Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Very Important Person Area > Dersler,Yıllık Ödev, Tez > Diğer Dersler

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 21-02-2008, 08:24 PM   #221 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesaj: 6,465
Üye No: 128013
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 40634
Rep Puanı : 4062685
Rep Derecesi
dojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond repute
Varsayılan


BOBSLEİGH;

Pistte bir tür kızakla yapılan yarış. Yarışlar, % 8 eğim 1200-1500 m uzunluktaki veya sun'i bir pistte iki veya dört kişilik özel kızaklarla yapılır. Bobsleigh kızaklarının altında iki çift çelik paten bulunur. Öndeki patenler bir direksiyona bağlı olup, araçta oturan sporcu tarafından kızağa yön verilir. Kızağın durdurulması, arkada bulunan ve gerektiğinde en gerideki sporcu tarafından kullanılan iki çelik krampon sayesinde olur.
İki kişilik kızakların boyu 2,7 m, ağırlığı ise 385 kg'dır. Dört kişilikler ise 3,8 m uzunluk ve 630 kg ağırlıktadır. Kayma yarışı, en gerideki sporcunun kızağı en az 15 m itmesiyle başlar. Kronometre, bu itme faslından sonra çalıştırılır.
Bobleigh, 1924'ten beri olimpiyat oyunlarına dahil bir spor dalıdır. ABD, İngiltere, İviçre, İtalya ve Kanada'da yaygın bir spordur.

BOĞA GÜREŞİ;

Alm. Stierkamf (m), Fr. Course (f.), de taureaux, İng. Bulfight. Boğa ile mücadele ve sonunda boğayı kılıçla öldürme esası üzerine kurulmuş bir spor. Boğa güreşinin başladığı yerin Girit olduğu tahmin edilmektedir. Buradan Etrüsklere ve Romalılara geçti.Sekizinci yüzyıla kadar önemini kaybeden boğa güreşi Faslılar tarafından bu yüzyılda İspanya'ya sokuldu. On beşinci yüzyılda İspanya'da milli spor olarak kabul edildi. Halen İspanyoların çok sevdikleri bir spor gösterisidir. Günümüzde, Portekiz, Kolombiya, Peru, Ekvator, Venezüella ve Fransa'da büyük rağbet gören bir spordur.
Boğa güreşinde gaye, özel olarak yetiştirilmiş bir boğanın matador tarafından "arena" denilen özel sahada yenilmesidir. Boğa güreşine çıkan kişiye, "matador" denir. Bunun çok çevik, refleks sahibi, ani kararlar verebilen, elindeki pelerini çok ustaca kullanabilen, fiziki olarak güçlü kuvvetli olması lazımdır. Güreşe çıkan boğada da cesaret, soyluluk, canlılık aranır. Özel olarak yetiştirilen boğaların hareketlerine ilk başlangıçta çok dikkat edilir. Güreşe müsait olanların, ayrılarak yetiştirilmesine itina gösterilir. Saldırıya geçmesi, sür'atli hareketi, saldırıya geçtiğindeki gözü pekliği, canlılığı bir güreş boğasında aranılan belli başlı özelliklerdir.
Boğa güreşleri Plazas de toros denilen çember şeklindeki arenalarda yapılır. Seyircilerin oturduğu sıraları boğalardan korumak için ön taraflarına görüşe mani olmayan yüksek duvar yapılmıştır. Arenaya açılan üç kapı vardır. Birinden matadorlar, diğerinden boğalar içeri girer, üçüncüsünden ise öldürülen hayvan dışarı çıkarılır.
Boğa güreşleri üç sahfada yapılır. Birinci safhada pikador denilen süvariler boğanın ilk saldırısını önlerler. İkinci safhada boğa saldırıya geçmesi için kışkırtılır. Boğanın iki omuzuna rengarenk kağıtlarla süslü üç dört çift sivri uçlu şişler saplanır. Böylece hayvan iyice öfkelenmiş olur. Son safhada artık tamamen matadorun maharetine bırakılır. Matador çeşitli oyunlar sergileyerek boğayı saf dışı etmeye çalışır. Değneğe tutturulmuş kırmızı renkli kumaşı kullanarak boğanın başını aşağıya doğru eğmesini temine uğraşır. Çeşitli artistik gösterilerin sonunda, kılıcı, boğayı öldürecek şekilde batırması ile güreş son bulur. Bazen bu işin başarılması mümkün olmayabilir. Kılıcın kırılması, matadorun boğanın boynuzları arasında parçalanması da ihtimal dahilindedir. Aslında boğa güreşi çok tehlikelidir. Fakat bütün tehlikesine rağmen heyecanla takib edilen, güreşlerin olduğu günlerde eğlenceler tertib edilen bir spordur.
Türkiye'de boğa güreşleri Artvin ve yakın çevresinde her yıl haziran ayında yapılan Kültür ve Sanat Şenliklerinde olmaktadır. Yurdumuzdaki boğa güreşleri İspanya ve diğer ülkelerde olduğu gibi, matador ile boğa arasında geçmeyip, boğa ile boğa karşılaştırılarak yapılır. Güreş meydanından diğer boğayı boynuzlarıyla tehdit eden ve kaçıran boğa galip sayılır. Birinci gelen boğanın sahibine oldukça yüklü armağan verilir.



BOĞAZ;

Alm. Kehle, Fr. gorge (f.), İng. throat. Kafatası alt kısmından başlayıp alt gırtlak kıkırdağı hizasında yemek borusu ile birleşen, duvarlarını kasların teşkil ettiği sindirim sisteminin ağızdan sonraki ikinci ünitesi. Boğaz, yaklaşık 12 cm uzunluktadır. Arka boğaz duvarı yassı ve dik biçimdedir. Buraya hiçbir kanal açılmaz. Boğaz; ön yukarı kısımda burun boşluklarının arka kısmına, ön ortada ağız boşluğuna, en aşağı kısımda da gırtlak boşluğuna açılır.
Boğazın ağız boşluğu ile birleştiği yerde bademcikler bulunur. Yine boğazın çatısında boğaz adenoitleri denilen küçük ve bademcik yapısındaki bezler vardır. Boğazın üst kısmında yan duvarlarda, orta kulağa açılan bir boru bulunur. Burun ve ağız kapatılıp akciğerler zorlanarak hava dışarı verilmek istendiğinde hava bu kanaldan geçip kulak zarına tazyik yapabilir. Kulağa damlatılan ilaçlar bu kanaldan (östaki borusu) boğaza akabilir.
Boğazın orta kısmında solunum yolu ile yemek yolu kesişmektedir. Yeni doğan bir çocukta gırtlak dil kökünden daha yukarıda olduğu için bebek süt emerken bir taraftan da nefes alabilir. Çünkü içilen süt, gırtlak kıkırdağı örtüsünün yan kısmından geçip yemek borusuna ulaşmakta ve böylece hava yollarına gitme tehlikesi olmamaktadır. Erişkinlerde ise gelişme ilerledikçe gırtlak da aşağıya inmekte, böylece yemek yoluyla hava yolu kesişmektedir. Erişkinlerde yemeğin hava yollarına gitmemesi için bazı refleksler harekete geçer ve yemeğin hava borusuna gitmesini önler.
Yutma olayı ve yutma refleksleri:
1. Yumuşak damak yukarı kalkar, geriler ve boğaz arka duvarına dayanarak yukarı hava yollarıyle yemek yollarını birbirinden ayırır. Bu refleks sayesinde yenilen yemek ve içilen sıvıların burundan gelmesi önlenmiş olur.
2. Ağız kökü kasları kasılarak gırtlak iskeleti yukarı çekilir. Böylece bebeklerde olduğu gibi yenilenler gırtlak örtüsünün yanlarından geçer.
3. Gırtlak örtüsü gırtlak ağzını kapatarak aşağı hava yollarıyla yemek yolunu tamamiyle ayırır.
Boğazın, solunum sistemiyle ilgili hastalıkları mühimdir. Bazı enfeksiyon ajanlarına bağlı olarak ortaya çıkan boğaz ve ses telleri iltihaplarından gırtlak kanserine kadar ortaya çıkan ekseri hastalık tablosunun en dikkati çeken belirtisi ise, ses kısıklığıdır. Ses kısıklığı olan kimselerde özellikle tedaviye direnç gösteren vak'alarda çok dikkatli muayene ve tetkik yapılmalıdır.
Sindirim sistemini ilgilendiren boğaz hastalıklarında en mühim bulgu yutma zorluğudur. Yutma zorluğunda, yakın temas dolayısıyla solunum sisteminin üst kısmını ilgilendiren hastalıklar da akla gelebilir. Yutma zorluğu, boğaz ağrısıyla birlikte olabilir veya sadece ağrısız mekanik bir zorluk hissedilebilir. Bunlar arasındaki ayırımı hekime bırakmalı ve hasta tetkikten kaçmamalıdır.



BOĞAZ İLTİHABI;

Alm. Halsentzündung (f.), Fr. Infection (f.) de la gorge, İng. Throat infection. Genellikle boğazın kızarması, şişmesi, ağrılı yutma ve boğazda ifrazat artması ile seyreden bir hastalık. Boğaz iltihapları genellikle "Farenjit" olarak adlandırılabilir. Farenjit kendi başına bir hastalık olabildiği gibi; kızıl, nezle, kızamık gibi hastalıkların belirtileri arasında da bulunabilir.
Tütün kullanmak, çok tozlu yerlerde kalmak, duman, tahriş edici gazlar, hava değişiklikleri, çok kuru hava ve benzeri atmosfer durumları boğazı tahriş ederek iltihap meydana gelmesine sebeb olabilmektedir. Belli yiyeceklere karşı hassas olan kişiler, bu yiyecekleri yedikleri zaman yine boğazları tahriş olabilir. Boğazın iltihapları, kulaklarda da ağrı yapar. Çünkü boğaz lenf bezlerinin ve boğaz örtüsünün şişmesi kulağa giden östaki borularını tıkar. Streptokok cinsi bakterilerle meydana gelen boğaz iltihaplarında, boğazı kaplayan ince bir iltihabi zar ortaya çıkar. Böyle durumlarda hemen antibiyotik tedavisi başlamalıdır.
Yapılacak işler: Farenjit, başka bir hastalığın seyrinde meydana gelmiş veya başka bir hastalığın başlangıcı değilse ve ciddi bir iltihabi durum yoksa, belirtilere göre tedavi yapılır. Bu günlerde dinlenmeye dikkat etmeli, kafi miktarda sıvı almalıdır. Ağızda eritilen pastiller, boğazı yumuşatarak fayda sağlayabilirler. Antibiyotik ihtiva eden pastiller alınmamalıdır. Bunlar ağızdaki faydalı mikropları da öldürerek, mantar ve virüslerin iltihaplarına zemin hazırlayabilirler.



BOĞAZİÇİ;

Alm. Bosporus (m.), Fr. Bosphore (m.), İng. Bosphorus. Karadeniz ve Marmara denizi arasındaki boğazın Asya ve Avrupa kıyılarının tamamına verilen isim. Şimdi batı dillerinde kullanılan ve aralarında küçük teleffuz farkları bulunanBosphorus, "öküz geçidi" manasına gelen eski Yunanca bir kelimedir. Türk kaynaklarında Boğaziçi; Halic-i bahr-i rum, Halic-i bahr-i siyah, Halic-i Konstantiniye, İskender Boğazı, Konstantiniye Boğazı, Merecü'l-bahreyn, Mecma'ül-bahreyn, İslambol Boğazı ve Boğaz kelimeleriyle isimlendirilmiştir.
Boğaz'a ait muhtelif ölçüler; İstanbul Boğazının kuzeyden güneye (Kavukburnu-Ahırkapı Feneri) uzunluğu 32,2 kilometredir. Boğazın genişliği ise, büyük değişiklikler gösterir. En geniş yeri Anadolu feneri ile Rumeli feneri arası 3600 m ve en dar yeri de, Rumeli Hisarı-Anadolu Hisarı arasında olup 698 metredir.
Boğaziçi akıntıları çok eski devirlerden beri gemilerin seyrini etkilediği için bu çevrede yaşayanların dikkatini çekmiştir. Karadeniz'den Marmara'ya olan üst akıntının ortalama hızı 0,90 km/h ise de, Kandilli önlerinde bu akıntının saatteki hızı 5 km/h'e kadar yükselmektedir. Çok şiddetli güney rüzgarı olduğu zaman bu üst akıntı kısmı ortadan kalkar ve gemicilerin orkoz dedikleri kuzeye doğru hafif bir akıntı meydana gelir.
Boğaziçi'nde üst akıntıdan başka bir de Marmara'dan Karadeniz'e alt akıntı vardır. Üst akıntıya nazaran az sür'atli olan bu akıntı, Kuzguncuk'ta saatte 1,22 metre ile azami hızını kazanır. Bu akıntılara göre Boğaziçi'nin tuzluluk oranı alt ve üstte farklıdır. Karadeniz'den gelen suların tuzluluk oranı binde on yedi, Marmara'dan gelen suların tuzluluk oranı ise binde otuz beştir.
Boğaziçi'ne ait milattan önceki kaynaklarda en tafsilatlı bilgiler Herodot, Polybios, Strabon, Plinius, Arrlan ve Philostratos'da bulunduğu gibi Bizanslı yazar Dionysisos'un eserlerinde de çeşitli bilgilere rastlanmaktadır.
Türkler ise, İstanbul'un fethinden çok önce Boğaziçi ile alakalanmışlar ve burada tahkimata girişmişlerdir. Yıldırım Bayezid devrinde Anadolu Hisarı, fetihden az önce de Rumeli Hisarını inşa ettirmişlerdir. İstanbul'un fethi ve Karadeniz'in bir iç deniz haline gelmesinden sonra Boğaz'da tahkimata fazla önem verilmemiş, zaman zaman bu hususda çeşitli tedbirler alınmakla yetinilmiştir.
Boğaziçi, muhtelif devirlerde muhtelif değişiklikler geçirdi. Mimarisi, nakil vasıtaları ve hayat tarzı bakımından görülen değişiklikler, tarihi açıdan ehemmiyet taşır. Boğaz içinde görülen bu değişiklikler, hala canlı tarih olarak mevcudiyetlerini muhafazaya çalışmaktadırlar.
Rumeli ve Anadolu yakası dahil, Boğaziçi'ni süsleyen semtler şunlardır:
Tophane: Galata'dan Fındıklı'ya kadar sahildeki semte verilen isimdir. Burası bol ağaçlık ve şehre yakın olması hasebiyle tarihte en erken gelişmeye başlamış mıntıkadır. Zamanımızda ise İstanbul'un ticaret merkezi durumundadır. Kılıç Ali Paşa Külliyesi, Nusretiye Camii semtin mühim sanat eserlerindendir. Vaktiyle burada bulunan yalılar, meşhur yangınlar neticesi kaybolmuştur.
Salı Pazarı ve Fındıklı: Tophane'nin devamı olan Fındıklı, Kabataş'a kadar devam eder ve Salı Pazarı, Tophane ile sınır kabul edilir. Vaktiyle salı günleri burada kurulan pazardan dolayı semte Salı Pazarı; Fındıklı'ya ise buradaki bir dere yatağında fındık ağaçlarının bolluğu dolayısıyla bu isim verilmiştir. Tophane gibi şehrin ilk imar edilen semtlerindendir. Uzun yıllar boyunca burada birçok cami, medrese, mektep, çeşme ve hamam inşa edilmiştir. Uzun müddet ilmiye sınıfına birçok ilim adamı yetiştiren bu semtte halen Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi bulunmaktadır.
Kabataş: Fındıklı ile Dolmabahçe arasındaki mahallelerden meydana gelir.Semt ismini, Köse Kethüda olarak bilinen Mustafa Necib Çelebinin buradaki sahilhaneyi tamiri esnasında çıkan ve yontularak iskeleye yapılan taştan aldığı söylenilmektedir. Eskiden bağlık ve bahçelik olan semtte, Bağodaları Mescidi, Kabataş Camii ve Hekimoğlu Ali Paşanın yaptırdığı bir çeşme mevcuttur.
Dolmabahçe: Kara Bali bahçeleri ile Beşiktaş bahçeleri arasında ve 1614'te Halil Paşanın ikinci kaptanlığı sırasında, Sultan Birinci Ahmed'in emri ile doldurulmuş ve bu isim verilmiştir. Evliya Çelebiye göre kayık ve mavnalarla taşınan kum, taş vs. ile cirit oynanabilecek bir alan doldurulmuştur. Sultan İkinci Selim devrinden sonra yaptırılan köşk ve saraylar, Sultan Birinci Abdülhamid zamanında şark tarzında, zeminden tavana kadar çinilerle süslenmiştir.Sultan Üçüncü Selim, Beşiktaş sahil sarayını yaptırmış ve 1854'te yıktırılan bu sarayın yerine Sultan Abdülmecid tarafından bugünkü Dolmabahçe Sarayı inşa ettirilmiştir.Yine aynı semtte bulunan Bezm-i Alem Valide Sultan Camii ve bunun karşısındaki sebil de Hacı Mehmed Emin Ağa tarafından yaptırılmıştır.
Beşiktaş: Tabii güzelliği olması sebebiyle çok eski zamanlardan beri hususi bir ehemmiyeti vardır.Semtin ismi, Kaptan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşanın gemilerini bağlamak için sahile yaptırdığı 5 taştan gelmektedir.
Beşiktaş, Osmanlı Devletinin her devrinde itibar görmüş bir semttir. Sultan Birinci Ahmed'den itibaren bu semte muhtelif sahil sarayları, kasırlar ve köşkler inşa edilmiştir. Burada bulunan Beşiktaş sahil sarayı 1678'de inşa edilmiş ve Dolmabahçe Sarayının inşasına kadar ehemmiyetini korumuştur. Çırağan Sarayı ise ilk defa Sultan Dördüncü Murad, ikinci defa Sultan Üçüncü Selim devrinde inşa edilmiştir. Dolmabahçe Sarayının inşasından sonra burası da ikinci plana düşmüş, Meclis-i Mebusan olarak kullanılan saray 1909'da şüpheli bir yangın neticesinde yanmıştır.
Osmanlı devrinde İstanbul'un en mamur semtlerinden olan Beşiktaş'ta o devirden kalma 20 cami ve mescit vardır. Şimdiki Yıldız Parkının girişindeki Hamidiye Camiini, Sultan İkinci Abdülhamid Han 1891 senesinde inşa ettirmiştir.
Ortaköy: Önceleri Yahudi ve Rum mahallesi olan semt, Kanuni Sultan Süleyman devrinde Türklerin buraya iskan edilmeleri ile gelişmiştir. On yedinci asırdan itibaren, devlet erkanının inşa ettirdikleri sahil sarayları ile tamamen mamur hale gelmiştir. Ortaköy Camii ise, Sultan Abdülmecid tarafından 1854-55'te inşa ettirilmiştir.
Kuruçeşme: Tezkireci Osman Efendi Camiinin inşası sırasında su yolları bozulan çeşmeden ismini almıştır. Havasının ve suyunun güzelliği ile meşhur olan semtte birçok köşk ve saray vardır. İskelenin karşısında 150 m açıkta bulunan Serhisbey Adası halen yüzme havuzu olarak kullanılmaktadır.
Arnavutköy: Vaktiyle buraya yerleştirilen Arnavutlardan bu ismi aldığı söyleniyorsa da, ahalisinin ekseriyeti Rum ve Yahudidir. Evliya Çelebi 1000 kadar hanenin olduğunu ve Müslüman bulunmadığını kaydeder. Semtte bulunan çeşme, Sultan Selim, Tevfikiye Camii ise Sultan İkinci Mahmud tarafından inşa ettirilmiştir.
Bebek: Akıntı burnunun kuzeyindeki bu koy ismini, Fatih Sultan Mehmed'in buraya tayin ettiği ve lakabı Bebek olan bölük başından almıştır.Sultan Birinci Selim zamanında hasbahçe olan Bebek, zamanla buraların ihmal edilmesiyle 18. asırda ayak takımının sığındığı yer olmuştur. Bu asırdan sonra semtin imarı için harekete geçilmiş, bu maksatla, Bebek Camii ve birçok dükkan inşa olunmuştur.
Rumeli Hisarı: İsmini Fatih Sultan Mehmed'in fetihten önce inşa ettirdiği hisardan alır. Bebek ve Baltalimanı koylarının arasındaki yüksek bir mevkidir. Evliya Çelebi burayı, bağ ve bahçesiz, kayalık, 1000 kadar evden ibaret bir mahalle olarak tasvir eder.
Baltalimanı: İstanbul'un fethi sırasında kaptan-ı derya olan Baltaoğlu Süleyman Beyin gemileri burada inşa etmesinden bu ismi almıştır.Halen Kemik Hastanesi olarak kullanılmakta olan Reşid Paşa yalısı da buradadır.
Emirgan (Mirgun): Sultan Dördüncü Murad'ın Revan Seferi sırasında kendisine yol gösteren Emirgüne'ye burada bir kasır tahsis edilmesi sebebiyle bu ismi almıştır. Semt, Sultan Birinci Abdülhamid devrinde gelişmeye başlamıştır. Zamanımızda Emirgan Korusu, yaz aylarında İstanbulluların piknik için en fazla gittikleri yerlerdendir.
İstinye: Tabii bir liman olarak çok eskilerden beri meşhur olan semt, 16. asırdan itibaren gelişmeye başlamıştır. Evliya Çelebi zamanında koy'un ağzında bir misafirhane bulunuyordu. Cezayirli Gazi Hasan Paşanın devrinde kurulmuş olan tersane günümüzde kaldırılmıştır.
Yeniköy: Kanuni Sultan Süleyman devrinde kurulmaya başlanan bu köyü Evliya Çelebi Seyahatnamesinde 3000 haneli bir mahal olarak anlatır. Sultan İkinci Mahmud devrinde, Osmanlı mimarisinin zarif örnekleri olan yalılar ve köşkler inşa edilmiştir. Ayrıca, çileğiyle de meşhurdur.
Tarabya: Bu koy da İstinye gibi çağlar boyunca ticari bir merkez olmuştur. Sultan İkinci Selim devrinde yalnızca balıkçı kulübeleri olan semtte padişaha ait bir köşk inşa edilmesiyle gelişmiştir.
Sarıyer: Semt ismini burada medfun "Sarı Baban" namındaki bir zattan aldığı söylenirse de, bakır ihtiva eden ve sarı renkte görünen bir yardan aldığı da rivayet edilir. Sarıyer güzel havası ve şifalı suları ile meşhurdur. Mevcut Kestane Suyu, Çırçır Suyu, Fındık Suyu, Hünkar Suyu, Şifa Suyu bu semttedir. Ayrıca semtin mesire yerleri de meşhurdur.
Rumeli Kavağı: Sultan Dördüncü Murad devrinde, Rus Kazaklarının saldırılarını durdurmak üzere inşa edilen hisar ile ehemmiyet kazanmıştır. Evliya Çelebi kale içinde muhafızlara ait 60 evin bulunduğunu kaydeder. Kale günümüze ulaşmamıştır. Kale günümüze ulaşmamıştır. Halen geniş bir kısmı askeri bölge olan semtte güzel mesire yerleri vardır.
Anadolu Kavağı: Osmanlılar devrinde bazı yolları ve askeri istihkamları ihtiva eden önemli bir bölgedeydi. Semtte bulunan kale Dördüncü Murad Han zamanında tamir ettirilmiştir. On yedinci asırda kalabalık bir bölge olan bu semtte, 3 tane cami vardır. Evliya Çelebi, limanında her zaman 300 geminin bulunduğunu yazar. Bu semtin de Rumeli Kavağı gibi çok geniş bir kısmı askeri bölgedir.
Beykoz: Boğaziçi'nde, Servi Burnunun kuzeyinde bulunan bu semtin ismi, Osmanlı Devletinde, Kocaeli valilerinin karargahı olmasından gelmektedir. Balıkçılık gelişmiştir. Kalkan balığı oldukça meşhurdur. Ayrıca mesireleri de çok itibar edilen yerlerdir.
Paşabahçe: Önceleri sadece Hıristiyanların oturdukları bir semt olan Paşabahçe'ye, Sultan Üçüncü Mustafa devrinden itibaren Müslümanlar yerleşmeye başlamışlardır. Burada bulunan Şişe-Cam Fabrikasının ekonomimizde önemli bir yeri vardır.
Kanlıca: Bu semt adını, burada yerleşen ve Kanglı denilen eski bir Türk kabilesinden almıştır.Sütü ve yoğurdu meşhur olan Kanlıca, bilhassa mesire yerleri ile Boğaziçi'nin güzide semtlerindendir.
Anadolu Hisarı: Sultan Yıldırım Bayezid'in Boğaz'ı kontrol etmek üzere yaptırdığı hisardan ismini almıştır. Göksu ve Küçüksu mesireleri ile meşhur olan semt, baharda pikniğe gelenlerle dolar.
Kandilli: İsmini bir rivayete göre Sultan Dördüncü Murad'ın Revan Seferinden dönüşünde bir şehzadesinin buradaki bir köşkte doğması ve burada tertib edilen, yedi gece süren kandil donanmasından almıştır. Asırlar boyunca padişahların çok itibar ettikleri Kandilli, sonraları Fransız ve İngilizlerin oturdukları bir yer olmuştur.
Vaniköy: Sultan Dördüncü Mehmed'in ikinci hocası olan Vani Mehmed Efendiden ismini almıştır. Şimdi rasathanenin bulunduğu tepede, 1911 senesine kadar yangını haber veren toplar atılırdı.
Çengelköy: Burada gemi çapalarının yapılmasından dolayı bu ismi almıştır. Çengelköy'ün başlıca mesiresi olan Havuzbaşı, Beylerbeyi ile huduttur. Burada Şeyh Nevres Tekkesi bulunmaktadır. Ayrıca 1872'de inşa edilen Kuleli askeri Lisesinde halen öğretim devam etmektedir.
Beylerbeyi: Sultan Üçüncü Murad devri beylerbeylerinden olan Mehmed Paşanın sahil sarayının yerine yapılan saraya verilen ismin bütün semte genişlemesinden bu ismi almıştır. Bu sarayı 1865'te Sultan Abdülaziz Han yeniden baştan başa mermer olarak inşa ettirmiştir.
Kuzguncuk: Adını, Fatih Sultan Mehmed devrinde buraya yerleşen Kuzgun Baba adlı bir veliden alan semt, önceleri daha ziyade Rum ve Yahudilerle meskundu. Fakat inşa edilen cami ile Müslümanların da itibar ettikleri bir semt olmuştur.
Hayatta ve Sanatta Boğaziçi
Boğaziçi, İstanbul'dan tamamen farklı, fakat ondan ayrı düşünülemeyen, bir güzellikler bölgesidir.Her semtin ayrı hüviyete sahip olmasına rağmen yine de bir bütün teşkil etmesi, oradaki hayatın ve hatıraların bir terkibidir. İstanbul'un fethinden sonra meydana gelen bu terkip, tamamen Müslüman Türkün eseridir. 1100 sene süren Roma ve Bizans medeniyeti burada böyle bir bütün teşkil edemedi.
Türk İslam medeniyeti, Boğaziçi'ne İstanbul'dan 60 sene önce yerleşti. Anadolu yakasındaki bazı köylerin kuruluşu bu zamana rastlar. Fetihten sonra Boğaziçi'ne iskanların başlaması, dünyada eşi olmayan bir güzelliğin ortaya çıkmasına sebeb oldu. Batılı bir şairin; "Yer ve gök arasında dalgalanan en güzel çizgi budur." dediği, yeşil ve mavinin en nefis tonlarının bulunduğu Boğaziçi, Osmanlı Türkünün eseri olarak şenlendi. Boğaziçi'ne Türklerin bu kadar değer vermesi, iki taraftaki dağların arasında boğazın ihtişamla akmasının, Orta Asya'daki eski yurtlarını hatırlatması olabilir.
Boğaziçi gibi eşsiz güzellikler diyarının edebiyatımızdaki tesirleri de mühimdir. İstanbul'da yaşayıp da burası ile ilgili şiir yazmayan şairimiz yok gibidir.
On yedinci asırda yaşayan Nev'izade Atai, Alemnuma adlı eserinde boğazı tasvire çalışmıştır. Şair, sandal sefalarını, mesireleri anlattıktan başka, semtleri ayrı ayrı işlemiştir. Şair Fenni (17. asırbaşı) Sahil-name adlı manzum eserinde,Galata'dan başlayıp, Kavaklardan geçerek Üsküdar'a kadar her semte bir beyit tahsisi ile Boğaziçi'ni tasvire çalışmıştır. Şiirde 63 beyit vardır.
Divan şiirinde önemli bir yeri olanBoğaziçi, gazellerde, kasidelerde gayet canlı olarak anlatılır. Şiirlerde Boğaz'ın anlatılması an'anesi,Nedim, ŞeyhGalib,Enderuni Vasıf, Enderuni Fazıl'dan başlayarak kesintisiz günümüze kadar devam etmiştir.
Tanzimattan sonra Boğaz daha ziyade roman ve hikayelere malzeme teşkil etmiştir.
Nazım, Zehra adlı romanına uzun bir Boğaz tasviriyle başlar. Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu adlı romanında Göksu'daki mesireleri anlatan uzun pasajlar bulmak mümkündür. Aynı yazarın Bir Yazın Tarihi adlı eserindeki olaylar Çubuklu'daki bir yalıda geçer. Mehmed Rauf, boğazın daha alafranga kısmı olan Büyükdere ve Tarabya'yı hikayelerinde dekor olarak kullanır.Hüseyin Rahmi Gürpınar, Cadı adlı eserinde Rumelihisarı ile Baltalimanı arasındaki yolların esrarlı havasını anlatır. Halide Edip Adıvar'ın Tatarcık'ında günün muhtelif saatlerindeki Boğaz manzaraları resimleştirilir. Ayrıca Yakub Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Ahmed Rasim, Safveti Ziya, Ruşen Eşref ve Abdülhak Şinasi de Boğaziçi'nden canlı manzaralar tasvir ederler. Hatta Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi Yalıları ve Boğaziçi Mehtapları adlı eserleri bu bakımdan dikkat çeker.
Günümüz şiirinde Boğaz'ı beş asırlık ihtişamıyla, en güzel haliyle yaşatan Yahya Kemal Beyatlı olmuştur. Saatten saatte değişen rengi, suyun akışı ve asırlar boyunca Boğaziçi'ne sinen Türk zevki Yahya Kemal'in şiirlerinde görülebilir.



BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ;

Alm. Bosporusbrücke (f.), Fr. Le Pont (m.) du Bosphore, İng. Bosphorus bridge. Asya ve Avrupa kıtalarını, İstanbul Boğazı üzerinde birleştiren köprü. Anadolu yakasında Beylerbeyi'nden başlar, Avrupa yakasında Ortaköy'den geçer, Mecidiyeköy'de sona erer.Yirminci yüzyılda iki kara parçasını birbirine bağlayan on büyük asma köprü vardır. Bunlardan bazıları Boğaziçi Köprüsünden önce yapılmış ve uzunlukları daha fazladır. Fakat iki kıtayı birleştiren Boğaz'ın güzel mavilikleri arasında inci gibi asılan iki köprüden biri Boğaziçi diğeri ise Fatih Sultan Mehmed Köprüsüdür.
Milattan önce 513 yılında Pers Hükümdarı Dara, Boğaz'ın en dar yeri olan Anadolu Hisarı ile Rumeli Hisarının bulunduğu yerde gemileri yan yana dizdirerek bir köprü yaptırmıştı. Bu köprüden seksen bin askerini Boğaz'ın karşı yakasına geçirdi. Bu esasında köprü olmayıp sadece geçiş için kullanılan yüzen araçlardan yapılan bir geçitti.
Anadolu hakimiyetinden Rumeli topraklarına fetih için geçen Türkler Boğaz'ı rahat geçebilmek için köprü yapmayı düşünmüşlerdi. Yıldırım Bayezid'in yaptırdığı Anadolu Hisarı, Fatih Sultan Mehmed Hanın yaptırdığı Rumeli Hisarı, gelecekteki köprü yapımının bir ön hazırlığı idi. Fakat o gün için bu hisarlar Boğaz'ın giriş-çıkışını kontrol eden ve iki tarafta hakimiyeti sağlayan muhteşem kalelerdi.
Daha sonraki senelerde askeri bakımdan faydalı olacağını düşünenler, köprünün yapılmasını fiiliyata çıkaramadılar. Hatta İtalya'nın büyük ressamı Leonardo Da Vinci Boğaz'ın iki yakasını birleştiren açılır kapanır bir köprü yapımını o zaman Osmanlı Sultanı olan İkinci Bayezid'e teklif etmişse de yapım için teşebbüse geçiş olmadı. O zaman için köprü üzerinde durulmamasının esas sebebi Osmanlıların Akdeniz ve Karadeniz'de mutlak hakim olmalarıydı.
Aradan geçen uzun zaman ve Boğaz'a konan buharlı gemilerin çalıştırılması köprü fikrini tekrar gündeme getirdi. Boğaz Köprüsüne askeri bakımdan büyük ihtiyaç duyulmaya başlanmasından dolayı Sultan İkinci Abdülhamid Han "Bosphorus Railroad Company"ye köprü projesi hazırlattı. Hazırlanan projeye göre ahşaptan yapılacak, kuleleri bulunacak, geceleri ışıklandırılıp üzerinden demiryolu geçecekti. Fakat siyasi hadiseler ve tahttan indirilmesi, teşebbüsün tasarı halinde kalmasına sebeb oldu.
Cumhuriyet devrinde Boğaz'ın iki tarafından trafiğin fazlalaşması Boğaz Köprüsünün bir an önce yapılması gerektiği fikrine ağırlık kazandırdı. İlk ciddi teşebbüs 1953 yılında yapıldıysa da 1969 yılına kadar bu iş neticelenmedi. 1969 yılında Boğaz Köprüsü inşası "Hochtief-Cleveland" İngiliz-Alman firmasına ihale edildi. Asya ve Avrupa'yı birleştirecek, yüzyıllardır insanlığın hayalini gerçekleştirecek köprünün temeli, 20 Şubat 1970 günü devrin başbakanı Süleyman Demirel tarafından atıldı. Üç seneyi aşkın çalışmalardan sonra 30 Ekim 1973 günü beş yüz bin kişinin katıldığı muhteşem bir törenle açıldı. Bu büyük eser 39 ay 19 günde bitirilmiş ve çevre yolları dahil o zamanın parasıyla iki milyar seksen milyon liraya mal olmuştu.
Dünyadaki yapılan asma köprüler, ayakları arasındaki uzaklığa göre sıralanır. Boğaz Köprüsünün ayakları arasındaki uzunluk 1070 metredir. Buna göre asma köprülerin arasında Avrupa'da üçüncü, dünyada yedincidir. Boğaziçi Köprüsünden önce gelen diğer köprüler şunlardır: İngiltere'de Humber Köprüsü (1410 m), New York'daki Verrazano Köprüsü (1298 m), San Fransisko'daki Golden Gate Köprüsü (1280 m), Michigan'daki Mackinac Köprüsü (1158 m), Japonya'daki Miami Bisanseto (1100 m). Boğaz Köprüsü'nün toplam uzunluğu 1560 metredir.
Ortaköy'deki kule temelleri için deniz seviyesinden 24 ve 17 m Beylerbeyi'ndeki kule temelleri için 5 ve 12 metre aşağıya inilmiştir. Ana kabloları taşıyan yüksek kuleler 165 metre yüksekliğiyle İstanbul'un en yüksek yapısıdır. Ana kablolar 58 cm çapında olup, 19 bükümlüdür. Kule ayakları tabanda 7x5,20 metre, tepesinde ise 7x3 metredir.
Boğaz Köprüsünün açılış tarihinden itibaren 31.6.1992 tarihine kadar üzerinden geçen araç sayısı ve elde edilen gelirler.
Yıl Araç Sayısı Gelir
31.10-1973-31-10-1974 5.641.568 163.049.667
31.10-1974-31-10-1975.........8.148.714.........261.002.591
31.10-1975-31-10-1976.......11.114.831.........363.696.446
31.10-1976-31-10-1977.......13.837.025.........494.361.233
31.10-1977-31-10-1978.......13.619.268.........759.130.099
31.10-1978-31-10-1979.......13.217.184.........735.395.777
31.10-1979-31-10-1980.......13.650.209.........997.567.103
31.10-1980-31-10-1981.......14.686.783......1.962.307.935
31.10-1981-31-10-1982.......16.787.472......2.502.130.446
31.10-1982-31-10-1983.......18.361.772......3.767.334.269
31.10-1983-31-10-1984.......18.981.548......8.388.171.905
31.10-1984-31-10-1985.......18.798.761....16.188.721.302
31.10-1985-31-10-1986.......22.082.576....24.045.951.965
31.10-1986-31-10-1987.......23.887.179....34.486.080.272
31.10-1987-31-10-1988.......25.412.459....57.176.778.585
31.10-1988-31-10-1989.......25.955.203...103.731.785.450
31.10-1989-31-10-1990.......25.455.070...143.021.459.000
31.10-1990-31-10-1991.......22.792.313...225.913.995.000
31.10-1991-31-06-1992.......16.309.139...175.389.720.000
(Not: 2 Kasım 1992 tarihli Karayolları 17. Bölge Müdürlüğünün verilerine göre)

dojehist is offline  
Eski 21-02-2008, 08:26 PM   #222 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesaj: 6,465
Üye No: 128013
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 40634
Rep Puanı : 4062685
Rep Derecesi
dojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond repute
Varsayılan


BOĞAZLAR;
Alm. Bosporus (m.) u. Dardanellen (pl.), Fr. Bosphore (m.) et Dardanelles (pl.), İng. Bosphorus and Dardanelles. Dünya siyaseti bakımından çok önemli olup, bilhassa iki yüz yıldır siyasi nüfuzun ve egemenliğin çarpıştığı bir yer durumuna gelen İstanbul ve Çanakkale boğazları. Doğu ile batı, güney ile kuzey arasında bir menfaat çarpışmasının kalbi, uzun zaman hep bu boğazlar olmuştur.
Çanakkale Boğazında, Karadeniz hakimiyeti için çok eski devirlerde de çeşitli savaşların olduğu görülmektedir. M.Ö. 512'de Pers Kralı Dara, İskitlerin peşinden batıya ilerlerken İstanbul Boğazının en dar yerine (Rumeli Hisarının bulunduğu yer) sallardan meydana gelen bir köprü kurdu. Pers-Yunan savaşında ise, Kserxes I, Çanakkale Boğazında kurduğu köprü ile Avrupa'ya geçti (M.Ö. 480). Bu olaydan 116 sene sonra Büyük İskender'in kuvvetleri yine bu yerden Anadolu yakasına geçirilmişti. Bu tarihten Doğu Roma İmparatorluğunun kurulmasına kadar Boğazların pek önemi olmadı. 672 yılında İslam donanması Çanakkale Boğazını geçerek Haliç'e kadar sokuldu. Dokuzuncu yüzyıla kadar devam eden İslam akınları karşısında İstanbul Boğazı Haçlı ordularına geçit yeri oldu. Dördüncü Haçlı Seferinden sonra Boğazların hakimiyeti Venediklilerin eline geçti. Çok geçmeden Boğazların hakimiyetinde Cenevizliler de rol oynamaya başladılar. On dördüncü yüzyıl ortalarına kadar devam eden Venedik-Ceneviz hakimiyeti bu yüzyılda yerini Türklere terk etti.
1332'de Aydınoğlu Umur Bey Gelibolu'yu iki defa kuşatma altına aldı. 1356'da ise Osmanlı Sultanı Orhan Beyin oğlu Süleyman Paşa, Gelibolu ve Bolayır'ı ele geçirerek Avrupa topraklarına ayak bastı. Rumeli'deki fetihler birbirini takib ediyordu. Yıldırım Bayezid Han, İstanbul'u almak için Anadolu Hisarındaki Güzelce Hisar adı verilen kaleyi yaptırdı. Fatih Sultan Mehmed Han Anadolu ve Rumeli ülkelerini birbirine bağlayan ve aynı zamanda iki denizin arasını kesmek, geçişe tamamen hakim olmak için Boğaz'ın en dar fakat akıntının fazla olduğu yerde Rumeli Hisarını inşa ettirdi. Nihayet İstanbul'un 29 Mayıs 1453'te fethi ile Boğazların hakimiyeti tamamen Osmanlılara geçti. Sultan İkinci Bayezid Han zamanındaki fetihlerden sonra, Osmanlılar Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz Boğazına bir yabancı kuvvetin serbestçe girmesine müsaade etmediler. Osmanlıların Karadeniz ve Akdeniz'deki mutlak hakimiyetleri buradaki devletlerin rahat içinde yaşamalarına sebeb oldu. Daha önce eşkıyalık yapan Venedik, Malta, Cenevizliler bu kuvvetin karşısında teslim oldular ve uzun zaman eşkıyalık yapamadılar.
Osmanlıların zayıflaması pekçok devletin Boğazlar üzerinde menfaat çatışmalarına sebeb oldu. İstiklal Savaşı neticesinde de Boğazlar Türk hakimiyetinde kaldı.
Çanakkale Boğazı, Adalar Denizi olarak adlandırılan Ege'yi Marmara Denizine birleştirir. Coğrafi yapı olarak İstanbul Boğazına benzer. Fakat daha uzun ve daha geniştir. Çanakkale Boğazının uzunluğu 56 km, en geniş yeri 7500 m, en dar yeri 1290 metredir. En derin yeri 105 metreyi bulur. Ortalama derinlik ise 30-40 metre arasındadır. İstanbul Boğazı, Karadeniz ile Marmara Denizini birleştirir.
Tuzluluk dereceleri ve yükseklikleri farklı iki denizi birleştirdiğinden, Boğaz'da devamlı akıntı vardır. Karadeniz'in daha az tuzlu olan suları üstten Marmara'ya doğru; Marmara'nın daha tuzlu suları da alttan Karadeniz'e doğru akar. Üst akıntı alt akıntıya nazaran hem daha hızlı hem de geçirdiği su bakımından daha fazladır. En büyük hız Kandilli hizalarında olup saniyede 1.45 metreyi bulur.
Boğaz'ın ortasından geçen bir hatta göre uzunluğu 29.9 kilometredir. Kıyıları takib eden uzunluk ise Rumeli tarafı Haliç dahil 46 km Anadolu kıyısı ise (Anadolu Feneri ile Kız Kulesi arası) 34 kilometredir. Boğaz'ın genişliği yer yer değişir. En dar kısmı hisarlar arası olup 698 metredir. Anadolu ve Rumeli fenerleri arası 3600 m ile Boğaz'ın en geniş yeridir.
İstanbul Boğazındaki Önemli Kazalar
Büyük mal ve can kaybına sebeb olan son yıllardaki önemli kazalar şöyle sıralanmaktadır:
14 Aralık 1960 tarihinde Yunan tankeri ile Yugoslav tankeri Kanlıca önlerinde çarpıştı. Çıkan yangın Boğaz için büyük tehlikeye sebeb olurken, tanker kaptanları dahil 20 kişi öldü. Her iki gemi Boğaz trafiği için büyük engel ve tehlike teşkil etti.
15 Eylül 1963'te Norveç tankeri Serviburnu'nda yarı yatık olan tankere çarptı. Binlerce ton akaryakıt Boğaz sularına yayıldı.
4 Aralık 1963 günü Sovyet yük gemisi sis yüzünden Baltalimanı'nda yalılara bindirdi; üç kişi öldü, 11 kişi yaralandı.
13 Aralık 1963'te Yunan tankeri Kanlıca'da yalılara bindirdi. Hasar çok fazla oldu, bir kişi öldü.
21 Haziran 1965'te Sovyet gemisi Beylerbeyi iskelesi yanındaki kahveye bindirerek hasara sebeb oldu.
9 Kasım 1965'te Yunan yük gemisi sis yüzünden Yeniköy önlerindeki bir yolcu motoruna çarptı, 5 kişi öldü.
1 Mart 1966 günü Sovyet tankeri ile Sovyet yük gemisi gece Üsküdar önlerinde çarpıştı. Akaryakıt denize yayıldı ve ateş aldı. İskele yandı.
18 Aralık 1966'da Romanya tankeri Beylerbeyi önünde bir balıkçı motoruna çarptı, 7 kişi öldü.
27 Temmuz 1972'de Turan Emeksiz vapuruSönmezler şilebiyle Sarayburnu önünde çarpıştı, 5 kişi öldü.
30 Aralık 1972'de Beşiktaş civarında bir dolmuş motoru ile mavna çarpıştı, 6 kişi öldü.
15 Kasım 1979'da Rumen İndepentante tankeriyle Yunan tankeri çarpıştı. Rumen tankeri yanarak battı.
25 Ocak 1981 Toroslar-Türk gemisi ile İndian Trader-Hindistan gemisi çarpıştı.
23 Eylül 1982 Lutra-Romanya gemisi ile Geminii Erra-İtalyan gemisi çarpıştı.
13 Mayıs 1983 Göztepe ve Engin isimli iki Türk gemisi çarpıştı.
28 Şubat 1984 Hamdi Karahasan-Türk gemisi ile Aleksandra Kolon-Sovyetler Birliği gemisi çarpıştı.
5 Ocak 1985 Agosta-Bulgar gemisi ile Clabuget-Romanya gemisi çarpıştı.
16 Ocak 1985 Trountenbels-Yunanistan gemisi karaya oturdu.
18 Ocak 1986 Flag Williams-Yunan gemisi ile Meng Hai-Çin gemisi çarpıştı.
15 Temmuz 1987 Menteşe-Türk gemisi yandı.
4 Eylül 1988 Bazias-4 Romanya gemisi ile Tuncay Çepnioğlu gemisi çarpıştı.
21 Şubat 1989 Burak ve Mehmet Mete Türk gemileri çarpıştı.
29 Mart 1990 Jambur-Irak gemisi ile Dattong Shan-Çin gemisi çarpıştı.
8 Aralık 1991 Nursun-Malta gemisi ile Beatrice-İtalyan gemisi çarpıştı.
14 Şubat 1992 Boğaziçi-Türk gemisi ile Satumave-Romanya gemisi çarpıştı.
Çanakkale Boğazındaki Önemli Kazalar
4 Nisan 1953'te Naraburnu önlerinde Dumlupınar denizaltısı İsveç şilebi ile çarpıştı kazada 81 denizcimiz şehid oldu.
1 Kasım 1966'da Derince araba vapuru Sovyet şilebi ile Eceabat açıklarında çarpıştı ve battı.
19 Nisan 1969'da Hindistan şilebi ile Sovyet şilebi çarpıştı.
7 Aralık 1969'da Yunan şilebi, Çanakkale iskelesindeki Ayvalık vapuruna çarptı, can kaybı olmadı.
11 Ocak 1972'de Norveç ile Liberya şilepleri çarpıştı, can kaybı olmadı.
1982 yılında meydana gelen toplam 24 deniz kazasında beş kişi öldü sekiz kişi de yaralandı. Ancak 1 Mayıs 1982'de yürürlüğe konulan sağ seyir düzeni ile kazalarda belirli bir azalma sağlandı. Bu düzene göre Türk limanlarına uğrayacak olan yabancı bandralı gemilere kılavuz kaptan alma mecburiyeti getirildi. Boğaz'ı ve Boğaz trafiğini iyi tanıyan Türk kılavuz kaptanları sayesinde 1983 yılından itibaren deniz kazaları büyük ölçüde önlenmiş oldu.
4 Nisan 1984 Bizans-Romanya gemisi ile Tay-Sovyetler Birliği gemisi çarpıştı.
17 Ekim 1984 Göksu-Türk gemisi karaya oturdu.
16 Mart 1985 Esram ile Murat Türk gemileri çarpıştı.
28 Kasım 1986 Hamdi İsmet-Türk gemisi Volgo Netl-111-Sovyetlerbirliği'ne ait demirli gemiye çarptı.
4 Mart 1988 Norsun-Malta gemisi ile Yamak-Türk gemisi çarpıştı.
8 Ocak 1991 Kupari-Yugoslavya gemisi ile Leonhard-Singapur gemisi çarpıştı.
İstanbul ve Çanakkale boğazlarında bu kazalarla birlikte 10 Nisan 1952'den 27 Şubat 1992'ye kadar toplam 444 adet kaza meydana gelmiştir.

BOĞAZLAR MESELESİ;

Alm. Frage der Meerengen, Fr. Question des détroits, İng. The question of the Straits. İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazından yabancı gemilerin geçişiyle ilgili olarak milletlerarası diplomaside çeşitli zamanlarda ele alınan anlaşmazlık.
Osmanlı Devleti Karadeniz'e, Marmara Denizine ve boğazlara hakim olduğu sırada boğazlarla ilgili bir mesele olmamıştır. Ancak Rusya 18. yüzyılda Karadeniz'in kuzey kıyılarına hakim olunca, Osmanlı Devleti 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rus ticaret gemilerine Boğazlardan Serbest geçiş hakkı tanıdı. 1798 ve 1805 Osmanlı-Rus İttifak antlaşmalarıyla Karadeniz bütün yabancı devletlerin savaş gemilerine kapatıldı. Rus savaş gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı tanındı ve yabancı savaş gemilerinin Karadeniz'e zorla girmek istemeleri durumunda da Osmanlı-Rus donanmalarının birlikte karşı koymaları hükme bağlandı. Fakat bu antlaşma kısa bir müddet sonra 1807 Osmanlı-Rus Savaşı ile yürürlükten kalktı.
Osmanlı Devleti 5 Ocak 1809'da İngiltere ile imzaladığı Kala-i Sultaniye (Çanakkale) Antlaşması ile Boğazları yabancı savaş gemilerine kapalı tutmayı taahhüt etti. 1829 Edirne Antlaşmasıyla Rusya Boğazlardan ticaret gemilerini geçirme hakkını yeniden elde etti. Ayrıca Osmanlı Devleti Boğazları sulh içinde bulunduğu bütün devletlerin ticaret gemilerine açtı. Sultan İkinci Mahmud Han 1833'te Mısır meselesinde aldığı yardım karşılığında Hünkar İskelesi Antlaşmasını imzalayarak Boğazları Rusya lehine yabancı savaş gemilerine kapatmayı kabul etti. Bu antlaşma büyük Avrupa devletlerinin Boğazlar'ın sulh döneminde Osmanlı olmayan bütün savaş gemilerine kapalı tutulması kuralını benimsediği 15 Temmuz 1841 Londra Boğazlar sözleşmesi ile iptal edildi. Buna rağmen Osmanlı Devletinin müttefiki olan İngiltere ve Fransa Kırım Savaşı sırasında Rusya'ya saldırmak üzere donanmalarını Boğazlardan geçirdiler. Londra Boğazlar Sözleşmesi, bütün savaş gemilerinin Boğazlardan Serbest geçişine izin veren 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesine kadar yürürlükte kaldı. Birinci Dünya Savaşı sonunda 30 ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesinden sonra Boğazların hakimiyeti fiilen Osmanlı Devletinin elinden çıkıp, tamamen İtilaf Devletlerinin eline geçti.
Lozan Antlaşmasıyla birlikte aynı anda imzalanan, Lozan Boğazlar Sözleşmesinin sonunda, Boğazlar, askerden arındırıldı. Savaş gemilerinin geçişi herhangi bir izne bağlı olmadan tamamen serbest bırakıldı. Sulh döneminde yabancı ticaret gemilerine geçiş serbestliği tanındı. Bir savaş döneminde Türkiye'nin tarafsız olması halinde de sulh dönemindeki kaideler geçerli sayıldı. Türkiye'nin taraf olduğu bir savaş halinde tarafsız gemilerin düşmana yardım etmemek kaydıyla Boğazlardan serbestçe geçmesi hükme bağlandı.
Türkiye; Lozan Boğazlar Sözleşmesinin, Türkiye'nin hükümranlık haklarını kısıtlıyan hükümler taşıması sebebiyle Boğazlar rejiminin statüsünde ilk defa 1933 Londra Silahsızlanma Konferansında dile getirilen bir değişiklik talebinde bulundu. İtalya dışında Lozan Boğazlar sözleşmesini imzalayan devletlerin katıldığı Montreux Konferansı sonunda Boğazları tahkim etme konusunda Türkiye'ye tam yetki veren ve Karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemilerinin geçişini kısıtlayan Montreux Sözleşmesi 20 Temmuz 1936'da imzalandı.
Boğazlar Meselesi 1945'te Yalta ve Potsdam konferanslarında müttefik devletler arasında tekrar ele alındı. Ancak kesin ve net bir anlaşmaya varılamadı. İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden milletlerarası gündeme gelenBoğazlar meselesi, devletler arasında tartışıldı. Sovyetler Birliği, savaştan sonra siyasi dengelerin değiştiğini, bu sebeple Boğazlar rejiminde de yeni şartlara uygun bazı değişiklikler yapılması gerektiğini savundu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin Montreux Sözleşmesine uymadığını ileri sürerek kendi emniyetinin sağlanması için Boğazların Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine kapatılmasını, Karadeniz'de kıyısı olan devletlerin savaş gemilerine ise her zaman açık tutulmasını taleb etti. Ayrıca Boğazlardan geçiş rejiminin yalnızca Türkiye ile Karadeniz'de kıyısı olan devletler arasında düzenlenmesi gerektiğini savundu. Diğer taraftan Sovyetler Birliği düşmanca maksatlarla kullanılmasını engellemek için Boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortak olarak savunulmasını istedi. Bu isteklerini 7 Ağustos 1946 ve 24 Eylül 1946 tarihli iki notayla Türk hükumetine bildirdi. ABD ve İngiltere Boğazlar rejimi hakkında yeni bir düzenleme yapılmasına karşı olmadıkları için Sovyetler Birliği'nin teklifini kabul ediyorlardı. Fakat diğer batılı ülkeler Boğazlar rejiminin Montreux Sözleşmesinin esasları dahilinde milletlerarası bir toplantıda görüşülmesi gerektiğini savundular. Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ikili görüşmeler yapılmasını kabul etmediler. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti,Sovyetler Birliği'nin notalarına karşı 22 Ağustos 1946 ve 18 Ekim 1946 tarihlerinde verdiği notalarla Boğazlar rejiminde yapılacak bir değişikliği ilke olarak kabul ediyor, ama bunun ikili görüşmeler yoluyla değil de milletlerarası bir toplantıda ele alınması gerektiğini bildiriyordu. Bu notalarda ayrıca Boğazlar konusunda ortak savunma talebinin kesinlikle kabul edilemiyeceği açıklandı.
Bu sırada meydana gelen bazı önemli siyasi ve askeri gelişmeler, Boğazlar rejiminin yeniden değiştirilmesi konusunda milletlerarası konferans toplanması teşebbüsünü neticesiz bıraktı. Dolayısıyla Boğazlar rejiminde bir değişiklik olmadı. Böylece Montreux Sözleşmesinin hükümleri günümüze kadar değiştirilmeden yürürlükte kaldı.



BOĞMACA;

Alm. Keuchhusten (m.), Fr. coqueluche (f.), İng. whooping couth. Bordatella pertussis bakterisinin sebeb olduğu, öksürük nöbetleri ve solunum yollarında müköz zarların iltihabı ile kendini gösteren bir çocukluk çağı hastalığı. Öksürük, hastayı soluksuz bırakır ve nöbetin sonunda derin bir nefes alma ile birlikte bir ötme sesi duyulur.
Hastalığın en önemli özelliği haftalar hatta aylarca sürebilmesi ve bu zaman içerisinde birçok komplikasyon (ihtilat, yan etki) ortaya çıkarılabilmesidir. Boğmaca bütün yaşlarda görülebilmekle beraber, çocukluk çağında çok daha sık görülür. Üzerine başka bir bulaşıcı hastalık (genellikle zatürre) eklendiği zaman öldürücü olabilir. Hastalık, kız çocuklarında erkeklerden daha sıktır. Hastanın öksürmesi, konuşması, bağırması esnasında ağzından sıçrayan damlacıklar bakteri ile bulaşır. Çocuğun yaşı ne kadar küçükse hastalıktan etkilenme o derece fazla olur. Bilhassa süt çocukları için çok tehlikelidir. Yaş ilerledikçe hastalığı tehlikesiz atlatmak şansı artar.
Boğmaca genellikle üç safhadadır. İlk safha 7-14 günlük kuluçka döneminin ardından gelen nezle safhasıdır. Nezle safhasının ardından 2-3 hafta sonra patlayıcı öksürük ve bunu takip eden ötüş sesi ile karakterize nöbetler başlar. Öksürük sırasında çocuğun yüzü ve yüz toplardamarları şişer, gözlerinden yaşlar akar. Öksürük nöbetini kusma takip edebilir. Devamlı kusmalar oluyorsa su kaybı ortaya çıkabilir. Zatürre, atelektazi (akciğerin bir lobu veya parçasının sönmesi) gibi ciddi durumlar ortaya çıkabilir. Bu devrede çocuk havale (konvülsiyon) geçirebilir. Öksürük nöbetleri safhasından sonra iyileşme dönemi gelir. Burada öksürük nöbetleri giderek seyrekleşir ve hasta iyileşir. İyileşme ile birlikte kalıcı bağışıklık bırakır.
Bazı hafif seyreden ve ismine "para pertussis" denilen boğmaca tipleri de vardır. Bu tiplerde hastalık hafif seyreder ve kısa sürer. Boğmaca ile en çok karıştırılan durum allerji ve astım öksürükleridir. Allerjik öksürüklerde nöbet uzun sürmez ve yüzde morarma, kusma gibi ağır belirtiler ortaya çıkmaz.
Korunma ve tedavi: 2, 4 ve 6. aylarda üç zerk ile yapılan karma aşı, hastalığa karşı korunma sağlar. İki ve altıncı yaşlarda birer defa daha rapel (kuvvetlendirici aşı) yapılır. Karma aşıda aynı zamanda tetanos ve difteri aşıları da bulunur. Hastalığın tedavisinde mikroba karşı verilecek ilaçlar genellikle etkisiz olup, hastayı rahatlatıcı tedavi ön plandadır. Bol miktarda sıvı gıdalar verilmeli, odanın havası devamlı değiştirilmeli, nöbetler daha çok yemekten sonra geldiği için, sık sık az yemek vermelidir. Antibiyotik tedavisi hastalığın kendisine faydasız olup, ilave hastalıkların gelişmesini önler.



BOĞULMA (Suda);

Alm. Ertranken (n.), Fr. Noyade (f.), İng. Drowining. Su veya başka bir sıvının akciğerlere giderek kişinin nefes almasını önlemesi. Normal bir erişkin kişi 5 dakikadan fazla su altında kaldıysa hayata döndürülemez. Buna rağmen bazan 15 dakika su altında kalanlardan dahi hayatta kalanlar olmuştur.
Boğulmakta olana yardım edenlerin çok dikkatli olmaları gerekir. Çünkü boğulan şahıs o anda büyük bir korku ve panik hali içindedir. Mümkünse bir ip atılmalı veya ucuna yapışabileceği uzun bir cisimle yardım etmelidir. Kurtaracak olan kimse su içinde ise, boğulanı arkasından alarak yüzmeli, bu arada onun kafasını devamlı su üstünde tutmaya çalışmalıdır.
Kıyıya çıkarılır çıkarılmaz boğulanın elbiseleri çıkarılmalı, ağzında yabancı madde olmamasına dikkat ederek, yüzükoyun yatırılmalıdır. Yuttuğu suyu geri çıkarmaya uğraşarak akciğerlere solunum için hava sahası açılmalıdır. Başını kolunun üzerine yatırılmış ve bir tarafa dönük vaziyette muhafaza etmelidir. Bundan sonra hiç vakit geçirmeden sun'i solunuma başlamalıdır. Sun'i solunuma, kişinin nefes alış verişi düzenli hale gelinceye kadar devam etmelidir. Şahsın şuuru geriye döner dönmez, kan dolaşımını normale getirmek için çalışılır. Kişiyi kuru battaniyelere sarıp, sıcak su şişelerini etrafına koyarak ve kol-bacak gibi organlarına masaj yaparak kan dolaşımını normale döndürmek mümkündür. Bu safhada kahve ve çay, uyarıcı olarak faydalıdır. Şuuru açılan ve normale dönmüş gibi gözüken kişi asla yalnız bırakılmamalı ve yürümesine izin verilmemelidir. Birkaç saat boyunca devamlı olarak hareketleri takip edilmelidir. Nefes almasının durması halinde tekrar sun'i solunuma başlanmalıdır. Bütün bu işlemlerin bir doktorun veya sağlık bilgisi olan bir kişinin gözetiminde yapılması muhakkak ki daha iyidir.



BOĞUMLUCAOTU (Polygonatum multiflorum);

Alm. Salomonssiegel (n.), Fr. Sceau de Salomon (m.), İng. Salomon's seal. Familyası: Zambakgiller (Liliaceae), Türkiye'de yetiştiği yerler: Bütün Anadolu.
20-60 cm boyunda, çok senelik otsu bir bitki. Mührüsüleyman olarak da tanınmaktadır. Yapraklar sapsız, ovaleliptik şekillidir. Çiçekler, aynı sap üzerinde toplanmış 2-6 çiçekli sarkık salkımlar halindedir. Taç yaprakları beyaz renkli, tüp şeklinde, uç taraftan 6 parçalıdır. Meyveleri küre şekilli ve kırmızı renklidir. Bitki genellikle orman altlarındaki nemli kayalarda yetişir.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları depo kökleri olup, terkibinde müsilaj, şekerler, saponin, tanen ve asparagin maddeleri vardır.Yapraklarında C vitamini bulunur. Hafif kabız ve romatizma ağrılarını giderir. Kandaki şeker miktarını azaltıcı özelliğe sahiptir. Ezilmiş taze yumru kökleri cilt üzerindeki yaraları iyi etmek için kullanılır. Veteriner hekimlikte atlara balgam söktürücü olarak (taze yumru köklerini yeme karıştırmak suretiyle) verilir.
Polygonatum officinale türünün çiçekleri salkımlarda ikişer ikişer bulunur ve meyvaları mavimsi-siyah renklidir. Aynı yukarıdaki tür gibi kullanılır.



BOHÇAOTU (Helleborus);

Alm. Schwarze Nieswurz (f.), Fr. Hellebore orientale (f.), İng. Oriental hellebore. Familyası: Düğünçiçeğigiller (Ranunculaceae) Türkiye'de yetiştiği yerler: Trakya, İstanbul, Uludağ, Samsun, Trabzon, (Zigana Dağları), Nur (Amanos) Dağları, Toroslar ve Gaziantep çevreleri.
Mart-eylül ayları arasında sarımsı-beyaz renkte çiçek açan 30-50 cm yüksekliğinde, çok senelik bitki. Karacaotu, Harbak veya Danabağırtan da denilmektedir. Yapraklar 3-9 paçalı, tüylü veya çıplak, çanak yaprakları yeşil ve 5 adet, taç yaprakları ise sarı veya krem renginde 5-10 adettir.Meyve tabanda birbirine yapışık ve 1-5 tanedir.
Memleketimizde bulunan Helleborus orientalis ve Helleborus vesicarius türleri üzerinde çalışılmıştır. Bu türlerin depo köklerinde yağ, reçine, mum, acı madde, saponin, glikozit gibi maddeler tesbit edilmiştir.
Kullanıldığı yerler: Bohçaotu türlerinin depo kökleri eskiden kurt düşürücü ve adet söktürücü olarak kullanılmıştır. Veteriner hekimliğinde hayvan uyuzlarına karşı kullanılır. Yüksek kesafetlerde kullanılması hayvanlar için zehirleyici etki yapar. Dolaşım bozuklukları ve kalp yetersizliklerinde kullanılır.
Bohçaotu türlerinin kökü memleketimizde sığırların muhtelif göğüs hastalıklarına karşı kullanılmaktadır.

BOHR, Niels;

Atom ve molekül yapısı için modern bir teori kuran Danimarkalı ünlü fizikçi. 1885'te Kopenhag'da doğdu. Babası Kopenhag Üniversitesinde profesör olduğundan, iyi bir çevrede yetişti. Kendisinin merak ve kabiliyeti yanında, aynı üniversitede baba dostu iyi bir fizikçi bulunması, onun çalışmalarında büyük faydalar sağladı.
İlk çalışması olan, suyun yüzey gerilimi için teorik ve tecrübi araştırmalar, şöhretinin basamağı oldu. Bu başarısı ona 1907'de Kopenhag Akademisinin altın madalyasını kazandırdı. Cambridge ve Manchester'de çalışmalarına aralık vermeden devam etti (1912-1916). Rutherford'un 1911 yılında atom yapısı ile ilgili olarak ortaya sürdüğü fikirler üzerine kendi teorisini kurdu.
Rutherford teorisine göre atom, artı yüklü bir çekirdek ile bunun çevresinde dönen eksi yüklü elektronlardan meydana gelmekteydi. Böyle bir model klasik fizik kurallarına uymuyordu. Çünkü elektronların çekirdek etrafındaki hareketleriyle ışın salmaları sonucu enerji kaybedip çekirdeğe yapışmaları gerekirdi. Halbuki böyle bir olay mümkün değildi.
Öte taraftan Max Planck da enerjinin kuvanta denilen küçük tanecikler biçiminde olduğu teorisini ileri sürmüştü. Bohr, Rutherford ile Planck'ın görüşlerini birleştirerek yeni bir teori ortaya attı. Bohr'a göre elektronlar çekirdek etrafında değişik enerji seviyelerindeki yörüngelerde hareket ederler. Buna göre elektronlar enerji neşretmeyebilir, ancak bir yörüngeden diğer bir yörüngeye atlarken ya enerji alır veya verirler. Böylece bu teori sayesinde tayfların izahı da mümkün oluyordu.
Bohr, tutulan veya neşredilen ışınların frekansının elektron yörüngeleri arasındaki enerji farkından kaynaklandığını ortaya koydu. Bazı bilim adamları tarafından sonradan Bohr teorisine bazı değişiklikler getirildi. Mesela elektron yörüngelerinin elips biçiminde olması ve elektronların bir tanecik değil de dalga olduğu teorisi gibi. Bu başarı ve çalışmalarından dolayı Bohr'a, Kopenhag'da profesörlük ünvanı verildi ve 1920'de Teorik Fizik Enstitüsüne direktör oldu.
Atom ve molekül yapısı için kurduğu modern teori sebebiyle 1922 Nobel Fizik Mükafatını kazandı. İkinci Dünya Harbinin sonlarına doğru İsveç'e, oradan da İngiltere'ye gitti. Nükleer silahların, savaşta kullanılmasına karşı çıktı. Daha sonra Danimarka Fen ve Edebiyat Akademisi Başkanlığına getirildi. Ölümüne kadar bu görevde kaldı. 1962 yılında öldü.

BOKS;

Alm. Boxen (n.), Fr. boxe (f.), İng. boxing. Erkekler arasında düzenlenen yumrukla saldırı ve savunmaya dayanan amatör ve profesyonel olarak sıkı kurallara bağlanan bir spor. Boksta esas olan rakibe belden yukarı net vuruşlar yapmak ve rakipten gelen vuruşlara mani olmaktır. Boks, vuruşlarda yaralanmaya mani olmak için, yumuşak bir maddeyle beslenmiş eldivenlerle yapılır. Boks; güç, dayanma, cesaret, kondisyon istiyen bir spor dalıdır. Müsabakalar ringlerde yapılır. Ringler dört köşe olup, içten içe en az 4.90 m, en çok 6.10 m olur. Ringlerin etrafında sıkı bağlanmış ve bezle sarılı halatlar vardır. Bunlar yerden itibaren 40, 80, 130 cm yüksekliğe gerilmek üzere üç sıra halindedir. Ringin dört köşesindeki direkler yaralanmalara mani olmak için yastıklarla takviye edilmiştir.
Boksörlerin ayakkabıları çok hafif olup, profesyonel olanlar belden üstlerine birşey giymezler. Amatör sporcular ise kolsuz fanila giyerler ve eldivenlerinin ağırlığı 225 gramdır. Profesyonellerin eldiven ağırlıkları değişik olmasına rağmen genellikle 170 gr civarındadır.
Boks maçları, 18. yüzyılda ve 19. yüzyılın yarılarına kadar, boksörlerin ağırlıkları ölçülmeden serbest sıklette yapılıyordu. Bu dönemlerdeki boksörlerin çoğu bugünkü ağır siklet kilosundaydı. 1910'da sıkletler konusunda İngiltere ve ABD arasında belli bir anlaşmaya varıldıysa da, Avrupa ve Dünya Boks Birliği aşağıdaki sıkletler üzerinde ancak 1970'te bir anlaşmaya varabildi.
Ağırlık (sıklet) Amatörler Profesyoneller
Kategorileri (kilogram) (kilogram)

Yarı-sinek 48'den az 49,032'den az
Sinek........................... 48-51........... 49,032-50,801
Horoz........................... 51-54........... 50,802-53,524
Tüy.............................. 54-57........... 53,525-57,151
Üst-tüy................................ -........... 57,152-58,966
Hafif............................. 57-60........... 58,967-61,234
Üst-hafif (yarı-velter).... 60-63,5........... 61,235-63,502
Yarı-hafif (velter)......... 63,5-67........... 63,503-66,677
Üst-yarı-hafif (üst-velter). 67-71........... 66,678-69,852
Orta............................. 71-75........... 69,853-72,573
Yarı-ağır....................... 75-81........... 72,574-79,377
Ağır............................. 81-85................. 79,378-85
Üst-ağır.............. 85'ten yukarı............. 85'ten yukarı
Maç günlerinde boksörler resmen ayarlanmış terazilerde tartılırlar. Kiloları fazla olanlar maç yapamaz.Maç süresi genç ve jüniorlarda iki dakikalık üç raundur. Büyüklerde üç dakikalık üç raund, profesyonellerde üç dakikalık 4-15 raund arasındadır. Raundlar arasında bir dakika ara verilir. Müsabaka ring içindeki hakem tarafından idare edilir. Ayrıca ring kenarında 3 veya 5 adet puan hakemleri vardır. Maçlar gongla başlar, gongla biter.
Kolun ön kısmı, dirsek kafa veya omuzlarla itiş, belden aşağıya, sırta, enseye, başın arka kısmına, böbreklere vurmak, belden aşağı kavramak, yere düşmüş veya kalkmak üzere olan rakibe vurmak yasaktır. Ayrıca rakibi tutup vurmak, belden aşağı eğilmek, kasten yere oturmak, çelme takmak, tekme atmak, ringte konuşmak da yasaklanmıştır. Boksör yediği yumruğun şiddetinden yere düşerse, düştüğü anda ring hakemi birden ona kadar sayar. Kalkmazsa nakavtla yenilmiş sayılır. On dolmadan kalkarsa maça devam edilirSporcuda görülen bazı hallerden dolayı maça devam edemiyeceğine hakem tarafından karar verilebilir.
Nakavtla yenilen boksörü doktor hemen muayene eder. Bu amatör bir sporcu ise bir ay boksa ara verir. Üç ay içinde iki defa bu şekilde yenilmişse üç ay, üç defa yenilmişse son yenildiği tarihten itibaren bir yıl boks maçı yapamaz. Süre bitiminde tekrar muayene edilir.
Her boksörün maç esnasında iki yardımcısı olabilir. Maç esnasında hiç bir suretle yardımda bulunmazlar.Yalnız, boksöre maçı terk etmesi için havlu veya süngeri ringe atabilir.
Sonuçlar:
Puanlı galibiyet: Üç raund sonunda en çok puan alan boksör galiptir. Puanlar "omuzla atılan üç net yumruk 1 puan olarak" hesaplanır. Nakavtta; boksör aldığı bir darbe sonucu yere düşmüş ve orta hakem ona kadar saydığı halde maça devam edememişse, diğer boksör galiptir. Ayrıca sert yumruk alan boksöre, rakibi diğer köşeye gönderilerek, 8'e kadar sayılır. Devam edebilecek durumdaysa maça devam edilir. Devam edemeyecek durumdaysa hakem maçı durdurabilir. Hakem kararı, boksör maça devam edemeyecek duruma geldiğinde hakemin karar vermesidir. Bu durumda diğer boksör galip ilan edilir. Diskalifiye, orta hakemin kaideyi ihlal eden boksörü oyun harici bırakmasıdır. Abondene, boksör veya yardımcısının diğer boksörün üstünlüğünü kabul edip maçı terk etmesidir. Hükmen galibiyet ise herhangi bir sebeple rakibin maça çıkmamasıdır.



BOLİVYA

DEVLETİN ADI Bolivya Cumhuriyeti
BAŞŞEHRİ .La Paz-Hükümet Merkezi Sucre
NÜFUSU.................................... 7.528.000
YÜZÖLÇÜMÜ...................... 1.098.581 km2
RESMİ DİLİ............................... İspanyolca
DiNİ............................................ Hıristiyan
PARA BİRİMİ..................... Bolivya Pezosu
Güney Amerika devletlerinden birisi. Batısında Şili ve Peru, kuzey ve doğusunda Brezilya, doğusunda Paraguay, güneyinde Arjantin yer alır.
Tarihi
Bolivya'nın ilk tarihi hakkındaki bilgiler, Tiahuanaaco bölgesinde Titicaca Gölünün kuzey tarafındaki kalıntılar incelenmek suretiyle elde edilmeye başlanmıştır. Burada, yapılan kazılar sonucu M.S. 100 ile 600 yılları arasına ait olduğu tahmin edilen ileri bir medeniyetin birçok kalıntıları bulunmuştur. Bugünkü Bolivya'da yaşayanların çoğunluğunu teşkil eden Aymarslar muhtemelen bu medeniyeti kuranların torunlarıdır. On beşinci asır ortalarına doğru şimdiki Peru tarafından gelen İnkalar, Aymarsların bir kısmını yenerek Bolivya'nın Altiplano bölgesini ele geçirdiler. Ancak Aymarslar yakın dağlara yerleştiler ve İnkalar ile anlaşarak orada yaşamaya başladılar. Dağı kendi etkileri altına aldılar. 1531'de Francisco Pizarro komutasında buraya gelen İspanyollar, İnkalarla yaptıkları savaşlar sonucu 1528'de Bolivya'nın tamamını ele geçirdiler.
İspanyollar 16. asırda dillere destan olan zengin gümüş yataklarında yerlileri ve Afrika'dan getirilen zencileri köle olarak çalıştırdılar. 1650 yılında koloninin merkezi olan Potosi şehri 150.000 nüfusu ile Latin Amerika'nın en büyük şehriydi. İspanyolların yerli halka yaptıkları idari baskılar üzerine 17 ve 18. asırda bir dizi siyasi ihtilal vukua gelmiştir. 1780 yılında bir grup yerli, La Paz liderliğinde isyan ettiler ve gerilla savaşları yaptılarsa da yenilerek bir çoğu yok edildi. İlk bağımsızlık hareketi, 1809 yılında başlatıldı ve bağımsızlık ilan edildi. Ancak İspanyolların bağımsızlığı kabul etmemesi üzerine başlayan uzun savaşlar sonucunda, 1825 tarihinde İspanyollar Bolivya'nın bağımsızlığını kabul etmek zorunda kaldılar. Bolivyalılar bir cumhuriyet idaresi kurdular ve Chaguisaca şehrini Sucre ismi ile başşehir yaptılar.
1883 yılına kadar süren savaşta Bolivya ve Peru, Şili'ye yenildi ve Bolivya Büyük Okyanus kıyılarını Şili'ye bırakmak zorunda kaldı. Yaptığı savaşları kaybedince, 1903'te Acre bölgesini Brezilya'ya, Chaconun bir bölümünü 1932'de Paraguay'a bıraktı. Ülke çeşitli iç karışıklıklar içinde uzun müddet çalkalandı. Bir ara madenler 1952'de devletleştirildi ise de 1966'da tekrar özel sektöre devredildi. 1974'te yapılan fiyat ayarlamaları ülkede büyük karışıklıklar çıkmasına sebeb oldu. Yüzlerce yerli öldürüldü. 1976'da ordu idareye el koyarak yönetimi ele aldı. Nihayet çeşitli karışıklıklardan sonra ordunun 1982 yılı Temmuzunda, General Guido Vildoso'yu Cumhurbaşkanlığına getirmesi ile durum sakinleşti.
Fiziki Yapı
Bolivya, göze çarpan farklı bir yapıya sahip olup, üç büyük bölgeye ayrılır. Birincisi:Sayısız kıvrımları, tepelerini örten karlar ile Ilkampane'de 7.000 metreye yaklaşan yükseklikleri ile harika bir güzelliği olan And Dağ bölgesidir. And Dağları Bolivya'da 640 km uzanırlar. Cordillera Occidental Dağları ile Cordillera Criental Dağları arasında 4000 ila 4500 m yükseklikte Altiplano Platosu uzanır. Bolivya halkının çoğu burada yaşar.
İkinci büyük bölge, birçok meskun vadilerle kesilen dağların doğu bölgesinden ibarettir. Bu bölge iki kısma ayrılır. Birincisi, normal sıcaklıklar, az miktarda yağmurlar ve kısır bitkilerin, karakterize ettiği vadilerdir. İkincisi ise kuzeye ve kuzeydoğuya yönelen yarı tropik iklimle, bol bitkilerin karakterize ettiği alçak vadilerdir.
Bolivya'nın üçüncü bölgesi, ülkenin üçte ikisinden daha fazla yer kaplayan düz arazilerdir. Alçak arazilerin güneydoğu kısmını Bolivya'nın en büyük vadisi olan Gron Chaco Vadisi teşkil eder. Bu bölge zengin petrol yatakları bulunmasına rağmen çok az gelişmiştir. Chaco Vadisinin kuzey tarafında tropikal ovalar uzanır, burada sık yeşillikler ve pampa ağaçları bulunur.
Nehirler ve göller: En önemli nehri Desagudero'dur ve deniz seviyesinden 3500 m yukarıdan aşağı doğru akar. En önemli gölü Titicaca Gölüdür. Başka nehirler varsa da önemsizdir.
İklimi
Tropik iklim bölgesinin girişinde yer alan Bolivya'nın yüksek yaylalarında dikkate değer soğuklar; alçak bölgelerinde ise bunaltıcı sıcaklar göze çarpar. Altiplano bölgesi, rüzgarların ve yağışın az olduğu bir bölgedir. Yıllık sıcaklık ortalama 10°C'dir. Bu sıcaklık Cochabamba'da -20°C'ye kadar düştüğü gibi, Sucre'de de 18°C'ye kadar çıkar. Ancak Yungas Vadisi ve düz araziler fazla miktarda yağmur alırlar. Güneyden esen soğuk "Surazos" rüzgaları sıcak ve kurak havayı yumuşatırlar. Chaco bölgesi sıcak ve yaz müddeti boyunca kuraktır. Kışın ise bol yağışlıdır.
Tabii Kaynakları
Bitki örtüsü Bolivya'nın iklimine ve yüksekliğine göre değişir. 4500 metrenin üzerindeki bölgelerde çok az bitki bulunup birçok yerler ağaçsızdır. Altiplano bölgesinde kerestelik az miktarda ağaç, diken ve yosunlu bitkiler bulunduğu gibi, sert otlar da bulunur. Okaliptüs (Sıtma ağacı)yetiştirilir. Yükseklik alçaldıkça, bitki miktarı ve türleri artar. Kuzeydoğuda sık tropikal yağış ormanları bulunur. Bu ormanlarda sedir, maun ve palmiye gibi sert ağaçlar vardır.
Hayvanlardan, alpaka, kartal, kondor, maymun, jaguar, puma bir çok çeşit yılan, çeşitli kuş ve renkli papaganlar ülkenin çeşitli yerlerine dağılmışlardır. Balıkçılık da önemli bir gelir kaynağıdır.
Bolivya maden ocakları bakımından oldukça zengindir. Gümüşle beraber bulunan zengin kalay yatakları, bizmut, kurşun ve diğer metaller, Altiplano vadisinden çıkarılır. Gerçek bir gümüş dağı, Altiplano bölgesindeki Potesi tepesinde bulunmaktadır. Dikkate değer miktarda tungsten, çinko, bakır, antimon ve altın bulunur. Chaco bölgesinde petrol yatakları bulunmuştur.
Nüfus ve Sosyal Hayat
Bolivya'da halkın yarıdan fazlası yerlidir. Üçte biri de "Cholos" diye bilinen beyazların dedeleri ile yerlilerin karışımıdır (Melezdir). Önemli yerli grubu olan Aymarslar, vadilerde ve Altiplano bölgesinin bazı kesimlerinde yaşarlar. Cholos kabilesi Bolivya'daki en renkli ve çeşitli gelenekleri olan kabiledir.
Nüfusun % 15'i beyazdır. İspanyol asıllıdır. Bunların bir kısmı yerlilerle melezleşmişlerdir. İspanyolca resmi dil olmasına rağmen, nüfusun ancak % 36'sı günlük olarak bu dili konuşmaktadır. İspanyolca konuşanlar aynı zamanda Aymarsların veya Queshuaların dillerini konuşurlar. Ülkenin % 95'i Katoliktir. Halkın % 60'ı kırsal bölgelerde, % 40'ı da şehirlerde yaşar. Çok az sayıda zenci vardır. Başşehri olan La Paz ve Sucre, Potesi, Oruti ve Santa Cruz şehirleri önemli şehirleridir. İlk öğretim mecburidir. Halkın % 65'i okuma-yazma bilmemektedir.
Siyasi Hayat
Bağımsız bir Cumhuriyet olan Bolivya'da siyasi hayat, sık sık olan askeri darbeler yüzünden kesintiye uğramıştır. Halkın seçtiği devlet başkanı bakanlar kurulu ile yürütme yetkisini elinde tutar. Yasama yetkisi ise Temsilciler Meclisi ve Senatodan kurulu 157 üyeli Ulusal Kongre'nin elindedir. Ülkenin yönetim merkezi La Paz, yargı merkezi Sucre'dir.
Ekonomi
Bolivya ekonomisinin temeli madenciliğe dayanır. İspanyollar uzun süre gümüş, kalay, bakır gibi önemli madenleri kendi memleketlerine taşımışlardır. Şu anda Bolivya, mineral bakımından zengin ülkeler arasındadır. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde gümüş madenleri işletilmiş, 20. yüzyılın başlarında da kalay işletmeciliği gümüşün yerini almış ve Bolivya'nın ihraç ürünlerinin başı olmuştur. Kalay üretimi bakımından dünyada ikincidir.
Tarım: Çalışan nüfusun üçte ikisi tarımda istihdam edilmesine rağmen, ülke gıda ihtiyacının mühim bir kısmını ithal etmektedir. Patates, arpa, kahvaltıda yenilen bir hububat olan quinua yüksek yerlerde yetişen başlıca ürünlerdir. Nohut, buğday, mısır, Altiplano bölgesinde yetiştirilir. Yungos bölgesinde mısır, buğday, yeşil sebze ve meyve üretimi yapılır.
Sanayi: Siyasi istikrarsızlık sanayinin gelişmesine mani olmakta ve kaynakların değerlendirilmemesine yol açmaktadır. Başlıca ürünleri rafine petrol, işlenmemiş şeker ve at etidir. Gemi yapımı, mobilyacılık, tekstil ürünleri sınırlıdır. Son yıllarda madenleri işletmeye yönelik fabrikaların yapımına ağırlık verilmiştir.
Ulaşım: Denize kıyısı olmayan Bolivya'da ulaşım hava, kara ve demiryolu ile sağlanmaktadır. Ulaşıma elverişli su yollarının toplam uzunluğu 14.500 km civarındadır. La Paz ve Santa Cruz'da milletlerarası hava alanları vardır.

dojehist is offline  
Eski 21-02-2008, 08:27 PM   #223 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jul 2007
Mesaj: 6,465
Üye No: 128013
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 40634
Rep Puanı : 4062685
Rep Derecesi
dojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond reputedojehist has a reputation beyond repute
Varsayılan


BOLU;
Orman, göl, kaplıca, dağ ve denizlerin kucaklaştığı, fevkalade tabii güzellikleri ile meşhur, Batı Karadeniz bölgesinde yer alan bir ilimiz. Sakarya, Bilecik, Eskişehir, Ankara ve Çankırı illeri ile çevrili olup 45°15' ve 41°05' kuzey enlemleri ile 39°29' ve 32°37' doğu boylamları arasında yer alır. Trafik kod numarası 14'tür.
İsminin Menşei
İki bin sene önce “Bitinyalılar”ın kurduğu bu kente “Claudio” ismi verilmiştir. “Claudio Kenti” (Claudio Poli) zamanla “Poli” olarak anılmış ve 11. asrın başında bu bölgeye sahib olan Türkler bu kente “Bolu” ismini vermişlerdir.
Tarihi
Bolu'nun ilk sakinleri Hititlerdir. M.Ö. 1211 senelerinde bütün Hitit toprakları gibi Bolu da Frigyalıların eline geçti. Frigyalıları yenen Lidyalılar Bolu'ya sahib oldular. Persler M.Ö. 6. asırda (546 senesinde) Lidyalıları yenince kısa bir müddet bölgeye hakim oldular. 200 sene Misya ve Patlagonya isimleri altında genel valilerle idare ettiler. M.Ö. 336'da Makedonya Kralı Büyük İskender, Persleri yenerek Anadolu'nun birçok yeri gibi Bolu'yu da ele geçirdi. Büyük İskender'in ölümü üzerine Makedonya Krallığı yıkılınca, Anadolu'nun bazı yerlerini Yunanlı olmayan fakat Yunan kültürü altında kalan milletler ele geçirdiler. Bugün bazı Afrika ülkelerinin resmi dili İngilizce ve Fransızcadır. Fakat bu ülkenin İngiliz ve Fransız milletiyle ilgisi yoktur. İşte o zamanda Yunanca konuşan, fakat Yunanlılıkla ilgisi olmayan bazı milletler, Anadolu'nun bazı bölgelerine hakim oldular. Bolu'da da Bitinya Krallığı kuruldu. M. Ö. birinci asırda Pers asıllı fakat Yunanca konuşan Pontus Devleti saldırınca, Bitinya'nın son kralı Üçüncü Nikomedes Romalıları yardıma çağırdı. Pontus Krallığı yenildi. Bitinya Kralı Üçüncü Nikomedes ölünce vasiyeti icabı Bolu bölgesi Roma İmparatorluğuna katıldı. Roma 395 senesinde ikiye parçalanınca Bolu, Doğu Roma'nın yani Bizans'ın payına düştü.
1071 Malazgirt Zaferinden sonra Türkler, Anadolu'nun batısına doğru ilerlemeye devam ettiler. Alparslan'ın oğlu Melikşah, Süleyman Şahı Kızılırmak ile İstanbul arasındaki bölgeyi almaya memur etti ve bölgeye yerleştirilmek üzere Türkistan'dan gelen 100.000 Türkmen verdi. Bolu, bölgeye yapılan akınlar sırasında Horasanlı Aslahaddin tarafından fethedildi. 1074'te Bolu'ya yerleşen Türkmenler, Bizanslıların çok önceleri Balkanlardan getirdikleri Bulgar, Peçenek, Uz ve Kuman Türkleri ile kolayca kaynaştılar. Bolu ve köyleri tamamen Türkleşerek Türk isimleri aldılar. Dadurga, Salur, Karken, Yenice, Çatak, Berk, Karaceli, Bayındır, Yuva ve daha pekçok yerin ismi hep Türk boylarının isimleridir.
Balkanlardan gelen Türkler Hıristiyanlaşmış, fakat Türkçe lisanını, örf ve adetlerini unutmamışlardı. Bunlar kısa zamanda Müslüman oldular. Selçuklu Devletinin komutanları Artuk, Tutuk, Danişmend, Karatekin ve Saltuk beyler, Süleyman Şahın emrinde İstanbul sınırına dayandılar.
Haçlı seferlerinde kısa bir müddet Bolu'ya Trobzon Rum İmparatorluğu hakim oldu ise de, bölgedeki halk Türk olduğundan bu işgal kısa sürdü.
1197'de Bolu ikinci defa fethedildi. Selçuklu Devleti yıkılınca (1308) bir ara Bolu Moğolların eline geçti. Osmanlı Devleti kurulunca, Osman Gazi zamanında Bolu, Göynük, Mudurnu ve Taraklı Konuralp tarafından fethedildi. Orhan Gazi zamanında ise Akçakoca, Kandıra, Düzce ve Üsküb fethedildi. Timur Hanın Ankara Savaşı zamanında Bolu, Candaroğulları (İsfendiyaroğulları)nın hakimiyetine geçmişse de, İkinci Murad Han zamanında yeniden Osmanlı Devletinin idaresine geçti. 1324-1694 arasında sancak olarak idare edildi. Bu tarihten sonra Voyvodalık haline getirildi. Kanuni şehzadelik devrinde Bolu'da valilik yaptı. 1811-1864 arasında tekrar bağımsız sancak haline geldi. Kütahya'daki Anadolu Beylerbeyliğine bağlı 14 sancak (vilayet) merkezinden biri oldu. Tanzimattan sonra, sancak olarak Kastamonu'ya bağlandı. Birinci Dünya Harbinden sonra düşman istilası görmediyse de maddi zarar gördü. Nüfus ve ticareti azaldı. Cumhuriyet devrinde vilayet oldu. Son senelerde yeniden her sahada gelişmeye başlamıştır.
Fiziki Yapı
Bolu ilinin toprakları jeolojik bakımdan yerleşmemiş genç topraklar üzerindedir. Saroz Körfezinden Aras Vadisine kadar devam eden ve Bolu'nun da üzerindebulunduğu çöküntü alanı, Türkiye'nin en önemli deprem kuşağı üzerindedir. Bu bölgede sık sık depremler olur. Topraklarının % 60'ı dağlarla, % 30'u plato ve yaylalarla ve % 10'u ovalarla kaplıdır. Ormanlık bölge % 55'e yakındır.
Dağlar: Kuzey Anadolu dağlarının batıya doğru uzanan kolları, birbirine az çok paralel sıralar halinde devam ederler. En yüksek dağı Köroğlu Dağı (2499 m)dır. Diğer dağlar 2400 metreden alçaktır. Başlıca dağları: Bolu Dağı (1577 m), Sünnice Dağları (1829 m), Abant Silsilesi (1748 m), Kızıltepe (1486 m), Çele Tepesi (1980 m), Naldöken Tepesi (1911 m). Ayrıca Orhan ve Kaplan dağları, Elmacık Dağ, Gül Dağı, Ardıç Dağı, Kapıorman ve Kocaman dağlarıdır. Bolu ile Köroğlu Dağları, dağ sırası teşkil ederler. Başlıca yayla ve platolar ise Melen, Bolu, Gerede, Kıbrısçık, Seben, Mudurnu ve Göynük yaylalarıdır. Bolu'da dağlar çam ormanları ile örtülüdür.
Ovalar: Dalgalı olan Bolu arazisinde ovalar ve yaylalar bütün Anadolu'da olduğu gibi dağ silsilelerinin arasında bulunur. Düzce Ovası; 30 km uzunluğunda, 15 km genişliğinde ve 110 m yüksekliktedir. Bol yağmur alan ve Melen Suyu ile beslenen bu ova çok bereketlidir. 725 m yükseklikte bulunan Bolu Ovasının iklimi serttir. Yağış azdır. Yayla durumundadır. Gerede Ovası, 1300 m yüksekliktedir. Bolu Ovasına nazaran daha çok yağmur alır. Düzce, Bolu ve Gerede ovaları kademe kademe yükselir. Bu ovaların dışında, Mudurnu Ovası, Yeniçağa Ovası ve Himmetoğlu Ovası vardır. Bolu Dağı, Düzce Ovası ile Bolu Ovasını birbirinden ayırır.
Akarsular: Bolu'da çok sayıda dere ve çay olmasına rağmen, büyük bir ırmak yoktur. Küçük dere ve çaylar ise üç havza içinde toplanırlar. Bunlar Sakarya, Filyos ve Efteni havzalarıdır. Başlıca akarsular şunlardır: Bolu Suyu, Abant Gölünden çıkar. Bolu Ovasını sular ve Mudurnu Suyu ile birleşir. Mudurnu Çayı, Abant Dağlarından çıkar. Diğer akarsular ise Büyük Melen, Küçük Melen, Aksu, Asar Suyu, Uğur Suyu, Aladağ Göynük Suyu, Büyük Su, Gerede, Ulusu Çayı ve Çatak Suyudur.
Göller: Bolu ili ormanları gibi gölleri ile de meşhurdur. İrili ufaklı birçok gölleri vardır. Başlıcaları:
Abant Gölü: Turizm merkezi olan Abant Gölü, Bolu'nun en meşhur gölüdür. Etrafı çam ve köknar ağaçları ile süslüdür. Kışın tamamen donar. Yazın bir kısmı nilüfer çiçekleriyle kaplıdır. Gölde Alabalık ve mercan balığı boldur. O kadar berraktır ki, en derin yerinde dipteki taşlar bile görünür. Abant Dağları üzerinde 1325 m yüksekliktedir. Abant çevresinde Kirazlıpınar, Boğazpınarı, İkizpınarı, Bederbeyler kaynak suları vardır. Göl etrafınde nefis kokulu dağ çileği, alıç, kuşburnu, böğürtlen meyveleri ile buraya mahsus senelerce kurumayan “çoban yastığı” bitkisi ayrı bir güzellik katar. Abant Gölünün bu güzelliği yanında önemli bir yanı da etrafındaki bitkilerin meydana getirdiği ve insanı adeta heyecanlandıran temiz ve esans gibi kokan havasıdır. Çağa (Yeni Çağa) Gölü: Çağa Ovasının ortasındadır. 989 m yükseklikte ve etrafı ağaçlıktır. Göl kuşları ve karabatak vardır. (Melen) Efteni Gölü: Düzce Ovasında, 25 km2 alana ve 8 m derinliğe sahip bir göldür. Kara ve sarı balık bulunur. Gölcük Gölü: Orman işletmesinin yaptırdığı sun'i bir göldür. Manzarası çok güzeldir. Çubuk Gölü: Göynük yakınındadır. Gölde balık, göl civarında ise av hayvanları boldur. 15-20 hektar civarındadır. Derinliği 13 metredir. Sünnet Gölü: Göynük civarında derin bir çukurun dolması ile meydana gelmiştir. Fevkalade bir manzarası vardır. En derin yeri 22 m olan göl, 18 hektarlık bir alanı kaplar. Denizden yüksekliği 820 metredir. Karagöl: Kıbrısçık-Beypazarı yolu üzerinde olup, etrafı ormanlık, bataklık ve sazlıktır. Çok sayıda yabani ördek bulunur. Gölde balık yoktur. Karamurat Gölü: Mudurnu yakınlarındadır. Dağlarla çevrilidir. Etrafı sazlık ve içi balıkla doludur. Hasanlar Baraj Gölü: Düzce Ovasını sulamak için Küçük Melen Çayı üzerinde kurulan bir baraj gölüdür. 42.5 kilometrekarelik bir alanı kaplar. Bolu gölleri içinde en büyüğüdür. Gölköy Baraj Gölü: Bolu yakınında olup, Mudurnu Çayı ve Büyüksu üzerinde kurulan bir baraj gölüdür. Yedi Göller: Bolu'nun eşsiz orman güzelliği yanında dağlar arasında serpilen gölleri de ayrı bir güzelliktedir. Abant Gölünden sonra en güzel olan göl Yediler Gölüdür. Göynük yakınında 500-600 hektarlıkbir arazide bulunan bu göller 1965'te “Milli Park” haline getirilmiştir. 800-900 m yükseklikte dördü büyük ve üçü küçük yedi gölden ibarettir. En büyüğü olan Büyük Göl 22 dekar yüzölçümünde ve 15 m derinliktedir. Suları birbirlerine şelalelerle akan, etrafı bir ağaç denizi olan ve yüzlerce yeşil rengin kaynaştığı bir yerdir. Sandallarla gezinti yapılıp etrafında kamp kurulur. Göller arasında 50-60 m yükseklik farkı vardır. Büyükgöl, Seringöl, Deringöl, Nazlıgöl, İncegöl, Sazlıgöl ve Küçükgöl isimlerindeki bu göller heyelan gölleridir. Göllerin etrafı kayın, meşe, karaçam, köknar, karaağaç ve ıhlamur ormanları ile çevrilidir. Bu göllere “Yedi İnci” de denir.
İklim ve Bitki Örtüsü
Bolu'nun iklimi deniz iklimi ile iç Anadolu'nun kara (bozkır) iklimi arasında bir geçiş alanıdır. Her iki iklimin tesiri de vardır. Karadeniz kenarındaki yerlerde yazlar serin ve kışlar ılık geçer. Yaz ve kış arasında fark azdır. İç kısımlarda ise yaz ve kış arasındaki sıcaklık farkı çok fazladır. Hatta gece ile gündüz arasında büyük ısı farkı vardır. Bu kısımda kışlar soğuk ve kar yağışlıdır. Sıcaklık, yaz ve kış aylarında + 39,4 °C ile -31,5°C arasında seyreder. Senelik yağış miktarı 535-1084 mm arasındadır. Yağışın üçte biri kış devresine aittir.
Bolu'nun yarıdan fazlası ormanlıktır. Ormanların arazi içindeki oranı % 55'e yaklaşmaktadır. Ormanlar kestane, kayın, kavak, defne, ıhlamur, dışbudak, karaağaç, gürgen, meşe ve 1200 metreden sonra çam ağaçları ile çok zengin ağaç türlerine sahiptir. Topraklarının % 20'si ekili arazidir. Çayır ve mer'alar % 16'dır. İl topraklarının sadece % 10'u tarıma elverişli değildir. Bolu'da meyve ağaçları da çok fazladır.
Ekonomi
Bolu'nun ekonomisi tarım ve ormancılığa dayanır. Fakat son senelerde sanayi ve turizm sektörü de oldukça gelişmiştir. Toplam brüt gelirin % 40'ı tarımdan elde edilir. Faal nüfusun % 80'i tarımla iştigal eder. Gelirin % 10'u ormancılıktan elde edilir.
Tarım: Bolu bir tarım bölgesidir ve en mühim özelliği her çeşit ürünün yetişebilmesidir. Tahıl, tarım ürünlerinin başında gelir. Başlıca yetişen ürünler buğday, arpa, çavdar, fasülye, tütün, şekerpancarı, patates, pirinç ve fındıktır. Sebze ve meyve bakımından zengindir. Amasya tipi “starkink” elması, armut, kestane, üzüm (etli beyaz, kadın parmak, narince, çavuş) ve diğer meyveler bolca yetişir. Türkiye fındık üretiminde Bolu üçüncü sıradadır.
Hayvancılık: Çayır ve mer'aların çokluğu sebebiyle hayvancılık gelişmiştir. Koyun, sığır ve keçi beslenmektedir. Arıcılık da gelişmiştir. Balı ve arı sütü meşhurdur. Göllerde genelde sazan, alakbalık, karabalık, yayın ve turna balığı üretilir.
Ormancılık: Bolu ilinin yarısından biraz fazlası ormanla kaplıdır. Türkiye'nin orman varlığının % 3'ü Bolu'dadır. Bolu ormanları ağaç bakımından çeşitli olduğu gibi, verim ve kalite bakımından da çok üstündür. Senede 850 bin metreküp inşaat odunu, 10.000 m3 yonga odunu ve 400 bin ster yakacak odunu istihsal edilir. Bolu'da ve Düzce'de kereste ve mobilya fabrikaları vardır.
Madenler: Bolu ilinin yeraltı serveti de oldukça zengindir. Linyit, mermer, alçıtaşı, demir, manganez, antimon, amyant ve kurşun yatakları vardır. Bunlardan yalnız linyit ve mermer çıkarılmaktadır. Mengen, Seben, Düzce ve Göynük'ten senede 120.000 tona yakın linyit istihsal edilir. Bolu-Mengen yolu üzerindeki linyitin kalitesi yüksektir. Seben'in Hıdırlar köyü ile Göynük ve Mudurnu'da mermer ocakları vardır. Mudurnu civarında civaya ve Mercimek Dağı ile Karadere arasında altına rastlanmıştır. Fakat rezervleri henüz tespit edilememiştir.
Sanayi: Bolu'da sanayi son 15 sene içinde oldukça gelişmiştir. Bu hızla tırmanırsa yakın bir gelecekte bolu bir sanayi merkezi olmaya namzettir. Sanayi iş yerlerinin mühim kısmı orman ürünleri ile ilgilidir. Başlıcaları; Karacasu Devlet Orman Kereste Fabrikası, Düzce Sümerbank Sun'i Tahta Fabrikası, (Gentaş) Mengen Ahşap Yapı Malzemeleri ve çeşitli mobilya fabrikaları tarım araçları ile ilgili fabrikalar, Düzce Ambalaj Fabrikası, Çimento Fabrikası, Arçelik Termosifon Fabrikası, Ardem Ocak ve Fırın fabrikası, Gerede Çelik Konstrüksiyon Fabrikası, Kilit ve Yedek Parça Fabrikası, Çelik Pano ve Radyatör Fabrikası, dokuma, makina ve gıda işletmeleri dokuma atelyeleri ve orman ürünleri ile ilgili küçük işletmeler. Av tüfeği, deri işleme, karoseri atölyeleridir.
Ulaşım: Bolu'da havaalanı ve demiryolu yoktur. Karadeniz'de 33 kilometrelik bir kıyı şeridi olmasına rağmen büyük gemilerin yanaşmalarına müsait limanı yoktur. Fakat İstanbul'u Ankara'ya bağlayan E-5 karayolu Düzce-Bolu-Gerede üzerinden geçer ve E-5 karayolunun 120 kilometresi bu il sınırlarındadır. E-5 karayolu ile her tarafa bağlanır. Yolsuz köy hemen hemen yoktur. Hergün en az beş bin vasıta Bolu'dan transit geçmektedir.
Nüfus ve Sosyal Hayat
1990 nüfus sayımına göre toplam nüfusu 536.869 olup, bunun 203.122'si şehirlerde ve 333.747'si köylerde yaşamaktadır.Yüzölçümü 11.051 km2 olup, nüfus yoğunluğu 49' dur.
Örf ve Adetler
Bolu 11. asır başından beri Türklerin elindedir. Bölgeye Türk kültürü hakimdir. Halk oyunları ve türküleri ile çok zengindir. Tesbit edilen oyunları kadar, henüz tesbit edilemeyen pekçok oyunları vardır. Bilinen oyunlarının meşhurları Köroğlu, Zeybek, Çiftetelli, Al yemeni ve Meşali'dir. Karaköy Kaşık Havası (Karaköy Sekmesi); ayrılık, hasret, sevgi ve mutluluk hislerini ifade eder. Bolu Halk Edebiyatı bakımından çok zengindir. Köroğlu (Yusufoğlu Ali Ruşen, 1850), Aşık Himmet (1609-1684), Dertli Hilmi (1772-1845), Rumuzi, Geredeli, Figani başta gelen halk şairleridir. Bolu'nun kendi mahalli kadın ve erkek kıyafetleri vardır. Bunlar ancak düğün ve bazı özel günlerde giyilir.
Bolu yemekleri bilhassa aşçıları ile ün yapmıştır. Osmanlı devrinde, sarayın aşçıları Bolulu idi. Mengenli aşçılar dünyaca meşhurdur. Meşhur yemekleri Bolu orman kebabı, Mengen tatar böreği, Mengen talaş kebabı, Gerede küp kebabı, Akçakoca böreği, Mudurnu saray helvasıdır.
Bolu'da eylülün son haftasında Akşemseddin'i anma günü, mayıs ayında Mengen aşçı bayramı, temmuz ayında Gerede'de Köroğlu-Esentepe festivali, Abant bayramı, kiraz bayramı ve fındık bayramı düzenlenir. Bolu'da güreş, atıcılık, atletizm, kış sporları ve futbol büyük ilgi görmektedir. Bolu Kız Öğretmen Okulu 1974'te Okullararası Dünya Voleybol Şampiyonu olmuştur. Kartalkaya Kayak Tesisleri Uluğdağ'dan sonra ülkemizin en önemli kayak merkezidir.
Eğitim: Okur-yazar nisbeti % 70'in biraz üstündedir. Erkeklerde bu nisbet % 85'tir. Bolu ilinde toplam olarak 14 orta, 10 lise, 19 meslek lisesi bulunmaktadır. Bolu'da 3 ve Düzce'de 1 fakülte mevcuttur.
İlçeleri
Bolu'nun biri merkez olmak üzere on dört ilçesi vardır:
Merkez: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 113.596 olup, 60.789'u ilçe merkezinde 52.807'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 123 köyü vardır. İlçe toprakları plato görünümündedir. Platonun etrafı dağlarla çevrilidir. Dağlardan kaynaklanan suları Büyüksu toplar. Dağlar ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi tarım sanayi ve ormancılığa dayanır. Başlıca tarım ürünleri, buğday, arpa çavdar, patates ve baklagillerdir. Hayvancılık ekonomide önemli yer tutar. Çimento Fabrikası, agaç ürünleri metal eşya, gıda fabrikaları başlıca sanayi kuruluşlarıdır. İlçe merkezi dağlarla çevrili Bolu suyu vadisinde kurulmuştur. Ankara-İstanbul karayolu ilçe merkezinden geçer. Yeni şehir bu yol kıyısında gelişmektedir. Denizden 725 m yükseklikte olup, ormanlar sebebiyle çok nemli bir havaya sahiptir. Köylerinde Mısır sapından yapılan çanta ve süs eşyaları meşhurdur.
Evliya Çelebi, Bolu'yu şöyle anlatır: “Bu Bolu nam yer, gerçekten mamur büyük bir şehirdir ki, topraklı bir dağ arasında kurulmuştur. 34 mahallesi ve 34 camisi vardır. (Osmanlı devrinde her mahalle 1 cami etrafında kurulan yerleşim merkezi idi.) Üç bin kadar tahta örtülü güzel evleri vardır. Bazı zenginlerin evleri ve hanları kiremit örtülüdür. Camilerin en güzeli çarşı içindeki Mustafa Paşa Camiidir ki, gayet kalabalık cemaati olur. Ferhad Paşa Camii de gayet mamur olup, hepsi Süleyman Hanın, koca Mimar Sinan'ın işidir. 400 kadar mamur süslü dükkanı vardır. 70 kadar mektebi vardır. 200'den fazla hafızı vardır. Bilginleri pekçoktur. Buranın kadısına yıllık 5 bin kuruş, beyine yıllık 10 bin kuruş maaş verilir... Bu Bolu'nun Oğuz adamları (Oğuz aşireti) vardır. Kadınları hep ferace giyip gezerler, gayet kapalıdırlar. Beyaz kirazı ve bozası övülmeye değer... Şehrin güney tarafı dışında bağlara yarım saat yakın bir yerde küçük eski tarzda bir ılıca vardır. Allahü tealanın yarattığı dünyaca meşhur bir sıcak sudur. Son derece sıcak olup, uyuz hastalığına faydalıdır. İçenin midesini düzeltir, vücudunu pamuk gibi yapar... Soğuğu meşhurdur. Soğuk anıldığı zaman; "Erzurum soğuğu: Beni arayan Bolu'da bulur, demiş!" diye bir darbımesel söylerler. Halk diri, iri yapılı Türk taifesidir. Dik başlı, yaman ve yiğit adamlardır."
Akçakoca: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 32.839 olup, 13.582'si ilçe merkezinde 19.257'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 42 köyü vardır. Yüzölçümü 462 km2 olup, nüfus yoğunluğu 71'dir. İlçe topraklarının büyük bölümü dağlarla kaplıdır. En önemli akarsuyu Büyük Melen Suyudur.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri mısır ve fındıktır. İlde elde edilen fındığın % 70'i bu ilçede yetişir. Fındık dallarından yapılan sepetler, deniz kabukları ve çakıl taşlarından yapılan hatıra eşyaları meşhurdur. Son yıllarda turizm gelişmiştir.
İlçe merkezi Karadeniz kıyısında tepeler arasında bir düzlükte kurulmuştur. Bolu ilinin Karadeniz kıyısındaki tek ilçesidir. Orhan Gazinin kumandanlarından Akça Koca Bey tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Eski ismi, Akçaşehir olup, 1934'te değiştirilmiştir. İl merkezine 78, Düzce'ye 35 km mesafededir.
Cumaova: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 26.499 olup, 10.244'ü ilçe merkezinde, 16.255'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 31 köyü vardır. İlçe taprakları genelde düzdür. Dağlık kesimler ormanlarla kaplıdır.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, patates, soğan, mısır ve elmadır. Hayvancılık ülke ekonomisinde önemli yer tutar. Büyükbaş hayvan besiciliği yaygındır.
İlçe merkezi Düzce Ovasının batısında Ankara-İstanbul karayolu üzerinde kurulmuştur. Düzce'ye bağlı Gümüşova bucağı ile bu bucağa bağlı Cumayeri köyünün birleşmesi ile 19 Haziran 1987'de 3392 sayılı kanunla ilçe oldu. İlçe belediyesi 1962'de kurulmuştur.
Çilimli: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 15.969 olup, 3717'si ilçe merkezinde 12.252'si köylerde yaşamaktadır. İlçe toprakları genelde düzdür. Bazı kesimlerde alçak dağlar vardır. Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri şekerpancarı, patates, soğan, elma, armut, buğday ve mısırdır. İlçe merkezi Düzce ovasının kuzeyinde tepelerin eteğinde kurulmuştur. Düzce'ye bağlı bucak iken 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı kanunla ilçe oldu. Belediyesi 1956'da kurulmuştur.
Dörtdivan: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 13.499 olup, 2787'si ilçe merkezinde 10.712'si köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 29 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır. Dağlar gürgen, kayın ve karaçam ormanları ile kaplıdır. Dağlardan kaynaklanan suları Gerede Çayı toplar. Ekonomisi tarım ve ormancılığa dayanır. Akarsu vadilerinde tarım yapılır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve patatesdir. Hayvancılık ülke ekonomisinde önemli yer tutar. İlçede orman ürünlerini işleyen küçük atölyeler vardır. Gerede ilçesine bağlı buçak iken 9 Mayıs 1990'da 3644 sayılı kanunla ilçe oldu. İlçe belediyesi 1962'de kurulmuştur.
Düzce: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 156.326 olup, 61.878'i ilçe merkezinde 94.448'i köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 93 Kaynaşlı bucağına bağlı 15, Konuralp bucağına bağlı 26 köyü vardır. İlçe toprakları genelde dağlıktır. Dağların ortasında Düzce Ovası yer alır. Ovayı Büyük ve Küçük Melen çayları ile Aksu ve Uğur suları sular.
Ekonomisi tarıma dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri, şekerpancarı patates, soğan, buğday, mısır, fındık, elma ve armuttur. Sebze ve meyve yetiştiriciliği ve kavakçılık gelişmiştir. Hayvancılık ilçe ekonomisinde önemli yer tutar. En çok büyük baş hayvan besiciliği yapılır. Tavukçuluk çok yaygındır. Ormancılık gelişmiştir. İlçedeki orman ürünlerini işleme tesisleri önemli sanayi kuruluşlarıdır.
İlçe merkezi, Düzce ovasının orta kısmında İstanbul-Ankara karayolu ile Zonguldak-Ereğli Akçakoca yollarının kesiştiği yerdedir. 1970'de ilçe oldu. Nüfus yönünden il merkezinden büyüktür. İlçe belediyesi 1885'te kurulmuştur.
Gerede: 1990 sayımına göre toplam nüfusu 41.274 olup, 18.780'i ilçe merkezinde 22.494'ü köylerde yaşamaktadır. Merkez bucağa bağlı 91 köyü vardır. İlçe toprakları dağlıktır. Dağlarda yaylalar vardır. İlçenin başlıca akarsuyu Gerede Çayıdır. Bu çayın vadisinde Gerede Ovası yer alır. Dağlar gürgen, kayın ve karaçam ormanları ile kaplıdır.
Ekonomisi, tarım ve ormancılığa dayalıdır. Başlıca tarım ürünleri buğday, arpa ve patates o