Soğuk şemse ciltte, motifler cildin derisi renginde bırakılır, altınla bezenmez. Müşebbek veya katı’a ciltte ise, cildin iç kabında yapılan bezemeler bahis konusudur. Deri ince ince oyularak kabın iç yüzüne yapıştırılır. Herat üslûbunun açık vasıflarından biri bu cilt tarzıdır. Şemseler Selçuk ve 16. yüzyıl Osmanlı ciltlerinde genellikle yuvarlak yapılmıştır. On yedinci yüzyıldan îtibâren de beyzî olarak yapılmaya başlanmıştır. Şemselerin iki ucu uzatılarak süslenmişse salbekli şemse, kapağın dış kenarını çerçeveleyen kısma bordür denir. Bâzı ciltlerde kapağın iç yüzüne traş edilmiş deri tezyin edilmeden düz olarak yapıştırılmıştır. On beşinci yüzyıldan îtibâren birçok Türk ciltlerinde iç kısım, ya oyma (katığ) tâbir edilen şemse ve köşebent tarzında veya dıştaki gibi kabartma süslerle tezyin edilmiştir. Nâdir olarak bâzı Türk ciltlerinde altınla yapılmış “hâlkârî” tâbir edilen tezyînâta da tesâdüf edilir. Osmanlı ciltlerinde hatayî, rûmî, bulut, penç, yaprak, gonca, nilüfer, ıtır yaprağı, gül ve tığ en çok kullanılan motiflerdir. Osmanlı ciltlerinde manzara, arabesk ve canlı mahluk motiflerine rastlanmaz. Memlûk ve Selçuk ciltlerinde ise stilize edilmiş motiflerle birlikte, arabesk motiflerine de yer verilmiştir. Herat üslûbunda tabiattan stilize edilmiş motiflerle birlikte, manzara ve canlı mahlûk motifleri de bulunur. Yapılan araştırmalar Batılıların ancak 19. yüzyılda kitaplarımızda yeraldığını iddia ettikleri iç kapağın (zahriye), Türk kitaplarında 15. yüzyılda teşekkül ettiğini ve 15. yüzyıl kitaplarında iç kapağın bulunduğunu göstermektedir. İç kapak teşekkülü Batıda ise, tam iki yüz yıl sonra mümkün olmuştur. DERİ; Alm. Haut (f), Fr. Peau (f), İng. Skin. Vücudun koruyucu dış tabakası ve ayrıca birçok görevleri olan bir organ. Deri vücudun en büyük organlarından biri olup, vücudun yedide biri ağırlığında ve yaklaşık 1.7 m2 sathındadır. Deri, sıcağa, soğuğa, ağrı ve temâsa karşı duyarlıdır. Bakterilere karşı da dirençli olan deri iki kattır. Üstte olan deri katı “epidermis” adını alır. Alttaki kata da “dermis” veya alt deri denilmektedir. Epidermis: Derinin en üst kısmındaki sert kısmıdır. El ayaları ve ayak tabanları bu kısmın en kalın olduğu yerlerdir. Diğer vücut kısımlarında deri nisbeten incedir. Epidermisin birçok büklüm yerleri ve bunların arasında çıkıntı yapan çizgileri vardır. Derinin üst kısmının bu engebeli hâli ona cisimleri tutmada ve düz yüzeyler üzerinde yapılan çalışmalarda rahatlık sağlar. Parmak uçlarındaki çizgiler her kişide ayrı olup, suçluların yakalanmasında bu özellikten yararlanılmaktadır. Epidermis tabakası yağ bezelerinden salgılanan yağlı, su geçirmez bir salgı ile sıvalıdır. Yine derinin üst kısmında bulunan “keratin” adlı protein su geçirmez özelliktedir. Nasırlar ve deri kalınlaşmaları üst derinin aşırı geliştiği yerlerdir. Bunlar mekanik tesirlere karşı meydana gelirler. Derinin rengi epidermisin ihtivâ ettiği “melanin” adlı pigmente (boyalı maddeye) bağlıdır. Derinin kendi rengi açık yeşilimsi olup, bu renk kan damarlarının verdiği pembelik ve melaninin verdiği kahverengilikle karışarak deri esas rengini alır. Koyu renk derili insanların derileri çok miktarda melanin ihtivâ eder. Güneş ışınları melanin îmâl eden hücreleri uyararak daha fazla çalışmalarını sağlar. Güneşte kalma ile rengin koyulaşmasının sebebi budur. Benler ve esmer lekeler epidermisin alt tabakalarında yer alırlar. Günlük işlerdeki sürtünmeler ve giyilen elbiseler, epidermisin üst tabakalarındaki hücrelerin dökülmesine sebeb olur. Bu hücrelerin yenilenmesi epidermisin alt tabakalarındaki hücrelerin üste doğru gelişmeleri ile olur. Ephidermis katının kan dolaşımı yoktur. Buradaki canlı hücreler alttaki dermis tabakasından besin ihtiyaçlarını karşılar. Dermis: Derinin altta bulunan tabakasıdır. Elastik ve kollagen (katılgan) lifler adı verilen bağ dokusu iplikçikleri arasında ter bezleri, yağ bezleri, kan damarları, kıl kökleri ve sinirler ihtivâ eder. Üst kısmında bulunan ve kesitinde girinti ve çıkıntıları gösteren (dalgalanmaları olan) kısım epidermisin deri üzerinde görülen büklümlerini yapar. Alttaki kat ise kollagen (katılgan) lif toplulukları ihtivâ eder. Terleme, dermiste yumaklaşmış kanallardan meydana gelmiş ter bezlerinden olur. Derinin üzerindeki terin buharlaşması vücuda ısı kaybettirerek vücut hararetinin regülasyonunu (düzenlenmesini) sağlar. Aşırı olmayan sıcaklıklarda ter hemen buharlaşarak bir ferahlık hissi verir. Daha yüksek sıcaklıklarda ve özellikle havanın nemli olduğu durumlarda ter deride birikerek buharlaşamaz. Bu da sıkıntı hissi verir. Terbezlerinde tıkanma olursa deride iğnelenme hissi doğar. Terleme ile tuz (NaCl) kaybedilir. Tuz kaybı yerine konamayacak olursa, vücudun elektrolit dengesi bozulur ve adale krampları husûle gelebilir. Terle aşırı tuz atılmasına “pankreasın kistik fibrozu” denilen hastalıkta rastlanır. Derinin yağ salgılayan bezeleri genellikle kıl kökleri ile temastadır ve ifrâzatlarını buralara boşaltırlar. Bu bezeler saçlı deri ve yüzde bol miktarda olmalarına karşılık ayak tabanları ile el ayalarında bulunmazlar. Ergenlik çağında ortaya çıkan sivilceler (akne) kir ve yağın bu bezelerin ağzını tıkamasından olur. Deride dokunma, sıcak ve soğuk duyuları için özel reseptörler bulunur. Ağrı hissi ise deride sonlanan çıplak sinir uçları tarafından algılanır. Ağrı ileten lifler de “hızlı” ve “yavaş” iletenler olarak ikiye ayrılırlar. Temas alıcılarının yoğunluğu vücuttaki bölümlere göre çok değişiklik gösterir. Parmak uçlarında iki temas reseptörü arasındaki mesâfe 2.3 mm iken sırtta bu mesâfe 67 milimetreye kadar çıkar. Kan dolaşımı ile ısı regülasyonu (düzenlenmesi) eriye gelen kan akımı iki amaçla ayarlanır. Derinin beslenmesi ve vücut ısısının düzenlenmesi. Akım, damarların kasılarak daralması ve gevşeyerek genişlemesiyle ayarlanır. Bu ayarlama derideki damarların duvarlarında bulunan sinirler aracılığıyla olur. Geniş sinir sistemi ağı, vücuttaki organların, bu arada derinin uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlar. Vücut ısıtılacak olursa deri damarları genişleyerek deriye soğutulmak üzere daha fazla kan getirilir. Aynı şekilde derinin soğutulması da damarları kasar ve az miktar kan deri ile temasa geçer. Bu şekilde kanın sıcaklığı muhâfaza edilir. Ayrıca deri fizyolojisindeki isbat edilmiş bir hakîkat da, terleme sırasında ortaya çıkan enzimlerin, kuvvetli bir damar genişletici olan “Bradikinin”in kana verilmesini temin ettiği husûsudur. Vücudun otonom sinir sistemini etkileyen rûhî faktörler derideki damarların kasılmasına sebeb olurlar. Korkan kişinin yüzünün bembeyaz olması bundandır.Hipodermis: Derinin hemen altında bulunan bu tabaka az miktarda yağ dokusu ihtivâ eder ve vücutta yağın depolandığı en önemli kısımdır. Şişmanlarda bu bölüm santimetrelerce kalınlığa varabilir. Aşırı olmamak şartıyla yağ dokusu sıcaklık muhâfazası, enerji depolanması ve dayanıklılık açısından faydalıdır. Tırnaklar parmak uçlarında bulunan boynuzsu tabakalar olup, epidermis tabakalarından birinin değişmiş hâlidir. Tırnak, tırnak yatağının dibindeki kökten sürer, kökün ârızaları tırnaklarda bozukluklara sebeb olur. Derinin korunması: Deri yumuşak tahriş etmeyen bir sabunla yıkanmalıdır. Uzun zaman güneşte ve sert rüzgâr altında kalmamalıdır. Beslenme her organ için olduğu gibi deri için de önemlidir. Yaşla birlikte deri incelir yağ dokusunu kaybeder. Katılgan ve elastik lifler giderek harap olur ve deri elastikiyetini kaybeder. Güneş ve rüzgâr da deriyi yaşlandıran âmillerdir. Bu yüzden elbise ile örtülü bulunan deri, daha canlı ve tâze kalmaktadır. Aşırı ultraviyole ışını alan (deniz kenarında çok duran) kimselerin deri kanserine yakalanma ihtimâlleri yüksektir. Hayvanlarda deri: Genel özellikler bakımından ve vazîfe açısından insan derisinden bir kısım farklılıklar gösterir. Deri, hayvanlarda daha büyük işler üstlenmiştir. Soğuğa ve sıcağa karşı koruyucu, dış te’sirleri önleyici vazîfe yapar. Hayvanların yaşadıkları bölgeye, iklime ve tabiat şartına göre derilerinin kalınlığı değişir, kıllanması artar, bâzı uçucularda kıllar tüy şeklini alır. CİMRİLİK; Alm. Knauserei, (f), Geiz (m), Fr. Avarice (f), İng. Stinginess. Paraya, mala aşırı düşkünlük sebebiyle malı tutup dînin ve aklın bildirdiği yerde harcamamak. Cömertliğin zıddı. Cimrilik kötü huylardan olup, cimri kimse, dünyâda ve âhirette kötülenir. Kötü huylar kalbi ve rûhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin rûhun ölmesine sebeb olur. Cimriliğin sebebi, uzun yaşama arzusu ve aşırı mal sevgisidir. İnsanın devamlı ölümü anması, ölünce bütün mallarını bırakacağını hâtırına getirmesi, cimrilik hastalığının ilâcıdır. Cimriliğin ayrı bir çeşidi daha vardır ki o da ilimde kıskançlık yapıp öğrenmek isteyene öğretmemektir. Allahü teâlâ cimri olanları Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle kötülemiştir:“Allahü teâlânın fadlından kendilerine verdiği şeye bahîllik (cimrilik) edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar. Aksine bu, kendileri için bir şerdir (kötülüktür). Onların cimrilik ettikleri şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allahü teâlânındır.” (Âl-i İmrân sûresi: 180) Peygamber efendimiz buyurdu ki:“Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden öncekilerin helâkına sebeb oldu.” Cimrilik; “verilmesi îcâb edeni vermemektir” şeklinde de tanımlanmıştır. Malı korumak ne kadar mühim ise, saçıp savurmak da o kadar kötüdür. Kişinin vermesi vâcib (lâzım) olduğu şeyleri, meselâ zekâtını, çoluk-çocuğunun nafakasını vermemesi cimriliktir. Bunlara bu şeyleri vermek zor ve ağır gelir. Böyle kimseler, tabiat bakımından cimridir. İmkânı varken darlık çekmek, muhtaçmış gibi bulunmak çirkindir. İmkânı varken, malı sevmekten dolayı, ihtiyaçlarını yerine getirmeyip, darlık ve ihtiyâç içerisinde bulunmak mürüvvet (insanlık) perdesini yırtar. İbâdetlerini yapmayan, Peygamber efendimizin ism-i şerîflerini duyduğu hâlde salevât okumayan ve Müslüman kardeşine rastlayıp da selâm vermeyen kimsenin de cimri olduğu bildirilmiştir. En büyük cimrilik ise, Kelime-i tevhîdi inanarak söylememek sûretiyle, İslâm dînine girmeyi terk etmektir. Yine malından hayırlı yerlere ve fakirlere harcamak isteyen kimseye; “Malını tut, ihtiyâçlar çok, belki bir gün ihtiyâcın olur. Elindeki malı hayır yerlere harcarsan fakir olursun.” diyerek başkasının yapacağı hayra mâni olmak da en büyük cimriliklerdendir. Yine en büyük cimrilikten birisi de Allahü teâlânın akıl ve anlayış verdiği kimsenin Allahü teâlâya kulluk vazîfesini yapabilecek kadar ilim öğrenmekten geri durması ve câhil kalmasıdır. Cimrilik kötü olduğu gibi, isrâfa kaçan aşırı cömertlik de doğru değildir. Cömertlikte en uygun olanı, orta yoludur. Peygamberimizin komşusu olan bir ihtiyar kadın vardı. Kızını Resûlullah efendimize gönderdi. Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok, bana namazda örtünecek bir elbise gönder, diye yalvardı.Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) o anda, başka elbisesi yoktu. Mübârek sırtlarındaki entariyi çıkarıp, o kadına gönderdi.Namaz vakti gelince, elbisesiz mescide gidemedi. Eshâb-ı kirâm da bu hâli işitince, Resûlullah o kadar cömertlik yapıyor ki, gömleksiz kalıp, mescide cemâate gelemiyor. Biz de her şeyimizi fakirlere dağıtalım, dediler. Allahü teâlâ, hemen İsrâ sûresinin 29. âyetini gönderdi. Öncemeâlen; “Ey habîbim, hasislik etme, bir şey vermemezlik yapma.” buyurup, sonra da; “Sıkıntıya düşecek ve namazı kaçırarak, üzülecek kadar da dağıtma! Sadakada ortalama davran.” buyurdu. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: Cömerdin yemeği şifâ, cimrininki hastalık sebebidir. Allahü teâlâ, bilgisiz cömerdi, cimri âbidden daha çok sever. En fenâ hastalık, cimriliktir. Cimri olanlar, her ne kadar zâhid (dünyâdan el çekmiş) olsalar da, Cennet’e giremezler. |
|||||||||||||
|
|
|
|
#262 (permalink) | |||||||||||
|
CİN;
her şekle girebilen, ateşin alev kısmından yaratılmış, gözle görülmeyen mahlûklar. Lügatta cin, cinnet, cinân, cennet, cenân ve cenin gibi Arapçada (C, N) harfinden meydana gelen kelimeler “örtülü”demektir. Cennet denilen yer, meyveler, çiçekler, güzel kokularla örtülü olduğundan, bu isim verilmiştir. Delilere, mecnûn denilmesi de, aklı örtülü olduğundandır. Cin denilen mahlûklar da, gözden örtülü olduğu, görülmediği için, cin denilmiştir. Cin, cinnîler demektir. “Peri”, Farsçada cin demektir. Bütün mahlûklar, elementlerden yapılmış olup, enerji taşırlar. Mahlûklar görülen ve görülmeyen diye ikiye ayrılır.Normal fizik şartlarında, katı, sıvı hâlinde bulunan varlıkları ve renkli gazları görmek mümkün olduğundan, bunlardan yapılmış cisimler de görülür. İnsanda, katı maddeler ve su çok bulunduğundan insan görünür. Ot ve hayvanlar da aynı şekildedir. Cinnîler, havadan ve ateşten meydana gelmiştir. Bunun için cin görünmez. İnsanlar toprak maddelerinden yaratıldığı hâlde, Allahü teâlâ, bu maddeleri organik ve organize hâle, et ve kemiğe çevirmektedir. Melek ve cinler ise, alev şekli değişerek onlara mahsus latîf, her şekle dönebilen bir hâle gelmiştir. Alevin zulmânî (karanlık) olanından cin, nûrânî olanından melekler yaratılmıştır. Melek ile cin, yaratılış bakımından birbirine yakındır. Melekler, muhteremdir, kıymetlidir. Cin, hakîrdir, kıymetsizdir.Meleklerin, cinlere yakınlığı, insanın hayvana yakınlığı gibidir. İnsanların üstün olanları, melekten kıymetli; cin de hayvandan kıymetlidir. Cin hakkında bilgi her peygamberin kitabında vardır. Cinler, Süleymân aleyhisselâmın emriyle iş görürlerdi. Cinnîlerin varlığı Kur’ân-ı kerîmde açıkça bildirilmiştir. Zâriyât sûresinin 56. âyetinde meâlen; “İnsanları ve cinnîleri ancak, beni bilip itâat, ibâdet etmeleri için yarattım.” buyruluyor. Er-rahmân sûresi, 74. âyetinde, îmân eden cinnin Cennet’e gireceği bildiriliyor. Cinlere inanmayan, kabul etmeyen, başka şekillerde mânâlar vermeye çalışan İslâm dîninden çıkar. Cinnîlerde erkeklik ve dişilik olur. Evlenmeleri, evleri, yemeleri, içmeleri, üremeleri, ölmeleri, Muhammed aleyhisselâmın onlara da peygamber olduğu, Kur’ân-ı kerîmi dinledikleri, Mekke-i mükerremede ve Medîne-i münevverede toplandıkları ve Peygamber efendimizin onlara Kur’ân-ı kerîm okuduğu, ibâdet ettikleri, sadaka verdikleri, iyi işlerine sevap verildiği, cin kâfirlerinin Cehennem’e, müminlerinin ise Cennet’e gireceği din kitaplarında bildirilmiştir. Bunların da insanlar gibi müminleri, kâfirleri ve fâsıkları bulunmaktadır. Kâfir ve fâsık olanları insanlara zarar yaparlar. Muhâfaza melekleri insanı cinden koruduğu gibi, âyet-i kerîme ve duâ okuyarak, Allahü teâlâya sığınanlara da bir şey yapamazlar. Âyet-el kürsî, İhlâs, Mu’avvizeteyn ve Fâtihâ sûrelerini sık sık okumak da insanı cinden muhâfaza eder. Yalnız bunlardan fayda görmek için inancın düzgün olması gerekir. İbn-i Sînâ, sar’a hastalığını anlatırken cinden bahsetmektedir. Diyor ki:“Hastalıklara birçok maddeler sebeb olduğu gibi, cinnin hâsıl ettiği hastalıklar da vardır ve meşhurdur. Cin, insan vücuduna girerek sar’a hastalığına sebeb olmaktadır.” CİNSİYET; Alm. Sexus (m), Geschlecht, Genus (n), Fr. Sexualite (f), sexe (m), İng. Sex, sexuality. Yaşayan bir organizmada erkekle dişiyi ayırt etmeye yarayan yapı özelliği. Erkeklik, basitçe erkek cins hücrelerini üretebilme kâbiliyeti; dişilik ise, dişi cinsiyet hücresi (yumurta) yapabilme özelliğidir. Bu hücrelerin meydana getirildiği organlar erkekte testis (erbezleri), kadında ovaryum (yumurtalık)lardır. Bütün omurgalılar tek cinslidir. Yâni ya yumurtalıklara veya testislere sâhiptir. Canlılarda dış yapı ve özellikler bakımından da cinsler ayrı özelliktedir. Ancak bâzı tip canlılarda ki bunlar organizmaları çok basit olanlardır, her iki cinsiyet organı aynı vücutta bulunur. İleri yapılı canlıların cinsiyeti eşey hücrelerinde taşınan kromozoma bağlıdır. Erkekte iki tip cinsiyet kromozomu bulunur. Bunlar, “X” ve “Y” tipi olarak gösterilir. Dişide ise iki tâne “X” kromozomu bulunmaktadır. Erkekten bu kromozomlardan birini, dişiden de birini alan çocuk, % 50 ihtimalle erkek, aynı ihtimalle dişi olacaktır.Kadından alacağı kromozom mutlaka X olacaktır. Erkekten ise ya Y kromozomu alacak ve erkek olacak veya X kromozomu alacak ve dişi olacaktır. Yâni cinsiyet tâyini erkeğe bağlıdır. Cinsiyet kromozomları etkisinde tenâsül organları, gonadlar (erbezi veya yumurtalık) gelişir. Bunlara primer (birincil)cinsiyet karakterleri denir. Bir de sekonder (ikincil)cinsiyet karakterleri vardır. İkincil cinsiyet karakteri olarak erkekte sesin kalınlaşması, sakalların çıkması, kadında göğüslerin gelişimi söylenebilir. İkincil cinsiyet karakterleri yumurtalık veya testisler tarafından salgılanan cinsiyet hormonları etkisinde gelişir. Bâzan cinsiyet kromozomları üzerinde zararlı etkilerle değişiklikler meydana gelir. Bundan dolayı görünüş olarak her iki cinsten de farklı ve cinsiyeti tam bir cinse göre farklılaşmamış canlılar doğabilir. CİRCÎS ALEYHİSSELÂM; Îsâ aleyhisselâmdan sonra yaşayıp, peygamber olduğu rivâyet edilen büyük bir zât. Vehb bin Münebbih’ten rivâyet edildiğine göre Îsâ aleyhiselâmın havârîlerinin talebesidir. Îsâ aleyhiselâmın dîninin hükümlerini bildirmiş ve pekçok kimse ona tâbi olmuştur. Ticâretle uğraşan, kazancını fakir müminlere sadaka olarak veren Circîs aleyhisselâmın yaşadığı Musul bölgesinde putperest ve zâlim bir kral vardı. Bu kral taptığı Eflûn adındaki puta secde etmeyenleri ateşe attırıyordu. Circîs aleyhisselâm, onları görüp mücâdele etmeye karar verdi ve kralı Allahü teâlâya îmân etmeye dâvet etti. Kral, Circîs aleyhisselâmın dâvetini kabul etmediği gibi, onun da puta tapmasını, aksi takdirde ağır cezâlara çarptıracağını söyledi. Circîs aleyhisselâm kralın istediğini reddettiği için, bir ağaç direk diktirip, Circîs aleyhisselâmı direğe bağlattı ve soyup vücûdunu demir taraklarla tarattı. Demir taraklar ile tarandıkça etleri lime lime parçalandı. Circîs aleyhisselâm Allahü teâlânın korumasıyla hiç acı duymadı. Etleri iplik iplik olduğu hâlde ölmedi. Kral keskin sirke ve tuz getirtip, Circîs aleyhisselâmın yaralarına bastırdı. Allahü teâlânın yardımıyla hiç acı duymadı ve ölmedi. Bu işkenceden netîce alamayan kral, büyük bir demiri ateşte kızarttırıp Circîs aleyhisselâmın başı üzerine koydurdu. Kızarmış demir başını yakıp, beynini kaynattı ve beyni yüzüne aktı. Fakat Allahü teâlâ Circîs aleyhisselâma yine acı hissettirmedi ve tekrar eski hâle çevirip korudu. Âciz kalan kral başka işkence yollarına saptı. Ateşte ısıtılmış ve içinde eritilmiş sıcak bakır bulunan kazana attırıp ağzını kapattırdı. Kazanın ağzını açınca Circîs aleyhisselâmın ölmediğini görüp, onu zindana hapsettirdi. Zindanda el ve ayaklarını çiviletip, yirmi kişinin zor kaldırdığı mermer taş sütunu onun üzerine yasladılar. Allahü teâlâ bir melek gönderip onu bu hâlden de kurtardı. Zindandan kurtulan Circîs aleyhiselâm, tekrar krala giderek onu Allahü teâlâya inanmaya dâvet etti. Onun zindandan kurtulduğunu görüp şaşıran ve hiddetlenen kral, bir ağacı ikiye ayırtıp arasına Circîs aleyhisselâmı kıstırttı. İyice bağladıktan sonra, vücudunu küçük parçalar hâlinde kesip insan eti yiyen arslanların arasına attılar. Arslanlar onun etini yemediler. Allahü teâlânın gönderdiği bir melek Circîs aleyhisselâmın vücudunun parçalarını bir araya topladı. Allahü teâlâ Circîs aleyhisselâmı yeniden diriltti. Bu durumu görüp iyice şaşıran kral, sihir yaptırmak sûretiyle Circîs aleyhisselâmı şehid ettirmek istediyse de, ülkesinin en büyük sihirbazı, Circîs aleyhisselâm karşısında âciz kalıp, îmân etti. Kral sihirbazın dilini kestirdi. Halktan dört bin kişi de îmân etti. Kral bütün müminleri toplatıp, şehid ettirdi. Bundan sonra zâlim kral ve avânesi Circîs aleyhisselâmı da şehid ettiler. CİRİT (Cirit Oyunu); at üzerinde bulunan iki takım yarışmacılarının birbirlerine belli kurallara göre değnek atarak oynadıkları oyun. Cirit, Türklerin eski atlı spor oyunlarından birisidir. Bir takım oyunu olan ciritte maksat, at üzerindeki binicileri hedefleyip değnekleri isâbet ettirmektir. Cirit adı verilen değnekler, mızrak biçiminde, ucu temizenli (demirli)muhtelif uzunluklardadır. Ekseriyâ kuru meşe veya soyulmuş hurma dalından yapılır. Ciritlerin mızraktan farkı, çapının daha ince olmasıdır. Orta Asya menşeli (kökenli)olan cirit oyunu, yapılan akınlar ve hicretlerle Anadolu’ya geldi. Bilhassa Osmanlılarda çok yaygın bir spor dalı oldu. On beşinci yüzyılda saray çevresinde, orduda ve halk arasında yaygınlaştı. İnsanın muhârebe gücünü artırıp, savaşa hazırladığından saray ve Enderun eğitim proğramlarında cirit sporuna yer verildi. Osmanlı ordusunda ciridi ustalıkla kullanan “Cündî” adlı özel bir süvârî sınıfı vardı. Pâdişâh ve kumandanlar askerlerin barış zamânında savunma ve saldırı yeteneklerini muhâfaza ederek geliştirmek, sefer ânında ise askerleri coşturarak aşka getirmek için cirit oyunları düzenlerlerdi. Sultan Yıldırım Bâyezîd Han ile Sultan Çelebi Mehmed Han devirlerinde cirit oyununa büyük ehemmiyet verilmiştir. Hattâ Amasya ve Merzifon’da binicilikleriyle meşhur birbirine rakib iki binici bölüğü meydana getirilmiştir. Cirit oyununda, Orta Anadolu’nun küçük fakat mukâvemetli, çevik atları tercih edilmekteydi. Anadolu’da üç kısım cirit oyunu vardı: Birincisi, düğünlerde oynanan “düğün ciridi”; ikincisi, pazar ve panayır günlerinde oynanması âdet olan “deri ciridi”; üçüncüsü ise, cirid oyununun en yoğun olduğu dönem olan baharın gelmesiyle berâber hemen hemen her yerde oynanan “ilkbahar ciridi” idi. Cirit oyununda, oyuna katılacak atlı delikanlılar meydanda iki grup hâlinde sıralanırlardı. Meydana büyük bir seyirci topluluğu geldiği için, sağa ve sola alanı açmak gâyesiyle iki değnekçi bulunurdu. Sonra çavuş gür sesiyle; “Osmanlılar alana” diye seslenirdi. “Osmanlı” tâbiri binici demekti. Atlılar meydanda yerlerini alınca, derhal davul zurna çalmaya başlardı. Yüz metre aralıkla ayrılan atlılar, iki dizi teşkil ederlerdi. Sırada bekleyen atlılardan biri, çavuşun işâreti ile berâber diziden çıkardı. Çıkışı ağır ağır olur ve atını oynatarak hasım atlılara, otuz metreye kadar yaklaşırdı. Gözüne kestirdiği bir atlıya elindeki cirit değneğini atar ve atmasıyla geriye dönüp kaçması bir olurdu. Kaçarken geriye bakmayı ihmâl etmezdi. Bu arada değnek atılan atlı, süratli hareket ederek onu kovalamaya başlar ve yaklaştığı anda değneği ona savururdu. Kovalayana, ilk cirit atan sıradan birisi, daha süratle çıkar ve hücum edene cirit atardı. Ancak bunun sıradan çıkması için, kovalayanın elindeki ciridi çıkarması şarttı. Bunun için kovalayan kimsenin aynı zamanda müdâfaa tertibâtı alması lâzımdı. Bu îtibârla derhal geriye döner ve dizisine doğru çekilirdi. Kendisini kovalayanı da dizisinden biri elindeki ciritle hazır beklemekteydi. Oyun böylece kızışır ve devâm ederdi. Cirit alanında; kafası yarılanlara, bayılanlara ve hattâ bâzan ölüm vak’alarına bile rastlanırdı. Ölüm vak’ası hâlinde, ölenin âilesi öldürenden dâvâcı olmazdı. Bu ölüm, er meydanında olmuş gibi şeref sayılırdı. Bu yüzden Sultan İkinci Mahmud Han, 1826’da cirit oynamayı yasakladı. Fakat eyâletlerde oynanmasına engel olamadı. Değneği ata vurmak çok ayıp karşılanır ve acemilik sayılırdı. Bu harekete yer veren derhal oyundan çıkarılırdı. Bunun için, cirit ustaları çok çevik olurdu. Değnek gelirken aynı anda atın sağ ve sol taraflarına yatarlardı. Hattâ cirit ustaları kaçarken kavak durması denilen duruşu yaparlardı. Buna göre binici, elleri üzerinde dikilip ayakları yukarı gelecek şekilde vaziyet alırdı. Çok süratli hareket eden hayvanların aynı hızla geri dönmesi durumunda, bâzan dengesini kaybedip yıkıldıkları olurdu. Bu sebeple ayak kırılmalarına da rastlanırdı. Bu duruma ciritçiler çok dikkat ederlerdi. At üzerinde kartal gibi uçan bu cesûr ciritçiler, seyirciler üzerinde büyük bir heyecan uyandırırdı. Türklerde iyi sipâhîlerin yetişmesi, bu atlı oyunları sebebiyle idi. Cirit oyunu eski önemini kaybetmekle berâber, günümüzde Anadolu’nun bâzı yerlerinde (Erzurum, Diyarbakır, Siirt, Konya) devâm etmekte ve senenin belirli zamanlarında müsâbakalar düzenlenmektedir ATLETİZM; Alm. Leichtathletik, Fr. Athlétisme, İng. Atletic. İnsanın tabii hareketlerinden olan koşu, atlama, atma ve yürüyüşe dayanan, fiziki performansı devam ettirme ve geliştirme gayesini güden beden çalışmalarının bütünü. Atletizm diğer spor dallarında olduğu gibi, insanın mükemmel yaratılış özellikleri ile var olmuştur. Bu ekonomik, anatomik yapı sayesinde atletizm dünyanın en popüler branşlarından biri olma özelliğini elde etmiştir. Zaman, mesafe ve yükseklik gibi unsurlar atletizmi diğer spor dallarından ayırmıştır. Sınırlayıcı faktörler günden güne aşıldıkça, daha kısa zamanda daha uzağa ve daha fazla yüksekliğe ulaşdıkça, yeni rekorlar kırılmakta ve atletizm dünyada daha cazip ve daha popüler duruma gelmektedir. Bu spor, günümüzde Milletlerarası Amatör Atletizm Federasyonu (IAAF) tarafından düzenlenen kurallara göre bayanlarda l8, erkeklerde 23 branş üzerinden yapılır. Bayanlarda çekiç ve üç adım atlama için hazırlıklar yapılmakta ve bu iki dalın uluslararası müsabakalarda resmiyet kazanması için ön hazırlık çalışmaları devam etmektedir. Tarihi: Milattan önce başlayan atletizm oyunları, 19. yüzyılın ikinci yarısında düzenlenmeye başlamıştır. Bu düzenlemelerde Oxford ve Cembridge üniversiteleri önemli rol oynamışlardır. 1861’de Minciglane adıyla ilk atletizm kulübü kuruldu. Yine l866’da kurulan Ameteur Atletic Clup ile müsabakalar tertib edildi. l877’de İrlanda ve İngiltere atletleri arasında ilk milletlerarası müsabaka düzenlendi. Aynı devirde ABD, Kanada ve diğer ülkelere yayıldı. 1912’de Stochkholm’de Milletlerarası Amatör Atletizm Federasyonu (İAFF) kuruldu ve 150’den fazla ülke üye oldu. Bu kuruluş günümüzde uygulanan atletizm kurallarını tesbit etti. Türkiye’de atletizm faaliyetleri, Birinci Dünya Savaşından önce görüldüyse de düzenli değildi. 1924’te ilk defa Paris Olimpiyatlarına iştirak edildi. Bu olimpiyattan sonra, Semih Türkdoğan, Ömer Besim Koşalay, Naili Moran gibi atletler yetişti. Atletizmin tarihinde zihinlerde yer eden başlıca önemli olayları şöyle sıralayabiliriz: ABD’li siyahi atlet Jesy Owens’in Berlin Olimpiyatlarında 4 dalda birden altın madalya alması, aynı rekorun uzun yıllar sonra ancak l984 Los Angelas Olimpiyatlarında yine bir siyahi atlet Carl Lewis tarafından egale edilmesi... l00 metrede ard arda kırdığı rekorlar ile dikkatleri çeken ve l00 yılın rekorunu önce 1988 Roma Dünya Şampiyonasında 9.83 sn ile, daha sonra da Seul Olimpiyatları’nda 8.79 ile kıran Ben Johnson olayı dünya atletizm tarihine ibret verici bir şekilde geçti. Seul’de yapılan doping kontrolünde anabolik steroid uyarıcısı kullandığı tesbit edilen Johnson, IAAF tarafından iki yıl sahalardan uzaklaştırılma cezası almış ve bu cezası l990 Ekim ayında sona ermiştir. Johnson daha sonra pişmanlık dolu ifadelerle basın toplantıları yapmış, doping aleyhine kampanyalara katılmıştır. Bu dalda Johnson’un rekorları iptal edildiği için, rekor 9.88 sn olarak Carl Lewis’e geçmiştir (88 Seul). Uzun atlamada ise, ABD’li Bob Beamon’un l968 Meksiko Olimpiyatlarında elde ettiği 8.90 metrelik derece Amerikalı atlet Mike Powel tarafından 8.95 metre ile kırılmıştır. l979 yılında kırılan bir başka rekor, 200 metrede Pietro Mennea’nın rekoru (19.72 sn) uzun ömürlü rekorlar arasında yerini alıyor. 5000 metrede ise l3 dakikanın altına inebilen tek atlet Faslı Said Aoitia oldu. Said’in l2.58.39’luk rekoru, büyük sansasyon meydana getiren rekorlar arasında yer aldı. Atletizmde Branşların Kısaca Tanımı Kısa mesafe koşuları: Daha çok anaerob kapasiteye dayalı koşulardır. Uzun fule boyu ve düşük adım frekansı bu koşularda neticeye müsbet etki yapar. Erkeklerde ve bayanlarda 100 m, 200 m, 400 m, 4xl00 m, ve 4x400 m bayrak. Bayanlarda l00 m ve 400 m engelli, erkeklerde ll0 m ve 400 m engelli. Bayanlarda engel boyları: 100 m (84 cm), 400 m (76.2 cm), erkeklerde 110 m (l06.7 cm), 400 m (91.4 cm) olarak uygulanır.Yürüyüş: Uluslararası müsabakalarda ve Olimpiyat oyunlarında bayanlarda l0, erkeklerde 20 km üzerinden yapılır. Yürümede kural, bir ayak yerden kesilmeden diğer ayağın yere değmesidir. Aksi halde hakemler sporcuyu diskalifiye ederler. Her iki ayağın havada olması yasaktır. Yürüyüş, spor olarak ilk defa l867 yılında İngiltere’de yapılmış, 1893 yılında da Berlin ile Viyana arası yürünmüştür. Bütün kısa mesafe koşularında çıkış takozu kullanılır. Çıkış takozu her iki ayağın yerleştirildiği ve ilk hareketi kolaylaştıran bir alettir. Start; yerlerinize, dikkat komutlarından sonra start tabancası patlatılarak verilir. Hakemin tabanca sesinden önce çıkıldığında tabanca ikinci defa hakem tarafından patlatılır, yarış durur. İki defa faullü çıkış yapan diskalifiye olur. Hakemin dikkat komutundan sonra çıkış pozisyonunda hiç kıpırdamadan durmak esastır. Bütün kısa mesafe koşuları kulvarlıdır. Kulvar, iki beyaz çizgi arası l22 cm olan 400 metrelik alandır. Genelde uluslararası koşu pistlerinde B kulvar bulunur. Koşu pistinde kulvar farklılıkları: 1-2 (3.52 m), l-3 (7.35 m), 1-4 (11.18 m), l-5 (l5.01 m), 1-6 (18.84 m), 1-7 (22.67 m) 1-8 (26.57 m). Atletler dairesel pistte her birinin 400 m koşabilmesi için daha doğrusu kavisten doğan farka göre ilk kuvardan sekizinci kulvara sıralanırlar. Buna göre ilk kulvarda koşan ile sekizinci kulvarda koşan arasında start verilirken 26.57 metrelik bir fark görülür. Bayrak koşuları: İçi boş genellikle alüminyumdan yapılmış 30 cm uzunluğunda 2.5 cm çapında “stafet” denilen bayrak sopasının elden ele 4 atlet tarafından koşturulması şeklinde tarif edebileceğimiz bayrak yarışları, bayanlarda ve erkeklerde 4x100, 4x400 m üzerinden koşulur. 4x100’de üç, 4x400’de bir bayrak değiştirme bölgesi vardır. 4x100 metrede l-2, 2-3 ve 3 ile 4. adamların bayrak değiştirme bölgeleri çıkış yerlerinden l0 m önce ve l0 m sonra olmak üzere 20’şer metredir. İçten, dıştan ve karışık olmak üzere üç türlü bayrak değiştirme vardır. Genelde uygulanan ve ideal olan değiştirme şöyle yapılır: Birinci koşucu bayrağı sağ eli ile taşır. İkinci koşucu sol eli ile alır. Üçüncü koşucu sağ eli ile alır. Dördüncü ise sol eli ile alır ve koşuya devam eder. Bayrak koşularında değiştirme anında hızların eşitlenmesi son derece önemlidir. 4x400 metrede ise ilk koşucular ile ikinci koşucuların bayrak değiştirmesi genelde her zaman zor olur. Çünkü büyük yarışlarda atletler atbaşı finişe geldiklerinden değiştirme bölgesi karışır. Bunu önlemek için ilk koşucuların ardından bayrağı alanlar 100 m daha koştuktan sonra ancak kulvar değiştirebilirler. Böylece 4x400 metrede kulvar mecburiyeti 500 m olur. Daha sonra ikinci ile üçüncü adamlar için kulvar mecburiyeti yoktur. Genelde hepsi birinci kulvar üzerinde bayrak değiştirirler. Denk mücadelelerde 2. ile 3. ve 3. ile 4. koşucuların bayrak değiştirmeleri sırasında bayrak düşürmeler birbirine çarpmalar olabilir. Orta mesafe koşuları 800 m: Bu mesafe de son yılarda anaerob kapasite birinci plana çıkmıştır. Ancak daha çok sür’atte devamlılık özelliği önem taşır. Koşucular genelde ilk turu daha yavaş koşmayı tercih ederek son tura diri kalarak girerler. İkinci turun hızı birinci tura göre 5-7 sn arasında farklı olur. 1500 m: Bu koşu mesafesi taktiğin çok büyük başarılar elde ettiği mesafelerden biridir. Türk atleti Zeki Öztürk, 18.07.1990’da İtalya’nın Bologna şehrinde koştuğu 3.35.68 dakikalık derecesi ile Said Aoitia, Steve Cram gibi şöhretli isimleri arasında adını duyurmayı başarmıştır. Üç bin metre engelli koşu: Orta mesafe koşularının en zoru ve daha çok dayanıklılık ile birlikte sıçrama kuvveti gerektiren bir branştır. Üç bin m koşusunda ilk 270 m engelsiz düz koşulur. Yarışmadaki toplam 35 engelden 28 engel kuru, 7 engel ise su havuzludur. Müsabıklar engeli geçme konusunda herhangi bir stil kullanmakta serbesttirler... Ancak zaman kaybettirmeden geçiş için normal engel tekniği avantajdır. Uzun mesafe koşuları: Erkeklerde 5000, 10.000 ve maraton, bayanlarda 3000, 10.000 ve maraton... Uzun mesafe koşularında kısa mesafe koşularının aksine aerobik kapasite daha önemlidir. Aerobik kapasiteye oksijen kullanabilme kapasitesi diyebiliriz. Bu kapasite, uzun süren tempo idmanları ile ideal anlamda 5-6 yıllık bir çalışma sonunda branşa yönelik olarak elde edilebilir. Bir uzun mesafe koşucusunun haftalık ortalama katettiği mesafe, 200-250 kilometredir. Ancak böyle bir antrenman dozajı ile uzun mesafe koşucuları formlarını koruyabilmektedirler. Maraton: Tarihçesi diğer dallara göre farklılık gösterir. Atina’ya 41 km mesafede bulunan Marathon şehrinde M.Ö. 490 tarihinde Atinalılar ile Persler savaşırlar. Atinalıların zaferini Atina’ya ulaştırma işini üzerine alan Ariston isimli er, harp alanı ile Atina-Akrepol arasını üç saate yakın bir zamanda koşarak zaferi kazandıklarını bildirir ve ölür. Ölçülen bu mesafenin 42 km 195.6 m olduğu tesbit edilir. Bu hatıraya bağlı kalınarak maraton 42.195 km olarak koşulmaktadır. Maraton yarışması müsabakaların yapıldığı stadyum içinden başlayıp, şehir içinde ve civarında koşulduktan sonra, tekrar stadyum içinde son bulur. Yollarda 5 kilometrede bir koşuculara içecek temin istasyonları bulunur. Türk maratoncusu Mehmet Terzi, 1987 yılında Londra’da koştuğu maraton yarışmasında 2.10.25 saat ile dünyanın ilk l0 maratoncusu arasına girme başarısını göstermiştir. Maraton son yılarda miletlerarası organizatörlerin rağbet ettiği bir yarışma türü olmuştur. San Fransisko, Londra, Berlin ve Tokyo gibi maratonlarda atletlere büyük ödüller verilmektedir. Ülkemizde her yıl yapılan Avrasya Maratonu da son senelerde büyük organizasyon özelliği göstermekte ancak, dereceye girenlere büyük ödüller verilemediği için dünyanın ileri gelen maratoncuları tarafından rağbet görmemektedir. Maraton koşusu % 95 aerob, % 5 anaerob özellik gösterir. Dolayısıyla sporcular antrenmanlarını bu özelliklere göre yaparlar. Dekatlon (Onlu yarışma): Atletizm sporunda hiç bir yarışma atleti bu kadar yoramaz. Çünkü atlet 10 adet ayrı spor dalının her birinin gerektirdiği ayrı kondüsyon özelliklerine sahib olmak zorundadır. Bu gaye için sabah akşam günde iki, bazan üç antrenman yapmak zorunda kalır. Dekatlonun dalları şunlardır: l00 m uzun atlama, gülle atma, yüksek atlama, 400 m 110 m engelli koşu, disk atma, sırıkla yüksek atlama, cirit atma ve 1500 metredir. Dekatlon müsabakasında yukarıda sıralanan ilk beş birinci gün, ikinci beş ise ikinci gün yapılır. Yarışmalarda neticelendirme, müsabaka sonuçlarında elde edilen puanlara göre toplanarak tayin edilir. Bir dekatloncu çok yönlü kuvvete ihtiyaç duyar. Halbuki diğer branşlarda kuvvet özelliği genelde tek yönlü açısal kuvvete dayanır. Dünyanın en tanınmış ve başarılı dekatloncuları arasında Daley Thompson (İng) ve Jürgen Hingsen (Alm) sayabiliriz. Türkiye’de ise Nurullah Candan’ın 1975 yılında Cezayir’de kırdığı dekatlon rekorunu 250 puan farkla 7384 puana çıkartan göçmen atlet Alper Kasapoğlu gelecekte büyük başarıları müjdeliyor. Heptatlon: Sadece bayanların yaptığı, erkeklerin dekatlonuna benzer yedili branştır. 100 m engelli, Gülle atma, Yüksek atlama, Uzun atlama, 200 m cirit atma ve 800 m branşlarından oluşur. Bu dalda son yılların en büyük ismi, ABD’li bayan atlet J.Joyner Kersee’dir. Bu sporcuyu Doğu Alman John Sabine ve Anke Behme izlemektedirler. Dünya rekoru 7291 puan ile Kersee’ye aittir. Atlamalar: Tek adım atlama (uzun atlama), Sürat ve explosiv kuvvetin birinci derecede rol oynadığı branşlardan biridir. Adımlama, asılma ve karışık olmak üzere üç ayrı atlayış stili vardır. Atlayıcılar motorik özelliklerine göre stil seçerler. Uzun atlama, yaklaşık 45 metrelik bir mesafeden koşularak içi ince kum dolu havuza yapılır. Atlayıcının sıçrama tahtasından sonra havuzda bıraktığı son iz geçerli ölçü mesafesidir. Üç adım atlama: Bu dalda atletler adeta bir kangru gibi sıçrayarak üç adımda kum havuzuna düşerler. Sekme, adım alma ve sıçrama gibi teknik bölümlerden oluşur. Koşu mesafesi uzun atlamadaki kadardır. Koşu sür’ati her iki atlamada da optimal tabir edilen, yani ne kontrol edilmeyecek kadar çok hızlı ne de yavaştır. Olimpik ölçü olarak, sıçrama tahtası ile havuzun başlangıcı arası 13 metredir. Havuzun uzunluğu 8, eni 2.75 metredir. Yüksek atlama: 1980’li yılların başlarına kadar uluslararası müsabakalarda sporcular iki farklı teknik uyguluyorlardı. Ancak son beş yıldır artık bu tekniklerden stradel veya diğer adıyla binme tekniği denileni uygulanmıyor. Binme tekniğini ilk defa geliştiren Sovyet atlet Valeri Brumel olmuş (2.28 m), daha sonra ise, bu teknikte yine bir Sovyet atleti Vaschenko (2.35 m) ile dünyanın en iyi derecesini yapmıştır (1978 Milano). Fosbury Flop teknik ilk önce ABD’li Dick Fosbury tarafından uygulanmış ve atlet 1968 Meksiko Olimpiyatlarında 2.24 m atlamıştır. Daha sonra bütün dünyaca bu teknik benimsenmiş ve biyomekanik analizler sonucunda binme tekniğine göre üstünlüğü tartışılmaz hale gelmiştir. Bu teknikte farklı stiller gözlenmektedir. Ancak bütün stillerde önce gövdenin baş kısmı en sonra da ayaklar çıta üzerinden geçmektedir. Halen bu dalda dünya rekoru Fosbury tekniğiyle Kübalı Soto Major’a aittir (2.44 m). Türkiye rekoru ise 2.20 m ile Ekrem Özdamar'a aittir. Her iki teknikte de sür’at ve sıçrama kuvveti ile elastikiyet özellikleri önemlidir. Ayrıca bütün atlamalarda psikolojik ve zihinsel hazırlık yapmanın özel bir yeri vardır. Sırıkla yüksek atlama: Kuvvet, sür’at, elastikiyet ve ustalık kabiliyetlerinin topluca uygulandığı bir daldır. Sporcunun kuvvet, kilo ve sür’atine göre kullanılan sırıkların kapasitesi değişir. Daha uzun ve daha sert sırık kullanabilmek yükselmek için avantajdır. Fiber glas türü bu sırıklar sırık atlayıcıların başarısında büyük rol oynarlar. Sırıkla yüksek atlamada yaklaşma koşusu 20-22 adımdır. Sırık elde taşınarak koşulur ve son üç adımda geçilecek çıtanın tam altında bulunan ve kazan tabir edilen çukura saplanarak bir dizi teknik hareketler zincirinden sonra çıta geçilir. Düşüş mindere, sırt üstüdür. Başlıca teknik bölümlerini: Sırık taşıyarak koşu, son üç adımda sırığı kazana indirme, saplama, atlayıcının vücudunun salınması, sırığa paralel olup yukarıya mum vaziyeti alma, sırıktan uzaklaşma (push up), iterek sırıktan kurtulma ve çıtayı geçme... şeklinde sıralayabiliriz. Atmalar Cirit atma: 30-40 m uzunluğunda 4 m genişliğinde bir pistte 28 derecelik bir açı içine düşürmek kaydıyla ileriye atılır. Cirit atıcılar genel olarak elastiki, kuvvetleri ideal seviyede gelişmiş, dengesini teknik bütün içinde koruyabilen, genel ve özel kuvvetlilik meziyetleri bu branşa uygun hale gelmiş sporculardır. Teknik Bölümleri Taşıma: Sporcu düz bir hatta koşarken ciritin burnu hedefe yönelik taşınır (cirit yumuşak bir salınımla omuz üstünde koşu ritmine uygun taşınır).Ciriti tutma: Atış pozisyonunda elden en ekonomik çıkacak şekilde tutulur. Son beş adım ritmi: Sağ kol ile atış yapanlar 5 adım ritmine sol bacağın fulesiyle başlarlar. 5 adım ritminde amaç vücud ağırlık merkezini mümkün olduğunca aşağıya düşürmek ve ideal atış pozisyonuna girebilmektir. Son olarak sol-sağ ve sol adım ritmiyle cirit geri alınarak atış pozisyonuna gelinir. Cirit omuz üzerinden fırlatılırken, gövde yay gibi gerilir ve cirit elden çıkarılır. Çekiç atma: Tutma sapı olan, uzun bir çelik telin (120 cm) ucundaki 7.257 kilogramlık ağırlık hızla çevrilip son çekiş sol el ile yapılarak elden çıkarılır. Çekiç atmanın kendine has bir dönüşlü tekniği vardır. Normalde üç-dört dönüşlü atışlar yapılır. Sür’atli dönüşler esnasında çekicin ağırlığı 150-200 kg kadar ağırlaşır. Bu yüzden çekiç atıcılar çok kuvvetli bacaklara ve kollara sahib olmak zorundadırlar. Çekiç atmada önceleri uzun boylu ve ağır kütleli olmak avantaj olarak görülürken, son yılarda orta boylu, normal kilolu (85-95) ancak çok kuvvetli ve çabuk olmak aranır özellikler olmuştur. Çekiç atmada deri eldiven kullanılır. Bu eldiven çekicin sapını tutan ele geçirilir. Diğer el, sapı tutan eli üzerinden kavrar. Çekiç atmada en önemli teknik özellik, son pozisyonda ağırlık merkezinin aşağıya indirilmesi ve çekicin geniş bir açıyla yakalanarak savrulması anında ağırlık merkezinin yükseltilmesidir. Gülle atma: Günümüzde iki ana teknik uygulanır: Dönerek, sekerek. Dönerek atışın ustası Sovyet atıcı Barsyshnikov’dur. Sekerek atışta ise, Doğu Alman Udo Beyer, güllenin unutulmayan ismidir. Son yıllarda ise, ABD’li Randy Barnes ile yine Doğu Alman Ulf Timmerman 23 metrenin üzerine çıkan ender atıcılardan olmuşlardır. Güllenin ağırlığı 7.260 kilogramdır. Gülle, 2.135 metrelik bir dairenin içinden atılır. Çemberin tam ortasından başlayan atış açısı 40 derecedir. Ayrıca atış sırasında seken veya savrulan bacağın dayandığı (teknik farkına göre) 122 santimetrelik bir takoz vardır. Bayanlarda gülle ağırlığı 4 kilogramdır. Atış anında dairenin etrafını çevreleyen çelik çembere basmak, ayak dayama, takozunun üzerine çıkmak, dairenin ortasında yer alan çizginin atış yönündeki bölümünden çıkmak hatalı atış olarak kabul edilir. Disk atma: Diskin ağırlığı bayanlarda 1; erkeklerde ise 2 kilogramdır. Atış açısı güllede olduğu gibi 40 derecedir. Çemberin çapı bayanlarda ve erkeklerde 2.5 metredir. Ayrıca atış açısı aralığı çekiç atmada olduğu gibi kafesle çevrilir. Böylece hatalı atışlarda tehlike önlenmiş olur. Atıcı güllede olduğu gibi, dairenin diğer yarısından çıkar. Buna ilave olarak atıcılar atma aleti yere düşmeden çemberden çıkamazlar. |
|||||||||||
|
|
|
|
#263 (permalink) | |||||||||||
|
CİRO; Alm. Indossament, Giro (n),Fr. Endossement, İng. Endorsement. Emre muharrer (yazılı) senetlerin devir usûlü. Ciro kelimesinin menşei, İtalyanca devir anlamına gelen girare kelimesidir. Ciro, senet, police, çek, konişmento (konşimento), makbuz senedi, ipotekli borç senedi gibi emre yazılı kıymetli evrakın, mülkiyet değiştirmesinde kullanılan usûldür. Ciroyu senet emrine düzenlenen kişi lehdar yapar. Ciro eden kişiye ciranta denir. Ciro edilen kişinin adı, ciro târihi, ödeme emri yazılarak yapılan ciroya tam ciro, isim göstermeden yalnızca bir imzâ ile yapılabilen ciroya beyaz ciro adı verilir. Ciro; nakil, teminat ve hak sâhibini teşhis olmak üzere üç tür fonksiyon îfâ eder. Temlikî, tevkilî ve terhinî ciro olmak üzere çeşitleri vardır. CİSİM; Alm. Körper, Gegenstand (m), Fr. Gorps, objet (m), İng. Body, material, thing, matter. Maddenin şekil almış parçası. Ağırlığı ve hacmi olan varlıklara madde, maddenin şekil almış parçalarına da cisim denir. Bu târife göre hava, su, taş, tahta maddedirler. Işık, elektrik akımı birer varlık iseler de, madde değildirler. Çivi, iğne birer cisimdir. Hepsi, aynı demir maddesinden yapılmışlardır. Duran bir cismi harekete getiren, harekette olan bir cismi durduran veya hareketini değiştiren sebebe kuvvet denir. Duran bir cisme kuvvet etki etmezse, hep durur, hareket edemez. Hareket eden bir cisme kuvvet etki etmezse hareketi değişmez ve hiç durmaz. Maddelerin, cisimlerin ve maddelerde bulunan enerjilerin hepsine “âlem” ve “tabiat” denir. Âlemde her cisim hareket etmekte, değişmektedir. Demek ki her cisme, her an çeşitli kuvvetler tesir etmekte, değişiklik hâsıl olmaktadır. Suların akması, rüzgârın esmesi, kuşların uçması, çocukların büyümesi, yaprakların sallanması, kalbin işlemesi, dünyânın dönmesi, cisimlerde görülen değişikliklerden bâzılarıdır. Cisimlerde meydana gelen değişikliğe hâdise veya olay denir. İki türlü hâdise vardır: 1. Fizik hâdisesi: Cisimde meydana geldiği zaman, cismin özünü, yapısını değiştirmeyen hâdiselerdir. Kâğıdın yırtılması fizik hâdisesidir. Çünkü kâğıdın şekli değişti, fakat özü yine kâğıttır. 2. Kimyâ hâdisesi: Bir cisim üzerinde meydana geldiği vakit, cismin mâhiyetini, yapısını değiştiren hâdiselerdir. Kâğıdın yanması, kimyâ hâdisesidir. Çünkü kâğıdın yapısı bozuldu, kül oldu. Fizik hâdiselerini inceleyen ilme fizik ilmi (hikmet); kimyâ hâdiselerini inceleyen ilme, kimyâ ilmi (şimi) denir. Bir maddeden yapılmış cisimlere, “saf cisim” adı verilir. Saf cisimde, bir maddenin belirli özellikleri vardır. Bir saf cisimden başka bir madde çıkarılamazsa, bu maddeye “basit cisim, eleman” denir. Demir, bakır, kükürt, oksijen birer elemandır. Bugün 105 eleman (element) bilinmektedir. İki veya daha çok eleman birbirleriyle birleşerek, başka sıfatları taşıyan, yeni bir madde meydana getirebilir ki, bu maddeye “mürekkep veya bileşik cisim” denir. Su, ispirto, şeker, tuz bileşik cisimlerdir. Bileşik bir cisimden, başka başka basit cisimler çıkarılabilir. Başka maddelere ayrılabilen saf cisme “bileşik cisim”denir. Bugün yüzbinlerce bileşik cisim bilinmektedir. Elemanları insanlar yapamaz, arar bulur. Bu sebepten insanlar îcâd edemezler, sâdece keşfederler. Îcâd, yâni yoktan var etmek Allahü teâlâya mahsustur. CİVAN PERÇEMİ (Achillea millefolium); Alm. Schafgarbe (f), Fr. Tabouret (m), İng. Yarrow. Familyası: Bileşikgiller (Compositae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Orta ve Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz. Haziran-eylül ayları arasında, beyaz veya pembemsi renkli çiçekler açan, yol kenarlarında, tarlalarda ve kurak topraklarda yetişen, 20-100 cm yüksekliğinde, kokulu, çok senelik ve otsu bir bitki. Gövde dik, basit, dalsız ve yumuşak tüylüdür. Yapraklar sapsız, parçalı ve koyu yeşil renklidir. Çiçekler küçük, küme hâlinde toplanmış olup, hepsi birarada yalancı bir şemsiye teşkil ederler. Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları yapraklı ve çiçekli dallarıdır. Dallar, çiçekler henüz tamâmen açılmadan, toplanır ve gölgede kurutulur. Uçucu yağ, sâbit yağ ve acı bir glikozit ihtivâ eder. Kuvvet verici, uyarıcı, diüretik ve mîdevî olarak kullanılır. Yara iyi edici özelliği de vardır. Memleketimizde 20 civârında civan perçemi türü vardır. Bunların çoğu halk arasında yukardaki gibi kullanılır. CİZVİT (Cezvit); Alm. Jesuit, Fr. Jésuite, İng. Jesuit. Loyalı İgnas (Ignacio de Loyola) isimli bir papazın öncülüğünde Katolik papazlar tarafından 1512’de kurulan Hıristiyan misyoner cemiyeti. Cezvit Ignas, cemiyetin teşkilâtlanmasına dâir bir taslak hazırladı. Papaya tasdik ettirdi. Cemiyetin kuruluşundan kısa bir müddet sonra en yakın arkadaşını misyonerlik çalışmaları yapması için doğuya gönderdi. Daha sonra her tarafa dağıldılar. 1556’da Avrupa, Asya ve Amerika’da cizvit sayısı 1000 idi. 1749’da bu miktar 22.589’a ulaştı. Papaya bağlı olan cizvitler, Rönesans ve reform hareketlerinden sonra halkın papa ve Hıristiyan din adamlarına olan düşmanlığından etkilendiler ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Hattâ Fransa, Rusya ve Portekiz’in baskısıyle Papa Ondördüncü Clemens 1773’te cemiyetin kapatılmasını emretti. Daha sonra 1814’te Papa Yedinci Pius yeniden açılmasına izin verdi. Cizvitler Hıristiyanlıkta birçok reformlar (yenilikler)yaptı. Zamânın şartlarına uydurabilmek için Hıristiyanlıktan bâzı şeyleri kaldırdılar. Kadınların cemiyete alınmamasını kabul ettiler. Avrupa’nın ileri gelen âileleri arasında günâh çıkartma vazîfesini üzerlerine aldılar. Bilhassa misyonerlik faaliyetlerine ehemmiyet verdiler. Cizvitler başlangıcından îtibâren Hıristiyan topluluk tarafından kabul gördükleri gibi lânetlendikleri de olmuştur. Bununla berâber esnek tavırları dünyânın her tarafında diğer Hıristiyan topluluklarıyle birlikte çalışmalarını temin etmiştir. Bugün de faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bilhassa Asya ve Afrika’da çalışan misyonerleri diğer Hıristiyan kuruluşlarınkinden daha fazladır. Gerek cizvitler ve gerekse diğer Hıristiyan misyonerler asırlardan beri Hıristiyanlık propagandası yapmaktadırlar. Buna rağmen insanları Hıristiyan yapmakta muvaffak olamamışlardır. Çünkü Hıristiyanlık olarak son derece tutarsız şeyler anlatmaktadırlar. Nitekim cizvit cemiyetinin kuruluşundan kısa bir süre sonra, Çin’in Kontan şehrine giden cizvit papazları, Hıristiyanlığı anlatmak için Çin sultanından (fağfurundan) izin istediler. Sultan neler konuşacaklarını sordu. Onlar da anlattılar. Sultan dinleyince; “Ben Çin’de böyle saçmalara inanacak bir kimse bulunacağını zannetmiyorum. Eminim ki bunları dinleyen vatandaşlarımız dünyâda böyle hurâfelere inanan kimselerin de bulunduğunu göreceklerdir. Ben size izin veriyorum. Gidip Çin’in istediğiniz yerinde bunları anlatabilirsiniz.” dedi. Asırlardan beri hummalı bir şekilde çalışmalarına devâm ettikleri hâlde, Çinlileri de Hıristiyan yapamadılar. CİZYE; Alm. Kopfsteuer (f), hist, Fr. Copitation, cote personnelle (f), İng. Poll tax. İslâm devleti idâresi ve himâyesinde yaşayan gayri müslim (Müslüman olmayan) vatandaşlardan şahıs başına alınan vergi. Lugat mânâsı “cezâ”, yâni “karşılık” demektir. Gayri müslimlerden ölümden kurtulma, canlarını, mallarını ve her türlü haklarını koruma karşılığında alınırdı. Bunlardan başka gayri müslimleri öldürmeyip cizye almakla, Müslümanlar arasında kalarak, İslâmın güzelliğini, hak din olduğunu görerek İslâm dînine girmeleri için onlara mühlet verilmiş, fırsat tanınmış olurdu. Bu bakımdan cizye aynı zamanda güzel bir İslâma dâvet metodudur. Cizye harp veya sulh yoluyla alınırdı. Devlet harp yapılmasına karar verdikten sonra, muhâsara edilen (kuşatılan) şehir halkı, İslâm ordusu kumandanı tarafından önce İslâma dâvet olunur, kabûl ederlerse, Müslümanların kardeşi olurlar. Kabul etmezlerse, cizye denilen vergiyi verip, zımmî (gayri müslim vatandaş) olmaları istenirdi. Bu teklifi kabûl ederlerse, mükellef (akıllı ve bülûğa yâni ergenlik yaşına gelmiş olan) fakirlerinden her sene on iki dirhem gümüş alınırdı. Kolaylık olması için bu mikdâr aylara taksim edilir, her ayın sonunda bir dirhem gümüş tahsil edilirdi. Bu, yarım gram altın değerindedir. Orta hâllilerden iki dirhem, zenginlerinden ise dört dirhem alınırdı. Çalışmayandan, senenin yarısından fazla hasta olandan bir şey alınmazdı. Senede on bin dirhem gümüşten fazla geliri olana zengin, iki yüz dirhemden fazla kazanan orta hâlli sayılırdı. Çocuklardan, kadınlardan, çok ihtiyârlardan, yolculardan ve din adamlarından ve Müslüman olanlarından cizye alınmazdı. İslâm devletlerinin hâkim olduğu topraklarda yaşayıp, adâletine sığınan ve cizye veren gayri müslimlerden şu şartlara uymaları istenirdi: 1) Kur’ân-ı kerîme dil uzatmamaları, 2) Resûlullah efendimizi yalanlamamaları, 3) İslâmiyeti kötülememeleri ve ona dil uzatmamaları, 4) Müslüman kadınlarla zinâ etmemeleri ve evlenme teşebbüsünde bulunmamaları, 5) Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışmamaları, onların mallarına, canlarına tecâvüz etmemeleri, 6) Düşmana yardım yapmamaları ve onların zenginleriyle dostluk kurmamaları. Cizye akdinde (sözleşmesinde) bunlar şart koşulmasa da zımmîler bu şartlara uymak mecbûriyetindeydiler. Ayrıca şart koşulursa, uymadıkları takdirde antlaşmayı da bozmuş olurlardı. Cizye veren gayri müslimler, ticâretlerinde, ibâdetlerinde serbest olurlar, mallarının, canlarının ve ırzlarının korunması devletin garantisi altına alınırdı. Cizye vermeyi kabul etmekle, İslâm devletinin vatandaşı olup, İslâmın adâleti altında Müslümanlar gibi huzur içinde yaşarlar, tam bir din ve vicdan hürriyetine sâhip olurlardı. İslâm devletinde cizye, sosyal bir kurumdur. Cizye alınanlara yapılan hizmetler karşılığında bir çok gayri müslim, Müslüman olmakla şereflenmiştir. İslâmın adâleti ve güzel ahlâkı sâyesinde, milyonlarca insan seve seve Müslüman olmuştur. Nitekim hazret-i Ömer zamânında, Rum Kayseri Herakliyüs’ün büyük ordularını mağlub eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, zafer kazandığı her şehirde adamlarını dolaştırarak, Rumlara Halîfe Ömer’in emirlerini bildirdi. Humus şehrini alınca da; “Ey Rumlar, Allah’ın yardımı ile ve Halîfemiz Ömer’in emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticâretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslâmiyetin adâleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışarıdan gelen düşmana karşı Müslümanları koruduğumuz gibi sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere Müslümanlardan hayvan zekâtı ve öşür aldığımız gibi, sizden de senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almayı Allahü teâlâ emretmektedir.”dedi. Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip beytülmâl emîni Habîb bin Müslim’e teslim ettiler. Herakliyüs’ün bütün memleketinden asker toplayarak, Antakya’ya hücûma hazırlandığını haber alınca, Humus şehrindeki askerin de Yermük’teki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde, şehirde memurları vâsıtasıyla îlân ederek;“Ey Hıristiyanlar! Size hizmet etmeyi, sizi korumayı söz vermiştim. Buna karşılık sizden cizye almıştım. Şimdi ise halîfeden aldığım emir üzerine Herakliyüs’le harb edecek kardeşlerime yardıma gidiyorum, size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için hepiniz beytülmâla gelip, cizyelerinizi geri alınız, isimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır.” dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, Müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve Müslüman oldu. Peygamber efendimiz, Dört Halîfe, Abbâsîler, Selçuklular, Osmanlılar ve diğer İslâm devletlerinde bu emre uyularak, cizye toplanması aksamadan yerine getirilmişti. Osmanlılarda cizye, doğrudan beytülmâla (devlet hazînesine) toplanmamıştır. Toplama işi, timar ve zeâmet sâhiplerine bırakılmıştır. Osmanlılarda 1856 târihinde Tanzimat ile cizye kalktı ve son zamanlarında, cizye yerine, askerlikten muâfiyet vergisi kondu. İkinci Meşrûtiyetten sonra, Hıristiyan ve Yahûdîler de askere alındıklarından, cizye uygulaması tamâmen kaldırıldı. CLİNTON, Bill; Amerika Birleşik Devletleri (ABD)nin kırk ikinci başkanı. Babası William Jefferson Blythe’dir. 19 Ağustos 1946’da Arkansas’ta doğdu. Babası, Bill’in doğumundan dört ay önce kazada öldü. Annesi, on dört yaşındayken Roger Clinton ile evlendi. Bill Clinton üvey babasının alkolik olması sebebiyle oldukça sıkıntılı bir çocukluk hayâtı yaşadı. 16 yaşındayken, annesini ve küçük kardeşini döven üvey babasını tehdit etti. Lisede okuduğu yıllarda saksafon çalma merakına tutuldu. Evlis Presley, Martin Luther King ve John F. Kennedy’e karşı hayranlık duydu. 1963 yılında Beyaz Sarayda Başkan Kennedy’le karşılaştı. Burs alarak tahsil yapmak üzere İngiltere’ye Oxford’a giden Bill Clinton “kayırılmak” sûretiyle Vietnam Savaşına katılmadı. Vietnam Savaşı aleyhtarı gösterilere katıldı. Üniversitede okuduğu yıllarda esrar içtiğini îtiraf etti. 1973 yılında doğum yeri olan Arkansas’a döndü. 1975 yılında Hillary ile evlendi. İki yıl sonra Arkansas vâlisi seçildi. 1980 senesinde vâlilik seçimlerini kaybetti. Ancak 1983’te yeniden seçildi. ABD başkanlığına adaylığını koyan Bill Clinton, 4 Kasım 1992 seçimlerinde başkan seçildi. Kennedy’den sonra ABD’nin en genç başkanı ünvânını alan Bill Clinton, seçim kampanyası sırasında Rum Lobisinin etkisinde kalarak Türkiye’ye karşı açık tavır koydu. Kıbrıs’taki Türk varlığını kabul etmediğini açıkladı. Clinton 20 Ocak 1993’te başkanlık vazifesine başladı. COĞRAFÎ KEŞİFLER; Alm. Entdeckungen (f.pl.), Fr. Explorations, decouvertes (f.pl.), İng. Explorations. Yer küresinin ilmî, ticârî veya askerî gâyelerle araştırılması. Keşifler, dünya kara ve denizlerin tanınması şeklinde 3000 senelik tahminî bir mâziye sâhiptir. Dünyânın derinliklerine, okyanus diplerine ve uzaya doğru yapılan incelemeler de bir yandan devam etmektedir. Avrupa’da keşiflere Portekiz Prensi Henry’nin 1415 senesinde teşvikleriyle başlandı. Christopher Columbus gemilerle Amerika’yı, Vasco da Gama Hindistan’ı ve Ferdinand Magellan dünyâyı dönerek dolaşmak sûretiyle önemli keşiflerde bulunmuş oldular. Marco Polo ve Müslüman kâşif İbn-i Battûta’nın keşiflerle ilgili coğrafî kayıtları, haritaları çok mühimdir. İbn-i Battûtâ, 1325-1354 seneleri arasında Asya kıtalarında çok uzun süren incelemeler yapmıştır. (Bkz. İbn-i Battûtâ) Mîlâttan önce 600 senelerinde Mısır’dan başlayan bir seferle Afrika kıtası ile ilgili ilk keşif, Kızıldeniz’den geçilmek suretiyle güneydeki burun dönülüp, Cebelitârık Boğazından geçilerek, tekrar Mısır’a dönüldü. Bunu tarihçi Heredot kaydetmektedir. 1497 senesinde ise bu tür bir seyahate Vasco da Gama Lizbon’dan başlamış, önce Arjantin kıyılarına oradan Ümit Burnunu dolaşarak Müslümanların elinde bulunan Doğu Afrika kıyılarını geçtikten sonra Kalküta’ya kadar uzanmıştır. Bu seferi sırasında Vasco da Gama’ya Müslüman coğrafyacı ve denizci İbn-i Mâcit rehberlik etmiştir. 1499 senesinde tekrar Lizbon’a dönmüştür. Christopher Columbus’un Hind Adalarına ulaşmak için yaptığı seyahatlerinde Bahama, Küba ve Amerika’nın güney kıyıları keşfedildi. Fakat Müslüman coğrafyacı İdrisî’nin (ölm. 1165), Atlantik haritasında Antilla Adalarını Pîrî Reis’in haritasında Amerika Kıtasını göstermesinden anlaşıldığına göre Müslümanlar Kolomb’dan önce bölgeden haberdar idiler. Daha sonra târihçi Fazlullah Ömerî (ölm. 1349), Batı Afrikalı Mense Kanka Mûsâ ve Sene, Gambiya kıyısından başlayan ikinci sefere başkanlık yapan İkinci Ebûbekr’in saltanatı zamanında Mali’den bölgeye keşif heyetleri gönderdiğini yazmaktadır. 1492 senesinde yapılan bu seferlerde Columbus daima Hind Adalarına gittiğini zannetmiş ve 1506 senesinde ölmüştür. Americus Vespucius 1501 senesinde Amerika kıtası kıyılarına sefer yaparak buranın yeni bir kıta olduğunu söyledi. Ferdinand Magellan Columbus’un keşfettiği adalara giderken fırtınaya yakalanmış ve Güney Amerika kıyılarından Pasifik Okyanusuna (Büyük Okyanus) ulaşarak burayı keşfetmiştir. Pasifik Okyanusunda sefere devam eden Magellan, nihayet Filipin Adalarına ulaşarak Colombus’un asıl bulmak istediği noktaya tesadüfen varmıştır. Magellan, Filipinlerde yapılan bir çatışmada öldüğünden kaptanı olduğu Victoria isimli gemi, 1522’de tekrar İspanya’ya dönmüştür. Bu seyâhat dünyâ etrafında yapılan ilk seyâhat olması bakımından da önemli bir yer tutmuştur. O devirde Hıristiyan âlemi dünyanın tepsi gibi düz olduğuna inanıyorlardı. Müslümanların dünyâ coğrafyası üzerine verdikleri bilgileri güzel değerlendiren ve bunları kendine mâl eden Vasco da Gama, Colombus ve Magellan gibi denizciler böylece meşhur oldular. Colombus-Magellan döneminden sonra en mühim keşif seyâhatleri Kaptan James Cook tarafından 1768 ile 1779 seneleri arasında yapılmış; Güney Atlantik ve Güney Pasifik okyanuslarındaki adaları, Antarktika Kıtası dünyâ haritasındaki yerine konulmuştur. Kuzey Kutbuna 1909 senesinde ilk ulaşan Amerikan Bahriye Subayı Robert E.Reary’dir. 1959’da Amerikan nükleer denizaltısı Skate, buzlar altında giderek kuzey kutbunda su üstüne çıktı. Güney kutbuna ise 1911 senesinde ilk ulaşan Amundsen’dir. Güney Kutbuna, köpeklerin çektiği kızak arabayla gidilmiştir. COĞRAFYA; Alm. Geographie (f), Fr. Geographie (f), İng. Geography. Yeryüzüne bağlı olayları her türlü teferruat ve çeşitleriyle inceleyen ilim dalı. Kelimenin aslı Yunancadır. Yunanca yer mânâsına gelen “geo” ve tasvir mânâsına gelen “grophein” kelimelerinin birleşmesiyle türetilmiş bir kelimedir. İslâm ilim dünyâsına 10. asır ortalarında, Osmanlılara ise 16. asırda girmiş bulunan bu kelime yerine eski İslâm kaynaklarında “Sûretül Arz” (Yeryüzü) “İlmul-Mesâlik ve’l Memâlik” (Yollar ve Ülkeler İlmi)“İlmul Berîd” (Posta İlmi)ve “İlmül Coğrafya” (Coğrafya İlmi) isimleri kullanılmıştır. Bütün yerküre, coğrafyanın konularını teşkil eder. Bu sebepten coğrafyaya âit pekçok yardımcı ilimler vardır.Yardımcı ilimlerle kaynaşmış bir vaziyette olduğundan coğrafya ile bunlar arasında ayırt edici kesin çizgiler yoktur. Bu yardımcı ilimler, Jeofizik, Jeoloji, Petrografi, Pedoloji, Astronomi, Hidroloji, Meteoroloji, Botanik, Zooloji, Antropoloji, Etnoloji, Etnografya, Sosyoloji, Târih, İktisat, Jeopolitik, İstatistik, Jeodezi, Topografya ve Kartografya’dır. Coğrafya bu ilimler yardımıyla sorulara cevap verir, incelemeleri yapar ve gelişir. Coğrafî araştırma ve çalışmalarda, bu her biri çok geniş olan ilimler üç esâsa göre işlenir ve netîceler coğrafyalaştırılır. Coğrafyanın esasları olarak bilinen bu ilkeler dağılış ilkesi, ilgi ilkesi ve sebep ilkesidir. Gözlenen ve incelenen olaylar yeryüzünün bir yerine bağlanır ki, bu dağılış ilkesini meydana getirir. Bu dağıl |