|
|
#11 (permalink) | |||||||||||||
|
ABDÜLHAY CELVETİ;
Osmanlı Devleti zamanında yetişen mutasavvıflardan, şair. Edirne’de doğdu. Doğum tarihi belli değildir. Babası Celvetiyye yolunun büyüklerinden İbrahim Efendidir. Abdülhay Celveti, babasının yanında yetişti ve Celvetiyye yolunun adabını öğrendi. İlim tahsilini tamamladıktan sonra icazet aldı ve günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Akçakızanlık kazasında Alaeddin Efendi zaviyesi şeyhliğine tayin edildi. Edirne Selimiye Camii vaizi iken vefat eden babasının yerine, bu caminin vaizliği ile tekke şeyhliğine getirildi (1660). Bu vazifede uzun süre kaldıktan sonra 1686'da İstanbul’un Kadırga semtindeki Sokullu Mehmed Paşa Zaviyesine tayin edildi. 1688’de Eminönü Yeni Cami vaizliğine, 1691’de ise Üsküdar Aziz Mahmud Hüdai Dergahı şeyhliğine getirildi. Burada on dört seneden fazla kalan Abdülhay Celveti 1705 Kasımında vefat etti. Aziz Mahmud Hüdai Dergahının yakınındaki Halil Paşa türbesine defnedildi. Abdülhay Celveti, ilmi ve şahsiyeti ile Celvetiyye yolunun büyüklerinden idi. Abdülhay mahlası ile birçok ilahi yazmıştır. Bazı ilahileri günümüzde söylenmesine rağmen, Divan’ı bulunamamıştır. Bilinen bazı eserleri şunlardır: 1) Feth-ül-Beyan li-Husul-in-Nasri vel-Fethi-vel-Eman: Arapça olup, Feth suresinin tefsiridir. Süleymaniye Kütüphanesi Hacı Beşir Ağa kısmı 34 numarada kayıtlıdır. 2) Tefsir-i Ba’z-ı Süver-i Kur’aniyye: Türkçedir. Meryem, Yasin, Feth, Rahman, Nebe’, Naziat, Abese, Tekvir, İnfitar, Mutaffifin, Kevser surelerinin tefsiridir. Eserin yazma nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi 2201 numarada kayıtlıdır. 3) Şerh-i Gazel-i Hacı Bayram-ı Veli: Küçük bir risale olan eser İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi 9771’ de kayıtlıdır. 4) Manzum Kaside-i Bürde tercümesi (Nuruosmaniye, 3213). ABDÜLHAY EL-HASENİ; Hindistan’da yetişmiş olan alim ve tarihçi. İsmi, Abdülhay bin Fahrüddin bin Abdilali’dir. Peygamber efendimizin torunu hazret-i Hasan’ın soyundan geldiği için el-Haseni nisbesiyle meşhur oldu. 1869 (H.1286) senesinde Hindistan’ın Lüknov şehri yakınlarında doğdu. 1923 (H.1341) senesinde aynı yerde vefat etti. Kabri oradadır. Dedeleri Moğol istilası sırasında Bağdat’tan Hindistan’a göçmüşler ve burada İslamiyeti yaymaya çalışmışlardır. Abdülhay Haseni ilk tahsiline doğduğu yerde başladı. Lüknov’daki devrinin tanınmış alimlerinden Arapça, fıkıh, tefsir ve akli ilimleri öğrendi. Daha sonra o zamanın önemli ilim merkezlerinden Bhopal’da hadisten tıbba kadar çeşitli ilimleri tahsil etti. Daha sonra Hindistan’ın önemli ilim merkezleri olan Delhi, Seharanpur, Diyobend, Paniput ve Serhend gibi yerlere gitti. Oralarda bazı alimlerin derslerini takib ederek icazet aldı. 1895 (H.1313) senesinde Lüknov’da yerleşti. Zamanının büyük bir kısmını ilmi çalışmaya ayırdı. Nedvet-ül-Ulema adıyla 1893 senesinde kurulan cemiyetin çalışmalarına katıldı. 1915 senesinde bu cemiyete müdür oldu. Ölümüne kadar Nedvet-ül-Ulema ve ona bağlı bir kuruluş olan Darülulum’da çalıştı. Arap, Fars, Urdu dil ve edebiyatlarıyla İslam sonrası Hindistan tarih ve medeniyeti, ilim ve telif hareketleri hakkında araştırmalar yaptı. Son günlerine kadar kitap yazmakla meşgul oldu. 2 Şubat 1923 (H.1341) tarihinde Lüknov’da vefat etti. Seyyid Alemullah’ın zaviyesinde, onun kabri yanına defnedildi. Ebül-Hasan Ali el- Haseni en-Nedvi ile Nedvet-ül-Ulema Cemiyeti eski başkanı Abdülali el- Haseni onun oğullarıdır. Eserleri: 1. Nüzhet-ül-Havatır ve Behcet-ül-Mesami ven-Nevazır: Hicri birinci asırdan 14. asra kadar Hindistan’da yaşamış alim, evliya, edib, siyaset ve devlet adamlarının biyoğrafilerini içine alan bir eserdir. Arapça ve sekiz cilt olan bu eserde 4500 kadar kimsenin biyoğrafisi vardır. eserin birinci cildi hicri 1-7. asırlara, diğer cildler ise hicri sekizinci yüzyıldan başlamak üzere her bir cildi bir yüzyıla tahsis edilmiştir. Eserin ikinci cildi, İbn-i Hacer el-Askalani hazretlerinin Ed-Dürerü’l-Kamine adlı eserinin zeyli olarak 1931 (H.1350) senesinde Haydarabad’da neşredilmiştir. Yedinci cilde kadar olan diğer cildler 1947-1959 (H.1366-1378) yılları arasında, sekizinci cildi ise 1970 (H.1390) yılında Haydarabad’da basılmıştır. 2. Ma’arif-ül-Avarif fi Enva-il-Ulum vel-Mearif: İslamiyetin Hindistan’da yayılışından yirminci yüzyılın başlarına kadar Hindistan’da eğitim ve öğretim tarihi, din ve fen ilimleri, dil, edebiyat, tarih ve coğrafya alanındaki gelişmeler ve bu dallarda yazılan eserlerden bahseder. Bu kitab Es-Sekafet-ül İslamiyye fil-Hind adıyla neşredilmiştir. 3. Telhis-ül-Ahbar: Hadis alanında yazdığı bu eserde senedler verilmeksizin sadece hadis-i şerifler zikr edilmiştir. Sahih hadislerin bulunduğu bu eser, müellifin vefatından sonra Tehzib-ül-Ahlak adıyla neşredilmiştir. 4. Cennet-ül-Meşrik ve Matlau Nur-il-Müşrik: Hindistan’ın coğrafyası ile İslam sonrası tarihinin ele alındığı eserde Hindistan’da İngiliz hakimiyeti ve Hindistan bağımsızlık hareketlerine de yer verilmiştir. Eser, El-Hind fil- Ahd-il-İslami adıyla 1972 (H.1392) senesinde Haydarabad’da yayınlanmışdır. 5. Münteha’l-efkar. 6. Gül-i Rana. Abdülhay el-Haseni’nin bunlardan başka Urduca, Arapça ve Farsça eserleri ve risaleleri de vardır. ABDÜLKADİR CEZAYİRİ; İslam kahramanlarından. 1808 (H.1223) yılında Maaskar şehri yakınında bulunan Kaytana çiftliğinde doğdu. Soyu hazret-i Hasan’a kadar uzanır. Yani şeriflerden idi. Baba ve dedeleri , Cezayir’in Vehran tarafında yaşayan şerefli, alim, faziletli, takva sahibi, herkesin sevib saydığı kimselerdi. Cedlerinden biri olan Seyyid Muhammed bin Abdülkadir, Barbaros Hayreddin Paşanın Cezayir’i fethine yardım etmişti. Abdülkadir Cezayiri çocukluğunda ve gençliğinde sağlam bir din eğitimi gördüğü gibi, ata binip silah kullanmayı da öğrendi. 1826 yılında, Cezayir’den ayrılarak Mısır’a, oradan Hicaz’a gidip hac farizasını eda etti. 1829’a kadar orada kaldı. Fransızların Cezayir’e girdiğini haber alınca acele vatanına döndü. Vehran ve Müsteganem taraflarındaki halk ayaklanarak babasını emir seçtilerse de babası kabul etmeyip emirliği oğlu Abdülkadir’e verdi. Bu suretle Abdülkadir 1832 (H. 1248) senesi Receb ayında emir olup Fransızları Cezayir’den çıkarma çalışmalarına başladı. Kuvvetli bir ordu kurarak Fransızları bir çok defalar yendi. Bu zaferlerini politakada da sürdürerek bir çok bölgeleri bu yolla ele geçirdi. Böylece Abdülkadir, Maaskar şehri merkez olmak üzere, Merakeş sınırına kadar olan bir ülkeye sahib oldu. Büyük sahranın bazı şeyhleri de kendisine tabi oldular. 30 Mayıs 1837’de Fransızlarla Tafna Antlaşmasını imzalayarak zaferini perçinledi. Bundan sonra kurduğu devletini güçlendirmek için faaliyetlerde bulundu. Ancak doğuda Osmanlılara tabi Ahmed Beyi yenen Fransızlar çıkardıkları hile ve fitnelerle Abdülkadir’in etrafındakileri etkilemeye başladılar. Buna rağmen Abdülkadir, yeniden askerini toplayarak Fransızları denize kadar sürdü. İki yıl sonra Fransızlarla tekrar savaş başladı. Abdülkadir, ordusunun içindeki tefrika ve anlaşmazlıklar yüzünden Merakeş’e çekildi. Akrabası olan Merakeş Hakimi Abdurrahman ve Merakeş’in Müslüman halkının yardımıyla tekrar Fransızlarla savaştı. Ancak yine tefrika yüzünden ordusu kendisine yüz çevirdi. Bunun üzerine kendisine sadık adamlarıyla Büyük Sahra’ya çekildi. Burada tarafdarlarının çoğunun telef olması üzerine İskenderiye veya Akka’da kalmak şartıyla General Lamoriciére’ye teslim oldu(1847). Cezayir valisi Duc d’Aumele tarafından Fransa’ya gönderildi. Bir müddet Toulon’da Lamarque Kalesinde, sonra Pau ve nihayet Anboise Kalesinde bulunduruldu. Napolyon, imparatorluğunu ilan ettiği zaman Abdülkadir’e Osmanlı ülkesinde kalması için müsaade verdi. Abdülkadir İstanbul’a geldi. Sultan Abdülmecid Hanın iltifatına kavuşup, Bursa’da kendisine tahsis edilen konakta oturdu. Bursa’da 1855’de büyük bir zelzele olunca Şam’a geçti. 1860’da vuku bulan Şam Vak’asında yararlılıklarından dolayı Türk ve Fransız hükümetleri tarafından taltif edildi.1862’de hacca gidip iki sene Hicaz’da kaldıktan sonra İstanbul’a gelerek Abdülaziz Han tarafından birinci Osmani nişanıyla taltif edildi. Paris seyahati dönüşü Şam’da vefat etti. Kabri Muhyiddin-i Arabi Türbesi içindedir. Abdülkadir cesur, akıllı ve dindar bir idareciydi. Fransızlarla yıllarca süren mücadelesinde askerlik kabiliyeti yanında siyasi dehasını da göstermiştir. Mizaç itibariyle merhametli olup, adaleti gözetirdi. Ancak gerektiğinde şiddet kullanmaktan çekinmezdi. İyi bir şair ve değerli bir fikir adamı olan Abdülkadir’in en önemli iki eseri De la Fidélité des Musulmans a Observer Leurs Traitées d’alliance et les Autres (kendi hayatı ve Müslümanlar arasındaki tefrikayı anlatan eseri) ile Zikr-ül akıl ve Tenbih-ül-Gafilin’dir (Tasavvufa dair bir eser). ABDÜLKADİR ÇELEBİ; Osmanlı Devletinin on ikinci şeyhülislamı. İsmi Abdülkadir bin Muhammed’dir. Ispartalı (Hamidli) Mehmed Efendinin oğludur. Bu sebeple Abdülkadir-i Hamidi diye bilinir. Isparta’da doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1548 (H. 955) senesinde Bursa’da yetmiş yaşını geçmiş olarak vefat etti. Kendi yaptırdığı mescid ve medresenin bahçesinde Musa Baba kabrinin yanına defnedildi. Abdülkadir Çelebi, fakir bir aileye mensub olduğu için ilk tahsilini memleketinde yaptı. Daha sonra Bursa’ya geldi ve Sultan Medresesinde hoca olan Molla Rükneddin Efendiden ilim tahsil etti. Hayali Çelebi ile ders arkadaşı idiler. Fıkıh ilminde üstün bir dereceye yükseldi. Maişetini temin için özel dersler verdi. Kanuni Sultan Süleyman Hanın yakınlarından Mustafa Ağaya ders verdi. Bu esnada ilim, edeb ve ahlakıyla dikkati çeken Abdülkadir Çelebi, Mustafa Ağa vasıtasıyla İstanbul’daki el-Hac Hasen Ağazade ve Davud Paşa medreselerine, daha sonra da Bursa’daki Sultaniye Medresesine müderris tayin edildi. İstanbul Sahn Medreselerinde müderrislik yaptı. 1520 (H. 927) senesinde Bursa kadılığına, aynı sene içinde Anadolu Kazaskerliğine tayin dildi. On dört yıl bu vazifede kaldıktan sonra, doğruluğu ve namusluluğunu çekemeyenlerin, hakkında çıkardıkları dedikodular sebebiyle, emekliye ayrıldı. Bir hac kafilesi ile hacca gitti. Dönüşünde hakkındaki söylentilerin kaybolduğu görüldü. Abdülkadir Efendi, 1542 (H. 949) senesinde şeyhülislamlığa getirildi. Fakat hastalığı sebebiyle üç ay sonra bu vazifeden istifa ederek köşesine çekildi. Bursa’da ilim ve ibadetle hayatını sürdürdü. Orada bir mescid ve bir medrese inşa eyledi. Abdülkadir Efendi, özü sözü doğru ve çok cömert idi. Şairliği de olup. şiirlerinde Kadri mahlasını kullanırdı. Şiirleri beş beyitlik gazeller halindedir. Alim ve faziletli kimselere çok önem verirdi. Bu sebepten evi alimlerin toplandığı bir mahfel haline gelmişti. Abdülkadir Çelebi’nin fetvalarının toplandığı Fetava-yı Kadiriyye adlı eserinin yanında, şiirlerini ihtiva edenleri de vardır. ABDÜLKADİR FEYYUMİ; Mısır'da yetişen Şafii mezhebi alimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülkadir bin Muhammed el-Feyyumi'dir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1613 (H. 1022)te Mısır'da vefat etti. Şemseddin-i Remli'den ve zamanının diğer alimlerinden din ve fen ilimlerini öğrenip bunlarda söz sahibi oldu. İlmi ve fazileti ile meşhur oldu. Bir çok kitap yazdı. Evliya arasında yüksek bir derecesi olan Abdülkadir Feyyumi, Allahü tealanın zat ve sıfatlarına ait bilgilerde yüksek marifet sahibiydi. Eserleri: 1) Şerhü'l-Minhac; İmam-ı Nevevi'nin Minhac kitabına yazdığı büyük şerhtir. 2) Şerhü'l-Behce, 3) Şerhü'n-Nüzhe: Matematik ilmine dairdir. 4) Şerhu'r-Ruhbiyye: Feraiz (miras hukuku) hakkında yazılan ve Ruhbiyye diye meşhur olan manzumenin şerhidir. 5) Metnü'l-Lem' ve Şerhu Metni'l-Mukni: Matematik ve cebir ilimlerine dairdir. ABDÜLKADİR GEYLANİ; Büyük İslam alimlerinden ve evliyanın meşhurlarından. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavsü'l-Azam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ı Evliya, Kutb-u Azam gibi lakaplarla anılmaktadır. Babası Ebu Salih Musa bin Abdullah, annesi Fatıma binti Ebu Abdullah Ümmü'l-Hayr'dır. Babasının ismi kaynaklarda farklıdır. Peygamber efendimizin soyundan olup, hem seyyid hem şeriftir. 1077 (H. 471)de İran'ın Geylan şehrinde doğdu, 1166 (H. 561)da Bağdat'ta vefat etti. Kabri Bağdat'tadır. Önce doğduğu yer olan Geylan'da ilim öğrenmeye başladı. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat'a gidip, zamanın meşhur alimlerinden ilim tahsiline devam etti. Fıkıh ilmini, Ebu Hattab Mahfuz, Ebü'l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya'la ve diğer fıkıh alimlerinden; hadis ilmini, Ebu Galib bin Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Cafer ve diğer hadis alimlerinden; tasavvuf ilmini ise, Ebu Salih hazretlerinden, Şeyh Ebu Sa'id Ali Mahzumi'den ve Ebü'l-Hayr Muhammed bin Müslim Debbas'tan tahsil etti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra vaz ve ders vermeye başladı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim ve salih yetişti. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehidlik derecesine yükseldi. Önceleri Şafii mezhebinde iken, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti. Böylece bu mezhep yayıldı. Bir ara vaz ve ders vermeyi bırakıp, yalnızlığı tercih ederek, inzivaya çekildi. Bütün vakitlerini ibadet ve nefis mücadelesiyle geçirdi. Bir müddet bu hayata devam eden Abdülkadir Geylani, tekrar ders , vaz ve fetva vermeye başladı. İki mezhepte de fetva verirdi. Pekçok kimse onun sohbetleri ile olgunlaştı; beş yüz Yahudi ve Hıristiyan onun huzurunda Müslüman oldu. Tam kırk sene on üç çeşit ilim ve fende ders verdi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Pekçok kerameti görülen Abdülkadir Geylani, Bağdat'ta vefat etti. Cenaze namazını kılmak üzere görülmemiş bir kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. Bağdat'ta defnedildi. İlmi ile amel ederdi. Konuşması gayet açık ve pek tesirliydi. Sorulan zor sualleri, rahatlıkla, doyurucu bir tarzda cevaplandırırdı. Bütün güzel huylar sanki onda toplanmıştı. Az konuşur, çok susardı. Kim olursa olsun, kapısını çalan herkesi kabul eder, geri çevirmezdi. Cuma günü hariç, evinden dışarı çıkmazdı. Doğruyu söylemekten asla çekinmezdi. Zamanın halifesi, Said isminde birini kadı tayin edince, minberde; "Müslümanlara en zalim birini kadı tayin ettin. Yarın alemlerin Rabbi huzurunda bakalım ne cevap vereceksin?" diye haykırdı. Orada bulunan halife bu doğru sözü işitince çok ağladı ve hemen adı geçen kadının vazifesine son verdi. Merhametsiz bir kimse onu görünce kalbi yumuşar, korku ve heybet hissederdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyurur, misafirsiz gece geçirmezdi. Kendisine kötü davrananları affeder, köleleri satın alarak azad ederdi. Her gün bin rek'at namaz kılar, Müzzemmil ve Rahman surelerini okurdu. İhlas suresini en az yüz kere okur, her farz namazdan sonra hatim okumaya devam ederdi. Abdülkadir Geylani pekçok kerametler göstermiş, manevi sahada yüksek makamlara kavuşmuştur. Zamanın imamı olup, asrının kutbu, o zamanda yetişen evliyanın en üstünü idi. İlim ve amelde eşi ve benzeri pek az bulunurdu. Kerametleri günümüze kadar mütevatir olarak nakledilmiştir. Buyurdu ki: "Küçüktüm. Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim. Öküz ile tarlayı sürüyordum. Bir ara "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emir olunmadın."diye bir ses duydum. Korktum, hemen eve döndüm ve anneme gidip; “Beni Hak tealanın yolunda bulundur ve izin ver Bağdat'a gidip ilim öğreneyim.” dedim. Annem sebebini sorunca, işittiklerimi anlattım. Annem ağladı, babamdan miras kalan 80 altının 40 tanesini kardeşime ayırıp kalanını da koltuğumun altına dikip gitmeme izin verdi. Doğruluktan ayrılmamam için benden söz aldı; beni Bağdat'a uğurladı. "Haydi Allah sana selamet versin oğlum. Allah için senden ayrıldım. Kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat'ın yolunu tuttum. Hemedan yakınlarından eşkiya yolumuzu kesti. İçlerinden biri; “Ey fakir! Senin bir şeyin var mı?” dedi. Kırk altınımın olduğunu söyledim. İnanmadı. Alay ettiğimi zannederek bırakıp gitti. İkincisi gelince ona da aynı cevabı verdim. İki eşkiya, reislerine gidip durumu anlattılar. Reis beni çağırdı. Yanına gittim. Paran var mıdır? dedi. Kırk altınım olduğunu söyleyince, dediğim yeri söküp, altınları çıkardılar. Reisleri; "Niçin doğru söyledin?" deyince; "Anneme doğru olmak için söz verdim. Hıyanet edemem." diye cevap verdim. Eşkiyaların reisleri bunları duyunca çok ağladı. "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp yetiştirene verdiğim söze hıyanet ediyorum." dedi. Tövbe etti. Kafilede bulunan diğer eşkiyalar da tövbe edip aldıkları malları geri verdiler." Kadiriyye yolunun kurucusu ve büyük bir mürşid-i kamil olan Abdülkadir Geylani hazretleri buyurdu ki: "İnsan kendini Kelime-i tevhide, yani "La ilahe illallah" demeye alıştırmazsa, ölüm döşeğinde iken onu hatırlaması ve söylemesi güç olur." "Allah adamlarının huzurunda üç sıfatla bulunulur: Alçak gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalp. Hakiki yaşamak; nefsin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine getirmemek demektir." "Allahü tealaya en yakın olan, ahlakı güzel, kalbi rahat olandır. En üstün amel, kalbin Allah'tan başkasına yönelmemesidir." "Bid'at yoluna sapmayınız! İtaat ediniz, muhalif olmayınız! Sabrediniz, sızlanmayınız! Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız! Bekleyiniz ümit kesmeyiniz! Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz! Hele Mevlanızın kapısından hiç ayrılmayınız!" "Kalbinde, bir kimseye düşmanlık veya sevgi hali bulursan, onu önce Kur'an-ı kerime, sonra dinin emir ve yasaklarına arz et! O kimse onlara göre sevimli ise, sen de sev! Kötü ise, sen de kötü gör! Hiç kimseyi kovma! Hiç kimseye darılma! Kimsenin aleyhinde konuşma!" Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmış olduğu pekçok kıymetli eserlerinden bazıları: 1) Günyet-üt-Talibin, 2) Fütuh-ul-Gayb, 3) Feth-ur- Rabbani, 4) Füyuzat-ı Rabbaniyye, 5) Hizb-ül-Besair, 6) Cila-ül-Hatır, 7) El-Mevahib-ur-Rahmaniyye, 8) Yevakit-ül- Hikem, 9) Melfuzat-ı Geylani, 10) Divanu Gavsi'l A'zam'dır. Abdülkadir Geylani'nin hayatını ve menkibelerini anlatan pekçok eser yazılmıştır. ABDÜLKADİR MERAGİ; İran’da yetişen meşhur musiki nazariyatçısı ve bestekar. Güney Azerbaycan’ın Meraga şehrinde doğdu. Doğum tarihi belli değildir. Babası Musikişinas Gıyaseddin Gaybi’dir. İlk tahsilini babasından yapan Meragi, tahsilini tamamlamak için Tebriz’e gitti. Kısa zamanda meşhur olan Abdülkadir Meragi, Celayir hükümdarı Sultan Üveys’in sarayına alındı. Sultanlardan yakınlık gören Meragi uzun süre sarayda kaldı. Timur Hanın Azerbaycan’ı feth etmesi üzerine Bağdat’a, daha sonra sırasıyla Semerkant ve Herat şehirlerine gitti. Buralarda veliaht Timuroğullarından büyük ilgi gördü. Herat’ta çıkan bir veba salgını sırasında 1435’te öldü ve orada defnedildi. Abdülkadir Meragi, musiki alanında devrinin bütün makamlarına vakıf, her konuda beste yapabilecek bir kabiliyette idi. Birçok musiki aletini çalmakta maheretliydi. Aynı zamanda Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri vardır. Meragi’nin yazmış olduğu eserlerin hepsi musiki ile ilgili olup, bazıları şunlardır: 1) Cami-ul-Elhan, 2) Mekasid-ül-Elhan, 3) Kenz-ül-Elhan, 4) Risale-i Fevaid-i Aşere, 5) Şerh-i Kitab-ül-Edvar, 6) Zübdet-ül-Edvar. ABDÜLKADİR ŞEYHİ EFENDİ; on dokuzuncu Osmanlı Şeyhülislamı. İsmi, Abdülkadir'dir. Sultan İkinci Bayezid ve Yavuz Sultan Selim Han zamanlarında Kadıaskerlik yapan Müeyyedzade Abdurrahman Efendinin kardeşi Şeyh Abdülkerim Hacı Efendinin oğludur. Şeyhi adıyla meşhur oldu. 1514 (H. 920) senesinde İstanbul’da doğdu. 1594 (H. 1003) senesinde İstanbul’da vefat etti ve Eyyub Sultan civarında Yahya Efendi Dergahı bahçesinde babasının yanına defnedildi. Abdülkadir Efendi, medrese tahsilini tamamladıktan sonra, Şeyhülislam Ebüssüud Efendinin hizmetinde mülazım (stajyer) olarak çalışıp icazet aldı. İlk olarak Gelibolu Sarıca Paşa Medresesi müderrisliğine tayin olundu. Bu esnada Ebüssüud Efendinin kızıyla evlendi. 1562 (H. 970) tarihinde Süleymaniye Medresesi müderrisliğine terfi ettirildi. Daha sonra 1566 tarihinde Şam, yine aynı sene içinde Mısır kadılığına, 1568’de İstanbul, 1569'da Bursa kadılığına tayin edildi. Arkasından Anadolu Kadıaskerliğine, 1571 (H.979)de da Rumeli Kadıaskerliğine getirildi. 1573’te mütekaid (emekli) oldu. 1583’te tekrar Süleymaniye Dar-ül-hadis müderrisliğine getirildi. Abdülkadir Efendi, 1587 tarihinde Çivicizade Mehmed Efendinin vefatı üzerine Üçüncü Murad Han tarafından Şeyhülislamlığa tayin edildi. Bir yıl on bir ay bu vazifede kaldı. 1589 senesinde Yeniçeri askerinin başkaldırdığı Beylerbeyi ve Mehmed Paşanın öldürüldüğü sırada (Beylerbeyi Vak’ası) 250 akçe gündelik ile emekliye ayrılıp, evine çekildi. İbadet ve ilmi çalışmaları ile meşgulken vefat etti. Abdülkadir Şeyhi Efendi alim, fazıl, ilmiyle amil ve güzel ahlak sahibi bir zat olup, ilim ve irfanıyla çevresini tenvir etti (aydınlattı). Eyüb’de kendi adıyla bir mescid yaptırmıştır. Daha sonraları burası Anadolu’dan İstanbul’a hafız olmak için gelen gençlere barınak olmuştur. ABDÜLKAHİR BAĞDADİ; İslam alimlerinin büyüklerinden. İsmi Abdülkahir bin Tahir bin Muhammed el-Bağdadi et-Temimi olup, künyesi Ebu Mansur'dur. Bağdat'ta doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1029 (H. 420) senesinde İsferayin'de vefat etti. Vefat tarihinin 1037 (H. 429) olduğu da bildirilmiştir. Hocası Ebu İshak'ın yanına defnolunmuştur. Bağdat'ta doğup yetişti. Çocukluğunda babası ile beraber Horasan'a gidip Nişabur alimlerinden ilim ve hadis-i şerif öğrendi. Daha sonra İsferayin'e gidip Ebu İshak İsferaini'nin derslerine devam etti. Şafii fıkhında, derin alim oldu. Ayrıca kelam, feraiz, edebiyat, matematik ve diğer ilimlerde söz sahibi oldu. Hocasının vefatı üzerine onun talebelerine ders okuttu. On yedi ayrı ilimde ilim öğretirdi. Abdülkahir Bağdadi, vera ve takva sahibi olup, haram ve şüpheli şeylerden sakınırdı. Dünyaya kıymet vermezdi. Önceleri çok zengin olup, bütün malını ilim yolunda sarf etmişti. Bir taraftan ders okuturken, diğer taraftan da kendinden sonra gelecek olanların istifade edeceği kıymetli eserler yazdı. Peygamber efendimizin ve Eshabının doğru yolu olan Ehl-i Sünnet yolundan ayrılan fırkalara cevaplar vererek onların bozuk fikirlerini çürüttü. Eserleri: 1) El-Fark Beyne'l-Firak (Mezhebler ve fırkalarla ilgilidir), 2) Te'vilü Müteşabih-il-Ahbar, 3) Fedayih-ul-Mutezile, 4) Fedayih-ul-Kerramiyye, 5) El-Kelam fil-Vaid-il Fahir fil-Evaili vel-Evahir, 6) Mi'yar-un-Nazar, 7) Tafdil-ül-Fakir-is-Sabir alel-Ganiyy-iş-Şakir, 8) El-Milel ven-Nihal, 9) Et-Tahsil fi Usul-il-Fıkh, 10) Nefy-ü Halk-ıl-Kur'an, 11) Usul-üd-Din. ABDÜLKAHİR SÜHREVERDİ (Ebü'n-Necib); Evliyanın büyüklerinden ve fıkıh alimi. Babasının adı Abdullah Bekri'dir. Hazret-i Ebu Bekr-i Sıddik'ın soyundandır. 1097 (H. 490) senesinde Sühreverd'de doğdu. 1168 (H. 563)'de Bağdat'ta vefat etti. Dicle Nehri kıyısındaki dergahına defnedildi. Genç yaşında ilim tahsiline başlayıp Bağdat'a giderek fıkıh ilmini Nizamiyye Medresesinde hocalık yapan Es’ad Miheni'den; tasavvuf ilmini İmam-ı Gazali'nin biraderi Ahmed Gazali'den; hadis ilmini Ebu Ali Muhammed bin Nebhan'dan tahsil etti. İsfehan'a giderek Ebu Ali Haddad'dan hadis dinledi. Bir müddet insanlardan ayrılarak uzlet hayatı yaşadı. Daha sonra tekrar insanlar arasına girerek vaz ve nasihatleriyle onları Allahü tealanın rızasına çağırdı. Kadı Vecihüddin'den de hilafet aldı. Pekçok kimse onun ilim meclisinde ve sohbetlerinde yetişti. Birçok kerametleri görüldü. Şihabüddin es-Sühreverdi, İbn-i Asakir, Sem'ani, Abdullah bin Mes'ud, Abdullah bin Matar er-Rumi gibi zatlar ondan ilim öğrendiler. Bağdat'taki Nizamiyye Medresesinde ders vermesi için davet edildi. Bu daveti kabul edip, orada bir müddet hadis dersi verdi. Sonra Şam'a gitti. Kısa bir müddet Şam'da kalıp vaz ve nasihatte bulunduktan sonra Bağdad'a döndü. Hayatını ilim öğrenmek, öğretmek ve insanları Allahü tealanın rızasına kavuşturmak için çalışan Abdülkahir Sühreverdi, Bağdat'ta Dicle Nehri kıyısında talebeleri için dergah inşa ettirdi. Abdülkahir Sühreverdi hazretleri buyurdu ki: "Helali aramak farzdır. Yeryüzünde helal her zaman bulunur. Allahü teala kullarından helali aramalarını istedi. Ancak helal; bir yerde çok, diğer yerde azdır. Arayıp bulmak kula düşer." "Allahü teala için sevmek, O'nun için buğz (düşmanlık) etmek, imanın en güvenilir ve sağlam kulplarındandır. Emr-i bi'l-maruf (iyiliği emretmek) ve nehy-i ani'l-münker (kötülüklerden sakındırmak) yapmak imkanı olan herkese, imkanı nisbetinde lazımdır." Eserleri: Abdülkahir Sühreverdi'nin yazdığı eserlerden bazıları şunlardır: 1) Adab-ül-Müridin, 2) Şerh'ül-Esma-ül-Hüsna, 3) Garib-ül-Mesabih lil-Begavi, 4) Musannefun fi-Tabakat- iş-Şafiiyye. ABDÜLKERİM CİLİ; Bağdat’ta yetişen alimlerden ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, Abdülkerim bin İbrahim bin Abdülkerim’dir. Takıyyüddin ve Kutbuddin lakablarıyla bilinir. Büyük evliya Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin torununun oğludur. Bağdad yakınlarındaki Cil kasabasından olduğu için Cili nisbesiyle meşhur oldu. 1365 (H.767) senesinde Cil’de doğdu. 1428 (H.832) senesinde vefat etti. Hayatı hakkında kaynaklarda yeterli malumat bulunmayan Abdülkerim Cili, eserlerinde Şerefüddin İsmail bin İbrahim el-Ceberti’den “hocam” diye bahs etmektedir. Bu bilgilerinden anlaşıldığına göre Zebid bölgesinde kalmış Ceberti’den ilim öğrenmiş ve feyz almıştır. Hanbeli mezhebine ve Kadiriyye tarikatine mensuptur. İlmi yönden oldukça verimli bir hayat süren Abdülkerim Cili eserlerinin büyük bir kısmında Muhyiddin ibni Arabi hazretlerinin tasavvufi eserlerini şerh etmiş, açıklamıştır. Tasavvufi meselelerde tamamen onun yolundan gitmiştir. El-İnsan-ül-Kamil adlı tasavvufi eserinde ruhu, kalbi, aklı ve nefsi ile mükemmelleşip maddi- manevi her şeyin yanı sıra ilahi vasıfları ve kudretleri kusursuz bir ayna gibi yansıtan insan-ı kamil konusunu izah ederken Muhyiddin ibni Arabi’den istifade etmiştir. Cili’ye göre insan-ı kamilin en mükemmel nümunesi hazret-i Muhammed aleyhisselamdır. Ondan sonra gavs ve kutub denilen veliler gelir. Abdülkerim Cili yüksek dedelerinin yoluna sımsıkı bağlı olan, olgun ve kamil bir veli idi. Allahü tealanın ve Allah dostlarının aşığı idi. Bu aşkla çok güzel şiirler söylemiştir. 1428 (H.832) senesinde Bağdat’ta vefat etmiştir. Eserleri: 1) El-İnsan-ül-Kamil fi Ma’rifet-il-Evahir vel-Evail: Tasavvufa dair bir eserdir. 2) El-Kehfü ver-Rakim fi Şerh-i Bismillahirrahmanirrahim, 3) Menazır-ül-İlahiyye, 4) Sefer-ül-Garib, 5) Hakikat-ül-Yakin, 6) Meratib- ül-Vücud, 7) Şerhu Müşkilat-il-Fütuhat-il-Mekkiyye, 8) Kemalat-ül- İlahiyye fi Sıfat-il-Muhammediyye, 9) Namus-ül-Azam vel-Kamus-ül-Akdem, 10) Kabe Kavseyn ve Mültekan’namüseyn, 11) Ed-Dürret-ül Ayniyye, 12) El- İsfar, 13) Kenz-ülMektum, 14) Hakikat-ül-Hakayık, 15) Nevadir-ül-Ayniyye fil-Bevadir-il-Gaybiyye. ABDÜLKERİM NADİR PAŞA; Osmanlı serdar-ı ekremlerinden. 1807’de Rumeli’nin Zağra’ya bağlı Çırpan kasabasında doğdu. Babası kale yamaklarından Ahmed Ağadır. Halk arasında memleketine nisbetle Çırpanlı Abdi Paşa diye meşhur olan Abdülkerim Paşa, genç yaşta İstanbul’a gelip Asakir-i Mansure-i Muhammediye ordusuna girdi. Eğitimini tamamladıktan sonra Harbiye mektebinin ilk açılış yıllarında Maçka kışlasında kurulan mekteb taburuna teğmen tayin edildi. 1835 senesinde askeri alanda yetişmek üzere Viyana’ya gönderildi ve beş sene kaldıktan sonra miralay rütbesi ile İstanbul’a dönerek erkan-ı harbiye reisliğine tayin edildi. O zamanlar Avrupa’da eğitim ve tahsil görenlere fazla itibar edildiğinden, tanzimatçıların himayesine mazhar oldu ve kısa zamanda yüksek rütbelere kavuştu. 1846 senesinde feriklik rütbesi ile Dar-ı şura-yı askeri azalığına, bir sene sonra da Mekatib-i askeriye nezaretine getirildi. 1847 senesinde de devletin mevcud beş ordusuna ilave olarak kurulan ve merkezi Bağdad’da bulunan altıncı orduya müşir rütbesi ile komutan tayin edildi. Daha sonra Bağdad, Diyarbekir ve Erzurum valiliklerinde bulundu. 1851 senesinde sadrazam Ali Paşa tarafından birinci ordu komutanlığına getirildi. 1853’te Osmanlı-Rus savaşı başladığında Anadolu ordusu komutanı idi. Ordusu ile Gümrü’ye kadar ilerledi ise de, geri çekilince azl edilerek önce Selanik, sonra da Rumeli valiliğine tayin edildi. Valiliği sırasında bizzat askerin başında eşkıya takibine çıkarak asayişi sağlamak için büyük gayret gösterdi. 1876 senesinde İstanbul’a çağrılan Abdülkerim Paşa, önce Meclis-i ali üyeliğine, sonra bahriye nazırlığına tayin edildi. Dört ay sonra da Derviş Paşanın yerine serasker oldu. Mahmud Nedim Paşa hükumetinin düşmesi ile sadarete gelen Mütercim Rüşdi Paşa hükumetinde yerini Hüseyin Avni Paşaya bıraktı. Kendisi ise tekrar serdar-ı ekremliğe tayin edildi ve ortaya çıkan Bulgar isyanını bastırmak üzere Rumeli’ye gönderildi. Bulgar isyanını bastırdı. Ancak Rusya’nın müdahalesi ve Sırbistan’ın da ayaklanması Osmanlı Devletini zor durumda bıraktı. Sırp isyanını bastırmakla vazifelendirildi ve Sırpları mağlub etti. Ancak bir yabancı devletin müdahalesinin olabileceğini düşünen İstanbul hükumeti, buna meydan bırakmayıp serdar-ı ekrem Abdülkerim Paşaya derhal Belgrad üzerine yürümesi ve Sırpları barışa zorlaması konusunda emir verdi. Yaptığı muharebeler neticesinde Sırp kuvvetlerinin büyük kısmının toplandığı ve en çok güvendikleri Alesinatz mevkiini ele geçirince şöhreti bir kat daha arttı. İkinci Abdülhamid Hanın ilk zamanlarında çıkan 1877 Osmanlı-Rus Harbinin başında, Rumeli’de serdar-ı ekrem olarak Abdülkerim Nadir Paşa bulunuyordu. Düşmanın Tuna’yı kolaylıkla geçip Türklerin buna engel olamayışı bütün dünyayı şaşırttı. Nadir Paşanın bu başarısızlığı izahı kabil olmayan ve askerlik bakımından savunulamayacak bir husustu. Bu sebepten Abdülhamid Han, serdar-ı ekremi divan-ı harbe sevk etti. Bunun üzerine önce Midilli ve daha sonra da Rodos’ta mecburi ikamete tabi tutuldu. 1883 senesinde Rodos’ta vefat etti. Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:47 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||||
|
|
|
|
#12 (permalink) | |||||||||||
|
ABDÜLKERİM SATUK BUĞRA HAN;
İlk Müslüman-Türk hükümdarı. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü. Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehr ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak KadırHanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi. Artuç Nasır bin Ahmed'in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç'un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed'le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Müslüman oldu. Abdülkerim adını aldı. Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı. İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp fethetti. Amcası OğulcakKadırHanı öldürdü. Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü'l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk BuğraHana yol gösterip teşvik ettiler. Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galib geldi. Bundan sonra 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu. 955 (H.344) senesinde Kaşgar civarında bulunanArtuç kasabasında vefat edip oraya defnedildi. Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pekçok İslam alimi gelip, İslamiyeti doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğluBaytaşSüleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir. ABDÜLLATİF EL-KUDSİ; Mısır’da ve Anadolu'da yetişmiş evliyanın büyüklerinden. İsmi, Abdüllatif bin Abdurrahman bin Ahmed bin Ganim el-Bedr es-Sadi’dir. Makdisi veya Kudsi nisbeleriyle şöhret bulmuştur. İbn-i Ganim ve İbn-i Benane diye de bilinir. 1384 (H.786) senesinde Kudüs’te doğdu. 1452 (H.856) senesinde Bursa’da vefat etti. Küçük yaşta ilim tahsiline başlayıp önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Sonra medresede zahiri ilimleri okudu. Babasından, Abdülaziz Fernevi'den, Nasr et-Tunusi’den çeşitli ilimleri öğrendi. Zeka ve kabiliyetiyle hocalarının dikkatini çekti. 1412 (H.815) senesinde Mağrib’e (Tunus’a) gidip bir müddet orada ikamet etti. 1414 (H.817) senesinde hacca gidip tekrar Mağrib’e döndü. Tunus’un meşhur alimlerinden İbrahim el-Müserrati, Muhammed el-Mağribi, Abdurrahman bin el-Benna, Şerif Ebu Yahya, Ebir-Rikab, Ahmed bin Zagu, Fakih Ya’kub el-Ukbani, Kadı Ebu Abdullah Muhammed bin Merzuk gibi alimlerin meclislerinde bulunup ilim öğrendi. İlim tahsiline devam ederken tasavvufa karşı ilgi duyup tasavvuf ehlinden Şeyh Abdülaziz’in talebeleri arasına katıldı. Ondan talebe yetiştirme icazeti (izni) aldı. Daha sonra Kudüs’e döndü. Zeyniyye tarikatinin kurucusu büyük veli Zeynüddin el-Hafi hacca giderken Kudüs’e gelince Abdüllatif el-Kudsi’nin evinde misafir kaldı. Zeynüddin el-Hafi’nin sohbetlerinden istifade eden Abdüllatif el-Kudsi, onunla birlikte hacca gitmek istedi. Fakat annesi hasta olduğu için Zeynüddin el-Hafi ona izin vermedi. Zeynüddin el-Hafi’yi kendisine mürşid kabul eden Abdüllatif el-Kudsi, hac dönüşü Zeynüddin el-Hafi ile birlikte Horasan’a gitti. Hocasının emriyle halvette bulundu. Daha sonra Cam şehrine gidip Şeyhülislam Ahmed Namık-ı Cami’nin türbesinde kırk günlük riyazet ve çileyi tamamladı. Tasavvufta yüksek derecelere kavuştuktan sonra hocası tarafından icazetname verildi. Hocasının emriyle talebe yetiştirmek ve insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlatmak üzere Kudüs’e, Şam’a oradan da Anadolu’nun merkezi durumunda olan Konya’ya geldi. Mevlana Celaleddin-i Rumi, Şemseddin Tebrizi ve Sadreddin-i Konevi gibi evliyanın kabirlerini ziyaret edip manevi feyzlere kavuştu. Sadreddin-i Konevi hazretlerinin dergahında bir müddet irşad vazifesinde bulundu. Aldığı manevi bir işaret üzerine 1448 senesinde Bursa'ya geldi. Evliya Çelebi’nin “büyük bir asitane” diye övdüğü talebelerinden İranlı Hoca Bahşayiş tarafından 1449 tarihinde yaptırılan Zeyniyye Dergahında yerleşip, talebe yetiştirmekle ve insanlara İslamiyeti anlatmakla meşgul oldu. 1452 (H.856) senesi Rebi-ul-evvel ayının ilk günlerinde bir perşembe günü Bursa’da vefat etti. Kendisine ait olan dergahındaki kabrine defnedildi. Daha sonra kabri üzerine bir türbe yapıldı. Kabri halen ziyaret mahallidir. Zeyniyye tarikatının Anadolu’da yayılmasını sağlayan Abdüllatif el-Kudsi, zahiri ve batıni ilimleri şahsında birleştirerek hem tasavvuf erbabı derviş yetiştirerek insanların gönüllerini fethetti hem de zamanının büyük alimlerini yetiştirdi. Osmanlı devletinin kuruluş dönemindeki dini, ilmi ve siyasi yapının mimarlarından oldu. Taceddin İbrahim Karamani, Şeyh Vefa diye meşhur olan Muslihuddin Mustafa bin Ahmed ve Aşıkpaşazade onun yetiştirdiği alim ve evliyadandır. Ehl-i sünnet itikadından ayrılan çeşitli bozuk fırka ve tarikatlere karşı çıkan ve onlarla mücadele eden Abdüllatif el-Kudsi hazretleri, Ehl-i sünnet alimlerinin bildirdiği sağlam ölçülere titizlikle sarıldı. Sohbet ve nasihatleriyle talebelerine ve diğer insanlara doğru yolu gösterdi. Kimseye zarar vermemeyi, herkese iyilik etmeyi kendisine hayat prensibi olarak kabul etti. Eserleri: 1. Tuhfet-ül-Vahib-il-Mevahib fi Beyan-il-Makamat vel-Meratib: Bu eserde, nefs, ruh, kalb, sır makamları ve birçok tasavvufi ıstılahlar açıklanmıştır. Eserin müellif tarafından yazılmış olan bir nüshası, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesindedir. 2. Hadi’l-Kulub ila Likai’l-Mahbub: İki kısımdan meydana gelen eserin birinci kısmında iman ve itikad konuları anlatılmış, ikinci kısmında ise Şeyh ve Mürid konularına yer verilmiştir. Kelam konularıyla tasavvuf konuları aynı eserde ele alınmıştır. Yazma bir nüshası Süleymaniye kütüphanesinde vardır. 3. Keşf-ül İtikad fi Reddi ala Mezahib-il-İlhad: Bozuk fırka ve tarikatlara karşı reddiye olarak yazılmış bir eserdir. Cebriyye, Mutezile, Batıniyye, Dehriyye ve Hurufilik gibi pekçok bozuk ve sapık cereyanlar ele alınmış, tahlil ve tenkidleri yapılmıştır. Hululiyye, İbahiyye ve Melamiyye gibi cereyanların da tenkid edildiği bu eser, mezhepler ve tarikatler tarihini ilgilendirdiği gibi, on beşinci yüzyıldaki Osmanlı ülkesinin dini, ictimai ve siyasi yapısı hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir. Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesinde vardır. 4. Şifa-ül-Mute’allim fi Adabil-Muallim vel-Müteallim: Bu eserde hoca- talebe münasebetleri ele alınmış, ilim, ilmin fazileti, ilimlerin tasnifi hakkında bilgiler verilmiştir. Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesinde vardır. 5. Kitabu Emr-i bil-Maruf ve’n-Nehy-i anil-Münker: Tasavvufi irşaddan çok umumi manada tebliğ usul ve metodları anlatılmıştır. Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesinde vardır. 6. Manzumetü Nefhat-ül-Eshar ve Rihlet-ül-Esrar ala Menhed-il-Muhtar ila Meşhed-il-Envar. ABDÜLMECİD EFENDİ; Son Osmanlı halifesi. 29 Mayıs 1868’de İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Abdülaziz, annesi Hayranıdil Kadındır. Babasının ölümü üzerine (1876), İkinci Meşrutiyetin ilanına kadar (1908) sarayda kapalı bir hayat yaşadı. Bu dönemde yabancı dil öğrendi. 4 Temmuz 1918’de amcasının oğlu Mehmed Vahideddin tahta çıkınca veliaht ilan edildi. Birinci Dünya savaşından sonra Türk toprakları işgal edilince, Kuvay-ı Milliye lehinde beyanlarda bulundu. Bir ara Ankara’ya gitmesi söz konusu olunca İngilizler, Abdülmecid Efendiyi göz hapsine aldılar. 1 Kasım1922’deki bir kararla T.B.M.M. saltanatı kaldırınca, veliahtlık sıfatı kalmadı. 18 Kasım 1922’de halifeliğe seçildi. Emir-ül-mü’minin yerine “Halife-i müslimin” ünvanı verildi. Daha sonra 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ve 3 Mart 1924 tarihinde, halifeliğin kaldırılması üzerine Osmanlı Hanedanından olanların yurt dışına çıkarılması hakkında karar alındı. Abdülmecid Efendi, bunun üzerine, hanımı, kızları, doktoru ile beraber Çatalca’dan trene bindirilerek İsviçre’ye gönderildi. Ekim 1924’de Fransa’ya geçti. Nice şehrinde kendini ibadete vererek sakin bir hayat yaşadı. 23 Ağustos 1944’de Paris’te vefat etti. Naaşının, Türkiye’ye getirilmesi için yapılan başvurulardan bir netice alınamadı. On yıl bekletildiği Paris Camiinden alınarak, Medine’deki Cennet-ül Baki Kabristanına (1954) defnedildi. ABDÜLMECİD HAN; Osmanlı sultanlarının otuz birincisi ve İslam halifelerinin doksan altıncısı. Sultan ikinci Mahmud Hanın oğlu olup, 25 Nisan 1823 tarihinde Bezm-i Alem Valide Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde iyi bir tahsil gördü. Fransızca öğrendi. Avrupa’da yayınlanan neşriyatı yakından takib eden Abdülmecid Han yenilik tarafdarıydı. Babasının 1 Temmuz 1839’da vefatı üzerine on yedi yaşında tahta çıktı. Abdülmecid Hanın devlet idaresinde yeterli tecrübesi yoktu. Buna karşılık devlet erkanına güvendiğini, babasının başlattığı ıslahat hareketlerini devam ettireceğini ilan etti. Fakat bu sırada devlet ileri gelenleri arasındaki rekabet ve kıskançlık son safhada idi. Sultan ikinci Mahmud Hanın cenaze merasimi sırasında, Meclis-i vala-yı ahkam-ı adliyye reisi Koca Hüsrev Paşa, sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşadan 2 Temmuz 1839’da mühr-i hümayunu zorla alıp, kendini sadrazam ilan ettirdi. Bu sırada Osmanlı Devleti, Mısır ile muharebe halindeydi. Bu sebeple genç padişah meseleyi kurcalamadı ve Hüsrev Paşanın sadrazamlığını kabul etti. Ayrıca Mısır meselesini halletmek istediğinden, Mısır valisi Mehmed Ali Paşaya Köse Akif Efendiyi göndererek affettiğini bildirdi; ordu ve donanmaya harekatı kesme emri verdi. Ancak bu sırada Nizib’te Osmanlı ordusunun Mısır ordusuna yenildiği haberi geldi. Kaptan-ı derya Ahmed Fevzi Paşa da, sadrazamın eski husumetinden korkarak, donanmayı Mısır’a götürüp teslim etti. Böylece ordusuz ve donanmasız kalan Osmanlı Devleti karşısında cesaret alan Mısır valisi, Sultan ile anlaşmaya yanaşmadı. Sultan Abdülmecid Han, devleti bu zor durumdan kurtarmak için çareler aradı. Bu sırada Avrupa’dan yeni dönen Mustafa Reşid Paşa, Sultan’a Avrupa’nın yardımını sağlamak gibi bir bahaneyle Gülhane Hatt-ı Hümayunu adı ile meşhur olan Tanzimat Fermanı’nı yayınlatmaya muvaffak oldu. Tanzimat Fermanı’nın yayınlanmasından sonra Mısır’a karşı İngiltere’nin ön ayak olması ile, Mehmed Ali Paşayı tutan Fransa dışarıda bırakılarak Osmanlı, İngiltere, Rusya, Prusya ve Avusturya devletleri Londra’da bir araya geldi ve 15 Temmuz 1840’da Londra anlaşması imzalandı. Buna göre, anlaşmaya imza koyan devletler, Mehmed Ali Paşaya onar günlük iki ültimatom verdiler. Mehmed Ali Paşa bu ültimatomları kabul etmediğini bildirdi. Bunun üzerine İngiltere ve Avusturya tarafından desteklenen Osmanlı kuvvetleri, Mısır ordusunu yendi. Osmanlı askeri 16 Ekim 1840 günü Trablusşam’a, 4 Kasım günü Akka’ya, 13 Kasım günü Haleb’e, 29 Aralık günü Şam’a girdi. Londra anlaşmasına göre artık Mehmed Ali Paşanın Mısır’dan çıkarılması gerekiyordu. 27 Kasım 1840 günü Mısır ile İngiltere arasında yapılan anlaşma ile, Mehmed Ali Paşa, ikinci ültimatomun şartlarına uyacağını bildirince, İngiltere, Osmanlı Devletine ihanet ederek; Babıali’den Mısır ile Sudan’ın ırsi olarak Mehmed Ali’ye bırakılmasını istedi. Bundan maksadları, Mısır’ı yalnız bırakıp, şartların müsaid olduğu bir zamanda işgal etmekti. Bunun üzerine Reşid Paşa, Sultan Abdülmecid’e 24 Mayıs 1841 günü Mısır fermanını yayınlattı. Bu ferman, 1914 senesine kadar Mısır’ın bir çeşit anayasası olarak kalmıştır. Fermana göre Mısır, Osmanlı padişahı tarafından tayin edilen Kavalalı mensuplarınca idare edilecekti. Mısır meselesi halledildikten sonra, 13 Temmuz 1841’de Osmanlı, İngiltere, Rusya, Fransa, Avusturya ve Prusya devletleri Londra’da tekrar bir araya gelerek, Boğazlar andlaşmasını imzaladılar. Kendi menfaatlerine aykırı olmasına rağmen bu antlaşmayı imzalayan Rusya, İngiltere’nin dostluğunu kazanarak sulh yolu ile Osmanlı topraklarını bölüşmek gayesinde idi. Fakat İngiltere, Fransa’yı Ortadoğu’da etkisiz hale getirip, Mısır mes’elesi ile Osmanlı Devleti üzerinde bir çeşit ekonomik, siyasi ve kültürel vesayet kurarak; elde ettiği imtiyazlı durumu paylaşmak istemediğinden, Rusya ile beraber hareket etmek istemiyordu. Ayrıca Hindistan ve Hind yolu için tehlikeli gördüğü Osmanlı Devleti’ni Rusya ile meşgul ederek, Hindistan’da ve Ortadoğu’da istediğini yapıyordu. Mısır meselesinde yenilgiye uğrayan Fransa, Lübnan’daki Marunileri kışkırtarak, Dürzilerle çarpıştırdı. 1845 senesinde Osmanlı hükumeti bazı tedbirler alarak Fransız kışkırtmalarını önlemeye çalıştı. Lübnan dağlarında birisi Marunilere, diğeri de Dürzilere ait otonom iki kaza kuruldu ve bunlar Sayda valisine bağlandı. Tahta çıkışının ilk senelerini iç ve dış olaylar ile uğraşmakla geçiren Sultan Abdülmecid, böylece devleti kısmen huzura kavuşturdu. Islahat işleri ve iç meseleler ile uğraşmak imkanını buldu. 24 Haziran 1844 tarihinde halka yakın olmak, beldeleri bizzat görmek için seyahatlar yaptı. 1848’de Avusturya’da Macarlar, Rusya’da ise Lehler bağımsızlık için ayaklandılar. İsyanı Avusturya ve Rusya çok kanlı bir şekilde bastırdı. Bu durum, Fransız ve İngiliz kamuoyunda Rusya aleyhine büyük bir tepkinin çıkmasına sebep oldu. Macar ve Leh milliyetçilerinin liderleri Osmanlı topraklarına girerek hükumetten sığınma hakkı istediler. Sultan Abdülmecid Han, kendisine sığınan mültecileri, Rusya ve Avusturya’nın savaş tehditlerine rağmen geri vermedi. Sultan’ın bu hareketi Osmanlı Devletinin itibarını çok artırdı. Rusya ve Avusturya’ya karşı Fransız ve İngiliz ortak desteğini sağladı. Nitekim çok geçmeden kutsal yerler mes’elesi ve Romanya’nın işgali dolayısıyla Rusya’ya savaş açan Osmanlı Devleti, bu devletlerin yardımını te’min etti. Böylece Rusya ile vuku bulan 1853-55 Kırım Harbi görünüşte parlak bir zaferle neticelendi. Ancak cephedeki zafer, içeride Osmanlı Devletine pek pahalıya mal oldu. Batılı devletler yaptıkları yardımların karşılığı olarak Osmanlı ülkesinde Hıristiyanlara yeni haklar verilmesi için 1856 Islahat Fermanı’nı yayınlattılar. Ali Paşa hükumeti tarafından ilan edilen bu Ferman’ın hazırlanmasında İngiliz ve Fransız elçileri de bulunmuştu. Görünürde Osmanlı toplumunu ırk, din ve dil ayırımı gözetmeden kaynaştırmayı hedef alan Islahat Fermanı azınlıkların bağımsızlık hareketlerini hızlandırıp, devleti yıkılmaya doğru götürmekten başka bir işe yaramamıştır. Nitekim Ferman’ın yayınlanmasından çok kısa bir süre sonra Suriye’de ve Cidde’de Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çarpışmalar başladı. Eflak, Boğdan ve Karadağ’da bağımsızlık gayesiyle isyanlar çıktı. Böylece Osmanlı Devletinin yeniden bir iç ve dış gailelerin içine düştüğü esnada Sultan Abdülmecid Han vefat etti (25 Haziran 1861). Kabri, Sultan Selim Camii bahçesindedir. Abdülmecid Hanın genç yaşta tahta çıkışı ile saf ve temiz kalpli olması onun saltanatının hemen başında büyük bir hata yapmasına sebep oldu. Bu hata, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktası olmuş ve bu muhteşem İslam devletinde bir yok olma devrinin başlamasına yol açmıştır. Bu hata; azılı ve sinsi İslam düşmanı olan İngilizlerin tatlı dillerine aldanarak İskoç masonlarının yetiştirdikleri cahilleri iş başına getirmesi ve bunların devleti içerden yıkmak siyasetlerini hemen anlayamamasıdır. Diğer taraftan Abdülmecid Han devrinde başarılı işler de yapıldı. 1840’ta ilk olarak kağıt para çıkarıldı. 1844’te Mecidiye (Galata) Köprüsü yapıldı. 1848’de Beşiktaş’la Ortaköy arasında Küçük Mecidiye Camiini, Ortaköy iskelesi yanında Büyük Mecidiye Camiini yaptırdı. 1851’de Şirket-i Hayriyye denilen Boğaziçi vapurları işletilmeye başlandı. 1853’te başlayan Kırım Harbi sırasında ilk telgraf hattı İstanbul-Varna-Kırım hattı olarak döşendi. 1854’te Beykoz Kasrı, 1856’da Küçüksu Kasrı ile Dolmabahçe Sarayı yaptırıldı. Ayrıca İstanbul’un pekçok yerinde çeşmeler yaptırıp, eski eserleri tamir ettirdi. Abdülmecid Hanın kardeşi Abdülaziz’den sonra oğullarından beşinci Murad Han, İkinci Abdülhamid Han, Beşinci Mehmed Reşad ve Altıncı Mehmed Vahideddin Han padişah olmuşlardır. ABDÜLMELİK BİN MERVAN; Emevi halifelerinin beşincisi. 646 (H. 26) yılında doğdu. Babası Mervan bin Hakem, annesi Aişe binti Muaviye bin Muğire’dir. Hazret-i Muaviye zamanında 16 yaşındayken Medine Divanı reisliğine tayin edildi. Uzun yıllar bu görevde kaldı. Babasının ölümünden sonra Şam hilafet makamına geçti. Ancak halifeliğini yalnız Suriye ve Mısır eyaletleri tanıdı. Bu sırada Şiileri etrafına toplayarak isyan eden Muhtar’üs-Sekafi ve Mekke’de hüküm sürmekte olan Abdullah bin Zübeyr, kendini halife olarak tanımadılar. Muhtar’ı, Abdullah bin Zübeyr’in kardeşi Mus’ab, Muhalleb bin Ebu Sufra ile birleşerek ortadan kaldırdı. Abdülmelik, Abdullah bin Zübeyr’i ve haricileri de meşhur Haccac vasıtasıyla bertaraf etti. Böylece bütün İslam memleketlerine hakim oldu. Devrinde, Bizanslılarla uğraşıp, Musa bin Nusayr, Tarık bin Ziyad gibi komutanlar vasıtasıyla Kuzey Afrika ve İspanya’da fetihleri devam ettirdi. Abdülmelik’in oğlu Abdullah 701 yılında Erzurum’u, ertesi sene Darende’yi fethetti. Böylece yapılan fetihlerle Abdülmelik, İslam ülkelerini, doğuda Hindistan’a, batıda İspanya içlerine kadar genişletti. Abdülmelik, 21 sene hükümet sürüp 705 (H. 86) yılında vefat etti. Yerine oğlu Velid geçti. Abdülmelik devrinde bir çok önemli işler yapıldı. İç muharebeler sebebiyle hasar gören Ka’be tamir edilerek bugünkü şekli verildi. İlk defa olarak, Arapça yazılı paralar basıldı. Devlet dairelerinde Arapçadan başka dil kullanılması yasaklandı. Posta ve haberleşme teşkilatları ıslah edildi. Din alimlerine önemli mevkiler verilerek ilmi çalışmaların gelişmesine yardımcı olundu. Farisi birçok divan Arabiye tercüme edildi. Birçok bayındırlık eserleri yapıldı. Abdülmelik, ilmi ile amil, dini vecibelerini yerine getiren bir hükümdardı. Fıkıh, tefsir ve diğer din ilimlerinde söz sahibiydi. Rivayet edilir ki: Abdullah bin Ömer’e sordular: "Sizler vefat ettikten sonra fıkhi meseleleri kime soralım?" İbni Ömer; “Abdülmelik bin Mervan’a sorarsınız.” diye cevab verdi. Halife Abdülmelik vefat ettiğinde oğlu Velid’e, Atlas Okyanusundan Ceyhun Nehrine kadar uzanan siyasi, askeri ve idari bakımdan sağlam bir devlet bırakmıştı. ABDÜLVADİLER; Cezayir’de hüküm süren bir berberi devleti. Merkezi Tlemsan idi. Başlarında bulunan hanedanlara Beni Zeyyan denildiği için, Zeyyaniler de denilmektedir. Abdülvad oğulları; Muvahhidlerin idaresi altında uzun süre göçebe olarak yaşadılar. Muvahhidlerin zayıflamasıyla itaattan vazgeçtiler. Reisleri Yağmurasan bin Zeyyad, 1235 (H. 633) senesinde Abdülvadiler Devletini kurdu. Yağmurasan başarılı bir idareciydi. Kabilesini çölden getirerek Oran eyaletinin ovalarına yerleştirdi. Böylece kuvvetli bir devlet kurdu. Tekrar toparlanan Muvahhidler Devleti’ni yenerek ortadan kaldırdı. Fakat bu defa da güçlü Meriniler Devleti ile sınır oldular. Merinilere karşı Gırnata Sultanı ve Kastilya kralı onuncu Alfonso ile üçlü bir anlaşma imzaladı. Merini topraklarında uygun zamanlarda ilerlemeyi oğluna vasiyet ederek 1283 (H. 682) senesinde öldü. Yerine oğlu Ebu Sa’id Osman geçti. Bu dönemde Meriniler Tlemsan’ı uzun süre devam eden bir kuşatma altına aldılar ise de zaptedemediler. Buna rağmen Birinci Taşufin zamanında Meriniler, Tlemsan’ı iki sene süren bir kuşatmadan sonra zapt ederek Abdülvadileri idareleri altına aldılar. Bundan sonra Meriniler, Abdülvadiler hanedanından kendilerine bağlı olanları bu devlete emir tayin ettiler. Son Abdülvadi emirleri ise, Oran bölgesinde bulunan İspanyolların hakimiyeti altına girdi. 1517 senesinde Oruç ve Hızır (Barbaros Hayreddin Paşa) reisler Tlemsan’ı ele geçirerek zapt ettiler. İspanyollara sığınıp yardım alan Ebu Hemmu, Tlemsan’ı yedi ay kuşatarak geri aldı. Oruç Reis bu kuşatmada şehid oldu. Tlemsan tekrar Aldülvadilerin eline geçti. Hızır Reis, Abdülvadilerin taht kavgalarından faydalanarak 1550 senesinde Tlemsan’ı tekrar kuşatarak ele geçirip Abdülvadi Devletine son verdi. Abdülvadiler çok zengin olmamalarına rağmen, başkentleri Tlemsan’da camiler, mektepler ve muhteşem saraylar yaptılar. Tlemsan onlar zamanında önemli bir merkez haline geldi. ABDÜLVAHİD BİN ZEYD; Tebe-i tabiin devrinde Basra’da yetişen meşhur hadis, fıkıh alimi ve büyük veli. İsmi, Abdülvahid bin Zeyd (veya Ziyad)dir. Künyesi Ebü’l- Fadl’dır. “Şeyh-ul-Ubbad” ve Şeyh-us-Sufiyye” ünvanlarıyla bilinir. Doğum tarihi bilinmemektedir. 793 (H.177) senesinde Basra’da vefat etti. Vefatı için başka tarihler de vardır. Abdülvahid bin Zeyd (rahmetullahi aleyh), Hasen-i Basri hazretlerinin sohbetlerinde bulunup ondan ilim ve feyz aldı. Ayrıca, Tabiin devrinin meşhur hadis ve fıkıh alimleri olan Ebu İshak, A’meş, Asım-ül- Ahvel, Amr bin Meymun, Ebu İshak Şeybani gibi zatların da ilim meclislerinde bulundu. Onlardan hadis ve fıkıh öğrenerek, zamanında Basra’da yetişen hadis ve fıkıh alimlerinin ileri gelenleri arasında yer aldı. Öğrendiği ilimleri hemen çevresinde bulunan insanlara öğretmeye gayret etti. İlim öğretmek için ayrı bir zaman ayırmazdı. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri namaz ve ibadet saatleri haricinde günün her saatinde ilim öğretmeye çalışırdı. Bilhassa Cuma günleri Cuma namazından sonra evinin çevresi hadis ve fıkıh öğrenmek isteyenlerle dolardı. Bıkmadan yorulmadan saatlerce onlara ilim öğretir ve yetişmelerini isterdi. Bir anının bile boş geçmesini istemez ya öğrenir, veya öğretirdi. Abdurrahman bin Mehdi, Kays bin Havs, Yahya bin Yahya en-Nişaburi gibi alimler ondan ders alıp yetiştiler. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri Hasan-ı Basri ve Ata bin Ebi Rebah’tan hadis-i şerif rivayet etti. Ondan da Veki’, İbn-üs-Semmak ve Ebu Süleyman Darani gibi alimler hadis-i şerif rivayetinde bulundular. Yaşayış olarak tasavvufu yaşamakla beraber ilim olarak tasavvufun kurucularından sayılan Abdülvahid bin Zeyd, Fudayl bin İyaz, Ebü’l-Fazl ibni Zerrin gibi evliya zatları yetiştirdi. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri, dünyaya değer vermez, devamlı olarak ilim ve ibadetle meşgul olur, herkese iyilik etmeyi severdi.Herkes de onu sever, ona hürmet ederdi. Yaşayışı ve hikmetli sözleriyle birçok kimsenin hidayete ermesine ve Allahü tealanın rızasına kavuşmasına vesile olmuştu. Basra’da kendilerine Bekkain adı verilen ve Allah korkusundan ağlayan zahidlerdendi. Malik bin Dinar’ın vazını dinlerken yüksek sesle ağlar, ağlarken kendinden geçerdi. Vezzan, onun bütün Basralılara yetecek kadar hüzne sahip olduğunu söylerdi. Devamlı olarak sevgi ve aşktan bahseden Abdülvahid bin Zeyd sevgi üzerinde fazla duran bir toplulukla beraber bulunurdu ve; “En üstün derece muhabbettir” derdi; ancak rızanın bundan da üstün olduğunu ifade ederdi. Allahü tealaya karşı olan kusurlarından dolayı çok üzülür; “O’na bütün insanların yaptığı kadar ibadet etsek yine Allahü tealanın bize ihsan ettiği nimetlere karşı şükrümüzü yerine getiremeyiz.” derdi. Abdülvahid bin Zeyd hazretleri ömrünün son zamanlarında çok takatsiz kalmış idi. Birgün namaz vakti girdiği halde hizmetçisi yanında bulunmadığı için abdest almaktan aciz kalmış ve Allahü tealaya; “Ya Rabbi! Bu anda namazı eda etmek için, çok aciz bulunuyorum. Şimdilik abdest alıp, namaz kılacak kadar bana sıhhat ihsan buyur da sonra hüküm yine senindir.” diye münacaatta bulundu. Kısa bir müddet sıhhat bulup abdestini aldı ve namazını kıldı. Hastalığı tekrar fazlalaşıp 793 senesinde vefat etti. Hadis ilminde sika (güvenilir) bir ravi (rivayet eden) olduğu birçok alim tarafından bildirilen Abdülvahid bin Zeyd hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler Kütüb-i sitte’de vardır. Ebu Davud ve Tirmizi’nin bildirdiği ve onun rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır: Her kim şartlarına riayet ederek abdest alırsa, tırnaklarının altı da dahil olmak üzere vücudunun bütün azalarından günahları dökülür. Taundan ölen kimse şehiddir. Abdülvahid bin Zeyd hazretlerinin hikmetli sözlerinden bazıları ise şunlardır: “Bir insanın günahları çok ise ve o da iyilikten bahsetse, onunla iyilik arasında bir deniz kadar uzaklık vardır.” “Muhakkak ki her şeyin bir kestirme (yakın) yolu vardır. Cennet’in kestirme yolu ise cihad etmektir.” “Eğer nefsinizde Allahü tealaya karşı yaptığınız ibadetlerde bir isteksizlik ve tembellik hissederseniz, bir müddet kuvvetli ve iyi yemekleri yemeyi bırakınız. Tuz ve ekmekle yetinmeye çalışınız, oruç tutunuz. Bu şekilde yapmanız vücudunuzdaki bazı yağları ve fazlalıkları erittiği gibi, Allahü tealayı hatırlamanızı arttırır.” ABDÜLVEHHAB-I ŞA'RANİ; Mısır'da yetişen İslam alimi ve evliyanın büyüklerinden. İsmi, Abdülvehhab olup, babasının ismi Ahmed'dir. İmam-ı Şa'rani ve Kutb-i Şa'rani lakablarıyla da meşhur oldu. 1493 (H. 898)te Mısır'ın Kalkaşend kasabasında doğdu, 1565 (H. 973)'de Mısır'da vefat etti. Kahire'de küçük yaşta ilim tahsiline başladı. Henüz yedi yaşındayken Kur'an-ı kerimi ezberledi. Zamanının büyük alimlerinden maddi ve manevi ilimleri okudu. Zekası, çalışkanlığı ve anlayışıyla hocalarının gönlünü feth etti. Kendisine ilim öğreten ve feyz veren alimlerin arasında; şeyhülislam Zekeriyya el-Ensari, Aliyyü'l-Havas, Efdalüddin, Muhammed Mağribi, Hasan Iraki gibi meşhur alimler de vardı. Genç yaşında hadis ve fıkıh ilimlerinde üstad oldu. Mısır'daki Şafii alimlerinin en yükseklerinden oldu. Tasavvuf ilminde de yetişerek pekçok velinin feyz ve teveccühlerine kavuştu. Zamanında yaşayan alimler ve halk onun derslerinde ve vazlarında bulunarak çok istifade ettiler. Ezher Camiinde civar yerlerden akın akın gelenlere ders verdi. Çok talebe yetiştirdi. Pekçok kerametleri görüldü. Kendisine zamanının kutbu (en büyük evliyası) olduğu bildirildi. Aleyhinde konuşanlar rüyalarında ikaz edilir ve düşmanlıktan vaz geçerlerdi. Bunlardan biri, Şeyh Sa’deddin Sanadidi idi. Bu zat, Ahmet Bedevi'nin kabri yanında okunan mevlitte Şa'rani'nin bulunmasını hiç hoş karşılamamıştı. Kalbinden bu hali Ahmed Bedevi'ye şikayet etmişti. Gece rüyasında Resulullah'ın, Şeyh Şa'rani'yi kucaklayıp bağrına bastığını gördü. Şa'rani'nin iki memesinden süt akıyor ve mevlidde bulunanlar kana kana bu sütü içiyorlardı. Resulullah'ın karşısında duran Ahmed Bedevi de: "Yardım isteyen Abdülvehhab'ı ziyaret etsin" diyordu. Bu zat rüyadan uyanınca tövbe etti. Abdülvehhab Şa'rani'nin en yakın talebelerinden oldu. Darda, sıkıntıda ve hasta olanların sığınağı ve manevi doktoru idi. Cenab-ı Hak, onun duaları bereketiyle belaları, sıkıntıları kaldırırdı. Cinlere de fetva verirdi. Cinler müşkillerini 75 sualde toplayıp kendilerine getirdiler ve dediler ki: "Ey şeyhülislam, bizim alimlerimiz bunlara cevab veremedi ve bunların hakikatini ancak insanların alimleri bilir dediler." Onlara cevap olarak Keşf-ül Hicab ver-Ran an Vechi Es'ilet-il Can kitabını yazdı. Bu eser, yazdığı meşhur kitaplarından biridir. Allahü teala Abdülvehhab-ı Şa'rani'ye pekçok ihsanlarda bulundu. O, güneşin batışından doğuşuna kadar cansız eşyanın ve hayvanların tesbihlerini duyardı. Allahü tealanın izniyle hiç bir mahluktan korkmazdı. Yılandan, akrepten, timsahtan, hırsızdan, cinden ve benzerlerinden korkmaz, dinin emirlerine ve yasaklarına uygun olarak onlardan uzak dururdu. Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır'ı fethi sırasında hazır bulundu. Resulullah efendimizin zahir ve batın ilimlerinde varisi olan Abdülvehhab-ı Şa'rani çok sayıda pek kıymetli kitablar yazdı. Bu kitabların en kıymetlisi dört mezhebin fıkıh bilgilerini bir araya topladığı El-Mizan-ül-Kübra adlı kitabıdır. Bu kitabında mezheblerin birleştirilemeyeceğini delilleriyle izah etmiştir. Evliya hayatlarını anlatan Et-Tabakat-ül-Kübra adlı eserinden başka, El-Envar-ül- Kudsiyye adlı eseri de vardır. El-Ecvibet-ül-Merdiyye, El-Bahr-ül-Mevrud, Ed-Dürer-ül-Mensure, El-Kibrit-ül-Ahmer de kıymetli eserlerinden bazılarıdır. Esma-ül-Müellifin adındaki kitapta pekçok eserinin isimleri yazılıdır.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:49 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#13 (permalink) | |||||||||||
|
ABDÜRRAHİM ARVASİ;
Doğu Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Peygamber efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Seyyid Abdullah Arvasi'nin oğludur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Van'ın Müküs (Bahçesaray) kazasına bağlı Arvas köyünde doğdu. 1786 yılında Doğubayezid'de vefat etti. Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Abdürrahim Arvasi, Arvas köyünde babasının medresesinde okudu ve sohbetlerinde bulunarak olgunlaştı. Zamanının fen ve din ilimlerinde söz sahibi , tasavvufta ise hal sahibi meşhur bir veli oldu. 1785 (H. 1199) senesinde, Doğubayezid'de İshak Paşa Sarayını yaptıran Çıldıroğullarının ileri gelenleri, Seyyid Abdürrahim'i davet ettiler. Zira, bu ailenin reisi İshak Paşa, ilim erbabı bir zattı. Alim ve velilere pek kıymet verirdi. Onların meclislerine katılmaktan zevk alırdı. Seyyid Abdürrahim, İshak Paşanın davetini kabul edip Doğu Bayezid'e gitti. Orada Ehl-i sünnet itikadının yayılması için çok çalıştı. Zira, o bölgenin halkı şiiliğe meyilliydi. Uzun münazaralardan ve mücadelelerden sonra Ehl-i sünnet yolunun üstünlüğünü herkese kabul ettirdi. Halk, Ehl-i sünnet olup huzura kavuştu. Kendi aralarında bulunan ayrılık ve düşmanlıklar sona erdi. Birbirlerine kardeş gözüyle bakıp fitne durduruldu. Seyyid Abdürrahim, bu gayretinin yanı sıra dini ilimleri de öğretiyor, insanların ebedi saadete kavuşması için bütün gücünü harcıyordu. Bir gün talebelerine Mevlana Celaleddin-i Rumi hazretlerinin Mesnevi'sini okuyordu. O sırada talebelerin arasında bulunan İranlı bir şii ayağa kalkıp, Mevlana'yı ve Mesnevi'yi kötülemek maksadıyla "Ne okuyorsunuz?" diye sordu. Seyyid Abdürrahim "Mesnevi okuyoruz." buyurdu. İranlı, dinlemeye değmez anlamına gelen "Meşnevi" dedi. Bu söze son derece hiddetlenen hazret-i Seyyid, Mesnevi-yi Şerif'i rastgele açıp; "Şu beyti bir oku!" buyurdu. Orada: "Mesnevi ra meşnevi mehan, Ey sek-i gürgin bed kerdei." Yani “Mesnevi'yi meşnevi diye okuma. Ey uyuz köpek! Kötü bir iş yaptın." yazılıydı. İranlı ve oradakiler bu manalı söz karşısında şaşkına döndüler. İranlı şii, diyecek söz bulamadı, meclisi terk edip gitti. Talebeler, Mesnevi'den o beyti çok aradılar, fakat bulamadılar. Hocalarının büyük bir kerameti olduğunu anlayıp, Seyyid Abdürrahim'e tam bir teslimiyetle bağlandılar. Seyyid Abdürrahim hazretlerinin bu ve benzeri kerametleri doğuda dilden dile dolaşarak uzun yıllar söylenegelmiştir. Abdürrahim Arvasi 1786 'da Doğubayezid'de vefat etti. Kabri, sevenlerinin, ihtiyaç ve istek sahiblerinin ziyaretgahı olmuştur. Halen ziyaret edilmektedir. Sırt ağrısından muzdarib olanlar, sırtlarını kabir taşına sürtmekten taş yıpranmış, üzerinde Arvasi kelimesi ile vefat tarihi olan 1786 (H. 1200) ve Fatiha kelimesinden başka yazı kalmamıştır. Seyyid Abdürrahim'in, Muhammed ve İbrahim isminde iki oğlu vardı. ABDÜRRAHİM RUMİ; Osmanlı devrinde yetişen mutasavvıflardan. Merzifon’da doğdu. Merzifon emiri Sarı Danişmend Emir Aziz Efendinin oğludur. İlk tahsilini Merzifon’da tamamladıktan sonra Amasya’da Akşemseddin ile beraber tahsiline devam etti. Osmancık Medresesinde müderris iken, gördüğü rüya üzerine Mısır’da bulunan Zeynüddin Hafi’nin yanına giderek ona talebe oldu. Daha sonra hocasıyla birlikte Herat yakınlarındaki Haf kasabasına gitti. Birkaç sene burada kaldıktan sonra hocasından icazet (diploma) alarak Merzifon’a döndü (1421). Hocası bu talebesi için: "Bir odun kütüğünü yaktık Diyar-ı Ruma attık" demiştir. Vefatına kadar burada talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Şöhreti kısa zamanda Anadolu’ya yayılan Abdürrahim-i Rumi, Sultan İkinci Murad Hanın ricası üzerine Merzifon Çelebi Sultan Mehmed Medresesinde ücretsiz müderrislik yaptı. Vefat tarihi kesin olarak belli değildir. Muhtemelen 1446’da vefat etmiştir. Abdurrahim Rumi, Rumi mahlası ile birçok şiir yazmıştır. Aşıkane manzumelere yer verdiği rivayet edilen Divan’ı henüz ele geçmemiştir. Tövbe ya Rab hata rahına gittiklerime Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime beytiyle meşhur oldu. Divan’ından başka İrşad-ül-Enam, Divançe-i İlahiyat, Minhac-ül-İrşad ve Işıkname isimli eserleri vardır. Işıkname’si İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi 1359 numarada kayıtlıdır. ABDÜRRAHİM TIRSİ; Tasavvuf ehli ve şair. İznik, Tirse’de doğdu. Doğum tarihi belli değildir. 1512 (H. 912)de İznik’te vefat etti. Babası Bayezid Fakih, İsfendiyaroğulları’ndan olup, Bolu’ya yerleşmiştir. Abdürrahim Tırsi, Kadiri tarikatında yetişmiş bir rehber olup, hocası evliyanın meşhurlarından Eşrefoğlu Rumi’dir. Köylerinin imamı iken İznik’e Eşrefoğlu Rumi’nin sohbetlerine de giden Bayezid Fakih, oğlu Abdürrahim Tırsi’yi de beraberinde götürürdü. Abdürrahim Tırsi, Eşrefoğlu Rumi’yi görünce onu çok sevip sohbetlerinden hiç ayrılmak istememiştir. Rivayete göre zaman zaman köyünden kaçıp onun sohbetine gitmiştir. Bu durum üzerine Eşrefoğlu Rumi; “Bu çocuğu bize veriniz, onu talim ve terbiye edelim.” deyince, babası razı oldu. Böylece onu Eşrefoğlu Rumi büyütüp yetiştirdi. Rivayet edildiğine göre ona; “Sen ana rahmine düşeliden beri seni terbiye ederim, bu diyara gelmekten maksadım ancak sensin.” demiştir. Eşrefoğlu Rumi’nin vefatından sonra onun yerine geçen Abdürrahim Tırsi, hocasının manevi işareti üzerine, kızı Züleyha Hatun ile evlendi. Vefatına kadar İznik’te kalıp halkı irşad ile meşgul oldu. Vefatından sonra yerine oğlu Pir Hamdi Efendi geçti. Abdürrahim Tırsi, Yunus Emre ve Eşrefoğlu Rumi’nin şiir söyleyiş tarzlarına benzer hece vezninde sade bir dille şiirler yazmıştır. Bu şiirlerinden bir kısmı ilahi olarak Kadiri dergahlarında okunmuştur. Bir Divan'ının olduğu da zikredilmektedir. ABERASYON (Işığın Sapması); Alm. Aberration, Fr. Aberration, İng. Aberration. Astronomide bir yıldızın gerçek yerinden farklı bir yerde görülmesi olayı. Eğer bir kimse bir yıldıza bakarsa, bakış doğrultusu, yıldızı kendisi ile birleştiren doğru ile çakışmaz. Bakış doğrultusu ile gerçek doğrultu arasında küçük bir açı farkı vardır. Bu fark; dünyanın dönmesinden, ışığın hızının sonlu olmasından ve atmosferdeki kırılmalardan meydana gelir. Eğer bakış açısı, dünyanın dönüşüne dik ise en büyük sapma açısı 20,47 yay saniye olarak bulunur. Yıldızlardan gelen ışığın sapması, 1700’lerin başlarında James Bradley tarafından Y. Draconis yıldızının günlük yerdeğiştirmesini incelerken bulunmuştur. Bradley, yıldızın güneş doğarken bakıldığında en güneyde ve yarı sene sonra ise güneş batımında bakıldığında en kuzeyde bulunduğunu tesbit etmiştir. Bu ve benzer gözlemlerden Bradley, yıldızın yerdeğiştirmesinin daima dünyanın dönme yönünde olduğunu tesbit etmiştir. 1729’da Bradley bunu doğru biçimde açıklamıştır. Bradley, dünyanın dönme hızından ve hesapladığı sapmalardan, daha önce elde edilmeyen bir hassaslıkla ışığın hızını hesaplamıştır. Bradley’in bu incelemesi, güneşin ve diğer yıldızların dünya etrafında döndüğü iddialarının ortadan kalkmasına sebep olan en son ilmi açıklama olmuştur. Optikte, merceklerin kendilerinde bulunan hassalardan dolayı görüntüleri bozması olayına da “aberasyon” denir. Optik sapma, görüntünün kalitesini ve yerini ideal yerinden saptırır. Ana optik sapmalar; distorsiyon (çarpıtma), alanın eğriliği, astigmatizm, boyuna küresel sapma, büyütme bozukluğu ve kromatik sapmadır. Distorsiyon: Merceğin, eşyanın bulunduğu uzaydaki konum bağlantılarını görüntü uzayında meydana getirememesidir. Açısal ayrılma ile büyütme oranında ve odak uzaklığında meydana gelen değişmelerden kaynaklanır. Bunun sonucu olarak eşya düzleminde kenarda bulunan doğru, eğrilmiş olarak görülür. Eğer görüntü çizgisi görüntü merkezine doğru konkavsa, merceğin negatif distorsiyonu var denir. Eğer dışarı doğru konkavlık varsa, merceğin distorsiyonu pozitiftir. Alanın eğriliği: Merceğin, düzlemde bulunan bir eşyanın görüntüsünü düzlemde değil, bir eğrilikli yüzeyde meydana getirmesidir. Bunun bir türüne “astigmatizm bozukluğu” da denir. Boyuna küresel sapma: Bir merceğin ışık geçiren bölgesinin yarıçapı ile odak uzaklığında meydana gelen değişimdir. Eğer bu sapma odak uzaklığı yanında büyükse, diğer mercek bölgelerinden gelen net olmayan görüntülerden dolayı net bir görüntü elde edilemez. Büyütme bozukluğu: Mercekteki aynı merkezli daire bölgesinin farklı büyütmelerinden dolayı ortaya çıkar. Böyle bir bozukluğun mevcudiyeti, tam eksende bulunmayan bir cismin, hafif kuyruklu yıldız şekli gibi bulanık bir görüntüsünü meydana getirir. Kromatik bozukluk: Merceklerde kırılma indisinin, dalga boyu ile değişmesinden meydana gelir. Bu ise ışığın saçılmasını beraberinde getirir. Enine kromatik bozukluk, gelen ışığın rengine (veya dalga boyuna) bağlı olarak görüntü büyüklüğünün değişmesine sebep olur. Aynı zamanda farklı renkler için odak uzaklığının değişmesini ortaya çıkarır. ABHAZYA; Kafkas Sıradağları ile Karadeniz arasına sıkışmış bir sahil şeridi olarak uzanan 8660 km2 genişlikte, 535.000 nüfuslu ülke. Sahil uzunluğu 240 km olup kişi başına düşen milli geliri 2500 dolardır. Başkenti Suhum şehridir. Abhazların bilinen tarihi M.Ö. 331'e kadar uzanır. İlk Abhaz kralı ikinci Lawan, Abhazya’ya Batı Gürcistan’ı da katarak ilk Abhaz Krallığını kuran İkinci Lawan'dır. M.S. 3. ve 4. asırlarda Hıristiyanlar Abhazya’yı hakimiyetleri altına aldılar. Pitsunda şehrini dini merkez yaptılar. 5 ve 6. asırda Hıristiyanlık, Abhazya’nın resmi dini oldu. Asilzadeler Bizans kültürünün etkisinde kaldı. Yedinci asırda Abhaz kilisesine muhtariyet tanınarak, Pitsunda konsülü diğer konsüllerle eşit hale getirildi. Sekizinci asırda İslam ordularına karşı Gürcülerin yanında yer aldılar. Gürcü, dil ve kültürünün etkisine girip, Gürcü kilisesine bağlandılar. Onuncu asırda Bizans hakimiyetine girdiler. Daha sonra tekrar Müslümanların nüfüz sahası içine giren Abhazlar, Selçuuklular, Harezmşahlar ve İlhanlılara vergi verdiler. On beşinci asırda yeniden bağımsız oldular. On beşinci yüzyılın ikinci yarısında Osmanlının adil idaresini tercih ettiler. Başşehirleri Suhumkale adıyla Osmanlı şehirleri arasına katıldı. Abhazlar, İslamiyetle şereflenerek 1578-1810 yılları arasında huzur dolu günler yaşadılar. Müslüman olan Abhazlara Abaza ismi verildi. Birçok abaza, devlet adamı olarak Osmanlı Devletinin üst kademesinde vazife aldı (Bkz. Abazalar). Ruslar, 1810’da Suhumkale’yi, 1864’te Abhazya’yı işgal ettiler. Osmanlılar, Abhaz, Çerkes, Çeçen ve Kırımlıları bir konfederasyon şeklinde biraraya getirmeye çalıştılar. 1821-1824, 1830, 1840 ve sonrasında Şeyh Şamil, Muhammed Emin ve Maan Kats gibi liderlerin önderliğinde diğer Kafkas müslümanları ile birlikte Abhazlar da, Ruslara karşı kahramanca savaştılar. 1864 yılına kadar süren çete savaşlarında Abhazların yarısı şehid oldu. Rusların Abhazya’nın başına getirdikleri beyin Rus himayesinde kalmak teklifine halk karşı çıktı. Güçleri tükenene kadar savaştıktan sonra Osmanlı topraklarına göç ettiler. Rusya, Abhazya dahil Kuzey Kafkasyayı tamamen işgal etti. 1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde 1200 kişilik bir Abhaz birliği Suhumkale’yi Rus işgalinden kurtardı. Ancak hiçbir yerden yardım alamamalarına rağmen Ruslarla uzun zaman mücadele ettikten sonra şehri tekrar teslim etmek mecburiyetinde kaldılar. Ruslar Kafkas bölgesinin işgalinde kendilerine yardım eden hıristiyan Gürcüleri, Müslüman Abhazların yerlerine yerleştirdiler. 1917’deki Rus ihtilali sonrasında biraz rahatlayan Kafkas müslümanları, 1918’de Dağlık Kafkas Cumhuriyetini kurdular. Ancak aynı yıl içerisinde Abhazya, Gürcü ordusu tarafından işgal edildi. İşgal, 1921 yılında bolşeviklerin burayı bağımsız Sovyet-Sosyalist Cumhuriyeti ilan etmelerine kadar devam etti. Stalin döneminde Abhazya Cumhuriyeti, çok küçük olduğu iddiasıyla Gürcistan’a ilhak edildi (1931). Gürcistan’a bağlı Özerk Abhazya Cumhuriyeti’nde halk Gürcüce öğrenmeye mecbur tutuldu. Türkiye’den kaçan Ermeniler Abhazya’ya yerleştirildi. Göçürülen Gürcü nüfusla birlikte ülkede Abhazların oranı gittikçe azaldı ve % 18 gibi bir rakama düştü. Abhazya aydınlarının % 80’i kurşuna dizildi. Binbir çeşit baskı ve zulüm, Sovyetler Birliği’nin çatırdamasına kadar devam etti. 25 Ağustos 1990 günü, Abhaz Parlamentosu, aldığı bir kararla Abhazya’nın bağımsızlığını ilan etti. Vladislav Ardzınba, cumhurbaşkanlığına seçildi. Gürcistan, Abhazya’nın bağımsızlığını tanımadı. Gürcistan’ın, özerk bölgeleri ilhakı yolundaki faaliyetleri ve Rusya federasyonunun da bunu desteklemesi otuza yakın Kafkas kavmini birliğe itti. 1991 yılında Abhazya’nın başkenti Suhum’da bir araya gelerek, Kafkas Halkları Konfederasyonu’nu kurma kararı aldılar. Gürcistan ve Ermenistan’ın kendilerini yutmasına mani olacak ve emniyetlerini sağlayacak güçlü ve caydırıcı bir orduyu Kafkas Barış Gücünü kurmaya karar verdiler. Abhazlar, Çeçenler, Adigeler, Kabartaylar, İnguşlar, Güney ve Kuzey Osetler, Abazinler, Sapsıglar, Çerkezler, Avarlar, Dargılar, Lezgiler ve Laklar konfederasyona taraftar oldular. 14 Ağustos 1992 günü Gürcistan kuvvetleri, içişleri bakanının kaçırılarak Abhazya’da saklandığı iddiasıyla başkent Suhumi’ye girdi. İstiklallerini korumak isteyen Abhazlar, diğer Kafkas kavimlerinden ve Türkiye’deki din kardeşlerinden aldıkları yardımlarla mücadeleye başladılar. Binlerce gönüllü, bu atayurdunu korumak için silah başına koştu mücadeleye katıldı (Ekim-1992). ABİDE; Alm. Denkmal (n), Monument (n), Gedenkstein (n), Fr. Monument (n.), İng. Monument. Önemli şahıslar veya hadiselerin hatırasını devam ettirmek düşüncesiyle yapılan mimari eserler, heykeller. İnsanlar, unutulmamaya, hatırlanacak eserler bırakmaya tarih boyunca çok önem vermişlerdir. Kazılardan çıkan eserler, Mısır’daki ehramlar, buna birer misaldir. Abideler, bulunduğu devrin mimarisine göre gelişme göstermişlerdir. Bazan mezarlık mimarisi olarak, bazan cami olarak, bazan da kahramanlığı ifade eden meçhul asker abidesi ve zafer takları olarak görülürler. Memleketimizin her köşesi, atalarımızdan bizlere hatıra, miras olarak kalan abidelerle doludur. Yüzyıllardır eskimeyen camilerimiz, yıkılmayan köprülerimiz ve kalelerimiz, bunlardan sadece bir kısmıdır. ABİDİN PAŞA; Osmanlı devlet adamı ve şairlerinden. Arnavutluk ileri gelenlerinden Prevezeli Ahmed Dino Beyin oğludur. 24 Mart 1843 tarihinde bir Salı günü Preveze’de doğan Abidin Paşa, tahsilini tamamladıktan sonra, silahşörlük hizmetiyle saraya girdi. Bir süre sonra doğum yeri olan Preveze’de mutasarrıf muavinliği ve merkez kaymakamlığı yaptı. İzmir’deki vazifesinden sonra, Sofya mutasarrıflığı ve Bosna komiserliğinde bulundu. Bosna’dayken Devlet-i aliyyenin borçlanması, borsa muameleleri ve maliye hakkında yazdığı kitabını Maarif Nezaretinin izniyle bastırdı. 1877’de Rus Harbi sonunda Epir sınırı için Yanya’da toplanan olağanüstü komisyon başkanlığında, 1878’de de Diyarbekir, Elazığ ve Sivas illeri ıslahat işleri birinci komiserliği vazifelerinde bulundu. 1879’da Sivas ve Selanik illeri valiliklerine ve aynı sene vezirlik rütbesiyle Hariciye nazırlığına getirildi. Ayrıca Babıali’de çok önemli komisyonlarda bulunduğu gibi, emir üzerine mebusların halk tarafından birinci ve ikinci dereceden seçimine dair yapılacak tüzüğün taslağını hazırladı. Üç ay bu vazifede kaldıktan sonra, mecidi nişanıyla Adana valiliğine tayin edildi. Dört sene dokuz ay kaldığı bu vazifedeyken Abidin Paşa, Mesnevi-i Şerif’i tercüme ve şerh etti. 1885 senesinde Sivas valiliğine tayin edildiyse de bir sene sonra Ankara valiliğine getirildi. Sekiz sene kadar bu vazifede bulunan Abidin Paşa, 1894 senesinde Cezayir-i Bahrisefid (Akdeniz adaları) valiliklerine atandı. 1906 senesinde Yemen işlerini ıslahla ilgili komisyonda görevli iken, 1908 yılında İstanbul’da vefat etti. Kabri, Fatih Camii bahçesindedir. Abidin Paşa vazifeli bulunduğu yerlerde idareciliği ve davranışları ile kendini halka sevdirmişti. Ana dili Türkçeden başka Arapça, Farsça, Arnavutça, Fransızca ve Rumcayı çok iyi bilirdi. Rumca şiirleri İstanbul ve Paris’te yayınlanmıştır. Abidin Paşa, Mesnevi-i Şerif’in birinci kıt’asının şerhini yapınca, bir nüshasını da Cevdet Paşaya göndermişti. Cevdet Paşa, onu, böyle bir şerhi, özellikle devrin diliyle yazmasından dolayı takdir etmiştir. Fakat Cevdet Paşa asıl konuya Abidin Paşanın; "Mesnevi-i Şerif, altı cildden ibaret olup, altıncı cildin nısfı sanisiyle yedi cild üzere bulunur.” demesi üzerine geçmiş ve bütün mesnevilerin altı cild olduğunu belirterek düzme olan yedinci cild üzerinde geniş olarak durmuştur. Paşa, çeşitli cephelerden bu cildi ele almış ve Celaleddin-i Rumi hazretlerinin olmadığını isbat etmiştir. Abidin Paşa da üçüncü defa bastırdığı encümenin birinci cildinde Cevdet Paşanın bu haklı tenkidi karşısında eski fikrinden dönmüştür. Abidin Paşa, Mesnevi şerhinde, Mesnevi’nin birinci beyti olan: Bişnev ez ney çün hikayet miküned, Ez cüdayiha, şikayet miküned. “Dinle neyden nasıl anlatıyor, ayrılıklardan şikayet ediyor.” beytinin açıklamasını yaptıktan sonra, şerhine başlayarak, ney’in, insan-ı kamil olduğunu dokuz şekilde isbat etmektedir. Bunlardan birincisi şu şekildedir: “Neyden maksad, arif ve akıllı insandır ki, ağzından daima aşıkane, leziz ve manidar sözler çıkar. Bu beytin ikinci mısraında “Ez cüdayiha şikayet miküned” (Ayrılıklardan nasıl şikayet ediyor.) buyrulması, arifin, yani Allah adamının ruhani alemden ayrılıp dünyada bulunmasından, kendini gurbette hissetmesinden ve üzücü, daima değişip duran hadiselere giriftar olmasından şikayet etmesidir. Mesnevi-i Şerif’in bu ilk beytinde Celaleddin-i Rumi kuddise sirruh işitme işiyle ilgili olan "Bişnev" (işit) emri ile söze başlamaktadır. Bundan maksadı, hem beyan buyurdukları ney’in sedası tabii olarak işitilmeye muhtaç, hem de işitme duyusunun diğer duyu organlarından ve uzuvlarından daha faziletli, değerli olmasındandır. İşitme organı ve duyusundan sonra uzuvların en kıymetlisi olan göz bile, yalnız bazı sınırlı ve maddi şeyleri görebiliyor. Kulak ise, maneviyatı, akıl ile idrak olunabilen şeyleri, yani ma'kulatı ve birçok hikmetleri işitebilmektedir. Allahü tealanın peygamberleri (ala nebiyyina ve aleyhimüssalevatü vetteslimat) bütün insanlık için iki cihanın saadetine vesile olan Allahü tealanın emir ve yasaklarını tebliğ için, tabii olarak işitenlerin, işitme duyusuna müracat ederlerdi. Göz, ışıksız vazifesini yapamamaktadır. Kulak ise zahiri yardımcılara muhtac olmayıp, daima binlerle çeşit ses ve sedayı işitip, idrak eder ve aklın nurunu malumatını her şeyden ziyade artırır ve insanın kadrini yüceltir. Mesnevi’nin bu beytinden arifin, yani veliyy-i kamilin ney’e benzetilmesinde bazı hikmetler mevcuttur. Mesela, ney önce kamışlıkta bulunuyordu. Kesilmemişken daima büyüyüp gelişiyor, taze hayat buluyordu. Kesildikten sonra ise kurudu. İşte arifin ruhu da, ruhlar aleminde nihayetsiz manevi nimet ve lezzetlere mazhar iken, dünyaya gelince, adeta ab-ı hayat gibi olan o ruhlar aleminden mahrum kaldığından susuz kalmış kamış gibi kurudu. Abidin Paşanın başka eserleri de vardır. Bunlar; 1) Alem-i İslam'ı Müdafaa: Bir Hıristiyan papazın Kur’an-ı kerim hakkındaki görüşlerine cevaptır. 2) Meali-i İslamiyye: İslam dininin değeri ve üstünlükleri hakkındadır. 3) Seadet-i Dünya: Ahlakla ilgilidir. 4) Kaside-i Bürde Tercümesi'dir. ABİSEL HAYVANLAR; Alm. Tiefseetiere, Fr. Animaux des grands fonds, İng. Abysal animals. Suların karanlık derinliklerinde yaşayan hayvanlar. Derinlik hayvanları olarak da bilinirler. Güneş ışığı denizlerde ancak 200-300 metre derinliğe kadar ulaşır. Dolayısıyla bunun altındaki ışıksız bölgelerde hiçbir yeşil bitki yaşamaz. Fotosentezle besin üreten bitkiler olmayınca, canlı hayatın var olamayacağı zannedilir. Zira canlı varlıkların hayatlarını devam ettirebilmeleri için, gıda üreten bitkilere ihtiyaç vardır. Bugün kesin olarak bilinen; gıda üreten bitkilerin ancak ışıklı tabakalarda yetiştiğidir. Okyanuslarda böyle olduğu gibi, derin göllerde de durum aynıdır. Eskiden derin deniz diplerinde ve göllerde hayatın mevcut olmadığı sanılırdı. Ancak bugün durumun hiç de böyle olmadığı bilinmektedir. Derinliklerde ve diplerde çeşitli hayvan türleri hayat sürmektedir. Bunlar çoğunlukla çöpçü cinsler olup, gıdalarını suların üst tabakalarından dibe çöken bitki ve hayvan artıklarından temin ederler. Bitki ve hayvan ölüleri, suların ışıklı tabakalarından karanlık diplere doğru çökerler. Bu çöküş sırasında saldırıya uğrayıp yenilmeyen her şey deniz dibine ulaşır. Dipler, sürekli bir gıda yağmuru altındadır. Ayrıca suların üst kısımlarında yaşayan bazı balıklar, kendilerine yem aramak için derinlere inerler. Bu arada derinlik balıklarına yem olurlar. Diplerdeki çürükçül bakteriler de, ölü organizmaları parçalıyarak imha eder, geriye bir şey bırakmazlar. Zamanımızda geliştirilen denizaltı araştırma cihazları ile bilim adamları okyanusların derinliklerine inerek, bir çok film ve resim çektiler. Derinlerdeki hayat sırlarını çözmeye başladılar. Bu cihazlardan biri, 1930’da William Beebe tarafından yapılan “Bathysphere” adlı su altı araştırma cihazıdır. Beebe, bununla 900 metreden daha derinlere indi. Auguste Piccard, 6 milden daha derine inen bir araştırma denizaltısı yaptı. 1963 senesinde Fransız Müslüman Jacgues-Yues Cousteau ve ekibi tarafından denizaltında önemli araştırmalar yapıldı. Kızıldeniz’de Roman bölgesi resifinde “Starfish House” isimli bir denizaltı hücresinde bir ay müddetle hiç deniz yüzeyine çıkmaksızın ekibiyle beraber çalıştı. Su içindeki basınç, derinlikle doğru orantılı olarak artar ve bir noktadaki basınç her yönde aynı olur. Canlıların iç basıncının ayarlı bir şekilde bu dış basıncı dengelemesi, onları yaratan Allahü tealanın büyüklüğünü gösteren ibret verici bir olaydır. Çok derinlerde su basıncı tonlarca olmasına rağmen, burada yaşayan balıklar buna uyum sağlarlar. Eğer aniden su yüzüne çıkartılacak olurlarsa, infilak ederler. Abisel hayvanların bir kısmı “sabit dip hayvanları” olup, suların diplerinde herhangi bir yere bağlı olarak yaşarlar. Bazıları ise “serbest dip hayvanları” olduğundan, diplerdeki kum ve çamurlarda sürünerek hareket ederler. Bazı solucanlar, karındanbacaklılar, yassı solungaçlılar, bazı kabuklular, derisi dikenlilerden deniz kestanesi, deniz yıldızı, yılan yıldızı ve deniz hıyarları serbest dip hayvanlarına örnektir. Süngerler, mercanlar, borulu solucanlar, bazı yumuşakçalar, deniz laleleri ve tulumlular da sabit dip hayvanlarındandır. Her hayvan çeşidi, kendine has bir derinlikte yaşar. Derinliklerin daimi karanlıklarında; deniz mercanları, mürekkep balıkları, ışık organlarına sahip balıklar, yakamoz olayına sebep olan küçük canlılar ve en diplerde çürükçül bakterilere rastlamak mümkündür. Derinlerde gözleri aşırı derecede gelişmiş hayvanlar olduğu gibi, gözleri görmeyen hayvan adedi de hayli kabarıktır. Görme eksikliği veya yokluğu başka duyuların gelişmesiyle giderilir. Bu tip balık ve hayvanlarda hassas duygu kollarına rastlanır. Derinlerde yaşayan balıkların organları yaşadıkları çevreye uygun olarak yaratılmıştır. Dişleri sivri ve uzundur. Bazı çeşitleri ise kendilerine has ışık yayarlar. “Fotofar” da denilen ışık organları birer bez olup, “Lüsiferin” ve “Lüsiferas” maddelerini salgılarlar. Bunlar ışık üretirler. Buna “Fosforışı” denir. Bu balıklar “etobur” olup birbirini yerler. Deniz ejderleri böyledir. Bazıları aşağı tabakalarda rastgele yüzen balıkları avlarlar. Fener balığı, başının üzerindeki ışık organını bir olta gibi kullanarak küçük balıkları aldatarak avlar. Bir kısmı ise yukarıdan aşağıya çöken ölü balıkları yer. Derin deniz diplerinin daimi karanlıklarında ışıldayan mürekkep balıkları da mevcuttur. Işık üreten organları fener görevi yaparlar. Denizin koyu karanlıkların da ışık organlarının parıltısı, ışıklandırılmış bir denizaltı şehrini andırır.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:51 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|