Bydigi Forum
Geri Git   Bydigi Forum > Komedi, Eğlence, Korku, Her Telden Muhabbet > Bilim ve Teknoloji

Kayıt Ol SSS



 

 

LinkBack Konu Araçları
Eski 30-10-2007, 08:29 PM   #6 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jun 2007
Konum: QoseR
Mesaj: 5,228
Üye No: 114487
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 12027
Rep Puanı : 1202021
Rep Derecesi
Bycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond repute
Varsayılan


* Fârâbî

Felsefenin Müslümanlar arasinda taninmasinda ve benimsenmesinde büyük görevler yapmis olan Türk filozoflarinin ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî'nin (874-950), fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalismasi, Bosluk Üzerine adini verdigi makalesidir. Fârâbî'nin bu yapiti incelendiginde, diger Aristotelesçiler gibi, boslugu kabul etmedigi anlasilmaktadir.

Fârâbî'ye göre, eger bir tas, içi su dolu olan bir kaba, agzi asagiya gelecek biçimde batirilacak olursa, tasin içine hiç su girmedigi görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabin tamamini doldurdugundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karsilik eger, bir sise agzindan bir miktar hava emildikten sonra suya batirilacak olursa, suyun sisenin içinde yükseldigi görülür. Öyleyse dogada bosluk yoktur.

Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun sise içerisinde yukariya dogru yükselmesini Aristoteles fizigi ile açiklamak olanakli degildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin dogal yerine dogru, yani asagiya dogru olmasi gerektigini söylemistir. Bosluk da olanaksiz olduguna göre, bu olgu nasil açiklanacaktir? Bu durumda Aristoteles fiziginin yetersizligine dikkat çeken Fârâbî, hem boslugun varligini kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açiklayabilen yeni bir varsayim olusturmaya çalismistir. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulundugu mekanin tamamini doldurur; yani bir kapta bulunan havanin yarisini tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabin her tarafini dolduracaktir. Bunun için kapta hiç bir zaman bosluk olusmaz.

2. Hava ve su arasinda bir komsuluk iliskisi vardir ve nerede hava biterse orada su baslar.

Fârâbî, iste bu iki ilkenin isigi altinda, suyun sisenin içinde yükselmesinin, boslugu doldurmak istemesi nedeniyle degil, kap içindeki havanin dogal hacmine dönmesi sirasinda, hava ile su arasindaki komsuluk iliskisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle olustugunu bildirmektedir.

Yapmis oldugu bu açiklama ile Fârâbî, Aristoteles fizigini elestirerek düzeltmeye çalismistir. Ancak açiklama yetersizdir; çünkü havanin neden dogal hacmine döndügü konusunda suskun kalmistir. Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açiklamasi, sonradan Bati'da Roger Bacon tarafindan dogadaki bütün nesneler birbirinin devamidir ve doga bosluktan sakinir biçimine dönüstürülerek genellestirilecektir.

* Ibn Haldûn

Ibn Haldûn (1332-1406) Hadramut'tan Endülüs'e göç edip daha sonra Tunus'a yerlesen asil bir aileye mensuptur. Macerali bir hayat sürmüs, hem memleketinde hem de Endülüs'te bulunan küçük sultanliklarda vezirlik de dahil olmak üzere çok önemli idarî görevlerde bulunmustur. Bu sirada muhtelif topluluklari yakindan gözleme olanagini elde etmis ve Berberî tarihini konu edinen yedi ciltlik meshur yapiti Kitâbu'l-'Iber'i 1380 tarihinde tamamlayarak ilk nüshasini Tunus sultanina sunmustur.

Ibn Haldûn, Kitâbu'l-Iber'in meshur Mukaddime'sinde, yani girisinde, tarih disiplinini bilimlestirmeye çalisir. Bilindigi gibi, Aristoteles tarihî arastirmayi bilimin disinda birakmis ve bilimlerin, insanlarin neden olduklari degisken olaylarla degil, degisken olmayan olaylarla ilgilenmesi gerektigini söylemisti. Ibn Haldûn öncelikle bu görüse karsi çikarak tarihin bilimlestirilebilecegini savunmustur.

Ibn Haldûn'a göre, tarih Yunan tarihçileri ile bunlardan sonra gelen Müslüman tarihçilerinin düsündükleri gibi, bir takim dinî, siyasî ve askerî olaylari, olus anlarina göre arka arkaya siralamaktan veya peygamberlerin ve hükümdarlarin hayatlarini anlatmaktan ibaret degildir. Bir tarihçinin, öncelikle tarihî olaylardaki benzerlikleri ve farkliliklari saptayarak, bunlar arasindaki zaman ve mekan disi nedensel iliskileri belirlemesi gerekir; tarih, ancak bu düzeye ulastirildiginda bilimlesebilir.

* Ibn Rüsd

Endülüs'ün yetistirmis oldugu en büyük filozoflardan ve hekimlerden birisi olan Ibn Rüsd (1126-1198), Aristoteles'in yapitlarina yapmis oldugu yorumlarla Aristotelesçiligin dirilmesini ve güçlenmesini saglamistir.

Felsefecilerle kelamcilar arasinda cereyan eden tartismalarda, Ibn Rüsd, felsefecilerin tarafini tutmus ve Gazâlî'nin Tehâfütü'l-Felâsife (Filozoflarin Tutarsizliklari) adli yapitindaki görüsleri elestirerek akil yoluyla ulasilan bilgilere güvenilebilecegini savunmustur. Ibn Rüsd'e göre, akil ile vahiy çatismaz ve bu nedenle, Ilahî Hakikat'in bilgisine götüren yollardan birisi de akildir. Ibn Rüsd'ün bu yaklasimi, felsefecilerle kelamcilar arasindaki çatismayi giderecek nitelikte olmasina ragmen, Islâm Dünyasi'ndan çok Hiristiyan Dünyasinda etkili olmustur.

Ibn Rüsd idarî görevlerinin yaninda saray hekimligi de yapmis ve 1162-1169 yillari arasinda yazmis oldugu el-Külliyât fî't-Tib adli yapitiyla tibbin bütün konularini bir araya toplamistir.

* Ibn Sînâ

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tip ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarinda seçkinlesmis olan, Ibn Sînâ (980-1037) matematik alaninda matematiksel terimlerin tanimlari ve astronomi alaninda ise duyarli gözlemlerin yapilmasi konulariyla ilgilenmistir. Astroloji ve simyaya itibar etmemis, Dönüsüm Kuraminin dogru olup olmadigini yapmis oldugu deneylerle arastirmis ve dogru olmadigi sonucuna ulasmistir. Ibn Sînâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayisiyla daha degersiz metallerden altin ve gümüs gibi daha degerli metallerin elde edilmesi mümkün degildir.

Ibn Sînâ, mekanikle de ilgilenmis ve bazi yönlerden Aristoteles'in hareket anlayisini elestirmistir; bilindigi gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasindaki temas ortadan kalktiginda, cismin hareketini sürdürmesini saglayan etmenin ortam, yani hava oldugunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve digeri cismi tasima olmak üzere birbiriyle bagdasmayacak iki görev yüklüyordu. Ibn Sînâ bu çelisik durumu görmüs, yapmis oldugu gözlemler sirasinda hava ile rüzgârin güçlerini karsilastirmis ve Aristoteles'in hakli olabilmesi için havanin siddetinin rüzgârin siddetinden daha fazla olmasi gerektigi sonucuna varmistir; oysa meselâ bir bir agacin yakinindan geçen bir ok, agaca degmedigi sürece, agaçta ve yapraklarinda en ufak bir kipirdanma yaratmazken, rüzgar agaçlari sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanin siddeti cisimleri tasimaya yeterli degildir.

Ibn Sînâ, her seyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalismalariyla taninmistir. Tipla ilgili birçok eser kaleme almistir; bunlar arasinda özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, Ibn Sînâ dendiginde, onun adiyla özdeslesmis ve Bati ülkelerinde 16. yüzyilin ve Dogu ülkelerinde ise 19. yüzyilin baslarina kadar okunmus ve kullanilmis olan el-Kânûn fî't-Tib (Tip Kanunu) adli eseri akla gelir. Bes kitaptan olusan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab'i, anatomi ve koruyucu hekimlik, Ikinci Kitab'i basit ilaçlar, Üçüncü Kitab'i patoloji, Dördüncü Kitab'i ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Besinci Kitab'i ise çesitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrintili bilgiler vermektedir.

Ibn Sînâ'nin söz konusu eseri incelendiginde, konulari sistematik bir biçimde inceledigi görülür. Tarihte ilk defa, tip ve cerrâhîyi iki ayri disiplin olarak degerlendiren Ibn Sînâ, cerrâhî tedavinin saglikli olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini özellikle vurgulamistir. Hayatî tehlikenin çok yüksek olmasindan ötürü pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermis ve ameliyatlarda kullanilmak üzere bazi aletler önermistir.

Gözle de ilgilenmis olan Ibn Sînâ, döneminin seçkin fizikçilerinden Ibn Heysem gibi, Göz-isin Kurami'ni savunmus ve üst göz kapaginin disa dönmesi, sürekli beyaz renge veya kara bakmaktan meydana gelen kar körlügü gibi daha önce söz konusu edilmemis hastaliklar hakkinda da ayrintili açiklamalarda bulunmustur.

* Yusuf Has Hâcib

11. yüzyilin baslarinda Balasagun'da dogmus olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya basladigi Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adli yapitini 1069 yilinda Kasgar'da tamamlayarak Karahanli hakanlarindan Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmustur.

Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluga kavusmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadiyla yazilmistir. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yi kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnizca ibadetle vakit geçirmek dogru degildir. Çünkü böyle bir insanin ne kendisine ne de toplumuna bir yarari vardir; oysa baskalarina yararli olmayanlar ölülere benzer; bir insanin erdemi, ancak baska insanlar arasindayken belli olur. Asil din yolu, kötüleri iyilestirmek, cefaya karsi vefa göstermek ve yanlislari bagislamaktan geçer. Insanlara hizmet etmek suretiyle faydali olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kilacaktir.

Yusuf Has Hâcib bu yapitinda bilimin degerini de tartisir. Ona göre, alimlerin ilmi, halkin yolunu aydinlatir; ilim, bir mesale gibidir; geceleri yanar ve insanliga dogru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalismak gerekir. Eger dikkat edilirse, bir alimin ilminin digerinin ilminden farkli oldugu görülür. Mesela hekimler hastalari tedavi ederler; astronomlar ise yillarin, aylarin ve günlerin hesabini tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalidir. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; basa geçip sürüyü dogru yola sürerler.

b. Matematik

Islâm Dünyasi'nda basta aritmetik olmak üzere, matematigin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarina önemli katkilarda bulunan matematikçiler yetismistir. Ancak bu dönemde gerçeklesen gelismelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamlari'nin yerine Hintlilerden ögrenilen Hint Rakamlari'nin kullanilmaya baslanmasidir. Konumsal Hint rakamlari, 8. yüzyilda Islâm Dünyasi'na girmis ve hesaplama islemini kolaylastirdigi için matematik alaninda büyük bir atilimin gerçeklestirilmesine neden olmustur.

c. Astronomi

Çeviriler yoluyla Yunanlilardan alinan bilimlerden birisi de astronomidir. Islâm Dünyasi'nda astronomi, Aristoteles'in bilim anlayisinin etkisi ile matematigin bir dali olarak benimsenmis ve bu nedenle Günes, Ay ve diger bes gezegen ile yildizlara iliskin gözlem verileri hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirilmaya çalisilmistir.

Islâm Dünyasi'nda astronomlar birbirleriyle baglantili olan iki tür etkinlik üzerinde yogunlasmislardir: hem gözlem aletleriyle gökyüzünü gözlemlemisler ve hem de gözlem verilerini hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandirmaya çalismislardir. Bunlardan ilki gözlemsel astronominin alanina girmektedir ve bu konuda Islâm astronomlari, belki de gözleme daha yatkin olan bilim anlayislarinin bir sonucu olarak Yunanlilardan daha derin izler birakmislardir. Ilk gözlemevleri onlar tarafindan kurulmus, gözlemlerin dakikligini arttirmak için yeni gözlem araçlari ve gözlem teknikleri gelistirilmistir; hatta bu amaçla, açilarin ölçümünde kirisler yerine yeni bulunan trigonometrik fonksiyonlar kullanilmaya baslanmistir. Ancak kuramsal astronominin alanina giren ikinci etkinlikte ayni ölçüde basarili olduklarini söylemek olanaksizdir. Müslüman astronomlar, Aristoteles'in yolundan giderek, Yer'in hareket etmeksizin evrenin merkezinde durduguna ve Günes de dahil olmak üzere diger bütün gök cisimlerinin onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hizlarla dolandigina inanmislardir. Bu konuda, Ptolemaios tarafindan önerilen eksantrik ve episikl düzenekleri önemli degisiklikler yapilmaksizin benimsemislerdir.

Astroloji ise, Hellenistik Dönemi bilginlerinde oldugu gibi, astronominin bir dali olarak görülmüs ve bir iki istisna disinda hemen bütün astronomlar tarafindan benimsenmistir. Islâm Dünyasi'nda Ptolemaius'un Tetrabiblos (Dört Kitap) adli meshur eseri ile yayginlasan astroloji, yildizlar ve gezegenlerin, insanlarin mizaci ve gelecegi üzerinde etkili oldugu ilkesine dayanmaktadir. Bu dönem astronomisinin genis kitlelere nüfuz etmesinde kismen yararli olmussa da, bu dalin bilimsel hiçbir degeri yoktur.

d. Fizik

Yunan Dünyasi'nda oldugu gibi, Ortaçag Islâm Dünyasi'nda da, bugünkü fizik bilimine karsilik gelen bagimsiz bir disiplin yoktur ve fizik arastirmalari doga felsefesinin sinirlari içinde yürütülmüstür. Bu anlayis, aslinda yakin dönemlere kadar gelmistir. Mesela, fizik tarihinin en büyük bilginlerinden birisi olan Newton, temel yapitini Doga Felsefesinin Temel Ilkeleri olarak adlandirmistir ve dolayisiyla kendisini bir doga filozofu olarak görmüstür.

Islâm Dünyasi'ndaki fizik çalismalari, hareket ve bosluk gibi, Aristoteles'in belirledigi konular çerçevesinde kalmistir ve onun görüslerine dayanmistir. Olus ve bozulusa ugrayan her sey, Aristoteles metafiziginin temelini olusturan dört nedensel ilke dogrultusunda anlamlandirilmaya çalisilmistir. Hareket, belirli bir cismin, belirli bir biçimde gerçeklesen deviniminden olusmustur ve bu devinimin hem bir yapicisi ve hem de bir amaci bulunmaktadir.

e. Kimya

Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari, daha önce Hellenistik Çag'da Iskenderiye'de yapilmis olan simya çalismalarindan yogun bir biçimde etkilenmistir. Bu çalismalar sirasinda yavas yavas belirginlesmeye baslayan Yapisal Dönüsüm Kurami'na göre, dogadaki bütün metaller, aslinda bir kükürt-civa bilesimidir; ancak bunlarin iç ve dis niteliklerinde farkliliklar bulundugu için, kükürt ve civa kullanmak suretiyle istenilen metali elde etmek mümkündür. Bilindigi gibi, simyagerler, tarih boyunca, bu kurama dayanarak, kursun ve bakir gibi nisbeten daha az kiymetli metalleri, altin ve gümüs gibi metallere dönüstürmek istemislerdir. Islâm Dünyasi'ndaki kimya çalismalari da genellikle bu dogrultuda sürdürülmüstür.

Yine Müslüman simyagerlerin maksatlarindan birisi de bu dönüsümü gerçeklestirecek el-Iksir'i, yani mükemmel maddeyi bulmaktir. Mükemmele en yakin metal altin oldugu için, genellikle bu çalismalarda altinin kullanildigi görülmektedir. Iksir, ayni zamanda sonsuz yasamin kapisini aralayacak bir anahtar olarak da düsünülmüstür.

Simyagerler, Yeryüzü'ndeki metallerle Gökyüzü'ndeki gezegenler arasinda da iliski kurmuslardir. Örnegin altin Günes'le ve gümüs ise Ay'la eslestirilmis ve bu metalleri göstermek için Günes ve Ay'a benzeyen simgeler kullanilmistir. Bu simgeler, on sekizinci yüzyila kadar pek fazla degismeden gelmistir; günümüzdeki simgeler ise on sekizinci yüzyildan itibaren sekillenmeye baslamistir.

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, simyayi benimseyenlerle benimsemeyenler arasinda süregelen tartismalarin, kimyanin gelisimi üzerinde çok olumlu etkiler yaptigi görülmektedir. Çünkü bu tartismalar sirasinda, taraflar, görüslerinin dogrulugunu kanitlamak için, çok sayida deney yapmis ve bu yolla deneysel bilginin artmasinda önemli bir rol oynamislardir.

f. Biyoloji

Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki biyoloji arastirmalarini, bitkibilim ve hayvanbilim çerçevesinde degerlendirilecek olursa, bu alanlarin daha çok Aristoteles ve Dioscorides gibi Yunan bilginleri tarafindan derlenmis olan bilgi birikimine dayandirilmis oldugunu söylenebilir. Ancak, bu birikime Müslüman arastirmacilarin yasamis olduklari çevreden edinmis olduklari bilgilerle kisisel gözlemleri de eklemek gerekir.

Erken tarihli biyoloji yapitlari genellikle ansiklopedik bir nitelik tasir. Bunlarda, bitkilerle ve hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yani sira, hikayelere ve hadislere de yer verilmistir. Incelenen bitkiler daha çok tibbî bitkilerdir. Hayvanlara iliskin açiklamalarin ise, özellikle at, deve ve koyun gibi gündelik yasantiyi dogrudan dogruya etkileyen canlilar üzerinde yogunlastigi görülmektedir.

Bitkibilimle ilgilenenler genellikle doktorlardir; bunlar tedavi sirasinda daha çok bitkilerden yapilan ilaçlar kullanilmaktadir.

g. Cografya

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda, cografyacilar, Dünya'nin çapinin veya çevresinin hesaplanmasi, haritalarin düzgün bir sekilde çizilebilmesi için uygun izdüsüm yöntemlerinin gelistirilmesi, enlem ve boylam çizgilerinden olusan bir konuslandirma sisteminin kurularak Yeryüzü'ndeki önemli noktalarin enlem ve boylamlarinin belirlenmesi gibi matematiksel islemlere dayanan matematiksel cografya ile bilinen Dünya'nin beserî ve fizikî özelliklerini betimlemeyi hedefleyen tasvirî cografyanin gelisimi yolunda önemli girisimlerde bulunmuslar ve özellikle tasvirî cografya alanina degerli katkilarda bulunmuslardir.

h. Tip

Yunan hekimleri tarafindan yazilmis olan bilimsel yapitlar Arapça'ya çevrilmeden önce, Ortaçag Islâm Dünyasi'ndaki tip bilgisi, geleneksel anlayis ve uygulamalar ile Hz. Muhammed'in beden ve ruh sagliginin korunmasina iliskin önerilerinden olusuyordu. Peygamber Tibbi olarak adlandirilan bu birikim, Müslümanlar arasinda yaygin bir biçimde benimsenmis ve kullanilmistir.

Çevirilerden sonra, Müslüman hekimler arasinda özellikle Galenos'un görüslerinin yayginlastigi görülmektedir; ancak Müslüman hekimler Yunan birikimini yeterli bulmamislar ve yaptiklari arastirmalar sirasinda edinmis olduklari kisisel gözlemleri ve deneyimleri bu birikimle kaynastirarak tip biliminin gelisimine önemli katkilarda bulunmuslardir. Râzî, Ali ibn Abbâs, Ibn Sînâ, Zehrâvî ve Ibn Nefis gibi isimler, bu dönemin önde gelen hekimleri arasinda bulunmaktadir.

* Ali ibn Abbâs

10. yüzyilda yasayan Ali ibn Abbas Ortaçag'in önde gelen hekimlerinden biridir; Kitâbü's-Sinaat (Tip Sanati) adli kitabi tipla ilgili bütün konulari içermektedir ve Ibn Sinâ'nin el-Kanun fî't-Tib (Tip Biliminin Kanunu) adli yapiti yazilincaya kadar Islâm Dünyasi'nda el kitabi olarak kullanilmistir.

Ali ibn Abbâs bu yapitinda bastan ayaga dogru, bütün beden hastaliklarini sirasiyla konu edinmis ve bunlarin belirtileri ile teshis ve tedavileri hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Yaralar, tümörler ve taslar gibi cerrâhî müdahale gerektiren durumlarla karsilasildiginda, cerrahlarin su kosullari göz önünde bulundurmalari gerektigini savunmustur:

1. Cerrahin anatomi bilgisi yeterli olmalidir.
2. Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir.
3. Ameliyat sonrasinda, hastanin bakimina önem verilmelidir.

Yapitin baslarinda bulunan anatomi bölümünde, damarlara iliskin yapilan açiklamalar tip tarihi açisindan önem tasimaktadir. Damarlari iki ana grupta inceleyen Ali ibn Abbâs, bunlardan atar damarlarin çeperinin toplar damarlara oranla çok daha kalin oldugunu belirtmistir.

l. Tarih

Islâm tarihçiliginin baslangiç dönemlerinde, tarihî yapitlarin, tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerin gereksinimlerini karsilamak maksadiyla, Hazret-i Muhammed'in hayati ve savaslari gibi iki konu üzerinde yogunlastiklari görülmektedir. Sonradan bu konulara, Kuran-i Kerim'de geçen kavimlere ve peygamberlere iliskin olaylarla Dört Halife, Emevîler ve Abbasîler döneminde yasanan gelismeler eklenerek, tarihî yapitlarin kapsami genisletilmistir. Evrenin yaratilisindan tarihçinin yasadigi döneme kadar Islâm dinî ve siyasî tarihinin islendigi tarihlerin özellikle Abbasîler döneminde belirdigi ve yayginlastigi söylenebilir. Mesela Arap tarihçiliginin babasi olarak görülen Taberî'nin Resuller ve Melikler Tarihi adli yapiti bu plana uygun olarak yazilmis ilk Arapça kitaptir. Bu yapitin en önemli yanlarindan birisi, bilimsel tarafsizligi ilke edinmis olmasi ve olaylari görgü taniklarinin sözlerine ve güvenilir belgelere dayandirarak anlatmasidir. Fetihlerle birlikte Islâm Dünyasi giderek genisleyince ve Araplarin diger milletlerle siyasî, ticarî ve kültürel münasebetleri artinca, Islâm tarihinin genel tarih içerisine yerlestirilmesi gerektigi anlasilmis ve tarih yapitlarinin kapsamlari buna uygun düsecek biçimde biraz daha genisletilmistir

Ortaçag Islâm Dünyasi'nda çok degerli kent tarihleri de yazilmistir; Bagdad ve ?am gibi önde gelen medeniyet merkezlerinin tarihleri anlatilirken, buralarda yetisen büyük sahsiyetlerin hayat öyküleri ve eserleri de tanitilmis ve böylece biyografya ve bibliyografya bilimlerinin temelleri atilmistir.

Bycomputer is offline  
Eski 30-10-2007, 08:30 PM   #7 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jun 2007
Konum: QoseR
Mesaj: 5,228
Üye No: 114487
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 12027
Rep Puanı : 1202021
Rep Derecesi
Bycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond repute
Varsayılan


YENİ ÇAĞDA BİLİM

A. Yeniden Dogus (Rönesans) Dönemi'nde Bilim

(On Besinci Yüzyil ve On Altinci Yüzyil)


Rönesans'i, Ortaçag ile Yeniçag arasinda geçen zaman dilimi olarak tanimlayabiliriz; ancak Ortaçag ansizin sona ermedigi gibi Yeniçag da ansizin baslamamistir. Ayrica Ortaçag'in bitmesi ve Yeniçag'in baslamasi her ülkede ayni tarihlerde gerçeklesmemistir; örnegin Italya'da diger ülkelerden daha önce, 14. yüzyilin ortalarinda 'Petrarca Zamani'nda baslamistir.

Rönesans, diger bütün özellikleri bir yana, Ortaçag'in kavramlarina ve yöntemlerine karsi bir baskaldiridir. Herkes bilir ki her nesil bir öncekine karsi su veya bu ölçüde tepki gösterir; her dönem bir öncekine karsi yapilmis bir baskaldiridir ve bu böyle devam eder; ancak, Rönesans'da yapilan baskaldiri, digerlerine göre daha sert olmustur.


Ortaçag'in karakteristik özelliklerinden birisi yeniliklere karsi duyulan korkudur. Rönesans ise bu konuda daha hosgörülü olmustur. Her yenilik sorunlar yaratmis, ancak yenilikler insanlarin karsisina giderek artan bir siklikla çikmaya baslayinca, bunlara alisilmis ve yeniliklere karsi daha az güvensizlik duyulur olmustur; sonunda insanlar yeniliklerden hoslanmislardir.

Bilim alaninda, yapilan yenilikler devrim niteligindedir. Bu durum ürkek insanlarin neden bilimden korktuklarini açikçi ortaya koymaktadir; çünkü hiçbir sey bilginin gelisimi kadar çag açici olamaz; her türlü toplumsal gelisimin kökeninde bilim bulunmaktadir. Rönesans döneminin bilim adami yeni bir bakis degil, yeni bir olusum ortaya koymustur. Yenilikler çogu kez öyle büyük olmustur ki o döneme Yeniden Dogus ya da Rönesans degil, Gerçek Dogus, Yeni Bir Baslangiç demek daha uygun olur.


Rönesans, insanin kendi üzerine egildigi, kendini kesfettigi ve hümanist görüsün önem kazandigi bir dönemdir. Ortaçag'da egemen olan Hiristiyan anlayisi bu dünyanin degerini, insani öbür dünyaya hazirlayisi ile ölçmüstür. Oysa hümanistler insanin bu dünyadaki yasami ile ilgilenmislerdir. Bütün bunlar insanin kendi üzerine egilmesine, baska deyisle, insanin kendini kesfetmesine neden olmustur.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi


Bu dönemde Yunan felsefe ve bilim anlayisina yeniden dönülmüs ve bu anlayisin daha derinden kavranabilmesi için Yunanca'dan çeviriler yapilmaya baslanmistir.

Bu döneme damgasini vuran etkinlik, dogaya iliskin dogru ve güvenilir bilgi elde etmek için gerekli olan yöntem arayisidir. Bu yöntemin araçlari olarak gözlem ve deney üzerinde durulmustur.


Ayrica, yeni bir insan ve yeni bir toplum arayisi yönündeki çalismalar bir varlik olarak insan ve toplumun yeniden sorgulanmasini ve dogadaki yerinin yeniden belirlenmesi sorununu gündeme getirmistir.

* Francis Bacon


Bacon (1561-1626), bilimin önemini ve insanligin refahi yönünden vaadettigi olanaklari ilk kavrayan düsünürlerden birisidir. Onun asil ilgisi bilimi anlamak, bilgi edinmenin dogru ve etkili yolunu kesin bir biçimde bulup ortaya çikarmaktir. Çünkü ona göre, doganin gizemlerini çözmek ve kanunlarini kesfetmek insanligin refahi ve ilerlemesi için gereklidir.

Bacon'a göre, bugüne kadar insanin doga karsisinda çaresiz ve zavalli bir duruma düsmesinin nedeni, ne insan aklinin yetersizligi ne de doganin anlasilamayacak kadar karmasik olmasidir. Neden, yalnizca yanlis bir yöntemin kullanilmasidir.


Böylece yöntemin gerekliligini ve önemini belirledikten sonra Bacon, bunun nasil olusturulabilecegi üzerinde düsünmeye baslar. Bunun için de öncelikle insanlarin yanlisa neden ve nasil düstüklerinin gerekçelerini belirlemeye yönelir.

Bacon'a göre, insanlarin yanlisa düsmelerinin nedenleri sunlardir:


1. Üniversitelerde ögretimin bozulmus olmasi: Ona göre, bunun temelinde yatan neden skolastik düsüncenin egemen olmasidir.
2. Insan Akli: Bacon'a göre, insanlarin yanilmalarinin nedenlerinden birisi de kendi aklidir. Çünkü insan akli çabuk karar vermeye ve genellemeye düskündür. Bir konu üzerinde biraz durunca yorulur, gereken sabri gösteremez ve yanlisa düsebilir. Öyleyse dogru bilgi nasil elde edilecektir? Bunun için iki sey gereklidir.

1. Önyargilardan siyrilmak.

2. Saglam bir yöntem uygulamak.

b. Matematik

Bu dönem diger alanlarda oldugu gibi matematik alaninda da yeniden bir uyanisin gerçeklestigi ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarinda önemli çalismalarin yapildigi bir dönemdir. Rönesans matematigi özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasina ulasmistir.


c. Astronomi

Bu dönemde en önemli gelisme astronomi alaninda olmustur. Kopernik, Yunan Dönemi'nden beri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kurami'nin yerine, Günes Merkezli Evren Kurami'ni kurmus ve Yer'in, Günes'in çevresinde dairesel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen oldugunu savunmustur. Böylece, Yer'in evrenin merkezinden kaldirilmasina bagli olarak insanin evrendeki konumu da yeniden sorgulanmaya baslanmistir.


Tycho Brahe ise Yer'i evrenin merkezinden kaldirmanin doguracagi bilimsel ve dinsel sakincalari göz önünde bulundurmus ve Yer-Günes Merkezli Evren Kurami ile Kopernik'e karsi çikmistir.

* Kopernik


Kopernik, düsünce tarihinde bir dönüm noktasini simgeler. Onun adiyla anilan sistem yalniz modern bilimin dogusuna degil, insanin evren içindeki yerini saptamada yeni ve daha ölçülü bir görüsün ortaya çikmasina da baslangiç sayilir. Gerçekten de Kopernik’le birlikte insanoglunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiasi yikilmis, doganin bir uzantisi, bir parçasi oldugu düsüncesi dogmustur. Bu devrimin kaynagi “Göksel Kürelerin Dolanimi Üzerine” adli yapitidir.

Kopernik sistemi birçok yönlerden Aristoteles görüsünden ayrilmaz. Kitabinin ilk bölümünün basliklari bu gerçegi göstermeye yeter:


• Evrenin küresel oldugu
• Arzi’in küresel oldugu
• Göksel cisimlerin hareketlerinin düzgün dairesel, ve sürekli oldugu... gibi

Onun sistemine devrimci niteligi veren sey yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çikarip, Günes çevresinde dolanan siradan bir gezegen saymasidir.


* Tycho Brahe

Copernicus'un Günes-merkezli sistemi, Yermerkezli sistemden çok daha basarili degildi. Ayrica henüz yeni fizik kurulmadigindan, Günes'in evrenin merkezinde ve Yer'in de bir gezegen gibi onun çevresinde döndügünün kaniti da verilemiyordu. Bu nedenle, astronomlar Copernicus'u hemen kabul etmediler. Ancak astronomlarin karsisinda gök olaylarinin hesabini verebilen iki sistem vardi. Bunlardan hangisinin evrenin gerçek yapisini yansittiginin bilinmesi gerekiyordu. Bu da dogru gözlemler yapmakla mümkün olacakti.


Brahe, sisteminden çok, yaptigi gözlemlerle önem tasir. Onun yaptigi gözlemler sayesinde Aristoteles fizigi ve kozmolojisi büyük darbeler almistir. 1572 yilinda, Cassiopea takimyildizinda yeni bir yildiz ortaya çikar. Yaptigi hesaplamalarla Brahe, bu gökcisminin sabit yildizlar bölgesinde bulundugunu ve yeni bir yildiz oldugunu ortaya çikardi. Aristoteles fizigine göre eterden yapilmis olan bu bölge mükemmeldi ve burada yeni hiçbir sey varliga gelemeyecegi gibi, var olan bir sey de yok olamazdi. Oysa bu 1572 yildizi (bugünkü deyimi ile nova) Aristoteles'in temel prensiplerine karsiydi. Brahe, 1577'de ise, bir kuyruklu yildiz gözlemler. Bu yildizin Ay küresinin disinda, bu kürenin çok uzaginda oldugunu saptar. Bu da Aristoteles kozmolojisine aykiri idi. Çünkü Aristoteles'e göre, kuyruklu yildizlar Ay küresinin altindadir. Böylece onun yaptigi bu gözlemler sayesinde Aristoteles kozmolojisi büyük darbeler alir. Bundan sonra Kepler'i beklemek gerekecektir.

1576 yilinda Hven Adasi'nda dönemin en önemli gözlemevini kuran Brahe, bu gözlemevinde, o zamana kadar Bati Dünyasi'nda karsilasilmayan büyük boyutlu gözlem araçlari insa edilmis, özellikle duvar kadrani çok ilgi çekmistir.

Pratik astronomide büyük bir yenilik olan günlük gözlemler de yapmistir.

d. Fizik

Bu dönemde fizik alani diger alanlar kadar gelismemistir. Ancak Gilbert'in miknatis üzerine yapmis oldugu deneysel incelemeler deneysel yöntemin güçlenmesini saglamistir.


e. Biyoloji

Bu dönemde diger bilimlerin yani sira biyolojide de önemli gelismeler yasanmistir. Otto Brunfels, Herbarum Vivae Eicones (Bitkilerin Canli Resimleri, 1530-1540) adli yapitiyla botanigi ve Conrad Gesner ise Historiae Animalium (Hayvanlar Tarihi) adli yapitiyla zoolojiyi yeniden canlandirmistir.


f. Tip

Bu dönemde Leonardo da Vinci ve Andreas Vesalius'un yapmis oldugu diseksiyon çalismalari sonucunda çagdas anatominin temelleri atilmistir.


Ayrica Paracelsus, bütün varliklarin ortak bir temeli oldugu düsüncesinden hareket ederek, canlilar ve cansizlarin birbirinden farkli olmadiklarini ve temelde yedi ögeden olustuklarini söylemistir. Bu nedenle cansizlarin yapisini açiklarken kullanilan yasa ve ilkelerin, canlilarin yapisini açiklarken kullanilan yasa ve ilkelerle özdes olmasi gerektigini savunmustur. Öyleyse hastalik canli yapidaki kimyasal dengenin bozulmasi, saglik ise bu dengenin yeniden kurulmasidir.

g. Teknik


Bu dönemde bulunan ve kullanilan barut, pusula ve matbaa doga bilimlerinin gelisimini büyük ölçüde etkilemistir.

Rönesans döneminin en büyük gelismesi hiç kuskusuz ki baski tekniginin bulunmasi olmustur. Bu teknigin kültürün yayilmasinda ve standartlasmasinda büyük bir önem tasidigi açiktir. Yazma yapitlar bir çok açidan özgündür, ama yanlislara, eklemelere ve çikarmalara çok açiktir. Baski teknolojisi ise tek seferde, birbirinin ayni olan yüzlerce kopyayi yayimlamaya ve bir kitabin belli bir sayfasina gönderide bulunmaya olanak tanimistir.


Baski tekniginin bulunmasi, ayni dönemlerde, gravür tekniginin de bulunmasi ile zenginlesmistir. Agaç ve bakir levha oymaciligi, grafik alaninda, matbaanin yazi alaninda yaptigi katkinin tam olarak aynisini yapmistir. Sanat ürünleri yayginlasmaya ve standartlasmaya baslamistir.

Bu iki bulus yani, baski ve gravür, bilginin gelisiminde çok büyük bir önem tasimaktadir. Baski, temel alinabilecek matematiksel ve astronomik tablolarin, gravür ise bitkilerin, hayvanlarin, anatomik ya da cerrahî ayrintilarin ve kimyasal araçlarin kitaplara resimler biçiminde girmesine olanak saglamistir.
B. On Yedinci Yüzyil'da Bilim

(Bilimsel Devrim)

Bu dönemin en büyük özelligi, bilimsel yöntemin, yani önermelerin dogrulugunun deneysel olarak sinanmasi yolunun ortaya çikmasi ve buna bagli olarak fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerin felsefeden bütünüyle ayrilmasidir.


Özellikle astronomi alaninda Kepler ve fizik alaninda ise Galilei ve Newton'un yapmis oldugu arastirmalar ve kurmus oldugu kuramlar sonucunda bilimde çok büyük bir atilim gerçeklestirilmis ve bilim, diger düsünsel etkinlikleri yönlendiren bir düsünsel etkinlik konumuna yükselmistir. Bu nedenle bu çag, bilim tarihçileri tarafindan Bilimsel Devrimler Çagi olarak adlandirilmistir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi


Bu dönemde bilimin giderek güçlenmesi ve diger düsünsel etkinlikleri yönlendirir bir konuma yükselmesi bilimin nasil bir etkinlik olduguna iliskin arastirmalarin yogunlasmasina neden olmustur. Bu konuda özellikle Bacon ve Descartes önemli görüsler ileri sürmüslerdir.

* Descartes


Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan Descartes (1596 - 1650) için de, Bacon'da oldugu gibi, amaç dogayi egemenlik altina almaktir. Çünkü insan ancak o zaman mutlu olabilir. Fakat doga, skolastigin sagladigi bilgilerle egemenlik altina alinamaz. Böylece Descartes'in da skolastigin insani yanlisa götürdügünü düsündügü anlasilmaktadir. Ona göre, bunun iki nedeni vardir.

1- Skolastigin kavramlari açik ve seçik degildir.

2- Bu yöntem dogru bilgi elde etmeye uygun degildir.

Böylece Descartes yeni bir yönteme gereksinim oldugunu belirtir. Çünkü ona göre dogruyu yanlistan ayirt etme gücü, yani akil (sagduyu) esit olarak dagitilmistir. O halde bu kadar yanlis bilginin kaynagi akil olamaz. Böylece Descartes, insanlarin yanlisa düsmelerinin tek nedeninin dogru bir yönteme sahip olmamalari oldugu sonucunu çikarir.

Bundan sonra yöntemini kurmaya çalisan Descartes, öncelikle bu konuda kendine nelerin yardimci olacagini arastirir ve iki seyin bulunduguna karar verir:


1- Klasik mantik
2- Eskilerin kullandigi Analiz

Descartes bu iki yoldan analizin daha dogru olduguna karar verir. Matematikle ilgili çalismalari sonucunda da analitik geometriyi bulur. Burada esas olan bir cebir denkleminin bir geometrik sekille anlatilmasidir. Descartes'in bu önemli bulusundan sonra diger önemli bir katkisi da geometri ile cebir arasinda kurdugu paralelizmin ayni sekilde matematik ve diger bilimler arasinda da kurulabilecegini belirtmesidir. Çünkü ona göre her hangi bir bilimde bir seyi bilmek demek aslinda sayi ve ölçüden baska bir sey degildir. Bundan dolayi da bütün bilimlerde tek bir yöntem uygulamak olanaklidir. Bu da matematiksel yöntemdir. Böylece ilk defa bütün bilimlerin yönteminin tek bir yöntem oldugu belirtilmistir. Bu nedenle Descartes'in yöntemine evrensel matematik yöntem denmistir.


Descartes'in bu analiz agirlikli, yöntemsel kuskuculuga dayanan yöntemi, felsefe için gerçekten çok yenidir.
Bilimin yöntemi ve kartezyen felsefe sistemiyle ünlü olan Descartes, ayni zamanda büyük bir matematikçidir. Cebirsel islemleri geometriye uygulayarak analitik geometriyi kurmustur. O zamana kadar geometri ve cebir problemleri kendi özel yöntemleri ile ayri ayri çözülmekteydi. Ancak Descartes, cebir ve geometri arasindaki bu mesafeyi ortadan kaldiran, cebiri geometriye uygulayan genel bir yöntem ileri sürdü.
Descartes bütün fizigin bu sekilde geometrik iliskilere indirgenebilecegini düsünerek, bütün evreni matematiksel olarak açiklamaya çalismistir.

b. Matematik


Bu dönemde çagdas matematigin temelleri atilmis ve Pierre de Fermat sayilar kuramini, Pascal olasilik kuramini, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabi kurmuslardir

c. Astronomi


Kopernik'in kurmus oldugu Günes Merkezli Evren Kurami çerçevesinde yürütülen arastirmalar sonucunda Eudoxus, Aristoteles ve Batlamyus'tan beri savunulagelmekte olan Yer Merkezli Evren Kurami yikilmis ve Galilei ile Kopernik kurami gözlemsel açidan, Kepler ile kuramsal açidan gelistirilmis ve çagdas astronominin temelleri atilmistir. Böylece Kepler'in Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekanigine giden yol açilmistir.

__________________
Bycomputer is offline  
Eski 30-10-2007, 08:31 PM   #8 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jun 2007
Konum: QoseR
Mesaj: 5,228
Üye No: 114487
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 12027
Rep Puanı : 1202021
Rep Derecesi
Bycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond repute
Varsayılan


* Sir Isaac Newton

Newton (1642 - 1727), tarihin yetistirdigi en büyük bilim adamlarindan biridir ve matematik, astronomi ve fizik alanlarindaki buluslari göz kamastirici niteliktedir; klasik fizik onunla doruga erismistir. Bilime yaptigi temel katkilar, diferansiyel ve entegral hesap, evrensel çekim kanunu ve Günes isiginin yapisi olarak siralanabilir. Çalismalarini Doga Felsefesinin Matematik Ilkeleri (Principia) ve Optik adli eserlerinde toplamistir.

Newton 1665 yilinda uzunluklar, alanlar, hacimler, sicakliklar gibi sürekli degisen niceliklerin degisme oranlarinin nasil
Principia'da Newton, Galilei ile önemli degisime ugrayan hareket problemini yeniden ele alir. Uzun yillar Aristoteles'in görüslerinin etkisinde kalmis olan bu problemi Galilei, eylemsizlik ilkesiyle kökten degistirmis ve artik cisimlerin hareketinin açiklanmasi problem olmaktan çikmisti. Ancak, problemin gök mekanigini ilgilendiren boyutu hâlâ tam olarak açiklanamamisti. Galilei'nin getirdigi eylemsizlik problemine göre disaridan bir etki olmadigi sürece cisim durumunu koruyacak ve eger hareket halindeyse düzgün hizla bir dogru boyunca hareketini sürdürecektir. Ayni kural gezegenler için de geçerlidir. Ancak gezegenler dogrusal degil, dairesel hareket yapmaktadirlar. O zaman bir problem ortaya çikmaktadir. Niçin gezegenler Günes'in çevresinde dolanirlar da uzaklasip gitmezler?

Newton bu sorunun yanitini, Platon'dan beri bilinmekte olan ve miktarini Galilei'nin ölçtügü gravitasyonda bulur. Ona göre, Yer'in çevresinde dolanan Ay'i yörüngesinde tutan kuvvet yeryüzünde bir tasin düsmesine neden olan kuvvettir. Daha sonra Ay'in hareketini mermi yoluna benzeterek bu olayi açiklamaya çalisan Newton, söyle bir varsayim olusturur:

Bir dagin tepesinden atilan mermi yer çekimi nedeniyle A noktasina düsecektir. Daha hizli firlatilirsa, daha uzaga örnegin A' noktasina düser. Eger ilk atildigi yere ulasacak bir hizla firlatilirsa, yere düsmeyecek, kazandigi merkez kaç kuvvetle, yer çekim kuvveti dengelenecegi için, tipki dogal bir uydu gibi Yer'in çevresinde dolanip duracaktir

Böylece yapay uydu kuraminin temel prensibini de ilk kez açiklamis olan Newton, çekimin matematiksel ifadesini vermeye girisir. Kepler kanunlarini göz önüne alarak gravitasyonu F = M.m /r olarak formüle eder. Daha sonra gözlemsel olarak da bunu kanitlayan Newton, böylece bütün evreni yöneten tek bir kanun oldugunu kanitlamistir. Bundan dolayi da bu kanuna evrensel çekim kanunu denmistir.

Newton'un diger bir katkisi da fizikte kuramsal evreyi gerçeklestirmis olmasidir. Kendi zamanina kadar bilimde gözlem ve deney asamasinda bir takim kanunlarin elde edilmesiyle yetinilmisti. Newton ise bu kanunlar isiginda, o bilimin bütününde geçerli olan prensiplerin olusturuldugu kuramsal evreye ulasmayi basarmis ve fizigi, tipki Eukleides'in geometride yaptigina benzer sekilde, aksiyomatik hale getirmistir. Dayandigi temel prensipler sunlardir:

1. Eylemsizlik prensibi: Bir cisme hiçbir kuvvet etki etmiyorsa, o cisim hareket halinde ise hareketine düzgün hizla dogru boyunca devam eder, sükûnet halindeyse durumunu korur.
2. Bir cisme bir kuvvet uygulanirsa o cisimde bir ivme meydana gelir ve ivme kuvvetle orantilidir (F = m.a).
3. Etki tepki prensibi: Bir A cismi bir B cismine bir F kuvveti uyguluyorsa, B cismi de A cismine zit yönde ama ona esit bir F kuvveti uygular.

Newton'un agirlikla ilgilendigi bir diger bilim dali da optiktir. Optik adli eserinde isigin niteligini ve renklerin olusumunu ayrintili olarak incelemistir ve ilk kez günes isiginin gerçekte pek çok rengin karisimindan veya bilesiminden olustugunu, deneysel olarak kanitlamistir. Bunun için karanlik bir odaya yerlestirdigi prizmaya günes isigi göndererek renklere ayrilmasini ve daha sonra prizmadan çikan isigi ince kenarli bir mercekle bir noktaya toplamak suretiyle de tekrar beyaz isigi elde edebilmistir. Ayrica her rengin belirli bir kirilma indisi oldugunu da ilk bulan Newton'dur.

* GALILEO GALILEI (1564-1642) ( Ek1)

d. Fizik

Bu dönemde çagdas mekanik ve optik bilimleri kurulmustur. Galilei kinematiksel yaklasimi benimseyerek çagdas mekanigin temel problemlerini matematiksel olarak açiklanmis ve çözüme kavusturulmustur. Eylemsizlik Ilkesi'nin formüle edilmesi ile birlikte klasik mekanigin dogal yer, ivme ve kütle gibi temel kavramlari matematiksel bir biçimde yeniden ifade edilmis ve duraganlik, hareket gibi, hareket de duraganlik gibi dogal bir olgu niteligine kavusturulmus ve bu baglamda hareket bir problem olmaktan çikarilmistir.

Newton ise Eylemsizlik Ilkesi'nin dogal bir hareket olarak kabul edilmesi sonucunda döngüsel hareketin açiklanmasinin gerekliligini vurgulayarak, kinematiksel yaklasimin yerine dinamiksel yaklasimla göksel cisimlerin döngüsel hareketlerini çekim kavrami çerçevesinde çözüme kavusturmustur.

e. Kimya

Bu dönemde kimya alaninda maddenin yapisina iliskin deneysel çalismalar baslamis ve özellikle Boyle, ve Hook gibi bilim adamlari sayesinde yeni bir atom kurami gelistirilmistir.

f. Biyoloji

Bu dönemde gelistirilen mikroskop araciligi ile Malpighi, Leewenhook ve Swammerdan gibi bilim adamlari, degisik canli yapilar üzerinde arastirmalar yapmis ve böylece Hücre Kurami'nin kurulmasini saglamislardir.

Ayrica, Willis, Hooke ve Mayow yapmis olduklari çalismalar sirasinda canli ve cansiz yapilarin çok küçük parçaciklardan olustugunu ve temel yapilarinin benzer olmasi dolayisiyla islevlerinin de birbirine benzemesi gerektigini düsünmüslerdir.

g. Tip

Bu dönemde anatomi, fizyoloji ve embriyoloji konusundaki arastirmalar gelistirilmis ve özellikle Harvey, büyük Yunan hekimlerinden Galenos'u elestirerek kan dolasimini bulmustur.

h. Teknik

Insanin gündelik gereksinimlerini karsilamak ve dogal çevresini çikarlarina uygun bir sekilde degistirmek için, çogu zaman bilimsel bilgi birikiminden yararlanarak bir takim alet ve makinalar yapmasi eylemi diye tanimlanabilecek teknolojinin oldukça eski bir geçmisi vardir; ancak asil önemli gelismeler, bilimle teknolojinin bulusturulmaya baslandigi bu dönemde yasanmistir.

Sonradan Sanayi Devrimi (1750-1900) olarak isimlendirilecek olan bu gelisimlerin en belirgin niteligi, üretimin insan, hayvan, su ve rüzgar gücü yerine buhar makinalariyla gerçeklestirilmesidir.

Atmosfer basincinda çalisan ilk pistonlu buhar makinasi 1712'de Ingiliz mucit Thomas Newcomen tarafindan icat edilmis ve 1769'da James Watt tarafindan gelistirilerek sanayinin hizmetine sunulmustur. Buhar makinalarini buharli gemi (1807) ve buharli lokomotif (1825) gibi ulasim araçlarinin gelistirilmesi izlemistir.


YAKIN ÇAĞDA BİLİM

A. On Sekizinci Yüzyil'da Bilim

(Aydinlanma Dönemi)

Aydinlanma, insanin kendi akli ve deneyimleri ile geleneksel görüsler ve ön yargilardan kurtulmak ve akla dayanarak, dünyayi kavramak düzenlemeye çalismaktir. Bu anlamda Aydinlanma Çagi insan aklinin bagimsiz olmasi gerektigi düsüncesine dayanir. Öyleyse benimsenmesi gereken tavir inanmak degil, bilmek olmalidir.

Bu genel belirlemeden anlasildigi üzere, burada sorgulanmak istenen insan varliginin anlami ve bu Dünya'daki yeridir. Nitekim Aydinlanma'nin geleneksellesmis bir tanimini veren Kant'a göre Aydinlanma, insanin kendi kusurlari sonucu düsmüs oldugu olumsuz durumdan, yine kendi aklini kullanmak suretiyle çikma çabasidir. Gerçekte insan içinde bulundugu olumsuz duruma aklin kendisi yüzünden degil, ama onu gerektigi gibi kullanmayi bilmemesi yüzünden düsmüstür. Bu yönüyle Aydinlanma'nin, Ortaçag düsüncesine ve yasam anlayisina karsit bir dünya görüsü olarak ortaya çiktigi görülmektedir.


Aydinlanma'nin temel özelliklerinden birisi de, doga ile akil arasinda bir uygunluk oldugunu ve akilsal yapida olan bu dogayi aklin rahatlikla kavrayabilecegidir.

a. Doga ve Bilgi Felsefesi


Bu dönemde bilginin dogasina iliskin tartismalar yogunlasmis ve Tümevarim Yöntemi Hume tarafindan sorgulanmistir. Fransiz ansiklopedistlerinden D'Alembert ve Diderot gibi arastirmacilar Rönesans'tan bu yana üretilen yeni bilimsel bilgi birikimini, Ansiklopedi adli yapitta bir araya getirmeye çalismislardir.

b. Matematik


Bu dönemde Euler ve Lagrange integral ve diferansiyel hesabina iliskin on yedinci yüzyilda baslayan çalismalari sürdürmüs ve bu çalismalarin gök mekanigine uygulanmasi sonucunda fizik ve astronomi alanlarinda büyük bir atilim gerçeklestirilmistir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermistir.

* Leonardo da Vinci


Rönesans'in habercilerinin basinda gelen Leonardo da Vinci (1452-1519) sistematik bir egitim görmemis olmasina karsin, bilgi dagarcigini iyi gelistirmis ve bilim ve teknolojiye önemli katkilarda bulunmus ansiklopedik nitelikte bir bilim adamidir. Leonardo, öncelikle bir ressam olarak ad yapmistir; onun muhtesem yapitlari bazi kiliselerin duvarlarini; günümüzdeki önemli müzeleri süslemektedir. Ancak resim çalismalarini saglikli bir sekilde yürütebilmek için bir seri anatomi ve perspektif çalismalari yapmak ihtiyacini hissetmistir. Bu çalismalardan perspektifle ilgili olanini Leon Battista Alberti ve Pietro della Francesco gibi devrinin matematikçileriyle birlikte yürütmüstür. Bunlardan Francesco matematigin yani sira resimle de ilgilenmistir.

Diger yandan Leonardo, yapi bilgisine gereksinme duymus ve basta insan yapisi olmak üzere bazi canli yapilari kapsayan bir anatomi çalismasi yürütmüstür. Bu çalismalarinda enjeksiyon teknigini uygulayarak, yani dokular arasina kisa zamanda donan bir maddeyi zerkederek, yapiyi tespit edip, onu en ince ayrintisina kadar, en dogru sekilde belirlemeye çalismistir. Bu gayretleri sonucunda, özellikle kalp, mide, muhtelif damarlar ve kaslarin yapisini günümüze uygun olarak belirlemeyi basarmistir. Kalbin kapakçiklari ve hareketi üzerinde dikkatini yogunlastirarak, kalbin adeta bir tulumba seklinde çalistigini belirtmistir.


Leonardo anatomi çalismalarini karsilastirmali olarak yürütmüs, insanin anatomik yapisi ile muhtelif hayvanlarin anatomik yapilarini karsilastirmistir. Bunlardan biri de atlarin bacak ve ayak kemikleri ile insaninki arasinda yaptigi ilginç ve günümüzde de dogru olarak kabul edilen karsilastirmasidir.

Teknoloji ile ilgili olarak bazi projeler gelistiren Leonardo, kuslarin kanat ve kas yapisindan hareketle, insanlarin da belli bir düzenek sayesinde uçabilecegi anlayisini gelistirmis ve bu yolda bazi arastirmalar yapmistir. Ayni sekilde baliklar gibi, insanlarin da denizin altinda yasayabilecegini varsayan Leonardo'nun ilk denizalti projelerini gelistirdigi görülmektedir.


Leonardo bir ressam, bir bilim adami ve bir mühendistir; ancak o günlerde yaygin olarak kabul gören hümanizm görüsünü de desteklemis ve klasik Yunan düsünürlerinin ve yazarlarinin yeniden incelenmesi ve benimsenmesi gerektigini hararetle savunmustur. Ona göre bilim adamlari tipki Aristoteles ve Platon gibi, kendi düsüncelerini hiçbir etki altinda kalmadan gelistirmeli ve savunmalidir.

On altinci yüzyil bilimlerde otoritelerin yikildigi bir dönemdir; astronomide Batlamyus sistemi yikilirken, tipta Galen otoritesi son bulmustur.


c. Astronomi

Yakin dönem astronomi çalismalarinin genellikle üç alanda yogunlastigi görülmektedir:


1. Özellikle Herchell ve Halley'in yapmis olduklari gözlemler sonucunda Günes sistemine iliskin gözlemsel veriler artmistir.

2. Astronominin kuramsal yönünü olusturan ve elde edilen gözlemsel verileri degerlendirerek gökcisimlerinin hareketlerinin matematiksel açiklamasini veren dinamik astronomi gelismistir. Mesela Laplace, Günes sistemindeki bütün gezegenlerin hareketlerinin matematiksel olarak gösterilebilecegini öne sürmüstür.


3. Fizik ve kimya alanlarinda yapilan arastirmalar sonucunda elde edilen veriler dogrultusunda yildizlarin yapisini inceleyen astrofizik ve evrenin yapisini inceleyen kozmoloji gibi yeni bilim alanlari ortaya çikmistir. Özellikle astrofizikte Frounhofer ve Kirchoff'un, kozmolojide ise Kant ve Laplace'in yapmis oldugu arastirmalar çigir açici niteliktedir.

d. Fizik


Bu dönemdeki fizik arastirmalarinin özellikle elektrik konusunda yogunlastigi ve Gilbert ve Otto von Guericke'in ardindan, Du Fay, Franklin, Cavendish, Coulomb, Galvani, Ampere ve Volta'nin çalismalari sonucunda elektrigin bagimsiz bir fizik dali olarak ortaya çiktigi görülmektedir.

Ayrica, ses, isik, isi ve enerjinin dogasini açiklamaya yönelik çalismalar yogunlasmis ve bu fiziksel varliklar arasindaki iliskiler matematiksel olarak gösterilmistir.


Dalton, kimyasal tepkimeleri açiklamak için Atom Kurami'ni, Young ise isiga iliskin çagdas Dalga Kurami'ni gelistirmistir.

f. Biyoloji


Bu dönemde doga bilimlerinden botanik ve zooloji alanlarindaki çalismalar gelismis ve özellikle Darwin'in dedesi Erasmus Darwin ve Lamarck'in yapmis oldugu arastirmalar sonucunda, yeni bitki ve hayvan türlerinin olusumunu açiklamaya yönelik Evrim Kurami'nin temelleri atilmistir.

g. Cografya


Bu dönemde on besinci yüzyilda baslayan cografî kesifler, Cook 'un özellikle Antarktika ve Dünya'nin diger bölgelerine yapmis oldugu gezilerle tamamlanmistir.

h. Teknik


Bu dönemde Sanayi Devrimi'nin temelleri atilmis ve bu sayede üretime makinalar hakim olmaya baslamistir. Deniz ve kara araçlarinin yani sira, hava araçlari da gelistirilmistir. Montgolfier Kardesler'in bu alandaki çalismalari sonucunda havaciliga ve uzay çalismalarina giden yol açilmistir.

Kimyanin gelismesine bagli olarak madencilik ve metalurji sanayi de ilerlemis ve üretim biçimi ve buna bagli olarak ürün verimi köklü bir degisim geçirmistir. Ayrica tarimda da sanayilesme sürecine girilmistir.
B. On Dokuzuncu Yüzyilda Bilim ( Endüstri Devrimi ve Bilim )

Endüstri Devrimi Ingiltere’de buharli makinelerin kullanilmasiyla baslar. Insan ve hayvan gücü yerine buhar ve elektrik gücüyle çalisan fabrikalarin kurulmasiyla büyür.

Bu dönemin önde gelen özelliklerinden birisi bilimle teknolojinin yakinlasmaya baslamasidir. Özellikle bu yüzyilin ikinci yarisindan sonra, bilimsel bilgi birikimi, gündelik ihtiyaçlarin karsilanmasi maksadiyla teknolojinin hizmetine verilmis ve teknolojideki gelismeler yerlesik yasam biçimlerini degistirmeye baslamistir. Örnegin, kuramsal elektrik arastirmalarindan elde edilen sonuçlar, hemen elektrik dinamosu ve motoruna, telgrafa, telefona ve diger cihazlara dönüstürülmüs ve bunlarin yayginlasmasiyla Dünya yeni bir çehre kazanmaya baslamistir.


Bu dönemin en önemli gelismelerinden birisi, üretime yönelik arastirma laboratuarlarinin kurulmasidir. Bu laboratuarlarda gelistirilen ürünler, bunlara bagli olan fabrikalarda seri olarak üretilmis ve satisa sunulmustur. Özellikle ABD'deki sanayi atiliminda, gerek devlet ve gerekse özel tesebbüs eliyle kurulan dev arastirma laboratuarlari etkin rol oynamislardir.

Bilimlerle felsefenin birbirlerinden kesin sinirlarla ayrildigi bu yüzyilda, bilimlerde uzmanlasmanin basladigi ve bilgi üretiminin ivmesinin inanilmayacak boyutlarda arttigi görülmektedir. Artik daha önceki devirlerde oldugu gibi bilimin bütün sahalarinin bilinmesinin ve hattâ taninmasinin imkani kalmamis, bilim adamlari ögrenme ve arastirma faaliyetlerini bir ya da birkaç saha ile sinirlandirmaya baslamislardir.


Bu yüzyilda, çesitli alanlarda elde edilen bulgulara dayanarak büyük çapli bilimsel kuramlar dogmustur. Fizikteki termodinamik ve elektromagnetik kuramlari ile biyolojideki evrim kurami bir alanin sinirlarini asmis ve birçok uzmanlik sahasinda tartisilir hale gelmistir.

Dönemin en belirgin özelliklerinden bir digeri de, neredeyse Rönesans'tan beri beslenen bilim sevgisinin bu dönemde had safhaya ulasmasidir. Insanlar birbiri ardisira gelen bilimsel ve teknolojik gelismelerden büyük ölçüde etkilenmis, bilime büyük bir tutku ile baglanmis ve bilimin her sorunun çaresini bulacagina inanmislardir. Bu hayranlik ve iyimserlik, 20. yüzyilin ortalarina degin büyüyerek sürmüstür.


EVRIM KURAMI VE DARWIN ( Ek2)

C. Yirminci Yüzyilda Bilim ( Çagdas Bilim )

Yirminci yüzyili bilimsel gelismeler açisindan sicagi sicagina degerlendirmek bilim tarihçileri açisindan oldukça güçtür. Bunun nedenlerinden birisi, bilimlerdeki gelismelerin henüz tamamlanmamis olmasi ve henüz önemi kavranamayan bazi buluslarin ileride yaratabilecekleri büyük gelismeleri bugünden kestirmenin oldukça güç olmasidir. Dolayisiyla önemsiz olani önemli olanin önüne alma gibi bir hatanin yapilma olasiligi vardir. Ancak fizikteki Kuantum Kurami ile Görelilik Kurami'nin ve astrofizikteki Büyük Patlama Kurami'nin bu dönemin en önemli buluslari oldugunu söylemek mümkündür.

EINSTEIN Devrimi ( Özel Relativite Teorisinin Dogusu ) ( Ek3)

KUANTUM TEORISI ve Atom Fiziginin Dogusu ( Ek4)

a. Doga ve Bilgi Felsefesi

On dokuzuncu yüzyildan itibaren bilimde ortaya çikan olaganüstü gelismeler, bilimin kendisini de felsefî bir sorun haline getirmis, bilimin kavramlarini ve yöntemini, felsefî açidan anlamak ve anlamlandirmak üzere çesitli görüsler ileri sürülmüstür.


Bilimsel alanlari ürün ve etkinlik açisindan degerlendirme çalismalari yapilmis ve özellikle bilimsel kuramlarin mantiksal yapilari bakimindan tutarliliginin denetlenmesi ve bilimsel önermelerin yapi ve içerik açisindan tasimasi gereken özelliklerinin bir standarda baglanmasi gerektigi savunulmustur.

Bilimi etkinlik açisindan ele alan çalismalarda ise özellikle kuram seçiminin hangi ölçütlere göre yapilmasi gerektigi tartisilmistir. Yeni Pozitivizm veya Viyana Çevresi bilim önermelerinin dogruluk degerlerinin Dogrulama Ilkesi açisindan belirlenmesi gerektigini savunurken, Popper ise Yanlislama Ilkesi'ne göre belirlenmesi gerektigini vurgulamistir. Bilimi bir etkinlik olarak gören Kuhn ise, bilimsel gelismenin ayni zamanda bilim topluluklarinin sosyal yapisiyla da ilgili oldugunu vurgulayarak, bilimin felsefî boyutunun yaninda sosyolojik boyutunun olduguna da dikkat çekmistir.

__________________
Bycomputer is offline  
Eski 30-10-2007, 08:32 PM   #9 (permalink)
 
Giriş Tarihi: Jun 2007
Konum: QoseR
Mesaj: 5,228
Üye No: 114487
Cinsiyeti : Bay
İtibar Gücü: 12027
Rep Puanı : 1202021
Rep Derecesi
Bycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond reputeBycomputer has a reputation beyond repute
Varsayılan


b. Matematik

Bu dönemde matematige daha saglam bir temel olusturmaya yönelik felsefi agirlikli çalismalar genisleyerek devam etmistir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler bu konudaki görüsleriyle katkida bulunmuslardir.

Russell, matematik ile mantigin özdes oldugunu kanitlamaya çalismistir. Matematigin, sayi gibi kavramlarini, toplama ve çikarma gibi islemlerini, küme, degilleme, veya, ise gibi mantik terimleriyle ve matematigi ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanimlamistir.

Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantiga indirgenerek degil, simgesel aksiyomatik bir yapiya dönüstürülerek temellendirilmelidir.

Sezgici olan Brouwer de matematigin temeline, kavramlara somut içerik saglayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir.

Poincaré'ye göre de matematigin temelinde sezgi vardir ve matematik kavramlarinin tanimlanmaya elverisli olmasi gerekir.

Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayilabilir. Dedekind erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayilarla ilgilenmeye baslamis, rasyonel sayilar alaninin sürekli reel sayilar biçimine genisletilebilecegini görmüstür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuraminin kurucusudur.

c.Astronomi

Bu dönemde astronomi alaninda yildizlar ve evrenin yapisina iliskin çalismalar artarak devam etmis ve evrenin olusumuna iliskin Büyük Patlama Kurami ortaya atilmistir. Diger taraftan, insanin bu evrende yalniz olup olmadigi tartisilmis ve bunu belirlemeye yönelik çesitli projeler gelistirilmistir.

Yine bu dönemde gezegenlere iliskin çalismalar da ön plana çikmis ve 1930 yilinda Tombaugh tarafindan Plüton gezegeni ve daha sonra da bu gezegenin uydusu Charon bulunmustur.

d. Fizik

Bu dönemde Görelilik ve Kuantum kuramlarinin ortaya çikmasiyla birlikte, fizik alani kavram ve kuramlari açisindan yeni temellere oturtulmustur. Atom alti parçaciklarin bulunmasindan sonra Atom Kurami bütünüyle yeni bir görünüme kavusmustur.

e. Kimya

Bu dönemde kimya, sanayinin belkemigi haline gelmistir; ancak kimya çalismalari sadece sanayide degil, tip basta olmak üzere degisik bilim dallarinda da önemli rol oynamistir. Atom konusundaki çalismalar, genetik ile ilgili çalismalari ve canlilarin temel maddesi konusunda yapilan arastirmalari büyük ölçüde etkilemistir.

f. Biyoloji

Bu dönemde hücrenin yapisi ve islevlerine iliskin çalismalar biyolojiyi büyük ölçüde etkilemistir. Bunun yani sira genetik alaninda çok önemli adimlar atilmis ve özellikle son dönemde yapilan arastirmalarla klonlama yöntemine götüren yol açilmistir.

Ayrica kimyaya dayanan hormon çalismalari tarim alanindaki verimi arttirmis ve canlilarin kökeni ve evrimiyle ilgili arastirmalar, yeni bilimsel bulgularla güç kazanmistir.

g. Jeoloji

Bu dönemde jeoloji iki gelismeden büyük ölçüde etkilenmistir. Teknolojik atilim, radyometrik tarihleme yönteminin uygulanmasinda, kayaç ve minerallerin kimyasal çözümlenmesinde ve sismolojik incelemelerde büyük ilerlemelere yol açmistir. Levha tektonogi ise bu yüzyilin ikinci yarisindan sonra yerbilimlerinin hemen bütün dallarinda büyük dönüsümlerin gerçeklesmesine neden olmustur.

h. Tip

Bu dönemde tip alaninda yogun bir uzmanlasma görülmektedir. Artik genel olarak tip degil pediatri, oftalmoloji, kardiyoloji ve ilerleyen süreç içerisinde genetik ve embriyoloji çalismalari yogunlasmistir.

Yirminci yüzyil tibbinin en önemli özelligi, gelisen teknolojiyi çok iyi kullanmasi ve teshis ve tedavide daha kesin ve ayrintili sonuçlar elde etmesidir. Mikroskobun olaganüstü bir sekilde gelismesiyle baslayan süreç röntgenle devam etmistir.

i. Teknik

Yirminci yüzyil teknik alaninda önemli gelismelere sahne olmustur. 1903 yilinda Wright kardesler Flyer I ismini verdikleri ilk uçakla yerden havalanmis ve 59 saniye süreyle 260 metre uçmusladir. Daha sonraki yillarda gaz tribünleriyle donatilan jet uçaklari, 1960'larda ses üstü hizlara ulasmislardir.

1895'te X isinlarinin bulunmasiyla baslayan bir dizi bulus nükleer çagin kapisini açmistir. 1938'de atom çekirdeginin parçalanmasi sonucunda açiga çikan muazzam enerjinin kullanim sekilleri, bilim adamlarinin topluma karsi sorumlulugu konusunu gündeme getirmistir.

Enrico Fermi'nin 1942'de ?ikago Üniversitesi'nin spor sahasinda kurmus oldugu küçük bir reaktörde zincirleme çekirdek reaksiyonlarinin denetimini basarmasi, elektrik enerjisi üreten reaktörleri gündeme getirmisken, 6 Agustos 1945'de Hirosima'ya atilan atom bombasi, insanlarin bilim ve teknolojiye bakislarini ciddi sekilde sarsmistir. Ancak bilimsel ve teknolojik bilginin üretilmesi ile kullanilmasi, birbirlerinden oldukça farkli süreçlerdir ve bunlarin üretiminden sorumlu tutulabilecek bilginlerin kullanimindan da sorumlu tutulmasi dogru degildir.

k. Uzayin Kesfi

Uzaya seyahat edebilmek sadece roketlerle mümkün oldugundan, roket gelisiminin tarihi, bir bakima uzay uçuslarinin tarihi olarak görülebilir. Ilk roketin ne zaman yapildigi bilinmemekle birlikte, onun bir Çin bulusu oldugu söylenmektedir. 1232 yilinda Çinliler Mogollari uçan atesli oklarla geri püskürtmüslerdir. 1379'da ise Venedikliler ve Cenevizliler arasinda yapilan bir savasta kaba bir roket kullanilmistir. 19. yüzyil savas roketlerinin genis ilgi gördügü bir yüzyildir. Büyük Britanyali Sir William Congreve, Napolyon savaslarinda ve 1812 savasinda kati yakitli itici kuvvetle çalisan bir roket gelistirmistir. Ancak akaryakitli roketlerin kullanilmasi ile uzaya seyahatin mümkün olacagini savunan ve bu konuda ilk bilimsel eseri yayinlayan kisi Constantin Tsiolkovsky adli bir Rus bilim adamidir. Onun bu çalismasi ciddiye alinmazken, Robert H. Goddard adinda bir Amerikali ve Hermann adinda Romanya asilli bir Alman ayri ayri çalisarak modern roket biliminin temellerini atmislardir. Ayrica Oberth adinda bir bilgin Dünya'dan bir cismin baska bir aleme gitmesi ile ilgili teorilerini ve formüllerini bir kitapta toplamis ve bu kitaptan esinlenerek Almanya'da Uzaya Seyahat Kurumu kurulmustur. Goddard ise, uzun süre üzerinde çalistigi konu ile ilgili görüslerini bir rapor olarak yayinlamistir. 1919'da çikan bu raporda Ay'a atilacak bir roketten de söz edilmektedir. 1926'da bir deney roketi hazirlamis ve bu roket yaklasik 60 metre kadar havalanmistir. 1929 yilinda ise Goddard, içinde barometre, termometre gibi ölçü araçlarinin ve bir fotograf makinasinin bulundugu ilk roketi havaya firlatmistir.

Füzecilik ve uzay yolculugu denildiginde akla ilk gelen isim kuskusuz Wernher von Braun'dir. Goddard ve Oberth'in çalismalarindan haberdar olan Von Braun, Uzaya Seyahat Kurumu'nda füze denemeleri yapmis daha sonra Alman Hava Kuvvetleri hesabina çalismis ve bu is için bir füze üssü kurulmustur.

Bu çalismalar sonucunda Ikinci Dünya Savasi'nin en güçlü silahi olan V-2 roketleri dogmustur. Savastan sonra von Braun planlari ile birlikte Amerika'ya kaçmis ve Kaliforniya'da kurulan Cape Canaveral (simdiki adi Cape Kennedy) Uzay Arastirmalari Merkezi'nde çalismaya baslamistir.

4 Ekim 1957 tarihinde ise Ruslar dünyanin ilk yapay uydusu olan Sputnik-1'i Dünya'nin yörüngesine oturtmayi basardilar. 31 Ocak 1958'de ilk Amerikan yapay uydusu yörüngeye oturtuldu ve uzaya uydu gönderilmesi bu tarihten sonra bas döndürücü bir hizla devam etti.

Amerikalilar, uzay çalismalarini bir çati altinda toplamak için Ekim 1958'de NASA'yi (Ulusal Havacilik ve Uzay Dairesi) kurdular. 12 Nisan 1961'de ilk defa uzaya insanli bir roket firlatildi. Vostok-1 adli roketle birlikte uzaya çikan bu ilk insan Rus Yuri Gagarin idi. 21-27 Aralik 1968'de Frank Borman, James Lowel ve William Anders, Ay çevresini Apollo-8 ile dolastilar ve inise uygun yerleri tesbit ettiler. 20 Temmuz 1969 günü ise, Neil Armstrong, Edwin Aldrin ve Michael Collins idaresi altindaki Apollo-11 uzay araci Ay'in Sessizlik Denizi denilen issiz bir düzlügüne inmeyi basardi ve Neil Armstrong, Ay'a ilk ayak basan insan ünvanini elde etti. Bu basari, gezegenlere gönderilen insansiz arastirma gemileri ve 1981'de uzay mekiginin gelistirilmesiyle sürdü.

l. Bilgisayar

Insanoglunun ilk hesap makinesi abaküslerdir ve abaküse benzeyen ilk araçlar bundan 3000 sene önce kullanilmistir. Otomatik hareketlerden yararlanan ilk toplama makinesini Blaise Pascal gelistirmistir. Pascal bu makineyi tasarlarken, bir tarafa dogru döndürülen disli çarklarin hareketinden faydalanmistir. Daha sonra Leibniz ayni prensiple çarpma islemi de yapabilen bir makine daha gelistirmistir.

Hesaplamada elektronik sistemin öncüsü Ingiliz bilim adami Charles Babbage'dir. Babbage'nin Analitik Motor adini verdigi cihaz belli bir programlama içinde hesaplari otomatik olarak yapabilmekteydi.

Gerçek anlamda bilgisayarlar 1941 yilinda Berlin'de Kondrad Zuse tarafindan gelistirilmistir. Onun yaptigi bilgisayar elektron lambalarindan olusuyordu ve ayni yillarda Busines Machines Corporation adli firmanin yaptigi otomatik bilgisayardan çok daha hizli çalisiyordu.

1946'da, Amerikali J. Presper Erchert ve John W.Mauchly, yüksek islem hizina sahip tam elektronik ilk sayisal bilgisayari gelistirdiler. 17500 civarinda elektron tüpü, 1500 röle, 70000 direnç ve 10000 kondansatörden olusmus 30 ton agirligindaki bu dev makina, on haneli besbin sayiyi bir saniye içinde toplayabiliyordu. Sonraki yillarda inanilmaz bir süratle gelistirilen bilgisayarlar, bilgiyi çabuk ve dogru bir sekilde isleme ve saklama özellikleri nedeniyle, kisa sürede günlük hayatin ayrilmaz bir parçasi haline geldiler. Bilgi üretimi ve dolasimi hizlandi. Bu gelismeler sayesinde, bir toplumun bütün bireylerinin bilgiye kolayca ulasmalari ve onu tüketmeleri mümkün oldu. Bilgi toplumunun olusumunu hizlandiran bu gelismelerin yanisira, basimevlerinden uzay gemilerine kadar hemen bütün makina ve araçlarin kontrolünü de bilgisayarlar üstlenmeye basladi. Böylece insanlar uzun süre alan ve oldukça karmasik olan yorucu ve biktirici islerden kurtuldular.



EK BİLGİLER

Evrenin kökeni sorunu “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mi tavuktan çikar?” sorununa benzer. Her sey nereden geldi? Evren hep var miydi yani baslangiçsiz miydi, yoksa kutsal kitaplarin söyledigi gibi kutsal bir güç mü yaratmisti, yaratildiysa o gücü kim yaratmisti? Sinirlari olmayan uçsuz bucaksiz bir evrende mi yasiyoruz yoksa sinirlari var mi? Sinirlari yoksa eger tanri nerede olacakti, sinirlari varsa yeri belliydi, sinirlarin disi. Burasi bir süre için Tanriya en uygun yer olarak kaldi. Bunun etkisiyle düsünürler binlerce yildir evren modellerini sinirli olarak düsündüler. Kimileri bu konularin tartisilmasinin gereksiz oldugunu, kimileri günah oldugunu söyledi, kimileriyse bunlarin metafizikçilerin ve din adamlarinin konusu oldugunu düsündü. Ancak fizik yasalarinin evrenselliginin anlasilmasi, evrenin baslangicinin nasil gerçeklestiginin bilimin konusu olmasi gerektigini göstermistir.

Önceleri Musevi, Hiristiyan ve Müslüman’lar evrenin baslangicini tanrinin iradesiyle ol demesiyle oldugunu söylerlerdi. Hatta 17 yy. Rahibi Ussher Kutsal kitaplardaki soyagacini inceleyerek evrenin MÖ 4004 yilinda yaratilmis oldugu sonucuna vardi. Bu kisa bir süredir, sürenin kisa oldugunun kaniti olarak ta sunu söylemislerdir. “Görüldügü gibi sürekli olarak bir kültürel ve teknolojik evrim geçiriyoruz ve biz evrime neden olan insanlarin büyük bir kismini biliyoruz yani bu süre çok daha uzun olsaydi çok daha fazla insan gelip geçmeliydi sonucunda da daha ileri bir toplumda yasiyor olmaliydik.” Kayalarin yasinin milyonlarca yil oldugunu, astronomlarin da evrenin sürekli degistigini bulmalari, yaratilisçiliga inanan bir çok insanin düsüncesini degistirmesine neden olmus; evren ile ilgili yapiyi açiklamayi bilim insanlarinin ellerine birakmalarina neden olmustur. Biz de burada tarih boyunca insanligin inandigi ve bilimin ortaya attigi evren modellerini tarihsel sira içinde kisaca anlatmaya çalisacagiz.

Tarih boyunca doga hakkindaki bilgimiz arttikça ilk basta evrenimiz olan kitadan dünyaya, dünyadan günes sistemine, oradan da gökadamiz Samanyolu’na ve daha ötesine olmak üzere evrenimizin sinirlarini hep genislettik. Tepsi seklinde bir dünyanin evrenimiz oldugu inancindan salinim yapan evren modeline kadar ki gelisimi kisaca incelemeye baslayalim.


Modellerin geçirdigi evrim astronomi biliminin geçirdigi evrimle genel olarak paralel gitmistir. Önce, “Modeller olusturmamiz için gerekli hammaddeyi saglayan astronomi nasil ortaya çikti?” sorusunun cevabina kisaca deginelim.

Astronominin gelismesini saglayan nedenler nelerdi? Eski doguda (Babil, Sümerler, Elamlilar) mitoloji, dogal olaylarin örnegin, takim yildizlarin gökyüzündeki yerlerinin degisiminin, Ay’in evrelerinin, Günes’in dogusu ve batisinin olacak seylere isaret olduguna inanmalariyla baslamistir. Belli sekillerdeki yildiz gruplari görünmeye baslayinca havalar sogumaya basladigindan ve ayni takimyildiz tekrar göründügünde yine havalar sogudugundan dolayi, o yildizlarin olusturdugu sekil bir tanri ilan ediliyordu. Onlara göre o sekil tanri idi ve havayi sogutan oydu. Tanrinin tekrar ne zaman gelecegini önceden bilebilmek için kayitlar tutmaya basladilar ve astroloji gelisti. Bunun ardindan insanlar ve bu isle özel olarak ilgilenen astrologlar yaklasik 360 günde bir degisen gökyüzünde, bu kurala pek uymayan gezegenlerin (Onlar gezegenlerin ne oldugunu bilmediklerinden dolayi tanri diye nitelendiriyorlardi.) hareketlerinin önceden tahmin edilmesiyle, evrenin nasil isledigini anlayacaklarini düsünüyorlardi. Bunun için hakli gerekçeleri yok degildi, mesela Sirius yildizi görüldügünde Nil Nehri tasiyordu. Bir süre sonrada etraf yesermeye, havalar isinmaya basliyordu, bundan dolayi ne zaman Sirius görünse Nil’in tasacagini önceden bilebiliyorlardi. Ayni düsünceyle gezegenlerinde bir seylere neden oldugunu düsündüler. Onlara göre yildizlar mevsimleri kontrol ediyordu. Tarim ve hayvancilik (Direk olarak mevsimlerle ilgili islerdir.) yasamlarini olusturdugundan dolayi dogayi kismen kesfettiklerini sandilar, önceden bilemedikleri sorun günlük hayattaki olan biten olaylardi, onlari da yöneten olsa olsa gezegenlerdir diye düsündüler. Bu merak ve düsünce güdümünde gezegenlerin konumlariyla ilgili çalismalar basladi ve ciddi çalismalarin yapilmasina neden oldu. Evrenle ilgili sorulara verilen ilk cevaplarla baslayalim, en ilkel olan "düzlemsel dünya" evren modeli ilk adim olacak.


Düzlemsel dünya modeli, en ilkel ve basit evren modelidir. O dönemlerde evrenin Dünyadan ibaret oldugu ve bir tepsi gibi düzlemsel oldugu inanci hakimdi. Günlük yasantilari içerisinde böyle bir inancin ortaya çikmasi dogaldi.Etrafi agaçlar, tepeler, daglarla kapli olan bir insanin dünyanin küreselligini fark etmesini bekleyemeyiz. Bir kere, öncelikle insanlarin çok sinirli olan yasama alanlarini genisletmesi lazimdi ki dünyanin küreselligini fark edebilecek kadar uzaklari önlerine bir engel çikmadan görebilsin. Bir seyin gözlemcilerin yakinlarindan çok uzaklara gitmesi ve yavas yavas kaybolmaya baslamasi lazimdi ki küreselligi fark edebilsinler. Insanlar bu imkani kiyidan açik denizlere gidebilen gemilerin hayatlarina girmesiyle elde ettiler. Gemi yapimiyla ilgili ilk belgelere I.Ö. 2000 yillarina ait Misir Mezarlarinda rastlanmistir. Bu yillardan sonra, özellikle deniz ticaretinin gelismesiyle beraber, bu alanda çalisan insan sayisinin artmasi ve gemiciligin günlük hayat içinde yer almasi, düzlemsel Dünya görüsüne karsisav olusmasina ön ayak olmustur.

Dünya düzlemsel olsaydi, limana yaklasan gemi görülecek kadar yaklastiginda, birden bire geminin her yerinin görünmesi gerekirdi. Oysa limana dogru gelen bir geminin ilk olarak diregi, daha sonra yavas yavas alt kisimlari görünmeye baslar.


Yunan filozofu Aristoteles, Dünyanin neden egri oldugunu gösterecek iki sebep daha öne sürmüstür. Birincisi, Ay Tutulmasi sirasinda Ay’in üstüne düsen, Dünyanin gölgesinin düzgün dairesel yapida göründügünü gözlemistir. Dünya disk seklinde olsaydi eger, gölgesinin hareket ettikçe uzayan bir elips olmasi gerektigini söylemistir. Sürekli dairesel gölgeyi ancak bir küre verebileceginden dolayi, Dünyanin küresel oldugu sonucuna varmistir. Ikincisi, Aristoteles, kuzeye giden denizcilerin kutup yildizini daha yukarida gördügünü, güneye gidildiginde ise kutup yildizinin alçalarak kayboldugunu biliyordu. Düzlemsel bir Dünya olsaydi eger kutup yildizinin yüksekliginin gözlemcinin bulundugu yere göre degismemesi gerektigini belirtmistir. Çogu aydin kesim bunlari bilmesine ragmen küresel bir Dünyaya inanmamislardir. 16. yy. baharat yolu bulma ümidiyle yola çikan Macellan’in yarim kalan Dünya turunu El Cano tamamlamistir. El Cano sürekli doguya giderek, seyahate basladigi yere tekrar dönmesine ragmen Dünyanin küresel olduguna Apollo Ay projesinde Dünyanin Ay’dan çekilen resimlerini görünceye kadar hala inanmayan çevreler vardi. Hatta bu fotograflarin uydurma oldugunu söyleyebilecek kadar ileri gidenlerin, yani ileri giden gericilerin nesli hala tam olarak tükenmemistir

M.Ö. 4. yy.’da Platon’un iki küreli evren modeli geçerli olan modeldi. Bu modele göre evren iki küreden ibaretti. Birinci küre, merkezde bulunan Dünyamiz, digeri ise yildizlarin olusturdugu dis küredir ve bir günde bir tam tur dönmekteydi. Gezegenlerde bu iki küre arasinda hareket ediyordu. Peki, “Gezegenlerin tek düze ve ard arda hareketinin nedeni nedir?” Soruya ilk cevap yine Platon’un ögrencilerinden Eudoxus’dan gelmistir. Euodxus’a göre evren ortak bir merkez üzerinde iç içe geçmis farkli egimlerde dönme eksenleri olan kürelerden olusuyordu. En içte hareketsiz duran küre Dünyamiz. Içten disa dogru Ay, Merkür, Venüs, Günes, Mars, Jüpiter, Satürn’e ait küreler dizilmektedir. En dista bir tam turunu bir günde tamamlayan yildizlari içeren küre vardi. Ancak bu kürelerin sayisi, 56’ya kadar çikmaliydi ki gezegenlerin hareketine uygun bir model olsun, böylece bunu fark eden Aristoteles ile birlikte 56 küreden olusmus bir evren modeli elde edilmis oldu.


Aristoteles siniflandirmalar yaparken fizik ve metafizik konular diye ayrim yapmistir. Fizik konular somut nesnel olanin konusu, metafizik ise “fizik ötesi” konular anlamina gelmektedir. Evren ile ilgili modeli de metafizik konularla ilgili kitabinda yer almaktadir. Bu kitapta, Aristoteles Eudoxus’un fikrini degerlendirmeye alip kendisine göre uyarlamalar yapmistir. Aristoteles’e göre her bir kürenin hareketi bir distaki küre tarafindan yönetilmektedir. En distaki küre, yani yildizlari içeren küre ise kusursuz hareket ettirici idi ve ilk hareket ettirici tanri tarafindan harekete geçirilmisti. Çünkü O’na göre her hareket eden seyin bir hareket ettiricisi olmaliydi. Aristoteles evreni ikiye bölmüstü; Ay’in üzerinde bulundugu, Dünyadan sonraki ilk küreye kadar ki yerler su, hava, atesi içeren fiziksel dünya, ondan sonrasi ise ruhsal alemlerdi. Aristoteles’in evreni sinirli bir evrendi, çünkü en distaki sabit yildizlar küresi sinirsiz büyüklükte olsaydi eger sinirli sürede sinirsiz yol kat etmek zorunda kalacaklardi, ayrica sinirsiz büyüklükte bir küre olsaydi yildizlar gökte bir dogru boyunca hareket ediyormus gibi görünmeliydi; oysa Aristoteles’e göre yildizlar dogudan batiya dogru çember çiziyordu. Bundan dolayi da dogrusal olan her hareketin bir sonu olacagini, ama çembersel hareketin bir sonu olmasinin sart olmadigini, bu yüzden dairesel hareketin kusursuz hareket oldugunu düs