|
|
#11 (permalink) | ||
|
ABDÜLHAY CELVETİ;
Osmanlı Devleti zamanında yetişen mutasavvıflardan, şair. Edirne’de doğdu. Doğum tarihi belli değildir. Babası Celvetiyye yolunun büyüklerinden İbrahim Efendidir. Abdülhay Celveti, babasının yanında yetişti ve Celvetiyye yolunun adabını öğrendi. İlim tahsilini tamamladıktan sonra icazet aldı ve günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Akçakızanlık kazasında Alaeddin Efendi zaviyesi şeyhliğine tayin edildi. Edirne Selimiye Camii vaizi iken vefat eden babasının yerine, bu caminin vaizliği ile tekke şeyhliğine getirildi (1660). Bu vazifede uzun süre kaldıktan sonra 1686'da İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmed Paşa Zaviyesine tayin edildi. 1688’de Eminönü Yeni Cami vaizliğine, 1691’de ise Üsküdar Aziz Mahmud Hüdai Dergahı şeyhliğine getirildi. Burada on dört seneden fazla kalan Abdülhay Celveti 1705 Kasımında vefat etti. Aziz Mahmud Hüdai Dergahının yakınındaki Halil Paşa türbesine defnedildi. Abdülhay Celveti, ilmi ve şahsiyeti ile Celvetiyye yolunun büyüklerinden idi. Abdülhay mahlası ile birçok ilahi yazmıştır. Bazı ilahileri günümüzde söylenmesine rağmen, Divan’ı bulunamamıştır. Bilinen bazı eserleri şunlardır: 1) Feth-ül-Beyan li-Husul-in-Nasri vel-Fethi-vel-Eman: Arapça olup, Feth suresinin tefsiridir. Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa kısmı 34 numarada kayıtlıdır. 2) Tefsir-i Ba’z-ı Süver-i Kur’aniyye: Türkçedir. Meryem, Yasin, Feth, Rahman, Nebe’, Naziat, Abese, Tekvir, İnfitar, Mutaffifin, Kevser surelerinin tefsiridir. Eserin yazma nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi 2201 numarada kayıtlıdır. 3) Şerh-i Gazel-i Hacı Bayram-ı Veli: Küçük bir risale olan eser İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi 9771’ de kayıtlıdır. 4) Manzum Kaside-i Bürde tercümesi (Nuruosmaniye, 3213). ABDÜLHAY EL-HASENİ; Hindistan’da yetişmiş olan alim ve tarihçi. İsmi, Abdülhay bin Fahrüddin bin Abdilali’dir. Peygamber efendimizin torunu hazret-i Hasan’ın soyundan geldiği için el-Haseni nisbesiyle meşhur oldu. 1869 (H.1286) senesinde Hindistan’ın Lüknov şehri yakınlarında doğdu. 1923 (H.1341) senesinde aynı yerde vefat etti. Kabri oradadır. Dedeleri Moğol istilası sırasında Bağdat’tan Hindistan’a göçmüşler ve burada İslamiyeti yaymaya çalışmışlardır. Abdülhay Haseni ilk tahsiline doğduğu yerde başladı. Lüknov’daki devrinin tanınmış alimlerinden Arapça, fıkıh, tefsir ve akli ilimleri öğrendi. Daha sonra o zamanın önemli ilim merkezlerinden Bhopal’da hadisten tıbba kadar çeşitli ilimleri tahsil etti. Daha sonra Hindistan’ın önemli ilim merkezleri olan Delhi, Seharanpur, Diyobend, Paniput ve Serhend gibi yerlere gitti. Oralarda bazı alimlerin derslerini takib ederek icazet aldı. 1895 (H.1313) senesinde Lüknov’da yerleşti. Zamanının büyük bir kısmını ilmi çalışmaya ayırdı. Nedvet-ül-Ulema adıyla 1893 senesinde kurulan cemiyetin çalışmalarına katıldı. 1915 senesinde bu cemiyete müdür oldu. Ölümüne kadar Nedvet-ül-Ulema ve ona bağlı bir kuruluş olan Darülulum’da çalıştı. Arap, Fars, Urdu dil ve edebiyatlarıyla İslam sonrası Hindistan tarih ve medeniyeti, ilim ve telif hareketleri hakkında araştırmalar yaptı. Son günlerine kadar kitap yazmakla meşgul oldu. 2 Şubat 1923 (H.1341) tarihinde Lüknov’da vefat etti. Seyyid Alemullah’ın zaviyesinde, onun kabri yanına defnedildi. Ebül-Hasan Ali el- Haseni en-Nedvi ile Nedvet-ül-Ulema Cemiyeti eski başkanı Abdülali el- Haseni onun oğullarıdır. Eserleri: 1. Nüzhet-ül-Havatır ve Behcet-ül-Mesami ven-Nevazır: Hicri birinci asırdan 14. asra kadar Hindistan’da yaşamış alim, evliya, edib, siyaset ve devlet adamlarının biyoğrafilerini içine alan bir eserdir. Arapça ve sekiz cilt olan bu eserde 4500 kadar kimsenin biyoğrafisi vardır. eserin birinci cildi hicri 1-7. asırlara, diğer cildler ise hicri sekizinci yüzyıldan başlamak üzere her bir cildi bir yüzyıla tahsis edilmiştir. Eserin ikinci cildi, İbn-i Hacer el-Askalani hazretlerinin Ed-Dürerü’l-Kamine adlı eserinin zeyli olarak 1931 (H.1350) senesinde Haydarabad’da neşredilmiştir. Yedinci cilde kadar olan diğer cildler 1947-1959 (H.1366-1378) yılları arasında, sekizinci cildi ise 1970 (H.1390) yılında Haydarabad’da basılmıştır. 2. Ma’arif-ül-Avarif fi Enva-il-Ulum vel-Mearif: İslamiyetin Hindistan’da yayılışından yirminci yüzyılın başlarına kadar Hindistan’da eğitim ve öğretim tarihi, din ve fen ilimleri, dil, edebiyat, tarih ve coğrafya alanındaki gelişmeler ve bu dallarda yazılan eserlerden bahseder. Bu kitab Es-Sekafet-ül İslamiyye fil-Hind adıyla neşredilmiştir. 3. Telhis-ül-Ahbar: Hadis alanında yazdığı bu eserde senedler verilmeksizin sadece hadis-i şerifler zikr edilmiştir. Sahih hadislerin bulunduğu bu eser, müellifin vefatından sonra Tehzib-ül-Ahlak adıyla neşredilmiştir. 4. Cennet-ül-Meşrik ve Matlau Nur-il-Müşrik: Hindistan’ın coğrafyası ile İslam sonrası tarihinin ele alındığı eserde Hindistan’da İngiliz hakimiyeti ve Hindistan bağımsızlık hareketlerine de yer verilmiştir. Eser, El-Hind fil- Ahd-il-İslami adıyla 1972 (H.1392) senesinde Haydarabad’da yayınlanmışdır. 5. Münteha’l-efkar. 6. Gül-i Rana. Abdülhay el-Haseni’nin bunlardan başka Urduca, Arapça ve Farsça eserleri ve risaleleri de vardır. ABDÜLKADİR CEZAYİRİ; İslam kahramanlarından. 1808 (H.1223) yılında Maaskar şehri yakınında bulunan Kaytana çiftliğinde doğdu. Soyu hazret-i Hasan’a kadar uzanır. Yani şeriflerden idi. Baba ve dedeleri , Cezayir’in Vehran tarafında yaşayan şerefli, alim, faziletli, takva sahibi, herkesin sevib saydığı kimselerdi. Cedlerinden biri olan Seyyid Muhammed bin Abdülkadir, Barbaros Hayreddin Paşanın Cezayir’i fethine yardım etmişti. Abdülkadir Cezayiri çocukluğunda ve gençliğinde sağlam bir din eğitimi gördüğü gibi, ata binip silah kullanmayı da öğrendi. 1826 yılında, Cezayir’den ayrılarak Mısır’a, oradan Hicaz’a gidip hac farizasını eda etti. 1829’a kadar orada kaldı. Fransızların Cezayir’e girdiğini haber alınca acele vatanına döndü. Vehran ve Müsteganem taraflarındaki halk ayaklanarak babasını emir seçtilerse de babası kabul etmeyip emirliği oğlu Abdülkadir’e verdi. Bu suretle Abdülkadir 1832 (H. 1248) senesi Receb ayında emir olup Fransızları Cezayir’den çıkarma çalışmalarına başladı. Kuvvetli bir ordu kurarak Fransızları bir çok defalar yendi. Bu zaferlerini politakada da sürdürerek bir çok bölgeleri bu yolla ele geçirdi. Böylece Abdülkadir, Maaskar şehri merkez olmak üzere, Merakeş sınırına kadar olan bir ülkeye sahib oldu. Büyük sahranın bazı şeyhleri de kendisine tabi oldular. 30 Mayıs 1837’de Fransızlarla Tafna Antlaşmasını imzalayarak zaferini perçinledi. Bundan sonra kurduğu devletini güçlendirmek için faaliyetlerde bulundu. Ancak doğuda Osmanlılara tabi Ahmed Beyi yenen Fransızlar çıkardıkları hile ve fitnelerle Abdülkadir’in etrafındakileri etkilemeye başladılar. Buna rağmen Abdülkadir, yeniden askerini toplayarak Fransızları denize kadar sürdü. İki yıl sonra Fransızlarla tekrar savaş başladı. Abdülkadir, ordusunun içindeki tefrika ve anlaşmazlıklar yüzünden Merakeş’e çekildi. Akrabası olan Merakeş Hakimi Abdurrahman ve Merakeş’in Müslüman halkının yardımıyla tekrar Fransızlarla savaştı. Ancak yine tefrika yüzünden ordusu kendisine yüz çevirdi. Bunun üzerine kendisine sadık adamlarıyla Büyük Sahra’ya çekildi. Burada tarafdarlarının çoğunun telef olması üzerine İskenderiye veya Akka’da kalmak şartıyla General Lamoriciére’ye teslim oldu(1847). Cezayir valisi Duc d’Aumele tarafından Fransa’ya gönderildi. Bir müddet Toulon’da Lamarque Kalesinde, sonra Pau ve nihayet Anboise Kalesinde bulunduruldu. Napolyon, imparatorluğunu ilan ettiği zaman Abdülkadir’e Osmanlı ülkesinde kalması için müsaade verdi. Abdülkadir İstanbul’a geldi. Sultan Abdülmecid Hanın iltifatına kavuşup, Bursa’da kendisine tahsis edilen konakta oturdu. Bursa’da 1855’de büyük bir zelzele olunca Şam’a geçti. 1860’da vuku bulan Şam Vak’asında yararlılıklarından dolayı Türk ve Fransız hükümetleri tarafından taltif edildi.1862’de hacca gidip iki sene Hicaz’da kaldıktan sonra İstanbul’a gelerek Abdülaziz Han tarafından birinci Osmani nişanıyla taltif edildi. Paris seyahati dönüşü Şam’da vefat etti. Kabri Muhyiddin-i Arabi Türbesi içindedir. Abdülkadir cesur, akıllı ve dindar bir idareciydi. Fransızlarla yıllarca süren mücadelesinde askerlik kabiliyeti yanında siyasi dehasını da göstermiştir. Mizaç itibariyle merhametli olup, adaleti gözetirdi. Ancak gerektiğinde şiddet kullanmaktan çekinmezdi. İyi bir şair ve değerli bir fikir adamı olan Abdülkadir’in en önemli iki eseri De la Fidélité des Musulmans a Observer Leurs Traitées d’alliance et les Autres (kendi hayatı ve Müslümanlar arasındaki tefrikayı anlatan eseri) ile Zikr-ül akıl ve Tenbih-ül-Gafilin’dir (Tasavvufa dair bir eser). ABDÜLKADİR ÇELEBİ; Osmanlı Devletinin on ikinci şeyhülislamı. İsmi Abdülkadir bin Muhammed’dir. Ispartalı (Hamidli) Mehmed Efendinin oğludur. Bu sebeple Abdülkadir-i Hamidi diye bilinir. Isparta’da doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1548 (H. 955) senesinde Bursa’da yetmiş yaşını geçmiş olarak vefat etti. Kendi yaptırdığı mescid ve medresenin bahçesinde Musa Baba kabrinin yanına defnedildi. Abdülkadir Çelebi, fakir bir aileye mensub olduğu için ilk tahsilini memleketinde yaptı. Daha sonra Bursa’ya geldi ve Sultan Medresesinde hoca olan Molla Rükneddin Efendiden ilim tahsil etti. Hayali Çelebi ile ders arkadaşı idiler. Fıkıh ilminde üstün bir dereceye yükseldi. Maişetini temin için özel dersler verdi. Kanuni Sultan Süleyman Hanın yakınlarından Mustafa Ağaya ders verdi. Bu esnada ilim, edeb ve ahlakıyla dikkati çeken Abdülkadir Çelebi, Mustafa Ağa vasıtasıyla İstanbul’daki el-Hac Hasen Ağazade ve Davud Paşa medreselerine, daha sonra da Bursa’daki Sultaniye Medresesine müderris tayin edildi. İstanbul Sahn Medreselerinde müderrislik yaptı. 1520 (H. 927) senesinde Bursa kadılığına, aynı sene içinde Anadolu Kazaskerliğine tayin dildi. On dört yıl bu vazifede kaldıktan sonra, doğruluğu ve namusluluğunu çekemeyenlerin, hakkında çıkardıkları dedikodular sebebiyle, emekliye ayrıldı. Bir hac kafilesi ile hacca gitti. Dönüşünde hakkındaki söylentilerin kaybolduğu görüldü. Abdülkadir Efendi, 1542 (H. 949) senesinde şeyhülislamlığa getirildi. Fakat hastalığı sebebiyle üç ay sonra bu vazifeden istifa ederek köşesine çekildi. Bursa’da ilim ve ibadetle hayatını sürdürdü. Orada bir mescid ve bir medrese inşa eyledi. Abdülkadir Efendi, özü sözü doğru ve çok cömert idi. Şairliği de olup. şiirlerinde Kadri mahlasını kullanırdı. Şiirleri beş beyitlik gazeller halindedir. Alim ve faziletli kimselere çok önem verirdi. Bu sebepten evi alimlerin toplandığı bir mahfel haline gelmişti. Abdülkadir Çelebi’nin fetvalarının toplandığı Fetava-yı Kadiriyye adlı eserinin yanında, şiirlerini ihtiva edenleri de vardır. ABDÜLKADİR FEYYUMİ; Mısır'da yetişen Şafii mezhebi alimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülkadir bin Muhammed el-Feyyumi'dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1613 (H. 1022)te Mısır'da vefat etti. Şemseddin-i Remli'den ve zamanının diğer alimlerinden din ve fen ilimlerini öğrenip bunlarda söz sahibi oldu. İlmi ve fazileti ile meşhur oldu. Bir çok kitap yazdı. Evliya arasında yüksek bir derecesi olan Abdülkadir Feyyumi, Allahü tealanın zat ve sıfatlarına ait bilgilerde yüksek marifet sahibiydi. Eserleri: 1) Şerhü'l-Minhac; İmam-ı Nevevi'nin Minhac kitabına yazdığı büyük şerhtir. 2) Şerhü'l-Behce, 3) Şerhü'n-Nüzhe: Matematik ilmine dairdir. 4) Şerhu'r-Ruhbiyye: Feraiz (miras hukuku) hakkında yazılan ve Ruhbiyye diye meşhur olan manzumenin şerhidir. 5) Metnü'l-Lem' ve Şerhu Metni'l-Mukni: Matematik ve cebir ilimlerine dairdir. ABDÜLKADİR GEYLANİ; Büyük İslam alimlerinden ve evliyanın meşhurlarından. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavsü'l-Azam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ı Evliya, Kutb-u Azam gibi lakaplarla anılmaktadır. Babası Ebu Salih Musa bin Abdullah, annesi Fatıma binti Ebu Abdullah Ümmü'l-Hayr'dır. Babasının ismi kaynaklarda farklıdır. Peygamber efendimizin soyundan olup, hem seyyid hem şeriftir. 1077 (H. 471)de İran'ın Geylan şehrinde doğdu, 1166 (H. 561)da Bağdat'ta vefat etti. Kabri Bağdat'tadır. Önce doğduğu yer olan Geylan'da ilim öğrenmeye başladı. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat'a gidip, zamanın meşhur alimlerinden ilim tahsiline devam etti. Fıkıh ilmini, Ebu Hattab Mahfuz, Ebü'l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya'la ve diğer fıkıh alimlerinden; hadis ilmini, Ebu Galib bin Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Cafer ve diğer hadis alimlerinden; tasavvuf ilmini ise, Ebu Salih hazretlerinden, Şeyh Ebu Sa'id Ali Mahzumi'den ve Ebü'l-Hayr Muhammed bin Müslim Debbas'tan tahsil etti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra vaz ve ders vermeye başladı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim ve salih yetişti. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehidlik derecesine yükseldi. Önceleri Şafii mezhebinde iken, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti. Böylece bu mezhep yayıldı. Bir ara vaz ve ders vermeyi bırakıp, yalnızlığı tercih ederek, inzivaya çekildi. Bütün vakitlerini ibadet ve nefis mücadelesiyle geçirdi. Bir müddet bu hayata devam eden Abdülkadir Geylani, tekrar ders , vaz ve fetva vermeye başladı. İki mezhepte de fetva verirdi. Pekçok kimse onun sohbetleri ile olgunlaştı; beş yüz Yahudi ve Hıristiyan onun huzurunda Müslüman oldu. Tam kırk sene on üç çeşit ilim ve fende ders verdi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Pekçok kerameti görülen Abdülkadir Geylani, Bağdat'ta vefat etti. Cenaze namazını kılmak üzere görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. Bağdat'ta defnedildi. İlmi ile amel ederdi. Konuşması gayet açık ve pek tesirliydi. Sorulan zor sualleri, rahatlıkla, doyurucu bir tarzda cevaplandırırdı. Bütün güzel huylar sanki onda toplanmıştı. Az konuşur, çok susardı. Kim olursa olsun, kapısını çalan herkesi kabul eder, geri çevirmezdi. Cuma günü hariç, evinden dışarı çıkmazdı. Doğruyu söylemekten asla çekinmezdi. Zamanın halifesi, Said isminde birini kadı tayin edince, minberde; "Müslümanlara en zalim birini kadı tayin ettin. Yarın alemlerin Rabbi huzurunda bakalım ne cevap vereceksin?" diye haykırdı. Orada bulunan halife bu doğru sözü işitince çok ağladı ve hemen adı geçen kadının vazifesine son verdi. Merhametsiz bir kimse onu görünce kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyurur, misafirsiz gece geçirmezdi. Kendisine kötü davrananları affeder, köleleri satın alarak azad ederdi. Her gün bin rek'at namaz kılar, Müzzemmil ve Rahman surelerini okurdu. İhlas suresini en az yüz kere okur, her farz namazdan sonra hatim okumaya devam ederdi. Abdülkadir Geylani pekçok kerametler göstermiş, manevi sahada yüksek makamlara kavuşmuştur. Zamanın imamı olup, asrının kutbu, o zamanda yetişen evliyanın en üstünü idi. İlim ve amelde eşi ve benzeri pek az bulunurdu. Kerametleri günümüze kadar mütevatir olarak nakledilmiştir. Buyurdu ki: "Küçüktüm. Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Öküz ile tarlayı sürüyordum. Bir ara "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın."diye bir ses duydum. Korktum, hemen eve döndüm ve anneme gidip; “Beni Hak tealanın yolunda bulundur ve izin ver Bağdat'a gidip ilim öğreneyim.” dedim. Annem sebebini sorunca, işittiklerimi anlattım. Annem ağladı, babamdan miras kalan 80 altının 40 tanesini kardeşime ayırıp kalanını da koltuğumun altına dikip gitmeme izin verdi. Doğruluktan ayrılmamam için benden söz aldı; beni Bağdat'a uğurladı. "Haydi Allah sana selamet versin oğlum. Allah için senden ayrıldım. Kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat'ın yolunu tuttum. Hemedan yakınlarından eşkiya yolumuzu kesti. İçlerinden biri; “Ey fakir! Senin bir şeyin var mı?” dedi. Kırk altınımın olduğunu söyledim. İnanmadı. Alay ettiğimi zannederek bırakıp gitti. İkincisi gelince ona da aynı cevabı verdim. İki eşkiya, reislerine gidip durumu anlattılar. Reis beni çağırdı. Yanına gittim. Paran var mıdır? dedi. Kırk altınım olduğunu söyleyince, dediğim yeri söküp, altınları çıkardılar. Reisleri; "Niçin doğru söyledin?" deyince; "Anneme doğru olmak için söz verdim. Hıyanet edemem." diye cevap verdim. Eşkiyaların reisleri bunları duyunca çok ağladı. "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp yetiştirene verdiğim söze hıyanet ediyorum." dedi. Tövbe etti. Kafilede bulunan diğer eşkiyalar da tövbe edip aldıkları malları geri verdiler." Kadiriyye yolunun kurucusu ve büyük bir mürşid-i kamil olan Abdülkadir Geylani hazretleri buyurdu ki: "İnsan kendini Kelime-i tevhide, yani "La ilahe illallah" demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur." "Allah adamlarının huzurunda üç sıfatla bulunulur: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalp. Hakiki yaşamak; nefsin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir." "Allahü tealaya en yakın olan, ahlakı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allah'tan başkasına yönelmemesidir." "Bid'at yoluna sapmayınız! İtaat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz ümit kesmeyiniz! Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlanızın kapısından hiç ayrılmayınız!" "Kalbinde, bir kimseye düşmanlık veya sevgi hali bulursan, onu önce Kur'an-ı kerime, sonra dinin emir ve yasaklarına arz et! O kimse onlara göre sevimli ise, sen de sev! Kötü ise, sen de kötü gör! Hiç kimseyi kovma! Hiç kimseye darılma! Kimsenin aleyhinde konuşma!" Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmış olduğu pekçok kıymetli eserlerinden bazıları: 1) Günyet-üt-Talibin, 2) Fütuh-ul-Gayb, 3) Feth-ur- Rabbani, 4) Füyuzat-ı Rabbaniyye, 5) Hizb-ül-Besair, 6) Cila-ül-Hatır, 7) El-Mevahib-ur-Rahmaniyye, 8) Yevakit-ül- Hikem, 9) Melfuzat-ı Geylani, 10) Divanu Gavsi'l A'zam'dır. Abdülkadir Geylani'nin hayatını ve menkibelerini anlatan pekçok eser yazılmıştır. ABDÜLKADİR MERAGİ; İran’da yetişen meşhur musiki nazariyatçısı ve bestekar. Güney Azerbaycan’ın Meraga şehrinde doğdu. Doğum tarihi belli değildir. Babası Musikişinas Gıyaseddin Gaybi’dir. İlk tahsilini babasından yapan Meragi, tahsilini tamamlamak için Tebriz’e gitti. Kısa zamanda meşhur olan Abdülkadir Meragi, Celayir hükümdarı Sultan Üveys’in sarayına alındı. Sultanlardan yakınlık gören Meragi uzun süre sarayda kaldı. Timur Hanın Azerbaycan’ı feth etmesi üzerine Bağdat’a, daha sonra sırasıyla Semerkant ve Herat şehirlerine gitti. Buralarda veliaht Timuroğullarından büyük ilgi gördü. Herat’ta çıkan bir veba salgını sırasında 1435’te öldü ve orada defnedildi. Abdülkadir Meragi, musiki alanında devrinin bütün makamlarına vakıf, her konuda beste yapabilecek bir kabiliyette idi. Birçok musiki aletini çalmakta maheretliydi. Aynı zamanda Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri vardır. Meragi’nin yazmış olduğu eserlerin hepsi musiki ile ilgili olup, bazıları şunlardır: 1) Cami-ul-Elhan, 2) Mekasid-ül-Elhan, 3) Kenz-ül-Elhan, 4) Risale-i Fevaid-i Aşere, 5) Şerh-i Kitab-ül-Edvar, 6) Zübdet-ül-Edvar. ABDÜLKADİR ŞEYHİ EFENDİ; on dokuzuncu Osmanlı Şeyhülislamı. İsmi, Abdülkadir'dir. Sultan İkinci Bayezid ve Yavuz Sultan Selim Han zamanlarında Kadıaskerlik yapan Müeyyedzade Abdurrahman Efendinin kardeşi Şeyh Abdülkerim Hacı Efendinin oğludur. Şeyhi adıyla meşhur oldu. 1514 (H. 920) senesinde İstanbul’da doğdu. 1594 (H. 1003) senesinde İstanbul’da vefat etti ve Eyyub Sultan civarında Yahya Efendi Dergahı bahçesinde babasının yanına defnedildi. Abdülkadir Efendi, medrese tahsilini tamamladıktan sonra, Şeyhülislam Ebüssüud Efendinin hizmetinde mülazım (stajyer) olarak çalışıp icazet aldı. İlk olarak Gelibolu Sarıca Paşa Medresesi müderrisliğine tayin olundu. Bu esnada Ebüssüud Efendinin kızıyla evlendi. 1562 (H. 970) tarihinde Süleymaniye Medresesi müderrisliğine terfi ettirildi. Daha sonra 1566 tarihinde Şam, yine aynı sene içinde Mısır kadılığına, 1568’de İstanbul, 1569'da Bursa kadılığına tayin edildi. Arkasından Anadolu Kadıaskerliğine, 1571 (H.979)de da Rumeli Kadıaskerliğine getirildi. 1573’te mütekaid (emekli) oldu. 1583’te tekrar Süleymaniye Dar-ül-hadis müderrisliğine getirildi. Abdülkadir Efendi, 1587 tarihinde Çivicizade Mehmed Efendinin vefatı üzerine Üçüncü Murad Han tarafından Şeyhülislamlığa tayin edildi. Bir yıl on bir ay bu vazifede kaldı. 1589 senesinde Yeniçeri askerinin başkaldırdığı Beylerbeyi ve Mehmed Paşanın öldürüldüğü sırada (Beylerbeyi Vak’ası) 250 akçe gündelik ile emekliye ayrılıp, evine çekildi. İbadet ve ilmi çalışmaları ile meşgulken vefat etti. Abdülkadir Şeyhi Efendi alim, fazıl, ilmiyle amil ve güzel ahlak sahibi bir zat olup, ilim ve irfanıyla çevresini tenvir etti (aydınlattı). Eyüb’de kendi adıyla bir mescid yaptırmıştır. Daha sonraları burası Anadolu’dan İstanbul’a hafız olmak için gelen gençlere barınak olmuştur. ABDÜLKAHİR BAĞDADİ; İslam alimlerinin büyüklerinden. İsmi Abdülkahir bin Tahir bin Muhammed el-Bağdadi et-Temimi olup, künyesi Ebu Mansur'dur. Bağdat'ta doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1029 (H. 420) senesinde İsferayin'de vefat etti. Vefat tarihinin 1037 (H. 429) olduğu da bildirilmiştir. Hocası Ebu İshak'ın yanına defnolunmuştur. Bağdat'ta doğup yetişti. Çocukluğunda babası ile beraber Horasan'a gidip Nişabur alimlerinden ilim ve hadis-i şerif öğrendi. Daha sonra İsferayin'e gidip Ebu İshak İsferaini'nin derslerine devam etti. Şafii fıkhında, derin alim oldu. Ayrıca kelam, feraiz, edebiyat, matematik ve diğer ilimlerde söz sahibi oldu. Hocasının vefatı üzerine onun talebelerine ders okuttu. On yedi ayrı ilimde ilim öğretirdi. Abdülkahir Bağdadi, vera ve takva sahibi olup, haram ve şüpheli şeylerden sakınırdı. Dünyaya kıymet vermezdi. Önceleri çok zengin olup, bütün malını ilim yolunda sarf etmişti. Bir taraftan ders okuturken, diğer taraftan da kendinden sonra gelecek olanların istifade edeceği kıymetli eserler yazdı. Peygamber efendimizin ve Eshabının doğru yolu olan Ehl-i Sünnet yolundan ayrılan fırkalara cevaplar vererek onların bozuk fikirlerini çürüttü. Eserleri: 1) El-Fark Beyne'l-Firak (Mezhebler ve fırkalarla ilgilidir), 2) Te'vilü Müteşabih-il-Ahbar, 3) Fedayih-ul-Mutezile, 4) Fedayih-ul-Kerramiyye, 5) El-Kelam fil-Vaid-il Fahir fil-Evaili vel-Evahir, 6) Mi'yar-un-Nazar, 7) Tafdil-ül-Fakir-is-Sabir alel-Ganiyy-iş-Şakir, 8) El-Milel ven-Nihal, 9) Et-Tahsil fi Usul-il-Fıkh, 10) Nefy-ü Halk-ıl-Kur'an, 11) Usul-üd-Din. ABDÜLKAHİR SÜHREVERDİ (Ebü'n-Necib); Evliyanın büyüklerinden ve fıkıh alimi. Babasının adı Abdullah Bekri'dir. Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddik'ın soyundandır. 1097 (H. 490) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1168 (H. 563)'de Bağdat'ta vefat etti. Dicle Nehri kıyısındaki dergahına defnedildi. Genç yaşında ilim tahsiline başlayıp Bağdat'a giderek fıkıh ilmini Nizamiyye Medresesinde hocalık yapan Es’ad Miheni'den; tasavvuf ilmini İmam-ı Gazali'nin biraderi Ahmed Gazali'den; hadis ilmini Ebu Ali Muhammed bin Nebhan'dan tahsil etti. İsfehan'a giderek Ebu Ali Haddad'dan hadis dinledi. Bir müddet insanlardan ayrılarak uzlet hayatı yaşadı. Daha sonra tekrar insanlar arasına girerek vaz ve nasihatleriyle onları Allahü tealanın rızasına çağırdı. Kadı Vecihüddin'den de hilafet aldı. Pekçok kimse onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde yetişti. Birçok kerametleri görüldü. Şihabüddin es-Sühreverdi, İbn-i Asakir, Sem'ani, Abdullah bin Mes'ud, Abdullah bin Matar er-Rumi gibi zatlar ondan ilim öğrendiler. Bağdat'taki Nizamiyye Medresesinde ders vermesi için davet edildi. Bu daveti kabul edip, orada bir müddet hadis dersi verdi. Sonra Şam'a gitti. Kısa bir müddet Şam'da kalıp vaz ve nasihatte bulunduktan sonra Bağdad'a döndü. Hayatını ilim öğrenmek, öğretmek ve insanları Allahü tealanın rızasına kavuşturmak için çalışan Abdülkahir Sühreverdi, Bağdat'ta Dicle Nehri kıyısında talebeleri için dergah inşa ettirdi. Abdülkahir Sühreverdi hazretleri buyurdu ki: "Helali aramak farzdır. Yeryüzünde helal her zaman bulunur. Allahü teala kullarından helali aramalarını istedi. Ancak helal; bir yerde çok, diğer yerde azdır. Arayıp bulmak kula düşer." "Allahü teala için sevmek, O'nun için buğz (düşmanlık) etmek, imanın en güvenilir ve sağlam kulplarındandır. Emr-i bi'l-maruf (iyiliği emretmek) ve nehy-i ani'l-münker (kötülüklerden sakındırmak) yapmak imkanı olan herkese, imkanı nisbetinde lazımdır." Eserleri: Abdülkahir Sühreverdi'nin yazdığı eserlerden bazıları şunlardır: 1) Adab-ül-Müridin, 2) Şerh'ül-Esma-ül-Hüsna, 3) Garib-ül-Mesabih lil-Begavi, 4) Musannefun fi-Tabakat- iş-Şafiiyye. ABDÜLKERİM CİLİ; Bağdat’ta yetişen alimlerden ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, Abdülkerim bin İbrahim bin Abdülkerim’dir. Takıyyüddin ve Kutbuddin lakablarıyla bilinir. Büyük evliya Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin torununun oğludur. Bağdad yakınlarındaki Cil kasabasından olduğu için Cili nisbesiyle meşhur oldu. 1365 (H.767) senesinde Cil’de doğdu. 1428 (H.832) senesinde vefat etti. Hayatı hakkında kaynaklarda yeterli malumat bulunmayan Abdülkerim Cili, eserlerinde Şerefüddin İsmail bin İbrahim el-Ceberti’den “hocam” diye bahs etmektedir. Bu bilgilerinden anlaşıldığına göre Zebid bölgesinde kalmış Ceberti’den ilim öğrenmiş ve feyz almıştır. Hanbeli mezhebine ve Kadiriyye tarikatine mensuptur. İlmi yönden oldukça verimli bir hayat süren Abdülkerim Cili eserlerinin büyük bir kısmında Muhyiddin ibni Arabi hazretlerinin tasavvufi eserlerini şerh etmiş, açıklamıştır. Tasavvufi meselelerde tamamen onun yolundan gitmiştir. El-İnsan-ül-Kamil adlı tasavvufi eserinde ruhu, kalbi, aklı ve nefsi ile mükemmelleşip maddi- manevi her şeyin yanı sıra ilahi vasıfları ve kudretleri kusursuz bir ayna gibi yansıtan insan-ı kamil konusunu izah ederken Muhyiddin ibni Arabi’den istifade etmiştir. Cili’ye göre insan-ı kamilin en mükemmel nümunesi hazret-i Muhammed aleyhisselamdır. Ondan sonra gavs ve kutub denilen veliler gelir. Abdülkerim Cili yüksek dedelerinin yoluna sımsıkı bağlı olan, olgun ve kamil bir veli idi. Allahü tealanın ve Allah dostlarının aşığı idi. Bu aşkla çok güzel şiirler söylemiştir. 1428 (H.832) senesinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Eserleri: 1) El-İnsan-ül-Kamil fi Ma’rifet-il-Evahir vel-Evail: Tasavvufa dair bir eserdir. 2) El-Kehfü ver-Rakim fi Şerh-i Bismillahirrahmanirrahim, 3) Menazır-ül-İlahiyye, 4) Sefer-ül-Garib, 5) Hakikat-ül-Yakin, 6) Meratib- ül-Vücud, 7) Şerhu Müşkilat-il-Fütuhat-il-Mekkiyye, 8) Kemalat-ül- İlahiyye fi Sıfat-il-Muhammediyye, 9) Namus-ül-Azam vel-Kamus-ül-Akdem, 10) Kabe Kavseyn ve Mültekan’namüseyn, 11) Ed-Dürret-ül Ayniyye, 12) El- İsfar, 13) Kenz-ülMektum, 14) Hakikat-ül-Hakayık, 15) Nevadir-ül-Ayniyye fil-Bevadir-il-Gaybiyye. ABDÜLKERİM NADİR PAŞA; Osmanlı serdar-ı ekremlerinden. 1807’de Rumeli’nin Zağra’ya bağlı Çırpan kasabasında doğdu. Babası kale yamaklarından Ahmed Ağadır. Halk arasında memleketine nisbetle Çırpanlı Abdi Paşa diye meşhur olan Abdülkerim Paşa, genç yaşta İstanbul’a gelip Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusuna girdi. Eğitimini tamamladıktan sonra Harbiye mektebinin ilk açılış yıllarında Maçka kışlasında kurulan mekteb taburuna teğmen tayin edildi. 1835 senesinde askeri alanda yetişmek üzere Viyana’ya gönderildi ve beş sene kaldıktan sonra miralay rütbesi ile İstanbul’a dönerek erkan-ı harbiye reisliğine tayin edildi. O zamanlar Avrupa’da eğitim ve tahsil görenlere fazla itibar edildiğinden, tanzimatçıların himayesine mazhar oldu ve kısa zamanda yüksek rütbelere kavuştu. 1846 senesinde feriklik rütbesi ile Dar-ı şura-yı askeri azalığına, bir sene sonra da Mekatib-i askeriye nezaretine getirildi. 1847 senesinde de devletin mevcud beş ordusuna ilave olarak kurulan ve merkezi Bağdad’da bulunan altıncı orduya müşir rütbesi ile komutan tayin edildi. Daha sonra Bağdad, Diyarbekir ve Erzurum valiliklerinde bulundu. 1851 senesinde sadrazam Ali Paşa tarafından birinci ordu komutanlığına getirildi. 1853’te Osmanlı-Rus savaşı başladığında Anadolu ordusu komutanı idi. Ordusu ile Gümrü’ye kadar ilerledi ise de, geri çekilince azl edilerek önce Selanik, sonra da Rumeli valiliğine tayin edildi. Valiliği sırasında bizzat askerin başında eşkıya takibine çıkarak asayişi sağlamak için büyük gayret gösterdi. 1876 senesinde İstanbul’a çağrılan Abdülkerim Paşa, önce Meclis-i ali üyeliğine, sonra bahriye nazırlığına tayin edildi. Dört ay sonra da Derviş Paşanın yerine serasker oldu. Mahmud Nedim Paşa hükumetinin düşmesi ile sadarete gelen Mütercim Rüşdi Paşa hükumetinde yerini Hüseyin Avni Paşaya bıraktı. Kendisi ise tekrar serdar-ı ekremliğe tayin edildi ve ortaya çıkan Bulgar isyanını bastırmak üzere Rumeli’ye gönderildi. Bulgar isyanını bastırdı. Ancak Rusya’nın müdahalesi ve Sırbistan’ın da ayaklanması Osmanlı Devletini zor durumda bıraktı. Sırp isyanını bastırmakla vazifelendirildi ve Sırpları mağlub etti. Ancak bir yabancı devletin müdahalesinin olabileceğini düşünen İstanbul hükumeti, buna meydan bırakmayıp serdar-ı ekrem Abdülkerim Paşaya derhal Belgrad üzerine yürümesi ve Sırpları barışa zorlaması konusunda emir verdi. Yaptığı muharebeler neticesinde Sırp kuvvetlerinin büyük kısmının toplandığı ve en çok güvendikleri Alesinatz mevkiini ele geçirince şöhreti bir kat daha arttı. İkinci Abdülhamid Hanın ilk zamanlarında çıkan 1877 Osmanlı-Rus Harbinin başında, Rumeli’de serdar-ı ekrem olarak Abdülkerim Nadir Paşa bulunuyordu. Düşmanın Tuna’yı kolaylıkla geçip Türklerin buna engel olamayışı bütün dünyayı şaşırttı. Nadir Paşanın bu başarısızlığı izahı kabil olmayan ve askerlik bakımından savunulamayacak bir husustu. Bu sebepten Abdülhamid Han, serdar-ı ekremi divan-ı harbe sevk etti. Bunun üzerine önce Midilli ve daha sonra da Rodos’ta mecburi ikamete tabi tutuldu. 1883 senesinde Rodos’ta vefat etti. Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:47 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||
|
|
|
|
#12 (permalink) | |||||||||||
|
ABDÜLKERİM SATUK BUĞRA HAN;
İlk Müslüman-Türk hükümdarı. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü. Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehr ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak KadırHanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi. Artuç Nasır bin Ahmed'in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç'un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed'le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Müslüman oldu. Abdülkerim adını aldı. Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı. İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp fethetti. Amcası OğulcakKadırHanı öldürdü. Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü'l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk BuğraHana yol gösterip teşvik ettiler. Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galib geldi. Bundan sonra 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu. 955 (H.344) senesinde Kaşgar civarında bulunanArtuç kasabasında vefat edip oraya defnedildi. Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pekçok İslam alimi gelip, İslamiyeti doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğluBaytaşSüleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir. ABDÜLLATİF EL-KUDSİ; Mısır’da ve Anadolu'da yetişmiş evliyanın büyüklerinden. İsmi, Abdüllatif bin Abdurrahman bin Ahmed bin Ganim el-Bedr es-Sadi’dir. Makdisi veya Kudsi nisbeleriyle şöhret bulmuştur. İbn-i Ganim ve İbn-i Benane diye de bilinir. 1384 (H.786) senesinde Kudüs’te doğdu. 1452 (H.856) senesinde Bursa’da vefat etti. Küçük yaşta ilim tahsiline başlayıp önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Sonra medresede zahiri ilimleri okudu. Babasından, Abdülaziz Fernevi'den, Nasr et-Tunusi’den çeşitli ilimleri öğrendi. Zeka ve kabiliyetiyle hocalarının dikkatini çekti. 1412 (H.815) senesinde Mağrib’e (Tunus’a) gidip bir müddet orada ikamet etti. 1414 (H.817) senesinde hacca gidip tekrar Mağrib’e döndü. Tunus’un meşhur alimlerinden İbrahim el-Müserrati, Muhammed el-Mağribi, Abdurrahman bin el-Benna, Şerif Ebu Yahya, Ebir-Rikab, Ahmed bin Zagu, Fakih Ya’kub el-Ukbani, Kadı Ebu Abdullah Muhammed bin Merzuk gibi alimlerin meclislerinde bulunup ilim öğrendi. İlim tahsiline devam ederken tasavvufa karşı ilgi duyup tasavvuf ehlinden Şeyh Abdülaziz’in talebeleri arasına katıldı. Ondan talebe yetiştirme icazeti (izni) aldı. Daha sonra Kudüs’e döndü. Zeyniyye tarikatinin kurucusu büyük veli Zeynüddin el-Hafi hacca giderken Kudüs’e gelince Abdüllatif el-Kudsi’nin evinde misafir kaldı. Zeynüddin el-Hafi’nin sohbetlerinden istifade eden Abdüllatif el-Kudsi, onunla birlikte hacca gitmek istedi. Fakat annesi hasta olduğu için Zeynüddin el-Hafi ona izin vermedi. Zeynüddin el-Hafi’yi kendisine mürşid kabul eden Abdüllatif el-Kudsi, hac dönüşü Zeynüddin el-Hafi ile birlikte Horasan’a gitti. Hocasının emriyle halvette bulundu. Daha sonra Cam şehrine gidip Şeyhülislam Ahmed Namık-ı Cami’nin türbesinde kırk günlük riyazet ve çileyi tamamladı. Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra hocası tarafından icazetname verildi. Hocasının emriyle talebe yetiştirmek ve insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlatmak üzere Kudüs’e, Şam’a oradan da Anadolu’nun merkezi durumunda olan Konya’ya geldi. Mevlana Celaleddin-i Rumi, Şemseddin Tebrizi ve Sadreddin-i Konevi gibi evliyanın kabirlerini ziyaret edip manevi feyzlere kavuştu. Sadreddin-i Konevi hazretlerinin dergahında bir müddet irşad vazifesinde bulundu. Aldığı manevi bir işaret üzerine 1448 senesinde Bursa'ya geldi. Evliya Çelebi’nin “büyük bir asitane” diye övdüğü talebelerinden İranlı Hoca Bahşayiş tarafından 1449 tarihinde yaptırılan Zeyniyye Dergahında yerleşip, talebe yetiştirmekle ve insanlara İslamiyeti anlatmakla meşgul oldu. 1452 (H.856) senesi Rebi-ul-evvel ayının ilk günlerinde bir perşembe günü Bursa’da vefat etti. Kendisine ait olan dergahındaki kabrine defnedildi. Daha sonra kabri üzerine bir türbe yapıldı. Kabri halen ziyaret mahallidir. Zeyniyye tarikatının Anadolu’da yayılmasını sağlayan Abdüllatif el-Kudsi, zahiri ve batıni ilimleri şahsında birleştirerek hem tasavvuf erbabı derviş yetiştirerek insanların gönüllerini fethetti hem de zamanının büyük alimlerini yetiştirdi. Osmanlı devletinin kuruluş dönemindeki dini, ilmi ve siyasi yapının mimarlarından oldu. Taceddin İbrahim Karamani, Şeyh Vefa diye meşhur olan Muslihuddin Mustafa bin Ahmed ve Aşıkpaşazade onun yetiştirdiği alim ve evliyadandır. Ehl-i sünnet itikadından ayrılan çeşitli bozuk fırka ve tarikatlere karşı çıkan ve onlarla mücadele eden Abdüllatif el-Kudsi hazretleri, Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiği sağlam ölçülere titizlikle sarıldı. Sohbet ve nasihatleriyle talebelerine ve diğer insanlara doğru yolu gösterdi. Kimseye zarar vermemeyi, herkese iyilik etmeyi kendisine hayat prensibi olarak kabul etti. Eserleri: 1. Tuhfet-ül-Vahib-il-Mevahib fi Beyan-il-Makamat vel-Meratib: Bu eserde, nefs, ruh, kalb, sır makamları ve birçok tasavvufi ıstılahlar açıklanmıştır. Eserin müellif tarafından yazılmış olan bir nüshası, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindedir. 2. Hadi’l-Kulub ila Likai’l-Mahbub: İki kısımdan meydana gelen eserin birinci kısmında iman ve itikad konuları anlatılmış, ikinci kısmında ise Şeyh ve Mürid konularına yer verilmiştir. Kelam konularıyla tasavvuf konuları aynı eserde ele alınmıştır. Yazma bir nüshası Süleymaniye kütüphanesinde vardır. 3. Keşf-ül İtikad fi Reddi ala Mezahib-il-İlhad: Bozuk fırka ve tarikatlara karşı reddiye olarak yazılmış bir eserdir. Cebriyye, Mutezile, Batıniyye, Dehriyye ve Hurufilik gibi pekçok bozuk ve sapık cereyanlar ele alınmış, tahlil ve tenkidleri yapılmıştır. Hululiyye, İbahiyye ve Melamiyye gibi cereyanların da tenkid edildiği bu eser, mezhepler ve tarikatler tarihini ilgilendirdiği gibi, on beşinci yüzyıldaki Osmanlı ülkesinin dini, ictimai ve siyasi yapısı hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesinde vardır. 4. Şifa-ül-Mute’allim fi Adabil-Muallim vel-Müteallim: Bu eserde hoca- talebe münasebetleri ele alınmış, ilim, ilmin fazileti, ilimlerin tasnifi hakkında bilgiler verilmiştir. Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesinde vardır. 5. Kitabu Emr-i bil-Maruf ve’n-Nehy-i anil-Münker: Tasavvufi irşaddan çok umumi manada tebliğ usul ve metodları anlatılmıştır. Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesinde vardır. 6. Manzumetü Nefhat-ül-Eshar ve Rihlet-ül-Esrar ala Menhed-il-Muhtar ila Meşhed-il-Envar. ABDÜLMECİD EFENDİ; Son Osmanlı halifesi. 29 Mayıs 1868’de İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülaziz, annesi Hayranıdil Kadındır. Babasının ölümü üzerine (1876), İkinci Meşrutiyetin ilanına kadar (1908) sarayda kapalı bir hayat yaşadı. Bu dönemde yabancı dil öğrendi. 4 Temmuz 1918’de amcasının oğlu Mehmed Vahideddin tahta çıkınca veliaht ilan edildi. Birinci Dünya savaşından sonra Türk toprakları işgal edilince, Kuvay-ı Milliye lehinde beyanlarda bulundu. Bir ara Ankara’ya gitmesi söz konusu olunca İngilizler, Abdülmecid Efendiyi göz hapsine aldılar. 1 Kasım1922’deki bir kararla T.B.M.M. saltanatı kaldırınca, veliahtlık sıfatı kalmadı. 18 Kasım 1922’de halifeliğe seçildi. Emir-ül-mü’minin yerine “Halife-i müslimin” ünvanı verildi. Daha sonra 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ve 3 Mart 1924 tarihinde, halifeliğin kaldırılması üzerine Osmanlı Hanedanından olanların yurt dışına çıkarılması hakkında karar alındı. Abdülmecid Efendi, bunun üzerine, hanımı, kızları, doktoru ile beraber Çatalca’dan trene bindirilerek İsviçre’ye gönderildi. Ekim 1924’de Fransa’ya geçti. Nice şehrinde kendini ibadete vererek sakin bir hayat yaşadı. 23 Ağustos 1944’de Paris’te vefat etti. Naaşının, Türkiye’ye getirilmesi için yapılan başvurulardan bir netice alınamadı. On yıl bekletildiği Paris Camiinden alınarak, Medine’deki Cennet-ül Baki Kabristanına (1954) defnedildi. ABDÜLMECİD HAN; Osmanlı sultanlarının otuz birincisi ve İslam halifelerinin doksan altıncısı. Sultan ikinci Mahmud Hanın oğlu olup, 25 Nisan 1823 tarihinde Bezm-i Alem Valide Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde iyi bir tahsil gördü. Fransızca öğrendi. Avrupa’da yayınlanan neşriyatı yakından takib eden Abdülmecid Han yenilik tarafdarıydı. Babasının 1 Temmuz 1839’da vefatı üzerine on yedi yaşında tahta çıktı. Abdülmecid Hanın devlet idaresinde yeterli tecrübesi yoktu. Buna karşılık devlet erkanına güvendiğini, babasının başlattığı ıslahat hareketlerini devam ettireceğini ilan etti. Fakat bu sırada devlet ileri gelenleri arasındaki rekabet ve kıskançlık son safhada idi. Sultan ikinci Mahmud Hanın cenaze merasimi sırasında, Meclis-i vala-yı ahkam-ı adliyye reisi Koca Hüsrev Paşa, sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşadan 2 Temmuz 1839’da mühr-i hümayunu zorla alıp, kendini sadrazam ilan ettirdi. Bu sırada Osmanlı Devleti, Mısır ile muharebe halindeydi. Bu sebeple genç padişah meseleyi kurcalamadı ve Hüsrev Paşanın sadrazamlığını kabul etti. Ayrıca Mısır meselesini halletmek istediğinden, Mısır valisi Mehmed Ali Paşaya Köse Akif Efendiyi göndererek affettiğini bildirdi; ordu ve donanmaya harekatı kesme emri verdi. Ancak bu sırada Nizib’te Osmanlı ordusunun Mısır ordusuna yenildiği haberi geldi. Kaptan-ı derya Ahmed Fevzi Paşa da, sadrazamın eski husumetinden korkarak, donanmayı Mısır’a götürüp teslim etti. Böylece ordusuz ve donanmasız kalan Osmanlı Devleti karşısında cesaret alan Mısır valisi, Sultan ile anlaşmaya yanaşmadı. Sultan Abdülmecid Han, devleti bu zor durumdan kurtarmak için çareler aradı. Bu sırada Avrupa’dan yeni dönen Mustafa Reşid Paşa, Sultan’a Avrupa’nın yardımını sağlamak gibi bir bahaneyle Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı ile meşhur olan Tanzimat Fermanı’nı yayınlatmaya muvaffak oldu. Tanzimat Fermanı’nın yayınlanmasından sonra Mısır’a karşı İngiltere’nin ön ayak olması ile, Mehmed Ali Paşayı tutan Fransa dışarıda bırakılarak Osmanlı, İngiltere, Rusya, Prusya ve Avusturya devletleri Londra’da bir araya geldi ve 15 Temmuz 1840’da Londra anlaşması imzalandı. Buna göre, anlaşmaya imza koyan devletler, Mehmed Ali Paşaya onar günlük iki ültimatom verdiler. Mehmed Ali Paşa bu ültimatomları kabul etmediğini bildirdi. Bunun üzerine İngiltere ve Avusturya tarafından desteklenen Osmanlı kuvvetleri, Mısır ordusunu yendi. Osmanlı askeri 16 Ekim 1840 günü Trablusşam’a, 4 Kasım günü Akka’ya, 13 Kasım günü Haleb’e, 29 Aralık günü Şam’a girdi. Londra anlaşmasına göre artık Mehmed Ali Paşanın Mısır’dan çıkarılması gerekiyordu. 27 Kasım 1840 günü Mısır ile İngiltere arasında yapılan anlaşma ile, Mehmed Ali Paşa, ikinci ültimatomun şartlarına uyacağını bildirince, İngiltere, Osmanlı Devletine ihanet ederek; Babıali’den Mısır ile Sudan’ın ırsi olarak Mehmed Ali’ye bırakılmasını istedi. Bundan maksadları, Mısır’ı yalnız bırakıp, şartların müsaid olduğu bir zamanda işgal etmekti. Bunun üzerine Reşid Paşa, Sultan Abdülmecid’e 24 Mayıs 1841 günü Mısır fermanını yayınlattı. Bu ferman, 1914 senesine kadar Mısır’ın bir çeşit anayasası olarak kalmıştır. Fermana göre Mısır, Osmanlı padişahı tarafından tayin edilen Kavalalı mensuplarınca idare edilecekti. Mısır meselesi halledildikten sonra, 13 Temmuz 1841’de Osmanlı, İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve Prusya devletleri Londra’da tekrar bir araya gelerek, Boğazlar andlaşmasını imzaladılar. Kendi menfaatlerine aykırı olmasına rağmen bu antlaşmayı imzalayan Rusya, İngiltere’nin dostluğunu kazanarak sulh yolu ile Osmanlı topraklarını bölüşmek gayesinde idi. Fakat İngiltere, Fransa’yı Ortadoğu’da etkisiz hale getirip, Mısır mes’elesi ile Osmanlı Devleti üzerinde bir çeşit ekonomik, siyasi ve kültürel vesayet kurarak; elde ettiği imtiyazlı durumu paylaşmak istemediğinden, Rusya ile beraber hareket etmek istemiyordu. Ayrıca Hindistan ve Hind yolu için tehlikeli gördüğü Osmanlı Devleti’ni Rusya ile meşgul ederek, Hindistan’da ve Ortadoğu’da istediğini yapıyordu. Mısır meselesinde yenilgiye uğrayan Fransa, Lübnan’daki Marunileri kışkırtarak, Dürzilerle çarpıştırdı. 1845 senesinde Osmanlı hükumeti bazı tedbirler alarak Fransız kışkırtmalarını önlemeye çalıştı. Lübnan dağlarında birisi Marunilere, diğeri de Dürzilere ait otonom iki kaza kuruldu ve bunlar Sayda valisine bağlandı. Tahta çıkışının ilk senelerini iç ve dış olaylar ile uğraşmakla geçiren Sultan Abdülmecid, böylece devleti kısmen huzura kavuşturdu. Islahat işleri ve iç meseleler ile uğraşmak imkanını buldu. 24 Haziran 1844 tarihinde halka yakın olmak, beldeleri bizzat görmek için seyahatlar yaptı. 1848’de Avusturya’da Macarlar, Rusya’da ise Lehler bağımsızlık için ayaklandılar. İsyanı Avusturya ve Rusya çok kanlı bir şekilde bastırdı. Bu durum, Fransız ve İngiliz kamuoyunda Rusya aleyhine büyük bir tepkinin çıkmasına sebep oldu. Macar ve Leh milliyetçilerinin liderleri Osmanlı topraklarına girerek hükumetten sığınma hakkı istediler. Sultan Abdülmecid Han, kendisine sığınan mültecileri, Rusya ve Avusturya’nın savaş tehditlerine rağmen geri vermedi. Sultan’ın bu hareketi Osmanlı Devletinin itibarını çok artırdı. Rusya ve Avusturya’ya karşı Fransız ve İngiliz ortak desteğini sağladı. Nitekim çok geçmeden kutsal yerler mes’elesi ve Romanya’nın işgali dolayısıyla Rusya’ya savaş açan Osmanlı Devleti, bu devletlerin yardımını te’min etti. Böylece Rusya ile vuku bulan 1853-55 Kırım Harbi görünüşte parlak bir zaferle neticelendi. Ancak cephedeki zafer, içeride Osmanlı Devletine pek pahalıya mal oldu. Batılı devletler yaptıkları yardımların karşılığı olarak Osmanlı ülkesinde Hıristiyanlara yeni haklar verilmesi için 1856 Islahat Fermanı’nı yayınlattılar. Ali Paşa hükumeti tarafından ilan edilen bu Ferman’ın hazırlanmasında İngiliz ve Fransız elçileri de bulunmuştu. Görünürde Osmanlı toplumunu ırk, din ve dil ayırımı gözetmeden kaynaştırmayı hedef alan Islahat Fermanı azınlıkların bağımsızlık hareketlerini hızlandırıp, devleti yıkılmaya doğru götürmekten başka bir işe yaramamıştır. Nitekim Ferman’ın yayınlanmasından çok kısa bir süre sonra Suriye’de ve Cidde’de Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çarpışmalar başladı. Eflak, Boğdan ve Karadağ’da bağımsızlık gayesiyle isyanlar çıktı. Böylece Osmanlı Devletinin yeniden bir iç ve dış gailelerin içine düştüğü esnada Sultan Abdülmecid Han vefat etti (25 Haziran 1861). Kabri, Sultan Selim Camii bahçesindedir. Abdülmecid Hanın genç yaşta tahta çıkışı ile saf ve temiz kalpli olması onun saltanatının hemen başında büyük bir hata yapmasına sebep oldu. Bu hata, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası olmuş ve bu muhteşem İslam devletinde bir yok olma devrinin başlamasına yol açmıştır. Bu hata; azılı ve sinsi İslam düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak İskoç masonlarının yetiştirdikleri cahilleri iş başına getirmesi ve bunların devleti içerden yıkmak siyasetlerini hemen anlayamamasıdır. Diğer taraftan Abdülmecid Han devrinde başarılı işler de yapıldı. 1840’ta ilk olarak kağıt para çıkarıldı. 1844’te Mecidiye (Galata) Köprüsü yapıldı. 1848’de Beşiktaş’la Ortaköy arasında Küçük Mecidiye Camiini, Ortaköy iskelesi yanında Büyük Mecidiye Camiini yaptırdı. 1851’de Şirket-i Hayriyye denilen Boğaziçi vapurları işletilmeye başlandı. 1853’te başlayan Kırım Harbi sırasında ilk telgraf hattı İstanbul-Varna-Kırım hattı olarak döşendi. 1854’te Beykoz Kasrı, 1856’da Küçüksu Kasrı ile Dolmabahçe Sarayı yaptırıldı. Ayrıca İstanbul’un pekçok yerinde çeşmeler yaptırıp, eski eserleri tamir ettirdi. Abdülmecid Hanın kardeşi Abdülaziz’den sonra oğullarından beşinci Murad Han, İkinci Abdülhamid Han, Beşinci Mehmed Reşad ve Altıncı Mehmed Vahideddin Han padişah olmuşlardır. ABDÜLMELİK BİN MERVAN; Emevi halifelerinin beşincisi. 646 (H. 26) yılında doğdu. Babası Mervan bin Hakem, annesi Aişe binti Muaviye bin Muğire’dir. Hazret-i Muaviye zamanında 16 yaşındayken Medine Divanı reisliğine tayin edildi. Uzun yıllar bu görevde kaldı. Babasının ölümünden sonra Şam hilafet makamına geçti. Ancak halifeliğini yalnız Suriye ve Mısır eyaletleri tanıdı. Bu sırada Şiileri etrafına toplayarak isyan eden Muhtar’üs-Sekafi ve Mekke’de hüküm sürmekte olan Abdullah bin Zübeyr, kendini halife olarak tanımadılar. Muhtar’ı, Abdullah bin Zübeyr’in kardeşi Mus’ab, Muhalleb bin Ebu Sufra ile birleşerek ortadan kaldırdı. Abdülmelik, Abdullah bin Zübeyr’i ve haricileri de meşhur Haccac vasıtasıyla bertaraf etti. Böylece bütün İslam memleketlerine hakim oldu. Devrinde, Bizanslılarla uğraşıp, Musa bin Nusayr, Tarık bin Ziyad gibi komutanlar vasıtasıyla Kuzey Afrika ve İspanya’da fetihleri devam ettirdi. Abdülmelik’in oğlu Abdullah 701 yılında Erzurum’u, ertesi sene Darende’yi fethetti. Böylece yapılan fetihlerle Abdülmelik, İslam ülkelerini, doğuda Hindistan’a, batıda İspanya içlerine kadar genişletti. Abdülmelik, 21 sene hükümet sürüp 705 (H. 86) yılında vefat etti. Yerine oğlu Velid geçti. Abdülmelik devrinde bir çok önemli işler yapıldı. İç muharebeler sebebiyle hasar gören Ka’be tamir edilerek bugünkü şekli verildi. İlk defa olarak, Arapça yazılı paralar basıldı. Devlet dairelerinde Arapçadan başka dil kullanılması yasaklandı. Posta ve haberleşme teşkilatları ıslah edildi. Din alimlerine önemli mevkiler verilerek ilmi çalışmaların gelişmesine yardımcı olundu. Farisi birçok divan Arabiye tercüme edildi. Birçok bayındırlık eserleri yapıldı. Abdülmelik, ilmi ile amil, dini vecibelerini yerine getiren bir hükümdardı. Fıkıh, tefsir ve diğer din ilimlerinde söz sahibiydi. Rivayet edilir ki: Abdullah bin Ömer’e sordular: "Sizler vefat ettikten sonra fıkhi meseleleri kime soralım?" İbni Ömer; “Abdülmelik bin Mervan’a sorarsınız.” diye cevab verdi. Halife Abdülmelik vefat ettiğinde oğlu Velid’e, Atlas Okyanusundan Ceyhun Nehrine kadar uzanan siyasi, askeri ve idari bakımdan sağlam bir devlet bırakmıştı. ABDÜLVADİLER; Cezayir’de hüküm süren bir berberi devleti. Merkezi Tlemsan idi. Başlarında bulunan hanedanlara Beni Zeyyan denildiği için, Zeyyaniler de denilmektedir. Abdülvad oğulları; Muvahhidlerin idaresi altında uzun süre göçebe olarak yaşadılar. Muvahhidlerin zayıflamasıyla itaattan vazgeçtiler. Reisleri Yağmurasan bin Zeyyad, 1235 (H. 633) senesinde Abdülvadiler Devletini kurdu. Yağmurasan başarılı bir idareciydi. Kabilesini çölden getirerek Oran eyaletinin ovalarına yerleştirdi. Böylece kuvvetli bir devlet kurdu. Tekrar toparlanan Muvahhidler Devleti’ni yenerek ortadan kaldırdı. Fakat bu defa da güçlü Meriniler Devleti ile sınır oldular. Merinilere karşı Gırnata Sultanı ve Kastilya kralı onuncu Alfonso ile üçlü bir anlaşma imzaladı. Merini topraklarında uygun zamanlarda ilerlemeyi oğluna vasiyet ederek 1283 (H. 682) senesinde öldü. Yerine oğlu Ebu Sa’id Osman geçti. Bu dönemde Meriniler Tlemsan’ı uzun süre devam eden bir kuşatma altına aldılar ise de zaptedemediler. Buna rağmen Birinci Taşufin zamanında Meriniler, Tlemsan’ı iki sene süren bir kuşatmadan sonra zapt ederek Abdülvadileri idareleri altına aldılar. Bundan sonra Meriniler, Abdülvadiler hanedanından kendilerine bağlı olanları bu devlete emir tayin ettiler. Son Abdülvadi emirleri ise, Oran bölgesinde bulunan İspanyolların hakimiyeti altına girdi. 1517 senesinde Oruç ve Hızır (Barbaros Hayreddin Paşa) reisler Tlemsan’ı ele geçirerek zapt ettiler. İspanyollara sığınıp yardım alan Ebu Hemmu, Tlemsan’ı yedi ay kuşatarak geri aldı. Oruç Reis bu kuşatmada şehid oldu. Tlemsan tekrar Aldülvadilerin eline geçti. Hızır Reis, Abdülvadilerin taht kavgalarından faydalanarak 1550 senesinde Tlemsan’ı tekrar kuşatarak ele geçirip Abdülvadi Devletine son verdi. Abdülvadiler çok zengin olmamalarına rağmen, başkentleri Tlemsan’da camiler, mektepler ve muhteşem saraylar yaptılar. Tlemsan onlar zamanında önemli bir merkez haline geldi. ABDÜLVAHİD BİN ZEYD; Tebe-i tabiin devrinde Basra’da yetişen meşhur hadis, fıkıh alimi ve büyük veli. İsmi, Abdülvahid bin Zeyd (veya Ziyad)dir. Künyesi Ebü’l- Fadl’dır. “Şeyh-ul-Ubbad” ve Şeyh-us-Sufiyye” ünvanlarıyla bilinir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 793 (H.177) senesinde Basra’da vefat etti. Vefatı için başka tarihler de vardır. Abdülvahid bin Zeyd (rahmetullahi aleyh), Hasen-i Basri hazretlerinin sohbetlerinde bulunup ondan ilim ve feyz aldı. Ayrıca, Tabiin devrinin meşhur hadis ve fıkıh alimleri olan Ebu İshak, A’meş, Asım-ül- Ahvel, Amr bin Meymun, Ebu İshak Şeybani gibi zatların da ilim meclislerinde bulundu. Onlardan hadis ve fıkıh öğrenerek, zamanında Basra’da yetişen hadis ve fıkıh alimlerinin ileri gelenleri arasında yer aldı. Öğrendiği ilimleri hemen çevresinde bulunan insanlara öğretmeye gayret etti. İlim öğretmek için ayrı bir zaman ayırmazdı. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri namaz ve ibadet saatleri haricinde günün her saatinde ilim öğretmeye çalışırdı. Bilhassa Cuma günleri Cuma namazından sonra evinin çevresi hadis ve fıkıh öğrenmek isteyenlerle dolardı. Bıkmadan yorulmadan saatlerce onlara ilim öğretir ve yetişmelerini isterdi. Bir anının bile boş geçmesini istemez ya öğrenir, veya öğretirdi. Abdurrahman bin Mehdi, Kays bin Havs, Yahya bin Yahya en-Nişaburi gibi alimler ondan ders alıp yetiştiler. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri Hasan-ı Basri ve Ata bin Ebi Rebah’tan hadis-i şerif rivayet etti. Ondan da Veki’, İbn-üs-Semmak ve Ebu Süleyman Darani gibi alimler hadis-i şerif rivayetinde bulundular. Yaşayış olarak tasavvufu yaşamakla beraber ilim olarak tasavvufun kurucularından sayılan Abdülvahid bin Zeyd, Fudayl bin İyaz, Ebü’l-Fazl ibni Zerrin gibi evliya zatları yetiştirdi. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri, dünyaya değer vermez, devamlı olarak ilim ve ibadetle meşgul olur, herkese iyilik etmeyi severdi.Herkes de onu sever, ona hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle birçok kimsenin hidayete ermesine ve Allahü tealanın rızasına kavuşmasına vesile olmuştu. Basra’da kendilerine Bekkain adı verilen ve Allah korkusundan ağlayan zahidlerdendi. Malik bin Dinar’ın vazını dinlerken yüksek sesle ağlar, ağlarken kendinden geçerdi. Vezzan, onun bütün Basralılara yetecek kadar hüzne sahip olduğunu söylerdi. Devamlı olarak sevgi ve aşktan bahseden Abdülvahid bin Zeyd sevgi üzerinde fazla duran bir toplulukla beraber bulunurdu ve; “En üstün derece muhabbettir” derdi; ancak rızanın bundan da üstün olduğunu ifade ederdi. Allahü tealaya karşı olan kusurlarından dolayı çok üzülür; “O’na bütün insanların yaptığı kadar ibadet etsek yine Allahü tealanın bize ihsan ettiği nimetlere karşı şükrümüzü yerine getiremeyiz.” derdi. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri ömrünün son zamanlarında çok takatsiz kalmış idi. Birgün namaz vakti girdiği halde hizmetçisi yanında bulunmadığı için abdest almaktan aciz kalmış ve Allahü tealaya; “Ya Rabbi! Bu anda namazı eda etmek için, çok aciz bulunuyorum. Şimdilik abdest alıp, namaz kılacak kadar bana sıhhat ihsan buyur da sonra hüküm yine senindir.” diye münacaatta bulundu. Kısa bir müddet sıhhat bulup abdestini aldı ve namazını kıldı. Hastalığı tekrar fazlalaşıp 793 senesinde vefat etti. Hadis ilminde sika (güvenilir) bir ravi (rivayet eden) olduğu birçok alim tarafından bildirilen Abdülvahid bin Zeyd hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler Kütüb-i sitte’de vardır. Ebu Davud ve Tirmizi’nin bildirdiği ve onun rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır: Her kim şartlarına riayet ederek abdest alırsa, tırnaklarının altı da dahil olmak üzere vücudunun bütün azalarından günahları dökülür. Taundan ölen kimse şehiddir. Abdülvahid bin Zeyd hazretlerinin hikmetli sözlerinden bazıları ise şunlardır: “Bir insanın günahları çok ise ve o da iyilikten bahsetse, onunla iyilik arasında bir deniz kadar uzaklık vardır.” “Muhakkak ki her şeyin bir kestirme (yakın) yolu vardır. Cennet’in kestirme yolu ise cihad etmektir.” “Eğer nefsinizde Allahü tealaya karşı yaptığınız ibadetlerde bir isteksizlik ve tembellik hissederseniz, bir müddet kuvvetli ve iyi yemekleri yemeyi bırakınız. Tuz ve ekmekle yetinmeye çalışınız, oruç tutunuz. Bu şekilde yapmanız vücudunuzdaki bazı yağları ve fazlalıkları erittiği gibi, Allahü tealayı hatırlamanızı arttırır.” ABDÜLVEHHAB-I ŞA'RANİ; Mısır'da yetişen İslam alimi ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, Abdülvehhab olup, babasının ismi Ahmed'dir. İmam-ı Şa'rani ve Kutb-i Şa'rani lakablarıyla da meşhur oldu. 1493 (H. 898)te Mısır'ın Kalkaşend kasabasında doğdu, 1565 (H. 973)'de Mısır'da vefat etti. Kahire'de küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Henüz yedi yaşındayken Kur'an-ı kerimi ezberledi. Zamanının büyük alimlerinden maddi ve manevi ilimleri okudu. Zekası, çalışkanlığı ve anlayışıyla hocalarının gönlünü feth etti. Kendisine ilim öğreten ve feyz veren alimlerin arasında; şeyhülislam Zekeriyya el-Ensari, Aliyyü'l-Havas, Efdalüddin, Muhammed Mağribi, Hasan Iraki gibi meşhur alimler de vardı. Genç yaşında hadis ve fıkıh ilimlerinde üstad oldu. Mısır'daki Şafii alimlerinin en yükseklerinden oldu. Tasavvuf ilminde de yetişerek pekçok velinin feyz ve teveccühlerine kavuştu. Zamanında yaşayan alimler ve halk onun derslerinde ve vazlarında bulunarak çok istifade ettiler. Ezher Camiinde civar yerlerden akın akın gelenlere ders verdi. Çok talebe yetiştirdi. Pekçok kerametleri görüldü. Kendisine zamanının kutbu (en büyük evliyası) olduğu bildirildi. Aleyhinde konuşanlar rüyalarında ikaz edilir ve düşmanlıktan vaz geçerlerdi. Bunlardan biri, Şeyh Sa’deddin Sanadidi idi. Bu zat, Ahmet Bedevi'nin kabri yanında okunan mevlitte Şa'rani'nin bulunmasını hiç hoş karşılamamıştı. Kalbinden bu hali Ahmed Bedevi'ye şikayet etmişti. Gece rüyasında Resulullah'ın, Şeyh Şa'rani'yi kucaklayıp bağrına bastığını gördü. Şa'rani'nin iki memesinden süt akıyor ve mevlidde bulunanlar kana kana bu sütü içiyorlardı. Resulullah'ın karşısında duran Ahmed Bedevi de: "Yardım isteyen Abdülvehhab'ı ziyaret etsin" diyordu. Bu zat rüyadan uyanınca tövbe etti. Abdülvehhab Şa'rani'nin en yakın talebelerinden oldu. Darda, sıkıntıda ve hasta olanların sığınağı ve manevi doktoru idi. Cenab-ı Hak, onun duaları bereketiyle belaları, sıkıntıları kaldırırdı. Cinlere de fetva verirdi. Cinler müşkillerini 75 sualde toplayıp kendilerine getirdiler ve dediler ki: "Ey şeyhülislam, bizim alimlerimiz bunlara cevab veremedi ve bunların hakikatini ancak insanların alimleri bilir dediler." Onlara cevap olarak Keşf-ül Hicab ver-Ran an Vechi Es'ilet-il Can kitabını yazdı. Bu eser, yazdığı meşhur kitaplarından biridir. Allahü teala Abdülvehhab-ı Şa'rani'ye pekçok ihsanlarda bulundu. O, güneşin batışından doğuşuna kadar cansız eşyanın ve hayvanların tesbihlerini duyardı. Allahü tealanın izniyle hiç bir mahluktan korkmazdı. Yılandan, akrepten, timsahtan, hırsızdan, cinden ve benzerlerinden korkmaz, dinin emirlerine ve yasaklarına uygun olarak onlardan uzak dururdu. Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır'ı fethi sırasında hazır bulundu. Resulullah efendimizin zahir ve batın ilimlerinde varisi olan Abdülvehhab-ı Şa'rani çok sayıda pek kıymetli kitablar yazdı. Bu kitabların en kıymetlisi dört mezhebin fıkıh bilgilerini bir araya topladığı El-Mizan-ül-Kübra adlı kitabıdır. Bu kitabında mezheblerin birleştirilemeyeceğini delilleriyle izah etmiştir. Evliya hayatlarını anlatan Et-Tabakat-ül-Kübra adlı eserinden başka, El-Envar-ül- Kudsiyye adlı eseri de vardır. El-Ecvibet-ül-Merdiyye, El-Bahr-ül-Mevrud, Ed-Dürer-ül-Mensure, El-Kibrit-ül-Ahmer de kıymetli eserlerinden bazılarıdır. Esma-ül-Müellifin adındaki kitapta pekçok eserinin isimleri yazılıdır.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:49 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#13 (permalink) | |||||||||||
|
ABDÜRRAHİM ARVASİ;
Doğu Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Peygamber efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Seyyid Abdullah Arvasi'nin oğludur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Van'ın Müküs (Bahçesaray) kazasına bağlı Arvas köyünde doğdu. 1786 yılında Doğubayezid'de vefat etti. Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Abdürrahim Arvasi, Arvas köyünde babasının medresesinde okudu ve sohbetlerinde bulunarak olgunlaştı. Zamanının fen ve din ilimlerinde söz sahibi , tasavvufta ise hal sahibi meşhur bir veli oldu. 1785 (H. 1199) senesinde, Doğubayezid'de İshak Paşa Sarayını yaptıran Çıldıroğullarının ileri gelenleri, Seyyid Abdürrahim'i davet ettiler. Zira, bu ailenin reisi İshak Paşa, ilim erbabı bir zattı. Alim ve velilere pek kıymet verirdi. Onların meclislerine katılmaktan zevk alırdı. Seyyid Abdürrahim, İshak Paşanın davetini kabul edip Doğu Bayezid'e gitti. Orada Ehl-i sünnet itikadının yayılması için çok çalıştı. Zira, o bölgenin halkı şiiliğe meyilliydi. Uzun münazaralardan ve mücadelelerden sonra Ehl-i sünnet yolunun üstünlüğünü herkese kabul ettirdi. Halk, Ehl-i sünnet olup huzura kavuştu. Kendi aralarında bulunan ayrılık ve düşmanlıklar sona erdi. Birbirlerine kardeş gözüyle bakıp fitne durduruldu. Seyyid Abdürrahim, bu gayretinin yanı sıra dini ilimleri de öğretiyor, insanların ebedi saadete kavuşması için bütün gücünü harcıyordu. Bir gün talebelerine Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin Mesnevi'sini okuyordu. O sırada talebelerin arasında bulunan İranlı bir şii ayağa kalkıp, Mevlana'yı ve Mesnevi'yi kötülemek maksadıyla "Ne okuyorsunuz?" diye sordu. Seyyid Abdürrahim "Mesnevi okuyoruz." buyurdu. İranlı, dinlemeye değmez anlamına gelen "Meşnevi" dedi. Bu söze son derece hiddetlenen hazret-i Seyyid, Mesnevi-yi Şerif'i rastgele açıp; "Şu beyti bir oku!" buyurdu. Orada: "Mesnevi ra meşnevi mehan, Ey sek-i gürgin bed kerdei." Yani “Mesnevi'yi meşnevi diye okuma. Ey uyuz köpek! Kötü bir iş yaptın." yazılıydı. İranlı ve oradakiler bu manalı söz karşısında şaşkına döndüler. İranlı şii, diyecek söz bulamadı, meclisi terk edip gitti. Talebeler, Mesnevi'den o beyti çok aradılar, fakat bulamadılar. Hocalarının büyük bir kerameti olduğunu anlayıp, Seyyid Abdürrahim'e tam bir teslimiyetle bağlandılar. Seyyid Abdürrahim hazretlerinin bu ve benzeri kerametleri doğuda dilden dile dolaşarak uzun yıllar söylenegelmiştir. Abdürrahim Arvasi 1786 'da Doğubayezid'de vefat etti. Kabri, sevenlerinin, ihtiyaç ve istek sahiblerinin ziyaretgahı olmuştur. Halen ziyaret edilmektedir. Sırt ağrısından muzdarib olanlar, sırtlarını kabir taşına sürtmekten taş yıpranmış, üzerinde Arvasi kelimesi ile vefat tarihi olan 1786 (H. 1200) ve Fatiha kelimesinden başka yazı kalmamıştır. Seyyid Abdürrahim'in, Muhammed ve İbrahim isminde iki oğlu vardı. ABDÜRRAHİM RUMİ; Osmanlı devrinde yetişen mutasavvıflardan. Merzifon’da doğdu. Merzifon emiri Sarı Danişmend Emir Aziz Efendinin oğludur. İlk tahsilini Merzifon’da tamamladıktan sonra Amasya’da Akşemseddin ile beraber tahsiline devam etti. Osmancık Medresesinde müderris iken, gördüğü rüya üzerine Mısır’da bulunan Zeynüddin Hafi’nin yanına giderek ona talebe oldu. Daha sonra hocasıyla birlikte Herat yakınlarındaki Haf kasabasına gitti. Birkaç sene burada kaldıktan sonra hocasından icazet (diploma) alarak Merzifon’a döndü (1421). Hocası bu talebesi için: "Bir odun kütüğünü yaktık Diyar-ı Ruma attık" demiştir. Vefatına kadar burada talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Şöhreti kısa zamanda Anadolu’ya yayılan Abdürrahim-i Rumi, Sultan İkinci Murad Hanın ricası üzerine Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Medresesinde ücretsiz müderrislik yaptı. Vefat tarihi kesin olarak belli değildir. Muhtemelen 1446’da vefat etmiştir. Abdurrahim Rumi, Rumi mahlası ile birçok şiir yazmıştır. Aşıkane manzumelere yer verdiği rivayet edilen Divan’ı henüz ele geçmemiştir. Tövbe ya Rab hata rahına gittiklerime Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime beytiyle meşhur oldu. Divan’ından başka İrşad-ül-Enam, Divançe-i İlahiyat, Minhac-ül-İrşad ve Işıkname isimli eserleri vardır. Işıkname’si İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi 1359 numarada kayıtlıdır. ABDÜRRAHİM TIRSİ; Tasavvuf ehli ve şair. İznik, Tirse’de doğdu. Doğum tarihi belli değildir. 1512 (H. 912)de İznik’te vefat etti. Babası Bayezid Fakih, İsfendiyaroğulları’ndan olup, Bolu’ya yerleşmiştir. Abdürrahim Tırsi, Kadiri tarikatında yetişmiş bir rehber olup, hocası evliyanın meşhurlarından Eşrefoğlu Rumi’dir. Köylerinin imamı iken İznik’e Eşrefoğlu Rumi’nin sohbetlerine de giden Bayezid Fakih, oğlu Abdürrahim Tırsi’yi de beraberinde götürürdü. Abdürrahim Tırsi, Eşrefoğlu Rumi’yi görünce onu çok sevip sohbetlerinden hiç ayrılmak istememiştir. Rivayete göre zaman zaman köyünden kaçıp onun sohbetine gitmiştir. Bu durum üzerine Eşrefoğlu Rumi; “Bu çocuğu bize veriniz, onu talim ve terbiye edelim.” deyince, babası razı oldu. Böylece onu Eşrefoğlu Rumi büyütüp yetiştirdi. Rivayet edildiğine göre ona; “Sen ana rahmine düşeliden beri seni terbiye ederim, bu diyara gelmekten maksadım ancak sensin.” demiştir. Eşrefoğlu Rumi’nin vefatından sonra onun yerine geçen Abdürrahim Tırsi, hocasının manevi işareti üzerine, kızı Züleyha Hatun ile evlendi. Vefatına kadar İznik’te kalıp halkı irşad ile meşgul oldu. Vefatından sonra yerine oğlu Pir Hamdi Efendi geçti. Abdürrahim Tırsi, Yunus Emre ve Eşrefoğlu Rumi’nin şiir söyleyiş tarzlarına benzer hece vezninde sade bir dille şiirler yazmıştır. Bu şiirlerinden bir kısmı ilahi olarak Kadiri dergahlarında okunmuştur. Bir Divan'ının olduğu da zikredilmektedir. ABERASYON (Işığın Sapması); Alm. Aberration, Fr. Aberration, İng. Aberration. Astronomide bir yıldızın gerçek yerinden farklı bir yerde görülmesi olayı. Eğer bir kimse bir yıldıza bakarsa, bakış doğrultusu, yıldızı kendisi ile birleştiren doğru ile çakışmaz. Bakış doğrultusu ile gerçek doğrultu arasında küçük bir açı farkı vardır. Bu fark; dünyanın dönmesinden, ışığın hızının sonlu olmasından ve atmosferdeki kırılmalardan meydana gelir. Eğer bakış açısı, dünyanın dönüşüne dik ise en büyük sapma açısı 20,47 yay saniye olarak bulunur. Yıldızlardan gelen ışığın sapması, 1700’lerin başlarında James Bradley tarafından Y. Draconis yıldızının günlük yerdeğiştirmesini incelerken bulunmuştur. Bradley, yıldızın güneş doğarken bakıldığında en güneyde ve yarı sene sonra ise güneş batımında bakıldığında en kuzeyde bulunduğunu tesbit etmiştir. Bu ve benzer gözlemlerden Bradley, yıldızın yerdeğiştirmesinin daima dünyanın dönme yönünde olduğunu tesbit etmiştir. 1729’da Bradley bunu doğru biçimde açıklamıştır. Bradley, dünyanın dönme hızından ve hesapladığı sapmalardan, daha önce elde edilmeyen bir hassaslıkla ışığın hızını hesaplamıştır. Bradley’in bu incelemesi, güneşin ve diğer yıldızların dünya etrafında döndüğü iddialarının ortadan kalkmasına sebep olan en son ilmi açıklama olmuştur. Optikte, merceklerin kendilerinde bulunan hassalardan dolayı görüntüleri bozması olayına da “aberasyon” denir. Optik sapma, görüntünün kalitesini ve yerini ideal yerinden saptırır. Ana optik sapmalar; distorsiyon (çarpıtma), alanın eğriliği, astigmatizm, boyuna küresel sapma, büyütme bozukluğu ve kromatik sapmadır. Distorsiyon: Merceğin, eşyanın bulunduğu uzaydaki konum bağlantılarını görüntü uzayında meydana getirememesidir. Açısal ayrılma ile büyütme oranında ve odak uzaklığında meydana gelen değişmelerden kaynaklanır. Bunun sonucu olarak eşya düzleminde kenarda bulunan doğru, eğrilmiş olarak görülür. Eğer görüntü çizgisi görüntü merkezine doğru konkavsa, merceğin negatif distorsiyonu var denir. Eğer dışarı doğru konkavlık varsa, merceğin distorsiyonu pozitiftir. Alanın eğriliği: Merceğin, düzlemde bulunan bir eşyanın görüntüsünü düzlemde değil, bir eğrilikli yüzeyde meydana getirmesidir. Bunun bir türüne “astigmatizm bozukluğu” da denir. Boyuna küresel sapma: Bir merceğin ışık geçiren bölgesinin yarıçapı ile odak uzaklığında meydana gelen değişimdir. Eğer bu sapma odak uzaklığı yanında büyükse, diğer mercek bölgelerinden gelen net olmayan görüntülerden dolayı net bir görüntü elde edilemez. Büyütme bozukluğu: Mercekteki aynı merkezli daire bölgesinin farklı büyütmelerinden dolayı ortaya çıkar. Böyle bir bozukluğun mevcudiyeti, tam eksende bulunmayan bir cismin, hafif kuyruklu yıldız şekli gibi bulanık bir görüntüsünü meydana getirir. Kromatik bozukluk: Merceklerde kırılma indisinin, dalga boyu ile değişmesinden meydana gelir. Bu ise ışığın saçılmasını beraberinde getirir. Enine kromatik bozukluk, gelen ışığın rengine (veya dalga boyuna) bağlı olarak görüntü büyüklüğünün değişmesine sebep olur. Aynı zamanda farklı renkler için odak uzaklığının değişmesini ortaya çıkarır. ABHAZYA; Kafkas Sıradağları ile Karadeniz arasına sıkışmış bir sahil şeridi olarak uzanan 8660 km2 genişlikte, 535.000 nüfuslu ülke. Sahil uzunluğu 240 km olup kişi başına düşen milli geliri 2500 dolardır. Başkenti Suhum şehridir. Abhazların bilinen tarihi M.Ö. 331'e kadar uzanır. İlk Abhaz kralı ikinci Lawan, Abhazya’ya Batı Gürcistan’ı da katarak ilk Abhaz Krallığını kuran İkinci Lawan'dır. M.S. 3. ve 4. asırlarda Hıristiyanlar Abhazya’yı hakimiyetleri altına aldılar. Pitsunda şehrini dini merkez yaptılar. 5 ve 6. asırda Hıristiyanlık, Abhazya’nın resmi dini oldu. Asilzadeler Bizans kültürünün etkisinde kaldı. Yedinci asırda Abhaz kilisesine muhtariyet tanınarak, Pitsunda konsülü diğer konsüllerle eşit hale getirildi. Sekizinci asırda İslam ordularına karşı Gürcülerin yanında yer aldılar. Gürcü, dil ve kültürünün etkisine girip, Gürcü kilisesine bağlandılar. Onuncu asırda Bizans hakimiyetine girdiler. Daha sonra tekrar Müslümanların nüfüz sahası içine giren Abhazlar, Selçuuklular, Harezmşahlar ve İlhanlılara vergi verdiler. On beşinci asırda yeniden bağımsız oldular. On beşinci yüzyılın ikinci yarısında Osmanlının adil idaresini tercih ettiler. Başşehirleri Suhumkale adıyla Osmanlı şehirleri arasına katıldı. Abhazlar, İslamiyetle şereflenerek 1578-1810 yılları arasında huzur dolu günler yaşadılar. Müslüman olan Abhazlara Abaza ismi verildi. Birçok abaza, devlet adamı olarak Osmanlı Devletinin üst kademesinde vazife aldı (Bkz. Abazalar). Ruslar, 1810’da Suhumkale’yi, 1864’te Abhazya’yı işgal ettiler. Osmanlılar, Abhaz, Çerkes, Çeçen ve Kırımlıları bir konfederasyon şeklinde biraraya getirmeye çalıştılar. 1821-1824, 1830, 1840 ve sonrasında Şeyh Şamil, Muhammed Emin ve Maan Kats gibi liderlerin önderliğinde diğer Kafkas müslümanları ile birlikte Abhazlar da, Ruslara karşı kahramanca savaştılar. 1864 yılına kadar süren çete savaşlarında Abhazların yarısı şehid oldu. Rusların Abhazya’nın başına getirdikleri beyin Rus himayesinde kalmak teklifine halk karşı çıktı. Güçleri tükenene kadar savaştıktan sonra Osmanlı topraklarına göç ettiler. Rusya, Abhazya dahil Kuzey Kafkasyayı tamamen işgal etti. 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde 1200 kişilik bir Abhaz birliği Suhumkale’yi Rus işgalinden kurtardı. Ancak hiçbir yerden yardım alamamalarına rağmen Ruslarla uzun zaman mücadele ettikten sonra şehri tekrar teslim etmek mecburiyetinde kaldılar. Ruslar Kafkas bölgesinin işgalinde kendilerine yardım eden hıristiyan Gürcüleri, Müslüman Abhazların yerlerine yerleştirdiler. 1917’deki Rus ihtilali sonrasında biraz rahatlayan Kafkas müslümanları, 1918’de Dağlık Kafkas Cumhuriyetini kurdular. Ancak aynı yıl içerisinde Abhazya, Gürcü ordusu tarafından işgal edildi. İşgal, 1921 yılında bolşeviklerin burayı bağımsız Sovyet-Sosyalist Cumhuriyeti ilan etmelerine kadar devam etti. Stalin döneminde Abhazya Cumhuriyeti, çok küçük olduğu iddiasıyla Gürcistan’a ilhak edildi (1931). Gürcistan’a bağlı Özerk Abhazya Cumhuriyeti’nde halk Gürcüce öğrenmeye mecbur tutuldu. Türkiye’den kaçan Ermeniler Abhazya’ya yerleştirildi. Göçürülen Gürcü nüfusla birlikte ülkede Abhazların oranı gittikçe azaldı ve % 18 gibi bir rakama düştü. Abhazya aydınlarının % 80’i kurşuna dizildi. Binbir çeşit baskı ve zulüm, Sovyetler Birliği’nin çatırdamasına kadar devam etti. 25 Ağustos 1990 günü, Abhaz Parlamentosu, aldığı bir kararla Abhazya’nın bağımsızlığını ilan etti. Vladislav Ardzınba, cumhurbaşkanlığına seçildi. Gürcistan, Abhazya’nın bağımsızlığını tanımadı. Gürcistan’ın, özerk bölgeleri ilhakı yolundaki faaliyetleri ve Rusya federasyonunun da bunu desteklemesi otuza yakın Kafkas kavmini birliğe itti. 1991 yılında Abhazya’nın başkenti Suhum’da bir araya gelerek, Kafkas Halkları Konfederasyonu’nu kurma kararı aldılar. Gürcistan ve Ermenistan’ın kendilerini yutmasına mani olacak ve emniyetlerini sağlayacak güçlü ve caydırıcı bir orduyu Kafkas Barış Gücünü kurmaya karar verdiler. Abhazlar, Çeçenler, Adigeler, Kabartaylar, İnguşlar, Güney ve Kuzey Osetler, Abazinler, Sapsıglar, Çerkezler, Avarlar, Dargılar, Lezgiler ve Laklar konfederasyona taraftar oldular. 14 Ağustos 1992 günü Gürcistan kuvvetleri, içişleri bakanının kaçırılarak Abhazya’da saklandığı iddiasıyla başkent Suhumi’ye girdi. İstiklallerini korumak isteyen Abhazlar, diğer Kafkas kavimlerinden ve Türkiye’deki din kardeşlerinden aldıkları yardımlarla mücadeleye başladılar. Binlerce gönüllü, bu atayurdunu korumak için silah başına koştu mücadeleye katıldı (Ekim-1992). ABİDE; Alm. Denkmal (n), Monument (n), Gedenkstein (n), Fr. Monument (n.), İng. Monument. Önemli şahıslar veya hadiselerin hatırasını devam ettirmek düşüncesiyle yapılan mimari eserler, heykeller. İnsanlar, unutulmamaya, hatırlanacak eserler bırakmaya tarih boyunca çok önem vermişlerdir. Kazılardan çıkan eserler, Mısır’daki ehramlar, buna birer misaldir. Abideler, bulunduğu devrin mimarisine göre gelişme göstermişlerdir. Bazan mezarlık mimarisi olarak, bazan cami olarak, bazan da kahramanlığı ifade eden meçhul asker abidesi ve zafer takları olarak görülürler. Memleketimizin her köşesi, atalarımızdan bizlere hatıra, miras olarak kalan abidelerle doludur. Yüzyıllardır eskimeyen camilerimiz, yıkılmayan köprülerimiz ve kalelerimiz, bunlardan sadece bir kısmıdır. ABİDİN PAŞA; Osmanlı devlet adamı ve şairlerinden. Arnavutluk ileri gelenlerinden Prevezeli Ahmed Dino Beyin oğludur. 24 Mart 1843 tarihinde bir Salı günü Preveze’de doğan Abidin Paşa, tahsilini tamamladıktan sonra, silahşörlük hizmetiyle saraya girdi. Bir süre sonra doğum yeri olan Preveze’de mutasarrıf muavinliği ve merkez kaymakamlığı yaptı. İzmir’deki vazifesinden sonra, Sofya mutasarrıflığı ve Bosna komiserliğinde bulundu. Bosna’dayken Devlet-i aliyyenin borçlanması, borsa muameleleri ve maliye hakkında yazdığı kitabını Maarif Nezaretinin izniyle bastırdı. 1877’de Rus Harbi sonunda Epir sınırı için Yanya’da toplanan olağanüstü komisyon başkanlığında, 1878’de de Diyarbekir, Elazığ ve Sivas illeri ıslahat işleri birinci komiserliği vazifelerinde bulundu. 1879’da Sivas ve Selanik illeri valiliklerine ve aynı sene vezirlik rütbesiyle Hariciye nazırlığına getirildi. Ayrıca Babıali’de çok önemli komisyonlarda bulunduğu gibi, emir üzerine mebusların halk tarafından birinci ve ikinci dereceden seçimine dair yapılacak tüzüğün taslağını hazırladı. Üç ay bu vazifede kaldıktan sonra, mecidi nişanıyla Adana valiliğine tayin edildi. Dört sene dokuz ay kaldığı bu vazifedeyken Abidin Paşa, Mesnevi-i Şerif’i tercüme ve şerh etti. 1885 senesinde Sivas valiliğine tayin edildiyse de bir sene sonra Ankara valiliğine getirildi. Sekiz sene kadar bu vazifede bulunan Abidin Paşa, 1894 senesinde Cezayir-i Bahrisefid (Akdeniz adaları) valiliklerine atandı. 1906 senesinde Yemen işlerini ıslahla ilgili komisyonda görevli iken, 1908 yılında İstanbul’da vefat etti. Kabri, Fatih Camii bahçesindedir. Abidin Paşa vazifeli bulunduğu yerlerde idareciliği ve davranışları ile kendini halka sevdirmişti. Ana dili Türkçeden başka Arapça, Farsça, Arnavutça, Fransızca ve Rumcayı çok iyi bilirdi. Rumca şiirleri İstanbul ve Paris’te yayınlanmıştır. Abidin Paşa, Mesnevi-i Şerif’in birinci kıt’asının şerhini yapınca, bir nüshasını da Cevdet Paşaya göndermişti. Cevdet Paşa, onu, böyle bir şerhi, özellikle devrin diliyle yazmasından dolayı takdir etmiştir. Fakat Cevdet Paşa asıl konuya Abidin Paşanın; "Mesnevi-i Şerif, altı cildden ibaret olup, altıncı cildin nısfı sanisiyle yedi cild üzere bulunur.” demesi üzerine geçmiş ve bütün mesnevilerin altı cild olduğunu belirterek düzme olan yedinci cild üzerinde geniş olarak durmuştur. Paşa, çeşitli cephelerden bu cildi ele almış ve Celaleddin-i Rumi hazretlerinin olmadığını isbat etmiştir. Abidin Paşa da üçüncü defa bastırdığı encümenin birinci cildinde Cevdet Paşanın bu haklı tenkidi karşısında eski fikrinden dönmüştür. Abidin Paşa, Mesnevi şerhinde, Mesnevi’nin birinci beyti olan: Bişnev ez ney çün hikayet miküned, Ez cüdayiha, şikayet miküned. “Dinle neyden nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikayet ediyor.” beytinin açıklamasını yaptıktan sonra, şerhine başlayarak, ney’in, insan-ı kamil olduğunu dokuz şekilde isbat etmektedir. Bunlardan birincisi şu şekildedir: “Neyden maksad, arif ve akıllı insandır ki, ağzından daima aşıkane, leziz ve manidar sözler çıkar. Bu beytin ikinci mısraında “Ez cüdayiha şikayet miküned” (Ayrılıklardan nasıl şikayet ediyor.) buyrulması, arifin, yani Allah adamının ruhani alemden ayrılıp dünyada bulunmasından, kendini gurbette hissetmesinden ve üzücü, daima değişip duran hadiselere giriftar olmasından şikayet etmesidir. Mesnevi-i Şerif’in bu ilk beytinde Celaleddin-i Rumi kuddise sirruh işitme işiyle ilgili olan "Bişnev" (işit) emri ile söze başlamaktadır. Bundan maksadı, hem beyan buyurdukları ney’in sedası tabii olarak işitilmeye muhtaç, hem de işitme duyusunun diğer duyu organlarından ve uzuvlarından daha faziletli, değerli olmasındandır. İşitme organı ve duyusundan sonra uzuvların en kıymetlisi olan göz bile, yalnız bazı sınırlı ve maddi şeyleri görebiliyor. Kulak ise, maneviyatı, akıl ile idrak olunabilen şeyleri, yani ma'kulatı ve birçok hikmetleri işitebilmektedir. Allahü tealanın peygamberleri (ala nebiyyina ve aleyhimüssalevatü vetteslimat) bütün insanlık için iki cihanın saadetine vesile olan Allahü tealanın emir ve yasaklarını tebliğ için, tabii olarak işitenlerin, işitme duyusuna müracat ederlerdi. Göz, ışıksız vazifesini yapamamaktadır. Kulak ise zahiri yardımcılara muhtac olmayıp, daima binlerle çeşit ses ve sedayı işitip, idrak eder ve aklın nurunu malumatını her şeyden ziyade artırır ve insanın kadrini yüceltir. Mesnevi’nin bu beytinden arifin, yani veliyy-i kamilin ney’e benzetilmesinde bazı hikmetler mevcuttur. Mesela, ney önce kamışlıkta bulunuyordu. Kesilmemişken daima büyüyüp gelişiyor, taze hayat buluyordu. Kesildikten sonra ise kurudu. İşte arifin ruhu da, ruhlar aleminde nihayetsiz manevi nimet ve lezzetlere mazhar iken, dünyaya gelince, adeta ab-ı hayat gibi olan o ruhlar aleminden mahrum kaldığından susuz kalmış kamış gibi kurudu. Abidin Paşanın başka eserleri de vardır. Bunlar; 1) Alem-i İslam'ı Müdafaa: Bir Hıristiyan papazın Kur’an-ı kerim hakkındaki görüşlerine cevaptır. 2) Meali-i İslamiyye: İslam dininin değeri ve üstünlükleri hakkındadır. 3) Seadet-i Dünya: Ahlakla ilgilidir. 4) Kaside-i Bürde Tercümesi'dir. ABİSEL HAYVANLAR; Alm. Tiefseetiere, Fr. Animaux des grands fonds, İng. Abysal animals. Suların karanlık derinliklerinde yaşayan hayvanlar. Derinlik hayvanları olarak da bilinirler. Güneş ışığı denizlerde ancak 200-300 metre derinliğe kadar ulaşır. Dolayısıyla bunun altındaki ışıksız bölgelerde hiçbir yeşil bitki yaşamaz. Fotosentezle besin üreten bitkiler olmayınca, canlı hayatın var olamayacağı zannedilir. Zira canlı varlıkların hayatlarını devam ettirebilmeleri için, gıda üreten bitkilere ihtiyaç vardır. Bugün kesin olarak bilinen; gıda üreten bitkilerin ancak ışıklı tabakalarda yetiştiğidir. Okyanuslarda böyle olduğu gibi, derin göllerde de durum aynıdır. Eskiden derin deniz diplerinde ve göllerde hayatın mevcut olmadığı sanılırdı. Ancak bugün durumun hiç de böyle olmadığı bilinmektedir. Derinliklerde ve diplerde çeşitli hayvan türleri hayat sürmektedir. Bunlar çoğunlukla çöpçü cinsler olup, gıdalarını suların üst tabakalarından dibe çöken bitki ve hayvan artıklarından temin ederler. Bitki ve hayvan ölüleri, suların ışıklı tabakalarından karanlık diplere doğru çökerler. Bu çöküş sırasında saldırıya uğrayıp yenilmeyen her şey deniz dibine ulaşır. Dipler, sürekli bir gıda yağmuru altındadır. Ayrıca suların üst kısımlarında yaşayan bazı balıklar, kendilerine yem aramak için derinlere inerler. Bu arada derinlik balıklarına yem olurlar. Diplerdeki çürükçül bakteriler de, ölü organizmaları parçalıyarak imha eder, geriye bir şey bırakmazlar. Zamanımızda geliştirilen denizaltı araştırma cihazları ile bilim adamları okyanusların derinliklerine inerek, bir çok film ve resim çektiler. Derinlerdeki hayat sırlarını çözmeye başladılar. Bu cihazlardan biri, 1930’da William Beebe tarafından yapılan “Bathysphere” adlı su altı araştırma cihazıdır. Beebe, bununla 900 metreden daha derinlere indi. Auguste Piccard, 6 milden daha derine inen bir araştırma denizaltısı yaptı. 1963 senesinde Fransız Müslüman Jacgues-Yues Cousteau ve ekibi tarafından denizaltında önemli araştırmalar yapıldı. Kızıldeniz’de Roman bölgesi resifinde “Starfish House” isimli bir denizaltı hücresinde bir ay müddetle hiç deniz yüzeyine çıkmaksızın ekibiyle beraber çalıştı. Su içindeki basınç, derinlikle doğru orantılı olarak artar ve bir noktadaki basınç her yönde aynı olur. Canlıların iç basıncının ayarlı bir şekilde bu dış basıncı dengelemesi, onları yaratan Allahü tealanın büyüklüğünü gösteren ibret verici bir olaydır. Çok derinlerde su basıncı tonlarca olmasına rağmen, burada yaşayan balıklar buna uyum sağlarlar. Eğer aniden su yüzüne çıkartılacak olurlarsa, infilak ederler. Abisel hayvanların bir kısmı “sabit dip hayvanları” olup, suların diplerinde herhangi bir yere bağlı olarak yaşarlar. Bazıları ise “serbest dip hayvanları” olduğundan, diplerdeki kum ve çamurlarda sürünerek hareket ederler. Bazı solucanlar, karındanbacaklılar, yassı solungaçlılar, bazı kabuklular, derisi dikenlilerden deniz kestanesi, deniz yıldızı, yılan yıldızı ve deniz hıyarları serbest dip hayvanlarına örnektir. Süngerler, mercanlar, borulu solucanlar, bazı yumuşakçalar, deniz laleleri ve tulumlular da sabit dip hayvanlarındandır. Her hayvan çeşidi, kendine has bir derinlikte yaşar. Derinliklerin daimi karanlıklarında; deniz mercanları, mürekkep balıkları, ışık organlarına sahip balıklar, yakamoz olayına sebep olan küçük canlılar ve en diplerde çürükçül bakterilere rastlamak mümkündür. Derinlerde gözleri aşırı derecede gelişmiş hayvanlar olduğu gibi, gözleri görmeyen hayvan adedi de hayli kabarıktır. Görme eksikliği veya yokluğu başka duyuların gelişmesiyle giderilir. Bu tip balık ve hayvanlarda hassas duygu kollarına rastlanır. Derinlerde yaşayan balıkların organları yaşadıkları çevreye uygun olarak yaratılmıştır. Dişleri sivri ve uzundur. Bazı çeşitleri ise kendilerine has ışık yayarlar. “Fotofar” da denilen ışık organları birer bez olup, “Lüsiferin” ve “Lüsiferas” maddelerini salgılarlar. Bunlar ışık üretirler. Buna “Fosforışı” denir. Bu balıklar “etobur” olup birbirini yerler. Deniz ejderleri böyledir. Bazıları aşağı tabakalarda rastgele yüzen balıkları avlarlar. Fener balığı, başının üzerindeki ışık organını bir olta gibi kullanarak küçük balıkları aldatarak avlar. Bir kısmı ise yukarıdan aşağıya çöken ölü balıkları yer. Derin deniz diplerinin daimi karanlıklarında ışıldayan mürekkep balıkları da mevcuttur. Işık üreten organları fener görevi yaparlar. Denizin koyu karanlıkların da ışık organlarının parıltısı, ışıklandırılmış bir denizaltı şehrini andırır.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:51 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#14 (permalink) | |||||||||||
|
ABLUKA;
Alm. Blockade (f), Fr. Blocus (m), İng. Blockade. Etrafını çevirerek dışarı ile olan ilgisini kesme. Savaş zamanında, bazen de savaş olmadan bir ülkenin başka ülkelerden almakta olduğu yardımı, ikmal malzemelerinin sevkiyatını ve diğer bağlarını kesmek için hasmı tarafından uygulanan tedbirler. Savaş anında veya savaş hali olmadan, siyasi gerginlikler zamanında da uygulanır. Genellikle denizde alınan tedbirleri içine alır. Ablukayı zorlayan gemiler batırılır veya içindeki mallara el konulur. Küba’da 1962 yılında Amerika’ya yönelik füze rampaları kurulmuştu. Bunun üzerine Amerika, Küba’ya abluka uyguladı. Küba’ya yeni füzeler getiren Sovyet gemilerini, denizden ve havadan aldığı tedbirlerle içeri sokmadı. Mısır-İsrail Harbi başlamadan; Mısır, Akabe Körfezinin ağzını ablukaya alarak giriş ve çıkışı yasakladı. Böylece İsrail’in güneyindeki limanı olan Elrat’a giden ikmal yollarını kesmiş oldu. Günümüzde ise Körfez ve diğer Orta Doğudaki çeşitli hadiselerde Amerika ve diğer devlet donanmalarının o civarda 1991, 1992 senesinde Irak'a uyguladıkları en önemli ablukalardandır. ACELE İTİRAZ; Alm. Sofortige Beschwerde, Fr. Pourvoi immédiat, İng. Urgent appeal. Ceza mahkemeleri kanununda, yargılama makamlarının ara kararlarını denetleme çarelerinden biri olan itirazın bir çeşidi. Acele itiraz, süreli olup kararın verilmesinden itibaren bir hafta içinde yapılır. Bu süre tefhim veya tebliğden itibaren başlar. İstisna olarak savcılar bakımından bir ay veya otuz gün olarak kabul edilmiştir. Kararı veren merciin bir üst veya hiç olmazsa onunla aynı derecede olan en yakın yargılama mercii acele itirazı inceleyerek, reddine veya kabulüne dair karar verir. Ancak kararı düzeltmeye yetkisi yoktur. Acele itiraz istisna teşkil ettiğinden, bir itirazın acele olması için, kanunda açıkça gösterilmesi lazımdır. ACEMİ OCAĞI; Alm. Janitscharenkorps, Fr. Corps des janissaires, İng. Janisary Corps. Kapıkulu ocaklarına ve özellikle yeniçeri ocağına asker yetiştirmek için kurulan teşkilat. Rumeli’de arka arkaya elde edilen zaferler sonucu sınırları genişleyen Osmanlı Devleti daha fazla askere ihtiyaç duyuyordu. Mevcut kuvvetler ihtiyaca yetmiyor ve elde devamlı bir ordu bulunması gerekiyordu. Bu itibarla esirlerden faydalanmak gayesi ile 1362 senesinde kadıasker Çandarlı Kara Halil ile ulemadan Karamanlı Molla Rüstem’in gayretleriyle, Sultan Birinci Murad devrinde Pençik Kanunu gereğince Acemi Ocağı Gelibolu’da kuruldu. Daha önceleri savaşta esir alınanlar, kısa bir eğitimden sonra yeniçeri yazılıp savaşa gönderilirdi. Sultan Birinci Murad zamanında esirler önce Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında süvari askerlerini taşıyan gemilerde beş-on sene acemi oğlanı olarak çalıştıktan ve uzun bir eğitimden geçtikten sonra Yeniçeri ocağına kaydedilmeye başlandı. Acemi teşkilatına, acemi oğlanı iki şekilde alınırdı. Biri harpte esir edilen esirlerin beşte birinden, diğeri ise Osmanlı sınırları içinde yaşayan hıristiyan çocuklarından ki buna “devşirme” denirdi. Devşirme kanunu ile Hıristiyan tebea evladından asker toplanarak, gayri müslim olan Rumeli halkı yavaş yavaş Müslüman olacak ve bu askerlerle de Türk ordusu biraz daha kuvvetlenecekti. Kuruluşunda Gelibolu’da bulunan acemi ocağının merkezi fetihten sonra İstanbul’a taşınmıştır. Gelibolu ocağının başında Gelibolu ağası vardı. Gelibolu acemi ocağının mevcudu önceleri dört yüz idi; daha sonra beş yüz olmuştur. İstanbul acemi ocağının mevcudu ise önceleri üç bin kadardı. On altıncı asırda bu sayı dört bine çıktı. Yeniçeri mevcudu arttıkça acemilerin miktarı da artıyordu. On altıncı asır sonlarında Bostancılarla birlikte sekiz-dokuz bine çıkan acemilerin 17. asır başlarındaki adedi 9406 idi. Acemi ocağı on yedinci asır ortalarından sonra ehemmiyetini kaybetti. Yeniçeri ocağı 1826 yılında Sultan İkinci Mahmud tarafından kaldırılınca bu ocak da kapanmış oldu. Acemi oğlanı: Osmanlı Devleti zamanında esirlerden yahut devşirme ile hıristiyanlardan toplanan çocuklar meslek itibariyle Türk-İslam unsuruna ve milletine yabancı oldukları için acemi tabiri kullanılmıştır. Bu acemi neferler, asker ocağına yeni gelmiş, askeri talim ve terbiyeyi henüz öğrenmeye başlamış olanlardır. Acemi oğlanları kırk evden bir hesabıyla devşirilirdi. Alınan oğlanların yaşları 10-20 arasında olurdu. Zeki ve kibar olanları saraya iç oğlanı olarak, kuvvetli olanları da bostancı ocağına alınırlardı. Acemi oğlanı alınan bölgenin halkı bazı vergilerden muaf tutulurdu. Savaşlarda esir alınan veya devşirme usulüyle reayadan toplanan bu çocuklar, önce Türkçe ile İslami esaslar öğretilmek üzere 4-5 yıl Anadolu ve Rumeli’deki Türk çiftçi ailelerine verilirlerdi. Çiftçilik yapmayanlar acemi oğlanı olamazlardı. Çifti çubuğu olan köylüye verilen acemi oğlanlarının yoklamalarını yapmak için ikisi Rumeli’de ikisi Anadolu’da olmak üzere dört kişi görevlendirilirdi. Bunlara “Kethüda” denilirdi. Kethüdalar me'mur oldukları yerlere giderler; oradaki oğlanların verilen yerde çalışıp çalışmadıklarını kontrol eder ve yıllık vergilerini de bunları hizmetinde kullanan köylüden alırlardı. Acemi oğlanlar, bulundukları çiftçinin yanındaki hizmetleri bitirdikten sonra İstanbul’a getirilirlerdi. Mensub oldukları yerlere göre Rumeli veya Anadolu Ağası’nın tezkeresi ile bunlara birer akçe ulufe tayin edilip yeniçeri yazılırlardı. Ulufeye yazılanlar, Yeniçeri ocağının malı olurdu. Acemi oğlanları, padişah ve vezirlerin saray hizmetinde, ağa ve yeniçeri katipliklerinde, gemi ve oda hizmetlerinde, inşaat ve nakliye hizmetlerinde de çalıştırılırlardı. ACENTE; Alm. Agent (m); Agentur (f), Fr. Agence (f), İng. Mercantile Agent. Kendisine verilen yetki dahilinde belli işleri yapmakla yükümlü kişi veya birimler. Ticari bir işletmeye müşteri bulmak işi ile uğraşan aracı. Acente, bağımsız bir tacir olarak ve bir sözleşmeye dayanarak belirli bir yer veya bölge içinde bir ticari işletmeyi ilgilendiren belli işlerde aracılık eder ve bunları o işletme adına yapar. Halk dilinde birçok tacir yardımcılarına acente denilmekle beraber, bu kimseler acente vasfına haiz değillerdir. Artist acentesi, emlak acentesi, istihbarat acentesi namıyla iş yapan işletmeler, hukuken tellal veya simsardır. Tellalın acenteden farkı, acentenin işini yaptığı kişi veya firmaya daima bağlı olmasıdır. Öte yandan yabancı firmaların yurt içindeki umumi dağıtıcılarına (distribütör) da acente denmektedir. Bunlar kendi nam ve hesaplarına da alım satım yapabilirler. Acenteler, bağlı olduğu işletmeye müşteri sağlayan aracı acentelerle, müvekkili namına sözleşme akdeden, akit yapan acenteler olmak üzere iki kategoride toplanabilir. Komisyoncu acenteler, sigorta acenteleri ve yabancı şirketlerin yurt içindeki umumi vekilleri acente hükmündedir. Acenteler çalıştıkları bölgede tekel hakkına sahip olmanın yanı sıra, fevkalade masrafları taleb etme, ücret isteme ve alacağı ödenene kadar müvekkilinin malını hapis hakkına sahiptir. Buna karşılık vekili olduğu kişinin menfaatlerini koruma, talimata göre hareket etme, önleyici tedbirler alma, parayı zamanında gönderme, bilgi verme ve müvekkili ile rekabet etmeme gibi mükellefiyetleri de bulunmaktadır. Acentelik bir mukaveleye bağlı olduğundan, sözleşme süresinin bitmesi, feshi ihbar etme, haklı sebepler, müvekkilinin veya acentenin ölümü veya ehliyetinin zevali ile sona erer. ACIBAKLA (Lupinus); Alm. Lupine (f.), Fr. Lupin (m.), İng. Lupine, Familyası: Baklagiller (Leguminosae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Akdeniz bölgesi, Bursa, Antalya ve Konya çevreleridir. 10-100 cm yüksekliğinde, sık tüylü, bir senelik bitkiler. Yapraklar el şeklinde parçalı, uzun saplı, 5-9 yaprakçıklıdır. Çiçekleri dik salkım durumunda, beyaz veya mavimsi renkli, çiçek taç yaprağı kelebek şeklindedir. Yahudi baklası diye de tanınır. Memleketimizde beş türü bulunmaktadır. Beyaz yahudi baklası: Beyaz çiçeklidir. 120 cm kadar yükseklikte, bir yıllık bir bitkidir. Sarı çiçekli yahudi baklası: Vatanı, Orta ve Güney Avrupa’dır. Mavi çiçekli yahudi baklası: Vatanı, Akdeniz çevresi memleketleridir. Kullanıldığı yerler: Tohumlarının idrar söktürücü, kan temizleyici ve kurt düşürücü tesiri vardır. Bazı türlerinin kavrulmuş tohumları “sebze kahvesi” ismiyle kahve yerine kullanılmaktadır. Fakat alkaloid taşıyan türlerinin bu şekilde kullanılması tehlikelidir. ACIÇİĞDEM (Colchicum autumnale); Alm. Herbstzeitlose. (f.), Krokus, Fr. Colchique. İng. Colchicum. Autumn crocuses. Familyası: Zambakgiller (Liliaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Türkiye’de pek bulunmaz. Avrupa’nın sulak çayırlarında bol miktarda yetişir. Boyu 10-30 cm yüksekliğe ulaşan, otsu ve yumrulu bir bitki. Sonbaharda morumsu pembe renkli, 6 parçalı çiçekler açar. Yaprak ve meyvaları ise ilkbaharda ortaya çıkar. Sonbaharda çiçek açtığından dolayı halk arasında “güz çiğdemi” olarak da bilinir. Kullanıldığı yerler: Tıbbi önemi haiz bir bitkidir. Kullanılan kısmı yumru ve tohumlarıdır. Bileşiminde; sabit yağ, şekerler, tanen ve kolşisin ile demekolsin alkaloitleri mevcuttur. Tohum ve yumruların idrar arttırıcı, terletici, müshil ve romatizma ağrılarını dindirici etkisi vardır. Alkaloitlerin çok yüksek zehirleyici özelliği olduğundan, bu droglar, dahilen ancak hekim kontrolünde kullanılabilir. Eskiden halk arasında romatizma ağrılarını dindirmek için haricen kullanılırdı. Bunun için bir tutam acı çiğdem tohumu, 2-3 diş sarmısak ile havanda iyice dövülür. Elde edilen sulu kısım da bir tülbente emdirilip, ağrıyan kısma sarılır. Bu pansuman birkaç gün arka arkaya tekrarlanır. Acı çiğdemin başka zehirsiz çiğdem türleri, yemeklerde de kullanılır. Yumruları çiğ olarak, külde pişirilerek veya yemeğe katılarak (çiğdem pilavı) yenir. Çiğdem yumrusu yerine, yanlışlıkla acı çiğdem yumrusu yenirse tehlikeli zehirlenmelere sebeb olur. Çiğdem yumrusunu acı çiğdem yumrusundan ayırmak için, gövdenin yumrudan çıkışına dikkat etmek gerekir. Çiğdem türlerinde gövde, yumrunun tam ortasından çıkar. Acı çiğdemde ise gövde, yumrunun yan tarafından çıkmaktadır. ACIGÖL; Göller Bölgesinin kuzeybatı kenarında, Afyon’un Dazkırı ilçesinin güneyinde bir göl. Türkiye’de bu isim ile anılan göllerin en büyüğü. Yüzölçümü 153 kilometrekare olup, uzunluğu 27 km’dir. En dar yeri 9 km’dir. Derinliği azdır. Ortalama 8 metredir. Gölün seviyesi denizden 836 m yüksekliktedir. Etrafı 1500-2000 metreyi bulan, volkanik kayalar ve kireç taşlarından meydana gelmiş dağlarla çevrilidir. Büyük Menderes çöküntü hendeğinin doğu ucundaki çanakta meydana gelmiş tektonik bir göldür. Her iki ucunda eski tabanını gösteren düzlükler vardır. Acı ve tuzlu olan suyunda yüksek oranda, sodyum ve mağnezyum klorürleri ve sülfatları bulunur. Bu yüzden gölde balık yaşamaz ve kurak yaz aylarında beyaz bir görünüm alır. Göl, Kılıçgaga ve Flamingo gibi acı suları seven kuşların konaklama ve üreme yeridir. Batı Anadolu’da diğer bir Acıgöl de Simav Çayının kaynak bölümündedir. Esas gölün alanı 5 kilometrekare kadar olmasına rağmen kışın çok genişlemektedir. Denizden yüksekliği 125 metredir ve derinliği azdır. Gölün fazla suları Simav Çayı ile boşalır. Gölde balık boldur. Ayrıca Orta Anadolu’da bu adla iki göl vardır. Bunlardan biri Konya’nın Karapınar ve Ereğli ilçeleri arasında ve Karapınar’ın doğusunda yer alan 700 m çapında, suyu acı, tuzlu ve çok derin olan göldür. İkincisi ise Nevşehir’in 40 km güneybatısında yer alan küçük krater gölüdür. ACIKARPUZ (Citrullus colocynthis); Alm. Koloquinte, Fr. Fruit de Coloquinte (f.), İng. Colocynth Apple, Bitter Apple. Familyası: Kabakgiller (Cucurbitaceae). Türkiye’de yetiştiği yerler: Marmara, Ege, Akdeniz bölgelerinde denize yakın kumluklarda. Küçük bir karpuz görünüşünde, sürünücü bir bitki. Çiçekleri sarımsı yeşil renklidir. Meyvelerinin üzeri yeşil veya sarı renkli olup lekeli ve çizgilidir. Tadı acıdır. Kullanıldığı yerler: Meyvelerinde rezin, acı maddeler, glikozitler bulunur. Eskiden beri tedavide kullanılır. Düşük dozlarda müshil ve idrar arttırıcı etkileri vardır. Yüksek dozda zehirlenmelere sebeb olur. Müshil olarak daha çok veteriner hekimlikte kullanılır. ACIMARUL (Lactuca virosa); Alm. Giftlattich, Fr. Laitue virause, İng. Wild lettuce. Familyası: Bileşikgiller (compositae). Türkiye'de yetiştiği yerler: İstanbul civarı. Sapının alt kısmı batıcı tüylü, sarı çiçekli, beyaz sütlü, iki yıllık otsu bitki. Çiçekleri başak denen çiçek durumunda toplanmıştır. Başağı meydana getiren bütün çiçekler dilsi ve erdişi (erkek ve dişi birarada)dir. Yapraklarının dişli ve dişlerinin ucunun dikenli olmasıyla yenen maruldan ayrılır ve tadı acıdır. Süt borularına sahiptir. Boyu 1-2 metreyi bulan sürgünü kesilirse beyaz bir süt akar. Kuruyunca esmerleşen sütüne acı marul sütü denir. Kullanıldığı yerler: Acı marul sütü eskiden ağrıları dindirmek için ameliyatlarda kullanılırdı. Bitki zehirli olup, narkotik ve yatıştırıcı etkiye sahiptir. Şimdi de yatıştırıcı olarak şuruplarda kullanılmaktadır. Tabii olarak Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya’da yayılmıştır. Acı marul eskiden Avrupa ve Amerika’da sütü için yetiştirilirdi. ACIMIK (Cephalaria syriaca); Alm. Syrien Schuppenkopf, Fr. Syrienne scabieuse, İng. Syrian Scabious. Familyası: Fescitarağıgiller (Dipsacaceae), Türkiye’de yetiştiği yerler: Orta ve Güney Anadolu. 100 cm kadar boyda, bir senelik otsu bir bitki. Gövde ve dallar tüylü olup, üstte dallanmıştır. Yapraklar karşılıklı, kısa saplı, oval şekilli, kenarları dişli ve üzeri tüylüdür. Çiçekler tüp şeklinde, morumsu kırmızı renktedir. 12-20 çiçek biraraya gelerek bir küme meydana getirirler. Meyve önceleri yeşil, olgunlaşınca açık veya koyu kahverengidir. Pelemir olarak da bilinir. Memleketimizde 12 kadar acımık türü bulunmaktadır. Bunlardan yalnız bir tanesi “Cephalaria syriaca” hemen bütün Anadolu’ya yayılmıştır. Orta ve Güney Anadolu’da yetiştirilmektedir. Kullanıldığı yerler: Acımık meyveleri, memleketimizin bazı bölgelerinde (Kayseri, Erzincan) buğdaya karıştırılır. Acımık ihtiva eden buğday ile hazırlanan unlar acımsı bir tattadır. Acımık yağı zor kuruyan bir yağdır. Bu yağ dericilikte ve hayvanları yağlamakta kullanılır. ACITIRFIL (Menyanthes trifoliata); Alm. Bitterklee, Fr. Tréfle d’ean, Ményanthe, İng. Bitter clover. Familyası: (Menyanthaceae). Türkiye'de yetiştiği yerler: Bütün Avrupa’ya yayılmasına rağmen seyrek rastlanır. Yaprakları üç yaprakçıklı, çiçekleri soluk pembe renkli bir su bitkisi. Özellikle kuzeyde bataklıklarda, su çukurlarında, kuytu yerlerde, akarsu ve denizlerin kumlu kısımlarında rastlanır. Ovalardan, Alp Dağları yüksekliklerine kadar yetişir. Acıyonca, üçyaprak, yosunyoncası gibi isimlerle de bilinir. 15-30 cm yükseklikte mayıs-haziran aylarında çiçek açan bir bitkidir. Yuvarlak bir ana dalı vardır. Genellikle sulak çayırlarda bulunur. Büyük ve parçalı düz yapraklara sahiptir. Parça yaprakçıkları ters yumurta şeklindedir. Beyazdan pembeye kadar renkli olan çiçekleri, en uçta sık salkım şeklinde bulunur. Çiçek tacı, nazik yıldız şeklindedir. Kullanıldığı yerler: Sindirime yardımcı olan, iştah açıcı bir bitkidir. Karaciğer ve safra rahatsızlıklarında iyi bir etkisi vardır. Mide şişkinliği ve barsakta gaz toplanmasını önler, ateşi düşürür. Sinir sistemini teskin eder. Halk arasında sarılığa, kansızlığa karşı ve kan temizleyici olarak kullanılır. Haricen ekzamaya karşı ve karaciğer hastalıklarında tavsiye edilir.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:54 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#15 (permalink) | |||||||||||
|
ACTH;
Alm. Nebenniere (f), Fr. Acth, İng. Acth. Böbrek üstü bezinin dış bölümünden bazı hormonların, salgılanmasını tenbih eden ve ön hipofizden salgılanan hormonun kısaltılmış adı. Aslı Adreno Cartico Tropic Hormondur (veya kısaca Kortikotropin diye de adlandırılmıştır). Zaten ismi kendisini tarif etmekte olup “Adrenal bezin-dış kısmını-tenbih eden-hormon” kelimelerinin bir araya gelmesiyle hormonun adı konulmuştur. Stress gibi daha çok kortizon salgılaması icab eden hallerde, beyin hipofize ACTH salgılatır, bu da böbrek üstü bezini tenbih edip kortizon salgılamasını hızlandırır. Normal kimselerde bu mekanizma aşırı olmaz. Çünkü ihtiyaç tamam olunca, kanda seviyesi yükselen kortizon hipofizi ACTH salgılamasını durdurması, yani ara vermesi istikametinde uyarır. Kortizon seviyesi lüzumlu kan seviyesinin altına düşünce bu defa hipofiz, beyin tarafından tekrar uyarılır ve ACTH salgılanır. Bu mekanizma herhangi bir hastalık olmadığı müddetçe bu şekilde devam eder. ACUR (ACIR) (Cucumis flexuosus); Alm. Anguriengurke, Fr. Concombre russe, İng. Jamaica (Jerusalem) cucumber. Familyası: Kabakgiller (Cucurbitaceae). Türkiye'de yetiştiği yerler: Batı ve Güneydoğu Anadolu'da yetiştirilir. Bir yıllık otsu ve sürünücü bir bitki. Çiçekleri sarı olan “acır” diye de tanınan) acur bitkisinin meyveleri hıyara benzer, fakat ondan daha sert, etli ve uzundur. Meyvesi silindirik, düz veya kıvrık olup, 4-8 cm çapında 30-50 cm uzunluğundadır. Olgunlukta 100 cm'ye ulaştığı olur. Meyvenin kabuğu beyazdan koyu yeşile kadar değişen renklerde olup üzeri hafif tüylü ve uzunlamasına çizgilidir. Türkiye’de Batı ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yetiştirilen acur bitsininin, meyveleri tazeyken çiğ olarak yenilebildiği gibi yemeği de yapılır. Daha çok turşu yapımında kullanılır. Kahramanmaraş bölgesinde, "Tüylü acur" ve "Hıta acur" olarak adlandırılan iki formu üretilmektedir. Kullanıldığı yerler: Gençken salatalık gibi yenir. İçi oyulup iplere asılmak suretiyle kurutulan meyvesinden dolma yapılır. Turşuluk olarak da tüketilir. ACYO (Aciyo); Alm. Agio, Fr. Agio, İng. Agio. Para farkı. Eskiden madeni sikkelerin gerçek kıymetleri arasındaki fark bu kelime ile ifade edilirdi. Metal fiyatının düşmesi veya yükselmesi sebebiyle bir sikkenin fazlasına veya eksiğine işlem görmesinden ortaya çıkan farka “acyo” denirdi. Aynı kelime altın paranın aşınmasından dolayı kaybettiği değeri de ifade etmekteydi. Bu kelime günümüzde ise genellikle iki ayrı manada kullanılmaktadır. 1) Döviz işlemleri söz konusu olduğunda bir paranın kambiyo değeri ile itibari değeri arasındaki fark. 2) Kredi işlemleri sırasında müşterilerden tahsil edilen faiz, komisyon ve haberleşme gelirleri. AÇE DEVLETİ; Alm. Der Staat “Atcha”, Fr. Etat “Atscha”, İng. The state of Achin. Hint Okyanusu’nun doğusundaki Sumatra Adasının kuzey kısmında, Cihan Şahın liderliğinde kurulan bir İslam devleti. Açe Devletinin bulunduğu Sumatra Adası, eskiden beri ticaretle uğraşanların uğrak yeri idi. Açeliler Hintli bir prens tarafından idare edilirlerdi. Miladi 12. ortasında Açe’de İslamiyet yayılmaya başladı. Şah Cihan’ın 1205’te Açe Sultanı olmasından sonra ise Açeliler, gruplar halinde Müslüman oldular. Sultan Ali Mugayyet Şah 1507-1522 döneminde Açelilerle adaya gelen Portekizliler arasında kanlı mücadeleler başladı. Bu mücadele, Sultan Aleeddin Riayat Şah 1537-1571 zamanında da devam etti. Aleeddin Riayat Şah, Portekizlilere karşı Osmanlı sultanından yardım istedi. Osmanlı Sultanı İkinci Selim Han, Açe’ye iki gemi top, tüfek ve top yapacak ustalar gönderdi. Büyük alim ve ilim adamı Abdurrahman Efendi, yanında bulunan Türklerle Açe’de bir köy kurarak yerleşti. Açeliler bu yardımlar ile Malakka Yarımadasının büyük bir kısmını Portekizlilerden kurtardılar. Bu tarihten sonra Açe Sultanlığı Hollandalılar tarafından işgal edilinceye kadar Kuzey Sumatra’ya hakim oldu. 1876-1877 Osmanlı-Rus Harbinde (93 Harbi) yenilen Osmanlı Devletinin eski gücünü kaybetmesinden cesaret alan Hollandalılar, 1877-1881 yılları arasında Açe’yi tamamen işgal ettiler ve binlerce müslümanı şehid ettiler. Buna rağmen Hollandalılar, hiçbir zaman Açelilere tam anlamiyle hakimiyetlerini kabul ettiremediler. Bugün Endonezya Cumhuriyetinin bir parçası durumundadır. Açe ahalisi ziraatle uğraşır. Biber, Hindistan cevizi ve pirinç yetiştirirlerdi. Kauçuk ağacı ile yağ hurması bahçeleri yaygındı. Müreffeh bir hayatları vardı. Açe ahalisi, inanç bakımından Peygamber efendimizin bildirdiği ve Eshab-ı kiramın naklettiği Ehl-i sünnet itikadında, amel bakımından da Şafii mezhebindeydiler. Evliyaya ve alimlere hürmetleri pek fazlaydı. 1877’den sonra Hollandalılar ve İngilizler, onları doğru yoldan ayırabilmek için yıllarca mezhepsiz ve sapık fikirlerin yayılması için gayret ettiler. Bunlara karşılık Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamid Han, İstanbul'dan gönderdiği sandıklar dolusu kitaplarla Endonezya’da İslamiyetin bugüne kadar doğru bir şekilde gelmesini sağladı. AÇELYA (Azalea); Alm. Azalee, Azalie, Fr. Azalée, İng Azalea. Familyası: Fundagiller (Ericaceae), Türkiye'de yetiştiği yerler: Ülkemizin her bölgesinde, süs bitkisi olarak ev ve bahçelerde yetiştirilir. Değişik renklerdeki bol çiçeklerinden dolayı çok beğenilen orman gülü. "Açalya" olarak da bilinir. Çiçekleri kokusuz olup, bol ve gösterişli olduğu için evlerde ve bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir. Kışın yapraklarını döken bu türlerin çiçekleri boru biçimindedir. Çiçekler yalnızca beş erkek organ taşır. Kültürü yapılan çeşitleri, Asya ve Kuzey Amerika'nın yüksek bölgelerinde yetişen türlerden üretilmiştir. Kuzey Amerika'da yetiştirilen çeşitleri arasında kokusuz beyaz çiçekli 3-6 m boyunda bir çalı olan R. arborencens, 0,5-2 m boyundaki R.colendulaceum ve 1-2 m boyunda pembe ve pembenin beyaza çalan tonlarında çiçekleri olan R. periclymenoides bulunur. Kullanıldığı yerler: Süs bitkisi olarak ev ve bahçelerde yetiştirilmektedir. AÇI; Alm. Winkel (m), Fr. Angle (m), İng. Angle (Zaviye). Başlangıç noktaları aynı olan iki ışının meydana getirdiği noktalar kümesi. O noktasına açının tepesi, Ox ve Oy yarıdoğrularına ise açının kolları denir. Açının gösterilişi tepe noktası ortada, kolları iki kenarda olmak suretiyle veya sadece tepe noktası yazılarak gösterilir. Ayrıca üzerine açı olduğunu belirtmek üzere " ^ " işareti konur. Mesela: x‘y, ‘ gibi. Açılar genel olarak konveks ve konkav açı olmak üzere iki bölüme ayrılırlar. Konveks açı: Bir düzlem bölge içerisindeki herhangi iki noktayı birleştiren doğru parçası, tamamen bu bölge içerisinde kalıyorsa böyle bölgelere konveks bölge, böyle bölge meydana getiren açılara da konveks açı denir. Konkav açı: Bir düzlem bölge içerisindeki herhangi iki noktayı birleştiren doğru parçası tamamen bu bölge içerisinde kalmıyorsa, yani doğru parçası bir başka bölgede de bulunuyorsa, böyle bölgelere konkav bölge, böyle bölge meydana getiren açılara da konkav açı denir. Açı ölçü birimleri: Dört çeşit açı ölçü birimi vardır. Bunlar: Derece (°), Grad (g), Radyan (rad) ve Milyem’dir. Derece: Bir çemberin 1/360’ına bir derecelik yay, bu yayı gören merkez açıya 1 derecelik açı denir. 1° şeklinde gösterilir. Derecenin 1/60’ına dakika, dakinanın 1/60’ına da saniye denir. Sırayla 1' ve 1" şeklinde gösterilir. 1° = 60' = 3600" Grad: Bir çemberin 1/400’üne bir gradlık yay ve bu yayı gören merkez açıya bir gradlık açı denir. 1g şeklinde gösterilir. Grad’ın 1/10’una desigrad, desigrad’ın 1/10’una santigrad, santigrad’ın 1/10’una da miligrad denir ve aşağıdaki şekilde yazılır. 1g= 10dg = 100cg = 1000mg Radyan: Bir çemberin, yarıçap uzunluğundaki yayına bir radyanlık yay ve bu yayı gören merkez açıya bir radyanlık açı denir. Radyan’ın askatları yoktur. Milyem: Bir çemberin 1/6400’üne karşılık gelen yaya bir milyemlik yay ve bu yayı gören merkez açıya bir milyemlik açı denir. m/ şeklinde gösterilir. Milyemin askatları yoktur. Bu açı ölçü birimi sadece topçuluk ve radar sistemleri gibi askeri gayeler için kullanılır. Bunun haricindeki mühendislik ve okullardaki matematik (geometri) derslerinde kullanılmaz. Açı ölçülerinin birbirine çevrilmesi : 360° = 400g = 2p rad = 6400 m/ 180° = 200g = p rad = 3200 m/ Açılar durumlarına göre özel isimler alırlar. Tam açı: Bir ışının başlangıç noktası etrafında tekrar başlangıç konumuna gelinceye kadar döndürülmesi neticesinde meydana gelen açı. Ölçüsü 360° veya 400g veya 2p rad’dır. Doğru açı: Aynı doğrultuda ve O noktasına göre farklı yönlerde bulunan iki ışının meydana getirdiği açı. Ölçüsü 180° veya 200g veya p raddır. Dik açı: Ölçüsü doğru açının yarısına eşit olan açı. Ölçüsü 90° veya 100g veya p/2 rad'dır. Dik olduğunu belirtmek için açının köşesine, içerisinde nokta bulunan kare çizilir. Dar açı: Dik açıdan daha küçük olan açı. Geniş açı: Dik açıdan daha büyük olan açı. Komşu açı: Tepe noktası ve bir kolu ortak olan açılardır. Tümler açı: Bir dar açıyı dik açıya tamamlayan açı. Bütünler açı: Bir açıyı doğru açıya tamamlayan açı. Ters açılar: Tepe noktası ortak ve kolları birbirinin uzantısı olan açılardır. Her iki açı aynı ölçüye sahiptir yani birbirine eşittir. Yöndeş açılar: Birbirine paralel iki doğruyu kesen rastgele bir doğrunun meydana getirdiği ve paralel doğruların ve paralel doğruları kesen doğrunun da aynı tarafında bulunan açılardır. Birbirlerine eşittirler. İç ters açılar: Birbirine paralel iki doğruyu kesen rastgele bir doğrunun meydana getirdiği, paralel doğruların iç kısmında ve paralel doğruları kesen doğrunun ters yönlerinde kalan açılardır. Birbirine eşittirler. Dış ters açılar: Birbirine paralel iki doğruyu kesen rastgele bir doğrunun meydana getirdiği, paralel doğruların dışında ve paralel doğruları kesen doğrunun ters yönlerinde bulunan açılar. Birbirine eşittir. Karşı durumlu açılar: Birbirine paralel iki doğruyu kesen rastgele bir doğrunun meydana getirdiği, paralel doğruların iç kısmında ve paralel doğruları kesen doğrunun aynı yönünde kalan açılardır. Bu açılar birbirinin bütünleyeni durumundadır. Yan durumlu açılar: Birbirine paralel iki doğruyu kesen rastgele bir doğrunun meydana getirdiği, paralel doğruların birinin iç, diğerinin dış kısmında ve paralel doğruları kesen doğrunun ters yönünde kalan açılar. Bu açılar birbirinin bütünleyeni durumundadır. Merkez açı: Tepesi, bir dairenin merkezi ve kolları, dairenin yarıçapları olan açı. Çevre açı: Tepesi, bir çember üzerinde bulunan ve kolları kiriş olan açı. Kiriş-teğet açı: Bir çembere ait herhangi bir noktadan geçen teğet ve kirişin meydana getirdiği açı. Açı ortay: Bir açının, tepesinden geçen ve açıyı iki eşit parçaya ayıran yarıdoğru. AÇIK ARTIRMA VE EKSİLTME; Alm. Öffentliche Versteigerung und Submission, Fr. Vente aux enchéres et adjudication, İng. Sale by auction. Devletin (genel bütçe - katma bütçe) ve mahalli idarelerin (il özel idaresi ve belediye) alım, satım, hizmet yapımı, kira, trampa ve taşıma işlerinde tahmin edilen bedeli Genel Bütçe Kanunu ile tesbit edilecek tutarı geçmeyen ve isteklilerin tekliflerini sözlü olarak belirttiği ihale usulleri. Bu usulde ihale işlemleri içinde yer alan tahmini bedel tesbiti, onay belgesi düzenlenmesi, şartname, ilan ve geçici teminat alınması şartlarına uyulur. Artırmalarda uygun bedel, tahmin edilen bedelden aşağı olmamak üzere teklif edilen bedellerin en yükseğidir. Eksiltmelerde uygun bedel, tahmin edilen bedeli geçmemek şartıyla, teklif edilen bedellerin tercihe layık görülenidir. Açık artırma veya eksiltmede teklif mektupla da yapılabilir. Bütün teklifler ihaleye ait artırma ve eksiltme kağıdına yazılır. Teklifler ihale komisyonu önünde yapılır. İhale sonucu karara bağlanır. İstekli çıkmadığı, isteklilerin belgeleri veya son teklifleri uygun görülmediği takdirde yeniden aynı usulle ihale açılır veya idare yararı görüldüğü takdirde ihalenin bitiş tarihinden itibaren 15 gün içinde iş pazarlıkla yaptırılabilir. AÇIK DENİZ; Alm. Hochsee, Fr. Pleine (haute) mer, İng. High seas. Kıyıya paralel çizilen ve belli uzaklıktan geçen hattın yani karasularının sınırı dışındaki deniz. Devletler umumi hukuku terimidir. Varsayılan bu hat ile kara arasındaki mesafeye “Karasuları” denir. Kıta sahanlığı ise, karasularının dışında, 200 m derinliğe kadar uzanan deniz yatağına ve deniz altı bölgelerinin toprak altına denir. Karasularımız 6 mil olarak kabul edilmektedir. 1982 tarihli Deniz Hukuku Konferansında karasuları 12 mile çıkarılmıştır. Ülkemiz bu anlaşmayı kabul etmediğini açıklamıştır. Açık denizler hukuki rejiminin hareket noktasını “Açık denizlerin serbestliği” ilkesi teşkil eder. Her devletin ticaret ve harp gemileri barış ve savaş anlarında açık denizlerde bulunabilir ve seyrüsefer yapabilir. Bu sahada balık avlamak ve deniz dibinden istifade etmek her devletin hakkıdır. Açık denizlerde gemilerde işlenen suç, o geminin bağlı olduğu devletin arazisinde işlenmiş gibidir. 1958 Cenevre Konvansiyonunun ikinci maddesine göre; açık denizler bütün milletlere açık olduğu için hiçbir devlet herhangi bir kesiminde kendi hakimiyetinin olduğunu ileri süremez. Buna rağmen bazı ülkeler sahillerinden 250 mil uzaklığa kadar olan deniz kısmını kendi sahası olarak kabul etmişlerdir. Bir yandan hızla artan dünya nüfusu, öte yandan karadaki tabii kaynakların azalması ve hatta tükenmesi ihtimalinin ortaya çıkması madenler bakımından dikkati okyanus tabanlarına çekmiştir. Açık denizlerden faydalanmak, üstün teknoloji ve devlet olarak zengin olmayı gerektirir. Bu sebeplerden, günümüzde açık denizlerin nimetlerinden ancak bir kaç devlet faydalanabilmektedir. Açık denizlerin yatağı ve toprak altının hukuki rejimi, çözüm bekleyen bir mesele olarak dünya milletlerinin karşısındadır. AÇIK OTURUM; Alm. Geichtssitzung (f), Öffentliche Debatte (f), Fr. Audience Publique, İng. Public Audience, panel discussion. Herhangi bir konunun dinleyiciler ve izleyiciler önünde, müzakere veya münakaşası için tertiblenen ve herkese açık olan toplantı. Açık oturumda tartışılacak konuların sınırları, oturumu yönetecek kişi tarafından tesbit edilir. Konuyla ilgili görüşleri savunacak olan konuşmacılar tanıtılır ve kendilerine söz verilir. Açık oturumu yöneten kişi, kurallara uymayan konuşmacının sözünü kesebilir. Oturum sonunda lüzum görülürse, konunun ve anlatılanların kısa bir özeti yapılır. Açıklık, amme (kamu) vasfını haiz meclisler ve mahkemelerde ana kaidedir. Mahkemelerde oturumlar iki çeşittir: Oturumun herkese açık yapılmasına açık oturum denir. Buna aynı zamanda duruşmaların aleniliği prensibi de denir. Mahkemelerde oturumun açık yapılması anayasanın 141. maddesi ile belirtilmiştir. Oturumların ikinci çeşidi olan kapalılık, usul kanunlarında ifade edilmiştir. Duruşmaların açık yapılması genel, kapalılığı ise istisnai kuraldır. Buna karşılık, derneklerin, şirketlerin vb. yönetim toplantıları kapalı yapılmaktadır. AÇIK OY; Alm. Offene Abstimmung, Fr. Scrutin libre, İng. Open vote. Sözle veya işaretle oy sahibinin hangi yönde oy kullandığını gösterecek şekilde yapılan oylama. Bir kurul, meclis veya topluluğun karara varmak, düşüncesini belirtmek için bu topluluklara dahil üyelerin adı okunarak düşüncesinin sorulması veya kararını yazması biçiminde yapılan bir oy verme çeşidi. Anayasamız, parlamentoda hangi hallerde açık oylamaya başvurulacağını belirtmiştir. Genel ve mahalli seçimlerde, seçmenler arasında düşmanlık doğmaması ve seçime hile karıştırılmaması için gizli oy, açık tasnif prensibi uygulanır. 1950 tarihli seçim kanunu yapılıncaya kadar, Türkiye’de bu prensibin tersi uygulanmıştı. Yani oylama açık, tasnif gizli yapılmıştır. Bu hal Cumhuriyet Halk Partisinin yirmi yedi yıllık iktidarı döneminde uygulanmıştır. AÇIK PİYASA İŞLEMLERİ; Alm. Offenmarkt. operationen (f), Fr. Opérations de marché ouvert, İng. Open market operations. Ekonomik alanda, devletin enflasyonu önlemek veya para ve kredi hacmini daraltmak için aldığı tedbirler. Açık piyasa işlemleri ilk olarak on dokuzuncu asırda İngiltere ve Amerika’da tatbik edilmiştir. Daha sonra diğer memleketlerde de uygulanmıştır. Bugün dünya devletlerinde geniş ölçüde uygulanmaktadır. Açık piyasa işlemleri uygulandığında Merkez bankası, portföyündeki kıymetli evrakı satışa çıkarır. Bunları satın alan bankalardaki para, Merkez bankasına girer. Bankaların nakit hacmi ve kredi imkanları daralmış olur. Bunun önemli bir sonucu olarak talep azalır, dolayısıyla fiat artışları ve enflasyon yavaşlatılmış olur. AÇLIK; Alm. Hunger (m), Fr. Faim (f), İng. Hunger.İnsanda kan şekerinin (kandaki glikoz miktarı) belli bir seviyenin altına düşmesi ile duyulan yiyecek arama ve yemek isteme hissi. Kan glikoz seviyesinin düşmesi, beyindeki bir merkezi uyarır ve kişiyi yemek yemeye sevk eder. Açlıkta yemek yemeyi istemenin başka bir sebebi de muhtemelen boş kalan midenin asit ifrazatının etkisiyle duyulan rahatsızlık ve ağrılı bir mide hissidir. Sigara (nikotin) beyne etki ederek açlık hissini azaltır. Belirtileri: En karakteristik anormallik, kilo kaybıdır. İlerlediği zaman, kişinin yürüyen bir iskeletten farkı kalmaz. Özellikle kas dokusu erir. Kalori alamayanlar umumiyetle protein açlığı da çekerler. Müzmin açlıkta bitkinlik, bulantı, karın ağrıları, kramplar, baş ağrısı ve nefes alma zorluğu gibi haller görülür. Böyle kimseler kendilerini çok kuvvetsiz hissederler ve ufak bir işe tahammülleri yoktur. Soğuktan çok etkilenirler. Baş dönmesi de olabilir. Bacaklar ve karın şişer. Depresyondadırlar, kadınlarda adet olmaz. İshal bunların çoğunda şiddetlidir. Açlığın derecesine bağlı olmakla birlikte kilo kaybı süratlidir. Tam açlıkta, su da yoksa, 10-12 gün içinde ölüm vuku bulur. Su var ise, bedendeki yağ mikdarına göre haftalarca yaşanabilir. İlk beden ağırlığının üçte biri veya yarısı kaybedildiğinde yaşamak mümkün olmaz. Kwaşiorkor olarak isimlendirilen protein açlığında, çocuklarda büyüme kusuru, iştahsızlık ve ishal olur. Kasları erir, fakat bacakları şişer. Derilerinde döküntü ve karaciğer büyümesi tesbit edilir. Kansızlık da vardır. Tedavi: Açlığın tedavisi yeterli beslenmektir. Su ve tuz eksiklikleri de giderilmelidir; çünkü bunların eksiklik veya fazlalığında kalb, böbrek ve beyin bozuklukları olur. Açlıkta beden mukavemeti çok zayıflamış olduğundan mikrobik hastalıklar sık görülür. Bunlar da antibiyotikler ile tedavi edilmelidir. Sık sık ve az yemek, arasıra çokça yemek yemekten daha etkili olmaktadır. Kwaşiorkorlu çocuklara süt çok faydalıdır. İktisadi bakımdan açlık yeteri kadar beslenememe veya uzun süre gıda mahrumiyeti olarak tarif edilebilir. Gıda yetersizliğinde yarım açlık, gıda mahrumiyetinde ise tam açlık söz konusudur. Dünyada milyonlarca insan, az veya çok eksik beslenmektedir. Afrika’da ise sömürgeci mücadelelerin getirdiği bitmeyen savaşlar açlığın başlıca sebepleri arasındadır. Açlık problemi dünyanın her tarafında aynı oranda değildir. Milletleri açlık ve tokluk bakımından üç gruba ayırmak mümkündür. Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’da olduğu gibi birinci gruptaki ülkelerde, besin maddelerinin üretimi nüfus artışını geçmektedir. İkinci gruptakilerde, nüfus artışı ile besin maddelerinin üretimi başa baştır. Latin Amerika ile bir kısım Afrika devleti ve ülkemiz bu durumdadır. Üçüncü gruba dahil ülkelerde ise üretim iptidai metodlarla yapıldığından, daima nüfus artışının altında kalmaktadır. Hindistan, Bangladeş, Afrika’nın bazı devletleri bu durumdadır. Üçüncü gruba halihazırda bir milyar insan girmekte olup bunlar açlık tehlikesiyle baş başadır. Birleşmiş Milletlerin çeşitli kuruluşlarının raporlarında; iki binli yılların başında açlık tehlikesinin dünya çapında ciddi bir kriz haline dönüşebileceği ve açlık probleminin enerjiden daha önemli bir konu haline geleceği ifade edilmektedir. Yeterince besin üreten birinci gruptaki ülkelerde tarımla uğraşanlar nüfusun % 10-12’sini geçmemektedir. Ayrıca bu devletlerde ekili toprakların mikdarı artmamakta, bazı yerlerde aksine azalmaktadır. Bugün Amerika’da tarımla uğraşan altı milyon insan vardır. Birinci dünya savaşı sonunda bu mikdar on üç milyondu. Asrın sonunda aynı ülkede tarımla uğraşan nüfusun 3-4 milyona düşmesi beklenmektedir. Avrupa’daki durum da buna yakındır. Dünyadaki insanların üçte ikisi kısmen fakir olan güney yarım kürede yaşamaktadır. Güney - kuzey arasındaki refah eşitsizliğinin giderilmesi için zaman zaman, milletlerarası toplantılarla bu mesele ele alınmaktadır. Rusya her ne kadar kuzeyde yer almakta ise de gıda sıkıntısı ve kıtlık çekilen ülkelerin başında gelmekte, süt ve et gibi gıdaları satın alabilmek için doktor raporu aranmaktadır. Gıda sıkıntısı ve kıtlık en çok Afrika’da kendini hissettirmektedir. Son senelerde, Afrika’daki kuraklık ve çölleşme sebebiyle açlık tehlikesi büyük boyutlara ulaşmıştır. Milletlerarası teşkilatların gıda yardımları te’sirsiz kalmaktadır. Açlık bölgelerine giden yardım gönüllüleri yol kenarlarında ve ağaç diplerinde açlıktan ölenlerin cesetlerini toplayıp gömmekten başka bir şey yapamamaktadırlar. Açlığın kitle halinde ölümlere yol açtığı ülkelerin başında Uganda, Etyopya (Habeşistan) ve Somali gelmektedir. Açlık sebebiyle göçler de hızlanmıştır. Bir lokma yiyecek için binlerce kilometre yol yürüyenler yollarda büyük kayıplar vermektedirler. Dünya açlık meselesinin halli için ilmi çalışmalara hız verilmiştir. Dünya Sağlık Teşkilatının yaptığı bir açıklamaya göre dünyayı tehdit eden gıda meselesinin tropikal bitki ve otlarla çözülebileceği ifade ediliyor. İnsanların besin maddesi olarak kullanmadıkları otların arasında; protein ve nişasta bakımından zengin, buğdayın yerini alabilecek ot ve benzeri bitkilerin bulunduğu da bildiriliyor. İnsanların yeryüzünde yaklaşık yarım milyon bitkiden yalnız 300 çeşidini tanıyıp kulllandığı, yakında 60-70 çeşit bitkinin daha gıda maddesi olarak satışa çıkacağı ifade edilmektedir. Batı Almanya 20 milyon mark harcayarak yüzen bir buzul üzerinde istasyon kurarak Güney kutbunda yeni hammadde besinler arayacaktır. Buzul istasyonunun ömrü 8 sene olup, yazın -5, kışın -50 derece arasında 30 kişi çalışacaktır. Oturma, yatak ve çalışma odaları elektrik motorlarının çıkardığı ısı ile beslenen sıcak hava tesisi ile ısıtılacaktır. Ekilmeye müsait toprakların muhafazası için en başta gelen tedbir, erozyonu (toprak aşınmasını) önlemektir. Bu ise ormanların muhafazası ve yeni orman sahalarının tesisi ile mümkündür. Açlık meselesi orman -erozyon- yağış meselesiyle orantılıdır. Ve orman varlığı en büyük rolü oynamaktadır. İnsanlar ormanların önemini anlayabilseler, ormanların tahribini ve yangınla zayiini önlemek için nöbet tutarlardı. Açlıkla savaşta, tarımda üretimin arttırılması da şarttır. Bu ise endüstrinin geliştirilmesi ile ve bilhassa kimya endüstrisine önem vermekle olur. Kimyevi gübrelerin geliştirilmesi, toprağın güçlenip, veriminin artmasının ilk esasıdır. Gittikçe azalan tarım alanlarının bol bol gübrelenmesi, sulama imkanlarının olması, üstün nitelikte tohumların yetiştirilmesi, zirai mücadelenin tam yapılabilmesi için kimyevi ürünlere ihtiyaç vardır. Halkın bilgi seviyesi ile, ekilen topraktan hektar başına alınan verim arasında yakın münasebet vardır. Japonya’da okuma-yazma oranı % 90’dır. Hektar başına 100 kilogram kadar gübre kullanılmakta ve 400 kilodan çok pirinç elde edilmektedir. Hindistan’da ise köylünün ancak % 30’u okuma yazma bilmektedir. Hektar başına iki kilogram gübre kullanılmaktadır. Verim ise Japonya’nın ancak üçte birine ulaşabilmektedir. Eğer Hindistan, pirinçten hektar başına Japonya kadar verim alabilse, açlığın önüne geçilmiş olur. Açlığın önüne geçmenin bir diğer yolu da silahlanmaya ayrılan masrafları azaltarak, artan paranın halkın teknik ve kültürel bilgilerinin arttırılması ve endüstrinin geliştirilmesi için kullanılmasıdır. Bu iki esaslı konuya yönelmekle, dünyadaki açlık ortadan kalkabilir. “Hudson İnstute” de yapılan araştırmaya göre dünyada ekime müsait bütün topraklar kullanılarak, sulama, gübreleme, ilaçlama ve tohum ıslahı ile zirai verim arttırılırsa, 35 milyar insanı beslemek kabil olabilecektir. Açlığın bir diğer sebebi de israftır. Yalnız Türkiye’de senede 30 milyar liralık ekmek çöpe atılmaktadır. Çevre kirlenmesi ve ekime müsait arazinin, yerleşme, sanayi vesair sebeplerle kullanılması ve ormanların tahribi ile dünya besin kaynakları süratle azalmaktadır. Gerekli tedbirler alınmazsa yirmi birinci asrın başlarında her sene 200 milyon insanın yeterli beslenememe sebebiyle ölmesi muhtemeldir. Bütün her şeyi yaratan Allahü tealadır. Onların rızıklarını da veren O’dur. Allahü tealanın adeti şöyledir ki, her şeyi sebeplerle yaratmaktadır. Böylece madde alemine ve sosyal hayata da düzen vermektedir. Sebepsiz yaratsaydı, alemdeki bu nizam bu düzen olmazdı. Allahü teala rızkın teminine de çalışmayı sebep kılmıştır. O'nun emir ve yasaklarına tam uymak, zamanın teknik imkanlarını kullanarak verimin artması için çalışmak açlığın ortadan kalkması için tek sebeptir.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:57 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Pêvîstîya Ansîklopedî û kovarên kûrdî | Mirza | Çandi Gişti | 5 | 07-10-2007 02:50 PM |
| DNA daki yaratılış mucizesi.. | Global | Biyoloji | 18 | 01-02-2007 09:18 AM |
| İnternette ilk kürtçe ansiklopedi | kawgamin_cicegi | Çandi Gişti | 5 | 29-01-2007 08:30 PM |
| Zanınnamey Kurdistan (Ansiklopedi) | rojekanu | Çandi Gişti | 2 | 13-01-2007 08:57 AM |
| Anarşist Ansiklopedi | paradox | İlginç Konular | 15 | 07-09-2006 10:24 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.