|
|
#6 (permalink) | ||
|
ABDULLAH BİN SA’D BİN EBİ SERH;
Eshab-ı kiramın büyüklerinden ve Afrikiye diye anılan, Kuzeybatı Afrika’nın fatihi, büyük komutan ve vali. İsmi, Abdullah bin Sa’d bin Ebi Serh bin Haris bin Hubeyb el-Kureşi el-Amiri olup, künyesi Ebu Yahya’dır. Osman bin Affan’ın (radıyallahü anh) süt kardeşidir. Resulullah efendimizle (sallallahü aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret etti. Ayrıca, vahy katibiydi. Sonra dinden dönerek, müşrik oldu. Mekke'ye geri döndü. Mekke’nin fethinde, Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah bin Sa’d’ın ve Abdullah bin Hatal’ın Kabe-i muazzamanın altında bulunsalar bile öldürülmelerini emretti. Fakat Abdullah bin Sa’d, Osman bin Affan’ın yanına kaçtı. Hazret-i Osman da onu fetih tamamlandıktan ve herkes yatıştıktan sonra Resulullah’ın huzuruna götürdü. Resulullah efendimizden onun hakkında eman istedi. Peygamber efendimiz uzun müddet sükut etti. Sonra; “Evet” buyurdular. Abdullah bin Sa’d tövbe ederek, o gün Müslüman oldu. O günden sonra, onda hiç bir uygunsuz hareket görülmedi. Abdullah bin Sa’d, Kureyş’in ileri gelenlerinidendi. Mısır’ın fethinde Amr bin As’ın ordusunun sağ kanadında komutan olarak bulundu. Buranın fethindeki bütün muharebelere katıldı. Hazret-i Osman, onu, Amr bin As’ın yerine Mısır valisi yaptı. Rodos Adasının hazret-i Muaviye tarafından fethedilmesinden sonra, Rum imparatoru Kostantin bin Herakliüs, büyük bir kuvvet ve donanmayla, müslümanlarla denizde muharebe yapmak üzere yola çıktı. Bunu haber olan Osman bin Affan radıyallahü anh, mektuplar yazarak hazret-i Muaviye’ye Şamlılardan, Abdullah bin Sa’d’a da Mısırlılardan meydana gelen bir donanma hazırlamalarını bildirdi. Amr bin As’tan da, Abdullah bin Sa’d’ın hazırlığına yardım etmesini, mal ve silah bakımından gereken yardımı yapmasını istedi. Şamlılardan ve Mısırlılardan meydana gelen İslam donanması, bütün ağırlıkları ile Akka sahilinde toplandı. Ayrıca Akka’dan içinde pekçok yiyecek, asker ve mühimmat bulunan 500 gemi daha temin edildi. Rum imparatoru Kostantin ise bin gemi ile Kostantiniyye’den (İstanbul’dan) ayrıldı. İslam donanmasının hazırlıklar ve manevralar ile meşgul olduğu bir sırada, Rum donanması meydana çıktı. Şiddetle geçen savaş sonunda Rum donanması büyük bir hezimete uğradı. Rum İmparatoru yaralı olarak muharebe meydanından kaçtı. İslam donanması zaferden sonra Akka sahiline demirledi. Abdullah bin Sa’d ve hazret-i Muaviye, halife hazret-i Osman’a Müslümanların muzafferiyetini Rum ordusunun hezimetini bildirdiler. Osman radıyallahü anh, bu haberden çok memnun oldu. Bir süre sonra Abdulah bin Sa’d’ı, Mısır valiliğine ve Afrikiye’nin fethine tayin etti. Mısır’a gelen Abdullah bin Sa’d 13 bin kişilik bir ordu ile Afrikiye üzerine yürüdü. O sırada Afrikiye’nin Batı Trablus’tan Tanca’ya kadar olan bölgesi, Gregorios isimli bir Rum valisinin idaresi altında idi. İslam ordusu Batı Trablus’a girdi. Afrikiye’nin içlerine doğru ilerlerken, vali Gregorios’a elçi gönderilerek İslama davet edildi. Gregorios buna kızarak; “Ben dininize asla girmem.” dedi. Bunun üzerine Abdulah bin Sa’d, ona tekrar elçi gönderdi ve; “Şayet Müslüman olmak istemiyorsan cizyeni ver.” diye teklifte bulundu. Gregorios; “Bir dirhem bile isteseydiniz, yine vermezdim.” cevabında bulundu ve Müslümanlarla muharebe için asker toplamaya başladı. Neticede iki ordu, bölgenin başşehri olan Subaytala yakınlarında karşılaştı. Gregorios’un ordusu 60.000 kişiydi. Bu arada, hazret-i Osman, Afrikiye fethine çıkan mücahidlerden haber alamadığı için, Abdullah bin Zübeyr komutasında bir birliği, hem haber getirmek, hem de mücahidlere yardımcı olmak gayesiyle Afrikiye'ye gönderdi. Abdullah bin Zübeyr’in kısa zamanda bölgeye gelip İslam ordusuna katılması Müslümanların cesaretini arttırdı. Günlerce süren çarpışmalar sonunda Rumlara büyük zayiat verdirildi. Gregorios öldürüldü. Subaytala şehri ele geçirildi. Bundan sonra Abdullah bin Sa’d, mücahidleri etraftaki şehirleri fethetmeleri için gönderdi. Şehirlerin bir kısmı sulh yoluyla, bir kısmı da muharebe yapılarak ele geçti. İslam ordusu, büyük ganimete kavuştu. Abdullah bin Sa’d, bu seferi sırasında, bir yıl üç ay süreyle Afrikiye’de kaldı. Bu sefer sırasında yapılan gazalarda, müslümanlardan sadece üç kişi şehid olmuştu. Onlardan biri, şair Ebu Züeyb idi. Mısır’a döndükten sonra zafer müjdesini ve elde ettiği ganimetlerin beşte birini hazret-i Osman’a gönderdi. Geri kalan ganimeti mücahidler arasında paylaştırdı. Abdullah bin Sa’d, 656 (H.36) senesinde, bir rivayete göre Askalan’da, bir rivayete göre de Remle’de vefat etti. Vefatından önce Allahü tealaya; “Ya Rabbi! Son amelimi namaz kıl!” diye yalvarmıştı. Bir gün sabah namazında, oturup sağına selam verdikten sonra, sol tarafına selam verirken ruhunu teslim etti. ABDULLAH BİN SEBE’; Müslümanlar arasında ilk fitneyi çıkaran ve Eshab-ı kiram düşmanlığı aşılayan Yahudi dönmesi, "Sebeiyye" diye bilinen sapık yolun kurucusu. Aslen Yemenli olup, doğum tarihi belli değildir. Annesi San'alı siyahi bir Yahudidir. Hazret-i Osman'ın halifeliği zamanında Yemen'den Medine'ye gelerek Müslüman olduğunu söyledi. Halifenin gözüne girmek istediyse de yüz bulamadı. Bunun üzerine her yerde halifeyi kötülemeye başladı. Fitne ve fesat çıkaracağı anlaşılarak Medine-i münevvere dışına çıkartıldı. Bunun üzerine gittiği Basra, Şam ve Kufe'de de Halife Osman'ın aleyhindeki faaliyetlere devam etti. Eshab-ı kiramın büyüklerinin aleyhinde uygunsuz sözler söyleyerek kardeşi kardeşe düşürmeye çalıştıysa da taraftar bulamadı. Mısır'a gelerek cahilleri etrafına topladı. "Hazret-i İsa'nın döneceğine inanıp da hazret-i Muhammed'in döneceğini yalanlayana şaşarım." diyerek, ric'at fikrini ortaya attı. "Halifelik hazret-i Ali'nin hakkıydı, hazret-i Osman onun hakkına tecavüz ederek zalimlik yaptı." dedi. Hatta hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ömer'in hilafete geçmeye hakları olmadığını, onların ve diğer Eshab-ı kiramın zulüm işlediklerini ileri sürdü. Cahil kimselerden etrafına topladığı taraftarları vasıtasıyla Müslümanları halifeye karşı ayaklanmaya teşvik etti. Abdullah ibni Sebe' ve taraftarlarının yaptığı menfi propagandalar tesirinde kalarak Mısır ve Irak'tan Medine'ye gelen isyancılar hazret-i Osman'ı şehid ettiler. Hazret-i Osman'ın şehid edilmesinden sonra halife olan hazret-i Ali zamanında da fitne ateşini körüklemeye çalışan Abdullah ibni Sebe', Kufe'ye giderek hazret-i Ali'ye yaranmak istedi. Abdullah ibni Sebe'in fitnenin başı olduğunu bilen hazret-i Ali, onu Medayin şehrine sürdü. Hazret-i Ali'ye sen tanrısın diyecek kadar ileri giden Abdullah ibni Sebe' ve adamları, Cemel ve Sıffin vak'asında Müslümanların karşı karşıya gelmesine sebep oldukları gibi, hazret-i Ali'yi de şehid ettiler. Hazret-i Ali şehid olunca; "O ölmedi. Bulutlara yerleşti, şimşek, yıldırım onun emri ile olmaktadır." diyen Abdullah ibni Sebe' daha nice düzmece sözleri ile cahilleri aldatıp Müslümanları içeriden yıkmaya çalıştı. İbn-i Sebe'in fikirleri başlangıçta pek kabul görmediyse de Müslümanlar arasına ayrılık ve fitne tohumları atılmış oldu. Ne zaman ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmeyen Abdullah ibni Sebe', İslam ümmeti arasına kapanmaz bir ikilik ve fitne soktu. Fakat Ehl-i sünnet alimleri, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere dayanarak, Abdullah ibni Sebe' ve onun yolunda olanların yazdığı bozuk kitaplarına ve düzmece sözlerine çok sağlam cevaplar verdiler. ABDULLAH BİN ÜMMİ MEKTUM; Eshab-ı kiramın ilk iman edenlerinden. Resulullah'ın ikinci müezzini ve Medine valisidir. İsmi, önceden Husayn iken, Peygamber efendimiz "Abdullah" olarak değiştirdi. İsminin Amr olduğu da rivayet edilir. Annesi Ümmü Mektum Atike binti Abdullah el-Mahzumiyye'dir. Mekke'de ilk vahyin gelmesinden önce doğdu. 636 (H. 15) senesinde vefat etti. İlk Müslümanlardan olan Abdullah bin Ümm-i Mektum, Mekke'de kafirlerin zulüm ve eziyetleri dayanılmaz hale gelince, Medineli Müslümanlara dini esasları öğretmek için Medine-i münevvereye hicret etti. Ama olup, sesi çok gürdü. Sabah namazında, önce hazret-i Bilal, sonra İbn-i Ümmi Mektum ezan okurdu. Kafirler ile silahlı mücadele başlayınca, gazve ve seriyyelerde vazife aldı. Savaşlarda, gür sesiyle düşmanın moralini bozardı. Bazı savaşlarda Peygamber efendimiz onu Medine-i münevverede vali olarak bırakırdı. Veda Haccına katıldı. Peygamberimiz Veda Hutbesini okurken, gür sesiyle hutbeyi tekrarladı. Hazret-i Ebu Bekr'in hilafetinde müezzinlik yaptı. Hazret-i Ömer devrinde de İslam ordusunda vazife aldı. Abdullah bin Ümmi Mektum radıyallahü anh, Kur'an-ı kerimi ezbere bilenlerdendi. Kur'an-ı kerimin kıraatini öğretirdi. Sohbet aşığıydı. Evi, Mescid-i Nebi'ye uzakta olmasına rağmen daima namaza gelirdi. Mescide gelirken hazret-i Ömer yardım ederdi. Mücahid olup, her zaman cihadlara katılmak isterdi. Gözleri görmediği için fiilen katılamamaktan çok üzülürdü. İranlılarla yapılan harplerden Kadisiyye Savaşında bulundu. 636 (H.15) senesinde yapılan Kadisiyye Meydan Muharebesinde elinde sancak olduğu halde bir tepeye çıktı. Gür sesiyle düşmanın moralini bozdu. İbn-i Ümmi Mektum'un bu muharebede şehid olduğu veya dönüşünde vefat ettiği rivayet edilir. ABDULLAH BİN ZEYD; Ezan-ı Muhammediyyenin okunuşunu rüyasında görüp, Peygamber efendimize haber veren ve Sahib-ül-ezan lakabı ile meşhur olan sahabi. İsmi, Abdullah bin Zeyd bin Abd-i Rabbih’tir. Künyesi Ebu Muhammed, annesinin ismi Sade binti Küleyb bin Yesaf bin İnebe bin Amr’dır. Medine’nin ileri gelen kabilelerinden Hazrec’e mensup olduğu için Hazreci, Medineli ilk Müslümanlardan olduğu için Ensari nisbeleriyle bilinir. Miladi 591 senesinde Medine’de doğdu. 652 (H.32)de 64 yaşındayken Medine-i münevverede vefat etti. İslamiyetten önceki Araplar arasında okuma ve yazmayı bilen az kimselerden biri olan Abdulah bin Zeyd radıyallahü anh, sevgili Peygamberimizin Mekke-i mükerremeden Medine-i münevvereye hicretlerinden üç ay kadar önce vuku bulan İkinci Akabe bi’atında bulunup, müslüman olma şerefine kavuştu. Bedr, Uhud ve Hendek gazalarında ve diğer bütün savaşlarda bulundu. Hicretin birinci senesinde (M.623) Peygamber efendimiz, Müslümanları namaza davet için ne yapayım, diye Eshab-ı kiram aleyhimürrıdvanla istişare etti. O güne kadar, “Essalatü Cami’a” denilmek suretiyle mü’minler namaza davet edilirdi. Eshab-ı kiramdan bazıları; “Namaz vakti gelince bir alem yani bayrak dikilsin, onu görenler birbirine haber verirler.” dediler. Peygamber efendimiz bu fikri beğenmedi. Bazıları; “Yahudiler gibi boru çalınsın.” dediler. Peygamberimiz bu fikri de beğenmedi. “Bu, Yahudilerin işidir.” buyurdu. “Nakus yani çan çalınsın.” diyenler oldu. Peygamber efendimiz; “Bu, Hıristiyanların işidir.” buyurarak kabul etmedi. Yüksek bir yere ateş yakılıp, namaz vaktinin haber verilmesini teklif edenler oldu. Sevgili Peygamberimiz bunun mecusilere ait olduğunu bildirdiler. Bu sırada Abdullah bin Zeyd radıyallahü anh Peygamber efendimize gelerek; “Ya Resulallah! Bu gece rüyamda, üzerinde iki parçadan yeşil elbise bulunan ve elinde bir çan taşıyan kimse yanıma gelip beni dolaştırdı. Ona; Ey Allah’ın kulu! Bu çanı satar mısın? deyince; Ne yapacaksın? dedi. Onunla namaza davet edeceğiz, dedim. Bu sözüm üzerine; Ben sana ondan daha hayırlı olanı tarif edeyim mi? dedi. Olur. Nedir o? dedim. Kıbleye karşı durdu ve yüksek sesle ezanın mübarek kelimelerini okudu. Biraz durduktan sonra aynı kelimeleri tekrar ederek, sonuna doğru, “Kad kamet-is-salatü” cümlesini ilave etti” dedi. Bunun üzerine Resulullah efendimiz; “İnşaallah bu rüya haktır! Bilal ile birlikte kalk da, gördüğünü ona öğret. Ezanı okusun. Çünkü, onun sesi seninkinden daha yüksek ve daha gürdür.” buyurdu. Hazret-i Bilal kalktı. Mescid-i şerifin yakınında bulunan yüksek bir dama çıkarak, ilk ezanı, öğretilen kelimelerle okudu. Hazret-i Ömer, Bilal-i Habeşi’nin (radıyallahü anh) okuduğu ezan sesini işitince, koşarak Resulullah efendimizin huzuruna geldi. Hazret-i Bilal’in söylediği kelimeleri, aynen rüyasında gördüğünü arz etti. O gece, Eshab-ı kiramdan bazıları da aynı rüyayı görmüşlerdi. İşte bu sırada; “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman, hemen Allahü tealanın zikri olan namaza gidiniz. Alış-verişi bırakınız. Bu, bilirseniz sizin için daha hayırlıdır.” mealindeki Cum’a suresinin 9. ayet-i kerimesi nazil oldu. Böylece, ezan vahiy ile de bildirildi. İşte o günden sonra, her namaz vakti ezan okunması sünnet oldu. Abdullah bin Zeyd, Sahib-ül ezan diye anılması dolayısıyla şu manadaki beytleri söylemiştir: “Çok çok hamd ederim celal ve ikram sahibi olan Allah’a, ezandan dolayı. Getirdi onu bana, Allah’dan bir müjdeci. Ne muazzez, ne muhterem bir müjdeciydi o. Ard arda geldi üç gece. Geldikçe de artırdı nazarımdaki vakar ve hürmetini.” Abdullah bin Zeyd radıyallahü anh, 624 (H.2) senesinde yapılan Bedr Muharebesine ve diğer bütün harplere katılarak, büyük kahramanlıklar gösterdi. Mekke’nin fethinde Müslümanlar, Mekke-i mükerremeye girdikleri zaman, Hazrec kabilesinin Harisoğulları kolunun bayrağını taşıdı. Bunun ardından Huneyn Gazasına da iştirak ederek, büyük yararlıklar gösterdi. Tebük Gazasına da iştirak eden Abdullah bin Zeyd radıyallahü anh, döndükten sonra, Peygamber efendimizin veda haccında da bulundu. Bu sırada bütün servetini ve hayvanlarını fakirlere sadaka olarak dağıttı. Kendisine, sadece binek olarak bir kısrak alıkoydu. Hazret-i Osman’ın hilafeti sırasında, 64 yaşındayken Medine-i münevverede vefat etti. Cenaze namazını hazret-i Osman kıldırdı. Cennet-ül Baki Kabristanında defnedildi. Orta boylu olan Abdullah bin Zeyd, cömertliği ile tanınmıştı. Sıkıntı ve zaruret içinde yaşadığı halde, mallarını Allah yolunda sarf ederdi. Arazisi az olduğundan, hayvan besler ve bunları çoğu kere fakirlere tasadduk ederdi. Abdullah bin Zeyd’in, Müslüman olduktan sonra doğan Muhammed adında bir oğlu vardı. Resulullah efendimize karşı muhabbeti ve bağlılığı çok fazla olan Abdullah bin Zeyd, pek az hadis-i şerif rivayet etmiştir. İmam-ı Buhari’ye göre, sadece ezan hakkındaki hadis-i şerifi; İbn-i Hacer-i Askalani’ye göre ise, altı veya yedi tane hadis-i şerif bildirmiştir. Abdullah bin Zeyd şöyle buyurdu: Dünyada olup da ahiret hayatı yaşıyan insan, saadet içindedir. Bir insan yaşadığı müddetçe Allahü tealayı hatırından çıkarmayıp, O’na hep yalvarırsa, ahirette merhametine sebep olur. Böylece ahiret hayatı yaşamış olur.” ABDULLAH BİN ZÜBEYR; Eshab-ı kiramdan. Aşere-i mübeşşereden, yani dünyadayken Cennet'le müjdelenen on Sahabi'den biri de Zübeyr bin Avvam'ın oğludur. Annesi, hazret-i Ebu Bekr'in kızı Esma'dır. 624 (H. 2) senesinde Medine'de doğdu. Hicretten sonra doğan ilk çocuktur. Adını Peygamber efendimiz koydu. 692 (H. 73)de Mekke-i mükerremede vefat etti. Yedi yaşındayken babası tarafından Peygamber efendimize getirilen Abdullah bin Zübeyr radıyallahü anh, O'na biat etti. Henüz çocuk denecek yaşta babası ile birlikte Suriye'nin fethine katıldı ve Yermük Muharebesinde bulundu. 639 (H. 19)da Mısır'ın fethine katıldı. Hazret-i Osman'ın halifeliği zamanında Afrıkiyye (Tunus) Seferine de katılarak 20 bin mücahid ile 120 bin düşmana karşı kahramanca çarpıştı. Bu savaşta düşman kumandanı Romalı Gregor'u öldürerek zaferin kazanılmasında büyük bir rol oynadı. 650 (H. 30)de Kufe valisi Said bin As kumandasındaki ordu ile Horasan, Taberistan ve Cürcan'a yapılan sefere katılarak büyük yararlıklar gösterdi. Hazret-i Osman'ın emriyle Kur'an-ı kerimin nüshalarını çoğaltmak için kurulan dört kişilik heyette bulundu. Hazret-i Osman'ın evi isyancılar tarafından kuşatılınca, ileri gelen Sahabilerin oğullarıyla birlikte halifeyi büyük gayretle savundu. Fakat halife şehid edildi. Cemel Vak'asında babasıyla birlikte hazret-i Aişe'nin yanında yer aldı. Cemel Vak'asından sonra teyzesi hazret-i Aişe ile Medine'ye dönen Abdullah bin Zübeyr, hazret-i Muaviye'nin halifeliği sırasında Medine'de kaldı. Hazret-i Muaviye'nin vefatından sonra iktidara gelen oğlu Yezid'e biat etmeyip, hazret-i Hüseyin ile birlikte Mekke'ye geldi. Hazret-i Hüseyin Kufe'ye davet edilince, bu daveti kabul etmesini uygun görenlerden birisi de Abdullah bin Zübeyr idi. Hazret-i Hüseyin'in Kerbela'da şehid edilmesinden sonra, Yezid'in adamlarını Hicaz'dan çıkararak halifeliğini ilan etti. Mekke ve Medine halkı ona biat etti. Böylece 680-681 (H. 61)de Abdullah bin Zübeyr bütün Hicaz'a hakim oldu. Bunun üzerine Yezid, Müslim bin Ukbe kumandasında büyük bir orduyu Abdullah bin Zübeyr üzerine gönderdi. Müslim, Harre Savaşı sonunda Medine-i münevvereyi ele geçirdi. Bu savaşta Medine halkından ve Eshab-ı kiramdan pekçok kimse şehid oldu. Müslim bin Ukbe, Mekke üzerine yürüdüğü sırada vefat etti. Yerine geçen Husayn bin Numeyr es-Sekuni 683 (H.64) senesinde, Abdullah bin Zübeyr'i Mekke'de 64 gün muhasara etti. Bu sırada Yezid'in ölüm haberi Mekke'ye ulaşınca, Husayn muhasarayı kaldırıp Şam'a döndü. Bu sırada Kabe-i muazzama yandı. Abdullah bin Zübeyr yeniden yaptırarak Hacer-ül-esvedi de içeri aldı. Peygamber efendimizin türbesini tamir ettirdi. Yezid'in vefatından sonra Hicaz, Yemen, Irak ve Horasan halkı Abdullah bin Zübeyr'e biat edip, halife olarak tanıdılar. Dokuz sene Mekke'de halife oldu. Adına para bastırdı. Abdülmelik bin Mervan Emevilerin başına geçince, önce Irak'a asker sevk edip, Abdullah bin Zübeyr'in kardeşi Mus'ab'ı öldürttü. Sonra da meşhur Haccac bin Yusuf es-Sekafi'yi Hicaz'a gönderdi. Haccac 691 (H.72) yılında Mekke'yi kuşattı. Mancınıklarla şehri tahrib etti. Muhasara altı buçuk ay sürdü. Abdullah bin Zübeyr atılan bir taşla alnından yaralandı. Sonra Haccac'ın askerleri onun üzerine atılıp şehid ettiler. 692 (H.73) yılında şehid olduğu zaman validesi Esma o esnada sağ idi. Haccac'ın karşısına çıkarak, bir takım acı sözler söyledi. Abdullah'ın şehadetinden sonra, Abdülmelik bin Mervan Kabe'nin bir duvarını yeniden yaptırarak, Hacer-i Esved-i eski yerine koydurdu ve bugünkü şeklini verdi. Abdullah bin Zübeyr, şecaat ve cesaretiyle birlikte çok ibadet ederdi. Namazda o kadar huzura dalardı ki, tarifi mümkün değildir. Babası onun hakkında; "İnsanların Ebu Bekr-i Sıddik'e en çok benzeyeni." buyurmuştur. Eshab-ı kiramın fıkıh, tefsir ve hadis alimlerinden ve "Abadile" (Dört Abdullah)den biri olan Abdullah bin Zübeyr, Resulullah efendimizden bizzat işiterek hadis-i şerif rivayet ettiği gibi, babasından, hazret-i Ebu Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osman'dan, teyzesi hazret-i Aişe'den, hazret-i Ali gibi Eshab-ı kiramın ileri gelenlerinden de hadis-i şerif rivayet etmiştir. Onun bildirdiği otuz üç hadis-i şerifin tamamı Ahmed bin Hanbel'in Müsned adlı kitabında yer almıştır. İslamiyette ilk olarak yuvarlak gümüş parayı Mekke-i mükerremede bastıran odur. Resulullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) işiterek rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler şunlardır : Benim mescidimde kılınan namaz, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan namazlardan üstündür. Mescid-i Haram'da (Kabe'de) kılınan bir namaz, burada (peygamber mescidinde) kılınan 100 namazdan efdaldir (üstündür). Nikahı ilan ediniz. Allah yolunda bir gece bekçilik yapmak, bin geceyi ihya etmekten ve bin gündüzü oruçlu geçirmekten daha efdaldir. Şayet ümmetimden, Allah'tan başkasını dost edinseydim, Ebu Kuhafe'nin oğlunu (Ebu Bekr'i) dost edinirdim. Ancak o, din kardeşim ve (hicret esnasında) mağaradaki arkadaşımdır. ABDULLAH CEVDET; Osmanlı Devletinin son devirlerinde yaşamış siyaset adamı ve yazar. Jön Türkler hareketlerini başlatanlardan ve İttihad ve Terakki Cemiyetinin kurucularından. Babası Diyarbekir Birinci Tabur Katibi Ömer Vasfi Efendi olup, 9 Eylül 1869'da Arapkir'de doğdu. 1932'de İstanbul'da öldü. İlk tahsilini Arapkir'de ve Hozat'ta yaptıktan sonra Mamüretü'l-Aziz (Elazığ) Askeri Rüşdiyesini bitirdi. Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisinden de mezun olduktan sonra Mekteb-i Tıbbiyeye girdi. Biyolojik materyalist fikirlerin tesirinde kaldı. Dinin insan üzerindeki fonksiyonlarını inkar eden ve her şeyi madde ile açıklamaya çalışan materyalist görüşlere yer veren bazı eserler yazdı. Talebeyken 1889'da tıbbiyeli arkadaşları ile sonradan İttihad ve Terakki Cemiyeti adını alacak olan İttihad-ı Osmani adlı gizli cemiyeti kurdu. Siyasi faaliyetleri sebebiyle birçok defa tutuklandı. 1894'te Mekteb-i Tıbbiyeden mezun oldu. Haydarpaşa Hastahanesinde vazife aldı. Geçici olarak Diyarbakır'a vazifeli gönderildi. Orada İttihad-ı Osmani Cemiyetine Ziya Gökalp gibi pekçok kimseyi üye kaydetti. İstanbul'a döndükten sonra siyasi faaliyetlere devam ettiği ve devlete karşı olan faaliyetleri sebebiyle arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. 1896'da Bakanlar Kurulu kararıyla Trablusgarb'a sürüldü. Burada da siyasi faaliyetlere devam etti. Mizan ve Meşveret adlı dergilere imzasız ve "Bir Kürt" takma adıyla yazılar gönderdi. Fizan'a sürüldü ise de oradan Tunus'a kaçtı. Paris'e geçerek Osmanlı Devletini yıkmak için faaliyet gösteren Jön Türklere katıldı. 1897'de Cenevre'ye giderek İttihad ve Terakki Cemiyetinin merkez komitesinde yer aldı. Çeşitli gazete ve dergilerde takma adıyla yazılar yazdı. 1899'da Viyana sefareti tabipliğine tayin edildi. 1903'te tekrar Cenevre'ye giderek bir matbaa kurdu ve İctihad Mecmuası'nı çıkarmaya başladı. 1904'te Osmanlı İttihad ve İnkılap Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda Sultan İkinci Abdülhamid Han ve diğer hükumet erkanı hakkında çirkin ifadeler kullandı. 20 Ekim 1904’te İsviçre'den sınır dışı edilince, İctihad Dergisi ve kütüphanesini Mısır'a naklederek bölücü ve yıkıcı faaliyetlerine devam etti. Şura-yı Osmani Cemiyetinin idaresinde vazife aldı. Bu sırada İslam düşmanı ve müsteşrik Dozy'nin eseri Essai Sur l'histoire de l'İslamisme adlı kitabını Tarih-i İslamiyet adıyla tercüme etti. Bu kitapta Peygamberimize karşı saygısız ifadeler kullandığı için dindar insanların samimi duygularını rencide etti. Bu yüzden pekçok kimse tarafından, kendi yanlış fikirlerinden başkasını kabul etmeyen, Allah düşmanı manasında "Adüvvullah Cevdet" diye anıldı. Bozuk fikirlerine zamanın hakiki alimleri tarafından cevaplar verildi. İkinci Meşrutiyetin ilanından ve İkinci Abdülhamid Hanın tahttan indirilmesinden sonra 1910 senesi sonlarında İstanbul'a dönen Abdullah Cevdet, İttihad ve Terakki ileri gelenleriyle arası açık olduğundan Cağaloğlu'nda İctihad Evi adını verdiği binaya yerleşerek İctihad Dergisini çıkarmaya devam etti. Aynı sene içinde kurulan Osmanlı Demokrat Fırkasının ikinci başkanı oldu. Bu fırka, Hürriyet ve İtilaf Fırkasıyla birleşince de, siyasi faaliyetlerini Kürt Teali Cemiyetine girerek devam ettirdi. Çıkardığı İctihad Dergisi, din ve devlet aleyhinde yazılar yazdığı için birçok defa kapatıldı. Bir ara İsviçre'ye giderek Osmanlı Devleti aleyhinde çalışan muhaliflere katılmak istediyse de isteği İsviçre hükumeti tarafından reddedildi. Daha sonra İttihadcıların desteğiyle çıkan Hak Gazetesinin yazarlarından oldu. Birinci Dünya Harbinden sonra yeniden siyaset ve yayın faaliyetlerine başladı. 1 Kasım 1918'den itibaren İctihad Dergisini yeniden çıkardı. Tekrar İttihadcıların aleyhinde yazılar yazdı. İngiliz Muhibler Cemiyetini kurdu. Ayrıca İngilizlerle işbirliği yapan Kürdistan Teali Cemiyetinde de önemli roller aldı. İctihad Mecmuasıında dini tezyif edici yazılar neşr etmeye devam etti. Bir ara Sıhhıye Müdürü olduysa da bu vazifeden alındı. 25 Mayıs 1920'de bu vazifeye yeniden tayin edildi. Fakat yedi ay sonra tekrar alındı. Yeniden neşr etmeye başladığı İctihad Dergisinin 1 Mart 1922 tarihli 144. sayısında Bahailiğin yeni bir din olarak kabul edilmesini tavsiye etti. İstiklal Harbinden sonra İctihad Dergisinde yeni idareyi öven yazılar yazarak nüfuz kazanmak istedi. Bu mecmuada Türkiye'nin nüfus politikasıyla ilgili olarak; "Neslimizi ıslah etmek, kuvvetlendirmek için Avrupa'dan ve Amerika'dan damızlık erkek getirmek gerekir." şeklindeki iddiasının yer aldığı bir yazıyı kendi imzasıyla yayınladı. Bu yazısı bütün yurtta büyük ve derin bir nefrete sebep oldu. Ömrünün sonuna doğru tamamen yalnız kalan Abdullah Cevdet 29 Kasım 1932'de öldü. ABDULLAH HAN; Maveraünnehr bölgesinde kurulan Şeybani Hanedanlığının büyük hükümdarlarından. İsmi, Abdullah bin İskender bin Ebü’l-Hayr’dır. 1533 (H.940) senesinde Aferinkend’de doğdu. Doğduğu zaman babası İskender Han, duasını almak için büyük alim Ubeydullah-ı Ahrar’ın talebesi ve zamanın alimi Hace Kasım Kaşani’ye götürdü. Hace Kaşani, Abdullah Hanın salih bir kişi olması için dua ettikten sonra; “Bu çocuk, ileride büyük bir sultan olacak.” dedi ve belindeki deve tüyünden yapılmış olan kuşağını çıkarıp, Abdullah Hana sardı. Onun, alimler elinde terbiye edilmesini tavsiye etti. Aklı ve zekasının çokluğu, üstün kabiliyeti ile devrin kıymetli alimlerinden ders alarak çok iyi bir şekilde yetiştirildi. Kur’an-ı kerimi, akli ve nakli ilimleri ve devlet idaresini çok mükemmel öğrendi. Babasının, devlet erkanının, alimlerin ve çevresinin takdirini kazandı. İskender Han, oğlu Abdullah’a çok itimad ettiğinden, şehzadeliğinde devlet idaresiyle vazifelendirdi. Babası tarafından Kermine bölgesine vali olarak tayin edilince, idarecilikteki kabiliyetini ortaya koydu. Bu bölgede ilk işi, topraklarına saldıran çevre beyliklerin hücumlarını önlemek oldu. Taşkent ve Semerkand hakimlerine karşı mücadele etti. Onları tesirsiz hale getirdi. Buhara ve Şehr-i Sebz istikametinde seferler yaptı. Abdullah Han, 1557 senesi ilkbaharında Buhara’yı alıp, payitaht yaptı. Babası, memleketin idaresini Abdullah Hana bıraktı. Babasının vefatına kadar, on üç sene onun namına ülkeyi idare etti. Babasının vefatından sonra Abdullah Han, ülke topraklarını, Kuzey Türkistan’a kadar genişletti. Onun hakim olması ile bu bölgelerdeki halk, sulh ve sükuna kavuştu. Abdullah Han, sapık Safevilere ve Ruslara karşı, zamanın en büyük devleti Osmanlılarla münasebet kurdu. Hindistan’daki büyük İslam devleti Babürlüler (Gürganiler) ile de dostane münasebetlerde bulunup, müttefik oldular. Özbek Sultanı Abdullah Han ve Osmanlı sultanları, doğu ve batı Türklüğü ile Ehl-i sünnet Müslümanları birbirinden ayıran rafizi Safevileri ortadan kaldırmak istediler. Devrin en mükemmel silah ve tekniğine sahib olan Osmanlılar, Özbeklere ateşli silahlar, teknik alet ve edevat ile bunları kullanacak eleman gönderdiler. Abdulah Hanın Osmanlılardan aldığı teknik yardım, Özbeklerin hakimiyetini kuvvetlendirdi. Bu yardımlarla Safevilere, Rus ve asilere karşı daha da üstün duruma geçti. Ruslara karşı destanlaşan mücadeleler verdi. Doğu ve Batı İslam alemini birleştirmek, Safevi-İran engelini aşmak ve Rusların Asya’ya yayılmasını önlemek için, Don-Volga kanalını açmaya teşebbüs edildi. Bu kanalla Osmanlılar, Don ve Volga nehirleri vasıtasıyla Hazar Denizine ulaşmak ve Asya’daki Ehl-i sünnet itikadındaki Türkler ile daha yakın münasebet kurmak istiyorlardı. Abdullah Han, 1587 senesinde Osmanlılara elçi göndererek, Ejderhan da denilen Astırhan Hanlığı arazisine sefer tertiplenmesini istedi. Osmanlılar, Ejderhan ve Kazan seferi olarak bilinen seferler düzenlediler. Abdullah Han ise, Rusların; Astırhan ve Hazar Denizindeki faaliyetleriyle, Orta Asya’ya yayılma teşebbüsü ile ciddi şekilde ilgilendi. Tabıl’daki Küçüm Hana maddi ve manevi yardımda bulundu. Başkurdistan’daki Nogaylı Urus Mirza’ya da külliyetli mikdarda yardımda bulundu. Rus aleyhdarı faaliyetleri başlattı. Rusların, daha on altıncı asrın sonlarında Orta Asya’da görünmesinin önüne geçti. İdil Nehrinin doğusundaki bütün memleketleri, Türkistan’ı nüfuzu altına aldı. 1588’de Safeviler üzerine sefere çıkarak Herat’ı fethetti. Sapıkları cezalandırıp, müslümanları rahatlattı. Kendisi Nişapur, Sebzvar ile diğer şehir ve kaleleri fethederken, oğlu Abdülmü’min de, İran’ın Meşhed, İsfehan ve daha bazı mühim şehirlerini zabtetti. 1594 (H.1003) senesi başında İstanbul’a bir elçi gönderip, muvaffakiyetlerini halife-i müslimine arz etti. Osmanlılar da, Abdullah Hana bir elçilik hey’eti ile birlikte, teknik yardım ve eleman gönderdiler. Abdullah Han 1595 (H.1004) senesinde, Semerkand’da 62 yaşında iken vefat etti. Kırk beş senelik hükümdarlığının; on üç senesinde babasının yerine, otuz iki senesinde de kendi namına icraatta bulundu. On altıncı asırda Maveraünnehr ve Türkistan’da en büyük Özbek hanı olan Abdullah Han, memleket içinde merkeziyetçi bir idare, dışarda da güçlü ittifak sistemleri kurdu. Maveraünnehr’e sulh, sükun ve huzur getirdi. Adaleti ve refahı sağladı. İmara ehemmiyet verdi. Yaptırdığı cami, medrese, han, hamam, hastahane ve su sarnıçlarının sayısı bine ulaştı. Kermine ve Murata taraflarındaki çorak sahaları sulayarak, imar etti. Zerefşan ve Kaşka Derya’daki köprüleri yaptırdı. Ziraat gelişip, tahıl, meyve, sebze ve bilhassa pamuk istihsali arttı. Abdullah Han, halkın hem eğitim ve öğretimi, hem de refahı için büyük gayret sarfetti. Zamanında, medreseler, talebeler ile dolup taştı. Medreselerin ihtiyaçları, vakıflar tarafından karşılanırdı. Medreselerde yetiştirilen tasavvuf ehli alimleri imar edilen yerlere iskan ederek, o mahallin, maddi ve manevi bakımdan kalkınmasını sağladı. Belh şehri çok mamurlaşıp, nüfusu arttı. Yeni mahaller kuruldu. Etrafı surlarla çevrildi. Başşehir Buhara, yol ağı ile örüldü. Kara ve deniz yoluyla, dünyanın her tarafıyla irtibat kuruldu. Buhara-Rusya, Belh-Hindistan ve daha başka ticaret merkezleriyle, ülkelerarası, deniz aşırı memleketlerle ticaret yapıldı. Bilhassa Özbekler ile Babürlüler arasındaki ticaret yolu emniyet altına alınıp, her mevsim, kervanlar çalışır hale geldi. Edres, kamka, kendek, kitat, zendeni adı verilen kumaşlar ihraç edilip; çay, baharat, deri, kösele, mutfak ve ev eşyası, süs eşyası, ateşli silahlar, Frenk kumaşları ithal edildi. Malların toplanıp mahzenlenmesi ve pazarlanması için, Maveraünnehr tam bir ticaret merkezi haline geldi. Devrin evliya ve alimlerine, maddi ve manevi imkanlar sağladı. Arazi verdi. İslamiyetin yayılması için, Sibirya dahil, çevre memleketlere rehber alimler gönderdi. Maveraünnehr, Türkistan, Horasan ve havalisinde Ehl-i sünnet itikadının yayılması için çalıştı. Memleketinde medfun bulunan kıymetli şahsiyetlerin ve Belh’de medfun Eshab-ı kiramdan Ukaşe bin Muhsan’ın (radıyallahü anh) kabrini muhteşem bir şekilde imar ve tezyin ettirdi. Hace Ebu Nasr Parisa hazretlerinin de kabrini yaptırdı. Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:34 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||
|
|
|
|
#7 (permalink) | |||||||||||
|
ABDULLAH REFET BEY;
On sekizinci yüzyıl Osmanlı şair ve hattatlarından. İsmi, Abdullah Refet olup, babası Rami Mehmed Paşadır. İstanbul’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1774 (H. 1157) tarihinde hac dönüşü Vadi-i Fatıma denilen yerde vefat etti. Abdullah Refet Bey, küçük yaşta ilim tahsiline başlayıp, Osmanlı terbiyesi ile büyüdü. Önce Çinicizade Abdurrahman Efendiden sülüs ve nesih yazıyı öğrendi. Sonra zamanının en değerli hattatlarından Mehmed Rasim Efendiden hüsn-i hattın (güzel yazının) inceliklerini tahsil ederek icazetname aldı. Kırma ta’lik, divani ve siyakat yazılarında eşsiz hüner sahibi oldu. Nevşehirli İbrahim Paşanın oğlu Mehmed Paşanın Divan Efendiliğinde, Divan-ı hümayun kaleminde bulundu. Yeniçeri katibi oldu. Sürre eminliği, her sene Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevverede oturan seyyidlere, şeriflere ve ileri gelenlere dağıtılmak üzere Osmanlı padişahları tarafından gönderilen para ve hediyelerin dağıtılma vazifesiyle hacca gitti. Emanetlerin yerine ulaşmasını sağladı. Dönüşünde yolda vefat etti. ABDULLAH ZÜHDİ; Gazeteci, yazar. 1869’da İstanbul’da doğdu. 1890’da İstanbul’da Galatasaray Sultanisini bitirdi. Saadet Gazetesinde yazılar yazdı. Tarik, Tercüman-ı Hakikat, İkdam ve Sabah gazetelerinde çalıştı ve yazıları yayınlandı. Maarif Nezaretinde vazife aldı. 1897 Türk-Yunan Savaşında Dömeke’ye doğru yürüyen Türk ordusu içinde gazete muhabirliği yaptı. 1908’den sonra Yeni Gazeteyi çıkardı. Ali Kemal’den sonra Sabah’ın baş muharrirliğini yaptı. 1920’de Matbuat Umum Müdürü oldu. Ömrünün sonuna doğru, Bab-ı Ali ile bütün münasebetlerini keserek antikacılıkla uğraştı. 1925’te İstanbul’da öldü. Abdullah Zühdi, eserlerindeki kahramanlığı, işlediği konular, dil ve üslubu, anlatım tekniği ve anlattığı muhitler açılarından zaman zaman Tanzimat yazarlarına benzemekte, zaman zaman da Servet-i Fünun topluluğunun realizmi edebi dava yapan bir mensubuymuş gibi davranmaktadır. Servet-i Fünunun dışında kalan edebiyatçılarla (Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi, Vecihi gibi) ortak yanları vardır ve çok yönlü bir edib ve gazetecimizdir. Eserleri: Güller, Dikenler (roman, 1896), Rehgüzar-ı Matbuatta (hikaye, 1896), Şanlı Asker (roman, 1897), Bir Gece (roman, 1898), Bahr-i Müncemid-i Cenubide (roman, 1904) adlı eserleri dışında kalan beş telif ve değişik dillerden tercüme on yedi eseri daha bulunmaktadır. ABDULLAH ZÜHDİ EFENDİ; Osmanlıların son devrinde yetişen meşhur hattatlardan. İsmi, Abdullah Zühdi’dir. Babası, 1835 (H. 1251) senesinde Şam’dan Kütahya’ya gelen Temim-i Dari sülalesinden Nabluslu Abdülkadir Efendidir. Bu sebeple yazılarının altına;" Abdullah Zühdi min Sülaleti Temim-i Dari" yazardı. Şam’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1878 (H. 1296) tarihinde Mısır’da vefat etti. Kurafe Kabristanında İmam-ı Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) kabri civarına defnedildi. Abdullah Zühdi Efendi, Kütahya’dan İstanbul’a geldikten sonra önce Eyyub Türbedarı Reşid Efendiden, sonra zamanının büyük hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendiden sülüs ve nesih öğrendi. Nuruosmaniye Mektebine ve Mühendishane-i Berr-i Hümayuna yazı muallimi tayin edildi. Sultan Abdülmecid Han zamanında Hicaz’da yeniden tamir edilen Harem-i şerifin kitabelerini yazmak için 1858 tarihinde hattatlar arasında açılan müsabakada, kendisi de hattat olan Sultan Abdülmecid Han yazıları gözden geçirirken Abdullah Zühdi Efendinin hattına hayran kaldı ve saraya davet ederek; “Allahü teala feyzini müzdad etsin. Sana kayd-ı hayat şartı ile yedi bin beş yüz kuruş maaş tahsis ettim ve seni Harem-i şerifin yazılarını yazmaya memur ettim.” buyurdu ve Mecidi nişanı ile taltif etti. Bu muvaffakiyet ve padişahın fevkalade alakası henüz pek genç olan Abdullah Zühdi Efendinin en meşhur hattatlar arasına girmesine sebeb oldu. Abdullah Zühdi Efendi bu şerefli vazifeyle Hicaz’a gitti. Sultan Abdülmecid Hanın vefatına kadar Medine-i münevverede kalarak Mescid-i Nebevi’nin tamir edilen kısımlarını güzel yazılarıyla süsledi. Abdullah Zühdi Efendi daha sonraları İstanbul’a döndü. Oradan Mısır’a gitti. Hidiv İsmail Paşa ile tanıştı. Paşa, kendisine çok itibar etti. “Mısır Hattatı” ünvanı ile vazife verdi. Mısır’da cami ve resmi dairelerin kitabelerini yazdı. Mekteplerde hat hocalığı yaptı. Celi ve sülüs tarzında pek çok eserler bıraktı. Mısır’da yetişmiş hattatlardan pek çoğu Abdullah Zühdi Efendinin talebesidir. Devrin vezirlerinden İbn-ül-Emin Hasib Paşaya bir tek mushaf-ı şerif yazmıştır. Paşa’nın terikesinde (mirasında) bu mushaf-ı şerifin 300 altına satıldığı rivayet edilmektedir. ABDULLAH-I DEHLEVİ; Hindistan'da yetişen alimlerin ve evliyanın büyüklerinden. İnsanlara hak yolu anlatan ve kendilerine "Silsile-i aliyye" adı verilen büyük alim ve velilerin yirmi sekizincisidir. Peygamber efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Gulam-ı Ali diye bilinir. Babasının ismi Abdüllatif'tir. 1745 (H. 1158)te Hindistan'ın Pencap eyaletinin Bitale kasabasında doğdu. 1824 (H. 1240) senesinde Delhi'de vefat etti. Babası Abdüllatif Efendi, rüyasında hazret-i Ali'yi görerek onun emri ile adını Ali koydu. Annesi ise Abdülkadir-i Geylani'yi gördüğünden dolayı Abdülkadir koydu. Fakat kendisine rüyasında Peygamber efendimizin Abdullah diye hitab etmesi üzerine Abdullah diye meşhur oldu. Küçük yaşta dini ilimleri öğrenmeye başladı. On üç yaşına geldiğinde, babası onu Delhi'ye götürüp Nasırüddin Kadiri hazretlerinden ilim öğrenmesi için çalıştı. Ancak o sırada Nasirüddin Kadiri vefat ettiği için görüşmek mümkün olmadı. Delhi'de Abdülaziz Dehlevi, Hace Zübeyr gibi bir çok alimden tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerini öğrenip, yüksek derecelere ulaştı. Yirmi iki yaşına geldiği zaman, zamanın en büyük alim ve velisi Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini tanıdı. Kendisine talebe olmak istediğini bildirince; "Oğlum seni kabul ettim. Yalnız bizim yolumuz tuzsuz taş yalamak gibidir. Siz daha çok zevk verecek başka bir yola başvurunuz." dedi. Abdullah-ı Dehlevi; "Ben de tuzsuz taş yalamayı çok seviyorum." diye cevab verdi. Bunun üzerine Mazhar-ı Can-ı Canan onu kabul etti ve Nakşibendiyye yolunun edeplerini öğreterek tasavvufda kemale ulaştırdı. İlim ve tasavvufta yüksek derecelere ulaşınca Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri ona mutlak icazet (diploma) verdi ve talebe yetiştirmekle vazifelendirdi. Abdullah-ı Dehlevi, hocasının vefatından sonra talebe yetiştirmeye başladı. Alim ve salihlerden yüzlerce kimse gelip onun ilim meclisiyle ve sohbetiyle şereflendi. Bunların en başta geleni Bağdat'tan gelen Mevlana Halid hazretleridir. Abdullah-ı Dehlevi hazretlerinin cömertliği dillere destandı. Talebelerinin bütün ihtiyaçlarını kendisi karşılardı. Hayası o kadar çoktu ki, insanlarla göz göze gelmemeye çalışırdı. Merhamet sahibi olup, kendine kötülük yapanlara bile dua ederdi. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli olur korkusuyla mübahların (izin verilenlerin) fazlasını terk eder, dünyaya meyl etmezdi. Sabah namazından ikindiye kadar tefsir, fıkıh ve hadis ilimlerini, ikindiden sonra, tasavvuftan Mektubat-ı Rabbani, Avarif-ül-Mearif, Risale-i Kuşeyriyye gibi eserleri okutur ve açıklardı. Pekçok kerametleri görülmüş olan Abdullah-ı Dehlevi hazretlerinin duası bereketiyle pekçok kimse muradına arzusuna kavuşur, hastalıklardan şifa bulurdu. Dillerde dolaşanlar toplansa ciltler doldurur. En meşhurlarından birkaçı şunlardır: Talebelerinden Mevlevi Kerametullah, zatülcenb hastalığına yakalanmıştı. Abdullah-ı Dehlevi elini hastanın üzerine temas ettirdi ve hastalık, Allahü tealanın izniyle hemen geçti. Bir gün Delhi'de, kıtlık, kuraklık oldu. Abdullah-ı Dehlevi hazretleri mescidin avlusuna çıkıp, kızgın güneşin altında oturdu ve ; "Ya Rabbi, Rahmetini istiyoruz. Yağmur yağdırman için yalvarıyoruz" diye dua etti. Bir saat sonra yağmur yağdı. Abdullah-ı Dehlevi hazretleri binlerce alim ve evliya yetiştirdi. Bunların en meşhurları; Mevlana Halid-i Bağdadi, Ebu Sa'id Faruki, Mevlana Beşaretullah gibi zatlardır. Allahü tealanın azabından çok korkardı. Buyururdu ki: "Bir kere Cehennem azabı korkusu beni kapladı. Günlerce ağladım. O günlerde Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyada gördüm. Buyurdu ki: "Sen bizi seviyorsun. Bizi seven Cehennem'e girmez." Basur hastalığından 82 yaşında vefat etti. Vefatı esnasında, cenazesi taşınırken, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin aşağıdaki beyitlerinin okunmasını vasiyet etti: Huzuruna müflis olarak geldim. Yüz güzelliğinden bir şey isterim. Şu boş zembilime elini uzat, O mübarek eline güvenirim. Kerimin önüne azıksız geldim, Ne iyiliğim var ne doğru kalbim. Bundan daha çirkin, bir şey olur mu? Azık götürürsün, o ise kerim. Abdullah-ı Dehlevi buyurdular ki: "Dünya sevgisi, bütün kötülüklerin, günahların başıdır. Günahların başı da küfürdür." "Nefsinin arzularına tabi olan, Allahü tealaya nasıl kul olur? Ey insan! Kime tabi isen onun kulu olursun." Eserleri: Makamat-ı Mazhariyye: Üstadı Mazhar-ı Can-ı Canan'ı anlatan en güzel eserdir. Mekatib-i Şerife: Çeşitli yerlere yazdıkları mektupları ihtiva eder. Dürr-ül-Mearif: Sohbetlerini ihtiva eder. Her üçü de İstanbul'da İhlas Vakfı tarafından neşredilmiştir. ABDULLAH-I ENSARİ; Tefsir, hadis, fıkıh alimlerinden ve evliyanın büyüklerinden. İsmi Abdullah, babasının ismi Ebu Mansur Muhammed bin Ali el-Ensari el-Hirevi, künyesi Ebu İsmail'dir. Eshab-ı kiramdan Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari'nin soyundandır. 1006 (H. 396) senesinde Herat'ta doğdu, 1088 (H. 481)de orada vefat etti. Dört yaşındayken ilim öğrenmeye başladı. Dokuz yaşından itibaren Kadı Ebü'l-Mansur ve Caruzi'nin derslerine devam etti. Zamanının diğer alimlerinden çeşitli ilimleri tahsil etti. Gece-gündüz ilim tahsiliyle uğraştı. Geceleri kandil ışığında hadis-i şerif yazardı. Hadis-i şerif toplamak için çeşitli şehirlere gitti. Üç yüz hadis aliminden hadis dinledi. 300.000 hadis-i şerifi ezbere bilirdi. Hace Yahya İmari'den tefsir okudu. Ebü'l-Hasan Harkani'nin sohbetlerinde bulundu ve tasavvufta yetişti. Şeyhülislam idi. Büyük alim ve veli olup, pekçok kerametleri görüldü. Vaz ve derslerinde Ehl-i sünneti müdafaa eder, mezhepsizlik ve bid'atlerin kötülüğünü anlatırdı. Allahü tealanın rızasına kavuşturan yolda yürümek isteyenlerin evliyaya ve hakiki din alimlerine çok bağlı olmasını isterdi. O büyüklere dil uzatanların zavallılıklarını her defasında ifade eder ve; "Ya Rabbi! Her kimi felakete düşürmek istersen onu İslam alimleri üzerine atarsın. Ya Rabbi! Dostlarını öyle yaptın ki, onları tanıyan sana kavuşuyor ve sana kavuşamayan onları tanımıyor." buyururdu. Kendisinden Ebü'l-Vakt Abdülevvel, Ebü'l - Feth Nasr bin Seyyar gibi alimler ilim öğrendi. Abdullah-ı Ensari'nin güzel sözlerinden bazıları şunlardır: "Malı seviyorsan yerinde kullan ki, sana sonsuz arkadaş olsun. Sevmiyorsan ye de yok olsun." "Sabır; nefsi istenilmeyen bir şeyden, dili şikayetten alıkoymaktır. Sabır üç derecedir: Birincisi, Allahü tealanın nimetlerini ve azabını düşünerek günah işlemekten kaçınmaktır. İkincisi ibadete ihlas ile ve şartlarını yerine getirerek devam etmeye sabretmektir. Üçüncüsü de belalara sabretmektir." Eserleri: Menazil-üs-Sairin (Tasavvufa dairdir), Şems-ül-Mecalis, Envar-üt-Tahkik, Tefsir-ül-Kur'an, Hulasa fi Şerh-i Hadis, Şerh-ut-Tearrüf li-Mezhebi Ehl-it-Tasavvuf, Menakıb-ı İmam-ı Ahmed bin Hanbel, Tabakat-üs-Sufiyye. Molla Cami bu son eserden istifade ederek Nefahat-ül-Üns kitabını yazmıştır. ABDULLAH-I İLAHİ; Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi Abdullah'tır. Molla İlahi, Şeyh-i Simavi olarak da bilinir. O zamanki Germiyan vilayetinin (Kütahya'nın), Simav kasabasında doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1490 (H. 896) senesinde Rumeli Vardar Yenicesi'nde vefat etti. Kabri oradadır. İlk öğrenimini doğum yerinde yapan Abdullah-ı İlahi daha sonra İstanbul'a giderek Zeyrek Medresesine girdi. Zamanın en meşhur alimlerinin derslerinde bulundu. Hocası Alaüddin Ali Tusi ile birlikte İran'a gitti. Kirman'da hocasının ve diğer alimlerin derslerine devam etti. Daha sonra Semerkand'a gidip devrin en meşhur velisi, Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerine talebe olup, onun sohbetlerinde bulundu ve tasavvufta yetişti. İcazet (diploma) aldıktan sonra hocasının işaretiyle Buhara'ya gitti. Şah-ı Nakşibend hazretlerinin kabrini ziyaret edip, burada bir yıl kaldı. İbadetle meşgul oldu. Sonra Semerkand'a dönüp hocasının sohbetlerine devam etti. Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri onu Anadolu'ya gitmek üzere vazifelendirdi. Yolda zamanın evliyasından Molla Abdurrahman Cami ile görüştü. Sonra memleketi olan Simav'a yerleşerek bir dergah kurdu. İnsanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlattı. Etrafına pekçok alim ve talebe topladı. Şöhreti kısa zamanda etrafa yayıldı. Osmanlı veziri ve kazasker Manisalı Çelebi Muhyiddin Efendinin ısrarı üzerine İstanbul'a gitti. Zeyrek Camiinin medresesine yerleşti. İstanbul’daki evliyanın büyüklerinden Şeyh Vefa ile görüştü. Bir müddet Zeyrek Camii Medresesinde ilim öğrettikten sonra Evrenoszade Ahmed Beyin isteği üzerine, yerine talebesi Seyyid Ahmed Buhari'yi bırakarak Vardar Yenicesi'ne gitti. Ömrünün sonuna kadar burada kalıp, insanlara İslam ahlakını öğretmekle meşgul oldu. Emir Ahmed Buhari, Müslihiddin Tavil ve Abid Çelebi gibi büyük alimler yetiştiren Abdullah-ı İlahi, ilim ve ahlakta yüksek bir zat idi. Herkesin gönlünü alırdı. Sohbette bulunanlardan birinin bir sıkıntısı olsa onun halini bilirdi. Alçak gönüllü idi. Küçük-büyük, fakir-zengin, yanına kim gelse ayağa kalkardı. Eserleri: Abdullah-ı İlahi'nin en meşhur eserleri şunlardır: 1) Keşf-ül-Varidat li Talib-il Kemalat ve Gayet-id-Derecat, 2) Meslek-üt-Talibin vel-Vasilin (Tasavvufi bir eser olup, Türkçe yazılmıştır.), 3) Zad-ül-Müştakin (Tasavvuf ıstılahlarıyla ilgili bir eserdir.), 4) Esrarname, 5) Risale-i Vücud (Vahdet-i vücud mevzuu ile ilgilidir, Arapçadır.), 6) Risale-i Ehadiyye, 7) Menazil-ül-Kulub. Ayrıca, Kenz-ül-Esrar, Necat-ül-Ervah, Risale-i Molla İlahi veya Risale-i Es'ile ve Ecvibe ve Mi'raciyye adlı eserler de Molla İlahi'ye nisbet edilmektedir. ABDURRAHMAN - I; Endülüs Emevi Devletinin kurucusu. 731 (H.113)de Şam’da doğdu. Emevi halifelerinden, Hişam’ın torunudur. Emeviler yıkılıp, idare Abbasilere geçince kaçarak beş sene kendisini gizledi. Bu süre zarfında Filistin, Mısır ve Afrika’da kendisine taraftar bulmaya çalıştı. Sonra Mısır yoluyla Fas’a ve oradan Endülüs’e geçti. Burada Berberi Zenata kabilesi ile Yemen’den gelip yerleşen kabileleri etrafında topladı. 756 senesinde Endülüs Valisi Yusuf el-Fihri’yi yenerek idaresine son verdi. Kurtuba’yı merkez yapıp orada yerleşti. Emir ünvanını alarak istiklalini ilan etti. Memlekette asayiş ve güveni yerleştirdi. Tarım ve sanayii geliştirdi. Ticaret filosu kurarak İstanbul’a kadar ticari münasebetler kurdu. Camiler, yollar ve surlar yaptırdı. Bu gelişmelerle beraber içte ve dışta bir çok ayaklanmalar oldu. İlk defa Fihriler ayaklandı. Fihrilerle yaptığı El-Musara Savaşında galib geldi. Bu sırada Abbasi halifesi Mansur, Abdurrahman-I’in üzerine bir ordu gönderdi. Abdurrahman-I, bu orduyu da yendi. 769 senesinde büyük bir Berberi ayaklanmasını bastırdı ve Endülüs’te iç huzuru sağladı. 777’de Frank İmparatoru Charlemagne, Pirene Dağlarını aşarak Endülüs üzerine sefere çıktı. Ancak ülkesinde karışıklıklar yüzünden bir netice elde edemeden geri döndü. Abdurrahman-I, Frankların bu hareketi üzerine 783’te onların müttefiki olan Saragossa Hakimi Hüseyin bin Yahya’yı cezalandırmak için sefere çıktı ve kendisini yakalatarak şiddetle cezalandırdı. Abdurrahman-I’i en çok meşgul eden isyan; Şakya el-Berberi’nin Endülüs’te Fatımilerin desteğinde şii bir devlet kurmak maksadıyla yaptığı ayaklanmadır. Bu ayaklanma on sene süren bir mücadeleden sonra bastırıldı. Emir Abdurrahman’ın kurduğu devlet, zamanla önemli büyük bir kültür, medeniyet ve ilim merkezi oldu. Avrupa’nın aydınlanması, fen ve teknolojide ilerlemesi, buradan aldığı kültür ve ilim sayesinde gerçekleşti. İslam dini İspanya’dan Avrupa’ya yayıldı. Yumuşak huylu ve sabırlıydı. İlmi çok, fikrinde isabetli ve çabuk kavrayışlıydı. Çok temkinli olup, hareketlerinde seri ve kararlarını uygulamakta sertti. İşlerinde istişare eder, başkasına bırakmazdı. Rahatına düşkün değildi. Cesur ve atılgandı. Fakat ferdi, taşkın hareketlerden uzaktı. Edebiyata meraklı olup, kuvvetli bir şair ve hatipti. Cömert, tatlı dilli ve güler yüzlüydü. Beyaz elbise giymeyi ve başına sarık sarmayı severdi. Cenaze namazlarında bulunur, Cuma ve bayram namazlarında hutbe okurdu. Hastaları ziyaret eder, halkın arasına sık sık çıkarak onlarla görüşüp sohbet eder, dertlerini dinlerdi. İslamiyete tam uyar, haramlardan, dinin yasakladığı şeylerden son derece sakınırdı. ABDURRAHMAN - II; Endülüs Emevi Devletinin dördüncü sultanı. 792 (H.176) senesinde Tuleytula’da doğdu. Babası Birinci Hakem’in vefatı üzerine 23 Mayıs 822 tarihinde otuz yaşında tahta çıktı. İlk olarak iç isyanları ve karışıklıkları bastırdı. Sonra fetih ve gaza hareketlerine girişen Sultan Abdurrahman, ilk altı sene İspanyollara karşı, Kuzey Endülüs bölgelerine sefer yaptı. Frank topraklarında ilerliyerek, Narbon’a kadar fethetti. 826 senesinde yerli Berberiler ve gayri müslimler tarafından Takoronna şehrinde Tusil isminde bir Berberinin liderliğinde yapılan isyanı; Ganim komutasında gönderdiği bir ordu vasıtasıyla bastırdı. 844 senesinde Endülüs sahillerine saldıran Normanları büyük bir bozguna uğrattı. 848'de Mayorka Adasında oturan halkın çıkardığı isyanı bastırmak üzere üç yüz gemilik bir filo gönderdi. İsyan, ada fethedilerek bastırıldı. Böylece memleket sükun ve huzura kavuşturuldu. Kaleleri tekrar tamir ve inşa ettirdi. Bir tersane yaptırarak denizciliği geliştirdi. Sultan Abdurrahman, otuz senelik iktidarı boyunca, memleketi adaletle yönetti. Müslümanlar ve gayri müslimler rahat içinde yaşadılar. Memleket imar edildi. Şehirlere su getirildi. Bilhassa adliye, vezirlik, hazine, maliye ile ilgili hizmetlere tayin olunacak kimselerin tesbitinde çok hassas davranırdı. Kadıların, alim, faziletli, dinin emirlerine uyan ve adaletli olanlarını tayin ederdi. Kendisi mührüne şu yazıları yazdırmıştı: “Allahü tealaya kulluk eden ve O’nun hükümlerine razı olan, devletini halkı için yöneten hükümdarın mührü.” Sultan Abdurrahman, 851 (H.237) senesinde Kurtuba’da vefat etti. Vefatından sonra daha önce veliahd tayin ettiği oğlu Muhammed tahta geçti. ABDURRAHMAN - III; Endülüs Emevi Devletinin en büyük hükümdarı ve ilk halifesi. 891 (H. 278) yılı Ramazan ayında Kurtuba’da doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Dedesi Abdullah bin Muhammed onu yanına alarak sarayda terbiye edip büyüttü. Üçüncü Abdurrahman zeki, cesur, kültürlü, cömert, hoş görülü ve sağlam bir iradeye sahib olarak yetişti. Üçüncü Abdurrahman tahta çıktıktan sonra, yarı bağımsız durumda olan prenslikleri ortadan kaldırdı. Başta Hafsoğulları ayaklanması olmak üzere, çıkan bütün isyanları bastırdı. Merkezi idareyi kuvvetlendirdi. Devletin posta, ordu, emniyet ve maliye gibi teşkilatını yeniden ele alıp, düzenledi. İnsanların her bakımdan rahat ve huzur içinde yaşamaları için gayret sarf etti. Üçüncü Abdurrahman, içteki birliği sağladıktan sonra, her yıl sınırlarındaki hıristiyan krallıkların politik tutumlarını dikkatle takibe başladı. Devleti için en büyük tehlike kaynağı Leon Krallığı idi. İkinci Ordono’nun 913 yılında Müslüman topraklarına karşı hücumu ve Talevera’yı alarak halkını kılıçtan geçirmesi, büyük üzüntüye sebeb oldu. Bu olay üzerine Sultan, Ahmed bin Muhammed kumandasında kuvvetli bir orduyu Leon topraklarına gönderdi. Bu ordu Leon Krallığı topraklarına şiddetli baskınlar düzenledikten sonra geri döndü. 920’de bizzat sefere çıkan Abdurrahman, Osma ve San Esteban de Gormaz kalelerini ele geçirdi ve ardından birleşik Leon ve Navarra ordularını büyük bir bozguna uğratdı. 924 yılında Navarra’ya bir sefer daha düzenleyerek Pamplona’ya girdi. Bu olayı takib eden yedi yıl süresince Leon Kralı İkinci Ramiro’nun tahta çıkışına kadar Üçüncü Abdurrahman, topraklarında hiç bir saldırıya maruz kalmadı. Öte yandan İspanya’da gizlice çalışmalarına rağmen kendilerine oldukça büyük sayıda tarafdar toplayan şii-Fatımiler, geniş bir propagandaya girişmişlerdi. Bunlar hemen hemen Sultan’ın aile çevresine kadar etki etmeye başlamışlardı. Fatımilerin bu faaliyetleri üzerine Kurtuba’da sünni Müslümanların reisi durumundaki Üçüncü Abdurrahman, bunların Kuzey Afrika’daki hakimiyetlerine son vermek gayesiyle harekete geçti. Güçlü donanmasını göndermek suretiyle Fatımilerin önemli sahil şehirlerini bombardıman ettiren Sultan, ayrıca yöredeki sünni aşiret ve boyları destekleyerek bir dizi ayaklanma başlattı. 931 yılında Cauta şehrini Fatimilere karşı üs olarak kullanmak gayesiyle tahkim ettirdi. Üçüncü Abdurrahman, 928 yılında Halife, Emiri’l-mü’minin ve En-Nasır Lidinillah (Allah’ın dinine yardım eden) ünvanlarını aldı. Halife Abdurrahman en-Nasır gücünün ve şöhretinin zirvesindeyken 15 Ekim 961 (2 Ramazan 350)de Kurtuba’da vefat etti. Tahta geçtiği andan, ölümüne kadar yaklaşık yarım asırlık devrede büyük bir devlet meydana getirmeye çalıştı ve bunda başarılı oldu. Kurtuba’da bütün iç savaşlara, Arap kabilelerinin rekabetine ve birbiriyle devamlı sürtüşen etnik gruplara rağmen haleflerine zengin ve huzurlu bir ülke bıraktı. Sadakatsizlik gösterenleri silah kuvvetiyle yola getirdi. Fatimi tehlikesini soğukkanlılıkla ve usta bir siyasetle bertaraf etmeyi bildi. Kurtuba bir ilim ve kültür merkezi haline geldi. Üçüncü Abdurrahman hırslı, azimli, çevresiyle istişare eder, özellikle edebiyatçı ve hukukçulara değer verirdi. Dini vecibelerini eksiksiz yerine getirirdi. Alimlere ve ilim ehline büyük yardım ve ihsanlarda bulunmayı adet haline getirmişti. Ayrıca başta Kurtuba olmak üzere ülkenin her tarafını cami, mescid, medrese, han, hamam ve çeşme gibi eserlerle süslemişti. ABDURRAHMAN ARVASİ; Doğu Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) soyundan olup, seyyiddir. Seyyid Abdullah'ın oğludur. Van'ın Müküs (Bahçesaray) kazasına bağlı Arvas köyündendir. On sekizinci (hicri on üçüncü) asırda yaşamıştır. Kabri Hoşab (Güzelsu)dadır. Babası, henüz o doğmadan vefat etmiş olan Abdurrahman Arvasi'nin yetişmesine annesi çok ihtimam gösterdi. Küçük yaşından itibaren ilim tahsiline başladı. Yedi-sekiz yaşlarına geldiği zaman Arabi ilimlerde geniş bilgi sahibi oldu. Biraz büyüyünce, babasının talebeleri kendisini babası yerine koyup ondan okudular. Din ve fen ilimlerinde daha yüksek derecelere ulaştı. Ömrünü ilim ve tasavvufun yayılması için harcayan Abdurrahman Arvasi "Alim-i Arvasi", "Havas ve Avamın Mürşidi" yahud "Kutb-i Arvasi" diye meşhur oldu. Bir medrese ve bir dergahı Arvas'ta, bir medrese ve bir dergahı Hoşab'da olmak üzere iki medrese ve iki dergahı vardı. İstanbul, Mısır, Irak, Hicaz ve diğer yerlerde çözülemeyen meseleler onda hallolurdu. Abdurrahman Arvasi, Sultan İkinci Mahmud Han-ı Adli'nin iltifat ve ihsanlarına kavuştu. Kadiri ve Çeşti yollarında talebe yetiştirir, binlerce halk aşığı sohbetine gelir istifade ederlerdi. Nasihat ve irşad için uzak memleketlere mektuplar gönderirdi. Pekçok kerametleri görülmüştü. Bir gün hanımı, Seyyid Abdurrahman Arvasi hazretlerine; "Efendim, gelenimiz, gidenimiz çok. Beylerin, paşaların, havassın ve avamın hanımları da geliyorlar. Büyük bir kapıya geldiklerini bildiklerinden, çeşitli elbiseler ve kıymetli entariler giyiyorlar. Benim üstümde ise sadece bu entari durur. Mümkünse bir entari daha yaptırsanız da arada bir onu giysem." dedi. Seyyid Abdurrahman Arvasi; "Sen git mutfağında teknedeki hamurla meşgul ol." buyurdu. Tekneyi hamurla değil altınla dolu buldu. Koşup efendisine geldi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da; "Beni affet, bundan sonra senden bir şey istemeyeceğim." deyip özür diliyordu. Seyyid Molla Abdullah, Hacülharemeyn, Seyyid Molla Lütfullah, Seyyid Molla Efendi, Seyyid Molla Muhammedzade, Seyyid Molla Ubeyd, Seyyid Molla Abdülhamid, Seyyid Şeyh Muhammed, Seyyid Tahir, neslini devam ettiren oğullarıdır. ABDURRAHMAN BİN AVF; Eshab-ı kiramın büyüklerinden. Cennet'le müjdelenen on kişiden ve ilk Müslüman olan sekiz kişiden biri. Babasının ismi, Avf bin Abd-i Avf, annesinin ismi Şifa binti Avf'tır. Soyu, dedelerinden Kilab bin Mürre'de Resulullah efendimizle birleşmektedir. Müslüman olmadan önce ismi Abd-i Amr, Abdülkabe veya Abdülharis idi. Müslüman olduğu zaman Peygamber efendimiz tarafından Abdurrahman olarak değiştirildi. Fil Vak'asından on yıl sonra 580 senesinde Mekke'de doğdu, 651 (H. 31)'de Medine-i münevverede vefat etti. Hazret-i Ebu Bekr'in teşvikiyle Müslüman olan Abdurrahman bin Avf, Müslüman olmadan önce ticaretle meşgul olurdu. Müslüman olduktan sonra müşriklerin (puta tapanların) çeşitli zulüm ve işkencelerine maruz kaldı. İlk defa Habeşistan'a, sonra da Medine-i münevvereye hicret etti. Peygamber efendimizin bütün gazalarında bulundu. Uhud Muharebesinde 20 yerinden yaralandı. Bu yaralarından birisi sebebiyle ayağı topal kaldı. Ayrıca 12 dişi kırıldı. Peygamber efendimiz onu Medine'de Sa'd bin Rebi ile kardeş yaptı. Sa'd bin Rebi ona malının yarısını teklif etti ise de, bu teklifi kabul etmedi. Medine'nin Kaynuka Çarşısında ticaret yaparak kısa zamanda çok zengin oldu. "Taşa uzansam, o taşın altında ya altına veya gümüşe rastladığımı görürüm." buyururdu. Abdurrahman bin Avf, Resulullah'ın sağlığında Allah yolunda çok mal harcadı. Uhud Savaşı esirlerinden 31 tanesinin fidyelerini ödeyerek azad ettirdi. Muhtaçlara 40 bin dirhem altın ve Tebük Seferi için 500 at ve 500 yüklü deve verdi. Tebük Gazasından dönüşte Resulullah efendimiz bir yere gitmişlerdi. O sırada Eshab-ı kiram sabah namazı geçiyor diye Abdurrahman bin Avf'ı imamete geçirdiler. Peygamber efendimiz gittikleri yerden dönerek ikinci rek'atte ona uydular ve namazdan sonra; "Bir peygamber salih bir kimsenin arkasında namaz kılmadıkça ruhu kabz olunmaz." buyurarak, Abdurrahman bin Avf'ın kıymetini ifade ettiler. Dumet-ul Cendel'e giden orduya, Resulullah'ın emriyle kumandanlık yaptı. Resulullah'ın vefatından sonra Eshab-ı kiramın (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) müşküllerini hallederdi. Hazret-i Ebu Bekr ve hazret-i Ömer zamanlarında şura (danışma) üyesiydi. Ticareti de elden bırakmazdı. Hazret-i Ömer vefat ederken halifeliğe aday gösterdiği 6 kişiden biriydi. Bu adaylar arasında kendi hakkından feragat ederek (vaz geçerek) hakem oldu. Hazret-i Osman halife seçildi ve ilk önce kendisi biat etti. Hazret-i Osman zamanında sakin bir hayat yaşayan Abdurrahman bin Avf 651 (H. 31)de 75 yaşındayken vefat etti. Cenaze namazını halife hazret-i Osman kıldırdı. Cennet-ül-Baki Kabristanına defnedildi. Çok cömert ve hayırsever bir zat olan Abdurrahman bin Avf, Peygamber efendimizin zamanında üç defa malının yarısını Allah yolunda verdi. Birinci defasında dört bin, ikinci defasında kırk bin dirhem ve üçüncü defasında kırk bin altın tasaddukta bulundu. İri yapılı, beyaz tenli, güzel yüzlü olup, sevimli idi. Her halinde ve işinde Resulullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) bağlı olan Abdurrahman bin Avf radıyallahü anh, Resulullah'ın feyz ve ilminden çok istifade etmiş, fazilet ve kemalat itibariyle yüksek dereceye kavuşmuştu. Allah korkusu, Resulullah sevgisi, doğruluk, iffet ve şefkatle doluydu. Dünya malına ve servetine hiç değer vermezdi. 65 hadis-i şerif rivayet etmiştir. Bazı büyük sahabiler kendisinden hadis-i şerif rivayetinde bulunmuşlardır. Cennet'le müjdelenenlerdendi. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem onun hakkında; "Göktekiler ve yerdekiler katında sen eminsin." buyurdu. Resulullah'tan bizzat rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları: Dikkat edin, Cennet için hazırlanan yok mudur? Kabe'nin Rabbine yemin olsun ki, Cennet'te tehlike diye bir şey yoktur. Cennet parlayan bir nur, etrafa yayılan bir kokudur. Binaları kuvvetlidir. Irmakları devamlı akar, bol ve kemale ermiş meyve yeridir. Orada huriler vardır. Cennet'te üzüntü ve keder yoktur. Nimetleri devamlıdır. Eshab-ı kiram; "Biz O'na hazırlanmışız." dediler. Bunun üzerine Resul-i ekrem: "İnşaallah deyiniz." buyurdu ve cihadı anlattı. Bir yerde veba hastalığının çıktığını duyduğunuz vakit oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba görüldüğü vakit kaçarcasına oradan uzaklaşmayınız. Serveti çoğaltanlar helak oldu. Ancak Allah'ın fakir kullarına verip, bu servet ile hayırlı amel işleyenler müstesna. Ne yazık ki bu gibiler de azdır. ABDURRAHMAN BİN MEHDİ; Basra’da yetişen büyük hadis ve fıkıh alimi. Tebe-üt-Tabiinin büyüklerindendir. İsmi, Abdurrahman bin Mehdi bin Hassan el-Basri el-Anberi’dir. Künyesi Ebu Said’dir. İnci ticaretiyle meşgul olduğu için El-Lü’lüi nisbesiyle bilinir. 752 (H.135) senesinde Basra’da doğdu. 813 (H.198) senesinde Basra’da vefat etti. Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Abdurrahman bin Mehdi, Kur’an-ı kerimi ezberledi. Kıraat yani Kur’an-ı kerimi okuma ilmini öğrendikten sonra devrin tanınmış alimlerinin ilim meclislerine devam etti. On beş yaşından itibaren hadis öğrenmeye başladı. Şu’be, Malik bin Enes, Süfyan bin Uyeyne, Süfyan es-Sevri, Eymen bin Nabil, Cezir bin Hazım, İkrime bin Ammar, Mehdi bin Meymun gibi zatlardan hadis-i şerif dinledi ve rivayet etti. Hadis ilminde hafız derecesine ulaşıp yüz bin hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezberledi. Bu alimlerden fıkıh ilmi de öğrenip kendini yetiştirdi. Fıkıh ilminde imam sayılabilecek dereceye yükseldi. Onun zamanında Basra’da kadılık ünvanına ondan daha layık birinin bulunamaması, onun fıkıh ilmindeki derecesini göstermektedir. Hadis ve fıkıh ilminde yüksek derece sahibi olan Abdurrahman bin Mehdi, ilim öğretip pekçok alim yetiştirdi. Ahmed bin Hanbel, Yahya bin Main, İshak bin Raheveyh ve Abdullah bin Mübarek gibi zatlar ondan ilim öğrendiler ve hadis-i şerif rivayet ettiler. 796 senesinden itibaren Bağdat’a yerleşti. Orada ilim öğretmekle ve hadis-i şerif rivayetiyle meşgul oldu. Basra muhaddislerinin ilmini, rivayet yollarını, şeyhlerin ve ravilerin hallerini iyi bilen hadis hafızı olarak tanındı. Bundan dolayı onun şöhreti her tarafa yayıldı. Onun Bağdat’taki ilim meclisleri büyük rağbet gördü. İmam-ı Malik’in fıkıh metodunun Basra ve yöresine yayılmasında önemli rol oynadı. Mu’tezile ve Cehmiyye fırkalarının Allah’ın sıfatları konusundaki bozuk fikirlerine şiddetle karşı çıktı. Müslümanlar arasında ihtilaf, fitne ve karışıklığa sebep olan bozuk fikir cereyanlarına karşı Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını savundu. Bu sapık fikirleri yaymaya çalışanlarla mücadele etti. Yüksek ilim ve güzel ahlak sahibi olan Abdurrahman bin Mehdi, kuvvetli bir hafızaya sahip, titiz ve sika (güvenilir) bir hadis alimiydi. Zamanındaki bütün hadis alimleri onun üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Ahmed bin Hanbel hazretleri onun için; “Sanki hadis için yaratılmıştır.” derdi. Hadis-i şerifleri yazmaktan çok ezberlemeye önem verir, hadisleri manalarıyla değil lafızlarıyla rivayet ederdi. 20.000 hadis-i şerifi ezbere yazdırması onun hafızasının kuvvetliliğini ve hadis ilmindeki derecesini gösterir. Abdurrahman bin Mehdi hazretleri ilmiyle amel eden, İslam dininin emirlerini nefsinde yaşıyan bir zat idi. Kahkaha ile gülmez, sadece tebessüm ederdi. Her gece Kur’an-ı kerimin yarısını okur, iki günde bir hatim ederdi. Onun sohbetine ve ilim meclisine gelenler huzurunda oturdukları zaman başlarında sanki kuş varmış gibi gayet edepli ve dikkatli otururlardı. Onun bulunduğu mecliste, ilim, edep ve ciddiyet hakimdi. Gece sabaha kadar ibadetle meşgul olurdu. Abdurrahman bin Mehdi’nin rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları: İlim hususunda birbirinize faydalı olunuz. Birbirinizden gizlemeyiniz. İlimdeki hıyanet maldaki hıyanetten daha kötüdür. Bütün çocuklar müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları Hıristiyan, Yahudi ve dinsiz yapar. Kıyamet gününde sizin ve babalarınızın isimleriyle çağrılırsınız. Onun için güzel isimler koyunuz. Abdurrahman bin Mehdi hazretleri buyurdu ki: “İnsanın ilme olan ihtiyacı, yemeye içmeye olan ihtiyacından daha fazladır.” “Mü’minde küfürden sonra yalandan daha kötü bir haslet yoktur. Çünkü yalan, en şiddetli bir nifak (münafıklık) alametidir.” “Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadına sarıl, Ehl-i bid’at ile oturup kalkma. Onların yanına gitmek onlara kıymet vermek olur.”
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:38 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#8 (permalink) | |||||||||||
|
ABDURRAHMAN GAZİ;
Osmanlı Devletinin kuruluşunda büyük hizmetleri geçen mücahid kumandan, fethi dillere destan olan Aydos Kalesinin fatihi. Doğum tarihi ve yeri bilinmemektedir. Ertuğrul Gazi zamanında başlayan cihad hizmetini Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi devirlerinde de devam ettirdi. Osman Gazi ve Orhan Gazinin gözü pek kumandanlarından ve silah arkadaşlarındandı. Abdurrahman Gazi ve diğer mücahid gaziler, sonradan üç kıt’a ve yedi iklime hükmeden Osmanlı Devletinin kuruluşunda en önemli rolü oynadılar. Akça Koca, Samsa Çavuş ve Konur Alp, Akyazı, İznik ve İzmit ile meşgul olurken, Abdurrahman Gazi de İstanbul tarafındaki hisarlara akınlar düzenledi. Bursa fethedilinceye kadar, Bizans sınırında uç beyi olarak hizmetlerde bulundu. 1328 senesinde Orhan Gazi, Abdurrahman Gazi ile Konur Alp’i Aydos Kalesinin fethi ile görevlendirdi. Bu kalenin istihkamları çok sağlam olduğundan, kalenin fethi uzadı. Bu arada kale tekfurunun kızının gördüğü rüyadan sonra yazdığı mektup üzerine yapılan hareket neticesinde kale fethedildi. Orhan Gazi kale tekfurunun Müslüman olan kızını Abdurrahman Gazi ile evlendirdi. Abdurrahman Gazi bundan sonra İznik üzerine akınlarda bulundu. Tarihe altın harflerle geçen bir çok kale fethine ve meydan muharebelerine iştirak eden Abdurrahman Gazi, 1329 senesinde vefat etti. Kabrinin Eskişehir yakınında kendi adı ile anılan köyde olduğu rivayet edilmektedir. ABDURRAHMAN HIBRİ; Osmanlı alimi, tarihçi ve şair. 1603 (H. 1012)te Edirne’de doğdu. 1676 (H.1087)da Serez’de vefat etti. Ulemadan Hüseyin Efendinin oğludur. İlk tahsilini Edirne’de, medrese tahsilini ise İstanbul’da yaptı. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra çeşitli medreselerde müderrislik ve değişik şehirlerde kadılık yaptı. Siroz’da kadı iken vefat etti. Din ilimlerinde ehil bir alim olduğu gibi, tarih ve edebiyata da vakıftı. Pekçok eser yazmıştır. Başlıca eserleri şunlardır: 1. Riyad-ül-Arifin; Hüseyin Vaizi’nin Hadis-i Erbain adlı eserinin tercümesi ve şerhidir. 2. Enis-ül-Müsamirin; on dört bölümden meydana gelen bu eser bir cilttir. Konusu tarih olup, Edirne’nin fethi ve fethinden sonraki hadiselerden bahseder. Ayrıca bu eserde Edirne’de yetişmiş olan meşhur zevatın hayatlarını kısaca yazmıştır. Edirneli Ahmed Efendi tarafından üç büyük cild halinde şerh edilmiştir. 3. Defter-i Ahbar; tarihe dair bir eser olup, altı defter ve bir hatimedir. 4. Hadayık-ul-Cinan; sekiz bab halinde olup, dini hikayeleri ihtiva eden bir eserdir. 5. Divançe, 6. Nücumdan Evkat-ı Hamseye Dair Risale, 7. Tarih-i Feth-i Bağdad, 8. Tarih-i Feth-i Revan. ABDURRAHMAN NESİB EFENDİ; Osmanlı Devletinin yüz yirmi ikinci şeyhülislamı. İsmi, Abdurrahman Nesib’dir. Babası, Üsküp kadısı Halil Feyzi Efendidir. 1842 (H.1258) tarihinde Üsküp’te doğdu. 1913 (H.1332)te İstanbul’da vefat etti. Zamanının alimlerinden ilim tahsil etti. Liphovalı Kadı Süleyman Efendiden güzel yazı (hüsn-i hat) öğrendi. Muhammed Efendiden Rıfaiyye yolunun edeblerini öğrendi. Gülşeniyye yolu büyüklerinden Edirneli Şerefüddin Şuayb Efendinin sohbetlerinde bulunarak tasavvufta yükseldi. 1863’de İstanbul’a gelerek Fatih dersiamlarından Mustafa Şevket Efendinin talebeleri arasına girdi ve tahsilini tamamladı. Daha sonra Muallimhane-i Nüvaba (kadı, hakim yetiştiren okul) girerek maaşsız memur oldu. Burada stajını tamamlayıp, diploma aldı. 1868 senesinden itibaren Anadolu, Rumeli ve Mısır’da çeşitli vazifelerde bulundu. 31 Aralık 1911 tarihinde yetmiş iki yaşında olduğu halde, ittihatçıların iş başına getirdiği Musa Kazım’ın şeyhülislamlıktan ayrılması üzerine Said Paşa hükumetinde şeyhülislamlık vazifesine getirildi. 1912 senesinde Said Paşa kabinesi ile birlikte istifa ederek şeyhülislamlıktan ayrıldı. 1913 senesinde Bakırköy’deki evinde ibadet ve ilmi çalışmalarla meşgul iken vefat etti. Bakırköy Kabristanında annesinin yanına defnedildi. İkinci Mecidi, Üçüncü Osmani nişanlarıyla taltif edilmiş olup, altmış yıla yakın memuriyeti esnasında çalışkanlığı, doğruluğu, alçak gönüllülüğü ve ehliyeti ile unutulmaz bir isim bırakmış olan Abdurrahman Nesib Efendi, hukuk ilmi yanında tasavvuf ilmine de aşina (hallenmiş) bir zattı. Muhyiddin-i Arabi’nin eserleri üzerinde çalışmalar yapmış bunlardan yaptığı tercümeleri neşretmiştir. ABDURRAHMAN SUFİ; Onuncu asırda yaşamış ünlü Müslüman astronomi alimi. İsmi Abdurrahman bin Ömer bin Muhammed bin Sehl es-Sufi olup, künyesi Ebü'l-Hasan'dır. Batı dünyasında Azophi İlbermosofim Jeber Mosphim Abu Hassin gibi isimlerle tanınır. 903 (H. 291) senesinde Tahran civarındaki Rey şehrinde doğdu. 986 (H. 376) senesinde vefat etti. Zamanın alimleri arasında seçkin bir yeri olan Abdurrahman Sufi, aklının, zekasının keskinliği ve yapmış olduğu astronomik hesaplarla meşhur oldu. Büveyhi Hanedanından Melik Alaüddevle ve oğlu Şerefüddevle zamanlarında yaşadı. Büyük ilim merkezi olan Bağdat'taki ilmi çalışmalarını sürdürüp, astronomide yeni bir devir başlattı. Yazdığı Kitabün fil-Kevakib-is-Sabite ve Kitab-ul-Amel bil-Usturlab adlı eserleriyle doğulu ve batılı bilginlerin dikkatini çekti. Binlerce yıldızı, senelerce inceleyerek yerlerini tesbit etti. Yıldızların hacimlerini, yaklaşık olarak hesapladı. Görünen yıldızlar yanında görülmeyen sayısız yıldız olduğunu belirtti. Hazırladığı astronomik cetveller, kendisinden önce hazırlanmış olan cetvellerden daha düzenli ve doğruydu. Batlemyüs'ü (Ptolemy) tenkid etti, yorumladı ve yeni nazariyeler ortaya koydu. Ortaya koyduğu bilgileri, araştırma ve gözlemleriyle vesikalandırarak sağlam esaslar üzerine oturttu. Yıldız ve gezegenlerin yer ve şekillerini varlık halinde bizzat kendisi çizerek tesbit etti. Göklerin haritasını çizdi, renklendirdi ve onu yıldızlarla süsledi. Özelliklerini açıkladı. Yıldızların eski ve yeni isimlerini, Arapçadaki adlarını tesbit etti. Böylece İslam dünyasında astronomi ilminin terminolojisini meydana getirdi. Bu terimlerden doksan dört adedi günümüz modern astronomisinde kullanılmaktadır. Ayrıca bir de gökyüzünü andıran küre yaptırdı. Astronomi tarihi açısından büyük önem taşıyan Suver-ül-Kevakib adlı eserinde Müslümanların sabit yıldızlar hakkındaki doğru bilgilerini ortaya koydu. Bu eseriyle İslam ve batı ilim dünyasında derin izler bıraktı. Bu eseri Biruni üzerinde etkili oldu. Biruni başta olmak üzere ünlü kozmoğrafya bilgini Zekeriya Kazvini ve büyük astronomi alimi Uluğ Bey onun tesirinde kaldılar. Abdurrahman Sufi'den, ortaçağ Avrupa dünyası ve Rönesans döneminde şu şekilde istifade edilmiştir. Sufi'nin Suver-ül-Kevakib eseri Latinceye tercüme edildi. Castilla-Leon Kralı Onuncu Alfonso astronomik faaliyetleri yoluyla Avrupa bilim dünyasında Sufi'yi tanıttı. Alman astronomi bilgini Petrus Agianus'un bazı eserleri ile onu batı dünyasında tanıttı. T. Hyde'nin, Uluğ Bey'in Zic'ini tercüme ve tefsir etmesiyle Sufi'yi dolaylı olarak batıya tanıttı. Petrus Agianus, Sufi'nin Suver-ül-Kevakib eserinin Arapçasını kullandı. Eserlerinden bazılarında yıldız ve burç isimlerini Sufi'den almış hatta yıldız haritalarından birine Sufi tarafından tarif edilen Arabi isimli yıldız kümelerinden bazılarına yer vermiştir. On dokuzuncu asırda Fransız bilgini J.J.A. Cauissin de Perceral, Abdurrahman Sufi'nin Suver-ül-Kevakib adlı eserini bütünüyle Fransızcaya tercüme etti. Ayrıca eserin tamamı H.C.F.C. Schjellerup tarafından Fransızcaya tercüme edilerek 1874'te Description des étoiles fixes adıyla Petersburg'da yayınlanmıştır. 1986 senesinde Frankfurt'ta yeniden basıldı. Diğer önemli eseri Kitab-ul-Amel bil-Usturlab 1962 senesinde Haydarabad’da neşredildi. Ayrıca 1985 senesinde Fuat Sezgin tarafından diğer eserleriyle birlikte yayınlandı. Modern astronomide Abdurrahman Sufi'nin eserlerinden istifade edilmektedir. Günümüzde Nebulalardan biri, onun eserlerinin ışığında keşfedilmiştir. Eserleri: 1) Kitab-ül-Ercuze fil-Kevakib-is-Sabite, 2) Kitab-üt-Tezkire, 3) Kitabu Metarih- uş-Şucaat, 4) Kitabu Suver-il-Kevakib, 5) Kitab-ül-Amel bil-Küret-il-Felekiyye. ABDURRAHMAN ŞEREF; Devlet adamı, tarihçi ve Osmanlı Devletinin son vak’anüvisti. 1853'te İstanbul’da doğdu. 1925'te öldü. İlk tahsiline Eyüp mahalle mektebinde başladı. Eyüp Rüşdiyesinde okudu. Bundan sonra 1873’te Mekteb-i Sultaniyi yani Galatasaray Lisesini bitirdi. Mahrec-i Aklam adlı mektebe umumi tarih hocası oldu. Bu vazifesinden sonra da Mekteb-i Sultanide daha sonra da, Muallim Mektebinde umumi tarih hocalığı yaptı. Daha sonra Mülkiye Mektebine müdür oldu. Burada genel coğrafya, Osmanlı tarihi, İslam tarihi, istatistik ve ahlak dersleri okuttu. Sonra da Darülfünuna devletler tarihi hocası oldu. Pekçok yerde hocalık ve müdürlük vazifeleri yaptıktan sonra, Defter-i Hakani Nezaretine, A’yan meclisi üyeliğine, Maarif Nazırlığına tayin edildi. İki defa Maarif Nazırı oldu. Bu vazifesinin yanında telif edilen eserleri tetkik komisyonu üyeliği, vak’anüvistlik, Tarih-i Osmani Encümeni Reisliği ve A’yan Heyeti ikinci reisliği gibi vazifeler verildi. Birinci Dünya Savaşından sonra İttihat ve Terakki hükumeti iktidardan çekilince yeni kurulan Müşir İzzet Paşa kabinesinde önce Posta ve Telgraf Nazırı sonra da Devlet Şurası başkanı oldu. Salih Paşa kabinesinde önce vekaleten sonra da asaleten Maarif Nazılırlığı yaptı. Salih Paşa istifa edince açıkta kaldı. Kuvay-ı Milliye İstanbul’a gelip A’yan Heyeti kaldırılınca, Abdurrahman Şeref’in a’yan üyeliği sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisinin ikinci seçim devresinde, 1923’te İstanbul Milletvekili oldu. Ankara’ya gidip Kızılay’a başkan seçildi. Milletvekilliği sırasında hastalandı ve İstanbul’a döndü. 1925’te öldü. Mezarı Edirnekapı’dadır. Devlet adamlığından ziyade tarihçiliği ile meşhur olan Abdurrahman Şeref, saliseden balaya kadar bütün rütbeleri kazanmıştı. Eserleri şunlardır: Fezleke-i Tarihi Düvel-i İslamiye (İslam Devletleri tarih özeti), Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Zübdet-ül-Kısas, Tarih-i Asr-ı Hazır (Yaşadığımız asrın tarihi), Harb-i Hazırın Menşei (Birinci Dünya Harbinin sebeplerine dairdir), Sultan Abdülhamid-i Sani’ye Dair, Tarih Muhasebeleri, Umumi Coğrafya-yı Umrani, İlm-i Ahlak ve İstatistik, Lütfi Tarihi’nin sekizinci cildini hazırlamış ve Tarih-i Osmani Encümeni ve Türk Tarih Encümeni mecmualarında pekçok makaleleri neşredilmiştir. ABDURRAHMAN TAGİ (TAHİ); On dokuzuncu yüzyılda Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi Abdurrahman olup Tagi, Tahi ve Nurşini nisbeleriyle bilinir. Üstad-ı azam ve Seyda isimleriyle meşhur olmuştur. 1831 (H. 1247) senesinde doğdu. Bitlis vilayetine bağlı Nurşin (Çukur) nahiyesindendir. 1886 (H. 1304) senesinde vefat etti. Kabri Nurşin'dedir. Küçük yaştan itibaren ilim tahsiline başlayan Abdurrahman Tagi, fıkıh, tefsir, hadis vb. ilimlerde yetiştikten sonra evliyanın büyüklerinden Seyyid Sıbgatullah Arvasi'ye talebe oldu. Onun sohbetlerinde ve hizmetinde bulundu. Tasavvuf yolunda yüksek derecelere ulaştı. Seyyid Sıbgatullah hazretlerinin yüksek talebeleri arasında yer aldı. Hocası tarafından ona, talebe yetiştirmek üzere icazet verildi. Hocasının vefatından sonra insanlara Allahü tealanın dininin emir ve yasaklarını anlattı. Pekçok talebe yetiştirdi. Abdurrahman Tagi, Sultan İkinci Abdülhamid Hanın, asrının müceddidi olduğunu bildirdi. Pekçok kerametleri görülen Abdurrahman Tagi hazretlerinin on dokuz halifesi vardır. Bunlar: Fethullah Verkanisi, Abdurrahman Nurşini, Molla Reşid Nurşini, Allame Molla HalilSiirdi'nin torunu Abdülkahhar, Abdülkadir Hizani, Seyyid İbrahim Es'irdi, Abdülhakim Fersafi, İbrahim Ninki, Tahir Abiri, Abdülhadi, AbdullahHurusi, İbrahim Çuhruşi, Halil Çuhruşi, Ahmed Taşkesani, Muhammed Sami Erzincani, Abdullah Subaşı, Halife Mustafa Bidlisi, Hacı Süleyman Bidlisi, Hacı Yusuf Bidlisi, Hacı Yusuf Köşki'dir. Bunlardan Fethullah Verkanisi'nin halifesi Muhammed Ziyaüddin Nurşini, Abdurrahman Tagi'nin oğludur. Abdurrahman Tagi'nin sözlerini halifelerinden İbrahim Çukruşi toplayarak İşarat ismini vermiştir. Çok kıymetlidir. Abdurrahman Tagi'nin oğlu Muhammed Ziyaüddin Nurşini Adıyamanlı Abdülhakim Hüseyni Efendinin hocasıdır. ABDÜLAZİZ BİN MUHAMMED BİN SUUD; Necid’de hüküm süren Suudoğullarının ikinci reisi. Babası, Vehhabiliği kuran Muhammed bin Abdülvehhab’dır. Beni Hanife kabilesindendir. 1721’de doğdu. 1765’te babasının yerine geçip Vehhabilerin ikinci reisi oldu. Babasının yolunu takib ederek otuz sene müddetle Vehhabiliği yaymak için çeşitli kabileler ile mücadele etti. Mekke’ye saldırıp, pekçok Müslümanın canına kıydı. Daha sonra Basra Körfezi sahillerine hücum ederek 1795’te Lahsa’yı ve Katif’i işgal ettirdi. Osmanlı Devletinin Bağdat Valisi Süleyman Paşa, Vehhabiler üzerine ordu gönderdi. Yapılan çarpışmalar neticesinde Vehhabilerle 1799’da bir antlaşma yapıldı. Bu antlaşma altı sene sürdü. Daha sonra tekrar Mekke üzerine yürüyen Abdülaziz, Mekke emiri Şerif Galib ile mücadeleye girişti. 1798’de Mekke’ye serbestçe girmeyi sağlayan Vehhabiler, Hicaz’da yayıldılar. Irak-Kerbela bölgesine oğlu Suud’u gönderen Abdülaziz bin Muhammed bin Suud, Kerbela’yı yağmalattı ve toplu katliamlar yaptırdı. 1803 senesinde Taif’i işgal ettirip, yağmalattırdıktan sonra, Mekke’ye hücum etti. Mekke emiri Şerif Galib’in kardeşi Şerif Abdülmü’min, Vehhabilerle anlaşarak kan dökülmesine mani oldu. 1803’te Mekke’ye girip dört gün kadar Mekke’de kalan Vehhabiler, Cidde üzerine hücum etiler. Bu sırada Cidde’de bulunan Şerif Galib, Cidde valisi Şerif Paşa ile birlikte Vehhabilere karşı koyarak onları mağlub etti. Bundan sonra Abdülaziz bin Muhammed bin Suud, Necid’e çekildi. Daha sonra da hücumlarına devam ederek Bahreyn ve Umman taraflarına hakim oldu. 1803’te Der’iyye’de öldürüldü. ABDÜLAZİZ DEBBAĞ; Kuzey Afrika'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi Abdülaziz bin Mes'ud Debbağ'dır. Peygamber efendimizin soyundan olup hem seyyid, hem şeriftir. 1679 (H. 1090)da doğdu, 1720 (H. 1132)de vefat etti. Fas'ta yaşadı. Kaynaklarda hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Seyyid Ahmed bin Abdullah'ın talebesidir. Abdülaziz Debbağ'ın menkıbelerini talebesi olan Ahmed bin Mübarek El-İbriz adlı eserinde toplamıştır. Abdülaziz Debbağ buyurdu ki: "Kulun düşüncesi, Allahü tealadan başkasına doğru yönelince, Allahü tealadan uzaklaşmış olur." "Firdevs Cenneti'nde, bu dünyada işitilen veya işitilmeyen bütün nimetler mevcuttur. Cennet'in ırmakları Firdevs Cenneti'nden kaynayıp, çıkar. Bir ırmaktan su, bal, süt ve şerab olmak üzere dört türlü meşrubat (içecek) akar. Nasıl gökkuşağındaki renkler birbirine karışmadan durursa, bu dört meşrubat da birbirine karışmadan akar. Bu ırmaklar müminin isteğine göre akar. Hangisini isterse o akar ve onu içer. Bütün bunlar, Allahü tealanın iradesiyle olmaktadır." ABDÜLAZİZ DEHLEVİ; Hindistan'da yetişen hadis alimlerinin büyüklerinden. İsmi, Şah Abdülaziz bin Ahmed bin Abdurrahim Gulam Hakim-i Faruki Dehlevi el-Ömeri’dir. Babası meşhur alim Şah Veliyullah-ı Dehlevi’dir. 1746 (H. 1159)da Delhi’de doğdu. 1824 (H. 1239)te orada vefat etti. İngiliz idaresine karşı hürriyet meş'alesini ilk yakan kimselerden olduğu için, "Sirac-ül-Hind" lakabıyla da tanınır. Babasından ve zamanının diğer alimlerinden ilim öğrendi. Hadis, tefsir, fıkıh, usul, akaid, kelam, mantık, matematik, geometri, astronomi, tarih ve coğrafya gibi akli ve nakli ilimlerde yüksek dereceye ulaşarak herkesin dikkatini çekti. Babasının vefatından sonra onun yerine ders vermeye ve talebe okutmaya başladı. Abdullah-ı Dehlevi'nin en büyük talebesi, maddi ve manevi ilimler hazinesi Mevlana Halid-i Bağdadi de, Abdülaziz-i Dehlevi'den hadis ilimlerinde icazet (diploma) aldı. Talebe yetiştirdi ve elliye yakın eser yazdı. İngiliz idaresine karşı direnmelerde büyük rol oynadı. Müslümanların düştüğü kötü ve zor durumların sebebinin, onların Kur'an-ı kerimden ve Peygamber efendimizin sünnetinden ayrılmaları olduğunu anlattı. Eserleri: Abdülaziz-i Dehlevi hazretlerinin yazmış olduğu eserlerinin en kıymetlisi 1) Tuhfe-i İsna Aşeriyye'dir. Farsça olan bu kitapta rafızi itikadında olan kimselerin bozuk yolda olduklarını vesikalarla isbat etmiştir. Bu eser ilk olarak 1849'da Delhi'de, 1988'de İstanbul'da İhlas Vakfı tarafından basılmıştır. Hindistan'da Muhammed bin Muhyiddin Eslemi tarafından Arapçaya tercüme edildi. Bu tercümeyi Irak alimlerinden Muhammed bin Ali Süveydi ve Seyyid Mahmud Şükrü Alusi kısaltmışlardır. Alusi'ninki Muhtasar-ı Tuhfe-i İsna Aşeriyye adıyla 1976 yılında İhlas Vakfı tarafından İstanbul'da basılmıştır. Abdülaziz-i Dehlevi'nin diğer eserlerinden bazıları ise; 2) Tefsir-i Azizi, 3) Bustanü'l Muhaddisin, 4) Ucale-i Nafia, 5) Sırr-üş-Şehadeteyn, 6) Azizü'l-İktibas fi fedail-i Ahyari'n-Nas, 7) Mizan-ül-Akaid, 8) Fetava-i Aziz'dir. ABDÜLAZİZ HAN; Osmanlı padişahlarının otuz ikincisi. Sultan İkinci Mahmud’un ikinci oğlu ve İslam halifelerinin doksan yedincisidir. 1830 yılında doğdu. Annesi Pertevniyal Sultan Hanımdır. İyi bir tahsil görerek yetiştirildi. Sultan Abdülmecid Hanın vefatından sonra 1861 yılında, 32 yaşında padişah oldu. Abdülaziz Han, güçlü kuvvetli, ata sporlarından güreşe, ciride, ava meraklı, kahraman yapılı bir hükümdardı. Halk kendisini sevmekte, ikinci bir Yavuz olarak görmekteydi. Üzerinde durduğu en mühim mesele ordu ve donanmanın yeniden tanzim edilmesi, yeni usullere göre tekamül ettirilmesiydi. Avrupa’dan elde edilen kredilerin pek çoğu bu sahada sarf edildi. Donanma, dünyanın sayılı donanmalarından birisi oldu. Nizamiye, ihtiyat, redif ve müstahfız adıyla 700.000’i aşkın askeri bir kuvvet hazırladı. Bunların top ve tüfek ihtiyaçları için de modern tesisler kurdurdu. Sultan Abdülaziz Han, zeki, anlayışlı ve dünya siyasetine vakıf olduğu için saltanatının ikinci yılında (1863) Mısır’ı ziyaret etti. Kalabalık bir heyetle beraber, Mısır’a yapılan bu gezi çok gösterişli oldu. Yavuz Sultan Selim’den sonra Mısır’a gelen ilk Osmanlı sultanına halk çılgınca sevgi gösterilerinde bulundu. Sultan Abdülaziz, Kahire’yi at üstünde dolaştı. Bu seyahat Mısır halkının Hilafet makamına olan bağlılığının güçlenmesini sağladı. 1867 yılında Paris’te açılan büyük bir sergiyi görmek için imparator Napolyon’un davetini kabul ederek Fransa’ya gitti. Oradan, İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya, Macaristan yoluyla memlekete döndü. Bu seyahatlerinde Fransa imparatoru Üçüncü Napolyon, İngiltere Kraliçesi Victoria, Belçika Kralı İkinci Leopold, Prusya Kralı Birinci Wilhelm, Avusturya İmparatoru ve Macaristan Kralı Birinci Fransuva-Josef, Romanya Prensi Birinci Karol ile görüştü. Sekiz ülkeye gitti. Beş hükümdarla görüştü. Balkanlarda Rusya ve diğer devletlerin desteklemesi ile çıkan isyanlar, devrinin en mühim hadiselerindendir. Rumeli ve Girit’teki gayri müslim halkın ayaklanmaları devletin başına büyük gaileler açtı. Karadağ, Sırp, Bulgar ve Girit isyanları ile hükümet hem nüfuz, hem de mali bakımdan kayıplara uğradı. Karadağ’a yapılan savaşlar kazanılarak bu mesele bir müddet için kapandı. Sırbistan’da bazı kalelerdeki askerlerin geri çekilmesi ile anlaşma yapıldı. Girit’teki isyan, başarılı bir askeri harekat ile bastırıldı. Mahmud Nedim Paşanın sadareti, hem dışta hem de içte devletin itibarının sarsılmasına sebeb oldu. Tarafdarı olduğu Rus Sefiri İgnatiyef’in tavsiyeleri ile hareket eden Mahmud Nedim Paşa, aldığı kararlarla Avrupa devletlerinin tepkisini çekti. Bilhassa devletin senelik ödediği borcunu beş sene müddetle ödenmeyeceğini bildirmesi üzerine Avrupa’da Osmanlılar aleyhine gösteriler yapılmasına yol açtı. Zaten Rusya’nın da istediği buydu. Nitekim, Ruslar bu karışıklıktan faydalanarak Balkanlarda Panislavizm propagandasını yaygınlaştırıp büyük huzursuzluklar çıkardılar. 1875 yazında Bosna-Hersek’te isyanlar çıktı. Bunu Rusya’nın teşviki ile 1876’da Sırbistan’ın Osmanlı Devletine savaş ilanı takip etti. Osmanlı Devleti sıkıntılar içinde olmasına rağmen Sırbistan’ı kısa sürede mağlub etti. Ardından Bulgaristan’da karışıklıklar çıktı ise de mahalli kuvvetlerle bastırıldı. Sultan Abdülaziz Han, Balkanlardaki tehlikeli gelişmeyi önlemeye çalışırken daha önce görevlerinden azl edilmiş bulunan Hüseyin Avni, Midhat, Mütercim Rüşdi paşalar ile Hasan Hayrullah Efendi ihtilal hazırlığı yapıyorlardı. Bilhassa Hüseyin Avni Paşa, Mahmud Nedim Paşa tarafından azledilip, sürüldüğü için padişaha kin bağlamıştı. “Kinim dinimdir” diyen bu adam, padişahı tahttan indirip öldürmeye karar verdi. Londra’ya gidip İngilizlerle bu işi planladı. İkinci adam olan Midhat Paşa ise, batı kültüründen ve din bilgilerinden tamamen yoksun birisiydi. Tuna valiliği zamanında yaptığı işler, bilhassa İngilizler tarafından reklam edilerek şişirilmişti. İçki masalarında devlete ait kararlar alırdı. Memleketi kurtaracak tek insanın kendisi olduğuna inanırdı (Bkz. Midhat Paşa). Hüseyin Avni, Midhat, Mütercim Rüşdi ve Süleyman paşalar, padişahın tahttan düşürülmesi için geniş bir propagandaya giriştiler. Halkın gözünde Sultan’ı küçültmek için çeşitli iftiralar yaydılar. 30 Mayıs 1876 Cuma günü sabahı, saat 04.30’da harekete geçtiler. Taşkışla’dan gelen taburlarla, Mekteb-i Harbiyyenin 300 kadar talebesi, Dolmabahçe Sarayını çevirdi. Donanma da deniz tarafını kontrol altına aldı. Sultan Abdülaziz Han kayıkla alınıp, Topkapı Sarayına götürülerek, Sultan Üçüncü Selim Hanın şehid edildiği odaya hapsedildi. Sonra Fer’iyye Sarayına götürüldü. 4 Haziran 1876’da Avni Paşa, çoktan planlamış olduğu cinayeti saraydan elde ettiği adamlarına yaptırdı. Cezayirli Mustafa Pehlivan, Mabeyinci Fahri Bey, Yozgatlı Pehlivan Mustafa Çavuş ve Boyabatlı Hacı Mehmed Pehlivan, Sultan Abdülaziz Hanın kaldığı odaya zorla girdiler. Büyük mücadeleden sonra iki bileklerini kesip dışarı kaçtılar. Avni Paşa çığlıkları duyar duymaz, Kuzguncuk’taki yalısından Fer’iyye Sarayına geldi. Henüz ölmemiş olan Sultan Abdülaziz Han, pencereden çıkartılan adi bir perdeye sarılarak yakın bir karakola nakledildi. Ölüm raporunu imzalamak istemeyen iki doktordan birini Avni Paşa hemen Trablusgarb’a sürdü. Diğerinin de apoletlerini söktü. Üç pehlivana maaş bağlanarak gerçeği açıklamaları önlendi. Sultan Abdülaziz’in naaşını yıkayan imamlar, sonradan verdikleri ifadelerde, Sultanın iki dişinin kırık olduğunu, sakalının sol tarafının yolunduğunu, sol memesinin altında büyük bir çürüğün bulunduğunu belirtmişlerdir. Pehlivanlar da, yaptıklarını sonra itiraf etmişlerdir. İsmail Hami Danişmend 5 ciltlik İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi adlı kitabında Sultanın ölüm sebebinin intihar olmayıp, cinayet olduğunu 31 delil ile izah etmektedir. İntihar eden bir kimsenin iki bileğini küçük bir makasla kendisinin derince kesmesi adli tıbba göre mümkün değildir. Sultanın cenazesi 5 Haziran 1876 günü büyük bir merasimle kaldırıldı. Babası Sultan İkinci Mahmud Hanın Çemberlitaş’taki türbesine defnedildi. Sultan Abdülaziz Han, on beş senelik saltanat zamanını Dolmabahçe Sarayında geçirdi. Zamanında yeni asker elbiseleri kabul edildi. İlk defa posta pulu kullanıldı. Süveyş Kanalı açıldı. Sahillere deniz fenerleri kondu. İstanbul’da tramvay işletilmeye başlandı. Galata Tüneli yapıldı ve işletilmeye başlandı. Askeri Rüştiye Mektepleri ve Osmanlı Bankası açıldı. Devlet Şurası (Danıştay) ve Adliye Teşkilatı kuruldu. Mahkeme-i Nizamiye, İcra Cemiyeti, Ceza, Cinayet ve Hukuk Mahkemelerini havi İstinaf Mahkemesi, Temyiz Mahkemesi, gümrüklerle ilgili Rüsumat Eminliği, Merkez Bidayet Mahkemeleri teşkil edildi. Yine Abdülaziz Han zamanında vilayet ve sancaklar yeni bir teşkilata tabi tutuldu. Maliye Nezaretinin Muhasebe Meclisi genişletilerek Divan-ı Muhasebat (Sayıştay) kuruldu. Meclis-i Kebir-i Maarif ve Tapu Umum Müdürlüğü ve Meclis–i Hazain teşkil edildi. Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında Mecelle Cemiyeti kuruldu. Maarif Teşkilat nizamları düzenlendi. Sultani Mektepleri (Liseler) ve Sanayi Mektepleri açıldı. Fransa İmparatoriçesi, Avusturya İmparatoru, İran Şahı, Sultan Abdülaziz’i ziyaret için İstanbul’a geldiler. Şark ve İzmir Demiryolları açıldı. Tıbbıye, Mülkiye, Orman ve Maden Mektepleri, Darüşşafaka Lisesi açıldı. İtfaiye Alayı teşkil edildi. Erzurum’un müdafaası için yapılan “Aziziye” tabyaları onun zamanında bitirildi. Sultan Abdülaziz Han, Çırağan ve Beylerbeyi sarayları ile muhtelif yerlerdeki kasrları yaptırdı.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:40 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#9 (permalink) | |||||||||||
|
ABDÜLBAKİ ARİF EFENDİ;
Osmanlı alim, şair ve hattatı. İstanbul’un Kasımpaşa semtinde doğdu. Doğum tarihi kesin olarak belli değildir. Bazı kaynaklarda 1633’te doğmuş olmasının kuvvetli olduğu yazılıdır. Babası Tersane-i Amire mahzen katibi Ammizade Mehmed Efendidir. Abdülbaki Efendi medrese tahsilini tamamladıktan sonra Memikzade Mustafa Efendiye mülazim (asistan) oldu. Bir müddet Harameyn Evkafı katipliği yapan Abdülbaki Efendi, sırası geldiğinde İstanbul’da Defterdar Yahya Medresesi Müderrisliğine kırk akçe yevmiye ile tayin oldu (1665). Buradaki görevini tamamladıktan sonra Şeyhülislam Minkarizade Yahya Efendinin yaptığı imtihanı birincilikle kazandı ve İbtida-i hariç payesiyle Malulzade Medresesine 1668’de müderris oldu. Abdülbaki Efendinin, vazifelerinde gösterdiği başarılar sayesinde süratle dereceleri yükseltildi. Sırasıyla Hüsrev Kethüda (1672), Sekban Ali (1673), Hayreddin Paşa (1675), Atik Murad Paşa (1676), Mahmud Paşa (1678), Atik Valide Sultan (1679), Süleymaniye (1680) medreselerinde müderrislik yaptı. 1681 senesinde Selanik kadılığına tayin edildi. 1683’te bu görevden alınan Abdülbaki Efendi dört sene kadar hattatlıkla meşgul oldu. 1687’de Bursa kadısı oldu. 1692’de Mekke payesi ile Kahire kadılığına getirildi. 1697’de İstanbul payesi alarak İstanbul kadılığına tayin edildi. Bu vazifede dört sene kaldıktan sonra 1702’de Anadolu, daha sonra da Rumeli kazaskeri oldu (1706). Bu görevden Antep ve Mudanya arpalık verilerek azl edildi. 1710’da tekrar Rumeli kazaskeri oldu. Sonra, Bursa’ya mecburi ikamete gönderildi. 1712’de tekrar İstanbul’a dönen Abdülbaki Efendi, 1713 yılında vefat etti. Eyüp Sultan Camii bahçesinde yatmaktadır. Abdülbaki Efendi, kelam, ahlak, siyer, sarf, nahiv ve belegat ilimlerinde devrinin söz sahibi alimlerinden olup, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirleri olan bir şair idi. Hat sanatını Mehmed Tebrizi’den öğrenen Abdülbaki Efendi, zamanının “imad”ı kabul edilen iyi bir ta’lik hatta sahipti. Birçok murakkaa ve kıt'a yazdı ve kitap çoğalttı. Pekçok talebe yetiştirdi. Katibzade Mehmed Refi Efendi, Vak’anüvis Raşid Efendi, Şair Seyyid Vehbi, Şeyhülislam İshak Efendi, Ali Rumi önde gelen talebelerinden idi. Eserleri: Abdülbaki Efendinin, edebiyat, sarf, nahiv ve kelam ilimlerinde yazdığı başlıca eserleri şunlardır: 1) Divan: Türkçe şiirlerinin yer aldığı eserin yazma nüshaları Süleymaniye ve İstanbul Üniversitesi kütüphanelerinde mevcuttur. 2) Mi’rac-name: Manzum bir eserdir. Mirac kandili ile ilgilidir. Yazma nüshaları İstanbul Üniversitesi ve Süleymaniye kütüphanelerinde mevcuttur. 3) Siyer-i Nebi: Peygamber efendimizin ecdadından itibaren, peygamberliğin dördüncü senesine kadar olan olayları manzum şekilde anlatmaktadır. Abdülbaki Efendi bitirmeden vefat ettiği için, eseri damadı Faiz Efendi tamamlamıştır. Yazma nüshaları Süleymaniye Kütüphanesinde mevcuttur. 4) Menahic-ül-Usul-id-Diniyye ala Mevakıf-il-Makasıd-il-Ayniyye: Kelam ilmi ve metodları hakkında yazılmış Türkçe bir eserdir. Kaynaklarda çok değişik isimlerde geçmektedir. Yazarın kendi hattıyla bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesinde mevcuttur. 5) Mukaddime-i Ahlak-ı Nasıri Mu’arrebi: Nasiruddin Tusi’nin eseri olan Ahlak-ı Nasıri’nin mukaddimesinin Farsçadan Arapçaya tercümesidir. 6) Makale-i Kandiyye: Sadrazam Fazıl Ahmed Paşanın Uyvar’da kazandığı başarı ve Kandiye’yi feth üzerine yazılmış manzum bir eserdir. 7) Ma’nel-Bid’a, 8) İmmün ve Nefsühu: Nahiv ilmiyle ilgili Arapça bir risaledir. Atıf Efendi Kütüphanesinde bir nüshası mevcuttur. 9) Şerhu Kaside-i Abdullah Paşa. 10) Ta’ribü Risalet-il-İslam fil Hakikati vel-Mecaz. 11) Risale-i lam. 12) Tahmis-i Kaside-i Banet Su’ad. ABDÜLEHAD; Hindistan'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Derin alim, büyük veli, ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olan İmam-ı Rabbani'nin babasıdır. Hazret-i Ömer'in soyundandır. İsmi, Abdülehad bin Zeynelabidin'dir. 1520 (H. 927)de doğdu. 1598 (H.1007)de Hindistan'ın Serhend şehrinde vefat etti. Genç yaşında, Hindistan'ın büyük alimi Abdülkuddus'ün ilim meclisinde bulundu. Hocasının zahiri ve batıni ilimlerdeki üstünlüğü onun yetişmesine vesile oldu. Hocasının emriyle ilim öğrenmek üzere başka diyarlara gitti. Dönüşünde hocasının vefat etmesi üzerine, tasavvuf ilminde yarım kalan tahsilini hocasının oğullarından Rükneddin Çeşti'nin sohbetinde tamamladı. Kadiriyye ve Çeştiyye yollarının esaslarını, inceliklerini öğrenerek, tasavvufta ilerledi. Hocasının önde gelen talebelerinden Şeyh Celal Tehaniseri'nin sohbetlerinde bulundu ve Kadiriyye yolunun ileri gelenlerinden Şah Kemal ile görüştü. Hocaları tarafından tam bir izinle ders okutmaya ve talebe yetiştirmeye vazifelendirildi. Yaptığı seyahatler esnasında pekçok ilim ve marifet sahibinin sohbetinde bulundu. Hindistan'ın meşhur kasabalarından Skendere'ye gidip ilim öğretti ve orada evlendi. Daha sonra memleketine dönüp vefatına kadar Serhend'de kaldı. Vaz ve nasihatler ederek ilim öğretti ve talebe yetiştirdi. Vefatı anında oğlu İmam-ı Rabbani'nin; “Ehl-i beyti sevmek, iman ile gitmeye sebeb olur.” sözünü hatırlaması üzerine; "Allahü tealaya hamd ve şükürler olsun ki, o muhabbetle doluyum ve nimet deryasında yüzüyorum." dedi ve vefat etti. Alçak gönüllü, alim ve fazıl bir zat olan Abdülehad hazretleri, geceleri taat ve ibadetle geçirir, Allah için göz yaşı dökerdi. Ömrünü Resul-i ekreme bağlılıkla geçirir, bir sünneti bile terk etmezdi. Abdülehad'ın yedi oğlu vardı. İmam-ı Rabbani dördüncü oğluydu. Abdülehad hazretleri din bilgilerinde çok güzel kitaplar yazmıştır. Tasavvuf ile ilgili risaleleri vardır. Bu eserlerinden bazıları, Künuz-ül-Hakayık, Mi’rac-ı Nebi, Risale-i Esrar-üt-Teşehhüd'dür. ABDÜLEHAD NURİ; İstanbul'da yetişen evliyanın büyüklerinden. İsmi Abdülehad Nuri bin Muslihuddin, künyesi Ebü'l-Mekarim'dir. 1593 (H. 1002) senesinde Sivas'ta doğdu. 1651 (H. 1061) senesinde İstanbul'da vefat etti. Üç yaşındayken Şemseddin Sivasi'nin (Kara Şems'in) iltifatlarına kavuşan Abdülehad Nuri'nin babası küçük yaşta vefat etti. Babasının vefatından sonra dayısı Abdülmecid Sivasi ve iki ağabeyi ile İstanbul'a geldi. Zamanın büyük alimlerinden din ve fen ilimlerini öğrendi. Abdülmecid Sivasi'nin huzurunda tasavvuf yoluna girdi. Kısa sürede kemale gelip, olgunlaşarak, icazet aldı. İnsanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlatmakla vazifelendirildi. Yirmi yaşından itibaren kitap yazmaya başladı. Peygamber efendimizin işaretiyle Midilli'ye gitti. Gayri müslimlerden yetmiş kişi onun vasıtasıyla İslamiyeti kabul etti. Midilli'de pek çok kimsenin hidayete ermesine ve doğru yola kavuşmasına vesile oldu. Kendisi için yaptırılan bir cami ve dergahta insanlara vaz ve nasihatlerde bulundu. Zamanın şeyhülislamı Yahya Efendinin isteği ile İstanbul'a getirildi. Kendisi için tahsis edilen Mehmed Ağa dergahına yerleşti. Bu dergahta yirmi sekiz sene müddetle insanlara vaz ve nasihatta bulundu. 1635 senesinden itibaren Ayasofya, Fatih ve Sultanahmed camilerinde vaz vermeye başladı. Vefatına yakın bütün derslerine ve vazlarına son vererek tamamen ibadet ve taate yöneldi. Yerine talebelerinden Belbakizade Şeyh Abdülkadir Efendiyi bıraktı. 1650 (H. 1061) senesi Muharrem ayının sonunda hastalandı. Hastalığının yedinci günü vefat etti. Cenazesini, Dergah Camii İmamı Tatar Ali Efendi yıkadı. Yıkama esnasında Ali Efendi, cenazeyi hangi tarafa çevirmek istediyse, Abdülehad Nuri'nin bedeninin o tarafa çevrildiği görüldü. Cenaze namazını Azizzade Şeyh Abdülbaki Efendi kıldırdı. Eyyub Nişancasındaki dergahına defnedildi. Sevenlerinden Yusufağazade Mustafa Efendi kabrinin üzerine türbe yaptırdı. Alim, faziletli ve evliya bir zat olan Abdülehad Nuri Efendinin pekçok kerametleri görüldü. Padişah Sultan Dördüncü Mehmed Hanın ve diğer devlet adamlarının iltifatlarına kavuştu. Pekçok talebe yetiştirip ilim ve feyz kaynağı oldu. Buyurdu ki: "Talebeyi celal ve kahr (sertlik) ile terbiye etmek, talebenin kemaline (olgunluğuna) sebeptir. Fakat her talebenin buna tahammülü olmadığından, nasibsiz kalmasınlar diye lütuf ve cemal ile (yumuşaklıkla) terbiye ederiz. Çoğunlukla talebe, kabiliyetine göre terbiye olunur." "İki kalbin yok ki biri ile Allahü tealaya, diğeri ile Allahü tealadan başkalarına yönelesin." ABDÜLEZEL PAŞA; Osmanlı Devletinin son zamanlarında yetişen ve Yunan Harbinde (1897) şehid düşen kıymetli bir komutan. 1827 (H.1243) senesinde Konya’nın Hadim kazasında doğdu. On altı yaşındayken er olarak orduya girip asker oldu. On iki sene kadar Arabistan’da kalıp, Osmanlı ordusunda sadakatla hizmet etti. Bu sadık ve gayretli hizmetleri neticesinde çok sevilip subaylık rütbesi verildi. 1853’te Hüsrev Paşanın yaveri olarak Kırım Muharebesine katıldı. 1857’de Karadağ, 1868’de Girid isyanlarını bastırmak için vazife aldı. Gösterdiği başarılar üzerine her vazifesinin akabinde bir rütbe, çeşitli nişanlar ve madalyalar verildi. 1872 senesinde binbaşı rütbesi ile Giresun taburuna tayin edildi. Bu taburla birlikte Sırbistan Muharebesine katıldı. Bu seferde, Aleksin mevkiindeki savaşta büyük kahramanlık gösterdi. Plevne Muharebesine de katıldı. Bu sırada mirliva yani albay idi. Savaşta fevkalade kahramanlık gösterdi. İstanbul’a dönünce, İkinci Abdülhamid Han tarafından göğsüne Plevne madalyası takıldı. Bundan sonra, jandarma teşkilatına tayin edilerek Hicaz’a gönderildi. Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a geldi ve paşalığa yükseldi. Anadolu terbiyesi ile büyüyen ve erlikten paşalığa yükselen bu köylü çocuğu, dinin emirlerine bağlı salih bir müslüman idi. Kur’an-ı kerimi ezberlemişti. Sesi güzel olup, seri okurdu. Yakın dostları onun devamlı hatim okuduğunu ve buna aralıksız elli sene devam ettiğini söylemişlerdir. Memleketi Hadim’i ziyarete geldiğinde, dostlarından birine; “Cenab-ı Hak, hafızlık nimeti ve paşalık gibi iki rütbe bahşetti. Şimdi bir üçüncüsünü istiyorum, o da şehidlik rütbesidir!” diyerek şehid olma arzusunu dile getirmiştir. Nitekim Abdülezel Paşa, 1897 senesinde vuku bulan Osmanlı-Yunan harbinde, Milona geçidine taarruz eden kuvvetlerin başında savaşırken şehid düştü. Önce Pürnartepe’ye defnedildi. Sonra Alasonya’ya naklolundu. Kahramanlıkları dilden dile anlatılan bu şehid kumandanın kabri üzerine, Sultan Abdülhamid Han bir türbe yaptırdı. ABDÜLFETTAH - I AKRİ; Büyük veli, doğru yolu göstericilerin önderlerinden. Mevlana Halid-i Bağdadi'nin seçilmiş talebelerindendir. İrşad sahibi olduğu gibi, fıkıh sahasında da alimdi. 1778 (H. 1192)de Bağdat'ta doğdu. 1865 (H. 1281) senesinde İstanbul'da vefat etti. Kabri, Üsküdar'da Nuh Kuyusu mevkiindedir. Küçük yaşta Bağdat'ın tanınmış alimlerinden ilim öğrenmeye başladı. Çok zeki idi. Kısa sürede Kur'an-ı kerimi ezberledi. Gayretli çalışmalarıyla arkadaşlarının ve hocalarının dikkatini çekti. Genç yaşta fıkıh, tefsir, hadis ilimlerinde mütehassıs bir alim oldu. Tasavvufa yönelip, zamanın en büyük alim ve velilerinden Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine talebe oldu. Hocasının her emrini yerine getirmek için canla başla çalıştı. Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin sohbetlerinde kemale, olgunluğa ulaştı. Hocası onu İstanbul’daki zamanın sultanına iki defa gönderdi. Bu yolculuklarının ikisinde de yaya gidip geldi. Genç yaşta icazet (diploma) aldı. Şeyh Abdullah-ı Herati vefat edince, onun yerine talebe yetiştirmeye ve ders vermeye başladı. Mevlana Halid-i Bağdadi’nin ilminin derinliği, evliyalık derecesinin üstünlüğü dünyanın her tarafına yayılmıştı. Dünyanın her tarafından talebeler, akın akın Mevlana Halid hazretlerinin ilminden istifade etmek için Bağdad'a geliyorlardı. İsteklilerin hepsinin Bağdad'a gitmesi mümkün değildi. Mevlana Halid hazretleri bunu telafi etmek için Abdülfettah-ı Akri'yi irşad vazifesiyle İstanbul'a gönderdi. İstanbul'a gelen Abdülfettah-ı Akri, Üsküdar semtinde Karacaahmet Kabristanı ile Bağlarbaşı arasında Nuh Kuyusu mevkiindeki dergaha yerleşti. Kısa zamanda ismi duyuldu. Devlet erkanından vezirler, komutanlar, paşalar, alimler onun sohbet ve ilim meclislerine devam edip talebe oldular. Senelerce hizmette bulunup vaz ve nasihat eden Abdülfettah-ı Akri hazretleri birçok insanın ilahi nimetlere kavuşmasına vesile oldu. Vefatından birkaç gün evvel talebeleri ve tanıdıklarıyla helalleşti ve vasiyetini bildirdi. 1864 (H. 1281) senesi Muharrem ayının dokuzuncu Cuma günü vefat etti. Üsküdar'da Eski Valide Camii'nden Karacaahmed Mezarlığına çıkan yol ile, Selimiye-Bağlarbaşı Caddesinin kesiştiği köşedeki şeyhülislam Arif Hikmet Beyin kabristanına defnedildi. İstanbul'daki Eyyub Sultanda medfun bulunan Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari ve diğer Eshab-ı kiramdan sonra İstanbul'da medfun olan en büyük üç evliyadan biri olan Abdülfettah-ı Akri hazretlerinin mübarek kabri, sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir. Diğer iki büyük evliya ise Edirnekapı-Eyüp arasındaki Murad-ı Münzevi ile Zeyrek'teki Muhammed Emin Tokadi'dir. Din ve tasavvuf ilimlerinde büyük bir alim olan Abdülfettah-ı Akri hazretleri güzel ahlak nümunesiydi. Nefsinin hiçbir arzusunu yapmaz, nefsin istemediği şeyleri yapardı. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli olur korkusuyla mübahların fazlasını dahi terk eder, dünyaya meyletmezdi. Dertlere ve sıkıntılara çok dayanıklı olup, gelen sıkıntıları gülerek karşılar, verenin Allahü teala olduğunu düşünerek sevinirdi. Hocasının emrettiği en zor işleri seve seve yapardı. Uzak yolculuklara bile yaya giderdi. Hocasının yanından hiç ayrılmaz, hizmetini ve evinin işlerini görürdü. ABDÜLGANİ NABLÜSİ; Osmanlılar devrinde yetişen, alimlerden ve evliyadan. İsmi, Abdülgani, babasının adı İsmail olup, Nablüsi diye meşhur olmuştur. 1640 (H. 1050) senesinde Şam'da doğdu. 1731 (H. 1143)de aynı yerde vefat etti ve oraya defnedildi. Babası ona küçük yaşta Kur'an-ı kerim okumayı öğretti. On iki yaşına kadar İslam terbiyesiyle yetiştirdi. On iki yaşındayken babası vefat edince, ilim tahsiline başlayıp, zamanın en büyük alimlerinden edebiyat, fıkıh, tefsir, hadis, tasavvuf ve diğer ilimleri öğrendi. Nakşibendiyye yolunu Şeyh Sa'id Belhi'den talim eyledi. Yirmi yaşına geldiği zaman, ders okutmaya, talebe yetiştirmeye ve kitap yazmaya başladı. Peygamber efendimizi metheden çok güzel bir şiir yazdığında, bazıları bu şiirin kendisine aid olmadığını iddia edip, inanmadılar. Bunun üzerine Peygamber efendimize bağlılığını ifade eden bir şerh (açıklama) ve ikinci bir şiir daha yazdı. Bir müddet sonra insanlardan uzak kalmak, dünyayı terk etmek için evinde inzivaya çekildi. Yedi sene sonra kapısını ilim öğrenmek isteyenlere tekrar açtı. Şöhreti çok yayıldı. Çok uzaklardan akın akın talebeler geldi. Çeşitli ilimlerde iki yüze yakın değerli kitab yazdı. 1664 senesinde İstanbul’a gelip bir müddet burada kaldı ve ders okuttu. Mısır, Bağdad ve Hicaz'a giderek ilminden istifade etmek için koşanlara dersler verdi. Tasavvufta ilerleyip, evliyalıkta yüksek derecelere erişti. Gerek zamanının meşhur evliyasını tanımak ve sohbetlerinde bulunmak, gerekse önceki evliyanın kabirlerini ve mukaddes makamları bulup ziyaret etmek için çeşitli yerlere seyahatlerde bulundu. 1688'de Bika'ya, bir sene sonra Lübnan, Kudüs ve Halilürrahman'a, 1693'te Mısır'a, 1696'da Hicaz ve 1700'de Trablus'a gitti. 1702'de yeniden Şam'a gelerek Salihiyye'ye yerleşti. Şam'daki Selimiyye Cami-i şerifinde ders okutmaya devam etti. Şam’da vefat etti. Fıkıh, tefsir, hadis ilimlerinde emsali az bulunur alimlerden olan Abdülgani Nablüsi, güzel ahlak ve beğenilen sıfatlar ve huylar ile süslenmişti. Herkese iyilik yapmak için elinden geleni yapardı. Çok kerametleri görülmüştür. Eserleri: İslam aleminde çok kitab yazan alimlerdendir. Kamus-ül-A'lam ve Esma-ül-Müellifin kitaplarında 180'den fazla kitabının adı yazılıdır. Bazıları şunlardır: Hadika kitabı, büyük alim İmam-ı Birgivi'nin Tarikat-ı Muhammediyye'sinin açıklamasıdır. Ahlak, fıkıh ve tasavvuf bilgilerinden bahseder. Keşf-ün-Nur an Eshab-il-Kubur kitabında, evliyanın öldükten sonra da keramet sahibi olduklarını ve ruhlarından istifade edilebileceğini çok güzel izah etmektedir. Hülasat-üt-Tahkik kitabı; mezheblerin birleştirilemeyeceğini isbat etmektedir. İsmi geçen kitaplar, İhlas Vakfı tarafından İstanbul'da basılmıştır. ABDÜLHAK HAMİD TARHAN; Tanzimat döneminde batı tesirlerini Türk şiirine sokan şair, tiyatro yazarı ve diplomat. 5 Şubat 1851’de İstanbul’da doğdu. Babası, dedesi ve soyu ilim aleminde isim yapmış şahsiyetlerdi. Dedesi Abdülhak Molla, İkinci Mahmud ile Abdülmecid Hanın hekimliğini yapmış, şiir ve tarihle uğraşmıştı. Babası Hayrullah Efendi ise, meşhur bir tarihçi ve diplomattı. Abdülhak Hamid ilk tahsiline Evliya Hoca, Behaeddin ve Hoca Tahsin Efendi gibi özel hocaların huzurunda başladı. Özellikle Hoca Tahsin Efendinin Abdülhak Hamid üzerindeki etkisi büyüktür Daha sonra Bebek Köşk Kapısındaki mahalle mektebi ile Rumelihisar Rüşdiyesine kısa süre devam etti. Ailesi tarafından Paris’te eğitim yapması uygun görülünce ağabeyi Nasuhi Bey ile 1863 Ağustosunda Paris’e gitti. Orada özel bir koleje başladı. Kısa zamanda Fransızcasını ilerletti. 1,5 sene tahsilden sonra, yanlarına gelen babası ile İstanbul’a döndü. İstanbul’da Fransız mektebine başladı ve Fransızcasını ilerletmek için Babı ali’de tercüme odasına girdi. On dört yaşlarındayken, Tahran büyükelçiliğine tayin edilen babasıyla birlikte İran’a gitti ve 1,5 sene özel olarak Farsça dersleri aldı. Babasının 1867’de vefatı üzerine İstanbul’a döndü. İstanbul’a döndükten sonra, önce Maliye mektubi, daha sonra sadaret kaleminde vazife yapan Abdülhak Hamid, buralarda Ebüzziya Tevfik ve Recaizade Mahmud Ekrem'le tanıştı. Sami Paşa’dan Hafız Divanı’nı okudu. Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Macera-yı Aşk adlı ilk eserini yazdı ve meşhur Makber mersiyesini yazmasına sebeb olan Fatma Hanımla evlendi. 1876 senesinde hariciye mesleğini seçen Abdülhak Hamid Paris Sefareti ikinci katibliğine tayin edildi ve iki buçuk sene vazife yaptı. Bu arada Fransız edebiyatını yakından tanıma fırsatını buldu. Paris dönüşü bir süre açıkta kalan Abdülhak Hamid, 1881’de Poti, 1882’de Golos, bir sene sonra da Bombay başşehbenderliklerine tayin edildi. Bombay’da üç sene kaldı. Eşi Fatma Hanımın rahatsızlığının artması üzerine, İstanbul’a dönmek için yola çıktı ise de, Fatma Hanım Beyrut’ta vefat etti. Abdülhak Hamid Bombay dönüşünde Londra elçiliği başkatipliğine tayin edildi. Fakat Zeynep isimli manzum piyesi yüzünden vazifeden alındı. Bir süre boşta gezdikten sonra edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine, tekrar Londra’daki eski görevine gönderildi. Bu gidişinde İngiliz olan Nelly Hanım ile evlendi. 1895 senesinde Lahey büyükelçiliğine iki sene sonra tekrar Londra elçiliği müsteşarlığına tayin edildi. Hanımının rahatsızlanması üzerine, 1900’de İstanbul’a dönen Abdülhak Hamid, 1906’ya kadar İstanbul’da kaldı. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine tayin edildi. 1911’de hanımı Nelly’nin ölümü üzerine Belçikalı Lüsyen Lucienne Hanım ile evlendi. Balkan savaşları sırasında kabine tarafından azledilince İstanbul’a döndü. Maarif nezareti teklif edildi ise de kabul etmedi. Bir süre açıkta kaldıktan sonra ayan üyeliğinde bulundu. Mütareke yıllarında Viyana’ya gitti. Burada sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilanından sonra anavatana döndü. 1928 senesinde İstanbul Milletvekili seçildi ve ölünceye kadar mebus olarak kaldı. Kendisine vatana üstün hizmet fonundan maaş bağlandı. Ayrıca belediye de, dayalı döşeli bir apartman dairesi verdi. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da öldü. Mezarı Zincirlikuyu’dadır. Abdülhak Hamid, Tanzimat sonrası bütün edebi ve siyasi devirleri yaşamış bir şairdir. Tanzimatı, meşrutiyetleri ve cumhuriyeti görmüştür. Bu devirlerdeki Tanzimat, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca uzun seneler doğuda ve batıda diplomat olarak bulunması her iki edebiyatı tanımasına sebep oldu. Bu sebeple Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirdi. İlk başlarda Tanzimat ekolünün tesirinde kalmış sonra batıyı tanıyınca, klasik edebiyattan ayrılarak batı tekniği ile eser vermiştir. Edebiyatımızın yeni bir çehre kazanmasında Recaizade Ekrem daha çok teorik yönünü işlerken, Hamid yazdıklarıyla bunu uygulamıştır. Eserlerinde batı edebiyatından bilhassa Shakespeare ve Victor Hugo’nun tesirleri açıkça görülür. Şiirlerindeki başlıca konu romantik ve felsefi düşünceler, ölüm duyguları ve insan kaderi hakkındadır. Şiirlerinde pekçok yabancı kelime vardır. Batı yazarlarından etkilenerek yazdığı dramalar Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Kendisine son zamanlarda Şair-i azam (en büyük şair) ünvanı verilmiştir. Abdülhak Hamid’in eserleri iki grupta toplanmaktadır: Şiirleri: Makber, Ölü (1885), Kahpe (1885), Bala’dan Bir Ses (1911), Validem (1913), Yadigar-ı Harb (1913), İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924). Tiyatroları: Hamid’in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere iki kısımdır. Mensur tiyatroları: Macera-ı Aşk (1873), Sabrü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1876), Tarık yahut Endülüs’ün Fethi (1879), İbn-i Musa (1880), Finten (1898). Manzum tiyatroları: Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880), Sardanapal (1908), Liberte (1913). MAKBER’den Eyvah! Ne yer ne yar kaldı. Gönlüm dolu ah u zar kaldı. Şimdi buradaydı gitti elden, Gitti ebede, gelip ezelden, Ben gittim, o hak-sar kaldı. Bir guşede tarumar kaldı. Baki o enis-i dilden eyvah, Beyrut’ta bir mezar kaldı. ABDÜLHAK MOLLA; Hekim ve şair. 1786 (H. 1201)da İstanbul’da doğdu. 1853 (H. 1270)te vefat etti. Devrinin meşhur şahsiyetlerinden olup, pekçok ilim ve fikir adamı yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Babası Osmanlı Devletinde Divan-ı hümayun haceganlığı vazifesinde bulunan şairliği ile de meşhur Mehmed Emin Şükuhi Efendidir. Abdülhak Molla, büyük kardeşi Behçet Efendi gibi medrese öğrenimi yanında hekimlik (tıp) tahsili de yaptı. Eski sarayda hekim olarak vazife aldı. Halet Efendi hem onu hem de ağabeyi Behçet Efendiyi himaye etti. Ancak aleyhinde bulundukları gerekçesiyle, 1821’de Mustafa Behçet Efendi ile birlikte İstanbul’dan Keşan’a sürüldüler. Küçük kardeşleri Hızır İlyas Efendinin aracılığı ile bir sene sonra affedilip İstanbul’a döndüler. Abdülhak Efendi bundan sonra Yeni Saray hekimliğine, 1827'de Asakir-i hassa hekimbaşılığına tayin edildi. Medresede yetişmiş olması sebebiyle ona o devrin ilim rütbelerinden Selanik sonra da Yenişehir Mollalığı; 1829’da Mekke payesi, 1832’de İstanbul payesi verildi. 1833’te hekimbaşılığa ve Mekteb-i Tıbbiyye-i Adliyye-i Şahane nazırlığına seçildi. 1836’da Anadolu kadıaskerliği payesi verildi. Fakat aynı sene payesi alınıp, hekimbaşılıktan çıkarıldı. 1839 (H. 1255)da yeniden vazife verilip Anadolu kadıaskeri ve ikinci defa hekimbaşı oldu. 1841’de Rumeli kadıaskerliği payesi verildi. 1845’te hekimbaşılığı vazifesinden ayrıldı. 1847’de Maarif Meclisi başkanlığına ve üçüncü defa hekimbaşılığa tayin edildi. 1852 senesinde de Reis-ül-ülema ünvanı verildi. Bu vazifeyi aldıktan bir sene sonra altmış yedi yaşında iken İstanbul’da Bebek semtinde vefat etti. Sultan İkinci Mahmud Han Türbesinin bahçesine defnedildi. Abdülhak Molla, hekimliğinin yanında ayrıca şairliği ile de tanınmıştır. Divan edebiyatında kuvvetli şiirleri vardır. Bu şiirleri matbu değildir. Şiirlerinden başka eserleri şunlardır: 1. Tarih-i Liva: Elli bir yaprak olan bu vakayiname, İkinci Mahmud Hanın Rami Kışlasında bulunduğu zamana ait kayıtlardır. Matbu değildir. 2. Rüzname: Yazma olan bu eseri, Sultan İkinci Mahmud Hanın hastalığı ile ilgili olarak hekimbaşı sıfatıyla yazmıştır. O devirde yaptığı tıbbi incelemelerinden bahsetmiştir. 3. Hezar Esrar: Hekimlik ile ilgili bir eserdir. Ağabeyi Mustafa Behçet ile birlikte hazırlamıştır. Bu eser yarım kalmış, bilahare oğlu Hayrullah Efendi tarafından tamamlanıp, 1867’de yayınlanmıştır. Abdülhak Molla bir takım tıbbi yeniliklerin getirilmesinde ön ayak olmuştur. Hekimbaşı iken Tıbbiyye okulunda yeni bir proje uygulandı. Salgın hastalıklara karşı karantina teşkilatını kurdurdu ve Çiçek aşısı yapılmasını mecburi hale getirdi. Bebek’te kendi yalısında bir eczahane açmış ve burada bir nükte olarak “Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı” mısraını levha halinde asmıştır. ABDÜLHAK ŞİNASİ HİSAR; Cumhuriyet dönemi romancılarından, yazar. 1888’de İstanbul’da doğdu. Münevver ve Hazine-i Evrak gazetelerini çıkarmış olan Mahmud Celaleddin Beyin oğludur. Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)den mezun olduktan sonra yüksek tahsilini Paris’te Ecol Libre des Science Politiques’te yaptı. Küçük yaşta bir Fransız mürebbiyeden Fransızca, Tevfik Fikret’ten de Türkçe dersleri aldı. Çocukluğu Boğaziçi, Büyükada ve Çamlıca gibi İstanbul’un en güzel yerlerinde geçti. Mektep ve çevresinin tesiri ve batılı tarzda eğitilmiş olmasının bir neticesi olarak; geçmişe karşı menfi görüş ve geçmişi hafife alış ve peşin hükümlerle dolu ruh ve kafa ile Paris’e giderek Jön Türklerin faaliyetlerine katıldı. Paris’te bulunan Fransız yazar ve şairlerle tanıştı. Bazılarının hayranı oldu. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul’a döndü (1908). Bir Fransız şirketinde memur olarak çalıştı. Stines Şirketinde Osmanlı Hükumetinin umumi katipliğini yaptı (1913 - 1920). İstanbul’da çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra, Ankara’da Hamdullah Suphi’nin tavassutu ile Balkan Birliği Cemiyetinde umumi katip ve dış işlerinde müşavir olarak çalıştı (1931-1945). Barış konferansı için Amerika’ya gitti. Dönüşte İstanbul’a yerleşti. Çeşitli bankaların idare meclis azalığında çalıştı. Hayatında hiç evlenmedi. Niçin evlenmediği sorulduğunda; “Oğlum olsa komünist, kızım olsa saçını uzatıp film yıldızı olur; evlenmek mi? Allah korusun!” demiştir. 3 Mayıs 1963’te vefat etti. Abdülhak Şinasi, yazı yazmaya mütareke yıllarında başladı. Dergah, İleri, Medeniyet, Ağaç, Türk Yurdu, Milliyet ve Dünya gibi dergi ve gazetelerde tenkit ve deneme türünde yazılar yazdı. Önceleri geçmişi tenkid eden Abdülhak Şinasi, Fransa’ya gittikten sonra, geçmiş zamanı övmeye başladı. Mazi şuurunu canlandırmaya çalıştı. “Bir millete yapılabilecek en sinsi ve en şeytani hücum, onun vicdanından mazisini almak, hafızasından mazisini yok etmektir.” diyerek mazinin önemini belirtmiştir. Yazdığı romanlarda da geçmiş zamanın özlemini anlatır. Olaylara değil, zamana, mekana, eşyaya, duygu ve düşüncelere, insanlara ve onların kıyafetlerine çok değer verir. Üslubu şahsi ve orijinaldir. Dilde hiç bir zaman uydurukçaya gitmemiş, dilin ahenginden istifade etmesini bilmiş ve şiire kaçan bir dil kullanmıştır. Eserleri: Fehim Bey ve Biz, Çamlıca’daki Eniştemiz, Ali Nizami Bey’in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı romanları yanında, Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri gibi hatıra, deneme, şiir türünden eserler de vermiştir. İstanbul ve Pierre Loti ile Yahya Kemal’e Veda diğer eserlerindendir. Ahmet Haşim’le ilgili olarak; Ahmet Haşim, Şiiri ve Hayatı adlı eseri yazmıştır. ABDÜLHAK-I DEHLEVİ; Hindistan'da yetişen tefsir, hadis ve fıkıh alimlerinin büyüklerinden. Babası Seyfeddin bin Sadullah-el-Buhari et-Türki'dir. Muhaddis Dehlevi diye de bilinir. 1551 (H. 958)de Delhi’de doğdu. 1642 (H. 1052) senesinde Delhi'de vefat etti. Kabri oradadır. Dedesi Buhara'dan gelerek Hindistan'a yerleşmiş olan Abdülhak-ı Dehlevi, ilk tahsilini babası Seyfeddin bin Sadullah'tan gördü. İki ay gibi kısa bir sürede Kur'an-ı kerimi ezberledi. Arapça, sarf, nahiv, Kafiye ve Misbah okudu. Maveraünnehr alimlerinin derslerine devam etti. Keskin zekası ve hafızasının sağlamlığıyla hocalarının takdir ve hayranlığını kazandı. Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf ile zamanının fen ilimlerinde yüksek derece sahibi olup, on yedi yaşındayken tahsilini bitirdi. 1587'de Hicaz'a giderek iki sene, İbn-i Hacer-i Mekki hazretlerinin talebesi Ali Mütteki ve onun talebesi Abdülvehhab-ı Mütteki'den hadis ilimlerini okudu. Daha sonra Medine-i münevvereye giderek orada yerleşti ve Resulullah efendimizin pekçok manevi feyz ve bereketlerine kavuştu. Hindistan'a dönerek Muhammed Baki-billah hazretlerinin sohbetine kavuştu ve Ahrariyye yolunda kemale geldi. Kadiriyye yolu büyüklerinden Şehid Mustafa Multani'nin derslerinde bulundu. Ondan Kadiriyye yolunun inceliklerini öğrendi. Din ilimlerinin her sahasında eser yazdı. Hindistan'ın en büyük alimlerinden oldu. Çeşitli kademedeki devlet büyüklerine mektublar yazıp onlara nasihatlarda bulundu. İmam-ı Rabbani hazretlerinin sohbetleriyle şereflendi. Onun sadık talebelerinden oldu. Abdülhak-ı Dehlevi'nin yazmış olduğu Eşi'at-ül-Lemeat kitabının dördüncü cildinde bulunan hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır: İnsanlara merhamet etmeyene, Allahü teala merhamet etmez. İki arkadaştan Allah indinde daha iyi olanı, arkadaşına iyiliği daha çok olandır. Allah, dünyalığı dostlarına da düşmanlarına da vermiştir. Güzel ahlakı ise yalnız sevdiklerine vermiştir. Bir kimse sevmediği birisine bela ve sıkıntı geldiği için sevinirse, Allah bu kimseye de bu belayı verir. Kibirden, hıyanetten ve borçdan temiz olarak ölen kimsenin gideceği yer, Cennet'tir. İmanı üstün olanınız, huyu daha güzel ve zevcesine daha yumuşak olanınızdır. Abdülhak-ı Dehlevi buyurdu ki: "Peygamberler ve evliya öldükten sonra bunlardan yardım istemeği meşayıh-ı izam ve fıkıh alimlerinin çoğu caizdir dedi. Keşf ve kemal sahipleri bunun doğru olduğunu bildirdi. Bunlardan çoğu, ruhlardan feyz alarak yükseldiler. Böyle yükselenlere "Üveysi" dediler. Dünya görünüşte süslüdür, yaldızlıdır ama aldatıcıdır, hilecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar. İman nuruyla bakılınca yakinen görülür ve anlaşılır ki, dünya işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Ahiret ise daimi ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü geçici dünyadan çevirir, kalb gözünü sonsuzluk alemine döndürür ve yolculuk için lazım olan sevab azıklarını hazırlar." Yüksek alim ve büyük bir evliya olan Abdülhak-ı Dehlevi insanların kurtuluşa, saadete kavuşmaları için birbirinden kıymetli yüzden fazla kitap yazmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: 1) Tarih-i Hakkı, 2) Tarih-i Abdülhak, 3) Matla'ul-Envar, 4) Medaric-ün-Nübüvve, 5) Cezb-ül-Kulub, 6) Ahbar-ül-Ahyar, 7) Mektubat, 8) Şerh-u Sifr-üs-Seadet, 9) Merec-ül-Bahreyn, 10) Eşi'at-ül-Lemeat.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:42 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
|
|
#10 (permalink) | |||||||||||
|
ABDÜLHAKİM ARVASİ;
Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük alim ve ruh bilgilerinin mütehassısı büyük veli. Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen büyük alimlerin otuz dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 (H. 1281)te Van'ın Başkale kazasında doğdu. 1943 (H. 1362)te Ankara'da vefat etti. Kabirleri Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının alim ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan olup, seyyid oldukları Irak'taki şer'i mahkeme defterlerinde yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve en üstün insanlık meziyetlerinde nümune olmakla tanınmış ve halk arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir. İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Daha sonra Arvas'a giderek yüksek tahsilini zamanın en büyük alim ve evliyası Seyyid Fehim Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad', beyan, meani, bedi', belagat, kelam, usul-i fıkh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye yani hikmet-i tabi’iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye, riyaziyye (yani matematik, geometri), hey’et (astronomi) gibi zahir ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı. Başkale'de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani ders okuttu ve insanlara Allahü tealanın emir ve yasaklarını anlattı. 1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu'yu işgal edince, Başkale'den hicret edip, Irak'a, oradan Adana, Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul'a geldi. Eyyub Sultan'da önce yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu. İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen İlahiyat Fakültesinde tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8 Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi. Anadolu'da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para, mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu'ya gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad, vaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir'e gönderildi. Zor şartlar altında İzmir'de kaldığı sırada ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara'ya getirildi. Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H. 1362) tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti. Ankara'nın kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri ziyaret edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır. Seyyid Abdülhakim Arvasi'nin üç oğlu ve iki kızı vardı. Kızlarından Şefia Hanım, hicrette Musul'da vefat etti. Enver Medeni de hicret esnasında 1918 (H. 1336)de Eskişehir'de vefat etti. İkinci oğlu Ahmet Neyyir Mekki Üçışık Efendi uzun zaman Üsküdar ve Kadıköy müftiliği yaptı. Kadıköy müftisiyken 1967 (H. 1387)de İstanbul'da vefat etti. Üçüncü oğlu Seyyid Münir Üçışık, İstanbul Belediyesinde satış memurluğunda çalışmış, doğruluğu, çalışkanlığı güzel ahlakı ile etrafının sevgisini kazanmıştı. 1979 (H. 1400)da İzmir'de vefat edip Ankara'nın Bağlum kasabasına defnedildi. İkinci kızı Maide Hanım, eski Van mebusu Seyyid İbrahim'in zevcesiydi. Seyyid İbrahim vefat etmiştir. Duası makbul, kalbi temiz, ruhu asil, merhameti bol, cömert, bir ahlak, ismet ve iffet numunesi olan Maide Hanım, Ankara'da damadı Seyyid M. Emin Garbi ve kızı Ümmü Gülsüm hanımefendi ile birliktedir. Seyyid Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu. Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zaifçe olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı. Her hali ve hareketi ile İslamiyete uyardı. Çok mütevazi olup; "Ben" dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider, davetlere icabet ederdi. Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır; sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi. Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini görürdü. Çok mütevazi, pek alçak gönüllüydü. Eyyub Sultan, Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu'nda Ağa Cami-i şerifleri kürsilerinde senelerce ilim neşretmiştir. Vefa Lisesinde öğretmenlik yapmış, Sultan Selim Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde müteaddid mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın başlangıc ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife Risalesi, Sahabe-i Kiram ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve Türkçe şiirleri pek kıymetlidir. Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929'dan 1943 senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır. Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve İngilizcenin yanında, başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi'den aldığını eserlerinde belirtmektedir. Abdülhakim Arvasi'nin kıymetli sözlerinden bazıları: "Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise her zamanda her memleketde, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan O'nun üstünde değildir. Bu olamayacak birşey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, O'nu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın O'nu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın O'nu tenkid edecek iktidarı yoktur." "Hak tealanın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah'ın merhameti neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk'a imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü tealanın merhamet ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise hakkı tanımamanın, zulm ve haksızlık etmenin cezasıdır." "Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür." "Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır." "İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk'a karşı şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın ufuklarını sarmış olan fesad karanlığı hep şirkin, imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir. Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk'ı tanımadıkça, Hakk'ı sevmedikçe, Hak tealayı hakim bilip, O’na kulluk etmedikçe, insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak'dan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur." "Müslümanların öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulum-i İslamiyye (Müslümanlık Bilgileri) denir. İslam dininin emrettiği bu bilgileri Resulullah aleyhisselam ikiye ayırmıştır. Biri, "ulum-i nakliyye", yani din bilgileri; diğeri "ulum-i akliyye" yani fen bilgileridir, buyurmuştur. Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir. Bunlar da ikiye ayrılır: "Ulum-i aliyye" yani yüksek din bilgileri ve "ulum-i ibtidaiyye" yani alet ilimleri. İslam ilimlerinin ikinci kısmı olan akıl bilgilerinin yani tecrübi ilimlerin iyi öğrenilmesi, ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder. Riyazi fizik öğrenmek, din bilgilerini kuvvetlendirir. Astronomi, aritmetik ve geometri, dine yardımcı bilgilerdir. Tecrübi fizikteki (tecrübe ve isbat edilenlere esasen uymayan) birkaç yanlış teori ve hipotezden başka hepsi dine uymakta, imanı kuvvetlendirmektedir. İlahi fizik (metafizik) bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dine uymaz. Bu ilimler öğrenilince, din bilgilerinin akli ilimlere uyan ve akli bilgilerle çözülmeyen yerleri ve sebepleri meydana çıkar ve akla uygun sanılmayan, aklın erişemediği mes'elelerin inkar edilemiyeceği anlaşılır." "Kur'an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden sonra en kıymetli kitab, İmam-ı Rabbani hazretlerinin (kuddise sirruh) Mektubat kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkh kitabı, İbn-i Abidin'in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafiide Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır." "İslam dini, Allahü tealanın, Cebrail ismindeki melek vasıtası ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği, insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesud olmalarını sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faideli şeyler, İslamiyetin içindedir. Eski dinlerin görünür görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır. Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan, şaşırmayan, akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan ibarettir. Yaradılışında kusursuz olanlar onu reddetmez ve nefret etmez, İslamiyetin içinde hiçbir zarar yoktur. İslamiyetin dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz." "Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu şeyhlerin sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır, İslam dini bozulmuştur, dedi. Halbuki bozuk tarikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır. Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i sünnet alimlerini tanımak, o büyüklerin kitablarını okuyup, iyi anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir alim bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline girer. Vazları ile, kitapları ile, gençlerin imanını çalarak millet ve memleketi felakete götürürler." "Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslamın vekarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız." "Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz." "Allahü teala, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü tealanın bu adeti içinde meydana gelmektedir. Allahü teala sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, adetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor." "Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kerre ölmeyi tercih ederim." ABDÜLHAKİM HÜSEYNİ; Son devir din adamlarından. Peygamber efendimizin soyundan olup, seyyiddir. Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde 1902 (H.1320) senesinde doğdu. Babasının hem imamlık yapması hem de medresede talebe okutması için davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşındılar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince dedesi yanına aldı. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli olan Muhammed Ziyaüddin Nurşini Efendinin ders halkasına gönderdi. Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdülhakim Hüseyni 14 yaşına kadar bu zattan ilim öğrendi. Hocası Nurşin'e taşınınca başka medreselerde ilim tahsiline devam etti. Daha ilmini tamamlayıp icazet almadan medreseler ve tekkeler kapatılınca Siyanis'e döndü. Komşu Taruni köyüne hem imamlık hem de talebe okutmak üzere davet edildi. Burada pekçok talebe yetiştirdi. Bu sırada hocası Muhammed Ziyaüddin Nurşini vefat etti. Abdülhakim Efendi hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufda ilerlemek için Muhammed Ziyaüddin Nurşini'nin talebelerinden Suriye'nin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed Haznevi'ye intisab etti. Onun sohbetlerinde bulundu. Daha sonra tekrar memleketine döndü. Fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ilmini ve tasavvufdaki derecesini artırdı. Hocasından 34 yaşındayken ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken irşad için icazet aldı. Memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Hep aynı yerde kalmayıp, ikametgahını devamlı olarak değiştirdi. Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra Bitlis'in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozluk kazasına bağlı Gadiri köyüne yerleşti. Oradan da Şehiri'ye gelen Abdülhakim Hüseyni Efendi son olarak Adıyaman ilinin Kahta kazasına bağlı Menzil köyüne geldi. Bir yıl kadar kaldığı Menzil'de hastalandı. Tedavi için önce Diyarbakır'a, oradan da Ankara'ya gitti. Ankara'da yapılan ameliyattan sonra 25 Mayıs 1972 (H.1392)de vefat etti. Cenazesi Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyüne götürülerek defnedildi. Ömrü boyunca ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgul olan Abdülhakim Hüseyni Efendi insanların imanlarını kurtarmaları için çalıştı. "Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine mürşid ararlardı. Şimdiki mürşidler kapı kapı dolaşıp Müslümanları imanlarının kurtulması için çağırıyor." sözüyle bunu ifade etmiştir. Abdülhakim Hüseyni Efendi kendisine sorulan bazı suallere şöyle cevap vermişti: İhlas nedir? sualine; "İhlas, illet ve gaye olmaksızın yalnız Allah için günahı terk etmek ve emirleri yerine getirmektir. Yani var gücünü Allah'ın emrine safr etmektir." Teveccüh nedir? sualine; "Teveccüh, insanın kalben Allahü tealaya yönelmesidir." Zahiri ve batıni darbelere nasıl dikkat ederiz? sualine; "Açık ve gizli edebleri, Allah'ın emirlerini yerine getirmek, abdestli olmak, hasbelbeşer (insanlık icabı) bir günah olursa, hemen tövbeyi geciktirmemek, Selef-i Salihin'in eserlerini okumak, öğrendiğimiz İslami bilgileri bilfiil tatbik etmekle gözetiriz. Batıni edepleri gözetmek ise bu zamanda çok zordur. Kalbi masivadan temizlemekle mümkün olur." Abdülhakim Hüseyni Efendi vefat ettikten sonra oğlu Muhammed Raşid Efendi yolunu devam ettirmektedir. ABDÜLHAKİM SİYALKUTİ; Hindistan'da yetişen fıkıh ve kelam alimi. Babası Şemseddin Muhammed'dir. İmam-ı Rabbani hazretlerinin sınıf arkadaşı idi. 1657 (H. 1067) senesinde Siyalkut şehrinde vefat etti. Zamanın alimlerinden akli ve nakli ilimleri öğrendi. Fıkıh ve kelam yanında birçok ilimlerde yüksek dereceye ulaştı. Çok kitap yazdı. Zamanının sultanlarına, devlet ileri gelenlerine, emirlere ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını çekinmeden söyledi. İlimdeki ince meseleleri hemen hallederdi. İmam-ı Rabbani hazretlerine çok hürmet ederdi. İmam-ı Rabbani hazretleri de Abdülhakim Siyalkuti için; "Bir çok kıymetli kitaplar yazan, akli ve nakli ilimlerde (din ve fen ilimlerinde) Hindistan'da bir eşi bulunmayan Abdülhakim Siyalkuti" diye medh ederdi. Gençliğinde ve yaşlılığında ilim öğrenmeye, öğretmeye ve fetva vermeye devam eden Abdülhakim Siyalkuti, ilmin her şubesinde derin bilgi sahibiydi. Pekçok alim onun ilmindeki üstünlüğünü medh etmiştir. Buyurdu ki: "Çok kimse vefat eden alimlerden istifade edildiğine inanmıyor. Kabir ziyareti; ölülerin ruhuna okumak, onlara dua etmek için yapılır diyor. Tasavvuf büyükleri ve fıkıh alimlerinden çoğu, kabir ehlinden yardım görüldüğünü kitaplarında ve sözleri ile haber verdiler. Hatta bunlardan çoğu, vefat etmiş alimin ruhundan istifade ederek yetiştiklerini, olgunlaştıklarını söylediler. Böylece olgunlaşanlara "üveysi" dendi. Dua eden, Allahü tealadan istemektedir. Duasının kabul olması için Allahü tealanın sevdiği bir kulunu vasıta yapmaktadır. Dileği veren, kendisinden istenilen Allahü tealadır. Kabirdeki veli ise, bir sebep bir vasıtadır. Bir cahil, bir ahmak, dileğini Allahü tealanın kudretinden beklemeyip, veli yapar, yaratır derse, bu düşünce ile ondan isterse bunu elbette yasak etmelidir. Peygamberlerin (aleyhimüsselam) kabirlerinde diri olduklarını herkes bilir ve inanır." Eserleri: Abdülhakim Siyalkuti'nin eserlerinden bazıları şunlardır: 1) Beydavi Haşiyesi, 2) Sa’düddin Teftazani'nin Şerh-ul- Akaid'ine haşiyesi, 3) Mevakıf Şerhi'ne haşiyesi, 4) Mutavvel Haşiyesi, 5- Ed-Dürret-üs-Semine fi İsbat-il-Vacib Teala. ABDÜLHALIK GONCDÜVANİ; İslam alimlerinin büyüklerinden ve evliyanın önderlerinden. Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendilerine Silsile-i aliyye adı verilen alimlerin dokuzuncusudur. Babası Abdülcemil Efendi alim bir zat olup, Malatyalıydı. İmam-ı Malik'in soyundandır. Kitaplarda doğum tarihine rastlanmamıştır. Buhara yakınlarındaki Goncdüvan kasabasında doğdu. 1180 (H. 575) senesinde aynı yerde vefat etti. Babaları Abdülcemil, Hızır aleyhisselam ile arkadaşlık ederdi. Aralarında muhabbet olduğundan, Hızır aleyhisselam babasına; "Senin bir salih evladın dünyaya gelecektir. İsmini Abdülhalık koyarsın." buyurmuştu. Abdülhalık Goncdüvani henüz beş yaşındayken Buhara'nın büyük alimlerinden olan Şeyh Üstad Sadreddin'den Kur'an-ı kerim öğreniyordu. Okuma esnasında mealen; "Rabbinize tazarru ile gizli dua ediniz." ayet-i kerimesine gelince, hocasına; "Bu gizli'nin hakikati ve kalp ile yapılan zikrin aslı nedir? Eğer zikir ve dua aşikar açık ve dil ile olursa riyadan korkulur. Araya riya girerse, hakkı ile zikredilmemiş olur. Kalb ile zikredersem; "Şeytan insanın damarlarında kan gibi dolaşır." hadis-i şerifi gereğince şeytan bu zikri duyar. Bu müşkülümü halledin." dedi. Hocası, büyük alim, alimlerin sultanı, kalblere dokunan bu sözlere hayran oldu. "Oğlum, bu, kalb ilimlerinin konusudur. Allahü teala dilerse seni bu ilimleri öğretecek bir üstada ulaştırır. Kalb ile zikri ondan öğrenirsin, böylece bu müşkülün hallolur." buyurdu. Bu işaret üzerine Abdülhalık Goncdüvani, meselelerini halledecek zatı beklemeye başladı. Bir gün Hızır aleyhisselam yanına gelip Allahü tealayı gizli ve açık anmanın yollarını öğretti ve onu manevi evlatlığa kabul etti. Yirmi iki yaşındayken Hızır aleyhisselam onu, şaşırmışlara yol göstericilerin büyüklerinden olan Yusuf Hemedani'ye gönderdi. Manevi ilimleri hocasının sohbetiyle tamamladı. Onun vefatı ile insanlara, doğru yolu gösterme vazifesini devraldı. Çok talebe yetiştirdi; binlerce insanın doğru yolu bulmalarına sebeb oldu. Abdülhalık Goncdüvani bir aşure günü birkaç dostu ile beraber otururken, sırtında hırka, omuzunda seccade olan biri gelip meclise oturdu. Bir müddet sonra üstada: "Hazret-i Resulullah buyurdu ki: "Mü'minin firasetinden korkunuz. Çünkü o, Allah'ın nuru ile bakar." Bu hadis-i şerifin sırrı nedir?" diye sordu. Abdülhalık hazretleri; "Sırrı budur ki, belindeki zünnarı kesip Müslüman olmakla şereflenesin." Adam şaşırıp; "Allah korusun, bende zünnar falan yok." dedi. Oradakilerden birisi, bu adamın üstündeki hırkasını çıkartınca, kafirlere mahsus olan zünnar ortaya çıktı. O zat tövbe etti ve Müslüman oldu. Talebelerinden birine buyurdular ki: "Her kim farzları eda ettikten sonra dua ederse, duası kabul olur. Sen farzları yaptıktan sonra duada bizi hatırla. Biz de seni hatırlarız. Hem senin hakkında, hem de bizim için duanın kabulüne vesile olur." Vasiyetnamesinde, manevi oğulları Hace Evliya-yı Kebir'e buyurdular ki: "Sana vasiyyet ederim ey oğul ki: Her halinde ilim, edep ve takva üzere ol! İslam alimlerinin kitaplarını oku! Fıkıh ve hadis öğren! Cahil tarikatçılardan sakın! Şöhretten kaç! Şöhrette afet vardır. Aslandan kaçar gibi cahillerden kaç! Bid'at sahibi, sapıklar ile ve dünyaya düşkün olanlar ile arkadaşlık etme! Helalden ye! Çok gülme! Kahkaha ile gülmek gönlü öldürür. Herkese şefkat ve merhamet et! Kimseyi hakir görme! Kimse ile münakaşa, mücadele etme! Kimseden bir şey isteme! Tasavvuf büyüklerine dil uzatma! Onları inkar eden felakete düşer. Mayan fıkıh, evin mescid olsun!" Tasavvufta meşhur olan, on bir temel kelime Abdülhalık Goncdüvani'nin sözlerindendir. ABDÜLHAMİD HAN - I; Osmanlı padişahlarının yirmi yedincisi ve İslam halifelerinin doksan ikincisi. Sultan Üçüncü Ahmed’in oğludur. Annesi Rabia Hatun’dur. 20 Mart 1725 günü Topkapı Sarayında (Saray-ı Cedid) doğmuş ve Ocak 1774 tarihinde ağabeyi Sultan Üçüncü Mustafa’dan sonra padişah olmuştur. Birinci Abdülhamid Han, tahta çıktığı zaman devlet buhran içerisindeydi. Tahta çıkışından evvel başlamış olan Rus Harbi devam ediyor ve bir çok eyalette de isyanlar başgöstermiş bulunuyordu. Mali sıkıntı da mevcuttu. Birinci Abdülhamid Han bu güçlükleri başarıyla yenecek kudrette bir padişahtı. Saltanatı müddetince bu zorluklarla mücadele etti. İyi niyetli, dindar, gayretli bir insandı. Rus Harbine devam kararı verdi. Çünkü düşmana karşı hiç olmazsa bir muharebe kazanarak sulh yapmak istiyordu. Fakat Osmanlı ordusu Kozluca’da yenilmiş ve Serdar Muhsinzade Mehmed Paşanın yanında ancak 1200 kişi kalmış diğerleri dağılmıştı. Bu vaziyette Rusya’nın sulh şartlarını kabul etmekten başka çare yoktu. Türk temsilcileri Ahmed Resmi ve İbrahim Münib efendilerle Rus temsilcisi Prens Repnin arasında 21 Temmuz 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre Kırım, Kuban ve Bucak yalnız dini bakımdan halifeye bağlı olmak üzere müstakil oluyor; Yenikale, Kerç, Azak, Kılburun kaleleri Rusya’ya geçiyordu. Eflak, Boğdan ve Cezayir-i Bahr-i Sefid sahili gibi savaşta Ruslar tarafından işgale uğramış yerler ise Osmanlı Devletine geri veriliyordu. Kaynarca Antlaşmasının ağırlığını arttıran en önemli maddesi, Rusların Türk topraklarındaki Ortodokslar üzerinde bir çeşit himaye hakkı iddiasında bulunabilecek tarzda hazırlanmış olanıdır. Antlaşmadan hemen sonra Avusturya, Osmanlı Devletinin zafiyetinden faydalanarak Boğdan Beyliğine bağlı Bukoniva’yı işgal etti (1775). Saltanatının başında böyle kahredici bir durumu kabul ile barışı sağlayabilen Birinci Abdülhamid, savaş zamanında devletin çeşitli bölgelerinde çıkmış isyanları bastırmak ve askeri sahada ıslahatta bulunmak durumundaydı. İsyanları bastırmak üzere Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa ve ıslahat yapmak için de sadrazam Halil Hamid Paşa görevlendirildiler. Kapıkulu’nun bazı ocaklarının ıslahı için Fransa’dan mühendisler getirtilmiş, Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Devlet Kara Mühendishanesi) kurulmuş, yüzüstü bırakılan metruk haldeki İbrahim Müteferrika matbaası tekrar açılmıştır. Birinci Abdülhamid devrinde yapılan hayırlı işlerden birisi de, yerli malı kullanılmasının mecburi hale getirilmesidir. Diğer taraftan Anadolu’da çeşitli karışıklıklar çıkmıştı. Her vilayette bir asi hüküm sürüyordu. Hele kapısız levent denilen binlerce asi Anadolu’yu yakıp yıkıyordu. Şam ve Mısır’da isyanlar başgöstermiş, İranlılar Osmanlı topraklarına saldırarak pekçok yeri kendi topraklarına katmışlardı. Hicaz’da ayaklanmalar birbirini takib etmişti. Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla, Osmanlılarla Ruslar arasında tam bir sulh temin edilememiş, yalnız bir çeşit mütareke hasıl olmuştu. Bu antlaşma her iki tarafı da tatmin etmemişti. Osmanlılar olsun, Ruslar olsun Kırım üzerinde daha çok hakka sahib olmak istiyorlardı. Nitekim Kırım’da bağımsızlık ilan edildiğinde Devlet Giray Han, Babıali ile eski bağlılığın korunmasına taraftardı. Bunun üzerine Ruslar, asker sevkedip kendi adamlarından Şahin Giray’ı, han seçtirmişlerdi. Böylece Kırım Hanının tayininde çıkan anlaşmazlık, iki devleti yeni bir savaşa götürürken, Fransızların yardımıyla Haliç Aynalıkavak Kasrında 10 Mart 1779’da bir antlaşma imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasının bazı maddeleriyle ilgili olan bu antlaşma Aynalıkavak Tenkihnamesi adıyla anılır. Tenkihnameye göre, Kırım bağımsız kalacak ve Ruslar buradan askerlerini çekecek; buna karşılık, Osmanlılar da Şahin Giray’ın hanlığını kabul edeceklerdi. Kafkaslardan güneye kadar Rus hakimiyetinin artmasını Osmanlı Devleti için büyük tehlike olarak gören Birinci Abdülhamid Han ve devlet adamları, Kafkasya’nın bazı bölgelerini Türk nüfuzu altına almayı tasarladılar. Bu sebeple Soğucak ve Anapa kalelerini tahkim ettiler. Buradaki Çerkez kabilelerini itaat altına almaya çalıştılar. Şuursuz olarak Rus taraftarlığı yapan Şahin Giray aleyhinde Kırım’da isyan çıkınca, Ruslar buraya hemen asker gönderdiler. Binlerce Müslümanı şehid ettikten sonra yine Kırım’ı Şahin Giray’a bırakarak geri çekildiler. Daha sonra yeni bir bahaneyle tekrar Kırım’a girerek memleketi Rusya’ya bağladılar (1784). Bunun üzerine, tekrar bir Osmanlı-Rus Savaşı tehlikesi doğdu. Osmanlı Ordusu harbe hazır değildi. Bu sebepten Sultan Abdülhamid Han antlaşmayı bozmak istemedi. Rusya ile birkaç yıl gerginlikten sonra Koca Yusuf Paşa sadrazam oldu. Aslında 1781’de Rusya, Avusturya ile beraber bir tasarı hazırlamış ve bu tasarıya göre de Osmanlı Devletini taksime karar vermişlerdi. Yeni Sadrazam, Rusya ile mutlaka savaşmak istiyordu. İkinci Katerina’nın gösteri yaparak Kırım’ı ziyaret etmesine ve Avusturya İmparatoru ile görüşme yapmasına Babıali artık tahammül edemiyordu. Rus elçisi Sadarete çağrılarak Kırım’ın iadesi istendi. Elçinin uygun cevap vermemesi üzerine Rusya’ya savaş ilan edildi. Rusların idaresi altındaki Kılburun Kalesine hücum ile 1786-1792 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış oldu. Avusturyalılar da savaş açmadan Belgrad ve Sırbistan’a taarruz ettilerse de bir sonuç alamadılar. Bu vaziyet karşısında yalnız Ruslarla başa çıkamazken, iki düşmanla birden karşılaşılıyordu. Serdar-ı Ekrem Sadrazam Koca Yusuf Paşa, önce Avusturya derdini halletmek istedi. Avusturya İmparatoru İkinci Josef’in saldırılarını önledikten sonra sınır aşılarak düşman kendi topraklarında ağır yenilgiye uğratıldı. İkinci Josef güç bela kaçabildi. Fakat Rus cephesindeki savaş aleyhte gelişiyordu. Kısmi başarılar Özi Kalesini kurtarmaya yetmedi. Özi Kalesi Ruslar tarafından alınınca tarihin en büyük mezalimine uğradı. Masum ve günahsız çocuklar, genç ve ihtiyar kadınlar dahil 30 bin civarında insan vahşice öldürüldü. Sadrazam, Özi Kalesinin düştüğünü bildiren ve yapılan mezalimleri dile getiren telhisi okurken, padişah, kederinden felç olup çok geçmeden vefat etti (28 Mart 1789). Birinci Abdülhamid Han, devlet işleriyle yakından ilgilenir, her konuda düşüncelerini dikte ederek vezirlere bildirirdi. Saltanatı boyunca hep liyakatlı sadrazam, ehil adam aramış ve onlara yetki verip ıslahatların yapılmasına uğraşmıştır. Halil Hamid Paşa, sadrazamlarının en değerlisidir. Abdülhamid Han, halka karşı merhametli ve çok dindar bir padişahtı. Halk arasında kerameti dahi yaygındı. Oğullarından ikisi, Dördüncü Mustafa ve İkinci Mahmud, padişah olmuşlardır. Birinci Abdülhamid Han, Eminönü Bahçekapı’daki imaretin karşısındaki türbede yatmaktadır. Bu türbede, Yeni Cami tarafındaki duvardaki dolapta Resul aleyhisselamın mübarek ayaklarının izleri bulunan taş vardır. Sultan Birinci Abdülhamid Hanın, Beylerbeyi’nde bir cami ve mektep, Bahçekapı’da bir sebil, bir imaret, bir kütüphane ve bir türbe (Şimdi bunların yerinde Dördüncü Vakıf Han vardır.) Emirgan’da bir cami ile çeşme ve Medine’de yaptırdığı bir medrese başlıca eserleridir. ABDÜLHAMİD HAN - II; Osmanlı padişahlarının otuz dördüncüsü ve İslam halifelerinin doksan dokuzuncusu. Sultan Abdülmecid’in ikinci oğlu olup 1842’de Tir-i Müjgan Sultandan doğdu. On yaşında iken annesini kaybeden şehzade Abdülhamid, babasının emriyle Perestu Kadın Efendinin himayesine verildi. Özel hocalar tayin edilerek iyi bir eğitime tabi tutuldu. Arapçayı, Ferid ve Şerif efendilerden, Farsçayı kazasker Ali Mahvi Efendi ve Sadrazam Safvet Paşadan; tefsir, hadis, fıkıh ilimlerini Gümüşhanevi Ömer Hulusi Efendiden; Fransızcayı Gardet, Edhem ve Kemal paşalardan ve diğer din ve fen ilimlerini de sahasında üstad olan hocalardan öğrendi. Tahsilinden artan zamanlarını; ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi. Şehzade Abdülhamid’in zeka ve hafızasının son derece yüksek oluşu ile politik kabiliyeti, amcası olan Sultan Abdülaziz’in dikkatini çekti. Nitekim Sultan Abdülaziz Han, onun daha serbest bir ortamda yetişmesini sağladı. Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Şehzade Abdülhamid de bu imkanlardan en iyi şekilde istifadeye çalıştı. Yabancı basını devamlı takib ederek dış devletlerin niyet ve emellerini ve gayelerine ulaşabilmek için uyguladıkları metodları çok iyi etüd etti. Ayrıca o, ticari faaliyetlerde de bulundu. Kendisinin marangoz atölyesi ile çiftliği vardı. Toprak işleriyle meşgul oldu. Koyun besletti. Üstübeç madenleri işletti. Son derece cömerd olan Şehzade, kazandığı paraları saltanatı sırasında din ve devlet işleri ile fakir ve yoksullara harc etti. İngilizlerden para alarak düşmanın kuklası haline gelen Hüseyin Avni Paşa; Midhat, Mütercim Rüşdi, Mahmud Celaleddin ve Nuri paşalar, şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi ile anlaşarak 1876’da Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdiler ve çok geçmeden de şehid ettiler. Yerine çıkardıkları şehzade Murad, rahatsızlığı sebebiyle ancak üç ay tahtta kalabildi. Bunun üzerine şehzade Abdülhamid otuz dört yaşındayken 31 Ağustos 1876 Perşembe günü Osmanlı tahtına oturdu. Sultan Abdülhamid Han tahta çıktığında devlet en buhranlı günlerini yaşıyordu. Bosna-Hersek ve Bulgar ayaklanmalarına Sırbistan ve Karadağ muharebeleri de eklenmişti. Girit’te huzursuzluk had safhadaydı. Rusya, bu karışıklıkta devletten en büyük payı kapma sevdasıyla savaş hazırlıkları yapıyordu. Yeni Osmanlı Padişahı ise aktif bir siyaset takip ediyordu. Bütün hükümet üyeleriyle mabeyn personelini saraya davet ederek bir yemek verdi. Burada yaptığı konuşmada da milli birliğe duyulan ihtiyacı dile getirdi. Tersaneye giderek bahriyelilerle birlikte oturup asker yemeği yedi. Zaman zaman haber vermeden çeşitli camilere gidip, halkın arasında aynı safta namaz kıldı. Sultanın bu hareketleri asker ve halkın hoşuna gidiyordu. Nitekim herkeste ve özellikle orduda bir moral düzelmesi görüldü. Bunun neticesi olarak Sırp cephesindeki ordu önemli başarılar kazanmaya başladı. Osmanlı ordusu Belgrat’a girmek üzereyken büyük devletler işe karıştılar. Rusya’nın savaşa derhal son verilmesi konusundaki ültimatomu üzerine Sırbistan ile üç aylık ateşkes imzalandı. Diğer taraftan İngiltere, Şark Meselesinin İstanbul’da toplanacak bir konferansta ele alınmasını istedi. 23 Aralık 1876’da İstanbul’da toplanan Tersane Konferansından sonra batılı devletler Osmanlı Devletinin bağımsızlığını tehlikeye sokacak ağır hükümler taşıyan teklifler sundular. Bu toplantıdan bir gün önce 23 Aralık 1876’da Osmanlı Devletinde Kanun-i Esasi ilan edilmiş ise de batılılar bunu nazar-ı dikkate almamışlardı. Tersane Konferansı kararlarını reddetmenin, devletini Rusya ile karşı karşıya bırakacağını bilen Sultan Abdülhamid Han, bu teklifleri kabul etmiş görünerek ortalığı yatıştırmak istiyordu. Ancak İngilizlerin kendilerini destekleyeceği vadine aldanan sadrazam Midhat Paşa, mecliste gayri müslimleri de kendi tarafına çekmek suretiyle Rusya aleyhine bir konuşma yaptı. Harb aleyhinde rey kullanacak olanları; peşinen vatan sevgisizliği ve ihaneti ile itham etti. Neticede meclis, Tersane Konferansı kararlarını reddetti. Ayrıca Sultan Abdülhamid’in devlet işleriyle çok sıkı bir şekilde ilgilenmesini siyasi geleceği açısından tehlikeli gören Midhat Paşa, onu tahttan indirmenin yollarını aramaya başladı. Hatta Osmanlı Hanedanını dahi ortadan kaldırmayı planlayan Midhat Paşa, konağında topladığı Namık Kemal, Ziya ve Rüşdi paşalarla kendi taraftarı olan diğer devlet ileri gelenlerine “Al-i Osman yerine Al-i Midhat denilse ne olur?” demişti. Yine sadareti müddetince Müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilayetlere azınlıktan valiler tayin etmek ve Osmanlı ordusunun temeli durumundaki Harbiye Mektebine Rum talebe almak gibi Osmanlı Devletini temelinden yıkabilecek faaliyetler içerisindeydi. Onun bu zararlı icraatları üzerine Sultan Abdülhamid Han, Kanun-i Esasi’nin kendisine verdiği yetkiye dayanarak Midhat Paşayı sadrazamlıktan uzaklaştırdı ve yurd dışına sürdü. Diğer taraftan Midhat Paşa sadrazamlıktan uzaklaştırılmış ancak Tersane Konferansı kararlarını mecliste reddettirmekle Osmanlı Devletini Rusya ile karşı karşıya getirmişti. Nitekim 24 Nisan 1877 günü Rusya, Osmanlı Devletine resmen harb ilan etti. Mali 1293 senesine rastladığı için “93 Harbi” denilen bu savaş, Edirne Mütarekesine kadar dokuz ay sürdü. Plevne’de Gazi Osman Paşa, doğuda Ahmed Muhtar Paşanın kısmi başarılarına rağmen savaş umumi bir bozgunla neticelendi. Ruslar Edirne’ye girdiler ve Yeşilköy’e kadar geldiler. Doğuda ise Kars düşmüş ve Rus kuvvetleri Erzurum’a yaklaşmıştı (Bkz. Doksanüç Harbi). Savaşlarda on binlerce Müslüman-Türk şehid olurken, bir o kadarı da İstanbul’a akın etti. Muhacirler bir plan içinde Anadolu’nun çeşitli bölgelerine yerleştirilmeye çalışıldı. Bu sırada memleketin tek karar organı olan mecliste de tam bir anarşi hüküm sürmekte ve milletvekilleri hiçbir meselede bir araya gelememekte idiler. Bu vaziyet karşısında Sultan Abdülhamid Han, İngiltere’yi devreye sokarak savaşın sona erdirilmesini sağladı. Arkasından devletin başına böyle bir felaketin gelmesine sebeb olan, savaşın bitmesi ile de bu durumda hiçbir mesuliyeti yokmuş gibi padişahı suçlamaya başlayan Meclis-i Meb’usan’ı süresiz kapattı (13 Şubat 1878). Bu arada Rusya ateşkesin sağlanmasından hemen sonra Osmanlı Devleti ile antlaşma imzalayarak galip gelmenin avantajını iyi kullanmak istiyordu. Nitekim 3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefenos Muahedesi, Osmanlılar için çok ağır ve feci şartlar getiriyordu. 29 Maddelik antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan prensliği kurulacak, Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını harb tazminatı verecekti. Sultan Abdülhamid Han devleti için çok tehlikeli olan bu antlaşmayı kabul etmedi. Diğer taraftan Hind yolunun tehlikeye girdiğini gören İngiltere de, Paris Antlaşmasını ihlal ettiği iddiasıyla Ayastefenos Antlaşmasının milletlerarası bir konferansta gözden geçirilmesini istedi. Ayrıca İngiltere toplanacak olan bu konferansta Osmanlı Devletini desteklemek vadi ile bazı tavizler kopardı. Kıbrıs’ın idaresinin geçici olarak İngiltere’ye bırakıldığı antlaşma, 4 Haziran 1878’de imzalandı. Sultan Abdülhamid Han hükumetin bir oldu bitti ile imzaladığı bu antlaşmayı kabul etmemek için çok direndi. İngilizler askeri tehditte bulundular. Bunun üzerine Padişah, Kıbrıs’ta hükümranlık haklarına asla zarar verilmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge almak suretiyle antlaşmayı onayladı. Buna rağmen İngiltere 13 Temmuz 1878’de imzalanan Berlin Muahedesinde Osmanlılara vaad ettiği desteği vermedi. Her ne kadar Berlin muahedesi ile daha önce kaybedilen bazı topraklar geri alındı ise de Osmanlılar ümid ettikleri sonuca ulaşamadılar. Çünkü Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılmış olması diğer devletlerin de bu konudaki faaliyetlerini arttırdı. İngiltere’nin teşvikiyle Bosna-Hersek’in idaresi Avusturya’ya bırakıldı. 1881’de Fransa Tunus’a, ertesi yıl İngiltere Mısır’a bir oldu bitti ile el koydular. Bulgarlar da 1885’te Doğu Rumeli eyaletini işgal ettiler. Sultan Abdülhamid Hanın tahta çıktığı iki yıl içinde gelişen feci olaylarda padişahın sorumluluğu yok denecek kadar azdı. Çünkü bu sırada Osmanlı dış siyasetine yön veren devlet adamları yabancı diplomatların tesirinden çıkamıyorlardı. Devletin yüksek menfaatlerini bir kenara iterek yabancı devletlerin çıkarlarına alet olmuşlardı. Bu yanlış tutum dolayısıyla devletin dış itibarı sarsılmış, İstanbul ve Berlin kongrelerinde devlet adamları hakaret derecesine varan muameleye maruz kalmışlardı. Bu sebeple milletlerarası politikada devletin bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü savunmayı birinci hedef gören Sultan Abdülhamid Han, hükümet üyelerinden bu hususta raporlar istedi. Ayrıca son yüz yıldır Osmanlı Devletinin başına gelen felaketlerin dış devletlerin piyonu olmuş Osmanlı devlet adamlarının basiretsiz tutumlarından kaynaklandığını anlayan ve Hüseyin Avni Paşa gibi İngilizlerden para bile alanları gören Padişah, devlet hizmetinde çalışanları kontrol etmek üzere kuvvetli bir istihbarat teşkilatı kurdu. Nitekim Sultan Abdülhamid de bu teşkilatı; “Vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları, Osmanlı nimetiyle gırtlaklarına kadar dolu olduklar halde devletine ihanet edenleri tanımak ve takib etmek için” kurduğunu belirtmektedir. Gerçekten de Sultan Abdülhamid’in bu tedbirleri almasındaki isabeti çok geçmeden görüldü. İngiliz taraftarı olup devletin ancak İngiliz yardımı ile kurtulabileceğine inanan Ali Suavi, Galatasaray Lisesi Müdürlüğünden azledilmesini hazmedemeyerek Çırağan Sarayına bir baskın düzenledi. Ali Süavi’nin hedefi, Sultan Abdülhamid Hanı saltanattan düşürmek ve yerine Beşinci Murad’ı tekrar padişah yapmaktı. Fakat Beşiktaş Zaptiye Amiri Hasan Paşa, kısa sürede isyanı bastırdı. Çıkan vuruşma sırasında Ali Suavi öldürüldü (20 Mayıs 1878). Sultan Abdülhamid Han, amcası Sultan Abdülaziz’i şehid ettiren Midhat Paşa ve arkadaşlarının yargılanması için 27 Haziran 1881’de Yıldız Mahkemesini kurdurdu. Bu sırada suçluluğun verdiği bir duygu ile mahkemeye çıkmaktan korkan Midhat Paşa, İzmir’de Fransız Konsolosluğuna sığındı. Fransızlar, Midhat Paşayı teslim etmek istemedilerse de Padişah’ın sert direktifi karşısında duramayıp teslime mecbur kaldılar. Nitekim mahkeme sonucunda da suçlu görülen Midhat Paşa ve arkadaşları idama mahkum edildiler ise de, Padişah verilen cezaları müebbed hapse çevirdi. Öte yandan devletin toparlanabilmesi için zamana ihtiyaç olduğuna inanan Abdülhamid Han, bilhassa savaşlardan kaçınma yoluna gitti. O, savaşlardan zaferle sona erenlerin dahi milleti yorup bitirdiği görüşündeydi. Saltanatı müddetince daima idareli davrandı. Devletin pekçok ihtiyaçlarını hazineden para almak yerine kendi kesesinden karşıladı. Padişah öncelikle devleti ekonomik alanda düştüğü borç bataklığından kurtarmak istiyordu. Alacaklı devletlerin başında İngiltere ve Fransa geliyordu. Rusya da, Berlin Muahedesine göre tazminat alacaklısı durumundaydı. Padişah, 20 Aralık 1881’de yayınlanan Muharrem Kararnamesiyle borçların ödenebilmesi için yeni bir formül buldu. Bu kararnameye göre devletin tütün, damga pulu, tuz, ipek, balık ve sigara tekelleri ile bazı imtiyazlı eyaletlerin maktu vergileri bu iş için kurulan Duyun-i Umumiye teşkilatına bırakılıyordu. Bu suretle İngiltere ve Fransa başta olmak üzere alacaklılar verdikleri borçları muntazam bir şekilde tahsil edebileceklerdi. Bunun karşılığında 278 milyon borcun 161 milyonu, yani yarısından fazlası Türkiye lehine siliniyordu. Alacaklılar alacaklarını belirli şekilde tahsil edebilecekleri için memnundular. Meselenin bu şekilde halli ve Osmanlı Devletinin üzerinden ekonomik baskının kalkması Sultan Abdülhamid’in büyük başarılarından biri oldu. Osmanlı Devletine hasta adam gözü ile bakıldığı ve paylaşma hesapları yapıldığı bir devrede başa geçen Sultan Abdülhamid Hanın, devletin idaresini bizzat eline aldığı 1878’den sonraki dış siyaseti dahiyane bir mahiyet arz etmektedir. Padişah’ın dış siyaseti prensip itibariyle basit fakat uygulaması bakımından zordu. O, dünyadaki politik gelişmeleri yakından takip etmek üzere sarayda bir çeşit bilgi merkezi kurdu. Osmanlı ülkesiyle ilgili bütün dünyada çıkan yazılar ve dış temsilciliklerden Padişah’a gelen raporlar burada toplanır ve değerlendirilirdi. Abdülhamid Han, zaman zaman önemli gördüğü meselelerde yerli ve yabancı ilim adamlarından dış politika konusunda bilgi alırdı. Padişah’ın dış politikada hedefi Osmanlı Devletini savaştan uzak, barış içinde yaşatmak ve her bakımdan güçlü bir hale getirmekti. Devletler arası rekabetin Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştığı bir devirde böyle bir siyaseti uygulamak gerçekten zordu. Padişah bilhassa Avrupa devletlerinin Türkiye üzerinde birbirleriyle çatışan çıkar ve ihtiraslarından faydalanmaya çalıştı. Bu sebeple milletler arası şartlar değiştikçe onun siyaseti de değişiyordu. Sultan Abdülhamid Hanın İslam dünyasındaki itibarı pek fazlaydı. Doğu Türkistan ve Orta Afrika’daki Sultanlıklar bile onun adına hutbe okutup, para bastırıyor ve ona tabi oluyorlardı. Padişah’ın, Almanya İmparatoru ve Prusya Kralı İkinci Wilhelm ile şahsi dostluğu vardı. Avusturya ve Macaristan ile dostluk kurulmuş olup, İtalya ile münasebetler iyiydi. Sırbistan ve Romanya etkisizdi. Karadağ ve Bulgaristan prensleri ise, Padişah’a bağlıydılar. Yanya ve Girid vilayetlerine göz diken ve Osmanlı hududunda tecavüzkar faaliyetlerde bulunan Yunanistan’a ise, 18 Nisan 1897’de harp ilan edildi. Büyük devletler işe karışmadan Yunanistan’ın işini bitirmek isteyen Sultan Abdülhamid, başkumandan Edhem Paşaya yıldırım savaşı istediğini bildirdi. Avrupalıların altı ayda geçilemez dedikleri Tırhala-Çatalca hattını bir kaç günde aşan Osmanlı birlikleri, Dömeke önlerinde Yunan ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Artık Atina’ya 150 km kalmış ve yol açılmıştı. Ancak Yunanistan’ın Osmanlılar eline geçeceğini anlayan Rusya başta olmak üzere Avrupa devletleri, Sultan Abdülhamid’den harbin durdurulmasını rica ettiler. Babıali 10 milyon altın savaş tazminatı ve işgal edilmiş olan Teselya’nın teslimi karşılığında mütarekeye hazır olduğunu bildirdi. Ancak mütareke sırasında işe karışan Avrupa devletleri tazminatın 4 milyon altına indirilmesini ve Türkiye’nin küçük bazı toprak parçaları ile yetinmesini sağladılar. Böylece Osmanlı Devleti, bütün hıristiyan devletlerin bir araya gelmeleri neticesinde, zaferle çıkmış olduğu bir harbin bile faydasını göremedi. Fakat Yunanlılar önemli ölçüde ezilmiş oldu. Sultan Abdülhamid Hanın fevkalade akıllı ve tedbirli siyaseti ile bütün İslam alemini kendisine bağladığını gören İngilizler, Osmanlı Devletinin iyiye gidişini durdurmak ve yıkmak için faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. Bir taraftan Padişah aleyhine faaliyette bulunan İttihad ve Terakki Cemiyetini desteklerken, diğer taraftan Arabistan Yarımadasında bedevi kabilelerini ve Doğu Anadolu’da Ermenileri Osmanlı Devletine karşı kışkırttılar. Bu arada Osmanlı Devletinden Berlin antlaşmasının, Anadolu’da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat yapılmasını isteyen 61. maddenin kesinlikle tatbik edilmesini istediler. Bu uygulamanın ermeni muhtariyetini doğuracağını bilen Sultan Abdülhamid Han, İngilizleri yıllarca oyalıyarak böyle bir teşebbüse fırsat vermedi. Ayrıca ermenilerin, Avrupa devletlerinin dikkatlerini çekmek üzere giriştikleri isyanları anında bastırdı. Hatta bu iş için polis ve jandarmadan ziyade sivil halkı kullandı (1895-1896). Bunun üzerine Ermeniler bir arabaya yerleştirdikleri saatli bomba ile Padişah’ı Cuma namazından çıkışta öldürmek istediler. Fakat Abdülhamid Han, bu suikastten kurtuldu. Bütün bu faaliyetler onu, tatbik ettiği politikadan zerre kadar döndürmedi. Anadolu'yu Ermenistan olarak görmek isteyen Fransız yazar Albert Vandal, bu Türk Hakanına "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" diyerek iftiralar yağdırdı. Ne yazık ki bu satırlar Osmanlı ülkesindeki İslamiyet ve Türklük düşmanları tarafından da aynen alınarak Padişah'a karşı kullanıldı. Günümüzde dahi bazı gafiller bu iftiraları eserlerine koyarak genç nesilleri aldatmaktadır. Sultan Abdülhamid Hanın kabul etmediği ve sonuna kadar direttiği önemli konulardan birisi de Filistin meselesiydi. Siyonistler, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulması için Sultan Abdülhamid’e başvurdular ve Osmanlı maliyesinin en büyük problemi olan dış borçların bir kalemde silineceğini bildirdiler. Padişah bu teklifi şiddetle reddettiği gibi, Yahudilerin çeşitli yollarla Filistin’e gelip yerleşmelerine engel olacak tedbirleri de aldı. Bu arada İngilizlerin Arabistan’da Cemaleddin Efgäni ve meşhur casus Lawrens yolu ile hilafet meselesini kurcalamaya başlamaları üzerine, Sultan Abdülhamid de bölgeye büyük bir derviş kafilesi gönderdi. Aynı şekilde bir kafileyi de Hindistan’a gönderen Padişah, böylece İngilizlerin propagandalarını etkisiz kılmaya çalıştı. Padişah’ın bu faaliyetleri üzerine İngilizler onu saltanattan uzaklaştırmadıkça emellerine kavuşamıyacaklarını anladılar. Bunun için İttihad ve Terakki Cemiyetinin faaliyetlerine hız verdirdiler. Başta Adana olmak üzere memleketin çeşitli yerlerinde isyanlar çıkardılar. Neticede İttihad ve Terakki Partisine mensup bazı Türk subayları, Padişah’ı, Kanun-i Esasi’yi ilan etmeye zorladılar. İkinci Abdülhamid Han da 23 Temmuz 1908’de anayasayı tekrar yürürlüğe koyduğunu ilan etti. İkinci Meşrutiyet adı verilen bu olay, beklenenin aksine Osmanlı Devletinin dağılmasını daha da hızlandırdı. Avusturya-Macaristan imparatorluğu 1908’de Bosna-Hersek’i işgal ettiğini bildirdi. Aynı gün Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Girit Yunanistan’a katıldığını açıkladı. Bu olaylar cereyan ederken 17 Aralık 1908’de yeni seçilen Meclis-i Meb’usan toplandı. En azılı Osmanlı düşmanları dahi mebus seçilerek meclise girmişti. Mecliste Osmanlı düşmanları daha etkiliydi. Meşrutiyete göre Sultan, sadece sadrazam ile şeyhülislamı seçebiliyordu. Sadrazam da nazırları seçiyor, kabine güven oyu alırsa çalışıyor, meclis istediği zaman hükümeti düşürebiliyordu. Neticede devletin idaresi ehliyetsiz, tecrübesiz ellere geçti. Böylece çeşitli din, dil ve ırka mensup meb’usların hepsi Osmanlı Devletinden ayrılarak istiklallerini ilan etmek için her türlü gayr-i meşru vasıtalara başvuruyorlardı. Binlerce Müslümanın kanına giren Yunan, Sırp, Bulgar ve Ermeni çeteleri için umumi af ilan edildi. Osmanlı Devletinden kaçan ne kadar isyancı varsa, hepsine yeniden kapılar açıldı ve bunlar İstanbul’a geldiler. İngilizler, Ruslar ve diğer hıristiyan devletler, azınlıklara el altından bol miktarda silah gönderdiler. İttihad ve Terakki Cemiyeti liderleri, yaptıkları acemi siyasetleri ile ortalığı birbirine karıştırmışlardı. Yapacakları icraatlarda kendilerine destek olması için, Selanik’ten avcı taburlarını getirerek taş kışlaya yerleştirdiler. Kendilerine karşı olanları çekinmeden öldürüyorlar, memlekette terör havası estiriyorlardı. Kısa zamanda halkın huzuru kaçtı. İttihatçılar lanetle anılmaya başlandı. Yine bunların baskısıyla hükumet alaylı subayları ordudan çıkarttı. Bu sırada bazı gazeteler, İttihatçılara karşı halkın dini duygularını galeyana getiren neşriyat yaparak, halkı ve orduyu isyana teşvik ediyordu. Rumi 31 Mart günü dördüncü avcı taburuna bağlı askerler gece yarısı isyan ederek subaylarını hapsettiler. Padişah Abdülhamid Han, isyanı Hüseyin Hilmi Paşanın gönderdiği bir telgraf sonucu öğrendi. İsyancılar sadrazamın azledilmesini, görevden alınan alaylı subayların tekrar orduya alınmasını istiyorlardı. Bunun üzerine Hüseyin Hilmi Paşayı sadrazamlıktan azl ederek yerine Tevfik Paşayı getirdi ve Müşir Edhem Paşayı da harbiye nazırı yaptı. Mabeyn başkatibi ile isyancılara isyandan vazgeçtikleri takdirde affedildiklerine dair bir hatt-ı hümayun gönderdi. Bunun üzerine isyan bir mikdar yatıştı. Ancak, ertesi gün yine alevlendi. İsyanın Rumeli’deki yankısı büyük oldu. Hadisenin kim tarafından hazırlandığı belli olmadığı için, Sultan boy hedefi oldu. Üçüncü ordu ile gönüllü Bulgar müfrezesi ve Sırp, Yunan, yahudi, Arnavut çetecilerden müteşekkil bir ordu kurularak İstanbul’a sevk edildi. Mevcudu on beş bine varan Hareket Ordusu, 24 Nisan’da Topkapı ve Edirnekapı’dan şehre girerek yol üzerindeki askeri karakolları teslim aldı ve Harbiye Nezaretini işgal etti. Taksim kışlası ile Taşkışla’daki mukavemet, şiddetli top ateşi karşısında kırıldı. Bu arada Yıldız Sarayının işgali sırasında Sultan Abdülhamid Han kendisine sadık olan Birinci ordu ile, Hareket ordusuna karşı konulması hususunda yapılan teklifleri kabul etmeyerek; “Müslümanların halifesi olduğunu ve Müslümanı Müslümana kırdıramayacağını” söyledi. Eğer ülkenin en mükemmel ordusu olan Birinci Orduya, karşı koyma emri verilseydi, derme çatma olan Hareket ordusu bir anda dağıtılabilirdi. Padişah’ın emrine boyun eğen askerler silahların teslim edince, 25 Nisan günü Hareket Ordusu İstanbul’a hakim oldu. Mahmud Şevket Paşa, sıkıyönetim ilan ederek suçlu suçsuz bir çok insanı idam ettirdi. Yüzlerce Balkan çetesiyle saraya girerek kıymetli eşyaları yağmaladı. İttihad ve Terakki hakimiyetini devam ettirmek için İstanbul’da terör havası estirmeye başladı. 27 Nisan 1909 günü Ayan ve Mebuslar meclisi toplandı. Ayan’dan Gazi Ahmed Muhtar Paşa, kürsüye gelerek, önceden kararlaştırıldığı gibi Padişah’ın hal’ edilmesini teklif etmişti. Bu teklif kabul edildikten sonra, yine Gazi Ahmet Muhtar Paşa, hal’ kararının bir fetvaya istinad ettirilmesi lüzumuna işaret etmişti. Hal’ fetvasının ilk müsveddesini mebuslardan Elmalılı Hamdi Yazır hoca yazmıştı. Fetvada Sultan Abdülhamid Hana 31 Mart İsyanına sebeb olmak, din kitaplarını tahrif etmek ve yakmak, devletin hazinesini israf etmek, insanları suçsuz oldukları halde idam ettirmek... gibi asılsız suçlar yükleniyordu. Fetva emini Hacı Nuri Efendi bu suçlamaların iftira olduğunu ileri sürerek fetvayı imzalamadı. Ancak Meclis, bu fetva gereği Sultan’ı hal’ kararı aldı. Nihayet, hal’ kararını Padişah’a tebliğ için, Ayan ve Mebusanı temsilen bir heyet seçilmiş ve Yıldız Sarayına gönderilmişti. Sultan Abdülhamid Hana hal’ini tebliğ için Yıldız’a gönderilen heyetin teşekkül tarzı ise, Türk tarihinin en yüz kızartıcı hadiselerinden birisi oldu. Bütün Osmanlı tebeasını temsil etmesi gerektiği iddiası ile teşekkül olunan hey’ette tek bir Türk yoktu. Bunlar; Yahudi Emanuel Karasso, Arnavut Esat Toptani, Ermeni Aram Efendi ve Padişah’ın uzun seneler yaverliğini yapmış olan katışık soydan Arif Hikmet Paşa idiler. Padişah, hal’ kararını tebliğe gelenlerin kimler olduğunu, mabeyn başkatibi Cevad Beye sorup öğrenince; “Bir Türk padişahına, İslam halifesine hal’ kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?!” demekten kendini alamadı. İttihatçılar, o gece (27 Nisan 1909) Sultan Abdülhamid Hanı İstanbul’dan çıkararak, kontrol altında tutabilecekleri Selanik’e naklettiler. Bu sırada hiçbir şeyini almasına izin verilmedi. Padişah’a yolculuğunda üç kızı ile oğullarının ikisi refakat etti. Selanik’te Alatini Köşkü kendisine tahsis edildi. Burada çok sıkı bir nezaret içinde acıklı yıllar geçirdi. Gazete okumasına dahi izin verilmedi. Sultan Abdülhamid Han, Selanik’te üç yıldan fazla kaldı. Yunanistan’ın Osmanlı Devletine harb ilan etmesi üzerine, Büyük kabine denilen Gazi Ahmed Muhtar Paşa kabinesi, Sultan Abdülhamid Han’ın Selanik’te muhafazası zorlaşacağından, İstanbul’a nakledilmesini kararlaştırdı. Sultan Reşad da bu kararı tasdik etti. 1 Kasım 1912 günü Loreley vapuru ile İstanbul’a getirilen Hakan-ı sabık (eski padişah), ikametine tahsis olunan Beylerbeyi Sarayına yerleştirildi. Sultan Abdülhamid Han, Beylerbeyi Sarayında beş buçuk yıl yaşadı. Bu müddet zarfında, otuz üç yıl dahiyane bir denge siyaseti ile harp riskine sokmadan ayakta tutmaya çalıştığı devletin bir oldu bittiye getirilerek harb-ı umumi felaketine sürüklendiğine şahid oldu. İngilizler ile Fransızların Çanakkale Boğazını zorladıkları günlerdi. Boğaz istihkamlarının dayanamayacağı ve düşman donanmasının Marmara Denizine geçebileceğinden endişe edildiği için bir tedbir olarak padişahın ve hükumetin Eskişehir’e nakli kararlaştırılmıştı. Durum Abdülhamid Hana bildirilince; “Ben Fatih’in torunuyum. Hiçbir vakit Bizans İmparatoru Kostantin’den aşağı kalamam. Dedem İstanbul’u alırken, Kostantin askerinin başında savaşa savaşa ölmüştür. Biraderim nereye giderse gitsinler. Fakat o ve hükumet, İstanbul’dan ayrılırlarsa bir daha dönemezler. Bana gelince; ben Beylerbeyi Sarayından ayağımı dışarıya atmam!” diye cevab verdi. Onun bu kararlılığı karşısında hükumet İstanbul’da kaldı. Böylece devletin daha o gün yıkılmasını önlemiş oldu. Abdülhamid Han, Harb-ı Umuminin sonuna yaklaşıldığı 1918 yılının Şubat ayı başında hastalandı. Yetmiş yedi yaşındaydı. Şiddetli bir nezleye tutulmuş, yaşlılığından dolayı yatağa düşmüştü. 10 Şubat 1918 günü akşamı vefat etti ve Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud türbesine defnedildi. Sultan Abdülhamid’i tahttan indiren paşalar ise sonunda, memleketi düşman çizmeleri altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver Paşa, Talat Paşa, Doktor Behaeddin Şakir, Doktor Nazım, 30 Ekim 1918’de Mondros Antlaşmasını imza ettikten sonra, gece yarısı ülkeyi terkettiler. Talat Paşa, 1921’de kırk dokuz yaşında Berlin’de, Enver Paşa 1922’de kırk yaşında Türkistan’da, Cemal Paşa da 1922’de elli yaşında Tiflis’te öldürüldüler. Sultan Abdülhamid zamanında: Her vilayette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı. Viyana’dan başka bir yerde eşi bulunmayan modern bir tıp fakültesi açıldı. 1876’da Mekteb-i Mülkiyeyi yaptırdığı gibi 1879’da da bir müze yaptırdı. 1880’de Hukuk Mektebi ve Divan-ı Muhasebatı (Sayıştay) kurdu. Beyoğlu Kadın Hastanesini yaptırdı. 1881’de Güzel Sanatlar Akademisi, 1883’te Yüksek Ticaret Mektebi, 1884’te Yüksek Mühendis Mektebi ve Yatılı Kız Lisesi açıldı. 1886’da Terkos Suyunu İstanbul’a getirtti ve Mülkiye Lisesini açtı. 1887’de Alman İmparatoru İstanbul’a geldiğinde, Sultan Ahmed Meydanında Alman Çeşmesi yapıldı. 1889’da Bursa’da İpekçilik Mektebini yaptırdı. 1891’de Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi ile Kağıthane’de bir poligon kurdurdu. 1890’da Bursa demiryolunu ve Aşiret Mektebini yaptırdı. 1891’de Üsküdar Lisesi ve Rüşdiyye Mektebleri ve yeni postane binası ve Osmanlı Bankası ile reji binalarını ve Yafa-Kudüs demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı. Yine 1892’de Hamidiye Kağıt Fabrikası, Kadıköy Havagazı Fabrikası ve Beyrut Limanı Rıhtımını yaptırdı. 1893’te Osmanlı sigorta şirketi, Küçüksu Barajı ve Manastır-Selanik demiryolu yapıldı. 1894’te Şam-Horan demiryolu ve Eskişehir-Kütahya demiryolu yapıldı. Yine 1894’te Hamidiye Yüksek Ticaret Mektebi ve Galata-Tophane Rıhtımı, Dolmabahçe Saat Kulesi inşa edildi. 1895’te Beyrut-Şam demiryolu, Darülaceze binası, mum fabrikası, Afyon-Konya demiryolu, Sakız Limanı Rıhtımı, şimdiki İstanbul Lisesi binası, İstanbul-Selanik demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. 1896’da Tuna Nehrinde Demirkapı Kanalını, Kapalıçarşı tamirini yaptırdı. Akıl Hastanesini, 1900’de Medine-i münevvereye kadar telgraf hattı yaptırdı. 1902’de Hamidiye Hicaz demiryolu Zerka’ya kadar işledi. Kağıthane’deki Hamidiye suyu İstanbul’a getirildi. Yeni balıkhane, Haydarpaşa Rıhtımı, Maden Arama Mektebi, Şam’da Tıbbiye-i Mülkiye yapıldı. Haydarpaşa’da 1903’te Askeri Tıbbiye Mekteb-i Şahanesi, 1904’te Dilsiz ve Sağırlar Mektebi açıldı. 1904’te Bingazi’ye telgraf hattı yapıldı. 1905’te İstanbul-Köstence kablosu döşendi. Haydarpaşa İstasyon Binası yapıldı. Beşiktaş Tepesindeki Yıldız Sarayı ve önündeki camiyi yaptırdı. Velhasıl Avrupa’da yapılan yeniliklerin hepsini en modern şekilde yurdumuzda yaptırdı. Ne yazık ki, 1909’da tahttan indirilince, bütün bu ilerlemeler durdu ve memleket kana boyandı. Abdülhamid Han, İstanbul-Eskişehir-Ankara ve Eskişehir-Adana-Bağdad ve Adana- Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Din bilgileri, fen ve edebiyat ile ilgili pekçok kitap bastırdı. Köylere kadar kurslar açtırdı. Parasız kitaplar gönderdi. Harp gücünü kaybetmiş olan eski gemileri Haliç’e çekip Avrupa’da yapılan üstün evsaflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. Askeri, subayı öyle şerefli olmuştu ki, bir kahvenin önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün millet, sivil, asker, herkes birbirini severdi.
__________________ Bu mesaj en son " 06-02-2008 " tarihinde saat 08:44 PM itibariyle dojehist tarafından düzenlenmiştir.... |
|||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| Pêvîstîya Ansîklopedî û kovarên kûrdî | Mirza | Çandi Gişti | 5 | 07-10-2007 02:50 PM |
| DNA daki yaratılış mucizesi.. | Global | Biyoloji | 18 | 01-02-2007 09:18 AM |
| İnternette ilk kürtçe ansiklopedi | kawgamin_cicegi | Çandi Gişti | 5 | 29-01-2007 08:30 PM |
| Zanınnamey Kurdistan (Ansiklopedi) | rojekanu | Çandi Gişti | 2 | 13-01-2007 08:57 AM |
| Anarşist Ansiklopedi | paradox | İlginç Konular | 15 | 07-09-2006 10:24 PM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,
bydigi@gmail.com'a yada
İletişim'e bildiriniz.
Mesajınız incelenip, kısa bir süre içerisinde gereken müdahale yapılacaktır.