|
|
#251 (permalink) | |||||||||||||
|
CELÂLÎLER;
Anadolu’da; siyâsî, askerî, idârî, iktisâdî ve sosyal sebeplere dayanarak İran desteğindeki Şiî propagandacılar tarafından çıkarılan isyânlara katılanlar. Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tarîkatler, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve haleflerinin etrâfı din adamları, Türkmenler ve evliyâ ile dolmuş, daha ilk günlerde Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almış ve bir gâziler devleti kurulmuştu. Böylece Türkistan’da başlayan, Selçuklular, Danişmentliler devrinde gelişen ve genişleyen gâzilik an’aneleri, daha büyük bir hayâtiyetle canlanmıştı. Osmanlılar ve gazâ yapan Türkmenler artık her tarafta âlimlere medrese, şeyhlere zâviye ve imâret inşâ ediyor, ilim ve tasavvuf tam bir kaynaşma hâline gelmiş bulunuyordu. Bu sebepledir ki, Selçuklu sultanları için gâzilik ünvânı nâdiren kullanıldığı hâlde, ilk devir Osmanlı sultan ve beyleri hep gâzi sıfatı ile anılıyordu. 1447’de merkezi Erdebil’de bulunan Şeyh Safiyyüddîn tarîkatinin başına geçen Cüneyd, dedelerinin ve Safiyyüddîn’in doğru yolundan ayrılarak Şiîlik propagandasına başlamış, kısa zamanda etrâfına pekçok kimse toplamıştı. Karakoyunlu Hükümdârı Cihân Şah, bundan huzursuz olduğu için Erdebil’den uzaklaştırmak zorunda kalmıştı. Nihâyet Anadolu’ya gelen Şeyh Cüneyd, dedelerinin nüfûzundan istifâdeyle Türkmen boyları arasına sığındı. Buralarda yetiştirdiği sapık müritlerini İran ve Anadolu’daki Safeviyye ve hurûfî îtikatlı Bektâşî hangâh ve zâviyelerine göndermeye başladı ve tarîkat fertleri arasına Râfizîlik fikirlerini sokmakta başarılı oldu. 1502’de İran’da tarîkatin başında bulunan Şâh İsmâil, çoğu Anadolu’dan gelmiş yedi bin kişilik kuvvetiyle Nahcıvan Savaşında dayısının oğlu Akkoyunlu Elvend Mirzâ’yı yenerek Âzerbaycan’ı aldı ve Safevî Devletini kurmaya muvaffak oldu. Daha sonra sırasıyla Akkoyunlu, Dulkadiroğlu ve Özbek Hanını mağlûbiyete uğratan Şâh İsmâil, ayrıca Anadolu’ya gönderdiği halîfeleri sâyesinde, Osmanlı ülkesinde karışıklıklar çıkartmaktan geri kalmadı. Nitekim Osmanlı târihlerinde, Şeytan Kulu denilen Şah Kulu Baba Tekeli adında bir Şiî, etrâfına topladığı adamlarla Antalya ve Kütahya çevresinde büyük bir isyân başlattı. Üzerine gönderilen kuvvetleri bozguna uğrattı.Sivas civârındaki Kızılkaya geçidinde sadrâzam Ali Paşa ile giriştiği çarpışmada öldürüldü. Fakat bu savaşta Ali Paşa da şehit düştü. 1512’de ise, Anadolu’da yeni bir Şiî hareketi başgösterdi. Osmanlı ülkesinde şehzâdeler arasındaki saltanat mücâdelesinden yeterince faydalanmaya bakan Şah İsmâil, Nûr Ali Halîfe’yi Anadolu’ya gönderdi. Etrâfına 20.000 kişi toplayan Nûr Ali Halîfe, Tokat’ı zaptederek Şâh İsmâil adına hutbe okuttu. Osmanlılar için gittikçe korkunç bir hâl alan ve tamâmiyle Safevîlere dayanan Anadolu kızılbaşlarının ortaya çıkardıkları bu buhran, ancak Yavuz Sultan Selim Han zamânında hâlledilebildi. Yavuz Sultan Selim Han, 1514’te İran Şâhı İsmâil Safevî’yi Çaldıran’da mağlûb ederek bozuk inanışlarının yayılmasını önledi. Bu bozgundan sonra Anadolu’nun çeşitli mıntıkalarına dağılan Hurûfîler, 1519’da mehdîlik iddiâsıyla ortaya çıkan Bozoklu Şeyh Celâl adına bir sapığın etrâfında toplanarak, Turhal’da yeni bir isyân çıkardılar. Ankara üzerine doğru yürüdükleri sırada, Maraş Vâlisi Şahsuvaroğlu Ali Beyin âni bir baskınıyla bozguna uğradılar. Bozoklu Şeyh Celâl, bozgun sırasında kaçmak istediyse de yakalanıp öldürüldükten sonra kesikbaşı İstanbul’a gönderildi.Yavuz Sultan SelimHana büyük endişe veren bu hareketi bastıran Şahsuvaroğlu Ali Bey, başarısından dolayı mükâfatlandırıldı. Osmanlı târihçileri, bu hâdiseden sonra, Anadolu’daki ayaklanmalara Bozoklu Celâl adlı sapığın adına izâfeten, Celâlîlik; ayaklananlara da Celâlî demişlerdir. Celâlî hareketleri, bu târihten sonra Kânûnî Sultan SüleymânHanın son senelerine kadar bâzı münferit vak’alardan ibâret kaldı. Ancak 17. yüzyıldan îtibâren bilhassa devletin savaş hâlinde bulunduğu dönemlerde, bu isyânlar dışarıdan (İran’dan) yapılan teşviklerle artarak devâm etti. Nitekim 16. yüzyılın sonlarında başlayan Osmanlı-İran ve Avusturya savaşlarının uzun sürmesi, Anadolu’daki eşkıyâ zümresinin kuvvetlenmesine fırsat verdi. Bunlar arasında en tehlikelisi bilhassa huzursuzluğu gerçek bir ihtilâl hâlinde teşkilâtlandıran Karayazıcı Abdülhalîm idi. Karayazıcı’nın çevresinde, şekâvetleri sebebiyle dirlikleri kesilen timar ve zeâmet sâhibi sipâhî subaylarıyla, hükûmete küskün, muhteris devlet adamları da bulunuyordu. Bu durum 16. yüzyılın sonlarından îtibâren isyânların dînî olduğu kadar, siyâsî, askerî, idârî ve ekonomik olarak arttığını da göstermektedir. Haçova Meydan Savaşının sonunda Vezîriâzam Cağalazâde Sinan Paşanın, muhârebeden kaçan kapıkulu halkıyla timarlı sipâhîlerin dirliklerini kesmesi, ele geçenleri öldürüp mallarını müsâdere etmeye başlaması üzerine, kurtulanlar Karayazıcı’nın emri altına girdiler. Karayazıcı, emri altında bulunanları, tıpkı Osmanlı pâdişâhlarının kapıkulu teşkilâtına benzer bir sûrette tertib ettirdikten sonra, Sivas’tan Urfa’ya kadar uzanan sâhada, halka zulmetmeye başladı. Bu arada Urfa’yı zabt ile hükümdârlığını îlân edip; “Hâlim Şâh Muzaffer Bâdâ” ibâresini ihtivâ eden tuğralı fermanları etrâfa gönderdi. Üzerine gönderilen Sinanpaşaoğlu Mehmed Paşa ile Hacı İbrâhim Paşa kuvvetlerini bozdu. Bu başarılarından sonra Karayazıcı’nın etrâfında 30.000 kişi toplandı. Vaziyetin gittikçe tehlikeli bir hâl aldığını gören İstanbul hükûmeti, Bağdat vâlisi Vezir Sokulluzâde Hasan Paşayı Karayazıcı’nın üzerine gönderdi. Hasan Paşa, Elbistan civârında Karayazıcı kuvvetlerini bozguna uğrattı. Aynı sene içerisinde vefât eden Karayazıcı’nın yerini kardeşi Deli Hasan aldı. Deli Hasan; birâderinin maiyetindeki sergerdelerden Kethüdâ Şahverdi, Yularkaptı, Tavil Ahmed gibi şahıslarla, Sokulluzâde Hasan Paşa’yı Tokat’ta muhâsara etti. Kuşatma sırasında Hasan Paşa 20 Nisan 1620 sabahı kale burçlarında dolaşırken Celâlîlerden birinin attığı kurşunla vuruldu. Daha sonra üzerine gönderilen kuvvetleri bozan Deli Hasan’ın cesâreti daha da arttı. Anadolu beylerbeyliğinin merkezi Kütahya üzerine yürüyerek şehri yaktı ve Afyon Karahisar taraflarına çekildi. Avusturya ve İran harpleri dolayısıyla Anadolu vaziyetine bakamayacağını düşünen devlet adamları, Deli Hasan işini sulh yoluyla hâlletmeyi uygun buldular. Nitekim Yemişçi Hasan Paşanın sadâreti zamânında, Deli Hasan’a Bosna beylerbeyliği ve maiyetindeki elebaşılara sancak beyliği ve kapıkulu süvârîliği verilerek soygun ve zulümleri önlendi. Deli Hasan, 12 Nisan l603’te Gelibolu üzerinden Rumeli’ye geçerek, Macaristan serdârı Lala Mehmed Paşanın maiyetine katıldı. Deli Hasan Paşanın devlet hizmetini kabûl ederek Rumeli tarafına geçirilmesiyle Anadolu’daki Celâlî hareketleri sona ermedi. Zîrâ Deli Hasan’ın devlet hizmetine girmesine muhâlif olan Tavîl Ahmed ve Saçlı gibi celâlîler, faaliyet hâlindeydiler. Âsîlerin üzerine, Anadolu’nun muhâfazası için memur edilen Nâsûh Paşa ile Anadolu beylerbeyi Gezdehân Ali Paşa gönderildi. Fakat her iki Paşa da, Tavîl Ahmet tarafından Bolvadin Köprüsünde mağlub edildi. Bu sırada; Ankara, Kırşehir, Kayseri, Niğde, Aksaray, Konya, Hamit ve Kütahya sancaklarında celâlî zulmü bütün şiddetiyle devâm ediyordu. Soğuk kış günlerinde köyleri basan celâlîler, çoluk-çocuk, kadın-kız demeden herkese görülmedik zulümler yapıyorlardı. Ayrıca küçük oğlan çocuklarını kaçırarak, yüksek fiyatla tekrar âilelerine satıyor, yâhut da yanlarında alıkoyarak celâlîliğe alıştırıyorlardı.Halk, merkeze gönderdiği arzlarda faâliyet hâlindeki Celâlî liderlerinin adlarını saydıktan sonra, çocuklarının ve yağmalanan mallarının alınmaması hâlinde, toptan göç edeceklerini bildiriyordu. Artık Anadolu, Celâlî eşkıyâlarının hareket sâhası hâline gelmişti. Bir âsî ortadan kaldırılsa yerine birkaç tânesi birden çıkıyordu. Nitekim bu yeni çıkan Celâlî gruplarından Kalenderoğlu ile Kara Saîd, Saruhan’ı yağma ve tahrib ediyordu. Kınalı, Bursa havâlisinde dehşet saçıyordu. Muslu Çavuş, Silifke’yi altüst etmekteydi. Cemşid, Konya’dan Adana’ya giden boğazları tutmuştu. Fakat bunların en tehlikelisi Halep ve Lübnan civârındaki Canboladoğlu Ali Paşa isyânı idi. Canboladoğlu’nun faaliyetleri sonucu Lübnan ve Kuzey Sûriye’nin de Celâlî ihtilâline katıldığı aylarda, Osmanlı Devleti Zitvatoruk Antlaşmasını imzâlayarak, yıllardır devâm eden Osmanlı-Avusturya harbine son verdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed Hanın, Celâlî isyânları yüzünden üzüntü içinde öldüğünü bilen Sultan Birinci Ahmed Han, bundan sonra Sadrâzam Kuyucu MurâdPaşayı tam bir selâhiyetle Anadolu işlerine memûr etti. MuradPaşa, Anadolu’daki durumu iyice gözden geçirdikten sonra, bunlardan öncelikle, istiklâlini îlân eden Canboladoğlu üzerine yürüdü. İstanbul’la bağlantısını temin için yolu üzerindeki Kalenderoğlu’na güleryüz gösterip, Ankara sancakbeyliğini veren Murad Paşa, âsîlerin bir kısmını da affetti. Konya’ya geldiği zaman başta reisleri Saracoğlu Ahmed Bey olduğu hâlde, bir kısım Celâlîyi temizledi. İskenderun’a yakın Oruç Ovasında Canboladoğlu kuvvetleriyle yapılan şiddetli muhârebe sonunda 26.000 Celâlî kılıçtan geçirildi. Maanoğlu Fahreddîn ile bütün dürzî kabîleleri kaçtılar. Canboladoğlu güç hâl ile İstanbul’a gelip pâdişâha ilticâ etti. Pâdişah da kendisini affederek Tameşvar beylerbeyliğine tâyin etti. Bir sene kadar orada bulunan Canboladoğlu, bilâhare halka zulme başlayınca, vezîriâzam Murad Paşanın emriyle îdâm edildi. Canboladoğlu kuvvetlerini dağıtan Murad Paşa, kışı Halep’te geçirdikten sonra Celâlîlerin en tehlikelilerinden olan Kalenderoğlu üzerine yürüdü. Bu sırada Bursa’yı alan Kalenderoğlu kendisini sancakbeyi îlân etmişti. Murad Paşanın üzerine geldiğini öğrenince Konya’ya doğru çekilmek istedi. Fakat süratle gelen Kuyucu Murad Paşa, Celâlî kuvvetlerini Maraş’ın kuzeybatısında Göksun yakınlarında yakaladı. 1608 yılında iki taraf arasında şiddetli bir muhârebe vukû buldu. Murad Paşanın, kazdırdığı hendeklere gizlediği yeniçerileri, harbin en mühim ânında birdenbire meydana çıkarıp hücûma geçirmesi, savaşı lehine çevirdi. Bozguna uğrayan Kalenderoğlu ve kuvvetleri kaçmaya başladılar. Kaçanlar tâkib edilerek büyük kısmı imhâ edildi. Kalenderoğlu, Bayburt yakınlarında biraz daha mukâvemet gösterdikten sonra, tamâmen bozulup İran taraflarına çekildi. Kalenderoğlu’nun tâkibine kuvvet gönderdikten sonra, Sivas’a gelen Murad Paşa, Tavîl Ahmed’in kardeşi Meymûn’un, Kalenderoğlu’na iltihak etmek üzere 6000 eşkıyâ ile Tokat ve Karahisâr-ı Şarkî yoluyla Erzurum’a gittiğini haber aldı. Derhâl ordudan ayırdığı seçkin 15.000 askerin başına geçen Murad Paşa, ağırlıksız olarak yanına yalnız bir haftalık erzak almak sûretiyle harekete geçti. Bu sırada doksan yaşında bulunan Murad Paşa, altı gün altı gece tâkib ederek on iki konakta alınacak yolu yedi konakta alarak Meymûn’un kuvvetlerine yetişti. Murad Paşanın bu kadar süratle kendilerine yetişeceğini tahmin edemeyen şakîler, eşyâlarını hayvanlarına yükletirken, bir baskınla kısmen imhâ edildiler. Kaçabilenlerden pek azı, Kalenderoğlu gibi selâmeti İran’a kaçmakta buldu. Murad Paşa bundan sonra gerekli âsâyiş tedbirlerini aldıktan sonra, İstanbul’a döndü (18 Aralık 1608). İstanbul’a girerken ordunun önünde, mağlup Celâlî zorba-başılarının kalın yazılarla yazılmış isimleri olan 400 bayrak gidiyordu. Sultan Birinci Ahmed Han, vezîriâzam Kuyucu Murad Paşanın bu muvaffakiyetlerinden son derece memnun kalarak, kendisine iki hil’at ve bir murassa sorguç ihsân eyledi. 15 Haziran 1609’da vezîriâzam Kuyucu Murâd Paşa, İran Seferi bahânesiyle Üsküdâr’a geçerek otağını kurdu. Hakîkatte ise bu sefer, Sultan Birinci Ahmed Hanla gizlice aralarında plânladıkları üzere, Anadolu’da hâlâ mevcut bâzı eşkıyâ reislerini imhâ etmek içindi. Bunlardan, Aydın ve Saruhan taraflarında Üveys Paşa kethüdâsı Yûsuf Paşa ile İçel’de sancak verdiği Muslu Çavuş en önemlileriydi. Murad Paşa, Üsküdâr’a geçtikten sonra, Muslu Çavuş ve Yûsuf Paşaya çeşitli vaatlerde bulunarak okşayıcı mektuplar gönderdi ve onları İran seferine katılmaları için orduya dâvet etti. Bunlardan Yûsuf Paşanın, orduya iltihak etmek üzere Üsküdar’a geldiğinde; Muslu Çavuş’un ise, Karaman beylerbeyi Zülfikar Paşa’nın kuvvetlerine mülâki olduğunda başları kesildi. Bu sûretle son iki eşkıyâ reisini de ortadan kaldırdıktan sonra, Sultan Birinci Ahmed Han, Murad Paşayı Anadolu’yu yeni baştan fethedip kendisine hediye eden bir serdâr olarak takdir edip büyük ihsânlarda bulundu. On üç, on dört sene devâm eden Celâlî şakâveti dolayısıyla; Suriye, Irak ve Anadolu âdetâ elden çıkmış gibi bir vaziyete girmişti. Âsâyiş kalmamış, ticâret durmuş ve iktisâdî durum çok gerilemişti. Nitekim târihçi Hammer, Avusturya savaşının devlete Celâlî fetreti derecesinde insan ve para kaybettirmediğini yazmaktadır. Ayrıca Celâlîlerin, Safevîler tarafından teşvik görmesi ve içlerine Şiî unsurların katılması meseleyi daha da ciddîleştiriyordu. Murad Paşa, yalnız Celâlîleri değil, onlarla uzak ve yakından temasları olan ve yataklık edenleri öldürttü. Târihî kayıtlara göre, Kuyucu Murad Paşanın üç sene devâm eden temizleme faaliyeti netîcesinde; toplam 65.000 kişi öldürülmüştür. Murad Paşa; gayretli, dindâr, üstün komutanlık, idârecilik, diplomatlık ve devletin çıkarlarını her şeyden üstün tutan bir şahsiyete sâhipti. Tecrübeli, samîmî ve ileri görüşlü olduğundan, icrâatlarında tâvizsiz hareket ederdi. Tarîkat ehli olup, her hafta Kur’ân-ı kerîmi hatmeder, insanlara zulmetmeyi hiç sevmezdi. Ancak devlet ve millet düşmanlarına karşı çok şiddetli davranır hiç fırsat vermezdi. Bu davranışı sâyesindedir ki, Anadolu’yu temizleyerek tehlikeli vaziyetin önünü almaya muvaffak oldu. (Bkz. Kuyucu Murad Paşa) Daha sonraki yıllarda Anadolu’da buna benzer kaynaşmalar ve isyânlar oldu ise de hiçbir zaman Kuyucu Murad Paşadan önceki genişliğe ulaşmadı. Genç Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesinden sonra, Erzurum vâlisi Abaza Mehmed Paşa, 1622’den 1628’e kadar yeniçerilere karşı intikam hissiyle hareket edip, çok kan dökülmesine sebeb oldu. Ancak Sadrâzam Hüsrev Paşa tedbirli siyâseti ile kendisini isyândan vazgeçirdi. 1628’de Sultan Dördüncü Murad Hanın huzûrunda af dileyen Abaza Mehmed Paşa, daha sonra Bosna beylerbeyliğine tâyin edildi. Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamânında, 1664’te sadrâzamlığa getirilen Köprülü Mehmed Paşaya ve yeniçerilere karşı, sipâhî zorbaları Abaza Hasan Paşanın etrâfında toplanarak isyân ettiler. Bu isyâncılar, pâdişahtan Köprülü’nün îdâmını istiyorlardı. Âsîler üzerine serasker tâyin olunan Murtaza Paşa, Afyonkarahisar civârında Abaza’nın kurduğu pusuya düşerek mağlub oldu. Ancak kuvvetlerini toparlamaya muvaffak olan Murtaza Paşa, Haleb’i vermek vaadiyle Abaza’yı kendi tarafına çekti. Köşkünde verdiği bir ziyâfet esnâsında da başta Abaza Hasan Paşa olmak üzere, 30-40 kadar ileri gelen isyânkâr elebaşısını katlettirdi. İkinci Viyana Kuşatması (1683) sırasında Anadolu’da Akkaş, Kara Mahmud, Yâdigâroğlu, Bölükbaşı ve Yeğen Osman gibi Celâlîler, Sivas ve Bolu çevresinde faaliyete geçtilerse de, zamânında ve yerinde alınan tedbirler sâyesinde, başarılı olamadılar. 1519’da başlayıp belirli aralıklarla yıllarca süren ve bilhassa 1596-1610 yılları arasında Anadolu’yu baştanbaşa saran celâlî isyânlarının Osmanlı Devleti için netîceleri şunlardır: 1. Celâlîlerin faaliyet yıllarında, köylü halk, kasaba ve şehirlere kaçtığından, tarlalar ekilmez oldu. Ticâretin de durması ile Anadolu’da büyük bir kıtlık başgösterdi ve gıdâ maddelerinin fiyatlarında büyük artışlar görüldü. 2. Şehir ve kasabaları seyrek olan Orta Anadolu, Celâlî olaylarının en fazla tahrîbâta uğrattığı bir bölge oldu. Bu sebeple Ankara, Amasya, Tokat, Sivas, Kayseri ve Kırşehir gibi yörelerde geliri tamâmen toprağa dayalı timarlı sipâhilerin geçim durumu çok kötüleşti. Bu sebeple Osmanlı ordusunun temelini teşkil eden ve timarlı sipâhiliğe dayanan askerî teşkîlât bozulmaya yüz tuttu. 3. Evvelce hazînenin zengin mukâtaaları bulunan; Diyarbakır, Mardin, Rakka, Birecik yöresi sancaklarında pekçok köylerin harâb ve âdetâ nüfûssuz kalmaları yüzünden devlet gelirlerinde önemli düşüşler oldu. 4. Celâlî isyânlarının yıkıcı faaliyetleri, 1603’ten sonra şehirlere de sıçradı. Nitekim bu sıralarda Ankara’dan başlayarak, Afyon, Kütahya, Isparta, Kastamonu, Amasya, Tokat, Malatya, Harput, Maraş, Karahisâr-ı Şarkî ve daha pekçok şehir ve kasaba büyük felâketler yaşadı. Bunların pek çoğunda evler, hanlar, dükkanlar hattâ câmi ve medreseler, celâlîlerin çıkardıkları yangınlarda harâb oldu. 5. 1606’da vezîriâzamlığa getirilen değerli vezir Kuyucu Murad Paşa, İran üzerine yürüyeceği hâlde Celâlî isyânlarının bir kangren hâlini alması yüzünden dört yıl boyunca bunlarla uğraştı. Bunu fırsat bilen İran Şâhı Birinci Abbâs, bir taraftan celâlîlere destek sağlarken, diğer yandan Osmanlı hâkimiyeti altındaki Şirvan, Şemahi ve Gence kalelerini ele geçirdi. Bilâhare Kuyucu Murad Paşa 1610 yılında çıktığı İran Seferinde bu kaleleri geri aldı. CELÂLZÂDE MUSTAFA ÇELEBİ; Kânûnî Sultan Süleymân Han devrinin önde gelen âlimlerinden. Tosyalı Kâdı Celâl’in oğlu olup, çoğu defâ yalnız Koca Nişancı nâmı ile anılırdı. Tosya’da doğan Mustafa Çelebi, ilk tahsilini burada yaptıktan sonra İstanbul’a giderek öğrenimini tamamladı. Genç yaşında devlet hizmetine girdi. Pîrî Paşaya intisâb ederek 1516’da Dîvân Kâtibi oldu. İslâm yazılarından “dîvânî” yazıda başarılı olduğundan mesleğini çabuk ilerletti. Yavuz Sultan Selim Hanın iltifâtına kavuştu. Pîrî Paşadan sonra İbrâhim Paşanın da takdirini kazandı.Mısır’a gittiği sırada Mustafa Çelebi’yi de sır kâtibi olarak berâberinde götürdü.Mısır’da bulundukları sırada âsâyiş, huzûr ve düzenin temini için yeni kânunlar hazırlanmasında sadrâzam İbrâhim Paşanın yanında fevkalâde liyâkat gösterdi. Mustafa Çelebi’nin resmî yazı ve raporları hazırlamadaki üstün kâbiliyeti henüz bilinmemekle berâber, çoğu defâ bâzı mühim nâme-i hümâyûnlar (pâdişâh mektupları) ve fermânlar ile berâtlar ona yazdırılıyordu. Mustafa Çelebi, 1534 Irakeyn Seferinde, Nişancı Seydi Beyin vefâtı üzerine Nişancılık makâmına getirildi. 1534’ten 1557’ye kadar aralıksız bu makamda devlete hizmet etti. Birçok kânun ve nizamların hazırlanmasını sağladı. Ayrıca dış ülkelerle olan siyâsî münâsebetlerde fevkalâde mahâret sâhibi olduğunu gösterdi. Dîvân-ı hümâyûnda, yâni Osmanlı Devleti Bakanlar Meclisinde, kânunlarla ilgili hususlarda devamlı fikri alınırdı. Sonraki devirlerde derlenen bu kânun ve nizâmlar Celâlzâde Kânunları adıyla Osmanlı târihinin altın sayfalarına geçti. Nişancılıktan ayrılan Mustafa Çelebi’ye Kânûnî Sultan Süleymân Han tarafından emeklilik maaşı bağlandı. Bununla berâber, devlet hizmetlerinden büsbütün el çekmiş değildi. 1567 târihinde tekrar Nişancılığa tâyin olundu. Daha önce Zigetvar Seferine katılan Mustafa Çelebi ölümüne kadar bu vazîfede kaldı. Aynı yıl içinde vefât ederek İstanbul’da Eyyûb Sultanda bulunan Nişancılar Câmii yanında defnedildi. Nişancı olup da emekliye ayrıldığı ilk dönemde burada güzel bir ev yaptırmıştı. Ayrıca bir hamam ve dâhil olduğu Halvetî tarîkatı için de bir tekke yaptırdı. Emekliye ayrıldığı dönemde evinin bir ilim ve irfân yuvası olduğu, ilim ve edebiyât âşıklarını himâye ettiği rivâyet edilmektedir. Mustafa Çelebi, güzel yazı yazmakta ve resmî yazıları kaleme almakta pek mahâret sâhibiydi. Aynı zamanda takdir edilen bir şâirdi. Pâdişâha sunduğu kasîdeler pek beğenilir, kendisine ikrâm ve iltifât olunurdu. Cömert ve şefkatlı olan Mustafa Çelebi, devlet hizmetlerinden başka yalnız şiir ve inşâ ile meşgul olmakla kalmamış, birçok telif ve tercüme eser bırakarak ilme ve fenne de hizmet etmiştir. Eserlerinin başında Kânûnî Sultan Süleymân devrini gâyet güzel bir üslûpla anlatan Tabakâtü’l-Memâlik fî Derecâti’l-Mesâlik adlı eseri gelmektedir. Târihçi Peçevî bu esere “manzum ve mensur Şehnâme” adını vererek kıymetini ifâde etmeye çalışmıştır. İlk Nişancılığı zamânında Horasanlı Mu’inü’l-Miskin’in Peygamberler Târihi ile ilgili Me’aricü’n-Nübüvve adlı eserini Türkçeye tercüme etti. (Bu eser, sonradan 17. asır âlimlerinden Altıparmak Mehmed Efendi tarafından da tercüme edilerek basıldı. Altıparmak Târihi adıyla günümüzde yeniden bastırılmıştır.) Mustafa Çelebi, emekliye ayrıldığı sırada oturmakta olduğu Eyyûb Sultandaki evinde Mevâhibü’l-Hallâk fî Merâtibi’l-Ahlâk adlı pek kıymetli bir eser hazırladı. Bu eser, İslâm ahlâkını anlatmaktadır. Daha sonra Enîsü’s-Selâtîn ve Celîsü’l-Havâkîn adı verilen bu eser, 54 bölümden meydana gelmektedir. Merhumun ayrıca, Yavuz Sultan Selim’i, din ve devlete olan hizmetlerini anlatan Selimnâme adlı bir eseri ile Nişânî mahlaslı bir Dîvân’ı vardır. Bunlardan başka birkaç tercüme eseri daha mevcuttur. CELÂLZÂDE SÂLİH ÇELEBİ; Yavuz Sultan Selîm ve Kânûnî devrinin ileri gelen âlim, fâzıl ve şâirlerinden. Tosyalı Kâdı Celâl’in oğlu olup, babasının kâdılık yaptığı Rumeli’deki Vulçitrin’de doğdu. Mükemmel bir tahsil gördükten sonra Şeyhülislâm İbn-i Kemâl hazretlerinin eserlerini temize çekmek vazîfesinde bulundu. Bu büyük âlimin yakın dostlarındandı. Daha sonra yine Şeyhülislâm Ebüssü’ûd Efendinin derslerine devâm ederek olgunlaştı. Edirne’de müderrislik yaptıktan sonra, Sahn-ı semân medresesi müderrisliğine getirildi. Bu vazîfesi sırasında pâdişahın emriyle Farsçadan Firûz Şah adlı eseri kısa zamanda sekiz cilt hâlinde tercüme ederek takdim etti. Halep’te kâdılık, Şam ve Kahire’de vâlilik yaptı. Târih-i Mısır adlı eserini bu sıralarda kaleme aldı. Bu eser İspanyolca’ya da tercüme edildi. 1551’de emekliye ayrılan Sâlih Çelebi, İstanbul’a dönüp, Eyyûb Sultanda kendisinin yaptırdığı câmi-i şerîf civârındaki evine yerleşti ve devamlı eser yazmakla meşgûl oldu. Bu sırada Şehzâde Bâyezîd’in emriyle Cemâleddîn Avfî’nin Nizâmülmülk adına yazdığı Câmi-ül-Hikâyât adlı eserini Farsçadan Türkçeye tercüme etti. Bir ara Eyyûb Medresesi müderrisliğine tâyin olundu ise de, çok geçmeden ihtiyarlığı sebebi ile pâdişahtan affını istedi. Nitekim bir müddet sonra 1565 yılında Eyyûb Sultandaki evinde vefât etti. Ağabeyinin yaptırdığı Nişancılar Câmii yanında defnedildi. Sâlih Çelebi 60 yaşına kadar evlenmemişti. Halep kâdısı olmadan evlenip, İshâk adında bir oğlu oldu ise de, beş yaşındayken vefât etti. Sâlih Çelebi, bu üzüntüsü sırasında kaleme aldığı Leylâ vü Mecnun hikâyesini manzum olarak 42 günde yazdı. Sâlih Çelebi’nin bunlardan sonra en önemli eseri Dürr-i Nesâyih’dir. CELÂYİRLİLER; İlhanlılardan sonra Irak ve Âzerbaycan’da hâkimiyet kuran Türkleşmiş Moğol Hânedânı. Celâyirlilerin ataları, Cengiz Hana ilk yıllarında büyük yardımlar yapmış ve bunlardan bâzıları mühim devlet kademelerine yerleşmişlerdi. Celâyirlilerden Emir Hasan Büzürg, İlhanlıların ileri gelen komutanlarındandı. İlhanlı Sultanı Ebû Saîd’in ölümü ile çıkan karışıklıktan istifade ederek devletin idaresini eline geçirmeye çalıştı. 1340 yılında Bağdat’ta bağımsızlığını ilân etti. 1356 yılında ölünce yerine oğlu Şeyh Üveys geçti. Üveys, Âzerbaycan ve Tebriz’i peşinden de Musul ve Diyarbekir’i ele geçirdi (1364). Celâyirli Devleti en geniş sınırlarına ulaştı. Şeyh Üveys’in vefatı üzerine yerine oğlu Hüseyin geçti (1374). Muzafferîler ve Karakoyunlularla mücadele eden Sultan Hüseyin, kardeşi Ahmed tarafından 1382’de öldürülmesi üzerine iç karışıklıklar başladı. Sultan Ahmed Âzerbaycan ve Irak’ı, diğer kardeşi Bâyezîd de Irak-ı Acem ve Doğu Anadolu taraflarını alarak ülkeyi paylaştılar. Fakat 1393’te, Timur Han, Bağdat üzerine yürüyüp Sultan Ahmed’i kaçırttı. Memluk hâkimiyetindeki Şam’a sığınan Sultan Ahmed, bilahare Bağdat’a geri döndü. Timur’un tekrar gelmesi üzerine Osmanlılara sığındı (1400). Timur Hanla Yıldırım Bâyezîd Hanın arasının açılmasına sebeb oldu. Ankara Savaşı (1402) sonrasında Şam’a sığındı ise de,Timur Hanın baskısı ile Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf’la birlikte hapsolundu. İki sultan, hapiste dostluklarını ilerletip, ülkelerinin sınırlarını tesbit ettiler. Serbest bırakıldıktan bir süre sonra Timur Hanın vefat etmesi (1405) üzerine çıkan karışıklıklardan istifadeyle ülkelerine döndüler. Bir süre devam eden iki sultanın dostluğu bir yaylak meselesinden dolayı açıldı (1410). Yapılan savaş neticesinde Ahmed Celayir’i esir alan Kara Yusuf, onu çocukları ile birlikte öldürttü. Bağdat’ta Şah Mahmud adında bir çocuk Celâyirli tahtına geçirildi ise de Karakoyunlular, Bağdat’ı da ele geçirip Celâyirli hâkimiyetini ortadan kaldırdılar (1411). Celâyirlilerin bir kolu, Irak-ı Arap’ta bir müddet hükümran olduysa da, Karakoyunlu istilası neticesi hayatiyetleri sona erdi (1432). Celâyirliler döneminde İlhanlı istilası sırasında yakılıp yıkılan Bağdat yeniden îmâr edildi. Yapılan güzel eserlerle şehir, tekrar ilim merkezi olmaya başladı. Emir Hasan’ın başlattığı Mircâniye Medresesinin inşaatı, Şeyh Üveys zamanında tamamlandı. Türk unsurlar, Irak’ın her tarafına yayıldı. Ülkede Türkçe, Arapçadan sonra ikinci dil oldu. Şâirler ve edipler, Celâyirli sarayında toplandılar. Celâyirli idarî teşkilâtı, devamı oldukları İlhanlıların idârî teşkilatının aynısı idi. (Bkz. İlhanlılar) Celayirli Hükümdarları Saltanatı Tâceddîn Hasan Büzürg 1336-1356 Birinci Üveys 1356-1374 Celâleddîn Hüseyin 1374-1382 Gıyâseddîn Ahmed 1382-1410 Şah Mahmud 1410-1411 |
|||||||||||||
|
|
|
|
#252 (permalink) | |||||||||||
|
CELDEKÎ;
on dördüncü asırda Mısır’da yetişen ünlü Müslüman kimyâ âlimi. İsmi Aydemir bin Ali el-Celdekî olup, lakabı İzzeddîn’dir. Celdekî diye meşhur olmuştur. Doğum ve vefât târihleri belli değildir. Bâzı kaynaklarda 1342 (H.743) senesinde vefât ettiği bildirilmektedir. Aslen Horasan yöresindendir. Ömrü boyunca ilim öğrenip, araştırmalar yapan Celdekî, zamânının âlimlerinden ilim tahsil edip, çeşitli ilim merkezlerine ilmî seyâhatler yaptı. Kimyâ târihini inceleyerek kimyânın geçirdiği devreleri ve gelişmeleri iyice kavradı. Bilhassa Câbir bin Hayyân ve Râzî’nin kimyâ ile ilgili eserlerini derinlemesine inceledi. Bu arada diğer kimyâ âlimlerinin de eserlerini tedkik etti. İncelediği eserlerden elde ettiği bilgilere kendi tecrübe ve teorik bilgilerini de kattı. Kimyâ meselelerine derin îzâhlar getirdi. Deneylerine dayanarak, kimyâsal reaksiyonlarda, reaksiyona giren maddelerin arasında ölçü veya miktar olarak belirli bir oranın bulunduğunu keşfetti. Bu buluş bugün bahsedilen sâbit oranlar kânunudur. Fakat Celdekî’den beş asır sonra gelen Len Joseph, Louis Proust bu keşfin kendine âit olduğunu iddiâ etmiştir. Celdekî ayrıca kimyâsal reaksiyonlarda gazların parçalanmasından doğacak tehlikelerden korunma metodlarını ortaya koyarak, bunu ayrıntılarıyla açıkladı. Bazlar ve asitler üzerinde esaslı tedkiklerde bulundu. Analiz metodları ortaya koydu. Meselâ maddelerin yandıkları sırada niçin husûsî bir renk aldıklarını açıkladı. Altın ve gümüşün araştırılması için nitrik asidi kullandı ve bunda başarılı oldu. Hâlen aynı usûl kullanılmaktadır. Kimyâdan başka diğer fen ilimleri ile de meşgûl olan Celdekî, ses konusu, havanın ve suyun dalgalanması hakkında araştırmalar yaptı. Esrâr-ül-Mîzân adlı eserinde, bâzı mekanik konuları üzerinde önemli yorum ve îzâhlarda bulundu. Tıb ve eczâcılık üzerinde de çalıştı. Bu bilim dallarında da önemli başarılar sağladı. Celdekî’nin yaşadığı asırda Avrupalılar, ilme ve irfâna savaş açmışlardı. Müslümanlarda ise, ilim en parlak dönemini yaşıyordu. Celdekî’nin bildirdiğine göre o devirde papazlar, ilmî kitapları yaktırıyorlardı. Hattâ, kimyâ ilmi sihir nevindendir diye yasaklanmıştı. Daha sonraki asırlarda İslâm âlimlerinin keşifleri batılı bilim adamları tarafından kendilerine mâl edilerek, dünyâya tanıtıldı. Fakat hakîkat çok kısa zamanda ortaya çıktı. O İslâm âlimlerinin üstünlüğünü batılı bilginler de takdîr etmek zorunda kaldı. Meşhur bilgin Von Lipmann şöyle demektedir: “Müslümanlardan kimyâ ilmi ile uğraşanların sayısı, 8 ile 14. asırlar arasında altmışın üzerindedir. Bu âlimler, kimyâ ilminin gelişmesinde büyük rol oynadılar ve gerçek anlamda ilmî metodları uygulamakta başarı kazandılar. Bu sebeple de kimyâ ilmi, Müslümanların tesis edip geliştirdiği belli başlı ilim dallarından biri olarak kabul edilmektedir.” İşte bu âlimlerden biri de Celdekî’dir. O, bildiği ilmi yaymaya çok düşkündü. Evi âdetâ bir ilim kürsüsü gibi, ilim tâliblerine her zaman açıktı. Sorulan ilmî suâllere çok açık bir şekilde cevap verirdi. Kendi yazdığı eserleri, talebelerine okutup îzâh eder, kapalı yerleri en ince noktasına kadar anlatarak iyi bir şekilde anlaşılmasını sağlardı. Eserleri: Celdekî çok sayıda eser yazdı. Bu eserleri yazma nüshalar hâlinde çeşitli kütüphânelerde bulunmaktadır. Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1)Nihâyet-üt-Taleb kitâbı, en önemli eseri olarak kabul edilmektedir. İki ana bölümden meydana gelen eserin birinci bölümünde, iksir ve hazırlama tekniği ele alınmıştır. İkinci bölümde ise kimyevî sembollerin tanıtımı yapılarak, eski ilim adamlarının bu sembolleri çözme hakkındaki îzâhları incelenmektedir. 2) El-Bedr-ul-Münîr fî Ma’rifet-i-Esrâr-il-İksîr, 3) Buğyet-ül-Habîr fî Kânûni Taleb-il-İksîr, 4) El-Burhân fî Esrâri İlm-il-Mîzân, 5) Ed-Dürr-ül-Mensûr, 6) Ed-Dürr-ül-Meknûn fî Şerhi Kasîdet-i-Zünnûn, 7) Gâyet-üs-Sürûr, 8) Kenz-ül-İhtisâs ve Dürret-ül-Gavvâs fî Mârifet-il-Havvâs, 9) Keşf-üs-Esrâr, 10) Netâic-ul-fikr fî ahvâl-il-Hacer, 11) Muhammes-ül-Mâül-Varaki, 12) Şerhu Kasîdeti Ebi’l-Esba’, 13) Şerhu Sahîfet-il-Uzmâ lil-Hermes, 14) Et-Tahrîb fî Esrârı Terkîb-il-Kimyâ (Kimyâya dâir ansiklopedik önemli bir eserdir.), 15) Envâr-üd-Dürr fî Îzâh-il-Hacer, 16) İlm-ül-Mîzân, 17) Kitâb-ül-Burhân. Celdekî’nin eserleri, özellikle şu husûsiyetleri bakımından ilim târihinde mümtaz bir yer işgâl etmektedir: 1) Kapalı, muğlak noktaları ayrıntılarla açıklamak, 2) Meselenin iyi anlaşılabilmesi için faydalı olacak bütün zarûrî ve faydalı bilgileri toplayıp zikretmek, 3) Kolay anlaşılan ilmî bir üslûb tâkib etmek. Öyle ki, kimyâda ihtisâsı olmayan kimseler bile konuları anlıyabilirler. Eserleri, ilmî konuları en anlaşılır seviyede açık-seçik anlatma özelliğine sâhiptir. 4) Kimyevî reaksiyonlarla ilgili çok mühim örnekler ortaya koymak. 5) Kendinden önceki Müslüman kimyâ âlimlerinden eksiksiz iktibaslarda bulunup, kaybolmuş nice ilmî eser hakkında pekçok kaynak ve bilgi nakletmek. 6) Kullandığı kimyevî terimler çok zengin, fevkalâde orijinaldir. CELLAT; Alm. Scharfrichter, Henker (m), Fr. Bourreau (m), İng. Executioner. Ölüm cezâsına çarptırılanları öldürmekle görevli kimse. Târihi çok eski olup,Yunan, Yahûdî ve Romalılarda intikam alma esas olduğundan, buralarda raslanmamaktadır. Roma’da cellat sâdece köleleri öldürürdü. Çeşitli milletlerde çeşitli şekillerde uygulanan ölümleri yerine getirenler genellikle halk tarafından sevilmemiş ve nefretle karşılanmıştır. Fransa’da ihtilâlden önce îdâmlar halk huzûrunda, yüksek yerlerde gündüz yapılırdı. Yakarak, giyotinle, kılıçla uzuvlarını keserek, darağacı, çarmıh, sürükleme, kızgın demirle dilin delinmesi, tırnakların, uzuvların koparılması şeklinde vahşeti andıran usûllerle uygulanırdı. Çin’de kılıçla, Amerika’da ise 1888 yılından beri elektrikli sandalye ile yapılırdı. Günümüzde ise ölüm cezâları îdâm edilmek sûretiyle yerine getirilmektedir. Darağacı ismi verilen üç ayaklı sehpânın ortasında sandalye üzerindeki mahkûmun boynuna ip geçirilmekte ve cellat tarafından ayağı altındaki sandalye çekilmektedir. Böylece ölüm cezâsına çarptırılan kimse havada asılı kaldığından ölüm gerçekleşmektedir. Seferberlik ve harp zamanlarında askerî suçlardan dolayı verilen îdâm cezâları ise kurşuna dizilmek sûretiyle îfâ edilmektedir. CELÛLÂ ZAFERİ; hazret-i Ömer devrinde İslâm ordularının İranlılara karşı Celûlâ’da kazandığı zafer. Hazret-i Ebû Bekr’in vefâtıyla halife seçilen hazret-i Ömer, İran’ın fethi için Sa’d bin Ebî Vakkas hazretlerini vazifelendirdi. Sa’d bin Ebî Vakkas, Kadisiye Meydan Muharebesinde Rüstem kumandasındaki 100.000 kişilik İran ordusunu bozguna uğrattıktan sonra (637) Medâyin’e girdi. İran Kisrâsı Yezd-i Cürd yanına alabildiği hazineleriyle Hulvan’a giderken Celûlâ’ya uğradı. Burada askerlerini toplayan Yezd-i Cürd, onlara, saltanatının sona erdiğini, kızının esir düştüğünü, hazine ve mallarının elinden çıktığını anlattıktan sonra, dedi ki: “Ey Farslılar! Dünyâ pek alçak, ömür süratle tükeniyor, göç edip gitmek çok yakındır. Bizden öncekiler hep toprağa girdiler. Mülkümüz elimizden çıktı, izzet ve şerefimiz yok oldu. Memleketimiz Müslümanların eline geçti. Atlarının Hemedan, Rey ve Horasan’da koşacağı günler yakındır. Dikkatli olunuz, fırsatları değerlendiriniz. Öyle ümid ediyorum ki, tanrılarımız ateş ile güneş, bize yardım edecektir. Toplanınız. Ayrılacak olursanız bir daha ebediyen bir araya gelemezsiniz. Burada Araplarla yapacağımız savaşta zafer elde edersek istediğimize kavuşmuş, edemezsek üzerimizdeki görevi yerine getirmiş oluruz.” Mihrân ismindeki kumandanı buraya tâyin edip, kendisi Hulvan’a gitti. Mihrân, Celûlâ’nın etrafına hendekler kazdırdı ve dikenli demirlerle çevirtti. Surları sağlamlaştırıp mancınıklar yerleştirdi. Şehirde bulunan herkesi canla başla çalıştırıp, eksikleri tamamlattı. Sonra da kanlarının son damlasına kadar çarpışacaklarına, hiçbir zaman kaçmayacaklarına dair söz alıp, yemin ettirdi. Gelen yardımlarla birlikte 100.000’i geçen İran askeri, Müslümanların gelmesini bekliyordu. Bu sırada Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri, Musulluların Tikrit şehrinde, Mihran’ın da Celûlâ’da ordugâhını kurduğu, hendekler kazıp, surlara mancınıklar yerleştirdiği, hezimete uğramamak için yemin ettikleri haberini aldı. Durumu hazret-i Ömer’e bildirdi. Halîfe’den gelen mektupta; “Ey Sa’d! Şunu iyi bil ki, Allahü teâlâ vaadini gerçekleştirecektir. Haşim bin Utbe’ye Ensâr ve Muhâcirden iki bin, diğerlerinden on bin asker vererek Celûlâ’ya gönder. Öncü kuvvetlerin başına Ka’kâ bin Amr’ı tâyin et. Allahü teâlâ zafer ihsân ederse, Ka’kâ’yı, Sevâd bölgesi ile dağlık bölge arasında görevlendir...” buyruluyordu. Bunun üzerine Hâşim bin Utbe, askerlerinin başında Farslıların üzerine yürüdü. Tekbir sadâları ile Celûlâ’ya ulaştılar. Şehrin pek muhkem surlarla çevrildiğini gördüler. Surların üzerinde ateşler yakılmıştı. İranlı askerler, ateşe ve güneşe karşı secdeye kapanıyor ve yardım için yalvarıyorlardı. İslâm ordusu, kalenin bir ok atımı kadar yakınına gelip ordugâhlarını kurdular. Kumandan Hâşim, sünnet-i şerîfe uygun olarak kaleye elçiler gönderdi. Elçi heyeti, kalenin karınca sürüsü gibi askerle dolu olduğunu gördü. Surları çok muhkem yapmışlar, askerleri zamanın en iyi silahlarıyla donatmışlardı. Mihrân’ın yanına varan elçi heyeti, onlara İslâmiyeti anlattıktan sonra Müslüman olmalarını, olmazlarsa cizye vererek İslâmın teminâtı altında, mallarını, mülklerini, ırzlarını ve dinlerini korumalarını, bunu da kabul etmezlerse harbe hazır olmalarını bildirdiler. Ateşe ve güneşe tapan Mihrân ve yanındakiler, bu teklifi kabul etmediler. Elçi heyeti, kumandan Hâşim’e durumu bildirince, kale dört bir taraftan muhâsaraya başladı. Günlerce süren kuşatmadan bunalan Farslılar sayılarının çokluğuna güvenerek meydan harbi yapmaları için kumandanları Mihran’ı sıkıştırdılar. Askerlerinin şevkini kırmak istemeyen Mihran bu isteği kabul etti. Günlerdir bu fırsatı bekleyen Müslümanlar, Farslılarla göğüs göğüse gelince, yalın kılıçla kanlı bir çarpışma başladı. Mücâhidler, aşk ve şevkle hücum ediyorlar, her kılıç savruşunda bir İranlıyı yere deviriyorlardı. Ka’kâ bin Amr hazretleri ve onun fedâileri, “Allah Allah!” nidâlarıyle vuruşuyorlardı. Çarpışa çarpışa surlara kadar ulaştılar. Nihayet, şiddetli bir fırtına koptu. Her taraf toz duman içinde kaldı. Kimse kimseyi görecek hâlde değildi. Farslı süvarilerin çoğu geri kaçarken, kendi kazdıkları hendeklere düştüler. Bu sırada Ka’kâ bin Amr: “Ey Müslümanlar! Şu anda emîriniz, hendek içerisinde çarpışmaya devam ediyor ve orayı ele geçirmiş bulunuyor. Önünüzdeki engelleri aşarak yardımına yetişiniz!” diye bağırdığı işitildi. Bunu işiten mücâhitlerin mâneviyâtları yükseldi. Önlerindeki düşmanı bir anda geriye püskürtüp hendeğe ulaştılar ve Farslıları hezimete uğrattılar. Düşman kaçmaya başlamıştı. Ka’kâ bin Amr ve askerleri, düşmanın peşinden kaleye daldılar. Kısa sürede kaleyi Farslılardan temizleyen Müslümanlar, burçlara İslâm sancağını diktiler. Mihrân, bir kısım askeriyle kaçmayı başarmıştı. Bunu gören Ka’kâ hazretleri, birkaç fedâisiyle peşlerine düştü. Hânikîn denilen yerde yakalayıp onu öldürdü. Celûlâ Zaferi ile İranlı Mecûsîler daha doğuya itilmiş oldu; Irak tamâmen fethedildi. CELVETİYYE; Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin kurduğu tarikata verilen ad. Bayramiyye tarîkatının koludur. Celvet kelimesi; “yerini yurdunu terk etmek” mânâsında kullanılır. “İnsanlardan uzak, tenhâda Hak ile yalnız kalmak” mânâsında kullanılan “halvet”in zıttıdır. “Celvet” kelimesinden türetilmiş olan Celvetiyye ise, “tasavvuf yolcusunun halveti terk ederek, ilâhî sıfatlarla süslenmiş bir halde insanlar arasına karışması” demektir. Celvetiyye yolu, tasavvuf yolcusunun inzivâ ile değil, halkın içinde yaşayarak olgunlaşmasını gâye edinir. Bu tarîkatte ilerlemenin esasları ikidir: Birincisi zikirle, yâniAllahü teâlânın ismini anmakla meşgul olmak; ikincisi, maddî mânevî olarak mücâhedeye, yâni nefsin istemediklerini yapmaya devam etmektir. Celvetiyye yolunda sülûk, yâni tasavvuf yolunda ilerlemek Allahü teâlânın isimlerini zikretmekle olur. Esmâ-i seb’a denilen; “Lâ ilâhe illallah, Allah, Hû, Hak, Hayy, Kayyûm, Kahhâr” isimlerinden başka; “Vehhâb, Fettâh, Vâhid, Ehad, Samed” isimlerini de zikretmek gerekir. Celvetîlerin tacları yeşil çuhadandır ve on üç dilimlidir. Bu on üç dilim, 12 isim ile bu isimlerin birliğine delâlet ettiğini gösterir. Tasavvuf yolcusunun diğer tarîkatlarda olduğu gibi Celvetiyyede de; tövbeye önem vermek, sünnet-i seniyyeye tam uymak, dünyâya ve dünyâ malına gönül vermemek, az konuşmak, kendisini yetiştiren hocasına bağlanmak ve nasîhatlarına itiraz etmemek, onun yanında ve ayrıyken edebi gözetmek sağlığına dikkat etmek, tarîkat kardeşlerine ve bütün insanlara karşı iyi ve güzel ahlâklı davranmak gibi hususlara dikkat etmesi gerekir. Celvetiyye tarîkatinin kurucusu olan Aziz Mahmûd Hüdâî, Üsküdar’da yaptırdığı dergâhında insanlara Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan Celvetiyye yolunun esaslarını anlattı. Akın akın onun dergâhına koşan insanlar, hasta kalplere şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Dergâh en fakirinden en zenginine, en üst kademedeki devlet adamlarına kadar her tabakadan insanlarla dolup taştı. Zamanında yaşayan Sultan Üçüncü Murad Han, Birinci Ahmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murad Hana nasihatlerde bulundu. Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinden sonra talebeleri ve sevenleri tarafından Celvetiyye yolu devam ettirildi. İstanbul’da otuz kadar Celvetiyye dergâhı açıldı. Daha çok Anadolu ve Rumeli’de yayılan Celvetiyye yolunun birinci merkezi Üsküdar’da Aziz Mahmûd Hüdâî hazretlerinin kabrinin bulunduğu yerdeki dergâh; ikinci merkezi ise Bursa’da İsmâil Hakkı Bursevî dergâhıydı. Celvetiyye yolunun Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) gelen silsilesi şöyleydi: Muhammed aleyhisselâm, hazret-i Ali, Hasan-ı Basrî, Habîb-i Acemî, Dâvud-i Tâî, Ma’rûf-ı Kerhî, Sırrî-yi Sekatî, Cüneyd-i Bağdâdî, Mimşâd ed-Dineverî, Muhammed Dîneverî, Muhammed Bekrî, Kâdi Vecîhüddîn, Ömer Bekrî, Ziyâeddîn Sühreverdî, Kutbeddîn Ebherî, Şihâbüddîn Tebrîzî, Cemâleddîn Tebrîzî, İbrâhim Zâhid Gîlânî, Safiyyüddîn Erdebîlî, Sadreddin Erdebîlî, Alâeddîn Ali Erdebîlî, Hamidüddîn Aksarâyî (Somuncu Baba), Hacı Bayram-ı Velî, Akbıyık Meczûb, Hıdır Muk’ad Dede, Muhyiddin Üftâde, Aziz Mahmûd Hüdâî rahmetullahi aleyhim. CEM SULTAN; Fâtih Sultan Mehmed’in küçük oğlu. 1459 yılında doğdu. Annesinin adı Çiçek Hâtun’dur. İlk terbiyesini saray hocalarından aldı. Beş yaşına gelince, bir hocaya verilerek Kastamonu sancakbeyliğine gönderildi. Eğitim ve öğrenimine burada da devâm etti. Fâtih Sultan Mehmed, büyük oğlu Mustafa’nın vefâtı üzerine (1474) Cem’i Karaman eyâletine gönderdi. Cem Sultan Konya’da kaldığı müddet zarfında, tahsilinin yanısıra ata binmek ve her türlü silâhları kullanmakta büyük bir mahâret kazandı. Sağlam yapılı bir genç hâline gelen Şehzâde, Karaman eyâletinde halkın muhabbet ve teveccühünü kazandı. Harâbe hâlindeki Larende’de saray, bedesten ve çarşı yaptırmak sûretiyle geniş îmâr faâliyetlerinde bulundu. 1481’de Mısır Seferine çıktığı tahmin edilen Fâtih Sultan Mehmed Gebze’de hastalanarak vefât edince, babasının yerine tahta çıkan İkinci Bâyezîd’e kardeşi Cem Sultan muhâlefet etti. Cem, Bâyezîd’in aksine, babasının pâdişahlığı zamânında doğduğunu, bu yüzden Uzun Hasan Seferi sırasında babasına vekâlet ettiğini belirterek, asıl kendisinin tahta geçmesi îcâb ettiğini iddiâ ediyordu. Bu sebeple harekete geçen Cem Sultan, bir ara Bursa’ya hâkim olduysa da, Gedik Ahmed Paşanın Sultan İkinci Bâyezîd’le birleşmesi üzerine Konya’ya çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra Kâhire’ye giden Cem Sultan burada Sultan Kayıtbay tarafından merâsimle karşılandı. Cem, 20 Aralık 1481’de hac farîzasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gidip, 12 Mart 1482’de Kâhire’ye geri döndü. Bu arada eski Karaman beyi olan Kasım Bey, Cem’i tahrik ederek Karaman beyliğini yeniden kurma düşüncesindeydi. Aynı zamanda Ankara sancakbeyini de yanına çekmeyi başarmıştı. Bu durum üzerine bir defâ daha şansını denemeye karar veren Cem Sultan’ın, Konya ile Ankara’ya karşı bizzat giriştiği taarruz başarısızlıkla netîcelendi. Bunun üzerine önce Akşehir’e sonra da Kasım Bey ile birlikte Taşeli’ne çekilmek zorunda kaldı. Konya Ereğlisi’ne gelen Sultan İkinci Bâyezîd’le yeniden müzâkerelere girişti. Ancak bu müzâkereler de diğerleri gibi netîcesiz kaldı. Çünkü onun Kudüs’te oturmasını teklif eden Sultan İkinci Bâyezîd’e karşılık Cem Sultan, Osmanlı topraklarında hâkim olacağı bir bölgenin kendisine tahsis edilmesi husûsunda ısrar ediyordu. Bunun üzerine kardeşi ile uğraşan Sultan İkinci Bâyezîd’in kendisine bâzı tâvizlerde bulunacağını ümid eden Kasım Beyin teşviki ile Cem Sultan, nihâyet Rodos şövalyelerine mürâcaat etmeye karar verdi. 29 Temmuz 1482 günü, Rodos limanında karaya ayak bastı. Talihsiz şehzâde için, 12 yıl 7 ay sürecek ve sonu ölümle noktalanacak olan acı gurbet hayâtı başlamış oluyordu. Rodos şövalyelerinin başı Pierre d’Aubusson daha önce imzâladığı bir senetle Cem Sultan’a istediği zaman Rodos’tan ayrılabilme hakkını tanımıştı. Ancak bu sözünü çabuk unuttu. Şehzâdeyi elde tutmakla Sultan Bâyezîd Hana istedikleri yolda anlaşma yapmaya ve adalarını Osmanlıların fethinden kurtarmaya, aynı zamanda para koparmaya muvaffak olabileceğini umuyordu. Ancak Cem Sultan’ın Türk topraklarına yakın olan bu adada bırakılması tehlikeli olacaktı. Böylece Cem Sultan, maiyetiyle birlikte bir müddet Nis’de, bir müddet de Şambri ve Puy kalelerinde ikâmet etti. Öte yandan d’Aubusson ile Sultan İkinci Bâyezîd arasında bir antlaşma imzâlandı. 7 Aralık 1482 târihli bu antlaşmaya göre Cem Sultan’ın bakım masrafı olarak, Rodos’a her yıl 45.000 duka altını ödenecekti. Şövalyeler 6,5 yıl ellerinde tutmaya muvaffak oldukları Cem Sultan’dan âzami derecede istifâdeye bakıyorlardı. Bu arada Avrupa’da Cem Sultan’ı elde edebilmek için yoğun siyâsî faaliyetler vardı. Fransa, Macaristan, Venedik ve hattâ Memlük Sultanlığı bu gâye ile şövalyelere câzip tekliflerde bulunuyorlardı. Nihâyet Cem Sultan’ın Alman İmparatorluğunun eline düşmesi ihtimâlinin belirmesi üzerine endişeye düşen Fransa, onun Papa’nın himâyesine verilmesini kabul etti. Bu faaliyetlerden şüphelenen Cem Sultan, Bâyezîd’e gönderdiği bir mektupta kendisini küffâr elinde bırakmamasını istedi. Nihâyet Toulan’dan yola çıkan Cem Sultan ve maiyeti, Mart 1489’da Roma’ya vardı. Burada büyük bir törenle karşılanarak Vatikan Sarayına yerleştirildi. 14 Martta Papa Sekizinci İnnocent tarafından resmen kabul edilen Cem Sultan, teşrifât memurunun bütün ısrarlarına rağmen kavuğunu çıkarmaya ve diz üstü çökmeye râzı olmayarak, doğru Papa’nın yanına gidip ona ve yanındaki kardinallere başıyla selâm verdi. Papa da, onu kucaklayıp öptü. Papa ile görüşmelerinde Avrupa’ya ne maksatla geldiğini anlatarak, artık Mısır’a gidip âilesiyle berâber olmaktan başka bir emeli kalmadığını açıklayan Cem Sultan, Papa’nın aracılığını istedi. Ancak Cem Sultan’ın üzüntüsüne iştirâk etmiş görünüp onunla birlikte gözyaşı döken Papa, hakîkatte onu âlet ederek Osmanlılar üzerine bir Haçlı seferi açmak emelinde olduğundan, Macaristan’a gitmek tavsiyesinde bulundu. Cem Sultan’ın böyle bir hareketin, İslâm âleminde lânetle karşılanacağını belirtmesi üzerine de, Papa Lâtince ağır bir cümle kullandı. Aynı dili bildiği anlaşılan Cem Sultan’ın mukâbelesinde papayı mahçup ettiği görüldü. Papa İnnocent, Cem Sultan’ı, Hıristiyan yapabilirse, Haçlı seferinin gerçekleşeceğini ve Osmanlıları Avrupa’dan atmanın mümkün olabileceğini sanıyordu. Bu sebeple bir gün, kendisiyle görüşürken Hıristiyan olmasını resmen teklif etti. Ama yanılmıştı. Cem Sultan, kendisine değil, Osmanlı pâdişahlığı, hattâ bütün dünyânın pâdişahlığı pâyesi verilse, dîninden dönmeyeceğini sertçe bildirdi. Papa İnnocent’in 1492 yılında ölümü üzerine yerine Altıncı Alexandre Burgia seçildi. 1494 yılında İtalya sınırını aşarak Roma’ya giren Fransa Kralı Sekizinci Charles, papa ile anlaşarak Cem Sultan’ı yanına aldı. Cem Sultan 28 Ocak günü Fransız ordusu ile Roma’dan ayrılarak Fransızların Napoli seferine iştirâk etti ve birçok kalelerin zaptına şâhid oldu. Napoli Krallığının mukâvemetinin kırıldığı sıralarda Cem Sultan’da hastalık belirtileri ortaya çıktı. Bir müddet sonra, hastalık daha da ilerliyerek, yüzü ve boynu şişti. Artık ata binecek hâli kalmadığından sedye ile naklediliyordu. Cem Sultan böyle bir durumda bile dâimâ, “Yâ Rabbî! Eğer bu kâfirler beni bahâne edip Müslümanlar üzerine yürümeye kalkarlarsa, beni o günlere eriştirme, canımı al!” diye duâ ediyordu. Nihâyet 25 Şubat 1495 Çarşamba sabahı, şehâdet getire getire rûhunu teslim etti. Cem Sultan o sırada 35 yaşındaydı. Cem Sultan’ın hastalık veya zehirlenme netîcesinde öldüğüne dâir muhtelif rivâyetler vardır. Osmanlı müellifleri genellikle papa tarafından gönderilen bir berberin zehirli ustura ile Cem Sultan’ı traş ettiğini ve ölümüne sebeb olduğunu bildirmektedir. Haberin İstanbul’a ulaşmasından sonra, Sultan Bâyezîd’in emriyle dükkanlar, çarşılar kapatıldı, fakirlere para dağıtıldı. Ülkedeki bütün câmilerde gâib cenâze namazı kılındı. Tâbutu ise ancak 1499 yılı Ocak ayında ülkeye getirildi. Bursa’ya götürülerek Fâtih Sultan Mehmed’in büyük oğlu Mustafa’nın yanına gömüldü. Cem Sultan şâir ve edip ruhlu bir zât olup, Dîvân’ı vardır. Avrupa’da bulunduğu müddetçe Fâtih Sultan Mehmed’in oğluna yakışır sûrette hareket edip, herkesin gıpta ve sevgisini kazanmıştı. İsmi bütün Avrupa’da şöhret bulmuştur. Cem Sultan Dîvân’ından bir parça aşağıdadır: Ne-durur Hakk’a toğru varmağa râh Himem-i Lâ ilâhe illallah Zahm-ı küfre odur şifâ-yı ebed Merhem-i Lâ ilâhe illallah Dil ü cân bağını kılur tâze Şeb-nem-i Lâ ilâhe illallah Kim olursa olur Hudâ’ya karîb Hem-dem-i Lâ ilâhe illallah Sahn-ı câna safâ virür irse Kadem-i Lâ ilâhe illallah Kangı kalbe yazılsa ola pür-nûr Rakam-ı Lâ ilâhe illallah İns ü cân râm ola ele girse Hâtem-i Lâ ilâhe illallah Uludur on sekiz bin âlemden Alem-i Lâ ilâhe illallah Toludur cümle âsmân ü zemîn Ni’am-i Lâ ilâhe illallah |
|||||||||||
|
|
|
|
#253 (permalink) | |||||||||||
|
CEMÂAT;
topluluk, kalabalık.Namaz kılmak, vaaz veya mevlid dinlemek için bir araya gelmiş kimselerden meydana gelen topluluk. Aynı dinden veya soydan insanların topluluğuna da cemâat denir: İslâm cemâatı, Mûsevî cemâati gibi. Târihte yeniçeri ocağı, saray gibi yerlerde çeşitli hizmetlerin yürütülmesiyle görevli çeşitli topluluklara da cemâat ismi verilmiştir. Bütün Müslümanlar için “İslâm cemâati” denilmiştir. Ümmet kelimesiyle eş anlamlıdır. Peygamber efendimiz cemâat kelimesini sık sık söylemiş, İslâmiyeti yayarken komşu hükümdârları İslâm cemâatine katılmaya çağırmıştır. Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki: “Cemâatten bir karış bile ayrılan kişi, İslâm bağını boynundan çıkarmıştır.”; “Cemâatten bir karış ayrılan ve o hâlde ölen kişi, câhiliye ölümü ile ölür.”; “Allahü teâlânın rahmeti (yardımı) cemâat üzerinedir.”; “Ümmetim dalâlet üzerinde birleşmez.” Allahü teâlâ Âl-i İmrân sûresinin yüz üçüncü âyet-i kerîmesinde meâlen buyurdu ki: “Hepiniz Allahü teâlânın ipine sarılınız. Fırkalara bölünmeyiniz.” İslâm âlimlerinden bâzıları, Allahü teâlânın ipi, “cemâat, birlik” demektir dediler. İslâm dîninde namazların cemâatle kılınması, Peygamber efendimizin mühim (kuvvetli) sünnetidir. Müminin cemâate tâbi olması lâzımdır. Hattâ cemâatle kılınan namazın sevâbı yalnız kılınandan yirmi beş veya yirmi yedi derece daha fazladır. Peygamber efendimiz hadîs-i şerîflerde buyurdu ki: “Cemâatle kılınan namaza yalnız kılınan namazdan yirmi yedi kat fazla sevap verilir.” ve “İyi bir abdest alıp, mescitlerden birine cemâatle namaz kılmak için gidenin, Allahü teâlâ, her adımına bir sevap yazar ve her adımında amel defterinden bir günâhı siler ve Cennet’te onu bir derece yükseltir.” Namazda en az iki kişiden birinin imâm olması ile cemâat meydana gelir. Cumâ ve Bayram namazları için cemâat şarttır. Cemâatle kılınan namazda kendisine uyulan kimseye “imâm” denir. İmamlığın ve buna uyup cemâat olmanın şartları vardır. Bunlar ilmihâl kitaplarında uzun anlatılmaktadır. Hasta, felçli, bir ayağı kesik olan, yürüyemeyen ihtiyarların ve âmânın cemâate gitmesi şart değildir. Regâib, Berât ve Kadir gecelerinde kılınan nâfileler cemâatle kılınmaz. Vitir namazı, Ramazan ayında cemâatle kılınır. Başka zamanlarda yalnız kılınır. Cemâatle namaz kılmanın hikmetinden birisi de cemâatten birinin namazı kabul olursa, onun hürmetine diğerlerinin namazı da kabul olur. Özür hâli müstesnâ, cemâate devâm etmek îmân alâmetlerinden sayılmıştır. Cemâatle kılınan namaz, Müslümanlar arasında birlik ve berâberliği sağlar. Sevgi ve bağlılığı artırır. Cemâat toplanıp birbirleriyle sohbet ederler. Dert ve sıkıntıları olanlar, hastalar bu sâyede kolayca ortaya çıkar. Cemâat, Müslümanların tek kalb, tek vücûd gibi olduklarının en güzel nümûnesidir. Namaza dâir cemâatin fazîleti ile ilgili hadîs-i şerîflerden bâzısı şöyledir: Cemâatle namaz kılan, günün tamâmını ibâdetle geçirmiş sayılır. Câmiye devâm edenin îmânlı olduğuna şâhitlik ediniz. Ezânı işittiği hâlde, cemâate gitmemek insana kötülük olarak yetişir. CEMAL ABDÜNNÂSIR; Mısır cumhurbaşkanlarından. İskenderiye’de 1918 yılında doğdu. Hukuk Fakültesine girdi. Mısır’da ordu kurulması üzerine, Hukuk Fakültesinden ayrılarak Harp Okuluna girdi. 1938 yılında mezun olarak teğmen rütbesiyle orduya katıldı. Mısır ile Filistin arasında 1948 yılında yapılan savaşa subay olarak katıldı. Bu savaş, tecrübelerinin artmasına vesîle oldu. Daha önce arkadaşlarıyle birleşerek İngiliz aleyhtarı “Hür Subaylar Cemiyeti”ni kurmuşlardır (1942). Bu cemiyet sonraları kuvvetlenerek tesirini artırdı. 1952 yılında aralarına General Necib’i de alarak krallık aleyhine ayaklandılar. Bu ayaklanma başarıya ulaşarak Kral Fâruk, Mısır’ı terk etmek zorunda kaldı. Böylece krallık rejimine son vererek Cumhûriyet idâresi îlân edildi. Kurulan hükûmette Necib başbakan, Abdünnâsır başbakan yardımcısı olarak yer aldı. Ancak birkaç ay sonra General Necib’i de uzaklaştırarak idâreyi tek başına ele aldı (18 Eylül 1953). Üç yıl sonra yapılan seçim sonucu devlet başkanı oldu. Başa geçtiğinden îtibâren Sovyet yanlısı bir politika sürdürdü. Birçok işletmeleri millîleştirdi. Bu millîleştirdiği müesseseler arasında Süveyş Kanalı da vardı. Bu hâdise Rusların da propagandaları ile içerideki îtibârını artırdı. Yapılan bir anayasa ile devlet başkanını geniş yetkilerle donattı. Bu arada subaylığı esnâsında birlik olduğu, yabancı güçlerin kontrolündeki İhvân-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler Cemiyeti)ile arası açıldı. İhvân-ı Müslimînin dinden habersiz liderlerinin yanlış hareketleri ve Abdünnâsır’ı devirmek istemeleri üzerine, 40.000 Müslümanı zindanlara doldurarak türlü eziyetler yaptı. 1965 yılında yapılan seçimlerle yeniden başkan seçildi. İki yıl sonra Mısır-İsrâil Savaşı başladı ve bu savaşta Mısır mağlup oldu. Bunun üzerine istifâ etti. Ancak yapılan baskılar üzerine istifâsını geri aldı. 1970 yılında öldü. Abdünnâsır, Sovyet yanlısı politika uygulayarak, Sovyetlerin Ortadoğu’da nüfûzunu artırmasına sebeb oldu. Binlerce Sovyet askerî uzmanını Mısır’a görevli kabul etti. Bu askerî uzmanlar daha sonra devlet başkanı Enver Sedat tarafından Mısır’dan çıkarıldı. Nâsır ayrıca 1958-1961 yılları arasında, Suriye, Mısır ve Libya’dan müteşekkil Birleşik Arap Emirliğinin başkanlığını yaptı ve bu ülkelere de sosyalizm tohumları ekerek, Müslümanlara eziyet edilmesine sebep oldu. CEMÂL GÜRSEL; Türkiye Cumhûriyetinin dördüncü cumhurbaşkanı. 1895 yılında Erzurum’da doğdu. Subay bir babanın oğlu olup, aslen Erzurumludur. Çocukluk ve ilköğretim hayâtı orduda geçti. Orta öğrenimini Erzincan’da, lise öğrenimini Kuleli Askerî Lisesinde yaptı. Cemâl Gürsel, öğrencilik sıralarından beri, arkadaşlarını koruması, onlara ağabeylik etmesiyle tanınmıştı. Kuleli’ye geldiğinde 17-18 yaşlarında, adını sorduklarında, “Bana Erzincan’da Ağa derlerdi!” demesi onu kısa zamanda sınıfın “Ağa”sı yapmıştı. Bundan sonra hep “Cemâl Ağa” diye anıldı. Birinci Dünyâ Savaşında asteğmen rütbesiyle, Çanakkale’de ve Filistin cephesinde topçu subayı idi. Kurtuluş Savaşına teğmen rütbesiyle katıldı. Harpten sonra, Filistin cephesinden tanıdığı bir silâh arkadaşının kızkardeşiyle evlendi. Daha sonra Harp Akademisine girdi ve 1929 yılında kurmay subay oldu. Komuta kademelerinde yükselerek kendi doğum yeri olan Erzurum’da bulunan Üçüncü Ordu Komutanlığına getirildi. 1959 yılı Eylül ayında Türk ordusunun en yüksek kademelerinden olan Kara Kuvvetleri Komutanlığına tâyin edildi. Savunma Bakanı Ethem Menderes’e uyarı ve tekliflerde bulunan bir mektup verdiği için, Nisan 1960’ta, iki ay sonradan geçerli olmak üzere emekliye sevkedildi. 3 Mayıs 1960’ta vedâ ederek İzmir’e gitti. Cemâl Gürsel, 27 Mayıs 1960’ta yapılan ihtilâlin liderliğine getirildi ve Millî Birlik Komitesi Başkanı ve Başvekil oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 26 Ekim 1961 günü yapılan seçimde, katılan 607 senatör ve milletvekilinden 434 oy alarak dördüncü Cumhurbaşkanı oldu. Sağlık durumu gün geçtikçe bozulmasına rağmen 22 Şubat-21 Mayıs silâhlı darbe girişimlerinin yapıldığı buhranlı devrede büyük gayret gösterdi. Bu gayret ve çalışmalarından 15 Mart 1963’te hastalığı arttı. Birkaç hafta tedâvi gördü. Fakat tamâmen iyileşemedi. Bu durumu 1965 sonuna kadar devâm etti. Doktorların müşterek kararı ile Amerika’ya tedâviye gitmesine karar verildi. 2 Şubat 1966 günü Amerika’ya gitti. 53 gün tedâvi gördükten sonra iyileşmesinden umut kesilince, 26 Mart 1966’da yurda döndü. Tedâvisine Gülhâne Askerî Tıp Akademisinde devâm edildi. 14 Eylül 1966 günü ânî beyin kanamasıyla öldü. CEMÂL KUTAY; târihçi, yazar. 1912’de Konya’da doğdu. Orta öğrenimini Kadıköy Lisesinde tamamladı. Anadolu Ajansında muhâbirlik (1924-28), Hâkimiyet-i Milliye’de İstihbarat Şefliği ve fıkra yazarlığı yaptı. Konya’da Yeni Anadolu Gazetesi’ni ve Zaman Dergisi’ni (1928-32), İstanbul’da Halk Gazetesi’ni (1941-42), Millet Dergisi’ni (1946-1950) çıkardı. Pekçok gazete ve dergide özellikle târihî konularda yazılar yazdı. Kitap hâlinde basılan 139 eseri mevcuttur. Bunlardan bâzıları şunlardır: Türkiye İstiklâl ve Hürriyet Mücâdeleleri Târihi (20 cilt, 1957-62), Bilinmeyen Târihimiz (4 cilt, 1974-75), Târih Sohbetleri (9 cilt, 1966-68), Örtülü Târihimiz (2 cilt, 1975), Sisli Tarihimiz (2 cilt-1975), Midhat Paşanın Gurbet Hatıraları (3 cilt, 1983), Geçmişten Günümüze Türk Kitaplığı (1970). CEMÂL PAŞA; Osmanlı Devletinin son yıllarında görev alan kumandan ve devlet adamlarından. Midilli’de 1872’de doğdu. Askerî Eczâcı Mehmed Nesîb Efendinin oğludur. 1890’da Kuleli Askerî Lisesinden 1895’te de Harp Akademisinden mezûn oldu. Genelkurmay Birinci Şûbesinde bulundu. Kırklareli İstihkâm İnşâatı Şûbesinde çalışmak üzere İkinci Orduda görev yaptı. Daha sonra Selânik’teki Redif Fırkası Kurmaybaşkanlığına tâyin edilerek Üçüncü Ordu emrine verildi. Cemâl Paşa, Osmanlı Devletinin içinden sarsılıp, daha sonra yıkılmasına zemin hazırlayan meşhur İttihat ve Terakki Cemiyetinin ileri gelen reislerinden ve faal elemanlarından idi. Nitekim adı geçen cemiyetin 1899 yılında Selânik’te Talat Paşa ve arkadaşları tarafından kurulması üzerine Cemâl Paşaya, bu yıkıcı cemiyetin ordu içinde teşkilâtlandırılması ve Sultan İkinci Abdülhamîd Han gibi bir pâdişâhın, istibdat yaygaralarıyla tahttan indirilmesini sağlayacak faaliyetleri yürütmek vazîfesi verilmişti. Netîcede Cemâl, Enver, Talat ve diğer cemiyete üye paşaların yıkıcı çalışmaları etkisini gösterdi ve Sultan Abdülhamîd Han zorla tahtından indirildi. Pâdişâh’a tahttan indirildiğini bildirmek için saraya gelen heyet arasında Ermeni Aram, Yahûdî Emanuel Karasu’nun bulunması, cemiyetin vatan hâinleri ile ne derece irtibat hâlinde olduğunu açıkça göstermektedir. Cemâl Paşa, 1909’da Adana vâlisi 1912’de Bağdât vâlisi oldu. Vâliliği sırasında yaptığı zulümler ve haksızlıklar meşhurdur. Bilhassa Adana’da Ermenilerin hatırı için, Erzin Kazâsı müftîsi dâhil yüzlerce Müslümanı îdâm etti. Bu yaptığı zulümleri Hâtırât’ında açıkça îtiraf etmektedir. 1912’de Bulgarlarla yapılan muhârebede kumandan idi, ancak muvaffak olamayıp, Çatalca hattına kadar çekilmek zorunda kaldı. Aynı yıl menzil müfettişi ve ordu idâre reisi oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti hükûmeti ele geçirince, Cemâl Paşa 1913 yılında İstanbul muhâfızı yapıldı. Enver Paşa Harbiye Nâzırı olunca, Cemâl Paşa önce Nâfiâ Nâzırı, sonra da Bahriye Nâzırı oldu. Enver ve Talat Paşalara uyarak 1914’te Almanya ile yapılan ittifak anlaşmasını kabul etti. Zâten Balkan Savaşlarından büyük bir zararla çıkan Osmanlı Devleti, böylece Birinci Dünyâ Harbine sokulmuş oldu. Savaşta yüzbinlerce vatan evlâdı şehid olurken, altı asırlık Osmanlı Devleti de yıkılıp, memleket işgâl edildi. Cemâl Paşa, Birinci Dünyâ Savaşı çıktığı zaman,Harbiye Nâzırlığı yanında, İkinci Ordu kumandanlığını da üstlendi. Daha sonra Enver Paşanın emriyle Suriye’nin güvenliğini sağlamak ve Mısır’ı İngiliz istilâsından korumak vazîfesiyle Dördüncü Ordu kumandanlığına tâyin edilerek Suriye’ye gitti. Suriye’de bulunduğu sırada, krallar gibi zevk ve safâ içinde yaşadı. Halka, bilhassa şeriflere zulmetti. Bütün bunları Münevver Ayaşlı acı bir üslubla anlatmaktadır. Cemâl Paşanın burada emrindeki 12.000 kişilik orduyu Sina Çölünden geçirme teşebbüsü başarısızlıkla sonuçlandı ve ordumuzun büyük bölümü helâk oldu. 1915 senesinde Enver, Talat ve Cemâl paşalar arasında ayrılıklar çıktı. Bu ayrılık şeflik iddiâsından dolayı idi. Cemâl Paşa diğerlerinin siyâsetini tasvip etmiyor, bulunduğu yerlerde Ermenilerle işbirliği yapıyordu. Cemâl Paşa ve adamlarının Suriye’deki şeriflere ve yerli halka yaptıkları zulümler ve İngiliz câsuslarının propagandaları neticesinde Araplar arasında Arap milliyetçiliği fikri ve Osmanlı düşmanlığı hızla yayılıyordu. Cemâl Paşa bu durumda kendini kurtarmak için, Suriye’nin çeşitli bölgelerine Ermenileri yerleştiriyor ve onlarla işbirliği yapmaktan çekinmiyordu. Cemâl Paşa ile diğer paşalar arasındaki ihtilafı bilen Ermeniler, Cemâl Paşaya Suriye krallığı vâd ederek İstanbul Hükümetine isyân ettirmek istediler. Bunun için bir plan da hazırladılar. Ancak büyük devletlerin anlaşamaması sebebiyle bu plan gerçekleşmedi. Şam’da durumun aleyhine döndüğünü gören Cemâl Paşa 1917’de İstanbul’a döndü. Osmanlı Devletinin Birinci Dünyâ Harbine girmesinde olduğu gibi, mağlûbiyetinde de İttihat ve Terakki Cemiyetinin mesûliyeti büyüktür. Hükûmetin ileri gelenlerinden her biri yenilgi üzerine yurt dışına kaçtılar. Cemâl Paşa Berlin ve Münih’e gitti. Bolşevik ihtilâlcileriyle tanıştıktan sonra Rusya’ya geçti. Oradan Taşkent’e gidip, güyâ onları kurtarma faaliyetlerine girişti ise de, Enver Paşanın da Türkistan’a gelmesi üzerine oradan ayrılıp Tiflis’e gitti. Orada Ermeni komitecileri tarafından 22 Temmuz 1922’de öldürüldü. Önce Tiflis’de gömüldü ise de sonra Erzurum’a getirilerek şehitliğe gömüldü. “Plevne Savunması” adlı eseri 1898’de, Hatıraları ise 1923’te İstanbul’da basıldı. Cemâl Paşanın 5 oğlu vardı. |
|||||||||||
|
|
|
|
#254 (permalink) | |||||||||||
|
CEMÂLEDDÎN AKSARÂYÎ; Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde yetişen büyük âlimlerden ve evliyâdan. İsmi Muhammed, lakabı Cemâleddîn’dir. Babası büyük İslâm âlimi Fahreddîn-i Râzî’nin torunlarından vâiz Muhammed Efendidir. Aksaray’da yerleştiği için Aksarâyî denilmiş ve Cemâleddîn-i Aksarâyî diye meşhur olmuştur. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1388 (H. 791) senesinde Aksaray’da vefât etti. Babasından ve zamânın meşhûr âlimlerinden ilim öğrenen Cemâleddîn-i Aksarâyî, büyük âlim oldu. Bir müddet Amasya kâdılığı ve Dârülilm müderrisliği yaptı. 1366 senesinde Amasya Kazaskeri Pîr Nizâmeddîn’in vefâtı üzerine yerine tâyin edildi. Daha sonra o zaman Karamanoğullarının elinde bulunan Konya’ya gelip yerleşti. Karamanoğlu Halil Beyzâde Alâeddîn Bey, Cemâleddîn Aksarâyî’yi Konya kâdılığına tâyin etti. Konya kâdılığından sonra Aksaray’a gelen Cemâleddîn-i Aksarâyî, Zincirli-İncirli Medresesine müderris tâyin edildi. Bu medresede uzun müddet ders okutan Cemâleddîn-i Aksarâyî çok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebelerin en meşhuru Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı ve büyük âlimi Molla Fenârî hazretleridir. Büyük kelâm âlimi Seyyid Şerîf Cürcânî de onun ilim feyzinden istifâde için Anadolu’ya geldi. Fakat o, Aksaray’a gelmeden önce 1388 senesinde Cemâleddîn-i Aksarâyî vefât etti. Ervâh Kabristanındaki dergâhına defnedildi. Cemâleddîn-i Aksarâyî’nin, türbesinin yanında Ervâh Kabristanında bir dergâhı bulunuyordu. Kabristanın güneyindeki kapı civârında büyük hanlar ve kervansaraylar vardı. Hacı namzetleri buradan uğurlanırdı. Aksaray, Osmanlı Devleti sınırları içine girdikten sonraki vakıf defterlerinde, bu dergâhtan bahsedilmektedir. Cemâleddîn-i Aksarâyî, dergâhını Karamanoğulları zamânında yaptırmış, Karamanoğlu İbrâhim Bey de vakfının yürürlüğü hakkında berât vermiştir. Şimdi dergâh mevcut olmayıp, kabrin kıble tarafında kubbeli iki taş oda yapılmıştır. Eserleri: İlim ve fazîlet sâhibi, aklî ve naklî ilimlerde mütehassıs olan Cemâleddîn-i Aksarâyî, pekçok kitap yazıp, şerhler yaptı. Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Şerh-ül-Îzâh: Belâgat ve meânî ilmi hakkında Arapça iki ciltlik bir eserdir. 2) Telhis: Meânî ve Beyân ilmini anlatır. 3) Hadîs-i Erbaîn, 4)Mecma-ül-Bahreyn Hâşiyesi, 5) Mültekâ Hâşiyesi, 6) Hall-ül-Mûcez: Tıp kitabı şerhidir. 7) Ahlâk-ı Cemâlî: Ahlâk ilmine dâir bir eser olup, Sultân Yıldırım Bâyezîd Hana hediye etmiştir. 8) Kitâb-ül-Es’ileti vel-Ecvibe, 9) Beydâvî Tefsîri Hâşiyesi. CEMÂLEDDÎN EFENDİ; son devir Osmanlı âlimlerinden. Osmanlı Devletinin yüz yedinci şeyhülislâmıdır. İsmi, Mehmed Cemâleddîn’dir. Babası, Tedkikât-ı Şer’iyye Meclisi reisi Kazasker Hâlid Efendi, dedesi ise Kazasker Yûsuf Efendidir. Annesi, Abdülmecîd Han devri kazaskerlerinden Hacı Mehmed Sa’îd Efendinin kızıdır. 1848 (H.1264) senesinde İstanbul’da doğdu. 1919 (H. 1335) senesinde Mısır’ın İskenderiye şehri civarındaki Remle kasabasında vefât etti. İstanbul’da defnedildi. İlk öğrenimini mahalle mektebinde gören Cemâleddîn Efendi, babasından ve zamanının büyük âlimlerinden ilim tahsil etti. Medrese tahsilini tamamlayıp on yedi yaşındayken Rüûs-ı Hümâyûn defterine kaydolunarak kendisine maaş bağlandı. Zekâ ve dirâyeti sâyesinde ilerleyerek 1866 senesinde İbtida-yı hâriç pâyesiyle müderris oldu. 1871’de Hareket-i hâriç pâyesi alıp Şeyhülislâmlık Mektupçu Muâvinliği; 1872’de İbtidâ-yı dâhil pâyesiyle, Anadolu Kazaskerliği Mektupçuluğuna getirildi. Daha sonra Adliye Nezâreti Cezâ Mahkemesi Muharrerât Şûbe Muâvinliği ve Müdürlüğüne yükseldi. İlmiye rütbesinde ilerleyip 1877’de Süleymâniye Müderrisliği pâyesine ulaştı. 1884’te İstanbul Kâdısı; daha sonra Anadolu Kazaskeri ve 1890’da Rumeli Kazaskeri oldu. 1891 senesinde Rumeli Kazaskeri pâyesiyle Meşîhât mektupçuluğunda bulunduğu sırada üstün zekâ ve dirâyeti, aynı zamanda devrin bütün ahvâline (hallerine) vâkıf olması sebebiyle, 43 yaşındayken Şeyhülislâmlık makamına yükseldi. Aralıklı olarak on sekiz seneye yakın bu vazifede kaldı. Dört defa Şeyhülislâmlık makamına getirildi. Birinci ve ikinci şeyhülislâmlığı 17 yıl 5 ay 10 gün; üçüncü ve dördüncü şeyhülislâmlığı 6 ay 3 gün sürmüştür. Birinci ve ikinci şeyhülislâmlığı Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın, üçüncü ve dördüncü şeyhülislâmlığı ise Sultan Reşâd’ın saltanatı yıllarına rastlamaktadır. Cemâleddîn Efendi Osmanlı târihinde Ebüssü’ûd Efendi, Molla Fahreddîn-i Acemî ve Zenbilli Ali Efendiden sonra şeyhülislâmlıkta en çok kalan kimselerdendir. Cemâleddîn Efendi uzun müddet Şeyhülislâmlık vazifesinde bulunmaktan başka devrinde yaşanan birçok önemli hadiselere şâhid olmuştur. Bunlardan birisi, Sultan İkinci Abdülhamîd Hana karşı 21 Temmuz 1905 Cumâ günü tertiplenen Yıldız Suikastıdır. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, her hafta Cumâ selâmlığına Şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi ve serasker Rızâ Paşa ile birlikte çıkardı. 21 Temmuz 1905 Cumâ günü Ermeniler Yıldız Câmii önüne bir saatli bomba yerleştirerek Sultan İkinci Abdülhamîd Hana karşı suikast tertiplediler. Her şey saniyesi saniyesine hesaplanmıştı. Ancak Abdülhamîd Han hünkâr mahfelinde Şeyhülislâm Cemâleddîn Efendi ile birkaç cümle konuştu. Bu gecikme sırasında yerleştirilen bomba patladı. Böylece Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Allahü teâlânın yardımıyla, suikastten kurtuldu. Cemâleddîn Efendi de bir fâcianın önlenmesine sebeb olduğu için pâdişâhın ihsân ve iltifatını kazandı. Cemâleddîn Efendinin şeyhülislâmlığı sırasında 23 Ocak 1913 târihinde vukû bulan ikinci mühim hâdise, İttihatçıların meşhûr Bâbıâlî Baskınıdır. İttihatçılar o sırada şeyhülislâm olan Cemâleddîn Efendiyi İstanbul’dan Mısır’a sürmüşlerdir. Cemâleddîn Efendi Mısır’da bulunduğu sırada, Mısır halkı ona çok hürmet gösterdi. Cemâleddîn Efendi Mısır’da kaldığı altı yıl içinde Hâtırât-ı Siyâsiyye adındaki eserini yazdı. 1919 senesinde 72 yaşında bulunduğu sırada Mısır’ın İskenderiye şehri civarındaki Remle kasabasında vefât etti. İskenderiye’deki cenâze namazına 35.000’den fazla Müslüman katıldı. İstanbul’a getirilen nâşı Fâtih Otlukçu Yokuşundaki âile kabristanlığına defnedildi. Sonraları Otlukçu Yokuşunun tâdilatı sebebiyle mezarı Edirnekapı Şehidliğine nakledildi. CEMÂLÎ; on beşinci asır divan şâirlerinden. Adı, memleketi ve hayâtı hakkında kaynaklarda değişik bilgiler verilmektedir. Germiyanlı Şeyhoğlu Mustafa ile karıştırılmış ve Şeyhi’nin yeğeni zannedilmiştir. Asıl adının Bâyezîd ve âilesinin Akşehirli veya bir nüshaya göre Aksaraylı olduğunu Hüsrev ü Şîrîn’deki zeyl kısmına koyduğu başlıktan anlaşılmaktadır. Bursa’daki muhtelif eserlerin kitâbelerinde, onun manzûme ve târihleri bulunmaktadır. Buradan onun belli bir süre Bursa’da kaldığı anlaşılmaktadır. İlk mesnevîsini 1446 senesinde yazdığı kabul edildiğinden, Çelebi Mehmed zamânında doğduğu tahmin edilmektedir. Sultan İkinci Bâyezîd Han devrinde İstanbul’da vefât etmiştir. Edirnekapı dışındaki Emir Buhârî Tekkesinin yanındaki kabristanlıkta medfundur. Bir asra yakın yaşayan Cemâlî, Çelebi Mehmed, İkinci Murad, Fâtih Sultan Mehmed ve İkinci Bâyezîd devirlerini görmüştür. Şiirlerinde oldukça akıcı ve sâde bir dil kullanmıştır. Yaşadığı devirde Şeyhî Ahmed Paşa ve Necâtî gibi şâirlerin şöhreti bir süre sonra unutulmasına sebeb olmuştur. Cemâlî’nin Dîvân’ı henüz bulunamamıştır, ancak şiirleri mecmûalarda dağınık bir hâlde olup toplanmaya muhtaçtır. Cemâlî’nin yazmış olduğu eserlerden bâzıları şunlardır: 1.Hüma ve Hümâyûn: Gülşen-i Uşşak adıyla da bilinen bu eseri 1446 senesinde Sultan İkinci Murad adına yazmıştır. Bu durumu, eserinin mukaddimesinde gâyet açık şekilde bildirmiştir. Eser mesnevî tarzında olup “fâilâtün, fâilâtün fâilün” kalıbıyla yazılmıştır. 4630 beytten meydana gelen eserin tek nüshası, İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi, 5680 numarada kayıtlıdır. 2.Miftâh-ül-Ferec: Eseri, 1456 senesinde Fâtih Sultan Mehmed Han adına yazmıştır. Bu eseri de mesnevî tarzında yazılmış olup, 4600 beyittir. Tasavvufî bir eser olup, içinde münâcâtlar, nâtlar, dînî hikâyeleri, âyet ve hadîsleri açıklayıcı parçalar mevcuttur. Bilinen üç nüshası vardır. Bunlardan biri İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi, numara 2341’de; biri Üsküdar Selîm Ağa Kütüphânesi, Kemankeş bölümü 447 ve sonuncusu BerlinKütüphânesinde bulunmaktadır. 3. Er-Risâlet-ül-Acîbe fis-Senâyi vel-Bedâyi: Fâtih Sultan Mehmed’e ithaf edilen bu eserin yazma nüshası Türkiye kütüphânelerinde bulunamamıştır. Bilinen tek nüshası Cambridge Kütüphânesi, İslâm yazmaları ikinci kısım, 3-28 numarada kayıtlıdır. 4. Zeylü Hüsrev ü Şîrîn: Şeyhî’nin Hüsrev üŞîrîn adlı esere yazdığı zeyldir. Birçok kaynakta Şeyhî’nin, eserini tamamlamadan öldüğünü, Cemâlî’nin de bu eseri tamamladığını yazmakta iseler de, araştırmalar sonucu böyle olmadığı, bir zeyl yazdığı ortaya çıkmıştır. Âşık Çelebi ve Âli, Cemâlî’nin hangi beyitle zeyle başladığını bildikleri hâlde, bu durum uzun seneler fark edilememiştir. Zeyl, iki kısımdan ibârettir. Birincisi altmış üç beyit, ikincisi kırk altı beyit olup, tamâmı yüz dokuz beyittir. CEMİL MERİÇ; yazar ve mütercim. 12 Aralık 1917’de Hatay Reyhanlı’da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay’a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955’te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul’da vefât etti. Cemil Meriç’in ilk yazısı Hatay’da Yeni Gün Gazetesi’nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo’dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı. Eserleri: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir. Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle “Türkiye Millî Kültür Vakfı” ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin“Yılın Yazarı”, Kayseri Sanatçılar Derneğince, “İnceleme”, Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği “Yılın Fikir Eserleri” ödüllerini aldı. CEMİL SÜLEYMÂN ALYANAKOĞLU; Cumhûriyet dönemi hikâye ve romancısı. 1886 yılında İstanbul’da doğan Cemil Süleymân, askerî kaymakam Süleymân Beyin oğludur. Babasının memuriyeti sebebiyle Kalender Çeşmesi Mektebinde başlayan tahsilini çeşitli okullarda tamamladı. 1903’te Halep İdâdîsinden mezun olup Beyrut Amerikan Üniversitesi Tıp Fakültesinin hazırlık sınıfına devâm etti. İstanbul’a gelerek Tıbbiyeye girdi ve 1911’de mezun oldu. Bu arada Dârü’l-Muallimînde üç yıl kadar hocalık yaptı. Karantina İdâresinde çalıştı. Akabinde Balkan Harbine katıldı. İstiklâl Harbinde Ankara Hükûmeti emrindeki Antalya Frengi Mücâdele Teşkilâtında hizmet verdi. Cumhûriyetten sonra ise, Çanakkale ve Samsun’da Sıhhiye Müdürlüğü yaptı. 1927-1934 yılları arasında Arabistan’da, 1935-1940 arasında ise Denizyolları İdâresinde çalıştı. Bu vazîfedeyken 1940 yılında öldü. Eserleri: Timsâl-i Aşk (mensûre ve hikâyeler, 1909), Ukde (hikâye 1909), İnhizam (roman tefrikası 1909), Kadın Rûhu (roman tefrikası 1910), Siyah Gözler (roman 1911). CEMİYET; Alm. Verein, Fr. Association,İng. Association. Topluluk, toplum. Belli bir gâye için bir araya gelmiş olan topluluk, dernek. Düğün, sünnet vb. için yapılan toplantı; perişanlığın, dağınıklığın zıddı olan derli topluluk olma hâli. Resmî olanlarına daha ziyâde kurum denir.Topluluk hâlinde yaşamaya muhtâç özellikte yaratılan insanoğlu, târih boyunca yapmakta güçlük çektiği işleri başarabilmek için biraraya geldi, Cemiyetler teşkil etti. Bu cemiyetler, ekseriyetle hayırlı bir işi tahakkuk ettirebilmek için kurulduğu gibi, bâzı zamanlarda kötü maksatları gerçekleştirmek için kurulanları da oldu. Umûmiyetle insan ömrünün sınırlarını aşan ve sürekli bir gâyeyi gerçekleştirmek için kurulan cemiyetler, milletlerin hayâtında önemli bir yer tutmuştur. İslâm dîninin sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya verdiği ehemmiyet sebebiyle, daha önceki Müslüman devletlerde bulunan meslekî birlikler, hayır kuruluşları ve vakıflar gibi çeşitli cemiyetler, Osmanlılar devrinde de kurulmuş ve pekçok hayırlı hizmetler gerçekleştirmiştir. On dördüncü yüzyılın ikinci yarısından îtibâren güçlenen ve teşkilâtlanmaya devâm eden Osmanlı Devleti, devlete karşı güç meydana getirebilecek insan topluluklarını belli gâyeler etrâfında toplayarak, çeşitli cemiyetler kurdu. İsmi cemiyet olmasa da bir esnaf birliği olan Ahîlik Teşkilâtı, bunlardan ilki olarak düşünülebilir. Aynı gâye etrâfında bir araya gelen insanlarla devlet arasında anlaşmayı sağlayan kethüdâlar, devlet tarafından; kethüdâdan sonra gelen yiğitbaşı ise, esnaf veya cemiyet üyeleri tarafından seçildi. Cemiyet üyelerinin dilekleri yiğitbaşı tarafından kethüdâya, kethüdâ aracılığı ile de saraya iletiliyordu. Kuruluş ve yükseliş devirlerinde, devlet ile cemiyetlerin münâsebetleri gâyet sağlıklı bir şekilde yürüdü. İslâmiyetin birlik ve dayanışmayı emretmesi sebebiyle çeşitli unsurların birlik ve berâberlik içinde yaşadığı Osmanlı Devletinin, Hıristiyan Avrupa ile kültürel münâsebetlerin başlatıldığı 17 ve 18. yüzyıllarda, Avrupa’da meydana gelen bâzı değişiklikler Osmanlı Devletine de tesir etmeye başladı. Fransız ihtilâlinin sancılarının çekildiği dönemde Avrupa’da birçok cemiyet ortaya çıktı. Hızlı olarak kurulup gelişen mason cemiyetleri, toplumun geniş kitlelerini etkilemeye başladı. Bulunduğu çağda medeniyetin zirvesine ulaşmış olan Osmanlı Devletini yıkmaya çalışan masonlar ile birlikte hareket eden diğer azınlıklar ve yerli ihânet şebekeleri, Osmanlı ülkesinde de çeşitli adlarla cemiyetler kurmaya başladılar. Daha çok devlete karşı kitlelerin haklarını savunmak maksadı görünümüyle kurulan bu cemiyetler, toplumda nifâk tohumları ekmeye başladı. Avrupa’ya tahsil için gönderilen bâzı kimseler de bu cemiyetlere üye olarak veya aynı gâye ile yeni cemiyetler kurarak Osmanlı Devleti aleyhinde çalışmaya başladılar. Osmanlı Devletini güçlendiren yeniçeri ocağının mânevî güç kaynağı olan ve büyük velî Hâcı Bektaş-ı Velî tarafından kurulan Bektâşîlik tarîkatı, bu çeşit bozuk fikirli kimseler tarafından ele geçirildi. Hurûfî denilen kimseler, Bektâşî tarîkatının asıl temizliğini bozdular. Nihâyet Avrupa’daki mason cemiyetleriyle irtibatlı olan, İslâmiyetin emirlerine ters fikirler ileri süren sahte Bektâşîler, yeniçeri üzerinde etkili oldular. Masonluğa paralel olarak 18. yüzyılın sonlarında, sapık Bektâşîlik de büyük bir gelişme gösterdi. İkide bir başkaldıran ve halkın huzûrunu bozan yeniçeri ocağı, 19. yüzyılın ilk yarısında kaldırılınca, Bektâşî tekkeleri de kapatıldı. Bu arada mevcut ilmî gelişmeleri tâkib etmek gâyesiyle cemiyetler kuruldu. On dokuzuncu yüzyılın başında İsmâil Ferrûh Efendinin başkanlığında kurulan ve 1826’da İkinci Mahmud Han tarafından yeniçeri ocağı ve Bektâşî tekkeleriyle birlikte kapatılan Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi bunlardandır. Sultan İkinci Mahmud Hanın vefâtından sonra yeniden ortaya çıkan Bektâşîlik, Avrupa’daki mason cemiyetleriyle işbirliği yaptı. Avrupa’ya tahsil için giderek Avrupâî fikirlerin tesirinde kalan ve aydın geçinen kimseler tarafından gizlice kurulan çeşitli cemiyetler de, yaptıkları çalışmalarla Osmanlı Devletinin, pâdişâhın ve Bâbıâlî hükûmetlerinin aleyhinde bulundular. Bu arada tarîkat veya esnaf cemiyeti türünde olmayan, değişik adlarda dernekler de kuruldu. Münif Paşanın önderliğinde Avrupa’da tahsil görmüş sözde aydın bir kısım kimseler tarafından, İngiltere’deki Royal Society ile 1859’da İskenderiye’de açılan Mısır Enstitüsünü örnek alarak kurulan ve 1882 yılında zararlı yayınlarından dolayı kapatılan Mecmûa-i Fünûn dergisini yayınlayan Cemiyet-i İlmiye-i Osmânîye, bu derneklerin başında yer alır. Ayrıca daha çok üyelerin ödediği âidâtlarla yaşayan, batıda benzerlerine rastlanan, ana maksatları siyâsî olan cemiyetler kuruldu. Bunların çoğu, Osmanlı Devletini parçalamak için gayr-i müslim ve Türk olmayan kimseler tarafından kurulan gizli siyâsî cemiyetlerdi. 1865’te İstanbul’da Belgrad Ormanlarında gizlice yapılan bir toplantı, Yeni Osmanlılar Cemiyetinin ilk kuruluş teşebbüsü sayılabilir. Bu teşebbüsün Bâbıâli hükûmetince öğrenilmesi üzerine, cemiyetin başında bulunanlar Avrupa’ya kaçtılar ve İtalyan Carbonari (Karbonari) Teşkilâtını model alarak 1868’de Pâris’te Yeni Osmanlılar Cemiyetini kurdular. Önce Eyüp Medresesinde gizlice toplanan ve Fransızca olan tıp terimlerinin Türkçeleştirilmesi (Osmanlılaştırılması) için 1865’te kurulan Cemiyet-i Tıbbiye-i Osmâniye, yarıresmî özellikte olan Cemiyet-i İlmiye-i Osmâniye, Dârüşşafaka kurumunu meydana getiren Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye cemiyetleri izinle kurulmuşlardı. Böylece Tanzimât döneminde, cemiyet kurmakla ilgili kânûnî düzenleme olmasa bile örfî olarak izne bağlanmış oluyordu. Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın pâdişâh olmasından sonra îlân edilen Meşrûtiyetin ilk zamanlarında, cemiyet kurma alışkanlığı yavaş yavaş yerleşmeye başladı. 1876’da yürürlüğe giren Kânûn-ı Esâsîde de cemiyetler için bir kânûnî düzenleme getirilmedi. Bu durum cemiyetlere karşı îtimâdı sarsıyordu. Resmî vazifeli kurullar, cemiyet adıyla adlandırılabildiği gibi (meselâ Mecelle Cemiyeti), bâzan da genel kurul karşılığında cemiyet terimi kullanıldı. Cemiyet kelimesinin cezâ hukûkuna göre yasaklık arz etmesi sebebiyle, Encümen-i Dâniş ve Encümen terimlerinin kullanıldığı da oldu. Bu dönemde cemiyet adıyla kurulan kuruluşların sayısı da sınırlıydı. Cemiyet-i Tedrîsiyye-i Hayriye ve Dârüşşafaka cemiyetine benzer bir cemiyet de bunlardandı. Hayırlı işler için hükûmetten izin alınarak kurulan bu cemiyetlerin yanında, dış destekli gizli ve siyâsî cemiyetler eskisinden daha çok ve güçlü olarak kuruldu. İstanbul’da Mercan Lisesi öğrencileri tarafından 1904 yılında kurulan Cemiyet-i İnkılâbiye bunlardandır. Bu cemiyet, 1876 Kânûn-i Esâsîsini yeniden yürürlüğe koymak için hücreler biçiminde teşkilâtlanarak, Avrupa’daki Jön Türkler (Yeni Osmanlılar) ile irtibat kurup, gönderdikleri yayınları gizlice dağıtıyordu. Bu siyâsî cemiyetlerden olan, İtalyan Carbonari Teşkilâtını ve masonluk teşkilâtlarını örnek olarak alan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Osmanlı ülkesinin çeşitli yerlerinde şûbeler açtı. Bâbıâli baskını olarak bilinen bir darbeyle, idâreye hâkim olduğu 1913 yılına kadar cemiyet olarak varlığını sürdüren İttihat ve Terakki, bu târihten îtibâren meclis grubuna fırka, yâni parti olarak girdi. İkinci Meşrûtiyetin îlânından sonra meydana gelen serbestlik havasından istifâde eden pekçok gayri müslim ve Türk olmayan unsurlarla, Türk olup da Osmanlı Devletinin aleyhinde faaliyet gösteren kimseler tarafından kurulan cemiyetlerle birlikte, bâzı hayır cemiyetleri de kuruldu. 29 Temmuz 1908’de kurulan Osmanlı Uhuvvet Cemiyeti, 8 Ağustos 1908’de kurulan Osmanlı Hukuk Cemiyeti, Osmanlı Mühendis ve Mîmârları Cemiyeti, Arap asıllı Osmanlıların kurduğu Uhuvvet-i Arabiyye-i Osmâniye Cemiyeti, Fedâkarân-ı Millet Cemiyeti, Arnavud Başkım Kulübü, Cemiyet-i Milliye-i Nâciye, İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti bu dönemde kurulan cemiyetlerden bâzılarıdır. Kurulan bu cemiyetlerden çoğu siyâsî ve yıkıcı maksatlıydı. Böylece siyâset, ordu ve okullara kadar yayıldı. İlk günlerde cemiyetlerin kuruluşuna karşı çıkamıyan İttihat ve Terakki tarafından, 3 Ağustos 1909’da Cemiyetler Kânûnu çıkarıldı. O zamâna kadar örf ile kurulmasına izin verilen cemiyetler, kânunla kurulabilecekti. 8 Ağustos 1909’da, 1876 Anayasası’na eklenen 120. maddeyle Osmanlıların, hakk-ı ictimâ’a mâlik oldukları belirtildi. Bu düzenlemeye göre bölücü ve ahlâka aykırı cemiyet kurulması yasaklanıyordu. Yine bu düzenlemeye göre cemiyet kurmak için izin almaya gerek görülmüyor, fakat kurulduktan sonra hükûmete bildirilmesi emrediliyordu. Bu cemiyetlere üye olabilmek için 21 yaşında olmak gerekiyordu, yıllık âidat miktarı ise yirmi dört altını geçmiyordu. 1901 Fransız Cem |