Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Very Important Person Area > Vip'lere Özel Bölüm > Dersler,Yıllık Ödev, Tez

Kayıt Ol SSS

 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 11-02-2008, 03:26 PM   #11 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Mesaj: 28,771
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 44036
Rep Puanı : 4400694
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Varsayılan

Gelişime İlişkin Dünya Görüşleri
BENZETME:
Mekanistik: Makina
Organizmik: Organizma
Diyalektik: Orkestra müziği
BİREY:
Mekanistik: Genel olarak edilgin
Organizmik: Etkin
Diyalektik: Etkileşimsel
ODAK:
Mekanistik: Davranışta gözlenebilir değişimler
Organizmik: Yapıda içsel değişimler
Diyalektik: Birey ile toplum arasında ilişki
DEĞİŞİM TÜRÜ:
Mekanistik: Niceliksel
Organizmik: Niteliksel
Diyalektik: Niceliksel ve niteliksel
Kaynak: Perlmutter ve Hall, 1992.
Mekanistik modeller makina benzetmesini kullanır ve gelişimin
de makinanın işleyişini yöneten yasalar gibi düzenli yasalara bağlı
olduğunu kabul eder. Gelişimi dış güçler etkiler; davranış geçmişteki
deneyimlerle ve şimdiki durumlarla biçimlenir. İnsanların duyguları,
düşünceleri ve eylemleri değişir, ama yapıları değişmez (otuz yaşındaki
biriyle yedi yaşındakinin bilişsel yapıları farklı değildir). Bu modelde
davranış uyarılmanın sonucudur, dolayısıyla insanların eylemleri
çevreye tepkiler doğrultusunda açıklanır. Öğrenme kuramcıları davranışı
açıklarken ve bazı biliş kuramcıları zihnin işleyişini açıklarken
bu modeli kullanırlar. Bu yaklaşımda insan edilgin bir varlıktır (ancak,
bu modelden kaynaklanan "toplumsal biliş kuramı"nda birey
akılcı bağlamda etkin sayılmaktadır). Organizmik modeller insanı etkin
ve değişen organizmalar olarak görürler. İnsanlar çevreyle etkileştikleri
için köklü bir biçimde değişirler. Düşüncedeki gelişme deneyimin
basit bir sonucu değildir, yapıdaki biyolojik temelli özel bir
değişimi yansıtır (otuz yaşındaki birinin bilişsel süreçleri yedi yaşındaki
birininkinden niteliksel olarak farklıdır). Organizmik yaklaşım
gelişimin hedefiyle ve davranışın örgütlenme biçimiyle ilgilenir; davranışın

dışsal nedenini değil, bireyin içindeki değişim kurallarını tanıma
ve tüm sistemi betimleme amacını güder. Bu yaklaşımda birey etkindir,
etkinliğinin kaynağı da kendisidir. Diyalektik yaklaşım insanın
sürekli değişen bir çevreyle etkileşim içinde olduğunu kabul eder.
Gelişim, aralarında hiçbir zaman yetkin bir uyum bulunmayan biyolojik,
fiziksel, psikolojik ve toplumsal boyutlara sahiptir. Diyalektik
yaklaşım birey ile toplum arasındaki ilişkiye odaklanır; bireyin gelişimi
büyük ölçüde tarihsel andaki olaylardan etkilenir (bu nedenle, yüzyılımızda
doğmuş birinin gelişimi geçen yüzyılda doğmuş birininkinden
farklı olacaktır). Diyalektik yaklaşımın mekanistik ve organizmik
yaklaşımların kavramlarını bütünleştirebileceğini ileri süren gelişimciler
vardır (Perlmutter ve Hall, 1992).
Şimdi, daha önce sözünü ettiğimiz gelişim kuramlarını birbiriyle
karşılaştırarak inceleyebiliriz.
Olgunlaşma kuramı insanoğlunun sırasal bir büyüme (sequential
growth) gösterdiği ilkesini embriyoloji çalışmalarından almıştır. Embriyonun
epigenetik olarak bazı evrelerden geçerek büyüdüğü ve bu sıranın
her zaman sabit olduğu bu çalışmalarda ortaya konmuştur. İşte
bu embriyolojik modeli çocuk gelişimine uygulayan kişi Arnold Gesell
(1880-1961) olmuştur. Gesell'e göre, olgunlaşma mekanizması
doğumdan önce olduğu gibi sonra da gelişimi yönlendirmeyi sürdürür.
Gelişim hızları açısından çocuklar arasında farklılık olmakla birlikte
hepsi aynı sırayı izler. Çocuklar, sinir sistemleri yeterli derecede
olgunlaştığında, oturur, yürür ve konuşurlar. Bu gelişmede öğrenmenin
çok az katkısı vardır. Ancak Gesell normal gelişim için belirli çevresel
koşulların da gerekli olduğunu kabul eder. Olgunlaşma süreci herhangi
bir biçimde zarar gördüğünde normal gelişim de engellenecektir.
Örneğin embriyo oksijen yokluğuna uğrarsa organların gelişiminde
ciddi sorunlar görülür. Doğum sonrası gelişimde de çevrenin belirli
koşulları taşıması gerekmektedir. Örneğin, çevrelerinde yeterli derecede
uyaran olmayan, yeterli bakım görmeyen kurum çocukları iyi gelişemezler.
Gesell en önemli çalışmalarını devinim gelişimi alanında
yapmış, ancak olgunlaşma mekanizmasının bütün gelişimi belirlediğini
kabul etmiştir. Gesell'e göre çocuk yetiştirmek de olgunlaşma
ilkesinin tanınmasıyla başlamalıdır. İnsanoğlu dünyaya biyolojik evrimin
ürünü olan bir programla gelir; anababa belirli kurallara zorlamadan,
çocuğu kendisinden alacağı doğal ipuçlarına göre eğitmeyi bilmelidir.
Gesell'i eleştiren kuramcılara göre, çocuğun gelişiminde dış çevre
iç plandan daha etkilidir. Gesell ayrıca, gelişimdeki yaş normlarını
çok kesin biçimde verdiği, olabilecek değişiklikleri dikkate almadığı
için de eleştirilmektedir. Buna karşılık Gesell'in, özellikle bebeğin
devinim gelişimine ilişkin normları hala çok değerlidir; çocuğun kendini
ayarlaması, anababanın da buna duyarlı olması ilkesi de geçerliğini
korumaktadır.
Psikanalizin gelişim psikolojisine belli başlı katkısı evre kavramıdır.
Freud (1856-1939) insan gelişiminin çeşitli evrelerini tutarlı bir
sistem halinde betimleyen ilk bilim adamıdır. Son olarak psikanaliz,
insanın eylemlerinin ve düşüncelerinin ilk bakışta görüldüğünden daha
karmaşık olduğunu öğretmiştir bize.
Psikanaliz kuramı gelişim alanını etkilemiş olmakla birlikte, çağdaş
gelişimciler genellikle birçok psikanalitik görüşü yetersiz ya da
yanlış bulmaktadırlar. Örneğin, ilk üç psikoseksüel evrenin yetişkinlikteki
kişilik gelişimini belirlediği görüşü normal çocukların araştırılmasında
pek az destek bulmuştur. Ayrıca, yetişkinlikteki kişilik özelliklerinin
ve davranışların çoğunun sosyo-kültürel çevreden ve gündelik
yaşamdan etkilendiği konusunda görüş birliği vardır. Psikanalizin
tarihsel önemi bütün bu tartışmaları başlatan ilk kuram olmasıdır.
Toplumsal öğrenme kuramının en önemli adı olan Bandura insan
yaşamında "gözlem yoluyla öğrenme"nin önemini savunur. Gözlemsel
öğrenme dört süreç içinde gelişir: Dikkat etme, akılda tutma, davranışı
tekrarlama, pekiştirme ve güdüleme. Aslında bu dört süreç birbirinden
ayrı değildir, birlikte işler. Bandura bu dört sürece dayanan "model

alarak öğrenme" olgusunu, daha geniş bir çerçeve içinde asıl
"toplumsallaşma" süreci açısından değerlendirir. Toplumsallaşma süreci
içinde bir toplumun üyelerine toplumsal kabul gören davranışlar, cinsiyet
rolleri öğretilir. Kişi toplumsallaştıkça dış ödül ve ceza sistemlerine
bağımlı kalmadan kendi iç denetim örüntülerini geliştirir. Kişi kendini
değerlendirme standartlarını oluştururken gözlemlediği modellerin
standartlarını örnek alır. Toplumsal öğrenme kuramcıları paylaşma,
yardımlaşma, işbirliği gibi olumlu toplumsal davranışların da bu modellerden
etkilendiğini kabul ederler. Sonuç olarak bu yaklaşımda,
model davranışlar aracılığıyla insana her tür davranışın öğretilebileceği
ilkesi benimsenmektedir.
Toplumsal öğrenme kuramcısı Banduranın görüşleri ile bilişsel
gelişim kuramcısı Piaget'in görüşleri arasında birleşen ve ayrılan noktalar
vardır. Her iki kuramcı da çocuğu öğrenme süreci içinde oldukça
etkin ve bilişsel bir varlık olarak kabul eder. Ancak Bandura dış çevrenin
etkilerini savunurken, Piaget iç güçlerin önemini vurgular. Piaget'e
göre gelişim, dışardan öğretilenden bağımsız olarak, çocuğun içsel
ilgi ve merakı sonucu kendi kendine ilerleyen bir süreçtir. Bu süreç
bazı içsel değişikliklerle evrelerin ortaya çıkmasını sağlar. Daha çok
çevreci olan Bandura ise Piaget'in görüşlerini iki açıdan eleştirir. Bandura
ya göre çocuklar çevreye içsel bir merak duydukları için değil,
pekiştiricilerle özendirildikleri için öğrenir, daha sonra bu dış
değerlendirmeleri içselleştirirler. Yine Bandura'ya göre çocukların ne
öğrendiklerini evreler değil izlenen modeller belirler; hatta toplumsal
öğrenme yöntemleriyle Piaget'in evrelerini değiştirmek bile olanaklıdır.
Bilişsel gelişimciler dış çevrenin çocuk üzerindeki etkisinin önemini
kabul etmekle birlikte çocuktan kaynaklanan gelişime de yer vermek
istemektedirler. Dolayısıyla gelişimciler, Bandura'nın kendiliğinden
öğrenme olgusunu ihmal edişini eleştirmektedirler. Gelişimcilere
göre Bandura çok fazla çevrecidir ve bu tutum dikkatimizin çocuktan
uzaklaşmasına yol açmaktadır (W. Crain, 1980).
Piaget'e göre zeka gelişimi "sürekli ve ilerleyici bir dengelenme
sürecidir" ve "gelişimin evreleri ya da düzeyleri birbirini izleyen
dengelenme basamaklarından oluşur." Gelişim sırasında birbiri ardına ortaya
çıkan farklı bütünsel yapılar doğuştan değildir, derece derece kurulurlar,
bir oluşumun sonucudurlar. Zeka esas olarak etkin bir doğaya
sahiptir. Ruhsal yaşamın hareket noktası bilinç değil, etkinliktir ve
ruhsal gelişim eylemin derece derece zihinselleşmesinden ibarettir.
Piaget'e göre, "eylem düşünceden önce gelir." Eylem işlemde içselleşir.
Pratik zeka kavramsal zeka haline gelir.
Bilişsel gelişim kuramının belirlediği evreler ile psikanalizin
belirlediği evreler arasında karşılaştırma yapmak yararlı olacaktır. Piaget
(1896-1980) daha başlangıçtan itibaren ve araştırmaları boyunca kendi
bulgularını psikanalizin bulgularıyla karşılaştırmaya çalışmıştır. Sonunda
Piaget, 1933'deki psikanaliz kongresinde kendi zeka psikolojisi
ile psikanaliz arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Piaget, duygusal
gelişimle bilişsel gelişim arasında koşutluk olduğuna, ikisinin de evre
sistemi aracılığıyla belirlenebileceğine inanmaktadır. Piaget zihinsel
ve duygusal evreleri sistemleştirmekte ve her zihinsel evreye karşılık
olan duygusal görünümleri belirtmektedir. Piaget'e göre iki alan arasındaki
koşutluk açık ve kesindir: Duygusal alan, yapısı zihinsel olan
davranışın enerji kaynağını oluşturur. Bu düzenleme Piaget'in evre sistemini
genelleştirmekte ve evre anlayışı kişiliğinin evreleri anlayışı
haline gelmektedir.
Piaget'e göre Freud'un temel keşiflerinden biri, çocuğun duygusal
alanın iyi belirlenmiş evrelerinden geçerek gelişmesi, evreler arasında
yetkin bir sürekliliğin olması olgusudur. Piaget'in Freud'a yönelttiği
temel eleştiri ise, keşfettiği duygusal olguları yorumlamasının yetersiz
kalması yönündedir. Piaget'e göre bu yetersizliğin nedeni Freud'un hala
geleneksel çağrışımcı psikoloji çerçevesinde düşünmesidir. Piaget
Freud'un keşfettiği temel duygusal olguların kendi evre anlayışıyla ve
sistemiyle kolayca bütünleştirilebileceği inancındadır.

Piaget'e göre, gelişimde bilişsel ögeler ile duygusal ögeler birbirinden
ayırt edilemez. Duygusal alan, zekanın yapılarının değil işleyişinin
tabi olduğu bir enerji kaynağı rolünü oynar. Gerçekte enerjisiz
bir yapı ve yapısız bir enerji olamayacağı için, her yeni yapıya bir
enerji düzenleme biçimi, her duygusal davranış düzeyine de belirli bir
bilişsel yapı tipi denk düşmelidir. Bu açıdan bakıldığında, Piaget'in
sistemindeki farklı evreler onlara denk düşen duygusal görünümlerle
tamamlanabilir. Piaget'e göre gerçeklikte duygusal ve bilişsel davranıştan
ayrı ayrı söz etmek olanaksızdır; her davranış "aynı zamanda
hem o, hem öbürü"dür. Bunu kavramak için yapının ve enerjinin dilini
öğrenmek gerekir. Piaget'in yaklaşımında duygusal gelişim zihinsel
gelişime bağlıdır. Fakat zeka ile duygu arasında bir doğa farkı vardır:
"Davranışın enerjisi duygusal alanı ortaya çıkarır; davranışın yapıları
ise bilişsel işlevleri ortaya çıkarır." Duygusal alan zekanın işleyişine
müdahale eder, ama yapılar yaratamaz. Piaget'e göre, "Duygusal işlev,
ona araçlarını sağlayan ve onun hedeflerini aydınlatan zeka olmadan
hiçbir şey değildir."
Bilişsel gelişim ile toplumsal gelişim arasında da ilişki kurulabilir;
bu ilişkiyi belirten en genel kavram "toplumsal biliş" (social cognition)
kavramıdır. Toplumsal bilişin gelişimi, insani, toplumsal dünyaya
ilişkin bilişlerin gelişimidir. Bu gelişim, ben'in ben-olmayan'dan,
kişinin kişi-olmayan'dan ve bir kişinin başka bir kişiden gitgide ayrılması,
farklılaşması süreci olarak tanımlanabilir.
Piaget'e göre çocuğu çevre ile ilişkiye sokan etkinlik özümleme
ve uyma süreçlerini içerir, zeka da bu özne-nesne ilişkisiyle tanımlanır.
Özne ile nesne arasındaki ilk ilişki ikili olmayan (adüalistik) bir
farklılaşmamışlık ilişkisidir; bu ilişkide ben ile ben-olmayan arasında
hiçbir ayırım yoktur. Sonra iki yönlü bir hareketle, yani deneyimin
değerlendirilmesini sağlayan dışsallaştırma hareketiyle ve zihinsel işleyişin
bilincini kazandıran içselleştirme hareketiyle, kendi özerklikleri
ve etkileşimleri içinde öznenin kurulması ve dünyanın kurulması gerçekleşir.
Piaget'e göre, "zeka ne benin bilinciyle başlar, ne de nesnelerin
bilinciyle; zeka bunların etkileşiminin bilinciyle başlar ve bu etkileşimin
iki kutbunun aynı anda birbirine yönelmesiyle, zeka kendi
kendini örgütlerken dünyayı da örgütler." Başlangıçta her şey özne ve
onun eylemi üzerinde odaklaşmıştır; sonra derece derece merkezden
ayrılma (decentration) gerçekleşir, böylece özne diğer nesneler arasında
bir nesne olur. Piaget'e göre bu gelişimi belirleyen ilke şudur:
Bütünsel bir benmerkezlilikten nesnelliğe geçiş (Tran-Thong, 1978).
Flavell'e göre, toplumsal biliş, insani nesnelerin ve onların yaptıklarının
bilişi anlamına gelmektedir. Bu bilişin içinde ben'e, diğer insanlara,
toplumsal ilişkilere, örgütlere ve kurumlara, genel olarak insani,
toplumsal dünyamıza ilişkin algı, düşünme ve bilgi vardır. Toplumsal
biliş insanları ve insanın yaptıklarını konu edinir. Örneğin makinalar,
matematik, ahlaksal yargılar insani bilişin konuları ve ürünleridir;
ama yalnızca sonuncusu insani toplumsal bilişin konusu sayılabilir.
Toplumsal biliş kesinlikle toplumsal dünyayı ele alır, fiziksel ve
mantıksal-matematiksel olanı değil. Böylece toplumsal biliş alanındaki
özel gelişim eğilimleri şu alanlarda ortaya çıkmaktadır: Algılar,
duygular, düşünceler, niyetler, ben, kişilik, ahlak.
Bilindiği gibi, Piaget'in kuramı öncelikle çocukların bilişsel
gelişimiyle ve onların fiziksel dünyanın işleyişini anlayışlarıyla ilgilidir.
Kuramın temel sayıltısı, insanları ve toplumsal ilişkileri anlamada
etkili olan bilişsel etkenlerin fiziksel dünyayı anlamada rolü olan
etkenlerle aynı olduğudur. Piaget toplumsal dünyanın çocuğu fiziksel
dünyayla aynı biçimde etkilediğini kabul etmektedir. Bu temel kabulleri
nedeniyle Piaget'in modeli -toplumsal deneyimi gelişimin kaynağı
olarak kabul etse bile- toplumsal alanla çok az ilgilenmektedir. Günümüzün
bilişsel kuramcıları ise Piaget'in toplumsal deneyimle ilgili
görüşünü pek paylaşmamaktadırlar. Onlara göre toplumsal deneyimin
çocuk üzerindeki etkisi Piaget'in sandığından hem daha farklı, hem de
daha önemlidir. Toplumsal biliş kavramının ortaya çıkması da işte bunun
sonucu olmuştur (Vasta ve ark., 1992).
MÊVAN is offline  
Eski 11-02-2008, 03:35 PM   #12 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Mesaj: 28,771
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 44036
Rep Puanı : 4400694
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Varsayılan

İİ. YETİŞKİNLİK PSİKOLOJİSİ
Bilimsel yayınlarda "yetişkinlik" terimi genellikle "bebeklik",
"çocukluk", "ergenlik" terimleri kadar açık ve somut değildir. Örneğin
Freud, yetişkin yaşamı daha önce oluşmuş kişilik yapısının yüzeyinde
sadece bir dalgalanma olarak görür. Piaget ergenlikten sonra önemli
bilişsel değişimlerin oluşmadığını varsayar; Kohlberg ahlak gelişiminin
erken yetişkinlik yıllarında tamamlandığını kabul eder.
Bilim dünyası, Erikson, Bühler, Jung gibi psikologları izleyerek,
yetişkinliğin tek başına duran, ergenlikle yaşlılık arasında ayrımlaşmamış
bir biçimde yer alan bir evre olmadığını kabul etmeye başlamıştır.
Yetişkinliğin bir "varlık durumu" olduğu anlayışı, yerini yetişkinliğin
bir "oluşum süreci" olduğu görüşüne bırakmaktadır.
:::::::::::::::::
1. Yetişkinliğin Tanımlanması
Yetişkin (adult) sözcüğü Latince büyümek (adolescere) fiilinin
geçmiş zaman ortacından türemiştir, dolayısıyla "yetişkin" bir kişi
"büyümüş" bir kişi sayılır. Buradaki tanım sorunu, yetişkinin sadece
fiziksel özellikler bakımından değil, psikolojik özellikler bakımından
da dikkate alınması gereğinden doğmaktadır. Yetişkin kişinin fiziksel
ve psikolojik bakımdan olgunlaşmış olduğu varsayılır. Oysa fiziksel
olgunlaşmayı ölçmek güçtür, psikolojik olgunlaşmayı tanımlamak bile
güçtür, çünkü birtakım psikolojik süreçler yaşlılık yıllarına dek gelişmeyi
sürdürmektedir. Fiziksel ve psikolojik olgunlaşmayı ölçme güçlüğü
nedeniyle birçok gelişimci sorunu atlamış ve sadece yaş düzeyine
dayalı bir tanımı benimsemiştir. Oysa yaş ve yaş sınırları konusunda
da bir anlaşmanın olduğu söylenemez.
Birçok toplumda yetişkinliğin başlangıcı, öğrenim yaşamını bitirmiş,
tam-zamanlı bir işe girmiş ve evlenmiş olmakla tanımlanmaktadır.
Bununla birlikte, bir yetişkin olmak toplumun farklı kesimleri için
çok farklı bir konudur. Üstelik yetişkinliğin kendisi de toplumdaki
farklı yaş grupları için farklı anlamlara gelir. Yetişkinlik bir tek değil
birçok yaşantı içerdiği için herkesin yetişkinlik anlayışı önemli ölçüde
farklılaşır. Halkın yetişkinlik konusundaki duyguları, tutumları ve
inançları toplum içinde yetişkin olan bireylerin oranından da etkilenir.
Günümüzde gençliğe yönelik vurgulamanın çeşitli koşullar düzeldikçe
gelecekte yetişkinliğe yöneleceği beklenebilir.
Öte yandan, yetişkinliğin yaşlılıkla, biyolojik ve toplumsal değişimle
bir tutulması da ortak bir yönelimdir. "Biyolojik yaşlanma", insan
organizmasının yapı ve işleyişinin zaman içindeki değişimlerine
dayanır. "Toplumsal yaşlanma" ise, bir bireyin zaman içinde rolleri
üstlenmesindeki ve terketmesindeki değişimlere dayanır. Bir birey,
doğumdan ölüme, hem toplum tarafından düzenlenmiş evrelerden,
hem de biyolojik evrelerden geçer. Dolayısıyla, bireyin yaşam döngüsü
geçiş noktalarıyla işaretlenmiştir. Toplumun gözünde yaş, yaşam
süresindeki belirli noktalarla bağlantılı bir davranış beklentileri dizisidir.
Toplum, değişik yaşlarda olunacak ve yapılacak uygun şeyleri tanımlar,
buna "yaş normları" adı verilir. Örneğin bir erkek ya da kadın
için "en uygun" evlenme, okulu bitirme, çocuk sahibi olma, emekliye
ayrılma yaşını toplum belirler. Bireyler kişisel isteklerini (kendi
içselleşmiş yaş normlarını) toplumun yaş normlarına uydurmaya yönelirler.
Yaş normları bir role ilişkin "resmi" kurallarla düzenlendikleri
zaman çok açıktırlar. Örneğin, seçimlerde oy verme yaşı, emekliye
ayrılma yaşı böyledir. Yaş normları değişik yaşlara uygun roller konusundaki
beklentiler açısından ise "gayriresmi" olurlar; kişilerin bazı etkinlikler
için "çok genç", "çok yaşlı", "tam yaşında" olduğunu söylemek g
gibi. "Yaşına göre davran!" uyarısı yaşam beklentilerinin çoğunu etkiler.



2. Yetişkinliğin Evreleri
Evre kuramcıları çocuk gelişimi gibi yetişkin gelişiminin de birbirini
izleyen evrelerden oluştuğunu kabul ederler. 1970'lerde Daniel
J. Levinson ve Yale araştırmacıları yetişkinlikteki gelişim evrelerini
saptamaya çalıştılar ve erkek yetişkinin gelişiminde altı evre saptadılar.
Levinson ve arkadaşları yetişkinliğin tcmel görevinin yaşamboyu
süren bir yapı yaratmak olduğunu kabul ederler. Bir erkek, yeni
bir yapı yaratarak ya da eskisini yeniden değerlendirerek yaşamını dönem
dönem yeniden kurmalıdır. Levinson'un, Erikson'un psikososyal
kuramına dayanan gelişim kuramında yerleşik evreler ile geçiş evreleri
birbirini düzenli bir sıra içinde izler. Yerleşik evrelerde insanlar
amaçlarını az çok sakin bir biçimde izlerler; geçiş evrelerinde ise insanın
yaşam yapısında büyük değişimler olur.
İlerde açıklanacağı gibi, Levinson'un evre kuramında temel kavram
yaşam yapısı kavramıdır. Yaşam yapısı, bireyin topluma girme
yolları (roller, üyelikler, ilgiler, yaşam üslubu, amaçlar), aynı zamanda
bireyin yaşadığı kişisel anlamlar, düşlemler, değerler olarak tanımlanır.
Bu kuram ilk ve orta yetişkinlikte ortaya çıkan çeşitli evreleri ve
geçişleri saptamaktadır. Betimlenen yaşam akışı, huzurlu ya da kargaşalı
olabilen geçişlerle kesintiye uğrayan görece kararlı dönemlerden
oluşmaktadır. Geçiş'ler bir insanın yaşamını yeniden değerlendirmesine
ve varolan ya da yeni bir yaşam yapısına yeniden bağlanmasına
ilişkin bir bunalımı içerir. Yeni bir yaşam yapısı seçilirse meslekte,
yaşam üslubunda, evlilikte dramatik değişimler olabilir. Levinson'un
erkek yetişkinin gelişimi dönemleri tablosu aşağıda yer almaktadır
(Tablo 7).
Levinson'un erkek yetişkinin gelişim dönemlerine ilişkin açıklamaları
şöyledir:
a. Aileden ayrılma. Onlu yılların sonu ve yirmilerin başlarında
başlayan bu dönem, aile odaklı ergen yaşamı ile yetişkin dünyasına
girme arasındaki geçiş dönemidir. Genç erkek askerlik ya da üniversite
gibi bir geçiş kurumu seçebilir ya da evde kalmayı sürdürerek
çalışmaya koyulabilir. Bu dönem sırasında ailede kalmak ile dışarıya
gitmek arasında hemen hemen eşit bir denge vardır. Ailenin sınırını
tam olarak aşmak temel bir gelişim görevidir. Çünkü bu değişiklik
yeni roller edinmeyi, yaşam düzenlemeleri yapmayı, daha özerk ve sorumlu
olmayı gerektirir. Bu dönem aşağı yukarı üç-beş yıl sürer.
Tablo 7
Yetişkinin Gelişim Dönemleri
Dönemler - Yaşlar
Aileden ayrılma; aileden bağımsız olma çabası - 16-18'den 20-24'e
Yetişkin dünyasına katılma; yeni bir ev, yetişkin
rollerinin keşfi ve üstlenilmesi, ilk yaşam yapısının
biçimlendirilmesi - 20'lerin başlarından 28'e
Otuz yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden
değerlendirilmesi - 28'den 30'a
Durulma; kararlı bir yuva kurma, başına buyruk
olma - 30'ların başlarından 38'e
Orta yaş geçişi; yaşam yapısının yeniden
değerlendirilmesi - 38'den 40'ların başlarına
Orta yetişkinliğin kararlılık kazanması - 40'lann ortaları
Kaynak: Levinson ve ark., 1974. Aktaran Liebert ve
Wicks-Nelson, 1981

b. Yetişkin dünyasına katılma. Bu dönem erkeğin yaşamında
ailesinin odak noktası olmaktan çıkmasıyla başlar. Yetişkin arkadaşlar,
cinsel ilişkiler ve çalışma yaşamıyla erkek kendini bir yetişkin olarak
tanımlamaya başlar. Bu yeni tanım ona, onu geniş topluma götürecek
geçici yaşam yapısını biçimlendirme olanağını verir. Bu dönem
sırasında erkek, yetişkin rollerini, sorumluluklarını keşfeder ve üstlenir.
Bir iş kurabilir, bir meslek geliştirebilir, sonra onu terkedebilir;
otuz yaş dolaylarında, yaşamına daha fazla düzen ve kararlılık getirmesi
konusunda baskılar artıncaya dek, bunalımını artıran bir başıboşluğa
kapılabilir.
c. Durulma. Bu dönem genellikle otuzlu yılların başlarında
başlar. Erkek, toplum içindeki yerini almış, bir yuva kurmuş, uzun
süreli planlar yapmış ve bunların peşine düşmüş, geleceğine ilişkin bir
görüş, bir düş geliştirmiştir. Sonraki yıllarda yaşam çizgisinde temel
değişiklik, düş kırıklığına uğrama, aldanma ya da ilk düşe yeterince
ulaşamama ile ortaya çıkar.
d. Başına buyruk olma. Bu dönem otuzlu yılların ortasıyla
sonları arasında ortaya çıkar, erken yetişkinliğinin en yüksek noktasını
ve geleceğin başlangıcını temsil eder. Bu dönemde erkek, ne elde etmiş
olursa olsun yeterince bağımsız olmadığını düşünür. Üstündekilerin
otoritesinden kurtulmak ister, genellikle üstlerinin kendisini çok
fazla kontrol ettiklerini ve ona çok az serbestlik tanıdıklarını düşünür.
Kendi kararlarını verebileceği ve işi gerçekten yürütebileceği zamanı
sabırsızlıkla bekler. Eğer birlikte çalıştığı daha deneyimli bir arkadaşı
ya da patronu varsa, bu dönemde onlardan uzaklaşır. Bu dönemde erkekler
toplum tarafından, en çok değer verdikleri rolleri içinde tanınmak
isterler. Önemli bir ilerleme, terfi ya da bir başka yolla tanınmak
isterler.
e. Orta yaş geçişi. Bu dönem, daha kararlı iki dönem arasına
gelişimsel bir geçiş dönemi, dönüm noktası, sınırdır. Bu dönem
çoğunlukla erkek kırklarındayken ortaya çıkar ve erkek başarılı da başarısız
da olsa gerçekleşir. Bir erkek son derece başarılı olabilir, yine
de bir boşluk ve acı bir tat duyar. Eğer başarısızsa bir türlü köşeyi
dönememenin acısını yaşar. Genel olarak, "şimdi elimde ne var?" sorusu
ile "gerçekten istediğim ne?" sorusu arasındaki farklılık erkekte bir
ruh arayışı ara dönemi yaratır.
f. Yeniden kararlılık kazanma. Kırk beş yaş dolaylarında orta
yetişkinlik yaşamına temel oluşturacak yeni bir yaşam yapısı biçimlenmeye
başlar ve üç-dört yıl sürer. Bu, son gelişim dönemi değildir,
ancak Yale araştırmacılarının incelediği son dönemdir. Bu dönem, yeniden
meydan okunan, yeni bunalımların yaşandığı, benliğe yönelik
tehdidin oluştuğu bir dönemdir. Freud, Jung, Goya, Gandhi gibi erkekler
derin bir orta yaş bunalımı yaşamışlar ve bundan müthiş yaratıcı
kazançlar elde etmişlerdir. Dylan Thomas, F. Scott Fitzgerald,
Sinclair Lewis gibi erkekler ise bu bunalımla başa çıkamamışlar ve
bundan zarar görmüşlerdir (Vander Zanden, 1981).
Yetişkin gelişimi konusunun gitgide daha fazla ilgi çekmesine
karşın, yetişkin kadının gelişim evrelerinin henüz pek araştırılmamış
olduğu söylenebilir. Levinson'un erkek yetişkinin gelişiminde saptadığı
evrelerin kadın yetişkine uygulanamayacağı da açıktır. Kadına
yüklenen geleneksel rollerin günümüzde hızla değişmesi ve yerini daha
çağdaş rollere ve anlayışlara bırakmasıyla, kadının yetişkinlik deneyiminin
artık erkeğinkinden çok farklı olacağı, dolayısıyla farklı bir
evreler kuramını gerektireceği söylenebilir.
Nitekim, araştırmalar kadınların da benzer evrelerden, ama birtakım
önemli farklılıklarla geçtiklerini göstermektedir. Örneğin, kadınlar
otuzlu yaşlarında "durulma" yerine yaşam yapılarına yeni bağlanımlar
getirmeyi denemektedirler.
Öte yandan, yetişkin gelişiminde evre yaklaşımının yetişkin yaşamını
aşırı ölçüde basitleştirdİği ileri sürülmektedir. Bernice L. Neugarte






bu sava üç kanıt getirmektedir. Birincisi, yaşam olayları zaman
dizisinin gitgide daha az düzenli olması ve genel çizgilerin daha akıcı
bir yaşam döngüsüne yönelmesidir. İkincisi, her yaştan yetişkinlerin
bildirdiği psikolojik temaların, tek bir sabit düzen içinde tipik bir biçimde
gelişmeyen ve durmadan yeni biçimlerde ortaya çıkan temalar
olmasıdır. Üçüncüsü, yaşam süresi boyunca pek çok içsel değişimin
evreye benzemeyen biçimde yavaş yavaş ortaya çıkmasıdır.
Lawrence Kohlberg, doğru bir evre kuramının şu dört niteliği taşıdığını
savunmaktadır: 1) Bir evre kuramı gelişimin belirli noktalarında
yer alan yapılarda niteliksel farklılıklar içerir. 2) Bu farklı yapılar
bireysel gelişimde değişmez bir sıra, düzen ya da ardarda geliş
gösterir; kültürel etkenler gelişimi hızlandırabilir, yavaşlatabilir ya da
durdurabilir, ama sırasını değiştiremez. 3) Farklı bir yapıyı oluşturan
değişik ögeler bütünleşmiş bir yanıtlar demeti olarak ortaya çıkarlar.
4) Evreler hiyerarşik bir bütünleşme gösterirler; daha yüksek evreler
daha aşağı evrelerdeki yapıların yerini alır ya da onlarla bütünleşirler.
Neugarten doğru bir evre kuramının bu niteliklerinin genellikle
yetişkinliğe uygulanamayacağını ileri sürmektedir. Çünkü niteliksel
değişimleri farketmek çoğu zaman güçtür; katı bir biçimde belirlenmiş
biyolojik bir zaman düzeni yoktur; önemli yaşam olayları çocukluktakinden
daha değişken bir düzen içinde ortaya çıkar.
Levinson da, bir evre kuramının yetişkinlerin bir dizi evre içinde
değişmez adımlarla ilerledikleri anlamına gelmediğini kabul etmektedir.
Bir insanın yaşamındaki değişimin derecesi ve hızı kişilikten ve
çevresel etkenlerden etkilenir. Levinson, insanların farklılığı nedeniyle
yetişkinlikteki gelişimin düzenden yoksun olduğunu ileri sürenlere
de katılmamakta, görevinin insanların yaşamının zaman içindeki açılımının
temel ilkelerini bulmak olduğunu savunmaktadır (Vander Zanden, 1981).
__________________
MÊVAN is offline  
Eski 11-02-2008, 03:42 PM   #13 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Mesaj: 28,771
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 44036
Rep Puanı : 4400694
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Varsayılan

3. Yetişkinlik Kuramları
Bu bölümde aktarılacak kuramlar, aslında tüm yaşam döngüsünü
açıklayan ama (örneğin Freud ya da Piaget'den farklı olarak) yetişkinlik
yıllarıda da önemle eğilen kuramlardır.
a. Bühler'in İnsan Yaşamının Akışı Kuramı.
Charlotte Bühler ve öğrencileri yaşam akışını (life course) 1930'larda
Viyana da topladıkları yaşam öyküsü ve özyaşam öyküsü verilerini
kullanarak incelemişlerdir. Yaşam döngüsünde meydana çıkan
olaylar, tutumlar ve başarılardaki değişimlere dayanan evrelerin düzenli
akışını ortaya koyan bir yöntembilim geliştirmişlerdir. Aynı zamanda,
yaşamöykülerinde ortaya çıkan yaşam akışı ile biyolojik yaşam
akışı arasındaki koşutlukla da ilgilenmişlerdir. Böylece beş biyolojik
dönem saptamışlardır. 1) İlerleyici büyüme, 15 yaşına kadar; 2)
Büyümenin cinsel üretme yeteneğiyle birlikte sürmesi, 15-25 yaşlar; 3)
Büyümede kararlılık, 25-45 yaşlar; 4) Cinsel üretme yeteneğinin yitirilmesi,
45-65 yaşlar; 5) Gerileyen büyüme ve biyolojik iniş, 65 yaş ve ötesi.
Tablo 8
Bühler'in Yaşam Dönemleri
Yaşlar - Dönemler
0-15 - Evdeki çocuk, kendi belirlediği amaçlardan yoksun.
15-25 - Genişleme hazırlığı ve kendi belirlediği amaçları deneme.
25-45 - Yükselme: Amaçlannı özel ve kesin biçimde kendinin belirlemesi.
45-65 - Bu amaçlar için çabalamanın sonuçlarını kendinin değerlendirmesi.

65 ve sonrası - "Doyum ve başarısızlığın yaşanması: Kalan yıllarının
süregiden uğraşlarla veya çocukluğun gereksinim giderici yönelimlerine
geri dönüşle geçirilmesi."
Kaynak: A.J. Horner, 1968, aktaran Kimmel, 1974.
Dört yüz yaşamöyküsünün incelenmesine dayandırdıkları araştırmalarında
Bühler ve ekibi, bu beş biyolojik döneme karşılık olan
beş yaşam dönemi önermişlerdir.
Bühler'in öğrencilerinden Frenkel gelişimsel ilerlemeyi aşağıdaki
biçimde açıklamaktadır:
"Çocukluktan -yaşamın birinci döneminden- yeni
kurtulmuş genç insan yaşamı konusunda ilk planları yapar
ve ilk kararları alır; bu, ergenlikte ya da hemen sonrasında
gerçekleşir. Hemen ardından yaşamın ikinci dönemi başlar.
Bu dönem genç insanın gerçeklikle karşılaşma -temas kurmaiste
ğiyle nitelenir. İnsanlarla ve mesleklerle ilişkisi bu
amaca dönüktür. Kişiliğinde bir 'genişleme' olur. Yaşamının
ne getireceğini öğrenebilmek için tutumlarında gösterdiği
geçicilik de karakteristiktir. İkinci dönemin sonunda bireyler
yaşama karşı kesin bir tutum sahibi olmuşlardır. Üçüncü
dönemde canlılık hala en yüksek noktasındadır, ama artık
belirli bir yön ve özellik kazanmıştır. Bu nedenle bu dönem
çoğu zaman öznel deneyimlerin en yoğun olduğu dönem
olma özelliğini taşır. Dördüncü döneme geçiş genellikle bir
bunalımla kendini gösterir, çünkü bireyin gittikçe açılan
güçleri bu noktada duraklamaya başlamıştır, fiziksel yeteneğe
ya da biyolojik gereksinmelere bağlı birçok şeyden
vazgeçmesi gerekmiştir. Biyolojik eğrideki ve onunla bağlantılı
etkinliklerdeki düşüşe karşın, bu dönem yaşamın
üretkenliği ve yararları konusunda yükselen bir ilgi çizgisi
gösterir. Beşinci dönem en çok sözü edilen dönem olarak,
ölümün yakınlaşması, yalnızlık yakınmaları nedeniyle dinsel
sorunların ağırlık kazandığı dönemdir. Bu son dönem
genellikle geçmişe ilişkin yaşantılar ve geleceğe ilişkin düşüncelerle,
yani ölümün yaklaşmasına ve insanın geçmiş
yaşamına ilişkin düşüncelerle doludur." (Frenkel, 1936)
Bühler'in görüşü, büyüme, kararlılık kazanma ve inişe geçme gibi
biyolojik süreçler ile, etkinlik ve başarılarda genişleme, yükselme
ve daralma gibi psikososyal süreçler arasındaki koşutluğu vurgular.
Çoğu zaman biyolojik eğri psikososyal eğriden daha ilerdedir; bu, zihinsel
yeteneklerine güvenen bir insanın fiziksel güçleri inişe geçmeye
başladıktan sonra bile daha yıllarca yüksek bir üretkenlik düzeyi
sürdürmesi durumunda doğrudur.
Bühler, kuramın yeniden düzenlenmesinde, bir bireyin kendi yaşamı
için amaçlar saptaması sürecini vurgulamaktadır. Böylece bu gelişim
sıralaması yaşamın farklı dönemlerinde bir bireyin amaç saptamadaki
farklı bakış açılarını da yansıtmaktadır. Örneğin, yükselme
döneminde özdoyuma ideal biçimde yol gösteren amaçlar yaşamın ilk
on yılında derece derece kurulmaktadır; bazı enerjik insanlar bu
amaçları dördüncü dönemde yeniden gözden geçirebilir ve yeni amaçlar
saptayabilirler; fakat birçok insan için yaşamın ikinci yarısında
amaçlar büyük olasılıkla durağanlık ve emeklilikle yer değiştirir.
Kuhlen bu büyüme, yükselme ve daralma kuramını biraz değiştirdi.
Kuhlen'e göre büyüme-genişleme güdüleri (başarı, güç, yaratıcılık
ve kendini gerçekleştirme) bireyin davranışına yaşamının ilk
yarısında egemendirler; bunlar, göreli olarak doyuruldukları (başarı
ya da seks gereksinmesinde olduğu gibi) ve kişi yeni toplumsal konumlara
geldiği için (anne olmak ya da bir kuruluşun başkanı olmak
örneklerinde olduğu gibi) kişinin yaşamı boyunca değişebilirler. Kuhlen,
yaşın ilerlemesiyle birlikte gereksinmelerin "doğrudan" doyurulmasının
yerini "dolaylı" ya da "başkalarının doyumu ile" doyurulmasının
aldığını belirtmektedir. Dolayısıyla insanın yaşam döngüsü


bir "genişleme ve daralma eğrisi" olarak nitelenebilir.
Kuhlen'in açıklama modelinde, yaşamın ikinci yarısında anksiyete
ve tehdit daha önemli bir güdülenme kaynağı olmaktadır. Bu, genişlemenin
sona ereceğini hissettiği ve yerine konmaz yitimlerle karşılaştığı
orta yaşlarda başlayabilir. Kuhlen, ilerleyen yaşla birlikte bireylerin
daha az mutlu olduğunu, kendilerini daha olumsuz gördüklerini
ve özgüvenlerini yitirdiklerini belirten pek çok araştırmadan söz
etmektedir; yaşlı insanlardaki anksiyete belirtilerinin artışı dikkati
çekmektedir. Bu veriler, erkeklerle ve aşağı sınıftan kişilerle
karşılaştırıldığında, kadınların ve yukarı sınıftan kişilerin yaşlanmaktan
daha fazla etkilendiğini göstermektedir.
Özet olarak, yetişkin gelişimine ilişkin bu görüş, yaşam döngüsünün
iki genel eğilim içinde görülebileceğini belirtmektedir: Büyüme-genişleme
ve daralma. Yaşamın ortalarında bir yerde bu iki karşıt
eğilim arasında büyük bir dönüm noktası yer alabilir. Bühler bu dönüm
noktasını, orta yılların -yaklaşık 40-45 yaşlar- yükselme dönemini
izleyen kendini değerlendirme döneminde görmektedir. Kuhlen
bu dönüm noktasının daha az belirgin olduğunu söylemektedir; bu
nokta, ilk büyüme-genişleme güdülerinin doyurulması sonucu yeni
güdülerin ortaya çıkması olabilir, fiziksel ve toplumsal yitimler sonucu
ortaya çıkabilir, belirli bir duruma "kapanmış olma" duygusundan
doğabilir, yaşamın yarısını yaşamış olmanın sonucu olabilir. Büyük
olasılıkla, bu dönüm noktası biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkenlerin
etkileşiminden doğmaktadır. Bühler, araştırmaları sonucunda,
amaç saptamadaki -ya da güdülenmedeki- bu değişiklik kadar önemli
bir diğer konunun da, bireyin amaçları doğrultusunda doyuma ulaşıp
ulaşmadığını değerlendimmesi olduğunu belirtmektedir; bu değerlendirme,
yaşlılık uyumsuzluğunda biyolojik gerileme ve güvensizlikten
çok daha etkili (kritik) olmaktadır.
b. Jung'un Yaşam Evreleri Anlayışı
Bühler'in yaşam döngüsüne ilişkin görüşü sistemli yaşamöyküsü
incelemelerine, Kuhlen'inki görgül araştırmalara dayanırken, Jung'un
yaşam evrelerine ilişkin görüşü öncelikle klinik çalışmalarına ve kendi
psikoloji kuramına dayanmaktadır. Jung yaşam evrelerini açıklamaya
"gençlik" ile başlar ve bu evreyi erinlik sonrasından orta yıllara (35-40
yaşları) dek uzatır. Jung psyche'nin sorunlarına eğilmiş, ancak çocukluğu
bu incelemeye katmamıştır. Jung'a göre çocuk, anababasına, eğitimcilere
ve doktorlara sorun olabilir, ama çocuğun kendi sorunları
yoktur; yalnızca yetişkin "kendi hakkında kuşkular duyabilir".
Gençlik dönemi, çocukluğun cinsel içgüdü ve aşağılık duygularına
ilişkin düşün terkedildiği ve genel olarak yaşam ufkunun genişlediği
dönemdir. Bundan sonraki önemli değişik 35-40 yaşları arasında
başlar. Jung bu değişimi şöyle anlatır:
"Başlangıçta bu değişim belirgin ve bilinçli değildir.
Daha çok, değişimin dolaylı belirtileri bilinçdışında meydana
gelen değişimden kaynaklanırlar. Çoğu zaman, sanki kişinin
karakterinin yavaş yavaş değişmesi gibidir. Bazen çocukluktan
beri kaybolmuş bazı özelliklerin su yüzüne çıktığı
görülür, bazen kişinin önceki eğilim ve ilgileri zayıflar
ve yerini yenilerine bırakır. Bazen de tersine -bu çok sık
olur- kişinin inanç ve ilkeleri, özellikle ahlaki olanlar güçlenir,
gittikçe sertleşir ve 50 yaş dolayında birey hoşgörüsüzlük
ve fanatiklik dönemine girer; sanki bu ilkelerin varlığı
tehdit altındadır ve onları daha bir güçle korumak gerekmektedir."
(Jung, 1933)
Jung, nörotik hastalıkları, "gençlik evresinin psikolojisi"nin orta
yıllara taşınmak istenmesi olarak görür -tıpkı gençlikteki nörotik
rahatsızlıkların çocukluğu terk edememekten kaynaklanması gibi-.
Yaşlılıkta ise Jung, "psyche'de derin ve garip değişimler" görür. İnsanlarda
özellikle psyche alanı içinde karşıtlarına doğru değişme eğilimi
vardır. Örneğin yaşlı erkekler gittikçe daha "dişil", yaşlı kadınlar

da gittikçe daha "eril" olmaktadırlar. Jung, "yaşamın çelişkisini pekiştiren
güçlü bir içsel süreç"ten söz eder. Genel olarak Jung, "yaşamın
öğleden sonrasını sabah programına göre yaşayamayacağımızı"
ileri sürer, "sabah büyük olan akşamüstü küçülecek ve sabah doğru
olan akşamüstü yalan olacaktır."
İnsan yaşamının ileri yaşlara dek sürmesinin çocuklara bakmak
gibi bir amacı olmalıdır. Ancak bu görev de yerine getirildikten sonra
yaşamın amacı ne olacaktır'? Bu amaç Batı toplumlarında sıklıkla görüldüğü
gibi gençlerle rekabete girmek midir? Jung, birçok ilkel toplumlarda
yaşlı insanların bilgelik kaynağı olduklarını, "kavmin kültürel
mirasını dile getiren gizlerin ve yasaların bekçileri" olarak görev
yaptıklarını belirtir. Buna karşılık modern insan, yaşama ilişkin belirli
bir amacı ve anlayışı olmadığı için, ileriye bakacağına yaşamın ilk
yarısına takılıp kalmaktadır. Jung, pek çok insanın ileri yaşlara
doyurulmamış isteklerle ulaştığını, ancak geriye bakmalarının tehlikeli
olduğunu ve geleceğe ilişkin bir amaç edinmeleri gerekğini savunur.
Bütün büyük dinlerin ölümden sonra da bir yaşam vadetmeleri bu
yüzdendir ve insanların yaşamlarının ikinci yarısında da bir amaç
edinmelerini sağlar. Jung, ölümde bir amaç bulmanın sağlıklı olduğunu
ve bundan kaçınmanın yaşamın ikinci yarısını amaçtan yoksun
bırakarak sağlıksız kıldığını ileri sürer. Jung, yaşamın ikinci yarısında
bireyin dikkatinin kendi iç dünyasına yöneldiğini ve bu iç keşfin yaşama
bütünlük ve anlam kazandırarak ölümü kabullenmede yardımcı olduğunu savunur.
Özetle, Jung'a göre kişilik, yaşam döngüsünün birinci ve ikinci
döneminde farklı yönlerde gelişir. Birinci dönemde birey dış dünyaya
doğru açılır, dış dünyayla ilişki kurma kapasitesini geliştirir, toplumsal
ödüller kazanmaya çalışır. Ayrıca, böyle davranmak kadın ve erkek
cinsel kimliğinin geliştirilmesi için de gereklidir. Bu dönemde tek
yanlılık bir bakıma gerekli, hatta zorunludur. Genç insanların iç doğalarıyla
ilgilenmelerinin bir yararı yoktur; görevleri şimdilik yalnızca
dış dünyanın istemlerini karşılamaktır.
Ruhsal yaşamda 40 yaşına doğru başlayan değişimde birey artık
hedeflerinin ve hırslarının önemini yitirdiğini hisseder, kendisini durgun,
çökkün ve eksik olarak algılar. Jung'a göre bu olgu toplumsal başarı
kazanmış insanlarda bile gözlemlenebilir, çünkü bu toplumsal
başarılar kişilikte yaşanmadan kalan özelliklerin bedeli olarak kazanılmıştır.
Ancak insan bu bunalımdan çıkış yolunu bulabilir. Bilinçdışı
kişiyi iç dünyasına dönmesi ve yaşamın anlamını araştırması için
yüreklendirir. Bu dönemde enerjimizi dış dünyayla başetme çabasından
uzaklaştırıp iç dünyamızda odaklaştırmaya başlarız. Böylece ne
zamandır gerçekleştirilmemiş gizilgüçlerimizi tanımak için bilinçdışını
dinlemeye yöneliriz.
c. Erikson: İnsanın Sekiz Çağı
Erikson'un insan gelişimi kuramı da öncelikle klinik gözlemlerine
ve kuramsal psikolojisine dayanır. Yine de bu kuram bu konuda
bugüne kadar ileri sürülmüş en kapsamlı açıklamadır. Bunun nedeni,
Erikson'un tüm yaşam boyunca gelişimin çeşitli yönleri (bilişsel, duygusal,
toplumsal yönleri) arasında bağlantılar kurabilmiş ve disiplinlerarası
bir kuram geliştirebilmiş olmasıdır. Erikson'un bu başarısı
meslektaşlarının -aşağıda kendi sözleriyle aktarılan- tanıklığıyla da
vurgulanmaktadır:
"Psikososyal evreler sırası içinde içgüdüsel güçlerle
organizma tarzlarının bağlantısını açıklamaya çalıştık. Listelenen
evrelerin kesin sayısında ya da kullanılan bütün terimlerde
ısrar edemesek bile, formüle edildikleri zaman disiplinlerarası
kabul gören bazı gelişim ilkelerini vurguladık;
açıkçası, şemamızın genel kabulü için diğer bazı (daha önce
sözü edilen) disiplinlere bağlı olmak durumundayız. Psikolojik
yönde ise, gerçek dünya ile kesin ve kavramsal ilişki
kapasitesi olan ve her evrede gelişen bilişsel büyüme'nin
geçerli gücü vardır. Bu Hartmann'ın (1939) tanımladığı anlamda
en vazgeçilmez bir "ego aygıtı"dır. Böylece, Piaget'in


tanımladığı anlamda zekanın "duyusal-devinimsel" yönleri
ile temel güven, "sezgisel-simgesel" yönler ile oyun ve
girişim, "somut-işlemsel" başarı ile çalışkanlık duygusu ve
son olarak "soyut işlemler" ve "mantıksal evirmeler" ile
kimlik gelişimi arasındaki ilişkiyi izlemek yararlı olabilir.
Burada belirtilenleri bazı disiplinlerarası toplantılarda sabırla
dinleyen Piaget, daha sonra, kendi evreleri ile bizimkiler
arasında en azından çelişki görmediğini kabul etmiştir.
Greenspan, "Piaget'in; Erikson'un, Freud'un kuramının psikososyal
yönlere uzantısı olan kuramına oldukça sempati
duyduğunu" (1979) belirtmiştir. Ve ondan şunu nakletmektedir:
"Erikson'un evrelerinin en büyük başarısı, kesinlikle,
Freud'un mekanizmalarını daha genel davranış tipleri içine
yerleştirerek önceki kazanımların sonraki düzeylerle sürekli
olarak bütünleşmesini göstermeye çalışmasıdır (Piaget,
1960)" (Erikson, 1982).
Erikson'un epigenetik kuramı da Freud'un psikanalitik kuramı
gibi çocukluk gelişimine ağırlık verir ve ilk dört evresi büyük ölçüde
Freud'un çocukluk evrelerinin genişletilmiş biçimidir. Bu nedenle aşağıda
yalnızca -ergenliği de içine alan- son dört evre özetlenecektir.
- Kimliğe karşı rol karmaşası. Erikson'un beşinci evresi, erinliğin
başlamasıyla birlikte, bireyin toplumsal bir gereksinme olarak
yaşamdaki rolünü tanımlaması çabasıyla başlar ve genellikle öğrenimini
bitirmesi, bir işe girmesi ve bir eş seçimiyle sonlanır. Bu evre bireyin
kimliğinin birçok yönünün çözüme bağlandığı bir evredir, ama
bu oluşum tek bir etkene bağlanamaz ve tek bir olay diğer bir evreye
geçişin nedeni olamaz. Aslında yetişkinlik evreleri birçok bakımdan
birbirleri üzerine binişirler ya da aynı zamanda yer alırlar. Ancak,
kimlik sorunları yaşam boyunca sürseler de, en çok bu evrede ağırlık
taşırlar. Birey bu bunalımını olumlu bir biçimde çözemezse kimlik
karışıklığı içine düşecek, bunun sonucu olarak da yaşam çerçevesi
içinde oynadığı rolden hiçbir zaman emin olamayacaktır. Bu karışıklığın
çözülmesi, soyut düşünme yeteneğinin yansıtıldığı ilgi ve uğraşlarla
olabileceği gibi, duygusal bağlanımlarla da olabilir.
- Yakınlığa karşı yalıtılmışlık. Cinsel yakınlık kapasitesi ergenlikte
başlıyor olsa da, birey kimlik karışıklığı sorununu yeterince
çözmeden tam bir yakınlık ilişkisi kurmayı başaramaz. Dolayısıyla,
bireyin bir başkasının özel (tek) oluşunu ve insanlığını değerlendirerek
onunla kaynaşabilmesi için önce kendisinin tam olduğu konusunda
belirli bir görüş sahibi olması gereklidir. Daha önceki romantik
yakınlıklar genellikle bireyin kendini romantik ilişki aracılığıyla tanıma
çabalarından başka birşey değildir. Erikson (1968), "cinsel yakınlık
anlatmak istediğim yakınlığın sadece bir parçasıdır" demektedir;
"cinsel yakınlıklar bireyin gerçek ve karşılıklı psikososyal yakınlık
kapasitesi geliştirmesinden önce de yaşanabilir. Arkadaşlıkta olsun,
erotik karşılaşmada ya da ortak çalışmada olsun, kendi kimliğinden
emin olmayan genç, kişilerarası yakınlıktan kaçınacak ya da gerçekten
birleşemeden ve kendisinden kurtulamadan sürekli olarak yüzeysel
ilişkilere girecektir."
- Üretkenliğe karşı durgunluk. Yaşamın bu yedinci evresi en
uzun evre olabilir, çünkü insanın anabalalık ve iş başarıları ile
kendisinden de çok yaşayacak bir şeyler üretmesi olanağını içerir. Bu evre,
bireyin tüm üretkenliğini kapsayan ve genç yetişkinlikten yaşlılığa
dek uzayan bir evredir ve yaşamda doyuma ulaşma duygusunu sağlamada
önemli bir yer tutar. Bu evrenin olumsuz çözümü ya da çözümsüzlüğü,
durgunluk, sıkılma, yoksullaşma duygularıyla ve bireyin fiziksel
ve psikolojik gerileyişiyle aşırı uğraşmasıyla kendini gösterir.
- Bütünleşmeye karşı umutsuzluk. Bu evre, gittikçe artan bir
biçimde yaşamın sınırlı olduğu ve ölüme yakınlaşıldığı duygusuyla
yaşanır. Bu oluşum çoğu zaman emekliye ayrılma ya da bir sağlık bozukluğuyla
hızlanır. Bu evrenin en önemli görevi, bireyin kendi yaşamını
ve elde ettiklerini değerlendirerek yaşamının tarih içinde anlamlı
bir serüven olduğu sonucuna ulaşmasıdır. Önceki evrelerdeki başarılar


ve elde edilenler bu bunalımın atlatılmasında önemli bir rol oynarlar.
Bu evrenin olumsuz çözümü ise umutsuzluk, çaresizlik duygularıdır.
Bu, varoluşçu anlamda tam bir anlamsızlık duygusudur, bütün yaşamının
boşa gitmiş olduğu ya da başka türlü yaşanmış olması gerektiği duygusudur.
Erikson'un kuramında son iki evre yaşam döngüsünün orta ve ileri
yıllarnı içermektedir. Robert Peck, orta ve ileri yaşların önemli
dönüm noktalarını daha kesin olarak belirleyebilmek için yeni bir
düzenleme gerçekleştirmiştir.
Orta yaştaki sorunlar:
- Akla karşı fiziksel güce değer verme. Kırk yaş dolaylarında
bir dönüm noktası yer almaktadır. Fiziksel güçlerine sıkı sıkıya sarılan
ve bu güçler azaldıkça çöküntüye uğrayan bireyler ile zihinsel güçlerini
öne alarak daha başarıyla yaşlanan bireyler söz konusudur.
- İnsan ilişkilerinde toplumsallaşmaya karşı cinselleşme.
Erkek ve kadınlar bu evrede cinselliğin gittikçe daha az yoğunluk taşıdığı
arkadaşlar olarak kendilerini yeniden düzenleyebilirlerse, kişilerarası
ilişkiler daha bir derinlik ve anlayış kazanmakta ve evliliğe yeni
bir boyut katmaktadır.
- Duygusal esnekliğe karşı duygusal yoksullaşma. Bu evrede
duygusal alanda bir açıklık öngörülmektedir. Bu, anababanın ölmesi,
eski dost çevresinin dağılması, çocukların evden ayrılması ile bireylerin
daha önce hiç yaşamadıkları çeşitli insan çevrelerine uzanmalarına
olanak sağlar. Yetişkinler çocuklarının aileleriyle yine duygusal bağlar
oluşturabilirler.
- Zihinsel esnekliğe karşı zihinsel katılık. Bu evrede bireyin
yeni deneyim ve yorumlara açık olabilmesi ya da geçmiş yaşantıların
bireyi güncel sorunlara farklı yanıtlar bulmaktan alıkoyması söz konusudur.
Yaşlılıktaki sorunlar:
- Ego ayrışmasına karşı iş rolünün ağırlık kazanması. Buradaki
görev değişik etkinlikler edinebilmektir. Bu etkinlikler, işin yitirilmesi
(emeklilik) ya da alışılmış rollerin yitirilmesi (çocukların evden
ayrılması) durumlarında insanı doyum duygusuna ulaştırabilirler.
- Bedenin aşılmasına karşı bedene aşırı ilgi. Hemen bütün
yaşlı insanlar hastalıktan, artan ağrılardan ve çeşitli rahatsızlıklardan
geçerler. Buna karşın bazıları insan ilişkileri ve yaratıcı etkinlikleriyle
yaşamdan tat almayı sürdürerek yaşlanan bedenlerini aşmayı başarırlar.
- Ego aşkınlığına karşı egoya aşırı ilgi. Çocuklarla, kültüre
yaptıkları katkıyla ve dostluklarıyla insanlar kendi davranışlarının
önemini yaşamlarından sonraya da uzatabilirler. Ölüm kaçınılmazdır
ve bu gerçek bütün ağırlığıyla ilk kez ancak yaşlılıkta algılanabilir;
ama insan yine de ailesinin ve insan tümünün gelecek kuşaklarında,
ürettiği kendi fikirlerinde yaşamına doyurucu bir anlam katabilir.
Yetişkin gelişimi konusunda yukarıda özetlenen kuramlar, insan
yaşam döngüsünün sırasal ilerleyişini anlamada yararlı olabilecek ana
çizgileri vermektedir. Ancak bu kuramlar, yalnızca çok "genel" olmakla
kalmayıp, aynı zamanda çok "idealist"tirler. Çünkü bu kuramlar
"doyumlu bir gelişim"den ve "başarılı bir yaşlanma"dan söz etmekte,
ancak tarihsel, toplumsal, kültürel, ekonomik farklılıkların olası
etkilerini hesaba katmamaktadırlar. Gerçi toplumsal sınıf, etnik
özellik, erkek-kadın farklılığı gibi etkenlerin yetişkinlik gelişimindeki
etkilerini araştıran çalışmalar yapılmaktadır, ama bunların sonuçları
henüz elde değildir, dolayısıyla bu spekülatif kuramların bütün koşullarda
bütün insanları kapsadığı savından sakınmak gerekmektedir
(D.C. Kimmel, 1974). Nitekim, yetişkin gelişimini boylamsal yaklaşımla
ele alan araştırmacılar, Erikson'un çizdiği kişilik tablosunun
yalnızca bireyciliğin egemen olduğu ve bireysel rollerin toplum tarafından
sıkıca denetlenmediği kültürlerde geçerli olduğunu düşünmektedirler.

Öte yandan, gelişimin her evresinde karşılaşılan gelişim
görevleri de cinsler arasında farklılık göstermektedir (farklı toplumsallaşma
yaşantısı nedeniyle). Dolayısıyla, günümüzde artık bütün toplumlara
ve bütün insanlara aynı anda uygulanabilecek evrensel kuramlardan
söz etmeye olanak yoktur.
d. Levinson'un yaşam yapısı kuramı:
Daniel J. Levinson, yetişkin gelişiminin incelenmesinin henüz
çok yeni olduğunu belirtmektedir. Yaklaşık 1950'lerden beri konuyla
ilgilenilmekle birlikte, genel bir yetişkin gelişimi kuramı oluşturmakta
çok az yol alınmıştır. Bu süre içinde psikolojinin birçok alanında bir
yetişkin gelişimi yaklaşımına gereksinme duyulduğu gitgide daha fazla
farkedilmiştir. Levinson'a göre yetişkin gelişimi, bir disiplin olarak
psikoloji için anlamlı bir sorundur ve psikolojiyle sosyoloji, biyoloji,
tarih gibi diğer disiplinler arasında önemli bir bağlantı halkasıdır.
İlk çalışmalarından yaklaşık on beş yıl sonra yeni bulgularını yayınlayan
Levinson'un yetişkin gelişimi kuramı şu ögeleri içermektedir:
a) Yetişkin gelişimi alanına temel bir çerçeve sağlayan "yaşam
akışı" ve "yaşam döngüsü" kavramları; b) Kişiliğin ve dış dünyanın
birçok yönünü içeren, ama bunların hiçbiriyle aynı olmayan ve kendi
farklı yolunda gelişen "bireysel yaşam yapısı" kavramı; c) Bireysel
yaşam yapısının ilk ve orta yetişkinlikteki gelişimini dile getiren bir
"yetişkin gelişimi" anlayışı. Yaşam yapısı gelişimi kişilik gelişiminden,
toplumsal rollerden farklıdır ve onlarla karıştırılmamalıdır. Aşağıda
bu kavramlar Levinson'un kendi anlatımıyla birer birer açıklanmaktadır.
Yaşam akışı (life course). Yaşam akışı yüksek düzeyde bir soyutlama
olmayıp betimsel bir terimdir ve bir yaşamın başlangıçtan sona
gelişimi içindeki somut özelliğine dayanır. Terimin içindeki her iki
sözcüğü de dikkatle kullanmak gerekir. "Akış" sözcüğü sırayı, geçici
dalgayı, yaşamın yıllar boyunca açılımını inceleme gereksinmesini
belirtmektedir. Bir yaşamın akıcılığının incelenmesi, kararlılığı ve
değişimi, sürekliliği ve süreksizliği, düzenli ilerlemeyi ve kaotik
dalgalanmayı dikkate almayı gerektirmektedir. Yalnızca belirli bir an
üzerinde odaklanmak ya da üç dört anı birbirinden kopuk olarak incelemek
yeterli değildir. Yaşamı ilerleyişi içinde incelemek ve geçici sıralar yaşam
boyunca ayrıntısıyla izlemek gerekmektedir. "Yaşam" sözcüğü de
çok önemlidir. Yaşam akışı konusundaki bir araştırma yaşamın bütün
yönlerini içermelidir: İç dilekler ve fantaziler, aşk ilişkileri, aileye,
işe, diğer toplumsal sistemlere katılım, beden değişimleri, iyi ve kötü
zamanlar, yaşamda anlamı olan her şey. Yaşam akışının incelenmesinde,
önce yaşama belirli bir zamandaki bütün karmaşıklığıyla bakmak,
bütün ögelerini ve bunların bütüne etkilerini içermek zorunludur. İkinci
olarak bu bütünün zaman içindeki evrimini belirlemek gerekmektedir.
Yaşam akışının incelenmesi, insan bilimlerinin her biri, kişilik,
toplumsal rol ya da biyolojik işleyiş gibi yaşamın bir yönünü ele aldığı,
diğerlerini ihmal ettiği için güç olmaktadır. Her disiplin yaşam
akışını çocukluk ya da yaşlılık gibi ayrı parçalara bölmektedir. Böylece
araştırmalar aralarındaki etkileşimi pek dikkate almadan, biyolojik
yaşlanma, ahlak gelişimi, meslek gelişimi, yetişkin toplumsallaşması,
kültürlenme, yitirme ya da strese uyum sağlama gibi çeşitli kuramsal
açılardan yapılmaktadır. Değişik kuramsal yaklaşımların birbirinden
yalıtılmış birimler değil, tek bir alanın değişik yönleri olduğu görüşü
yeni yeni kazanılmaktadır. Levinson'a göre, bireysel yaşam akışının
araştırılması insan bilimlerinde çeşitli disiplinleri birleştiren yeni bir
çok-disiplinli alan olarak yakın gelecekte ortaya çıkacaktır.
Yaşam döngüsü (life cycle). Yaşam döngüsü düşüncesi yaşam
akışı düşüncesinin ötesine gitmektedir. "Döngü" imgesi insanın yaşam
akışında alttan alta bir düzenin var olduğunu telkin etmektedir; her
bireysel yaşam biricik olmakla birlikte, herkes aynı temel sıra içinde
yaşar. Yaşam akışı basit, sürekli bir süreç değildir; niteliksel açıdan
farklı evreleri ya da mevsimleri vardır. Yıl içinde (örneğin bahar yaşam
döngüsünün çiçeklenme mevsimidir) ya da gün içinde (örneğin
gündoğumu, öğle vakti, alaca karanlık, karanlık gibi) mevsimler vardır.
Aşkta, savaşta, politikada, sanatsal yaratışta ve hastalıkta da mevsimler




vardır.
Yaşam döngüsü imgesi yaşam akışının belirli bir sıra içinde
geliştiğini düşündürmektedir. Bir mevsim toplam döngünün büyük bir
parçasıdır; bütünün parçası olsa da her mevsimin kendi zamanı vardır,
hiçbiri diğerinden daha iyi ya da önemli değildir, her birinin kendi gerekli
yeri ve bütüne özel katkısı vardır.
Yaşam döngüsünde önemli mevsimlerin neler olduğu konusunda
ne popüler kültür ne de insan bilimleri açık bir yanıt getirebilmiştir.
Modern dünya bir bütün olarak ve evreleriyle kurulu bir yaşam döngüsü
anlayışına -bilimsel, dinsel, felsefi ya da edebi- sahip değildir.
Yaşam döngüsünün çeşitli büyük parçalarını belirten standart bir dil
de yoktur. Egemen görüş yaşam döngüsünü üç bölüme ayırmaktadır:
a) Çocukluğu ve ergenliği içeren yaklaşık 20 yıllık ilk bölüm (yetişkinlik
öncesi); b) 65 yaşında başlayan sonuncu bölüm (yaşlılık); c) bu
bölümler arasında yer alan, yetişkinlik olarak bilinen biçimlenmemiş
zaman.
Bir yüzyıldan beri insan gelişiminde en önemli araştırma alanını
oluşturan yetişkinlik öncesi yıllar çok iyi bilinmektedir. Kabul edilen
görüşe göre ilk yirmi yıl içinde bütün insanlar aynı dönemleri izlerler:
Doğum öncesi, bebeklik, ilk çocukluk, orta çocukluk, önergenlik ve
ergenlik. Her ne kadar bütün çocuklar ortak gelişim dönemlerinden
geçiyorlarsa da, biyolojik, psikolojik ve toplumsal koşullardaki
farklılıkların sonucu olarak tamamen farklı yönlerde büyürler. Somut biçimi
içinde her bireysel yaşam akışı tektir. Yetişkinlik öncesi gelişimin
incelenmesi evrensel düzeni belirlemeyi ve her insanın yaşamını gitgide
bireyselleştiren süreci yöneten genel gelişim ilkelerini saptamayı
amaçlar.
Çocuk gelişimi araştırmalarının Freud ve Piaget gibi önemli adları
gelişimin ergenliğin sonunda büyük ölçüde tamamlandığını ileri
sürerler; bu sayıltıya dayanarak yetişkin gelişimiyle ya da bir bütün
olarak yaşam döngüsüyle ilgilenmezler. 1950'lerden başlayarak gerontoloji
konuyla ilgilenmiş, ama bir yaşam döngüsü anlayışı geliştirecek
kadar ileri gitmemiştir. Belki bunun bir nedeni yetişkinlik yıllarını
incelemeden çocukluktan yaşlılığa atlamasıdır. Levinson'a göre yetişkinlik
konusunda daha fazla şey öğrendiğimizde şimdiki yaşlılık anlayışı
da değişecektir. Günümüzde yaşam döngüsünün bir mevsimi
(ya da mevsimleri olarak) yetişkinlik konusunda çok az kuram ya da
araştırma var. Ergenlikten sonraki yaş düzeylerini betimleyen popüler
bir dil yok. "Gençlik", "olgunluk", "orta yaş" gibi sözcüklerin anlamı
çok belirsiz. Dildeki bu belirsizlik, yetişkinliğin kültürel bir tanımının
olmamasından ve insan yaşamının bunun içinde nasıl geliştiğinin
bilinmemesinden doğmaktadır. İnsan bilimlerinde de yetişkinliğin doğası
konusunda uygun bir anlayışa sahip değiliz.
Levinson, yaşam döngüsü kuramının kendi araştırmasından ve
Erikson, Jung, Neugarten, Ortega y Gasset gibi yazarların görüşlerinden
doğduğunu açıklamaktadır. Yaşam döngüsünü bir çağlar sıralaması
olarak kabul eden Levinson'a göre her çağın kendi biyo-psikososyal
niteliği vardır ve her biri bütüne farklı katkılarda bulunur. Bir
çağdan diğerine yaşamımızda önemli değişimler olur. Çağlar birbiriyle
kısmen çakışır, yeni bir çağ bir önceki çağ sonlara yaklaşırken
başlar. Genellikle beş yıl süren geçiş çağı önceki çağı bitirir ve sonrakini
başlatır. Çağlar ve geçiş dönemleri, her insanın yaşamının altındaki
düzeni sağlayan ve bireysel yaşam akışındaki ince farklılıklara
izin veren yaşam döngüsünün makro yapısına biçim verir.
Her çağ ve gelişim dönemi iyi tanımlanmış bir ortalama yaşta
başlar ve biter. Birinci çağ olan Yetişkinlik Öncesi, döllenme ile aşağı
yukarı 22 yaş arasında yer alır. Bu "oluşum yılları" sırasında birey
yüksek ölçüde bağımlı, farklılaşmamış bebeklikten yola çıkıp, çocukluktan
ve ergenlikten geçerek, yetişkin yaşamının daha bağımsız ve
sorumlu başlangıcına doğru büyür. Bu, en hızlı biyo-psikososyal büyümenin
olduğu çağdır. Yaşamın ilk birkaç yılı çocukluğa geçişi sağlar,
bu zaman içinde yenidoğan biyolojik ve psikolojik açıdan anneden




terimiyle karşılaştırılarak anlaşılabilir. Bir kişilik yapısı kuramı somut
bir "Ben ne tür bir kişiyim?" sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma
yoludur. Çeşitli kuramlar bu soruyu, örneğin özellikler, beceriler, dilekler,
çatışmalar, savunmalar ya da değerler doğrultusunda düşünme
ve birini ya da diğerlerini belirleme yollarını sunarlar. Bir yaşam
yapısı kuramı ise daha fazla bir soru olan "Şu anda yaşamım neye benziyor?"
sorusuna verilen yanıtı kavramlaştırma yoludur. Bu soruyu
düşünmeye başladığımızda başka pek çok soru da aklımıza gelir:
Yaşamımın en önemli bölümleri hangileridir ve aralarındaki ilişki
nasıldır? Zamanımın ve enerjimin çoğunu nereye harcıyorum? Daha
doyumlu ya da anlamlı kılmak istediğim ilişkiler (eş, aşk, aile, meslek,
din, boş zaman vb.) var mıdır? Yaşamıma katmak istediğim şeyler var
mı? Yaşamımda şu andaki yeri küçük olan, ama daha fazla yer tutmasını
istediğim ilgiler, ilişkiler var mı? Bu soruları düşünürken dış
dünyanın bizim için en anlamlı olan yönlerini farketmeye başlar, bunların
her biriyle ilişkimizi belirler ve çeşitli ilişkilerin müdahalesini
değerlendiririz. Kendi ilişkilerimizin bir tek örüntü ya da yapıyla
eksik biçimde bütünleştiğini görürüz.
Yaşam yapısının birincil ögeleri kişinin dış dünyada başkalarıyla
"ilişkiler"idir. Başkası bir kişi, bir grup, kurum ya da kültür, özel
bir nesne ya da yer olabilir. Anlamlı bir ilişki, bir benlik yatırımı
(istekler, değerler, bağlanma, enerji, beceri), diğer kişinin ya da varlığın
karşılıklı yatırımını, ilişkiyi içeren, biçimlendiren ve onun bir parçası
olan bir ya da daha fazla toplumsal bağlamı içine alır. Her ilişki zaman
içinde hem istikrar, hem değişim gösterir ve yaşam yapısının
kendisinin değişmesi nedeniyle kişinin yaşamında değişik işlevleri
vardır.
Bir bireyin pek çok değişik "başkası" ile anlamlı ilişkileri olabilir.
Anlamlı bir başkası bireyin gündelik yaşamındaki güncel bir kişi
olabilir. Dostlar, sevgililer, eşler arasındaki, ana baba ve onların değişik
yaşlardaki çocukları arasındaki, amirler ve astlar, öğretmenler ve
öğrenciler arasındaki kişilerarası ilişkileri incelememiz gerekmektedir.
Anlamlı başkası geçmişten biri ya da dinden, mitostan, düş ürünlerinden
ya da özel düşlemden alınmış simgesel ya da imgesel bir kişi olabilir.
Bir grup, kurum ya da toplumsal hareket gibi bir kollektif varlık
da başkası olabilir: Bir bütün olarak doğa ya da okyanus, dağlar, yabanıl
yaşam, genel olarak vadiler ya da özel olarak Moby Dick (ünlü
balina) gibi bir doğa parçası; bir çiftlik, bir kent, bir ülke, "kişinin
kendi odası" ya da bir kitap ya da tablo gibi bir nesne ya da yer.
Yaşam yapısı kavramı, bir yetişkinin bütün anlamlı başkalarıyla
ilişkilerinin doğasını ve örüntüleşmesini ve bu ilişkilerin yıllar boyunca
gösterdiği evrimi incelememizi gerektirir. Bu ilişkiler yaşamımızın
örüldüğü kumaşı oluşturur, yaşam akışına biçim verirler, onlar aracılığıyla
çevremizdeki dünyaya -iyi ya da kötü biçimde- katılırız. Bir
yaşam yapısı herhangi bir zamanda birçok ve çeşitli ögeler içerebilir.
Ama sadece bir ya da iki -nadiren üç- ögenin bu yapıda merkezi bir
yer tuttuğu görülmektedir. Çoğu zaman evlilik -aile ve meslek bir kişinin
yaşamının merkezi ögeleridir- Merkezi ögeler benlik için en anlamlı
ve yaşam akışmı geliştiren ögelerdir; bireyin zamanını ve enerjisini
en çok bunlar alır ve diğer ögelerin niteliğini güçlü bir biçimde etkilerler.
Yan ögelerin değiştirilmesi ya da bırakılması kolaydır, bunlara
benliğin yatırımı çok azdır ve kişinin yaşamına az bir etkiyle
değiştirilmeleri olanaklıdır.
İlk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri. Levinson erkeklerin ve
kadınların yaşamındaki yaşam yapısının evrimini izlerken temel bir
değişmez örüntü bulduğunu belirtmektedir: Yaşam yapısı yetişkinlik
yılları boyunca yaşa bağlı dönemlerle görece düzenli bir sıra içinde
gelişmektedir. Şaşırtıcı olan, böyle bir düzenliliğin yetişkin gelişiminde
ortaya çıkması, ego gelişiminde, ahlak gelişiminde, meslek gelişiminde
ve yaşamın diğer özel yönlerinde var olmamasıdır.
Sıra, bir yapı-kurma ve yapı-değiştirme dizisinden ibarettir. Yapı
kurma (structure-building) döneminde ilk görevimiz bir yaşam yapısı
oluşturmak ve yaşamımızı onun içine koymaktır. Bazı temel seçimleri
yapmak, onların çevresinde bir yapı oluşturmak, değerlerimizi ve
amaçlarımızı bu yapının dışında izlemektir. Bir yapı kurmayı başardığımızda
yaşamın mutlaka rahat olması gerekmez. Bir yapı kurma
görevi çoğu zaman çok zahmetlidir ve umduğumuz kadar doyurucu
olmadığını görebiliriz. Yapı-kurma dönemi genellikle 5-7, en fazla 10
yıl sürer.
Bir geçiş dönemi varolan yaşam yapısını sona erdirir ve bir yenisi
için olanak yaratır. Her geçiş döneminin birincil görevleri, varolan
yapıyı yeniden değerlendirmek, benlikte ve dünyada değişim olanaklarını
araştırmak ve sonraki dönemdeki yeni bir yaşam yapısına temel
oluşturacak önemli seçimleri yapmaya yönelmektir. Geçiş dönemleri
genellikle beş yıl sürer. Yetişkinlik yaşamımızın yaklaşık yarısı gelişimsel
geçişlere harcanır. Hiçbir yaşam yapısı sürekli değildir, periyodik
değişim varoluşumuzun doğasında vardır.
Bir geçiş döneminin sonlarında kişi önemli seçimler yapmaya,
onlara anlam vermeye ve onların çevresinde bir yaşam yapısı kurmaya
başlar. Bu seçimler bir anlamda geçişin en önemli ürünüdür. Geçişin
bütün çabaları -işi ve evliliği iyileştirme, seçenek yaşam biçimlerini
keşfetme, kendisiyle barışık olma çabaları- gösterildiğinde seçimler
yapılmalı ve en iyisine yer verilmelidir. Kişi sonraki aşamaya geçmesine
aracı olacak bir yaşam yapısını yaratmaya başlamalıdır.
Levinson'un ilk ve orta yetişkinlikteki gelişim dönemleri (Tablo
9) aşağıda sıralanmıştır; her dönem belirli ortalama yaşlarda başlayıp
bitmekte, ortalamanın altında ve üstünde en fazla iki yıllık bir
farklılık olmaktadır.
Tablo 9
Levinson'a göre ilk ve orta yetişkinlikte gelişim dönemleri
ONYETİŞKİNLİK ÇAĞI: 0-22
İLK YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 17-45
İlk Yetişkinlik Geçişi: 17-22
ORTA YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 40-65
İlk yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 22-28
30 yaş geçişi: 28-33
İlk yetişkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 33-40
Orta Yaş Geçişi: 40-45
GEÇ YETİŞKİNLİK ÇAĞI: 60-?
Orta yetişkinlik için yaşam yapısına giriş: 45-50
50 yaş geçişi: 50-55
Orta yetişkinkinliğin yaşam yapısını sonuçlandırma: 55-60
İleri Yaş Geçişi: 60-65
Kaynak: D.J. Levinson. 1986.
1. İlk Yetişkinliğe Geçiş: 17-22 yaşlar arasında yer alır, yetişkinlik
öncesi ile ilk yetişkinlik arasında gelişimsel bir köprü görevi görür.
2. İlk Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısı Girişi: 22-28 yaşlar arasında
yer alır, yetişkin yaşamının ilk biçimini oluşturma ve sürdürme dönemidir.
3. 30 Yaş Geçişi: 28-33 yaşlar arasındadır. Giriş yapısını yeniden


değerlendirme, değiştirme ve sonraki yaşam yapısına temel yaratma
olanağı sağlar.
4. İlk Yetişkinliğin Yaşam Yapısını Sonuçlandırma: 33-40 yaşlar.
İlk yetişkinlik çağını tamamlama ve gençlik dileklerimizi gerçekleştirme
aracıdır.
5. Orta Yaş Geçişi: 40-45 yaşlar. Hem ilk yetişkinliği bitirmeye,
hem de orta yetişkinliği başlatmaya yarayan bir başka büyük geçiş
çağıdır.
6. Orta Yetişkinlik İçin Yaşam Yapısına Giriş: 45-50 yaşlar. Önceki
dönemin benzeridir, yeni bir çağdaki yaşama ilk temellerini sağlar.
7. 50 Yaş Geçişi: 50-55 yaşlar. Yaşam yapısına girişi değiştirmek
ve belki iyileştirmek için bir orta yaş olanağı sunar.
8. Orta Yaşın Yaşam Yapısını Sonuçlandırma. 55-60 yaşlar. Orta
yetişkinlik çağını sona erdirmemizin çerçevesini oluşturur.
9. Son Yetişkinlik Geçişi. 60-65 yaşlar. Orta ve son yetişkinlik
arasında yer alarak iki dönemi ayıran ve bağlayan sınır dönemidir.
İlk yetişkinliğin yaklaşık 17-33 yaşlar arasında yer alan baştaki
üç dönemi bu çağın 'acemilik evresi'ni oluşturur. Bu dönemler, ergenliğin
ötesine geçme, geçici ama zorunlu olarak bir yaşam yapısı girişi
oluşturma ve bu yapının sınırlarını öğrenme olanağını sağlar. 33-45
yaşlar arasındaki son iki dönem bu çağın çabalarının getirdiği "sonuçlandırma
evresi"dir. Benzer bir sıra orta yetişkinlikte de vardır. Orta
yetişkinlik de 40-55 yaşlar arasında üç dönemlik bir acemilik evresiyle
başlar. Orta Yaş Geçişi hem sona erme hem de başlamadır. 40 yaşlarımızın
başında ilk yetişkinliğimizin olgunluğu ve orta yetişkinliğin
bebekliği içindeyizdir. Her çağdaki acemilikleri, bir yaşam yapısı
girişini deneme ve bunu orta çağ geçişinde sınama ve değiştirme olanağını
buluncaya kadar sürdürürüz. Yalnızca yaşam yapısını sonuçlandırma
döneminde ve onu izleyen geçiş çağında bu mevsimin sonucunu
almaya ve sonraki basamağa geçmeye başlarız.
e. Gould'un dönüşüm kuramı
Roger L. Gould'un (1972-1975) yetişkinin gelişimine ilişkin kuramı
bu gelişimin bir dizi dönüşümden (transformations) geçerek
oluştuğunu kabul etmektedir. İnsanlar her dönüşümde benlik-kavramlarını
yeniden biçimlendirir, çatışmaları yeniden çözerler. Gould'un
kuramı Levinson'unkiyle aynı tarihlerde (1970'ler) kurulmuştur ve
onunkiyle koşutluk gösterir (ancak Gould'un kuramı her iki cinsi de
ele almaktadır); Levinson gibi Gould da yetişkinliği kararlı bir duygular
ve güdüler zamanı olmaktan çok, bir değişim zamanı olarak görür.
Gould'un dönüşüm kuramına göre genç yetişkinler dört evreden geçerler.
Ergenliğin sonunda başlayıp 22 yaşına kadar giden birinci evrede
(16-22 yaşlar) insanlar anababalarının dünyasından ayrılır ve
kimliklerini güçlendirirler. Özerkliğin yerleşmesiyle birlikte ikinci evreye
(22-28 yaşlar) geçer ve amaçlarını gerçekleştirmeye girişirler.
28-34 yaşlar arasında (Levinson'un 30 yaş geçişine benzer) bir geçiş
evresinden geçer ve önceki amaçlarını, evliliklerini yeniden değerlendirmeye
koyulurlar. Yaklaşık 35 yaşında hoşnutsuzlukları artar ve
yaklaşan orta yaşların farkına varmaya başlarlar; yaşam şimdi onlara
zor, belirsiz ve acılı gelebilir. 45 yaşına kadar süren bu istikrarsız evrede
bazı bekarlar evlenebilir, bazı evliler boşanabilir, bir ev kadını
çalışmaya başlayabilir, çocuksuz bir çift çocuk yapmaya karar verebilir.
Bu evrede tabloya yeni bir öge katılır: Zaman kavramı. Zamanın
baskısı hissedilmeye başlanır ve yaşamda yapılacak önemli değişimlerin
hemen yapılması gerektiği farkedilir. Çalışma güdüsü değişir,
meslek yaşamı sıkıcı gelmeye başlar. Yaşamın bu evresi, Levinson'un
orta yaş geçişinde olduğu gibi, kararsız, çalkantılı, sıkıntılı bir evredir.
Buna karşılık 45-50 yaşlar kararlı yıllardır. Evlilik doyumu artar, dostlar
daha önemli olur, paranın önemi azalır, yaşama olumlu bakılır.
Yaşama bu olumlu yaklaşım ellili yaşlarda artma eğilimi gösterir.
__________________

Bu mesaj en son " 11-02-2008 " tarihinde saat 03:44 PM itibariyle MÊVAN tarafından düzenlenmiştir....
MÊVAN is offline  
Eski 11-02-2008, 03:46 PM   #14 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jan 2007
Mesaj: 28,771
Üye No: 52150
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 44036
Rep Puanı : 4400694
Rep Derecesi
MÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond reputeMÊVAN has a reputation beyond repute
Varsayılan

Kuramların Değerlendirilmesi.
Yetişkin gelişimine ilişkin kuramlarda önümüze en çok çıkan
kavram geçiş (transition) kavramıdır. Geçişler, değişen yaşantılara
tepki olarak yaşamımızı yeniden düzenlememizi ya da amaçlarımızı
yeniden yapılandırmamızı içeren değişimlerdir. Evlenmek, işe girmek,
çocuk sahibi olmak, ev satın almak gelişimsel geçişlere yol açan olaylardır.
Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre, bu değişimlerin ne derece
stres kaynağı olduğu konusu geçişlerin doğasına ilişkin en önemli
kuramsal sorundur. Geçişlerin fiziksel ve psikolojik sıkıntıların yaşandığı
dönemler olduğu konusunda görüş birliği yoktur. Levinson'a göre
geçişler yüksek derecede stresli zamanlardır. Örneğin, onun incelediği
erkek deneklerin çoğu "30 yaş geçişi" sırasında ılımlı ya da ciddi bunalımlar
yaşamışlardır. Oysa, daha önce de belirtildiği gibi, Neugarten
bu görüşe katılmamaktadır. Neugarten'e göre geçişler ancak önceden
beklenmedikleri zaman yüksek derecede stres kaynağı olurlar. Eğer
bir olay önceden bekleniyorsa ve yaşam akışının normal bir parçası
olarak görülüyorsa çok az strese yol açabilir. Buna karşılık, eğer bir
olay normal yaşam akışmın parçası değilse, beklenen bir olay ortaya
çıkmıyorsa ya da bir olay erken ya da geç gelerek kişinin toplumsal
saatiyle çatışıyorsa büyük bir strese yol açabilir ve duygusal bunalımı
körükleyebilir. Örneğin, kadınlara yaşamlarındaki bunalımların sorulduğu
araştırmalarda, kadınların evlenmeyi ya da çocuk doğurmayı
değil, boşanmayı, trafik kazasını, iş değiştirmeyi ya da anababa ölümünü
yaşam akışlarını altüst eden olaylar saydıkları görülmektedir.
İki kuramcının görüşleri arasındaki fark geçişin kaynağı konusunda
ortaya çıkmaktadır. Neugarten'e göre geçişin nedeni fiziksel ya da toplumsal
olaylardır. Levinson'a göre ise kişinin içinde oluşan süreçlerdir;
çünkü eski gelişim görevleri uygunluğunu yitirmekte, yeni görevler
ortaya çıkmaktadır. Ona göre, örneğin boşanma içsel süreçlerin
nedeni değil sonucudur.
Hoffman ve arkadaşlarına (1994) göre geçişlerin doğası yanında
bir başka konu da, yetişkinliğin zamanı sorunudur. İlerde göreceğimiz
gibi, bir kişinin ne zaman olgun sayılacağı sorusunun yanıtı kolay
değildir (kronolojik yaşın iyi bir ölçüt olmadığını biliyoruz). Bütün
yetişkin gelişimi kuramlarında olgunluğun bazı ögeleri ortaktır: Yakınlık
kurma, sevme ve sevilme, cinsel tepki verme gibi. Yine bütün
kuramlar toplumsallığı, arkadaşları olmayı, özveride bulunmayı
vurgulamaktadır. Ayrıca, olgun insanlar yeteneklerini ve amaçlarını bilen,
üretici bir işe ilgi duyan ve onu yapmaya yeteneği olan kişilerdir.
Olgunluk sorununu incelemenin yollarından biri, yaşamın özel bir
anında karşılaşılan olaylarla başarılı biçimde başa çıkma yeteneğini
ele almaktır. Söz gelimi, Erikson'un kuramında erken yetişkinlikte olgunluk
başkasıyla yakın ilişki kurabilme yeteneğidir. Olgunluğu incelemenin
bir başka yolu da kişilerin benlik algılarına bakmaktır. Büyüdüğümüzü
hissetmemizi sağlayan nedir? Araştırmalar anababa olmanın
ve kendi gücüne dayanmanın en kesin olgunluk belirtisi olduğunu
göstermektedir. Olgunluk durmadan değişen beklentilere ve sorumluluklara
sürekli bir uyum sağlama sürecini içerir. İnsanlar evlenmeden
ya da çocuk sahibi olmadan, bir işte çalışmadan da olgun olabilirler;
onları olgun yapan, kim olduklarını, nereye gittiklerini, hangi amaçlar
için çalıştıklarını bilmeleridir (Hoffman ve ark., 1994).
:::::::::::::::::
4. Yetişkin Psikolojisinin Temel Sorunları
İlerde ayrıntılı olarak açıklanacağı gibi, yetişkin psikolojisinin
ele aldığı iki temel sorun vardır. Bunlardan biri kişiliğin zaman içinde
değişip değişmediği sorunu, diğeri de zekanın yaşla birlikte azalıp
azalmadığı sorunudur.
a. Kişilik sorunu. İnsanlar ergenlikten yetişkinliğe geçerken ergen
ve yetişkin benlikleri arasında kesin bir süreksizlik yaşamazlar
genellikle. Bununla birlikte benlik-kavramı (self-concept) bazı değişimler
gösterebilir (benlik-kavramı, benliğe ilişkin algıların örgütlenmiş,

bütünleşmiş, tutarlı örüntüsü olarak tanımlanır). Çünkü benlik
kavramı içinde benliğe ilişkin şimdiki görüşler bulunduğu gibi, geleceğe
ilişkin olası değerlendirmeler de vardır. Bu olası benlikler
önemlidir, çünkü bunlar bir kişinin yapacağı ve yapmayacağı eylemleri
etkileyerek şimdiki davranışa yol gösterirler. Öte yandan, kişinin fiziksel
görünümü, yetenekleri, rolleri benlik-kavramıyla yakından ilişkilidir
ve bunlar da genç yetişkinlik sırasında kişilikte hem süreklilik
hem de değişim olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle, kişiliğin
zaman içinde hem değişen hem de sabit kalan yönleri vardır.
Kişiliğin sürekliliği sorunu asıl orta yetişkinlik dönemi açısından
tartışılmaktadır. Orta yetişkinlik dönemine ulaşan bir birey kişiliğinin
ergenlikten beri önemli ölçüde değiştiğini düşünür; buna karşılık kişilik
orta yıllar boyunca oldukça sabit kalıyor görünmektedir. Araştırmalar
deneklerin aynı kişilik testine 20 yaşında ve 45 yaşında aslında
aynı yanıtları verdiğini, görünürdeki farklılığın bireyin gençlikteki
benliğine orta yaşlardaki bakışında ortaya çıktığını göstermektedir.
Kişilikleri yıllar boyunca görece aynı kaldığı halde insanlar kendilerini
değişmiş olarak algılamaktadırlar. Buradaki temel sorun değişimin
olası olup olmadığı değil, ne kadar olduğu ve önceden kestirilip
kestirilemeyeceği sorun