|
|
#256 (permalink) | |||||||||||||
|
CENEVRE;
İsviçre’nin güney batısında, Cenevre kantonunun merkezi olan şehir. Fransa sınırı yakınında bulunur. Cenevre, holdinglerin ve çok sayıda milletlerarası kuruluşun merkezi olarak dünyâ çapında bir finans şehridir. Şehrin nüfûsu 160.000 civârında, metropoliten alanınki ise 380.000 civârındadır. Cenevre, hem Germenler hem de Akdenizliler için mühim bir ticâret merkezi olarak gelişmiştir. Ekonomisi bankacılık, ticâret ve sigortacılığa dayanır. Şehir âdetâ milletlerarası sermaye için bir sığınak durumundadır. Nüfûsun çoğu hizmet sektöründe çalışır. Cenevre eskiden beri vasıflı işgücüne ve dış pazarlara yönelik üretimiyle tanınır. Kimyâ sanâyii ileri seviyede olup Basel’den sonra en büyük kimyâ sanâyii buradadır. Başlıca ihrâcat ürünleri başta saat, hassas makina ve âletler, mücevher ve kimyâsal maddelerdir. Karayollarının çoğu öteki şehirlerden ziyâde doğrudan Fransa’ya bağlanır. Cenevre, aynı zamanda birçok milletlerarası teşkilâtın merkezi durumundadır. GATT, Birleşmiş Milletler Teşkilâtının Avrupa’daki dâireleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu, Kızılhaç, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi Cenevre’dedir. Ayrıca milletlerarası konferansların toplanıldığı, sözleşmelerin imzâlandığı dünyâca ünlü şehir merkezlerindendir. - 26 Eylül 1928’de Cenevre Hakemlik Genel Senedi, - 22 Ağustos 1864 Milletlerarası Kızılhaç Komitesinin çabasıyla yaralı askerlerin korunması, ayrıca 1929 savaş esirlerine uygulanacak işlemlerle ilgili sözleşmenin imzâlanması, - Nisan-Temmuz 1954 iki blokun (Batı ve Komünist) ve bağlantısız ülkelerin “Korede Barış” gâyesiyle toplanan ve başarısızlıkla neticelenen konferans, -19 Mayıs 1956 karayoluyla mal taşımacılığına âit milletlerarası sözleşmeler, - 1952’de imzâlanan, 1955’te yürürlüğe giren ve 1971’de değişikliğe uğrayan “Yazar ve Yazdıkları Eserlerin” korunması ile ilgili sözleşmeler, - 1974’te Türk, Yunan ve İngiliz dışişleri bakanlarının, daha sonra Kıbrıs Türk ve Rum topluluklarının temsilcilerinin katıldığı Kıbrıs Meselesinin çözümlenmesi için toplanan bir dizi konferans ve sözleşmelerin hepsi Cenevre’de olmuştur. Cenevre Üniversitesi dünyâ çapındaki araştırmalar, botanik ve eğitim dallarındaki şöhretiyle çok sayıda yabancı öğrenci çeken gözde bir kuruluştur. CENEVRE SÖZLEŞMELERİ; savaşın asker ve siviller üzerindeki yıkımını hafifletmek gâyesiyle, 1864-1949 arasında İsviçre’nin Cenevre şehrinde imzâlanan bir dizi milletlerarası sözleşme. Milletlerarası kızılhaç komitesinin çabası ve bu teşkilâtın kurucusu Henri Dunant’ın önayak olması sonucu ilk Cenevre Sözleşmesi 22 Ağustos 1864’te imzâlandı. Bu sözleşmeyle, yaralı ve hasta askerleri tedâvî eden bütün kuruluşların personelleriyle birlikte dokunulmazlığı sağlanarak saldırıya uğramaları önleniyor, taraf tutmaksızın bütün askerlerin bu kurumlara kabûlü ve tedâvisi öngörülüyor, yaralılara yardım eden siviller korunuyor ve sözleşme çerçevesine giren kişilerle, araç ve donanımın kızılhaç işâretini taşıması kararlaştırılıyordu. Üç yıl içinde irili-ufaklı birçok devlet tarafından onaylanan bu sözleşme, 1906’da İkinci Cenevre Sözleşmesiyle değiştirilip genişletildi. Sözleşme hükümleri 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleriyle deniz savaşlarında uygulandı. 1929’da imzâlanan Üçüncü Cenevre sözleşmesiyle savaşan devletlerin esirlere insanca davranması, haklarında bilgi vermesi ve tarafsız ülke temsilcilerinin esir kamplarını ziyâret etmelerine imkân tanıması kararlaştırıldı. İkinci Dünyâ Savaşı sırasında bâzı devletlerin sözleşme hükümlerine uymamaları üzerine 23-30 Ağustos 1948’de Stockholm’de toplanan Milletlerarası Kızılhaç Teşkilâtı Konferansında bu hükümlere ekler yapılması ve bunların maddeler hâlinde toplanması kararlaştırıldı. Konferans sonunda hazırlanan, savaş durumundaki silahlı kuvvetlerin yaralı ve hastalarının durumunun iyileştirilmesi için sözleşme, silahlı kuvvetlerin denizdeki yaralı, hasta ve kazazedelerinin durumunun iyileştirilmesi için sözleşme, savaş esirlerine yapılacak muamele konusunda sözleşme ve savaş zamânında sivillerin korunması konusunda sözleşme, 12 Ağustos 1949’da Cenevre’de kabul edildi. Dünyâ üzerindeki ülkelerin çoğunluğu Cenevre Sözleşmelerinin bir bölümünü veya tamâmını onaylamıştır. Türkiye Cumhûriyeti de 1953’te çıkarılan bir kânunla 10 Ağustos 1954’te sözleşmelere taraf oldu. CENGİZ AYTMATOV; Kırgız yazar ve gazeteci. 1928’de Kırgızistan’ın Şeker köyünde doğdu. Bir memur çocuğu olarak dünyaya gelen Cengiz Aytmatov ilk öğrenimini köy okulunda gördü. İkinci Dünya Savaşı sırasında köyünde erkek nüfusun azalması üzerine köyün sovyetine kâtip oldu. Daha sonra Cumbul’da baytar okuluna başladı. 1953 senesinde Kırgızistan Tarım Enstitüsünden mezun oldu. Talebeliği sırasında çeşitlli yazı denemeleri yaptı. Okulu bitirdikten sonra devlet üretme çiftliklerinde vazife yaptı. Bu sırada da eser yazmağa devam etti. Bir müddet Moskova’da Gorki Enstitüsünde staj yaptı. 1957’de Sovyet Yazarları Birliği Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitiren Cengiz Aytmatov 1959’da Kırgız’da Pravda gazetesi muhabiri oldu. Provesti gor İstepey (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı hikâye derlemesiyle meşhûr oldu. 1962’de Kırgız Sinematoğrafi İşçileri Birliği birinci sekreterliğine getirildi. 1963 senesinde Lenin Ödülünü aldı. Yazdığı eserlerde Kırgızların köy hayatını anlatan Cengiz Aytmatov’un, ilham kaynağı Kırgız destanları özellikle Manas destanı oldu. Hem Rusça, hem de Kırgızca olarak kaleme aldığı eserlerinin konusu savaş ve aşktır. Yazar bu konuların üzerinde duruşunu insan duygularının en yoğun olarak bu iki durum sırasında ortaya çıkmış olmasıyla izah eder. Fransız şâiri Aragon onun Cemile adlı eseri için “Dünyanın en güzel aşk hikâyesidir.” demek suretiyle değerini ifâde etmiştir. Türk diline ve Orta Asya Türk boylarına özel ilgi duyan yazar 1966 da SSCB Yüksek Sovyeti üyeliğine seçildi. 1967 de SSCB Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi oldu. 1968 de Sovyet Devlet Edebiyat Ödülünü aldı. Birkaç defâ ülkemizi ziyâret etti. Sovyet Komünist Partisinde yıllarca vazife yapmış, sosyalizme kendini adamış biri olan Cengiz Aytmatov aynı zamanda Orta Asya Türk Cumhuriyetlirinin özellikle de Kırgızistan’ın otuz yıldan beri hür dünyaya açılan penceresi olmuştur. Kırgız kültürünün temellerini yeniden ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple siyâsî kişiliğinden ziyâde edebî ve kültürel kişiliğini önde tutmak gerekmektedir. Cengiz Aytmatov’un Cemile, Masaldan Sonra, Beyaz Gemi, Elveda Gülsarı, Toprak Ana, İlk Öğretmenim, Yüz Yüze, Selvi Boylum, Deve Gözü, Askerin oğlu, Oğulla Görüşme, Kopar Zincirlerini Gülsarı, Öğretmen, Zorlu Geçit adlı eserleri vardır. Çeşitli dillere çevrilen eserleri Türkiye’de çeşitli yayınevleri tarafından basılmıştır. Türkçeye çevrilen eserleri 1974 ve 1982’de Bütün Eserleri adı altında toplanmıştır. CENGİZ DAĞCI; Kırımlı Türk romancı ve şâir. 9 Mart 1920 târihinde Kırım’ın Yalta liman şehrine bağlı Kızıltaş köyünde doğdu. Bir adı da Murat olan Cengiz Dağcı, bâzı eserlerinde Suvarski adını kullanmıştır. Babası Kırım’dan sürgün edilen Emir Hüseyin Dağcı, annesinin adı ise Fatma’dır. İlk tahsilini doğum yeri olan Kızıltaş köyünde gören Cengiz Dağcı, ortaokulu Akmescid’de okudu. Talebelik yıllarından îtibâren şiirler yazmaya başladı. İlk şiiri 1936 yılında Kırım Gençlik Dergisi’nde yayınlandı. Bâzı şiirleri de Kırım Yazarlar Birliğinin Edebiyat Mecmuâsı’nda yer aldı. 1939 senesinde Kırım Pedagoji Enstitüsüne girdi. İkinci Dünyâ Savaşı başlayınca tahsilini bitiremeden askere alındı. Odesa’daki Subay Okuluna gönderildi. 1941 Haziranında Ukrayna Cephesinde tank teğmeni olarak savaşa girdi. Almanlara esir düştü. Bir süre sonra Almanlar tarafından kurulan Türkistan Lejyonuna katılıp, Ruslara karşı savaştı. Daha sonra Polonya’ya geçti. Hanımı Polonya milliyetçileriyle birlikte Almanlara karşı yeraltı faaliyetlerinde bulundu. 1945-46 senelerinde binlerce Türkistanlı ile birlikte Türkiye’ye gelmek için müracaatta bulundu. Fakat devrin idârecileri tarafından bu istekleri kabul edilmediği için gelemedi. Daha sonra Kızılhaç’ın yardımıyla İngiltere’ye gitti. Londra’ya yerleşti ve hâlen ticâretle uğraşmaktadır. Savaş onun psikolojik durumu üzerinde olumsuz tesirler bırakmıştı. Bu bakımdan yazar savaş öncesi ve savaş yıllarına ışık tutacak mâhiyette hâtıra tarzında romanlar yazdı. Eserlerinde Kırım Türklerinin sıkıntı ve mücâdelelerini anlattı. Bâzı şiirleri 1950’li yılların ikinci yarısında Kırım Dergisi’nde yer aldı. Şiirlerinde ve eserlerinde hislerine bir sınır koymayan Cengiz Dağcı, söylemek istediklerini açıkça ifâde etmeyi tercih etti. Türkiye’de bir yayımcıya gönderdiği hayat hikâyesini, “Elhamdülillah Türküm, Müslümanım ve notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim.” diye bitirmiştir. Türk âleminin bir bütün olduğunu da şöyle ifâde etmiştir: “Bize Tatar diyorlar. Çerkez, Türkmen, Kazak, Âzerî, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabudî, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan. Deniz parçalanamaz. Biz Türk Tatarız. Bunu senin kalbin bildiği gibi her Başkırt, her Kırgız, her Kazak’ın da kalbi bilir. Kalbinin hisleriyle hareket et. Dünyânın boş hırslarına kapılma...” Cengiz Dağcı, Türk edebiyâtına birçok eser kazandırdı. Türkiye’de 1956’dan bu yana yayımlanan romanları pekçok baskı yapmıştır. Eserleri şunlardır: Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, Ölüm ve Korku Günleri, O Topraklar Bizimdi, Dönüş, Genç Temüçin, Badem Dalına Asılı Bebekler, Üşüyen Sokak, Anneme Mektuplar, Benim Gibi Biri, Yansılar. Cengiz Dağcı’nın şiirlerinden; Veriniz Atamın Kılıcını Bana! Kalbimde hürriyet ateşi yanar, Veriniz atamın kılıcını bana! Atımı süreyim kanlı meydana, Veriniz atamın kılıcını bana! Veriniz! Kudretli deryadır gönlüm, Türkistan yok diye bağıran o kim? Kanını seven savaşçı bir Türküm. Veriniz atamın kılıcını bana! Veriniz! Dökülen kana kan için, Günahsız yurdumda ölen can için, Geçmiş ve gelecek nam ve şan için. Veriniz atamın kılıcını bana! Kalbimde hürriyet ateşi yanar, Veriniz atamın kılıcını bana. Atımı süreyim kanlı meydana, Veriniz atamın kılıcını bana! CENGİZ HAN; meşhûr Moğol imparatoru. 1155’te Onon Irmağı kıyısındaki Dülün-Boldak kasabasında doğdu. Babası Yegüsey Bahadır’dır. Asıl adı Timuçin olup, imparator olunca Cengiz adını aldı. Timuçin’in babası, Moğolların oldukça tanınmış boy beylerindendi. Babasının ölümünden sonra Timuçin, etrafına birtakım Moğol ve Türk kabîlelerini topladı. Kendisine tâbi olmayan kabîleler üzerinde katliam derecesine varan zulümler yaptı. Ayrıca kabîlelerin önde gelenlerini öldürtüyor ve kendisine karşı gelebilecek bir kimse bırakmıyordu. Esâsen hayat şartlarının ağır, toprağın kısır olduğu, şehirlerin teşekkül edemediği Moğolistan’da derebeylik teşkilâtı dışında ictimâî bir devlet teşkilâtı yoktu. Bu sebeple Timuçin de aynı yolu seçti. Evvela eski arkadaşı ve kankardeşi Camuka Hanı ve yine eski müttefiki ve Kerayit Moğollarının kralı Ong Han ile oğlu Sengün Hanı yendi. 1206 yılında Naymanları da yenerek Batı Moğolistan’a hâkim oldu ve Cengiz adını takınarak imparatorluğunu îlân etti. İlk olarak devletine, ileride Cengiz Kânunu denilecek olan kâidelerle düzen verdi. Boy beyleri ve büyük kumandanlarından meydana gelen kurultayını topladı. İlk hedefi Çin İmparatorluğu idi. 1215’te çok çetin geçen muhârebelerden sonra, Çin’in başkenti Pekin’i ele geçirdi. Sonra Uygur ve Karluk Türk devletlerini kendisine tâbi hâle getirdi. Nihâyet 1218’de Türkistan’a, Harezmşahlara ve Doğu Türk Hakanlığına karşı sefere çıktı. Harezmşahlar hükümdârı Celâleddîn Harezmşah büyük bir mücâdele vermesine ve kahramanlıklar göstermesine rağmen dalga dalga gelen Moğol kuvvetleri karşısında yenilmekden kurtulamadı. Bütün Türkistan, başkenti Semerkand da dâhil, Cengiz’in eline geçti. Celâleddîn Harezmşah İran’a çekildi ise de, bir müddet sonra Moğollar burayı da ele geçirdiler. Bundan sonra Moğolistan’a dönen Cengiz, Çin’e karşı son seferine çıktı. Son seferini kazanan Cengiz, 1227’de Kansu’da öldü. Burhan-Haldun Dağlarında, bugün dahi bilinemeyen bir yere gömüldü. Cengiz, kan dökücü ve zâlim bir hükümdâr olup, Türk şehirlerinde müthiş katliâmlar yaptırdı. Çeşitli târih kitaplarında ifâde edildiğine göre; “Cengiz dünyânın en büyük cihângirlerinden ve en meşhur zâlim ve kan dökücülerindendir. Horasan, Kandehar ve Multan gibi medeniyet merkezlerini yakıp yıktı. Milyonlarca Müslümanı öldürdü. Çoğunu câmilerde kılıçtan geçirdi. Buhara, Semerkand ve Herat gibi ilim merkezi olan büyük şehirleri harabeye çevirdi. Kadınlarını esir diye askerlerine dağıttı. İslâm medeniyetine, yerine getirilemeyecek darbeler indirdi. İslâm âlimlerinin milyonlarca eserlerinin bugün elde bulunamaması, Cengiz ile torunlarının ve bunların emri ile saldıran vahşi Moğol yağmacılarının yaptıkları tahriplerin netîcesidir. Cengiz, Moğol olup, Türklükle hiçbir ilgisi yoktur. Yağmacılıkla geçinir ve Güneşe tapınırlardı. İslâm ve medeniyet düşmanıydılar. Askerlerinde nikâh ve âile duygusu yoktu. Cengiz, teşkilâtlı ve düzenli bir ordudan çok, çapulcu gürûhu gibi bir orduya sâhipti. Bu sebepledir ki, taşkınlık ve azgınlık zamânı kısa sürdüğü hâlde, yıktığı medeniyetler bir daha eski hâlini alamadı. CENGİZNÂME; Moğol hükümdârı Cengiz Hanın hayâtı, şahsiyeti ve fetihleri etrafında söylenmiş destan. Bu destan Orta Asya’da Cengiz ve çocukları tarafından idâre edilen bâzı Türk kabîleleri arasında 13. asırda doğmuştur. Yazılı edebiyâta 15. yüzyıl sonlarında geçmiş olan bu destanın, Orta Asya Türkleri arasında yaygın ve devamlı bir ömrü olmuştur.Türklerin İslâmiyetten uzak kalan Başkurt, Kırgız-Kazakları, Yakutlar-Tonguzlar gibi boyları arasında ısrarla yaşatılmıştır. Eserde vak’alar, Moğol İmparatoru Cengiz’in ve çocuklarının târihi hikâyelerine uygundur. Bu sebeple Cengiznâme, Cengiz’den başlayarak Moğol Hanlarının destânî bir târihi olarak kabul edilmiştir. Destan, Cengiz’in atalarını ve doğuşunu hikâye ile başlar. Evlenişi, bâzı Orta Asya kabîlelerinin başına geçişi, yaptığı savaşlar ve fetihleri anlatıldıktan sonra kurduğu imparatorluğu çocukları arasında paylaştırarak ölmesiyle biter. Cengiz, Müslüman Türkler tarafından hiç sevilmemiş ve hep nefretle karşılanmıştır. Bilhassa Osmanlı Türkleri Cengiz’in yaptığı fetihler esnâsında yaptığı zulümleri, yakıp yıktığı şehirleri, harâb ettiği mâmûreleri ve oluk gibi akıttığı Müslüman kanını unutamamışlardır. Ayrıca Anadolu’da 12. asırda bütün şiddetiyle yaşanan Moğol zulüm ve baskısı, Cengiz ve ordularının Selçuklu ve Osmanlı Türkleri içinde nefretle anılmasına yetmiştir. Dolayısıyla Anadolu Türkleri arasında bu destan bilinmez. Cengiznâme’nin Paris Millî Kütüphanesinde, Berlin Devlet Kütüphânesinde, British Museumda yazma nüshaları vardır. İlk matbu nüshası İbrâhim Halfin tarafından 1822’de Kazan’da bastırılmıştır. CENNET; Alm. Paradies (n), Fr. Paradis (m), İng. Paradise. Âhirette, Allahü teâlânın râzı olduğu kimselerin gidecekleri ve sonsuz olarak zevk ve saâdet içinde yaşayacakları yer. Cennet kelimesi, lügatta C ve N harflerinden meydana gelmekte olup, aynı kökten meydana gelen cin, cinnet, cinân, cenîn kelimeleri gibi “örtülü” demektir. Cennet meyveler, çiçekler, güzel kokular ve daha pekçok güzellikler ile örtülü olduğundan bu isim verilmiştir. Dünyâda bağ, bostan, bahçe mânâsına da kullanılır. Kelimenin bu kullanılış şekli, daha çok teşbih, benzetme içindir. Bütün semâvî dinler ve bâzı semâvî olmayan inanç sistemleri, bu dünyâdan başka olarak bir ikinci dünyânın, yâni âhiretin varlığından haber vermişlerdir. İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâmdan îtibâren bütün peygamberlerin, insanlara tebliğ ettikleri dinlerde, îmâna âit esaslar aynı idi. Bu dinlerin hepsinde, âhirete ve âhirette mükâfâtlara veya cezâlara uğrayarak, sonsuz yaşamaya “inanmak” emredilmiştir. Cennet, insanları, âhirette mükâfâtlandırma yerinin adıdır. Cennet hakkındaki bilgilerimiz, din kitaplarına dayanır. Fen ilimlerinin konusu bu dünyâyı incelemek olduğundan, bunlardan âhiret (öbür dünyâ) hakkında bir açıklama veya bilgi beklenmez ve aranmaz. İslâmiyet, insanların öldükten sonra tekrar yaratılıp sonsuz yaşayacaklarını, hayvanların ise kıyâmette birbirleriyle ve insanlarla hesapları görüldükten sonra, tekrâr yok edileceklerini bildiriyor. İslâm dîninin mukaddes kitâbı Kur’ân-ı kerîm ve Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfleri, bunların şerhi, tefsiri yâni izah ve açıklaması olan ana kaynaklarda Cennet hakkında çeşitli bilgiler vardır. Buralarda bildirildiği gibi Cennet, bu dünyâda iken Allahü teâlânın gönderdiği peygamberlere inanarak, onların bildirdiklerine uygun yaşayarak, doğru yolda yürüyenlere mükâfât, iyilik, nîmet ve ihsân yeri olmak için Allahü teâlâ tarafından yaratılmış ve hazırlanmıştır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Tevbe sûresinin 112. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurdu: “Şirk ve nifaktan tövbe edenler, Allah’a ihlâsla ibâdet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû ve secde yapanlar (namaz kılanlar), iyiliği emredip, kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın hudûdunu koruyanlar (emirlerini yapıp, yasaklarından sakınanlar) (var ya) işte böyle müminleri Cennetle müjdele.” Cennet, akla gelen veya gelmeyen her türlü güzelliklerin toplandığı yerdir. Dünyâdaki zevk ve lezzetlerin, Cennettekilerin yanında hiç kıymeti yoktur. Cennette, oradakilerin istedikleri her türlü yiyecek ve içecek önlerine gelir.Koparmak, pişirmek gibi zahmetlere katlanmadan dilediklerince yiyip içerler. Türlü çeşitli mücevherden yapılmış köşkler, herbiri ayrı lezzette ırmaklar, leziz meyvelerle dolu ağaçlar, nefis bahçeler, kuşlar ve daha akla hayâle gelmeyecek nice nîmetlerden bol bol faydalanırlar. Hûrî, gılman ve Cennet melekleri ile berâber olup, zevk ve lezzet içinde sonsuz yaşarlar. Cennet meleklerinin büyüğünün adı Rıdvân’dır. Cennet’te bir kısım köşklerin içinde olanlar, diledikleri yeri görür ve kendilerini istedikleri yere götürürler. İnsanlar, dünyâda kaç yaşında vefât etmiş olurlarsa olsunlar, Cennet’te 33 yaşında olacaklardır. Hanımlar, kocaları ile ve İslâm büyüklerini sevenler de, onlarla berâber olurlar. Cennet’e giren bir daha çıkarılmaz. Cennet’teki dereceler ve mükâfâtlar, herkesin ilmine ve ibâdetlerine göre olacaktır. Allahü teâlâ, arş ve kürsî altında, yedi kat göklerin üstünde sekiz Cennet yaratmıştır. Bunlardan, Cennet-i Adn, derecesi ve nîmetleri en yüksek olandır. Peygamberler, sıddîkler ve şehitler bu Cennet’e girerler. Cennet-i Firdevs, diğerlerinden üstündür. Bahçeleri çoktur. Diğerleri; Cennet-i Naîm, Cennet-i Huld, Cennet-ül-Me’vâ, Dârüs-selâm, Dârül-Karâr, Dârül-Celâl’dır. Cennet’e herkes giremeyecektir. Âdem aleyhisselâmdan kıyâmete kadar gelip geçen insanlar içinde Allahü teâlânın râzı olduğu kimseler girecektir. Bunun için, insanların kendi zamanlarındaki Peygamberlere ve getirdiği dîne inanarak bu inançlarına uygun bir dünyâ hayâtı geçirmeleri ve son nefeslerinde îmân ile vefât etmeleri lâzımdır. Son peygamber Muhammed aleyhisselâmın gelmesi ve İslâm dînini bütün insanlara tebliğ etmesinden sonra, kıyâmete kadar gelecek insanların O’na ve O’nun bildirdiklerine îmân etmeleri şarttır. Ancak Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerine şeksiz, şüphesiz îmân etmekle ve her hususta O’na tam uymakla, Allahü teâlânın rızâsına ve Cennet’teki en yüksek derecelere kavuşulur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Cennet hakkında meâlen buyurdu ki: Rablerinden korkanlar (takvâ sahibi olanlar) ise (izzet ve ikrâm ile) bölük bölük Cennet’e sevk edilirler. Oraya varıp kapıları kendilerine açılınca, Cennet’in bekçileri şöyle derler: Selâm ve selâmet size, tertemiz geldiniz! Artık, ebedî kalmak üzere girin buraya. (Zümer sûresi: 73) ...Kim Allah’a ve peygamberine itâat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar ki, onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Bu, en büyük kurtuluş ve saâdettir. (Nisâ sûresi: 13) Allah, mümin erkeklere de, mümin kadınlara da içinde ebedî kalıcı olmak üzere altından ırmaklar akan Adn Cennetlerini ve çok güzel meskenleri vâdetti... (Tevbe sûresi: 72) ...Canlarının istiyeceği, gözlerinin hoşlanacağı ne varsa oradadır ve siz içinde ebedî kalıcılarsınız. İşte bu sizin çalıştığınız ameller sebebiyle mîrasçı kılındığınız Cennet’tir. (Zuhrûf sûresi: 71-72) Peygamberlerin sonuncusu Muhammed aleyhisselâm da Cennet hakkında buyurdu ki: Aşağı derecede bulunan Cennetlikler, yüksek derecede bulunan Cennetlikleri ufukta parlayan tek tük yıldızlar gibi göreceklerdir. Cennet’te yukarıya doğru, biribirlerinin üstünde bulunmak sûretiyle (100) derece ve mertebe vardır. Genişlikleri de çok geniştir. Firdevs makam bakımından Cennet’in en yükseğidir. Cennet’in dört nehri -ki onlar: Bal, su, süt ve şarap- Firdevs’ten akar ve o Firdevs’in üstünde Arş-ı a’lâ vardır. Öyleyse Allah’tan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz. Dikkat edin, Cennet için hazırlanan yok mudur? Kâbe’nin Rabbi’ne (Allah’a) yemîn olsun ki, Cennet’te tehlike diye bir şey yoktur. Cennet, parlayan bir nûr, etrafa yayılan bir kokudur. Binâları kuvvetlidir. Irmakları devamlı akar, bol ve kemâle ermiş meyve yeridir. Cennet’in ırmakları, misk tepelerinden veya misk dağlarının eteklerinden çıkar. CENNETKUŞU (Paradisea); Alm. Paradiesvögel (m), Fr. Oiseau (m) de paradis, İng. Bird of paradise. Familyası: Cennetkuşugiller (Paradiseidae). Yaşadığı yerler: Yeni Gine ve Kuzey Avustralya ormanlarında. Özellikleri: 10 ile 35 cm boyunda olmalarına rağmen, uzun süs tüylerinden dolayı daha iri görünürler. Yüksek ağaçlarda yaşayan, böcek ve meyvelerle beslenen ötücü kuşlardır. Çeşitleri: 42 türü bilinir. Büyük, küçük, kral, gök, gök bayraklı, on iki telli cennetkuşları en meşhûrlarıdır. Yeni Gine çevresindeki adalar ile Kuzey Avustralya ormanlarında yaşayan, Cennetkuşugiller familyası bireylerine verilen genel ad. Dünyânın en güzel tüylü kuşlarıdır. Gagaları yandan basık, ayakları güçlü pençelidir. En yüksek ağaçlara konar ve yuva yaparlar. Güneş ışığında süs tüyleri altın ve zümrüt gibi parıldayarak seyredenleri hayran bırakır. Serçe ile karga iriliğinde olmalarına rağmen, uzun renkli tüyleri onları daha büyük gösterir. Büyük cennetkuşu uzun kuyruğu ile bir metreyi bulur. Genellikle erkekler daha zarif ve renklidir. Eşleşme dönemlerinde erkek cennetkuşları tüylerini kabartarak dişilere gösteriler yapar. Dişi, ağaç dallarına yapılan çömlek şeklindeki yuvaya kahverengi çizgili iki yumurta yumurtlar. Cennetkuşunun tüyleri, yerliler ve bayanlar tarafından süs olarak kullanılır. Eski çağlarda bu kuşlar için, çok efsâneler söylenmiştir. |
|||||||||||||
|
|
|
|
#257 (permalink) | |||||||||||
|
CENTİYAN (Gentiana lutea);
Alm. Gelber Enzian (m), Fr. Gentiane (f), İng. Gentian. Familyası: Centiyangiller (Gentianaceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Bursa, İzmir, Kütahya. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açan, yüksek dağlardaki çayırlarda yetişen, takriben 1 m boyunda, çok senelik otsu bir bitki. Gövdeleri yeşil, sert, dik ve içi boştur. Yapraklar karşılıklı, üsttekiler sapsız, alttakiler ise kısa ve geniş saplı olup, gövdenin takriben yarısından yukarıda bulunan yaprakların koltuğunda, 6-15’i bir arada bulunur. Çiçekler parlak sarı renkte, yıldız hâlinde yayılmış, tabanda yapışık, 5 uzunca taç yapraktan ibârettir. Tohumlar yassı, yuvarlak ve esmerimsi renklidir. Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları kökleridir. Genellikle 3-5 senelik bitkilerden elde edilir. Kökler sonbaharda topraktan çıkarılır,yıkanır, kesilir. Evvelâ güneşte, sonra gölgede kurutulur. Bu esnâda kökün husûsî koku ve rengi meydana gelir. Centiyan köklerinden mum, tanen, uçucu ve sâbit yağ ile gentianin isimli bir alkaloit ve glikozitler elde edilir. Acı ilaçlardan biridir. İştah açıcı ve mîdevî olarak istifâde edilir. Kandaki kırmızı ve beyaz küreciklerin miktârını arttırdığından dolayı kan hastalıklarında da kullanılır. Ateş düşürücü olarak eskiden halk arasında kullanılmıştır. Bursa (Uludağ)da bu bitkinin köklerinden sulu bir hulâsa hazırlayarak, tekneler içinde ticârete çıkartırlardı. Fakat bilgisizce bir toplama ve kaçak olarak yurt dışına ihracı, bu bitkinin neslinin tükenmesine yol açmıştır. CENTİYAN (Gentiana lutea); Alm. Gelber Enzian (m), Fr. Gentiane (f), İng. Gentian. Familyası: Centiyangiller (Gentianaceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Bursa, İzmir, Kütahya. Temmuz-ağustos aylarında çiçek açan, yüksek dağlardaki çayırlarda yetişen, takriben 1 m boyunda, çok senelik otsu bir bitki. Gövdeleri yeşil, sert, dik ve içi boştur. Yapraklar karşılıklı, üsttekiler sapsız, alttakiler ise kısa ve geniş saplı olup, gövdenin takriben yarısından yukarıda bulunan yaprakların koltuğunda, 6-15’i bir arada bulunur. Çiçekler parlak sarı renkte, yıldız hâlinde yayılmış, tabanda yapışık, 5 uzunca taç yapraktan ibârettir. Tohumlar yassı, yuvarlak ve esmerimsi renklidir. Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları kökleridir. Genellikle 3-5 senelik bitkilerden elde edilir. Kökler sonbaharda topraktan çıkarılır,yıkanır, kesilir. Evvelâ güneşte, sonra gölgede kurutulur. Bu esnâda kökün husûsî koku ve rengi meydana gelir. Centiyan köklerinden mum, tanen, uçucu ve sâbit yağ ile gentianin isimli bir alkaloit ve glikozitler elde edilir. Acı ilaçlardan biridir. İştah açıcı ve mîdevî olarak istifâde edilir. Kandaki kırmızı ve beyaz küreciklerin miktârını arttırdığından dolayı kan hastalıklarında da kullanılır. Ateş düşürücü olarak eskiden halk arasında kullanılmıştır. Bursa (Uludağ)da bu bitkinin köklerinden sulu bir hulâsa hazırlayarak, tekneler içinde ticârete çıkartırlardı. Fakat bilgisizce bir toplama ve kaçak olarak yurt dışına ihracı, bu bitkinin neslinin tükenmesine yol açmıştır. CERÂHAT; Alm. Eiter (m.), Fr. Pus (m.), İng. Pus, matter. Bâzı mikroplar ve tahriş edici maddeler tarafından vücut dokularında iltihâbî reaksiyon sonucu meydana getirilen, kıvamlı, yeşilimtrak-beyaz sıvı. Cerâhatın (irinin) görüldüğü iltihap şekline “irinli iltihap” denir. Vücûdun bir yerine mikrop veya tahriş edici maddelerden birisi girdiği zaman, vücut savunmak için akyuvarlarını o bölgeye yollar. Ayrıca o bölgenin kanlanması da artar. Doku içine damarlardan sıvı ve akyuvar sızması olur. Böylece burası kızarır, şişer ve ağrı yapar. Cerâhat; başlıca iltihâbın âmili olan mikroplar (ekserisi öldürülmüş olarak), serum, ölü doku hücreleri ve beyaz kan hücrelerinden (akyuvarlardan) meydana gelir. İltihâbı yapan mikroorganizmanın cinsine göre cerâhatin rengi ve kıvâmı da değişir. Cerâhat, vücutta bulunduğu yerlere göre çeşitli isimler alır: Akciğer zarı, kalb zarı gibi yerlerde olunca “ampiyem”, deride kabarcıklar şeklinde olursa “piyodermi”, bir boşluğu doldurur şekilde olursa “apse” adını alır. Cerâhat, vücûdun dış sathına yakınsa, kendiliğinden açılarak patlayabilir. Derinlerde olan apseleri yararak dışarı boşaltmak gerekir. Cerâhat temizlenmeyecek olursa, kana mikrop karışması ve “sepsis” denilen kan zehirlenmesi ortaya çıkabilir. (Bkz. Abse) CERBE MUHÂREBESİ; 1560’ta vukû bulan ve Haçlı donanmasının hezîmetiyle sonuçlanan, deniz muhârebesi. Preveze yenilgisinin izlerini silmek isteyen Avrupalılar, Türkleri Batı Akdeniz’den çıkarabilmek için, Turgut Reisi Cerbe’de vurup askerini imhâ etmek gâyesindeydiler. Ancak bu sâyede Tunus ve Trablus, İspanya’nın eline geçerdi. Türklerin burayı yeniden ele geçirmeleri ise yılları alırdı. Mehdiye Kalesinin yıkılmasından sonra Turgut Paşanın elindeki en müstahkem kale, Cerbe Kalesiydi. Turgut bilhassa son yıllarda burasını iyice tahkim etmişti. Cerbe Adası, Trablus’la Tunus’un arasında bulunduğundan, buradan her iki ülkenin de kontrolü kolay oluyordu. Bunun içindir ki, Haçlıların ilk saldırı noktası Cerbe Adası idi. Cerbe’de yenilen Türklerin Trablus’u savunmaları zor olacaktı. Cerbe’de bin kişilik bir Türk kuvveti vardı. Turgut Paşa’nın esas kuvvetleri Trablus’ta bulunuyordu ve bunların güçlü Haçlı donanmasına bir şey yapamayacakları meydandaydı. Nitekim Haçlıların, Osmanlılara karşı hazırlanmış ve kesin bir zafer almayı aklına koymuş olan iki yüz parçadan mürekkep müttefik donanması, ihtiyat olduğundan epey zamandır sefere çıkmayan Jan Andrea Dorya kumandasında Cerbe önüne geldi. Turgut Paşa bu muazzam kuvvete karşı koyamayacağını anlayarak Trablus’a çekilirken, acele olarak Mora sancakbeyi vâsıtasıyla durumu İstanbul’a bildirdi. Cerbe’yi almaya muvaffak olan İspanyol ve müttefikleri Osmanlı donanmasına karşı acele orayı tahkim ettiler. Buna karşı Piyâle Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması Cerbe Adası önüne geldi ve işte burada târihte meşhur Cerbe Muhârebesi yapıldı. Haçlı donanmasının başında başkumandan Andrea Dorya bulunuyordu. Donanma iki yüz gemiden müteşekkil olup, buna 30 bin asker yüklenmişti. 22 yıldan beri, Preveze’den sonra Hıristiyan âlemi böyle bir armadayı bir arada görmemişti. Kaptan-ı Deryâ Piyâle Paşa komutasındaki Türk donanmasında ise Uluç Ali Reis,Seydi Ali Reis ve Turgut Paşa gibi tecrübeli kaptanlar bulunuyordu. Donanma 120 parçadan müteşekkildi. Bu tecrübeli deniz serdarları yaptıkları harp dîvânında düşmanı imhâ için Preveze’de kullanılan taktiği uygulamaya karar verdiler. Piyâle Paşa ve tecrübeli komutanları Haçlı armadasını 14 Mayıs 1560 sabahı pek az bir zâyiâtla birkaç saatte perişân ettiler. Düşman askerinin 20 bini imhâ edildi. Bu muhârebe, Andrea Dorya’nın Preveze’de Barboros’tan yediği silleden sonra, müttefiklere vurulmuş ağır bir darbe oldu. Müttefik kuvvetlerin 60 büyük gemisi batırıldı. Büyükamiral Andrea Dorya yaralı ve perişân bir halde alelade bir kayıkla hayâtını zor kurtardı. Zaferi müteâkip muhâsara edilen Cerbe Kalesi kısa sürede tekrar fethedildi. Kaledeki İspanyol Generali Alvaro bir gemiye atlayarak kaçmışsa da, Turgut Paşa tarafından tâkip edilerek esir alındı. Adanın idâresi Turgut Paşaya verildi. Cerbe’de Türk zâiyatı Preveze’de olduğu gibi hayrete değer derecede az olmuştur. Ancak birkaç küçük Türk gemisi batmış ve şehitlerin sayısı bini bulmamıştır. CERRAHHÂNE-İ ÂMİRE; Osmanlı Devletinde orduda vazîfelendirilmek üzere cerrah yetiştiren müessese. Sultan İkinci Mahmud devrinde, Behced Efendinin hekimbaşılığı zamânında 1832 yılında açıldı. İstanbul Şehzâdebaşı’ndaki binânın alt katı cerrahhâneye, üst katı ise yine aynı târihte faaliyete başlayan Tıphâne-i Âmireye ayrılmıştı. Öğrenim süresi üç yıl olan Cerrahhâne mektebinde dönemin en ünlü hocaları ders veriyordu. Öğrenci sayısı artıp, binâ ihtiyâca cevap veremeyince, okul Topkapı Sarayı ek binâlarından Hastalar Odasına taşındı. Yatılı hâle getirilen okulda öğrenim süresi beş yıla çıkarıldı. 1839’da Tıphâne-i Âmire ile Cerrahhâne-i Âmire birleştirilerek Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne adını aldı. Talebeler cerrâh, tabîb ve eczâcı olmak üzere üç sınıfa ayrıldı. Ancak daha sonraları cerrâhînin bir ihtisâs dalı olarak benimsenmesi üzerine cerrâhî sınıfında öğrenci kalmadı. CERRÂHÎ; Alm. Chirurgie (f.), Fr. Chirurgie (f.), İng. Surgery. Yaralanmaları veya hastalıkları operasyon (ameliyat) teknikleriyle tedâvi etme ilmi. Cerrâhî, dâimâ tıbbın en büyük konularından birisi olmuştur. Zamânımızdan yaklaşık 4000 yıl önceki Mısırlılar, bilinen ilk cerrâhî çalışmaları yapmışlardır. Son 4000 yılda cerrâhî çok yavaş gelişme göstermiştir. Avrupa’da Rönesansla birlikte pekçok ilimde büyük ilerlemeler olurken, cerrâhî konusuna fazla eğilinmemiş ve cerrâhî müdâhaleler çok yerde berberler tarafından yapılmaya devâm edilegelmiştir. Bu devirde yapılan cerrâhî müdâhalelerin sonucu hiç de yüz güldürücü olmayıp, ameliyatların çoğu ölümle netîcelenmekteydi. Yedinci yüzyılda Avrupa, kilisenin tesirinde karanlık bir devir yaşarken, Müslüman âlimlerin orijinal çalışmalarıyle cerrâhî ilminde önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu devirde yaşayan âlimlerden Râzî (850-923), karın yaralarının dikilmesinden ilk bahseden hekimdir. Râzî’nin El-Hâvî kitabı bütün tıp bölümlerini, bu arada cerrâhîyi de içine alır. Bu hekim, Kitâbü’t-Tıbbü’l-Mansûrî adlı eserinin 7. cildini cerrâhîye ayırmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî (912-1013), İslâm tıbbında cerrâhîyle ilgili en önemli eserleri yazmıştır. Ebü’l-Kâsım ez-Zahrâvî’nin Et-Tasrif-fi’t-Tıb adlı eseri iki bölüm olup, birisi genel tıptan, ikincisi cerrâhîden bahseder. Bu eserde cerrâhın iyi anatomi bilmesine bilhassa işâret edilmiştir. Karın cidarına dayanmış devasa bir karaciğer absesini ilk olarak cerrâhi usûllerle tedâvi eden bu hekimdir. İslâm memleketlerinde bu devirlerde birçok ameliyat yapılabiliyordu. Râzî’nin yaptığı göz ameliyatları meşhurdu. Modern cerrâhînin başlangıcı: Modern cerrâhînin başlangıcı 1809 yılında Ephraim Mc Dowell tarafından bir karın tümörünün başarıyla çıkarılması sayılabilir. Ortaya çıkan gerçek şuydu ki hasta beklenenden çok daha uzun süre yaşamıştı. Ancak bu noktada cerrahları büyük problemler bekliyordu. Çünkü hastanın ağrı duymasının önlenmesi ve ameliyat sonrası iltihap tehlikesinin ortadan kaldırılması imkânı yoktu. 1840’ta üç Amerikalı (Crawford Long, William Morton ve Horace Wells) ve bir İngiliz (Dames Simpson) ilim adamının çalışmaları cerrâhîde ölçülemeyecek fayda sağlayan anesteziyi ortaya çıkardı. İngiliz cerrahı Joseph Lister’in ameliyat sonrası iltihapları önlemek için karbolik asit tatbik etmesi, modern asepsi (mikroptan arıtma) tekniğinin başlangıcı sayılır. Anestezi ve asepsinin keşfi, modern cerrâhîde en büyük gelişmelere zemin hazırladı. Yirminci yüzyılda bundan daha ileri teknikler gelişti. Cerrahlar sinirsel veya kan kaybına bağlı olarak gelişen ve genellikle öldürücü olan dolaşım zaafının (şokun) sebepleri ve tedâvî şekillerini öğrendiler.Patolog Karl Landsteiner’in kan gruplarının esrârını çözmesi ve kan naklinin mümkün olması da cerrahlara ameliyatlarda büyük yardımda bulundu. Yine 20. yüzyılda harâb olan doku parçaları yerine sun’î veya tabiî parçalar kullanılmaya başlandı. Modern Cerrâhî Teknikleri Asepsi (Mikropsuzlaştırma): Asepsinin esâsı ameliyathâne ve cerrâhî malzemelerin hastalık âmili olabilecek mikroorganizmalardan tamâmen temizlenmesidir. Ameliyattan önce ameliyathânedeki kumaşlar, gazlı bez ve pamuklar, cerrâhî malzemenin hepsi otoklavda (basınçlı buhar sistemi olan araç) mikropsuzlaştırılır. Cerrah ve hemşireler yüzlerine maske ve kafalarına kep giyerler. Eller ve kollar dirseğe kadar yıkanır ve temizleyici çözeltilerle mikroptan arıtılır. Ameliyat sırasında steril (mikropsuzlaştırılmış) eldivenler kullanılır. Ameliyat yapılan oda deterjanlar ve kimyâsal temizleyicilerle temizlenerek mikropsuzlaştırılır. Anestezi: Vücudun bütününün veya belli bölümünün ağrı hissinin ortadan kaldırılmasıdır. (Bkz. Anestezi)Ameliyathâne ve cerrâhî grup (Ekip): Modern cerrâhî, yüksek tecrübeye sâhip kişilerin meydana getirdiği bir ekip tarafından icrâ edilir. Bu ekip, cerrah, asistanlar, anestezist (narkozcu) ve hemşirelerden meydana gelir. Asistanlar (yardımcılar) ameliyat edilen vücut bölgesini temiz tutmaya, kanın işlem yapılan sahayı örtmesini önlemeye ve diğer bütün yönlerden cerraha yardım etmeye çalışırlar. Hemşire, cerrâhî malzemeyi taşır, dikiş materyallerini hazırlar ve hastanın içinde bez parçaları vb. kalmaması için tamponları, gazlı bezlerini sayar. Anestezist devamlı sûrette hastanın dolaşım ve solunum sistemlerini kontrol ederek narkozun derinliğini ayarlar. Operasyon sırasında en ufak lüzumsuz hareket ve konuşmadan kaçınılmalıdır. Değişik organlar ve sistemler birbirlerinden değişik cerrâhî problemler ortaya çıkarır. Cerrâhî tekniğinin ilerlemesiyle çok sayıda cerrâhî alt bölümü ortaya çıkmıştır. Batın (karın) cerrâhîsi: Batın cerrâhîsi (abdominal şirurji) iki gruba ayrılır. Birisi âcil ameliyatlar, diğeri bekleyebilen (âcil olmayan) ameliyatlardır. 1. Âcil batın cerrâhîsi: Karın cerrâhîsinde en çok rastlanan âcil durum apandisit ameliyatlarıdır. Apandisit belirtileri, sağ alt karın bölgesinde ağrı, karında kasların sertliği, kusma ve ateş olarak özetlenebilir. Yapılacak operasyon basit olup, apendix’i kör barsağın ucundan almaktan (kesip çıkarmaktan) ibârettir. (Bkz. Apandisit) Bir diğer âcil batın problemi, barsak tıkanmasıdır. Buna sebep olanlar, barsağın içiçe geçmesi, yaralar iyileşirken yapışıklık olması veya tümör kitleleri olabilir. Barsağı tıkanan hastalar karınlarında gaz-gaita (dışkı) birikmesi şikâyetleriyle gelirler. Bu durum hastaya çok sıkıntı verdiği gibi oldukça tehlikelidir. Geçecek her saat ameliyatta ölüm riskini arttırır. Mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri de delinerek karın boşluğuna açılmaları durumunda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterirler. Bu durum âni ve çok şiddetli ağrı ve karın boşluğunu kaplayan iltihapla kendini gösterir. Tedâvisi hemen karnı açarak delinen kısmı dikmek ve karın boşluğunu temizlemektir. Bunun gibi safra kesesinin ânî ortaya çıkan iltihapları da cerrâhî müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Bu durumlarda keseyi almak gerekir. Kadınlarda yumurtalıklarla ilgili hastalıklar, rahim rahatsızlıkları da bâzı durumlarda âcil cerrâhî girişime ihtiyaç gösterebilir. 2. Âcil olmayan batın ameliyatları: Âcil olmayan cerrâhîde en büyük kısmı karın içi organlarla ilgili olan ameliyatlar teşkil eder. Bunların en sık rastlananı taşlı safra keselerindeki müzmin iltihap dolayısıyla yapılan kesenin çıkarılması ameliyatıdır. Buna kolesistektomi adı verilir. Safra taşları müzmin iltihap, safra akımında engellenme veya safra muhtevâsının değişmesi dolayısıyla meydana gelebilir. Karın ameliyatlarından en çok yapılanlardan birisi de ilaç tedâvisiyle iyileşmeyen mîde ve onikiparmak barsağı ülserleri için yapılan ameliyatlardır. Bu ameliyatta ülser teşekkülüne sebeb olan asidin salgılatıcı siniri olan “Vagus” kesilir. Ayrıca mîdeden barsağa geçiş yeri olan “hiyor” bölgesi de genişletilir veya mîde ve onikiparmak barsağının bir kısmı çıkarılabilir. Dalağın çıkarılması bâzı kansızlık (anemi) çeşitlerinde ve kan hücrelerinin yapımının yıkımında daha az olduğu durumlarda yapılır. Bunun gibi mîde ve kasık fıtıklarının düzeltilmesi de çok yapılan ameliyatlardandır. Kalp-damar cerrâhîsi: Cerrâhîde son yıllarda bâzı memleketlerde ve yurdumuzda da büyük ilerlemelere sahne olan dalların başında gelir. Gerek doğumda mevcut olan (temiz ve kirli kanın karışmasına sebeb olan değişik anormallikler), gerekse sonradan ortaya çıkan (romatizma, frengi, tümör vs. ye bağlı olarak) kalp odalarına veya kapakçıklarına âit hastalıklarda yapılan ameliyatlarda son yıllarda çok yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Bilhassa erken konulan teşhis ve geciktirilmeyen ameliyatlar çok iyi sonuçlar vermektedir. Bu ameliyatlar genellikle açık kalp (kalbin içini görerek yapılan) ameliyatları olup, ameliyat sırasında kalp tamâmiyle durdurulur ve dolaşım sistemine kan, kalp-akciğer makinası vâsıtasıyla pompalanır. Atardamarlardaki bâzı hastalıklar da cerrâhi müdâhaleye ihtiyaç gösterir. Kalbi besleyen damarlardan birinin damar sertliği dolayısıyla tıkanması ameliyatla iyileştirilmeye çalışılmaktadır. Bu ameliyatta ya bacaktaki toplardamarlardan birisi veya meme atardamarlarına âit bir parça yâhut da sentetik borucuklar tıkanan damar yerine takılır. (Bkz. By-pass) Toplardamarların genişlemesi genellikle bacaklarda olur. Buna varis denilmektedir. Varisli damarlar ağrılı, iltihaplı hâle gelirse, yapılacak son çâre ameliyatla varisli toplardamarları çıkartmaktır. Göğüs cerrâhîsi: Doğumdan veya doğmalık (Konjenital) olan kusurlardan göğüs içinde olanların çoğu kalp ve kalp damarlarıyle ilgilidir. Diğer kusurlar ise yemek borusunun bozuklukları, diyafram kasının kusuru, karın organlarının göğse taşması olarak sayılabilir. Bunların tedâvisi de cerrâhî yollarladır. Âcil ve iyi bir müdâhale olmadığı takdirde kalp veya akciğeri zedeleyen göğüs yaralanmaları umûmiyetle öldürücüdür. Âcil müdâhale ve yoğun bakım altına alınan hastalardan bir kısmı yaşayabilmektedir. Göğüs kanserleri ve tüberkülozda da bâzı hastalara cerrâhî müdâhale yapılmaktadır. Kas ve kemik cerrâhisi: Osteomyelit denilen rahatsızlık, kemik iliğinin ve kemiğin iltihabıdır. Bu halde cerahati boşaltmak ve bâzan da iltihapla harâb olmuş kemik parçasını almak için ameliyat yapılır. Kırıklardan bâzılarında dıştan alçı ve diğer metodlarla tedâvi mümkün olmadığı zaman cerrâhî yollarla iyileştirmeye çalışılır. Kendiliğinden (darbeye ve güce mâruz kalmadan) olan kırıklarda kemik gelişimini yeniden başlatmak için sağlam bir kemik parçası “aşı” olarak konulabilir. Göz ve kulak hastalıklarında da bu dalda uzmanlaşmış hekimler tarafından çeşitli ameliyatlar yapılır. Örnek olarak gözde katarakt ameliyatları en sık yapılan göz ameliyatlarıdır. Estetik cerrâhî: Yabancı ülkelerde plastik ve rekonstrüktif cerrâhî olarak bilinen estetik cerrâhî, genel cerrâhînin bir alt dalıdır. Plastik terimi Lâtince “placticus” menşelidir ve biçim verme, şekil verme mânâsındadır. İlk defâ kim tarafından kullanıldığı tartışmalıdır. Fakat Von Graefe 1818’de Berlin’de burun cerrâhîsi üzerine basılan monoorafisinde Rhinoplastik terimini kullanmıştır. Çeşitli trafik kazâları, yanıklar, yaralar ve ameliyatlardan meydana gelen doku kayıplarını tâmir etmek cerrahları uzun senelerden beri ilgilendirmektedir. Târihte bu branş ilk olarak Ortadoğu ve Hindistan’da kurulmuş; zaman içinde bilgilerin batıya akmasıyla Mısır,Roma ve Yunanlılar’da tutulmaya başlanmıştır. Ortaçağ’da bu branşın gelişimi hakkında bilgiler çok azdır. Fakat Batı Avrupa’nın estetik cerrâhînin ehemmiyetini anlaması Rönesansla birlikte olmuştur. Avrupalılar bu branşların temelini Endülüs Müslümanlarının yazmış oldukları el yazması kitaplardan alınan bilgilerle kurmuşlardır. Bu kitaplar üniversitelerde el kitabı hâline gelmişti. Bilhassa İtalya’da Salerno Üniversitesinde bu çalışmalar yoğunlaşıp, buradan diğer Avrupa memleketlerine ulaştı. Son iki dünyâ savaşında pratiklerini geliştiren bu cerrahlar bu sahada oldukça büyük ilerlemeler kaydettiler. Zamânımızda teknik ve tıp bilgilerinin ilerlemeleriyle birlikte bu branşta da büyük gelişmeler oldu. Bu branşın ilgilendiği birçok hastalık mevcuttur. Deri hasarlarının her çeşidi, yarık damak, yarık dudak ve diğer bütün gelişim bozuklukları, çene, yüz, burun kemikleri kırıkları ve biçim değiştirmeleri; kulak, göz kapağı, başın görünüş bozuklukları, saç ekimi, meme biçim düzeltmeleri, fazla şişmanlarda yağ çıkartılması, alınan organların yerine vücudun başka bir tarafından o fonksiyonu görecek organ nakillerini gerçekleştirmek (Meselâ, yemek borusu kanserinden ötürü yemek borusu alınan bir hastanın mîde veya kalın barsağından yeni bir yemek borusu yapıp oraya yerleştirmek). Türkiye’de de oldukça gelişmiş olup, her hususta estetik cerrâhî yapılabilmektedir. |
|||||||||||
|
|
|
|
#258 (permalink) | |||||||||||
|
CERRÂHİYYE;
İstanbul’da yetişmiş evliyânın büyüklerinden Nûreddîn-i Cerrâhî’nin insanları rûhen olgunlaştırmakta tâkib ettiği yol. Halvetiyye yolunun büyük bir kolu. Cerrâhiyye yolunun büyüğü Nûreddîn-i Cerrâhî’nin asıl ismi, Muhammed bin Abdullah’tır. İstanbul’da Cerrahpaşa semtinde doğdu. Bunun için Cerrâhî diye anılmıştır. Bir rivâyete göre soyu Eshâb-ı kirâmdan Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a ulaşır. Bu sebeble Cerrâhî diye anılır. Halvetî tarîkatı içinde meydâna getirdiği terbiye sistemi kendisine nisbet edilerek Cerrâhiyye adı verilmiştir. Cerrâhiyye yolu silsilesi Halvetîlerden Seyyid Yahyâ Şirvânî’ye ulaşır. Bunun talebesi Pîr Muhammed Erzincânî’den ayrılan koldan Niyâzî-i Mısrî, Ümmi Sinân ve Cerrâhî tarîkatları meydana gelmiştir. Nûreddîn, Karagümrük’teki dergâhında on sekiz sene tâliplere (ilim ve edeb öğrenmek isteyenlere) ders verdi. Çok talebe yetiştirdi. Allahü teâlânın isimlerini söylemek sûretiyle zikr usûl olmuştur.Talebelerinden bâzıları şunlardır:Şeyh Hüsâmeddîn Efendi, Süleymân Veliyyüddîn Efendi, Bursalı Çelebi Mehmed Efendi, Muslihiddîn Efendi, Yahyâ Efendi vb. Cerrâhiyye yolunda da diğer tarîkatlerde olduğu gibi, birçok değişiklikler yapılmış bid’atler karıştırılmıştır. Nûreddîn Cerrâhî’nin ilâhî aşk ile söylediği bir şiiri şöyledir: Dil (gönül) beytini (evini) pâk eden Dervişi ankâ eden Âlem-i ilâhîye giden Mevlâ zikridir zikri CERVANTES, Miguel de; meşhur İspanyol roman yazarı. İspanya’da 1547 yılında Alcala şehrinde doğmuştur. Fakir bir âilenin çocuğu olduğu için binbir zorlukla okudu. Madrid Üniversitesine devam etti. Talebelik sırasında yazdığı şiirlerde kâbiliyetini ve hayâl gücünü gösterdi. İspanya’da iş bulamayınca Roma’ya gidip orada işe başladı. İspanya ve Venediklilerin Osmanlılara karşı hazırladığı sefere asker olarak katıldı (1571). Deniz savaşında sol kolu sakat kaldı. İspanya’ya dönerken 1575 yılında Osmanlı gemileri tarafından esir alınarak Cezâyir’e götürüldü. Burada beş sene kaldıktan sonra memleketine döndü (1580). Şiirleri yanında, piyesler yazmaya da başladı. Yazdığı eserler kendisine bir şey kazandırmadığından yoksul hayâtı devâm etti. Kendisini meşhur eden Don Kişot adlı eserini 1605 yılında tamamladı. Burada hayalci gücü ile İspanya’daki hayâtı ve insanları eleştirip, hiciv sanatının bütün ustalıkları ile olayları ortaya koydu. Hayâtını kalemi ile kazanmaya çalışan Cervantes, şöhretine rağmen yoksulluktan hiçbir zaman kurtulamamıştı. Madrid’de 1616 yılında öldü. Kendisini şöhrete ulaştıran Don Kişot’tan başka, otuz kadar tiyatro eseri, pekçok şiiri ve küçük romanları vardır. CEVÂD İSFEHÂNÎ; Zengîlerden Musul hâkimi Kutbeddîn’in vezîri. İsmi Ebû Câfer Muhammed bin Ali’dir. Lakabı Cemâleddîn’dir. Fakat çok cömerd olması sebebiyle bu mânâya gelen Cevâd lakabıyla tanınıp meşhûr olmuştur. Babası tarafından küçük yaştan itibaren çok iyi bir tarzda yetiştirildi. İyi bir terbiye ve tahsil gören Cevâd İsfehânî, genç yaşta Selçuklu sultânı Mahmud bin Melik Şah’ın dîvânında bir makâma tâyin edildi. Daha sonra Musul ve Nusaybin vâliliği yaptı. Bundan sonra da vezirlik makâmına yükseltildi. Musul hükûmeti Atabek Zengi bin Aksungur’a geçince, Atabek Zengi tarafından da vezir olarak tâyin edildi. Bu vezirliği sırasında oldukça meşhûr ve nüfuzlu bir kişi oldu. Atabek Zengi’nin katledilmesi sırasında, vezir Cevâd İsfehânî’yi de katletmeye teşebbüs edildiyse de emîrler tarafından kurtarıldı. Daha sonra hükümdâr olan Seyfeddîn Gâzî bin Zengî tarafından da vezîr olarak tâyin edildi. Vezirlik yaptığı devrelerde, çok güzel hizmetler gerçekleştirdi. Bilhassa cömertliği, fakirlere yardımı ve güzel hizmetleri ile çok sevilip meşhûr oldu. Mekke-i mükerreme, Medîne-i münevvere ve diğer beldelere çok hayrat ve yardım yaptı. Medîne-i münevverenin etrafında sur inşâ ettirdi. Mescid-i Nebî’yi tâmir ettirdi. Her sene Mekke ve Medîne’ye bir senelik gıda maddesi, zahîre, giyecek, elbise ve belli mikdar nakit para göndermeyi âdet hâline getirmişti. Musul’da vukû bulan bir kıtlık sırasında, bütün malını fakirlere dağıttı. Arafat Ovasındaki mescidi ve buraya giden yolu tamir ettirdi. Yine Arafat’ta havuzlar yaptırdı. Bu havuzlara yer altından su yolları yaptırıp, su akıttı. Bu havuzlardan devamlı su akardı. Dicle Nehri üzerine de bir köprü yaptırdı. Her gün evinin kapısına çıkar, fakirlere yüz dinâr dağıtırdı. Âlimlere, sâlihlere ve ilim öğrenenlere de ayrıca yardımda bulunurdu. Ayrıca çok sayıda ribât, muhtaçların barınacağı ve yardım alacağı kuruluşlar yaptırdı. Halk, her tarafdan gelip buralardan istifâde eder, ihtiyaçlarını giderirlerdi. Onun dağıttığı sadakalar, hediyeler, Horasan’ın en ücrâ köyünden Yemen sınırlarına kadar ulaşmaktaydı. Esirleri kurtarmak için binlerce dinâr harcardı. Sadece Suriye’deki müslüman esirleri kurtarmak için, o zamanki değerle pek yüksek bir rakam olan on bin dinâr ödemiştir. Cevâd İsfehânî, Sultan Seyfeddîn Gâzî’nin vefâtından sonra tahta geçen Kutbeddîn Mevdut zamanında, hakkında yapılan iftiralar üzerine tutuklanarak hapsedildi. Hapsedildikten bir sene sonra 1164 (H.559)’de vefât etti. CEVAD PAŞA; Osmanlı Devletinin 19. asır kumandan ve sadrâzamlarından. Şam’da doğup İstanbul’da vefât eden Cevad Paşa, Kaba-Ağalızâde nâmıyla anılan ve Şûrâ-yı Askerî üyesi Afyonlu Mustafa Âsım Beyin oğludur. 1851 yılında doğdu. İlk tahsilini Bursa ve İstanbul mekteplerinde yaptıktan sonra Harbiyeye girdi. 1869’da burayı bitirince Erkân-ı Harbiyeye alındı ve buradan da birincilikle mezun oldu. Kısa bir zamanda terfi görerek önce kolağası ve o sıralarda yazdığı El-Ma’lûmâtü’l-Kâfiye fî Ahvâl-il-Memâlik-il-Osmâniyye adlı eserini pâdişâha takdim ile binbaşı oldu. 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde Tuna ordusuna gönderilen Cevad Paşa, önce başkumandan Süleymân Ağanın yâverliğinde, sonra kaymakamlıkla (yarbay) NecibPaşa fırkasının Erkân-ı Harbiye reisliğinde bulundu. 27 yaşındayken miralaylığa terfi ederek Peyker Paşa kolordusunun Erkân-ı Harbiye reisliğine getirildi. Harpten sonra 1878Berlin Muâhedesi hükümlerinin tatbiki işi ile görevlendirildi. 1884’te Çetine Sefâretine tâyin ve rütbesi mirlivâlığa (tuğgeneral) yükseltildi. Burada iki yıl kalan Cevad Paşa rahatsızlığı sebebiyle Viyana’ya gitmek için izin istedi ise de, İstanbul’a gelmesi emrolundu. Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın dikkatini çekip takdirini kazanan Cevad Paşa, dönüşünden sonra İstanbul’da Teftiş-i Askerî Komisyonu âzâlığına getirildi. Girit’teki karışıklıklar üzerine Girit fevkalâde kumandanlık ve vâli vekilliğine tâyin edildi. Adadaki Müslüman ve Hıristiyan ahâliye iyi idâresi ile kendini sevdirerek aralarında bir anlaşma ve âhenk tesis eden Cevad Paşaya hizmetine karşılık 40 yaşında müşirliğe (orgenerallik) yükseltildi. Cevad Paşanın değerini takdir eden Sultan İkinci Abdülhamîd Han, onu sadrâzamlığa getirdi (1891). Cevad Paşa, 3 seneyi geçen sadâreti esnâsında tâkib ettiği siyâseti, dâhilde ve hâriçte sulhun muhâfazası idi. Zamanının en mühim ve müzmin meselesi, hâlâ bugün ehemmiyeti devam ettirilmek istenen Ermeni meselesi olmuştu. Cevad Paşa, meselenin en ince teferrûatına vâkıf ve memleketin menfeatlerini müdrik bir devlet adamı sıfatıyle, sert, fakat âdilâne kararlar aldı. Üç sene sonra sadrâzamlıktan alınarak Nişantaşı’ndaki evinde ikâmete mecbur edilen Cevad Paşa, bu sıralarda Girit’te yeniden karışıklıkların çıkması üzerine Girit Fırka-i Askerîye kumandanlığına tâyin edilerek 1897’de Girit’e gönderildi. Girit’in Avrupa devletleri tarafından husûsî bir şekilde idâre edileceği anlaşılıp, Almanya İmparatorunun Suriye taraflarına seyâhat yapması kesinleşince, Cevad Paşa mihmandarlığa getirildi. Ancak imparatorla görüşmesinden sonra karargâhı Şam’da bulunan Beşinci Ordu Kumandanlığına tâyin edildi. Burada rahatsızlanan Cevad Paşa, doktorların verdiği rapor sâyesinde İstanbul’a geldi ve 1900’de vefât etti. Merhûm, Fâtih civârında Emir Ahmed Buhârî hazretlerinin türbesi karşısında inşâ olunan husûsî bir türbede medfûndur. Cevad Paşa, münevver, bilgili ve dürüst bir devlet adamıydı. Arapça, Farsça, Fransızca bilip, Rumca ve İtalyanca’ya da vâkıftı. Türkçede emsâli bulunmayan 10 ciltlik Tarih-i Askerî adlı eseri çok değerlidir. Eserde İmparatorlukta eskiden beri mevcut muhtelif askerî teşekkül ve müesseseler, 1826 yılına kadarki meşhur harpler hakkında mâlumât (bilgi) verilmektedir. Yalnız Yeniçerilere âit olan birinci cildi basılmıştır. Ayrıca kıyâfetleri ve o devrin silâh ve techizatını gösterir bir de albümü vardır ki, Paris’te basılmıştır. Bunlardan başka Riyâziyenin Mebâhis-i Dakikası, Kimyânın Sanâyie Tatbiki, Semâ ve Telefon gibi fennî eserleri de mevcuttur. Ancak 24 nüshası basılan Yâdigâr adlı bir de mecmûa çıkarmıştır. Sadrâzamken Bâbıâlî bahçesinde yaptırdığı kütüphâne bugün de Cevad Paşa Kütüphanesi adı ile anılmakta olup,Başbakanlık Osmanlı Arşivinin bir deposudur. Beş bin ciltlik kütüphânesini İstanbul Arkeoloji Müzesine bağışlamıştır. CEVDET SUNAY; Türkiye Cumhûriyetinin beşinci Cumhurbaşkanı. 1900 yılında Trabzon’da doğdu. İlk tahsilini bitirdikten sonra Kuleli Askerî Lisesine girdi. 1917 yılında liseyi bitirdiği zaman, Türkiye, Birinci DünyâSavaşının en sıkıntılı günlerini yaşamaktaydı. Devletin subay ihtiyâcının arttığı o tarihlerde genç lise mezunu Cevdet Sunay, Harbiyeye geçen diğer arkadaşlarıyla birlikte özel bir eğitime tâbi tutulduktan sonra, 1 Eylül 1917’de on yedi yaşında asteğmen olarak Filistin cephesine gönderildi. Gösterdiği başarıdan dolayı teğmenliğe terfî etti. 1920’de Kurtuluş Savaşına katıldı, takdirnâme ile taltif edildi. Batı cephesinde 41. Tümen Topçu Alayında görevli olarak aylarca büyük mahrûmiyetler içinde savaştı. Kurtuluş Savaşı sonrası Harp Okuluna devâm etti. 1927 yılında yüzbaşılığa terfî ettiği yıl Harp Akademisine girdi. 1930 yılında kurmay yüzbaşı oldu. Binbaşılığa terfî etmesinden önce, Genel Kurmay Başkanlığı Harekât Başkanlığında görev aldı ve 1934’te binbaşılığa terfî etti. Bunun üzerine 4. Kolordu Harekât Şûbesine, 1935’te de 2. Süvâri Tümeni Kurmay Başkanlığına tâyin edildi. Daha sonra, çeşitli birliklerde vazife alan Cevdet Sunay, 1940 yılında yarbaylığa yükseldi. 1942’de Harp Akademisine tabiye öğretmen yardımcısı tâyin edilerek bir yıl çalıştı ve 1943’te 72. Topçu Alay Komutanlığına tâyin edildi; o yıl albaylığa terfî etti. 1947 yılına kadar tabiye öğretmenliği yaptı. Ders saatlerinden artan vaktini kitap yazmaya ayırdı. Geri Hizmet ve Üçüncü Sınıf Tabiye Dersleri adlı eserlerini hazırladı. 1948’de Amerikan malzemesiyle kurulan ilk zırhlı tugayın komutanlığına getirildi. 1949’da da tuğgeneralliğe terfî etti. Askerlik hayâtının her adımını başarıyla bitiren Cevdet Sunay, 55 yaşındayken 1955 yılında korgeneralliğe terfî etti. 1957’de Genelkurmay Harekât Başkanlığına getirilen Sunay, 1958 yılında Genel Kurmay İkinci Başkanlığına tâyin edildi. 30 Ağustos 1959’da da Orgeneralliğe terfî etti. 20 Mayıs 1960 inkılâbından hemen sonra Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığına tâyin edildi. 1966’ya kadar bu vazifeyi sürdürdü. Cumhurbaşkanı Cemâl Gürsel’in rahatsızlığı üzerine Büyük Millet Meclisince Cumhurbaşkanı seçildi. 1973 yılında görev süresi dolduğundan ayrıldı. Senatoda eski cumhurbaşkanlarına ayrılan Senatör görevine devâm etti. 1983 yılında öldü. CEVHER; Alm. Erz (n), Edelstein (m), Fr.Minerai (m), İng. Ore; jewel, gem. Genel bir târifle, mâdencilik usûlleriyle çıkarılan, esas îtibâriyle minerallerden meydana gelen ve işlenmesi bir kâr temin eden cisimler. İktisâdî açıdan düşünüldüğünde, bir maddenin cevher sayılmasında önemli olan onun iktisatlı olarak işlenebilmesidir. Bu da bâzı faktörlere bağlıdır. Meselâ elde ediliş şekli, taşıma ve başka masraflar gibi. Çıkarılması ve taşınması zor olan zengin bir mâden yatağı cevher sayılmadığı halde, iktisatlı olarak işlenebilen düşük dereceli bir yatak cevher sayılabilir. Cevher içerisindeki ana mâdenden başka ikinci derecede mâdenlerin bulunması da çok önemlidir. Bunlar iktisatlı olarak işlenebilse iyi; aksine asıl maddenin elde edilişi sırasında zararlı rolleri olursa kötü olurlar. Bir cevherin tenör’ünün, yâni içindeki kıymetli maddenin yüzdesinin bir asgarî sınırı vardır. Bu sınır, elde edilme masraflarının piyasa fiyatı ile mukâyese edilmesi sonucu ortaya çıkar. Cevher içindeki esas mâden “cevher minerali” olarak adlandırılır. Umûmiyetle kıymetsiz ve ekseriyeti teşkil eden öteki kısım ise “gang” ismini alır. Cevherlerin taşınmasında ve işlenmesinde bu gang maddeleri fazla masrafa sebep olur. Bu îtibârla ekseriyâ cevher daha taşınmadan fizîkî yollarla gangdan kısmen arındırılır. Cevher, bünyesinde bir tek mâden bulundurabildiği gibi çeşitli mâdenler de bulundurabilir. Böylece basit veya kompleks cevher olarak sınıflandırılırlar. Meselâ demir, manganez, alüminyum, civa, kalay cevherleri basit cevherler olup, bunlardan yalnız bu sayılan mâdenler elde edilir. Gümüş, çinko, kurşun, kobalt, bakır, antimon, nikel cevherleri ise ekseriyâ iki veya üç mâden bulundurur. Arsenik, bizmut, kadmiyum ve selenyum gibi bâzı mâdenler ise başka mâden cevherlerinin ergitilmesi sırasında ikinci derecede ürünler olarak elde edilirler. Bâzı hallerde cevherden metalin çıkarılmasına lüzum olmaz ve cevher olduğu gibi kullanılır. Meselâ, krom-manyezit tuğlası, krom metali, kromit cevherinden ayrılmadan, kromit manyezitle karıştırılmak sûretiyle yapılır. Cevherler (saf olanlar hâricinde) şu şekilde sınıflandırılır: 1.Alçak tenörlü: Verimi az olan, 2.Yüksek tenörlü: Verimli, 3.Ham cevher: Ocaktan çıktığı hâlde, 4.Som cevher:Muâmele görmeden satılabilen veya ergitilmeye gönderilebilen, 5. Elle ayıklanabilen, 6.Konsantrasyon yolu ile zenginleştirilmeye lüzum gösteren, 7. Konsantre cevher: Meselâ manyetik yolla veya flotasyonla (yağla kaplı cevheri çalkalama ile gangdan ayırıp yüzdürme işlemi) tenörü yükseltilmiş, 8. Ergitilecek cevher: Metalin, cevherden ergitilme yoluyla çıkarılması gereken cevherdir. CEVHERÎ (Ebû Nasr İsmâil); dil ve edebiyât âlimi. Türkistan’ın Farâb şehrinde doğdu. İlk tahsilini Dîvân-ül-Edeb adlı eserin sâhibi ve dayısı Ebû İbrâhim İshâk Fârâbî’den aldı. Bağdat’a giderek Ebû Saîd Hasan bin Abdullah Merzubân Sayrâfî ve Ebû Ali Hasan bin Ahmed Fârisî’den ilim öğrendi. Arapça üzerindeki bilgilerini daha da ilerletmek, inceliklerine iyice vâkıf olmak için, şehirlerle temâsı olmayan, kabîlelerin arasına gidip, bir müddet onlarla berâber kaldı. Cezîre, Sûriye ve Hicaz’a gitti. Damgan’da Ebû Ali Hasan bin Ali’nin derslerine devâm etti. Meşhûr eseri Sihâh üzerinde ilk çalışmalarına burada başladı. Kendisinden İsmâil bin Muhammed Nişâbûrî, Ebû Sehl Muhammed bin Ali Hirevî ve İbrâhim bin Sâlih Verrak gibi tanınmış birçok âlim ilim tahsil etti. Hayâtının sonlarında Nişâbûr’a yerleşerek ilim öğretmeye ve kıymetli kitaplarını yazmaya başladı 1007 (H. 398) senesinde Nişâbûr’da vefât etti. Eserleri: Lügat ilminde Fîrûz Âbâdî’nin Kâmûsu’ ndan sonra en kıymetli eser olan Tâc-ül-Lüga ve Sıhâh-ül-Arabiyye’yi yazdı. Bu kıymetli eserde kelimeler, asıllarının son harflerine ve son harfleri aynı olan kelimelerde birinci ve ikinci harflerine göre tertiplenerek karşılıkları yazılmıştır. Birçok şerhleri ve hâşiyeleri yapılmış olup Vankulu Lügatı ismiyle Türkçeye de tercüme edilmiştir.İbrâhim Müteferrika’nın matbaasında ilk basılan bu eserdir. Çok iyi bir hattat olan Cevherî, Kur’ân-ı kerîm ve kıymetli eserler yazarak, hat sanatının gelişmesinde mühim rol oynamış ve birçok kitap yazmıştır. Kitâb-ı fi’l-Arûz, Kitâb-ül Mukaddime fin- Nahv diğer önemli eserlerindendir. CEVİZ AĞACI (Juglans regia); Alm. Nussbaum (m), Fr. Noyer (m), İng. Walnut tree. Familyası: Cevizgiller (Juglandaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Hemen hemen her yerde, bilhassa Akdeniz bölgesinde. Nisan-mayıs aylarında çiçek açan, ortalama 18-20 m yüksekliğinde, tek evcikli bir ağaç. Gövdeleri silindirik, kalın ve saplı bir bitki. Erkek çiçekler evvelki senenin dalları üzerinde, çok çiçekli, uzun, silindirik ve sarkık durumlar hâlindedir. Dişi çiçekler ise o sene gelişen dalların ucunda ya tek veya 2-4 tânesi bir arada olmak üzere küçük durumlar meydana getirirler. Meyveleri etli ve yeşil renklidir. Olgunlaşınca yeşil kabuk dökülür. Bir tek tohum taşır. Yenen kısım, ceviz içi olarak bilinen, sert kabuğu içindeki girintili olan çenekleridir. Kullanıldığı yerler: Ceviz ağacının kullanılan kısımları ağacın gövdesi, yaprakları, tohumları ve tohumlarından elde edilen yağı, meyve ve dal kabuklarıdır. Yapraklar ve meyveler tamâmen olgunlaşmadan haziran-temmuz aylarında toplanır, gölgelik ve havadar bir yerde kurutulur. Ceviz meyvesinin yeşil kabuğu ve yapraklarında tanen, uçucu yağ ve juglon isimli acı bir madde bulunmaktadır. Juglon, cevizin yeşil kısımlarında tabiî olarak bulunmaz. Ancak tabiî olarak bulunan alfa hydrojuglon’un oksidasyonu ile teşekkül eder. Ceviz içi yağ bakımından zengindir. Ceviz yağı, ceviz içinden sıkma ile elde edilir. Açık sarı renkli, çabuk kuruyucu, tatlı, lezzetli ve hoş kokulu bir yağdır. 4°C’de kısmen katılaşır. Ceviz yaprağı tedâvi sahasında kabız giderici, kuvvet verici ve kan temizleyici olarak, gargara ve banyo hâlinde kullanılır. Gerek yapraklar ve gerekse tâze meyve kabuğu memleketimizde çok kullanılan bir boya maddesidir. Bilhassa mensucât sanâyiinde yün, bununla muhtelif renklerde boyanabilmektedir. Ceviz yağı kıymetli bir yemeklik yağıdır. Fakat çok pahalı olduğundan yemeklik olarak kullanılmaz. Çok çabuk kuruyan bir yağ olduğundan, ikinci presyon yağı boyacılıkta kullanılır. Ceviz kütüğü mobilyacılıkta değerlidir. Bu sebepten çok yavaş büyüyen bir ağaç olan cevizin kesim ve satışı Tarım ve Orman Bakanlığınca ayarlanmaktadır. Yetiştirilmesi:Serin, kireçli, kumlu ve çakıllı topraklarda iyi netîce verir. Ceviz ağaçları, tohum ve aşı ile çoğaltılır. Tohumla üretilen fidanlar 5-6 cm kalınlaştığı bir zamanda aşılanır. Aşılanan fidanlar bir yıl geçtikten sonra, ceviz bahçelerine 12-15 metre aralıklarla dikilir. Ceviz fidanları, fazla budanmaz. Yalnız birbirine karışmış, üstüste binmiş kötüleşmiş ve kurumuş dallar budanır. Ceviz fidanlarının toprağı temiz tutulur. Kış esnâsında veya mahsul kaldırıldıktan sonra bir örtü bitkisi yetiştirilir. Yeşil gübre olarak ilkbaharda toprağa verilirse iyi olur. Ceviz fidanlarına, istenen yükseklikte budama yapılarak boy verilir. Meyve hasadı işine, dıştaki yeşil kabuğun çatlaması ve meyvelerin yere düşmeye başlamasıyle başlanır. Cevizler dallara hafif sırıklarla vurulmak sûretiyle toplanır. Tâze olarak sarf edilecek turfanda cevizlerde ise, yeşil kabuğun çatlaması beklenmez. Cevizler içlerini doldurunca çırpılarak düşürülür ve dıştaki yeşil kabuklar temizlenerek tâze olarak sarf edilir. |
|||||||||||
|
|
|
|
#259 (permalink) | |||||||||||
|
CEVRÎ İBRÂHİM ÇELEBİ; on yedinci asır Osmanlı şâir ve hattatı. İstanbul’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. İstanbul’da medrese tahsilini tamamladıktan sonra, Dîvân-ı Hümâyûn kâtibi oldu. Hayâtı hakkında fazla bilgi yoktur. Şiirlerinden ziyâde güzel hat yazısı ile şöhret buldu. Şiirlerinin konusu daha çok ilâhî aşka dâirdir. Gazellerde samîmî düşüncelerini işler. Tasavvuf konularına da yer vermiştir. Mevlevî olmakla berâber, bir tekke şâiri gibi görünmez. Sanata önem vermiştir. Bâkî ve Şeyhî’nin tesirinde kalmıştır. Şiir dili sağlam ve pürüzsüzdür. İyi bir hattattır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî’sini yirmi iki defâ yazmıştır. İstanbul kütüphânelerinde Cevrî hattı ile pek çok yazma eser bulunmaktadır. Üçüncü Selim Hanın Şeyh Gâlib’e hediye ettiği Mesnevî, Cevrî hattı ile yazılmıştır. 1654 senesinde vefât etmiştir. Eserleri: Dîvân’ın İstanbul kütüphânelerinde yirmiden fazla nüshası mevcuttur. Günümüz harfleri ile basılmıştır.Hilye-i Cihâryâr-i Güzîn, dört büyük halîfenin hayâtını, üstünlüklerini anlatan manzum bir eserdir. Melhame, astronomi kitabıdır. Nazm-ı Niyâz, on iki Arabî ayın özelliklerini anlatır. Tercüme-i Ahvâl-i Hâce Hâfız-ı Şîrâzî ile Cevrî Târihi diğer meşhûr eserleridir. CEYHAN NEHRİ; Akdeniz havzasında bulunan Çukurova’nın önemli bir akarsuyu. Eski adı ile “Hyranus”, bâzı kaynaklarda Ceyhan, Cihaz ve Cahan adları ile geçen Ceyhan, güneydeki ırmaklarımızdan birisidir. Uzunluğu 509 km, sularını topladığı bölgenin yüzölçümü 22.300 km2dir. Orta Torosların doğu bölümündeki Nurhak Dağından Söğüt Deresi adıyla çıkar. Elbistan’ın 3 km kuzeyindeki büyük kaynaklarla beslenir. Elbistan yakınında Söğütlü Deresine, Hurma ve Göksu’nun birleşmesi ile Ceyhan adını alır. Engizek ve Ahır dağlarındaki dar ve derin yarma vâdilerinden veKahramanmaraş yakınlarından geçip, Çukurova’nın kuzey doğusuna girer. Misis Tepelerini çevirdikten sonra meydana getirdiği geniş deltada akar. İskenderun Körfezine dökülür. Ceyhan, yolu boyunca aldığı Aksu, Çakur, Susas, Çeperce gibi derelerle daha da büyür. Ceyhan’da akan su miktarı mevsimlere göre çok değişir. Kasım ve Aralık aylarında güz yağmurlarından ötürü geçici olarak kabarır. Bu sırada sâniyede 50 m3ten 380 m3e yükselir. Ocakta azalır. Şubat ortalarında yine kabarmaya başlar.Karların erimesiyle ilkbaharda bu kabarış oldukça artar, yaz aylarında özellikle ağustos ve eylülde en çekik durumunu bulur. Son 22 yıl içinde Seyhan’la en az 6 defâ birleşmiş ve ayrılmıştır. Geçtiği dar boğazlarda birçok çağlayan ve çavlanlar vardır.Savruk suyu çavlanının yüksekliği 45 m’yi bulur. Ceyhan dağlık yerlerde derinde aktığından sulama işinde pek az faydalanılır. Sulamada Ceyhan’ın kolları çok daha elverişlidir. Bu sularla tarlalar sulanır, değirmenler işler, yolları boyunca pirinç ve başka ürünler yetiştirilir. Ormanlık bölgelerden geçtiği için kereste taşımacılığında kullanılır. Ceyhan Ovası olarak bilinen nehrin meydana getirdiği delta, su kuşlarının kış boyunca barındıkları yerlerdir. Bâzı seneler burada barınan kuşların sayısı birkaç milyonu bulur. Ayrıca kumsal sâhil, deniz kaplumbağalarının yumurta bırakma yeridir. Ne yazık ki bâzı yıllar sularının taşması tarım ürünlerine büyük hasarlar verdirmektedir. CEYLAN (Gazella dorcos); Alm. Gazelle (f), Fr. Gazelle (f). İng. Gazelle, antelope. Familyası:Boynuzlugiller (Bovidae). Yaşadığı yerler: Afrika, Arabistan ve Asya’nın çöl steplerinde. Özellikleri: İri gözlü, sarı, kahverenkli vücutlu, sevimli ve seri hareketli, çift parmaklı ve geviş getirir. Tek yavru doğurur. Ömrü: 10 yıl. Çeşitleri: Al, Hint, İran ceylanları meşhurdur. Boynuzlugiller familyasından, ince uzun bacaklı, parlak iri gözlü, hızlı, zarif ve çevik bir hayvan. Gazel de denir. 30 kadar çeşidi vardır. Sarı-kahverenkli vücutlu olduğundan, toprak rengine kolayca kamufle olur. Sırtlarında açık benekler vardır. Karın kısımları beyaz olup, kısa kuyruklarının ucu püsküllüdür. Çöl ve steplerde yaşar. Ağaçlı bölgelerde az rastlanır. Kumluk arâzilerde boldur. Afrika, Arabistan ve Güney Asya’da çöllerin altında kalan yayla ve otlaklarda sürüler hâlinde yaşar. Boynuzları dallı değildir. Hafif kıvrımlı ve halkalıdır. Başındaki duruşu yaya benzer. Halkaların yaşla ilgisi yoktur. Bâzı dişileri boynuzsuzdur. Kızgınlık dönemlerinde erkekler döğüşür. Doğu Afrika gazelleri yağışlı mevsimlerde otlaklara yayılır. Kurak mevsimler yaklaşınca sürüler hâlinde yeni otlaklar bulmak için batıya hareket ederler. Bu seyâhat esnâsında haziran aylarında çiftleşirler. Gebelik süreleri 5-6 aydır. Yağışlı mevsim tekrar yaklaşırken küçük gruplar hâlinde eski otlaklara döner ve burada yayılırlar. Dişi tek yavru doğurur, yavruyu 6 ay emzirir ve bir yıl bakar. Yumuşak bakışları, iri parlak gözleri ile şiirlere geçmiş olan gazeller, gâyet hızlı koşar ve yüksek sıçramalar yapabilir. Sürüler hâlinde otlanırken, aralarından bir tânesi bekçilik yapar. Eti ve derisi için avlanır. 10 yıl kadar yaşar. CEZAYİR DEVLETİN ADI Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti BAŞŞEHRİ Cezayir NÜFÛSU.............................. 25.866.000 YÜZÖLÇÜMÜ.................. 2.381.741 km2 RESMÎ DİLİ................................ Arapça DÎNİ........................................ İslâmiyet PARA BİRİMİ................... Cezayir Dinarı Kuzeyinde Akdeniz, kuzeydoğusunda Tunus, doğusunda Libya, güneyinde Nijer ve Mali, güneybatıda Moritanya, batıda Fas ile çevrili olan 2.381.741 km2 yüzölçümüyle Sudan’dan sonra Afrika’nın ikinci büyük ülkesi. Kuzeybatı Afrika’da yer alan Cezayir’in Akdeniz’de 1025 km uzunluğunda kıyısı vardır. Târihi Cezayir çok eski tarihlerde bir yerleşim merkeziydi. Bilinen en eski halk Berberilerdir. Cezayir kıyılarına önce Fenikeliler gelmiştir.M.Ö. 814-813 yıllarında Kartacalıların eline geçen ülke, gelişerek bilhassa kıyı ticâretinin önemli bir merkezi olmuştur. Daha sonra Romalılar ve Bizanslılar tarafından işgâl edilmiş olan Cezâyir’de halk, bu zamanlarda Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. İslâmiyeti yaymak için dünyânın her tarafına dağılan Müslümanlar 7. asırda buralara gelmişlerdir. Abdullah bin Ebû Serh tarafından burası fethedilmiştir. Cezâyir halkı İslâmiyeti kabul etmiş, İslâm devletinin hâkim olduğu zamanlarda İslâmiyetin sâyesinde ilerlemiş, benimsedikleri İslâm kültür, medeniyet ve âdetlerini ve Arapça lisanını günümüze kadar muhâfaza etmişlerdir.On altıncı asırda Oruç ve Hızır (Barbaros Hayreddîn Paşa) reisler tarafından fethedilen Cezâyir, Akdeniz’i yağma, talan ve barbarlıklarıyla kan gölü hâline getiren Avrupalı korsanlara karşı mücâdele eden Müslüman leventlerin üssü hâline gelmiştir. Barbaros Hayreddîn Paşa daha sonra burayı Osmanlı Devletinin bir beylerbeyliği hâline getirmiştir. Üç asır Osmanlı idâresinde kalan Cezâyir’de o devre âit eserler ve gelenekler canlılığını hâlâ korumaktadır. 1830 senesinde Fransızlar, çok büyük deniz ve kara kuvvetleri ile uzun savaşlardan sonra ülkeyi ele geçirdiler. Bir sömürge idaresi kuran Fransızları halk hiçbir zaman kabul etmedi, devamlı ayaklanma teşebbüsleri içerisinde bulundu (Bkz. Abdülkâdir-i Cezâyirî). Fransa İkinci Dünyâ Savaşında (1942) Cezayir’i mukavemet merkezi olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Cezâyirliler gösterdikleri fedâkârlığa karşılık bağımsızlık veya Fransızlarla aynı haklara sâhib olmak istediler. Bu istek Fransızlar tarafından büyük bir tepki ile karşılandı ve halk katledilmeye başlandı. 1789 Fransız İhtilâli ile her türlü hürriyetlerin yayıldığı ülke olduğu yıllarca söylenen Fransa, Cezâyir’deki insanlara bu hürriyeti tanımıyordu. İçindeki Haçlı rûhunu Cezâyirde’de göstermiş, kitle katliamı yapmıştır. Günümüzde, o zamandan kalma toplu mezarlar çıkmaktadır. 1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu îlân etti. Dış dünyâya karşı yapılan bu îlâna rağmen burayı bir sömürge olarak idâre etmeye çalışmışlar ve aslâ Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır. 1950 senesinden sonra Fransa’ya karşı mücâdelede teşkilâtlanmaya başlayan halk, muntazam bir ordu kurmayı başardı. 1954 senesinde bilfiil başlayan silâhlı mücâdele, 1956 senesinde bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağladı. Mücâdele 1962’de “Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti” adıyla bağımsızlığını îlân etmesiyle netîcelendi. Fransa’nın îtirâzlarına ramen 10 devlet tarafından bağımsızlığını îlân etmesinin hemen ardından tanınan Cezâyir, 1963 senesinde ilk anayasasını halk oyu ile kabul etmiştir. Bu anayasaya göre beş yıl için halk tarafından seçilen meclis yine beş yıl için Cumhurbaşkanını seçiyordu. Yürütme organı, Cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulu tarafından meydana gelmektedir. Bu ilk anayasa mûcibince seçilen ilk Cumhurbaşkanı Ahmed bin Bella 16 Haziran 1965’te Albay Huari Bumedyen tarafından bir darbe ile devrildi. Kurulan ihtilal konseyi tarafından 1978’e kadar idâre edilen ülke aynı sene kabul edilen yeni bir anayasa ile idâre edilmeye başlamıştır. 7 Şubat 1979’da Şadli bin Cedid devlet başkanı oldu. 1989’da Sosyalizme ilişkin bütün ifâdelerden temizlenen, siyâsal çoğunluk ilkesini kabul eden ve grev hakkı tanıyan yeni anayasa halk oylamasıyla kabul edildi. 26 Aralık 1991’de yapılan seçimlerin ilk turunda oyların % 85’ini alan İslâmî Selâmet Cephesi 288 milletvekili kazandı. Bunun üzerine seçimler iptal edildi. 16 Ocak 1992’de sürgünden dönen Budiyaf, Yüksek Devlet Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı oldu. 9 Şubat 1992’de 12 ay süreli sıkıyönetim îlân edildi. 4 Mart 1992’de İslâmî Selâmet Cephesi yasa dışı îlân edildi. Siyâsi faaliyetleri yasaklayan ve birçok kişiyi îdâm ettiren Budiyaf 29 Haziran 1992’de bir suikast neticesinde öldürüldü. Cezayir’de iç karışıklıklar hâlâ devam etmektedir (Aralık 1992). Fizikî Yapı Akdeniz’e paralel olan iki sıra hâlindeki Atlas Sıradağları ülkeyi birbirinden farklı üç coğrafi bölgeye ayırır. Büyük ve Küçük Atlaslar ismini alan sıradağlardan kuzeyde olan Küçük Atlaslar, pekçok vâdi ile sık sık parçalandığı için tepe mânâsına gelen “Tell” ismini alırlar. Bu sıradağlar ile Akdeniz kıyıları arasında kalan bölge ülkenin en bereketli topraklarının bulunduğu ovalık bir arâzidir. Kıyı bölgesinde doğudan batıya doğru gidildikçe Chliff (Şelif) Vâdisi yer alır. Bu vâdi diğer kıyı kesimlerine nazaran oldukça kıraç olup, daha sonra tekrar verimli toprakların başladığı “Oran Sahili” ismindeki bölge uzanır. Tell Dağları batıdan doğuya doğru gittikçe yükselmektedir. En yüksek yeri Djurdjura Tepesi olup, yüksekliği 2308 metredir. Güneydeki İkinci Atlas Sıradağları Büyük Atlas Sıradağları ismini alır. Bu dağ silsilesi ülke topraklarının büyük bir kısmını teşkil eden Büyük Sahra Çölü ile kıyı bölgesi arasında set vazîfesi görür. Atlas Sıradağları arasında geniş ve yüksek havzalar vardır. Dağlardan çıkıp bu havzalardan geçen sular yine bu bölgede bulunan tuz göllerine dökülür. Bu göllerden en önemlileri Sctottech Chargui, Z.Chargui’dir. Platonun batı bölgesi yaklaşık 900 m yüksekliğe sahipken, doğu bölgesi 300 m civârında bir yüksekliktedir. Geniş çayırlıklara sahib olan yaylanın güneyindeki Büyük Atlas (Sahra Atlasları)Sıradağlarının en yüksek yeri 2328 m ile Cebel Chelia Tepesidir. Sahra Atlaslarının hemen güneyinde Büyük Sahra Çölü başlar. Yüzölçümü yaklaşık 1.995.000 km2 olan Cezayir Sahrası yüksekliği birkaç yüz metreyi geçmeyen düzlük şeklindedir. Güneyinde ise 3000 metreyi bulan volkanik dağlar mevcuttur. Buradaki Haggar (Ahaggar) Dağlarındaki Tahat Tepesi, yaklaşık 2918 m ile bölgenin en yüksek yeri olup, dorukları kışın karlarla kaplıdır. Sahra yüzey şekilleri olarak iki kısımdır. Birincisi “erg” adı verilen kumlarla kaplı kısmı, diğeri ise “hammada” denilen çakıl taşlarıyla örtülü kısımdır. Kumlu olan bölgedeki kumlar tepeler hâlide sahrayı kaplar. Bu kum tepeleri rüzgâr ve fırtınaların tesiriyle sık sık yer değiştirirler. Büyük sahrada yeraltı sularının çıktığı sulanabilen yerlerde vahalar bulunur. Dağlardan çıkan akarsular genellikle tuzlu göllere dökülürken bâzıları da sahranın kuzey kısmında bir müddet sonra kaybolurlar. Pek fazla büyük akarsuyu yoktur. İklim Cezâyir üç farklı iklime sâhiptir. Tell Dağları ile Akdeniz sâhilleri arasında kalan kıyı bölgesinde tipik Akdeniz iklimi hüküm sürerken iki dağ silsilesi arasında daha sert bir iklim hâkimdir. Sahra Atlaslarının güneyinden îtibâren yer alan çölde ise çöl ikliminin en belirgin özellikleri görülür. Yazların sıcak ve kurak, kışların ise ılık ve yağışlı geçtiği kıyı bölgesinde senelik yağış miktarı ortalama 500 mm civârındadır. Senelik sıcaklık ortalaması ise yazın 25°C, kışın ise 10°C civarındadır. Yazların çok sıcak ve kurak, kışların ise çok soğuk olduğu yayla bölgesinde kara iklimine benzer bir iklim hakimdir. Senelik yağış 250-400 mm arasında değişir, sahrada yazın gündüz 50°C’ye varan sıcaklık gece 10°C’ye kadar düşer. Gece ile gündüz arasındaki bu sıcaklık farkı kışın daha da artar. Kış mevsiminde gece sıcaklığın 0°C’nin altına düştüğü vâkidir. Şiddetli kum fırtınalarının estiği, senelerce bir damla yağmur yağmadığı sahrada bâzan sağnak hâlinde yağmurlar da görülür.Tabiî Kaynaklar Bitki örtüsü bakımından oldukça fakir bir ülke olan Cezayir’in kıyı bölgesinde Akdeniz bitki örtüsü olan sert yapraklı bodur maki topluluğu görülür. Tell Dağlarına doğru çıktıkça yağışlı bölgelerde meşe, mantar meşesi ve çam ağaçlarıyla kaplı ormanlık bölge yer alır. Çayırlarla kaplı olan yayladan sonra Sahra Atlaslarının tepelerinden îtibaren başlayan sahrada yer yer çöl bitki örtüsü hakimdir. Sahradaki vahalarda palmiye ağaçları bulunur. Yabanî hayvanlar bakımından da pek önemli bir özelliği olmayan Cezâyir mâden bakımından çok zengindir. Tell bölgesinde demir, Tunus yakınlarında fosfat, magnezyum, volfram, kalay, altın ve elmas mâdenleri önemli miktarlarda olmasına karşılık kömür mâdenleri oldukça azdır. Petrol ve tabiî gaz yeraltı kaynaklarının en mühimleridir. Tabiî gaz rezervinde dünyanın en zengin ülkesidir. Sahra’da çırakılan petrol ve tabiî gaz Hassi Messaoud ve Libya sınırındaki Ejdele bölgelerinde bol bulunmaktadır.Nüfus ve Sosyal Hayat 25.866.000 civârında olan nüfûsu, Berberîler ve Araplar meydana getirmektedir. Fransa sömürgesi olduğu senelerde buraya yerleşmiş bulunan Avrupalıların pekçoğu bağımsızlıktan sonra ülkelerine dönmüşlerse de hâlen önemli miktarda Avrupalı vardır. Ülkenin asıl yerlileri olan Berberîlerin bir kısmı göçebe hayâtı yaşar. Halkının hemen hemen tamâmının Müslüman olmasına ve Arapça konuşmasına rağmen ulaşılması zor olan kuytu yerlerde yaşayan Berberîler çok eski çağlardan beri gelen gelenekleriyle Fenike menşeli bir alfabeye sâhip dillerini devâm ettirmektedir. Konuşulan diğer diller arasında Fransızca Berberîceden sonra gelir. Osmanlı eserleri ve kültürünün hâkim olduğu Cezâyir’de halkın dörtte üçü Akdeniz kıyı şeridinde yaşar. Kuzeyde km2ye 470 kişi olan yoğunluk, sahrada 3.5 km2ye bir kişi şeklinde çok büyük bir farklılık gösterir. Nüfus artışının % 32 olduğu ülkede halkın % 52’si şehirlerde geri kalanı ise köylerde, vahalarda ve göçebe olarak yaşar.Okur-yazar oranının % 42 olduğu Cezâyir’de sekiz yıllık ilk öğretim parasız ve mecburidir. Ülkede okul ve öğretmen yetersizliği, bu yönde yapılan çalışmaların hızının nüfus artışına göre düşük olması mecburi öğretimin tatbik edilmesini engellemektedir. Cezâyir, Oran ve Kostantin Üniversiteleri olmak üzere toplam üç üniversitesi vardır. Ülkenin kültür merkezi durumundaki şehri aynı zamanda başşehri olan Cezâyir’dir. Siyâsî Hayat 1965’te Ahmed bin Bella’yı deviren Albay Bumedyen kurduğu bir devrim komitesi ile ülkeyi yönetmiştir. 1976 senesinde halk oyuna sunulan bir anayasa kabul etmiştir. 27 Aralık 1978’de Bumedyen’in ölümü üzerine yapılan millî özgürlük cephesinin (Şubat 1979) kongesinde Albay Şadli Bin Cedid devlet başkanı seçilmiştir. 18 yaşını dolduran her Cezâyirlinin oy kullanma hakkına sâhib olduğu ülke, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği Teşkilâtı ve Bloksuz Ülkeler Teşkilâtına bağlıdır.Ekonomi Cezâyir’in ekonomisi tarıma ve petrola dayanmaktadır. Bağımsızlığını kazanmasından sonra bir ara ekonomik buhran geçiren ülke, hazırlanan kalkınma plânları çerçevesinde bu sıkıntıları her geçen gün bertaraf etmektedir.Ülkede tarımın önemi büyüktür. Çalışan nüfûsun % 50’sinin tarımla uğraşmasına rağmen, tarıma müsâit arâzilerin az olması ve tarımın modern usûllerle yapılmaması sebebiyle yetiştirdikleri besin maddeleri ülke ihtiyacını karşılayacak seviyede değildir. Yetiştirdiği ürünlerin başında buğday, üzüm, arpa, hurma ve sebze gelmektedir. Tarım daha ziyade ülkenin kuzeyinde ve Akdeniz kıyılarında yapılır. Akdeniz kıyılarında nârenciye, bilhassa üzüm-zeytin ve tütün üretimi önemlidir. Halkın bir kısmı özelikle göçebe yaşayanlar havancılıkla uğraşır. İlkel usûllerle yapılan hayvancılıkta en çok küçük baş hayvanlar yetiştirilir. Koyun, keçi, sığır, deve ve eşek en çok beslenen hayvanlardır. Ülke, ekonomisinin açığını mâdenleriyle kapatmaya çalışmaktadır. 1956 senesinde bulunan petrol ve tabiî gaz yatakları dünyânın en zengin yatakları arasındadır. Özellikle Doğu Sahra’daki Hassı Messaoud civârında çıkarılan petrol ile Batı Sahra’daki Hassi-R’Mel yataklarından çıkarılan tabiî gaz ihraç ürünlerinin başında gelir. Demir, fosfat, kurşun, çinko, kükürt, civa ve kömür mâdenlerinin de işletildiği Cezâyir’de petrol, tabiî gaz ve diğer mâdenlerden elde edilen gelir sanâyi ve tarıma sermâye olarak kullanılmaktadır. Petrol sanâyiinin süratle geliştiği Cezâyir’de gübre, plastik ve kimyevî maddeler üretilir. Annaba’daki demir-çelik tesisleri ülke ihtiyâcını karşılayacak seviyededir. Sanayi, gelişmesini bütün sorumluluğu elinde tutmak şartıyla yabancı sermaye yardımıyla sürdürmektedir. Montaj sanâyiinin bulunduğu Cezâyir yavaş yavaş imâlat sanâyiine geçme çabaları içerisindedir. 1974’e kadar ticâretini sadece Fransa’yla yapmaktaydı. 1974-79 seneleri arasında Fransa’nın ticâret tekelinden kurtularak Amerika Birleşik Devletleri ağırlıklı bir ticaret politikası tâkip etmiştir. Genellikle ABD ve Avrupa ülkeleriyle yaptığı ticaretinde petrol, tabiî gaz, naranciye ve hurma ihraç ederken, makina, motorlu vâsıta, besin maddeleri, ilâç, elektronik âletler ithal eder. Limanları her tonajda geminin yanaşabilmesine müsâit olan Cezâyir kendi deniz filosunu yeterli seviyede kuramamıştır. Ulaşım: Cezâyir’de gelişmiş bir kara yolu ağı vardır. Karayollarının uzunluğu 72.091 kilometreden fazladır. Tunus sınırından Fas sınırına kadar uzanan ana demiryolu hattı, ara yollarla limanlara bağlanır. Önemli limanları Cezâyir, Oran, Annaba, Arzev ve Bicâye’dir. Cezâyir Dârü’l-Beyda milletlerarası hava alanıdır. CEZÂYİR MENEKŞESİ (Vinca minor); Alm. Rosenrotes Singrün (Immergrün), Fr. Pervanche, İng. Periwinkle.Familyası: Zakkumgiller (Apocynaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Marmara, Ege bölgesi. Mart-haziran ayları arasında, mavi-mor renkli çiçekler açan, çok senelik, 10-40 cm yüksekliğinde, kışın yapraklarını dökmeyen ve süt taşıyan bir bitki. Orman altlarında, rutûbetli ve gölgeli yerlerde bulunur. Esas gövde yatık, ince, silindir biçiminde, içi dolu ve tüysüzdür. Bu gövde üzerinde çiçekleri taşıyan genç ve dik dallar çıkar. Yapraklar kısa saplı ve karşılıklı olup, derimsi ve oval şekillidir. Üst tarafı parlak, alt tarafı ise donuk yeşil renklidir. Çiçekler uzunca saplar ucunda teker teker bulunur ve mâvimsi-mor renkli olup, huni biçimindedir. Meyveleri uzunca oval şekilli, 2-3 tohumludur. Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları yaprakları ve genç dallarıdır. Yapraklar çiçek açma esnâsında toplanır ve gölgede kurutulur. Bileşiminde tanen, organik asitler, karbonhidratlar, glikozit ve alkaloitler bulunur. Kabız edici özelliğinden dolayı ishal ve dizanteride, kan kusmalarında ve yaraların tedâvisinde kullanılmaktadır. Memleketimizde yetişen |