|
|
#1 (permalink) | |||||||||||||||
|
BİLİM NEDİR?
Kökleri çok gerilere uzanmakla birlikte, bugün “ bilim “ diye nitelediğimiz bilgi ve düşünme türü uygarlığımızın oldukça yeni sayılan bir ürünüdür. Tarih öncesi çağlarda felsefe, din, efsane gibi ruhsal; el sanatları gibi pratik yaşam ihtiyaçlarına yönelik uğraşılar dışında, gözleme dayalı kavramsal düşünme demek olan bir bilimden söz etmek zordur. Ve şu gerçektir ki bu tür uğraşları dayandı bilgi, teknik ve kavramların sonraki çağlarda daha belirginleşen bir bilimsel kavram ve işlemlere kaynaklık ettiği de inkar edilemez. Denilebilir ki, bilimsel düşünme ve bulma çabasının kökeninde biri yaşamı güvenilir ve rahat kılma, diğeri dünyayı anlama gibi iki temel ihtiyaç yatmaktadır. Bu ihtiyaçlardan ilki, insanlığın uzun tarihinde kuşakta kuşağa bırakılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini kapsayan bir teknik geleneği, ikincisi insanoğlunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir kültürel geleneği oluşturmuştur. İki gelenek başlangıçta ve uzun süre, çoğu kez ayrı ellerde, birbirine yabancı kalmış, yeterince karşılıklı etkileşim olanağı bulamamıştır. Eski yunan uygarlığının parlak dönemlerinde bile bir yandan uğraşları el becerilerine, basit tekniklere dayanan zanaatçıların, öte yanda duygu, inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve filozofların yer aldığını görüyoruz. Ayrılık ortaçağ boyunca kendini sürdürmüş, ancak yeniçağın başlarında ortadan kakmaya yüz tutmuştur. İki geleneğin birleşim ve karşılıklı etkileşim koşulları gerçekleştikten sonradır ki ancak, modern anlamda bilimin ortaya çıkmasına tanık olmaktayız. İnsanın doğaya egemen olma istek ve çabası tarihi kadar eskidir. Fakat doğayı anlama ihtiyacı da o kadar gerilere gider. Modern bilimin doğuşu bu iki isteğin birleşmesini beklemiştir. Bununla birlikte, ilkel insan yaşamında bile bu iki isteğin tümüyle ayrı olduğunu söylemek güçtür. Çünkü, ilkel insan doğa ile ilişkisinde basit teknik becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden birtakım akıl dışı yolarak başvurmaktan da geri kalmamıştır. Büyünün amacı da teknoloji gibi doğayı etkilemektir: ölmekte olan hastaları iyileştirmek, beklenen doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak….Hatta aynı amacı, dünyanın var oluşu ve düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde yer yer sürüp gelen efsane türünden masal veya öykülerde de bulmaktayız. Güneş’in Ay’ın ve yıldızların yaratılış ve var oluş nedeni, insanoğlunun yaşam ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağlama olara tasavvur edilmiştir. Gerçi büyüde bile doğanın isteğe göre değişmediği, bazı yasalara boyun eğmek gerektiği düşüncesi üstü örtük de olsa vardır. Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, günesin parlak olduğu, hava bulutlu olmadıkça yağmurun yağmadı, yazların sıcak, kışların soğuk gittiği gerçeğinden ilkel insan da kendini çoğu kez kurtaramayacağını bilirdi. Ne var ki, büyü ve efsane doğrudan bilime yol açmamıştır. Bilin doğuşu için doğayı denetim almaya yönelik katı bir faydacılık dışında, yarar amacı gütmeyen, katıksız bir anlama ve bilme tutkusuna da ihtiyaç vardır. Böyle bir tecessüsün belirmesine ve etkinlik kazanmasına ilkel insan yaşamı pek elverişli olmamştır. alıntıdır... |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#2 (permalink) | |||||||||||
|
Bilim tarihi, bilimsel bilginin gelişim sürecini inceleyen bir araştırma etkinliğidir ve tarihi bilgilerden yararlanarak bilimsel kuramların çeşitli dönemlerde doğuşu ve yayılışını, bilginlerin düşünce biçimlerini ve toplumsal kurumların gelişim sürecini etkilerini, felsefe, din ve sanat gibi diğer düşünsel etkinliklerle karşılıklı ilişkilerini, teknik bilginin oluşumundaki yerini, bireylerin günlük yaşamlarındaki değerlerini ve önemini sorgulayarak bilimsel etkinliği bütün yönleriyle tanımaya ve tanıtmaya çalışır. Bu nedenle bilim tarihi matematik, astronomi ve fizik gibi belli bir bilimin gelişimini aydınlatmayı amaçlar; ancak bunu yaparken elbette tek tek bilimlerin tarihinden yararlanma yoluna gider.
Bilim tarihi, bilim adamlarının yaratıcı olması için ne gibi niteliklere sahip olması gerektiğini de inceler. Bu son derece önemli bir husustur. Bilimsel bilgileri öğrenmiş olmanın tek başına fazla bir anlamı yoktur; bir bilim adamının, eleştiri gücüne sahip olması gerekir. Bilimsel araştırma etkinliği olarak bilim tarihi, bilimin günlük yaşamı büyük ölçüde etkilediğini 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkarmıştır. Bilim Kaynakları Bilim, büyük bir entelektüel maceralardır. Bilim yapmak için, gözlemler neticesi elde edilen delillere dayalı, sıkı bir disiplin ile şekillenmiş canlı ve yaratıcı bir hayal gücü gerekir. Doğaya bilim yoluyla meydan okuyabilecek kadar gelişmiş her medeniyette, bilim en iyi beyinleri kendisine çekmiştir. Çünkü bilim, her ne kadar gerekli olsa da, gerçekleri basit olarak bir araya getirmek değildir; bilim, bu gerçekler arasında kurulan mantık ilişkilerinden meydana gelen ve bir varsayım veya bir teori ortaya koymaya imkan veren bir sistemidir. Bu teori, formüle edilmiş dönemin genel bakış acısıyla yoğrulmuştur. Teori, mantıklı düşünmeye alışkın beyinleri cezp edecek kadar sağlam, ileride ortaya çıkacak deliller ışığında gelişme ve düzeltmelere yer verecek kadar da açık olmalıdır. Eğer bu değişmeler, gittikçe daha karmaşık tecrübeler tarafından meydana getiriliyorsa; bilim, büyüyen ekonomik sebepler meydana getiriyorsa, bilim tarihi, genel tarihin bütün dalgalanmalarıyla ilgilenmek zorunda kalır. BİLİMİN İLK ZAMANLARI Bilimin alevi ilk defa on bin yıl öne, belki daha evvel, Orta Doğu’da parladı. Bilim, her ne kadar insanını bilgi özellikle, günlük yaşamını faydalı bilgileri toplamaya başlamasıyla doğmuş olsa da, doğuşundaki tek sebep bu değildi. Bitkilerin özellikleri kaydedildi. Bu bitkilerin arasında ilaç veya gıda olarak kullanılmayan, fakat yalnızca merak duyulduğu için tanımlanan bitkiler de bulunmaktaydı. Hayvanlar yakalandı ve sınıflandırıldı. Bu sınıflandırmaya ehlileştirilemeyen hayvanlar da dahil edildi. İhtiyaçlar da, zamanla ek bilgiler getirdi;ağır yüklerin nasıl kaldırılacağı bulundu; makaraları, palangalar ve tekerlek icat edildi, tarım teknikleri geliştirildi, hayvan derileri tabaklandı, dokuma icat edildi, çanak çömlek yapıldı ve bazı maddeler eritildi. Ara sıra zekice buluşlar da ortaya çıktı: manyok bitkisinin Orta Amerika’da ilk kullanılışı, bu buluşların dikkat çekici bir örneğidir. Bu bitki un, ekmek,tapyoka (nişasta), çamaşır kolası ve bir cins alkollü içki yapımında kullanılan toprakaltı yumruları için yetiştirilmekteydi. Ancak bu yumrular, doğal haldeyken zehirliydi. Bir cins siyanür olan bu zehir, yumruları rendeleme, sıkma ve ısıtma işlemleri sonunda atılmaktaydı. Orta Amerika yerileri bu durumu nasıl keşfetmişlerdi? Yumruların zehirli olduklarını fark etmek zor olması gerekti, fakat zehrin atılması ve kalan kısmın sadece yenebilir değil, aynı zamanda temel gıdı olarak kullanılabilir olduğunun anlaşılması, araştırıcı mantığın varlığın göstermektedir. Bu araştırıcı mantık, önceleri maddelerin birbirleriyle ilişkilerinde , sonda da daha genel fikirler ve teoriler arasında kuruldu. Tarih öncesi dönemde insanoğlu, bitkisel ilaçların nasıl kullanıldığını keşfetti ve pek ilkel olan ilaç listesine, ara sıra başka maddeleri de ekledi. Ayrıca hayvanlar ilk defa MÖ 7000 civarında ehlileştirilmiş. Hayvanların üremeleri, hastalıklar,bunların tedavisi, kırık bacağı yerleştirme ve benzeri teknikler konusunda bilgi sahibiydi. Ebelik hizmeti de en eski tıp hizmetlerinden biriydi ve her ne kadar dini usul ve törenlerle ilişkili olsa da, tıpla ilgili en eski mesleklerden bir olmalıydı. İlk hekimler , bitkisel ve hayvansal ilaçları kullanırdı. Ancak hizmeti bulunla sınırlı değildi. Hastasını ziyaret eden kötü ruhları kaçırmak için büyü yapar ve kehanette bulunurdu. Geleceği görmek için çeşitli kehanet şekilleri vardı. Bunlardan birisi de, hayvana kuvvetli bir karışım verip hayvanın yaşayıp yaşamadığına bakmaktı. Böylece, iyi ruhların hekimin saflarında olup olmadığı, hekimin yaptığı büyünün başarılı olup olmayacağı veya kullandığı otları değiştirmenin gerekip gerekmeyeceği anlaşılırdı. İlkel tedavi yöntemlerinin en şaşırtıcılarından birsi, “trepanasyon” adı verilen cerrahi uygulamadır. Kafatasına delik açma işlemi olan trepanasyonun niçin yapıldığı konusunda ancak tahmin yürütebiliriz; bu uygulama, belki çarpma neticesinde oluşan basıncı hafifletmek, beklide kötü ruhları kovmak için yapılmaktaydı. Kemiğin taş ile delinmesi uzun ve acılı bir işlem olduğundan hastaya muhtemelen bir cins bitkisel uyuşturucu veya yüksek dozda alkol verilirdir. Sayıların çok çeşitli şeylere uygulanabileceği çok erken dönemlerden itibarın fark edilmiş olmalıydı. İnsan bir birey idi, “bir”; bir ağzı, bir burnu , bir başı ve bir vücudu vardı. Aynı zamanda iki gözü, iki kulağı, iki kolu, iki bacağı vardı, iki çeşit cinsiyet vardı ve bu bir “iki”likti. Sıcak ve soğuk, kuru ve ıslak, karanlık ve aydınlık gibi özellikler vardı. Aile, erkek, eş ve bir çocuk “üç”lü birlik oluştururdu. Üç ayaklı tabure de, “üç”lü meydana getirdi. Baş parmak ve diğer dört parmak ile elimiz “bir” idi,”tek” idi (el, başparmak). Fakat, başparmak ve dışındaki parmaklar “dört” taneydi, “bir”lerden meydana gelen dörtlüydü; başparmak ve parmaklar beraberce “beş” yani “ dört” ve “bir” ediyordu. Böylece aritmetiğin temelleri atıldı. Bütün bunlar kulağa hoş gelmektedir ana sadece tahmine dayanmaktadır. Mezopotamya’da erken dönemlerden itibaren açılar ölçülmüş ve MÖ ikinci binde Stonehenge inşa edilirken açılar kullanılmış olmakla birlikte, insanının açıları ilk defa ne zaman ölçtüğü bilinmemektedir. Ay’ın yıldızların konumları, tarih öncesi insanı için çok önemliydi ve bu konumları tespit etmek açıları ölçmek demekti, ayrıca geceleri gökyüzünü seyretmiş ve bunu hem merakla hem de biraz korkarak yapmış olmalıydılar. Ayın hareketleri de çok ilgi çekiciydi. Ay, yıldızları gibi yalnızca doğup batmıyordu; önceleri ince bir hilal iken daha sonra büyümekte; gökyüzünde bir küre şeklini almakta ve tekrar küçülmekteydi. Diğer taraftan, evresi 29,5 günden fazla sürmediği için, mükemmel bir zaman göstergesiydi. Nitekim, ilk takvimlerin hepsi Ay”ın hareketinin esas almıştı. Yıldızları hayvanlara, kahramanlar veya tanrılar benzeyen kümeler halinde toplamak. Bunlardan başka, gökyüzünde zaman zaman beliren yıldızlar da vardı ki, bugün bunlar gezegen veya planet (planet kelimesi Yunanca “gezgin” anlamındaki bir kelimeden türemiştir) olarak bilinmektedir. Gezegenlerin görünürdeki bu düzensiz hareketleri, tarih öncesi astronomları için muhtemelen merak kaynağı olmuştu; bu hareketler, daha sonraları bilimsel araştırmaları kamçılayan kuvvetli bir faktör olacaktı. ESKİ MISIR’ DA BİLİM MÖ 4000ile 3000 yılları arasında Neolitik yani Cilalı Taş Devri kültürü Mezopotamya ( bugünkü Batı ve Güneybatı Irak) ve Mısır’a tamamen yerleşmişti. İlk düzenli şehir ve devletler bu bölgelerde kuruldu. Mısır kuzeyde deniz, diğer sınırlarında çöl ile çevrelenmiş bir adaya benziyor ve tam anlamıyla dışarıya kapalı ve içe dönüktü. O yüzden bilimle uğraşmışlardır. Eski Mısır’da Astronomi Gökyüzü, eski Mısır’ın rahip-astronomlar için pratik faydası olan bir araçtı: zamanı tayin etmek için gökyüzüne başvururlardı. Güneşin gökyüzündeki yıl boyu süren hareketini belirlemede takım yıldızlar kullanılırdı. Mısırlılar son derece yeterli bir takvim icat etmişlerdi. Bu takvim astronomi bakımından fazla gelişmemiş olsa bile, eskiçağların en ileri resmi takvimiydi.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#3 (permalink) | |||||||||||
|
Eski Mısır’ da Matematik
Eski Mısır astronomisi esas itibariyle zaman ölçümüyle ilgilendiği gibi, eski Mısır matematiği de aritmetik, özellikle uygulamalı aritmetikle sınırlıydı. Matematikte ve geometride genel bir teori bulunmuyordu. İlgi, yalnızca sayma, toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemleri üzerinde yoğunlaşmıştı ve yönetimde görevli katiplerin karşılaştıkları cinsten problemler için uyarlanmıştı. Temelde iki sayı ile çarpım cetvellerine, herhangi bir sayının üçte ikisini bulma becerisine dayanmaktaydı. Sayılar için değişik semboller vardı, bizdeki gibi bir çizgi boyunca sıralanmış değildi. Fakat onlarda bizim gibi on tabanlı sayma sistemini kullanıyorlardı. Mesela: çıkarma işlemi için “9’dan 5’i çıkarmak” yerine “5’e ne eklesek 9 eder” şeklindeydi. Çarpma işlemi için yalnızca iki ile çarpım cetveline ihtiyaç vardı. Böylece, 8’i 7 ile çarpmak için katip şöyle yazmalıydı: 1 8 2 16 4 32 7 56 Çarpma işlemi, 10’un katları ve 1/10 ile de yapılmaktadır. 1/21 veya 1/17 gibi sayıları birbirleriyle çarpmak içinde kurallar vardır. Kesirlerin toplanmasına gelince onları içinde hazır cetveller hazırlamışlardır. 2/3 kesri hariç, her zaman ve yalnızca birim kesirleri(1/2, 1/3, 1/4, 1/5) gibi kullanmışlardır. Bölme işlemi, çıkarma işlemine benzer şekilde yapılmakta ve sonuca ulaşmak için iki ile çarpım cetvelleri kullanılmaktadır. Yani her zaman işlemlerde kolaylık sağlayacak hazır cetveller bulunmaktadır. Geometriye gelince, ulaşılmak istenen sonuçlar tamamıyla pratik sonuçlardı arazi ölçümü (yer ölçüm, mesaha) yapan memurlar, araziyi paylaştırmak ve dik açılar ölçmek istedikleri zaman “3-4-5 kuralı”nı kullanırlardı: kenarları 3,4,5 birim olan ve ipten yapılmış bir üçgen vasıtasıyla bir dik açı çizerlerdi. Bu , Pithagoras teoreminin özel şıkkıydı. Genel teorem Mısır’da bilinmemekteydi. Bazı yapılar inşa etmek için, Mısırlıların pi değerini, yani bir dairenin çapına oranını bilmeleri gerektiği ileri sürülmüştür. Ancak pratik amaçlar söz konusu olduğunda bu değer, yerde yuvarlanan bir diskin bıraktığı iz uzunluğunun ölçülmesiyle elde edilebilirdi ve Mısırlıların bu matematik oranı hesaplamış olduklarına dair delil bulunmamaktadır. Eski Mısır’da Tıp Mısırlılar mahir cerrah oldukları gibi, Mısırlı dişçiler de apseleri akıtıp boşaltmaktaydılar. Diş için altın dolgular hali vakti yerinde olan insanlara yapılmaktadır ve bütün bunlar 3. sülale zamanında yapılmaktadır. Tenhit işlemini uygulayan Mısırlılar, bu uygulama sayesinde insan anatomisi hakkında muhtemelen önemli miktarda bilgi toplamışlardı. Cesedin bütün kısımlarını bozulmadan saklama, ölümden sonra hayat olduğuna inanan bir toplum için ciddi bir işti. Başlangıçta, en gelişmiş tahnit yöntemleri hanedana mensup kişilere uygulanmaktaydı ve bir miktar cerrahi operasyon içermektedir. Şöyle ki: beyin, bağırsaklar ve diğer yaşamsal organlar çıkarılıp alınmakta, bunlar şarap içinde yıkandıktan sonra otlarla birlikte kaymaktaşında yapılmış küplere yerleştirilmekteydi. Ceset oyuklar, güzel kokular, hoş kokulu reçineler ile doldurulmakta ve ceset dikilmekteydi. Bu işlemi takiben, ceset güherçile içine daldırılarak yetmiş gün burada bırakılmakta ve sonra yıkanarak, bir cins zamklı malzemeye batırılmış sargılar ile sarılmaktaydı. Nihayet, ceset lahid içine yerleştirilmekte ve mühürlenmekteydi. Çok daha basit bir metot, cesede sedir yağı şırınga edilir, yetmiş gün güherçile içinde bıraktıktan sonra çözeltiden çıkarıp sadece deri ve kemikler kalacak şekilde yağı ve etli parçaları çekip almaktı. İlk iki yöntemi uygulayan tahnitçiler, insan vücudunu ve kısımların çok iyi öğrendikleri gibi, cerrahi deneyim yanında önemli miktarda anatomi bilgisi de elde etmişlerdi.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#4 (permalink) | |||||||||||
|
Mezopotamyalıların Biyoloji ve Coğrafya Bilgileri
Mezopotamyalıların hayvan türleri hakkında önemli miktarda bilgi topladıklarını tahmin etmekteyiz. Babil döneminde -eğer daha önce değilse- sistematik bir sınıflandırma yapmayı deneyerek, değişik türden hayvanlar arasındaki karışıklığa bi düzen getirmeye çalışmışlardı. MÖ 1910 Fırat üzerinde yer alan Larsa’ da ki balık pazarında otuz kadar değişik tür balık satıldığı bilinmektedir. Elimizdeki çivi yazılı tabletlerde yüzlerce çeşit hayvanın Sümerce ve Akadca isimlerin veren listeler mevcuttur. Başka tabletlerde ise 250’den fazla değişik bitki hakkında ayrıntılı bilgi verilmektedir ve sınıflandırma yapılmaktadır. Hayvanlar balıklara ve suda yaşayan diğer hayvanlara ayrıldığı gibi, yılanlar, kuşlar ve dört ayaklı hayvanlar arasında da bir tasnif yapılmıştır. Büyük guruplar ayrıntılı incelenmiş: bir alt grup içinde köpek, sırtlan ve arslan, bir diğerinde ise deve, at ve eşek bulunmaktadır. Bitkiler de, ağaçla, tahıllar, otla, baharatlar, ve tıbbi bitkiler olarak sınıflandırılmış, meyveleri birbirine benzeyen elma ve incir gibi ağaçları da aynı sınıfta toplamışlardır. Ticaret, Ölçüler ve Tartılar Ticaret ve alışveriş, resmi para sistemi olmaksızın yürütülmekteydi. Değerli metal parçaları takasla ve yüksek kazanç getiren tefecilikle yürütülmektedir. Sümerler çok erken dönemlerden itibaren ölçü ve tartı sistemi kurmuşlardı. Uzunluk ölçü birimlerinin tespitinde eller ve el ayaları, parmaklar ve ayaklar kullanılmıştır. Mısırlılar, iki çeşit arış (cubit) kullanmaktaydı. Birisi yedi ‘aya’lık kraliyet arışı, diğeri ise altı ‘aya’lık kısa arış idi. Sümerlerde 495 milimetrelik tek bir arış vardı ve uzunluğu, Mısır’da kullanılan iki farklı arışın uzunlukları arasında yer almaktaydı. Tartma işlemi ilk defa ticaretle değil, altın tozu miktarını ölçmek için kullanılmıştır. Ağırlık ölçme temel birimi (şekel) idi. Şekel, Sümer ülkesinde 8,36 grama (129 tahıl tanesine) eş değerdir. Şekel’ den daha büyük bir birim 502 gram gelen (mina) idi; şekel’ den 60 kat daha ağırdı. Sümer ülkesinde hacim ölçüsü birimi 541 cm³ lük log idi. Mezopotamya'da Astronomi Yer bir çeşit ters önmüş saz kayak şeklindeydi ve kıyıları tuzlu denize uzanmaktaydı. Üzerinde, hiçbir zaman erişilemeyen büyük bir kubbe olan gökyüzü yer almaktaydı. Gılgamış destanında tüm gök kubbe, her biri bir değerli taştan yapılmış üç ayrı tabakadan oluşmuştur. Bu üç tabaka: tanrıların bulunduğu dağlar, insanların yaşadığı düz ve alçak araziler, ölülerin yer arlığı toprak altı. Yağmurun gökte depolandığı ve gökyüzündeki delikle açıldığında aşağıya bırakıldığı fikri de İncil’ de yer almaktadır. Güneş ise gündüzleri gökyüzünde hareket eder, geceleri ise yer’in alt kısmına geçerdi. Ay’ın hareketleri de böyleydi. Ay’ın evrelerine gelince, evreler ile Güneş’in konumu arasında ilişki kurmuş ve böylece, Ay’ın parlaklığını Güneş ışığının yansımasında ibaret olduğunu anlamışlardı. Mezopotamyalılar yıldızları takım yıldızlar halinde düzenlemişler ve onlara, mevsimlere göre değişik görüntüler yakıştırmışlardı. Ayrıca gezegenlerin hareketlerini ayrıntılı olarak incelemiş ve gezegen görüngelerinin ekliptiğin( Güneş’in mevsime göre değişen görünür yörüngesi) yakınından geçtiğini gözlemlemişlerdi. Gezegenler üzerinde ki bu çalışma, ileride önemli sonuçlar doğuracaktı. Geceleri en parlak yıldız olan Jüpiter, akşamları ve sabahları erken görünen Venüs çok ilgilerini çekmiştir. Akan yıldızlar ve kuyruklu yıldızlar gibi diğer gökyüzü olayları yanında Güneş ve Ay tutulmaları da gözlemlenip kaydedilmekteydi. Gözlemler çoğu kez zigguratın tepesinde yapılmaktaydı. Sümerlerde senenin 360 gün olduğunu düşünmüşlerdi: günü gündüz için 3, gece için 3 olmak üzere 6 kısma bölmüşler, yani günü 4 saatlik parçalara ayırmışlardı. Gündüz ve gece uzunluklarının mevsimlere göre farklılık göstermesi yüzünden eşitsizlik olmuş ve bunu da günü 30 giş’lik birbirine eşit 12 kısma ayırdılar. Ay takvimi ise Ay’ın evrelerine bağlı olarak 30 veya 29 günlük ayların düzenli olarak peş peşe sıralanmasından oluşmaktaydı. Bu takvimde ki 12 ay, toplam olarak 354 gün etmekteydi. Ay takvimi ile mevsimler arasındaki uyumu sağlamak için, ihtiyaç duyulduğunda araya fazladan bir ay eklenmekteydi. Keltler de gezegenlerin gelecekteki hareketleri hakkında kehanette bulunabilmek veya bunları “önceden haber verebilmek” için bunların geçmişteki hareketlerini veren ayrıntılı cetveller düzenlemişlerdir. Metotları, hareketin zamanla değişmesine dayanarak, gezegenlerin yolunu nasıl işaretlediğini gösterin bir diyagram ile kolayca anlaşılır. Güneş’in hareketlerini önceden belirleme yolundaki ilk teşebbüsleri, Güneş’in iki farklı hızda hareket ettiği(kışın hızlı, yazın daha yavaş) varsayımına dayanmaktadır. ESKİ YUNAN’DA BİLİM Yunanlıların kökeni, Ege kıyılarına gelip yerleşmeleri hakkında fazla bilgimiz yoktur. M .Ö. 1000 yıllar etrafında Ege Denizi kıyılarında varlıkları hissedilmeye başlanıyor. İlkel bir kültüre sahip savaşçı bazı kabilelerden oluştukları söylenebilir. Enerjik, yaşama sevinci taşıyan, öğrenme ve anlama isteği ile dolu bir topluluktu. Dünyayı irili ufaklı bir sürü doğaüstü kuvvetlerin yönettiğini sanıyorlardı. İlk ortaya koydukları efsaneler son derece güzel masallardan ibaretti. Daha sonra M.Ö. 7.yy da Küçük Asya, Yunanistan, Güney İtalya ve Sicilya’da kurdukları kentlere yerleştikleri, çok geçmeden zengin bir edebiyat oluşturdukları görülmektedir. eski yunan zırhları İlk kez Yunan uygarlığında doğayı katıksız bir bilgi tutkusu ile anlamak isteyen kişilere rastlarız. Bu kişilerin uğraşıları faydaya yönelik değildi; düşünceleri gözlemle sınırlı kalmak şöyle dursun, gözleme çoğu kez ters düşen atılımlarla yüklüydü. Onlar doğayı denetim altına almak değil, düpedüz anlamak istiyorlardı. Yunanlar soyut düşünceden hoşlanıyor, pratik problemlere çözüm arama yerine, doğa felsefesi yapmayı yeğliyorlardı. Bu gelişme, modern bilimin başlangıcında olduğu gibi, kişilerin özel çalışmalarına dayanmıştır. THALES VE ONU İZLEYENLER Yunan bilimi, Küçük Asya’nın batı kıyısı iyonya’da doğdu. Hakkında bilgi sahibi olduğumuz tek bilgin Thales’tir. Thales ‘le başlayan düşünce geleneği bugün bile kaybolmuş değildir. Bu gelenek, mitolojik düşünceden rasyonel düşünceye geçişi simgeler. Thales düşüncelerini öğrencileri yoluyla yaydı; yazılı bir metin bırakmadı. Matematik, astronomi e doğa felsefesi ile uğraşan büyük bir bilgeydi. M.Ö.585 de meydana gelen Güneş tutulmasını daha önce haber verecek kadar astronomide bilgi sahibi olduğu söylentisi vardır. Matematiksel yoldan gemilerin kıyıdan uzaklığını hesaplayabiliyorlardı. Mısır gezisinden geometri öğrenerek döndüğü, birkaç teoremi ( örneğin, bir ikizkenar üçgenin taban açılarının birbirine eşit olduğu teoremini ) bulduğu söylenir. Daha önemlisi, bilimsel nitelikte ilk görüşü, evrenin sudan meydana geldiği hipotezini ortaya atmasıdır. Thales ‘e göre, evreni anlamak, onun yapısal niteliği ( physis)’ni anlamayı gerektir; bu ise maddeden başka bir şey değildir . böylece Thales, materyalist felsefeyi başlatmış oluyordu. Doğa felsefesinin temel sorunlarından biri “varoluş” ve “yokoluş” sorunuydu. Bu sorunda değişme, meydana gelme, bozulma, yaşam, ölüm ve hareket gibi süreçlere ilişkin anlamlar yer alıyordu. Thales geleneğinin, üzerinde yaşadığımız Dünya ile gökyüzünde hareketlerini izlediğimiz cisimler arasındaki ilişkiyi açıklama çabası, bir yanda uzay kavramının doğmasına , öte yanda daha önce büyü ve astrolojiye konu olan astronomi düşüncesinin bilim olarak ortaya çıkmasına yol açmıştır. Thales’in bize çocukça gelen görüşleri de vardır: - Dünya’yı bir tahta parçası gibi suda yüzen düz bir tepsi sayıyordu. Ancak önemli olan söylediklerinin doğru ya da yanlış olmasından çok, bu tür konular üzerinde durmasıydı. Evrenin doğal sayılması ve doğada olup bitenlerin doğaüstü mitolojik güçlere başvurmaksızın anlaşılabilir olması varsayımı, Thales’le başlayan geleneğin düşüncemize kazandırdığı en büyük katkıdır. Evrendeki tüm nesneleri tek bir maddeye indirgemesi; böylece evrende olup bitenleri evrensel bir ilkeye bağlayarak açıklama yolunu açmıştır
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#5 (permalink) | |||||||||||
|
ANAXİMANDER
Evrenin temel maddesi “ sınırsız” veya “ sonsuz” diye nitelediği, evrensel, bitmeyen, değişmeyen, görünmeyen, pek maddesel olmayan bir nesnedir; öyle ki, tüm nesneler bu ana nesneden değişik özellik ve nitelikler seçerek oluşur. İlk kaynak olan “ sonsuz” dan karşıt şeyler hareket yardımıyla türemiştir: Önce soğuk ve sıcak, dışı ateş(sıcak), içi hava(soğuk), su ortasında arz olmak üzere bir halka biçiminde ayrılmıştır. Yer ya da toprak başlangıçta ıslaktı, sonra sıcağın etkisi altında kuruyarak dört halka meydana geldi: Sıcak (ateş), soğuk(hava), ıslak(su), kuru(toprak). Bu dört nesne ve onlara ait özellikler modern bilimin doğuşuna dek geçen iki bin yıl boyunca doğayı oluşturan asıl varlıklar olarak kabul edilmiştir. Yine ona göre, gök cisimlerini kökeni ile ilgili bir teori de ortaya atmıştır. Bu teoriye göre Güneş, Ay ve yıldızlar ateş halkasının daha kütük halkalara ayrılmasıyla meydana gelmiştir. Anaximenes “sonsuz”u, somut veya gözlenebilir niteliklerden yoksun bulduğu için reddetmiş, yerine hava veya buharı temel nesne olarak önermiştir. Ona göre, inceltilen veya seyrekleştirilen hava ısınır, böylece ateş olur; sıkıştırılan hava ise soğur, böylece önce rüzgara, sonra butla, daha sonra suya, en sonunda da toprak ve taşa dönüşür. Hava daima hareket halinde olduğundan, değişme sürekli bir olanaktır. Hava aynı zamanda nefes niteliğindedir. O halde, yaşamın da kaynağıdır. Anaximenes’in hava, rüzgar, bulut, yağış gibi meteorolojik oluşumlardan söz etmesi, doğa olaylarına karşı artan ilgiyi gösterir. iyonya bilginleri yerküreyi, etrafında dönen tüm evrene aynı uzaklıkta, hiçbir yöne doğrulma nedeni olmayan, kısa bir silindir olarak tasavvur etmişler. Böylece yerkürenin hareketsiz ve evrenini doğal merkezi olduğu düşüncesi doğmuş oluyordu. AKILCI EĞİLİM Thales, Anaximender ve Anaximenes İyonya’da yetişmişlerdir; başlattıkları gelenek metaryalist görüşe dayanıyordu. Güney İtalya ve Sicilya’da Pythagaros’la başlayan geleneğin ise niteliği değişikti. Buradaki filozoflar meteryalist değil, rasyonalist idiler. Onlar için evreni oluşturan temel maddeden çok varlık ve değişmenin gerçek niteliği gibi çetin ve karanlık sorunlar önemliydi. Sayıya evreni anlamanın anahtarı gözüyle baktılar ve matematiğe büyük önem verdiler. “ Evrenin yapı taşı sayıdır” demişlerdir. Pythagoras tüm doğal sayıların 1’den elde edilebileceğini göstermişti; bu nedenle evreni 1’le özdeş görüyorlardı. Sonra, biri bir nokta, ikiyi bir doğru parçası, üçü bir üçgen, dördü bir piramit sayıyorlardı. Onları sayılar arasındaki orantılar da çok ilgilendirmiştir. Çağlı aletlerinin tel uzunlukları ile çıkarılan sesler arasında sayı ile ifade edilebilen orantılar, keşifleri arasında özel bir yer tutuyordu. Bazı sayıların gene müzikle ilişkileri yönünden “ harmonik orantı” özelliği taşıdığı, böylece yunan evreni için gerekli harmoninin sağladığı sanılıyordu. Gerçek evrenin özü sayıydı, gene evren yuvarlaktır burada matematiksel bir ilkeyi dile getiriyordu. HERAKLEİTOS için gerçeğin özü sayı değil, değişme süreciydi. Her şey sürekli değişme süreci içindedir; bu nedenle nesnel dünyayı incelemeye olanak yoktur. Çünkü, bir şeyin incelenmesi, o şeyin kimliğini sürdürmesini gerektirir.(M.Ö 500 sıralarında) PERMENİDES tezi büsbütün değişikti: ona göre, değişme ve hareket görünüşündedir; duygularımızın birer aldanmasıdır. Asıl gerçek “ olma” dır, zira aklımız “olmama”yı değil, ancak “ olma”yı kavrayabilir. “ olma” değişmeyen, hareketsiz, bitmeyen varlıktır. ATOMSAL EVREN KAVRAMI Empedocles’e göre, tüm varlıklar, dört element ( ateş, hava, su, toprak)ın kantitatif olarak değişik oranlarda birleşmesinden meydana gelmiştir. Başlangıçta bu dört temel elementi içine alan küresel bir evren vardı. Bu evren, ayrıca elementlerin ilişkilerini sağlayan sevgi ve nefret diyebileceğimiz iki gücü de içinde taşıyordu. Sevgi elementlerin birleşmesinin, nefret birbirini itmesini, ayrılmasının sağlıyordu. Üstünlük sevgideydi, fakat hareket ve değişiklik için nefrete ihtiyaç vardı. Dünyamız iki kuvvetin çarpışmasından bir rastlantı sonucu doğmuştur. Aynı şekilde başka dünyaların da ortaya çıkması beklenebilir. Gene iki kuvvetin arasındaki uyuşmazlıktan gece ile gündüz, gök cisimleri ve bildiğimiz evren ortaya çıkmıştır. EMPEDOCLES’in astronomi ile ilgili düşünceleri de ilginçtir. Ona göre Ay ışığını Güneş’ten alır; hem Güneş hem Ay Dünya çevresinde dönmektedir. Güneş tutulmalarının nedeni Ay’ın Güneş ve Arz’ın arasından geçmesidir. Evren yumurta biçiminde olup gök kubbesi, hareketiyle Arz’ın merkezde sabit tutan, kristalimsi bir küreden ibarettir. EMPEDOCLES’in organik evrim üzerinde de oldukça garip fikirleri var. Başlangıçta organizma bütünlüğü yoktu: organlarımız ayrı ayrı birimler halinde (örneğin göz, el, bacak, kol gibi) serbest dolaşmaktaydı. Sevginin çekiciliği altında rasgele birleşen bu birimler çeşitli organizmaların meydana gelmesini sağlamıştır. DOĞA FELSEFESİNE TEPKİ M.Ö.5.yy sonlarında doğaya dönük felsefeye tepkinin kuvvet kazandığı, gözlerin kozmosdan insana çevrildiği görülmektedir. SOKRATES, kendinden önce gelen düşünürlerin tersine, doğa ile değil, insan sorunları ile uğraşıyordu. Amacı, insanı iyi, akıllı ve dürüst yapmanın yollarını bulmak ve göstermekti. Bir tür mantıksal çözümleme yöntemi kullanarak doğruluk , iyilik adalet, erdem gibi soyut kavramların gerçek anlamlarının saptamayı deniyordu. Yöntemin özü, ustaca yönelttiği sorularla karşısındakini düşünmeye sevk etmek ve doğruyu ona adım adım buldurmaktı. SOKRATES’in fikirleri ile doğa bilimleri arasında bir ilişki kurmak olanaksız olmasa bile son derece güçtür. Onun araştırmaları insana dönüktür. Ahlak kavramlarının ve asıl gerçeğin aydınlatılmasına yardımcı görmediği için doğa bilimlerine karşı bile çıkmıştır. Sokrates’in derin etkisi altında, doğaya dönük felsefe karşısında, tek sorunu insan ve onun davranış sorunları olan bir ahlak felsefesi yükselir. Filozoflar artık iki kampa ayrılmıştır: Bir yandan dış dünyayı anlamaya çalışanlar, öbür yanda insanı iç ve dış dünyayla ilişkileri içinde ele alanlar. PLATON’UN AKADEMİSİ Palton etrafına topladığı öğrencileriyle uçun yıllar Akademi’nin başında kaldı, felsefesini özgür bir tartışma ortamı içinde geliştirdi. Akademi ‘de matematiğe büyük önem veriliyordu. Fakat Platon’un ilgileri genişti; matematik yanında evrenin yapısal niteliği de incelenen konular arasındaydı. PLATON’a göre evren, idealar dünyası ve olgular dünyası olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İdealar dünyası soyut fikirlerin veya formların barındığı yetkin, sürekli ve değişmeyen asıl gerçekliği oluşturan dünyaydı. Olgular dünyası ise idealar dünyasının üstünkörü bir kopyasıydı. Burada her şey geçici, kusurlu ve aldatıcıydı. Duyularımıza gerçek gibi görünen oğlular aslında birer illüzyondan başka bir şey değildi. Platon’un duyularımıza değil, aklımıza güveni vardı. Yalnız eğitilmiş akıl bizi doğruya idealar dünyasına götürebilirdi. Bu eğitmimin, en etkili aracı matematikti; çünkü matematiksel nesneler, örneğin geometrideki üçgen, daire gibi şekiller soyut kavramlardır; kağıt üstünde çizilen şekillerle değil, soyut kavramlarla düşündüğü içindir ki, gerçeğe ulaşma olanağını elinde tutar. Atomcuların materyalist görüşü, onun anlayışına her yönden aykırı düşmekteydi. PLATON’un doğa felsefesi, politik, moral ve teolojik eğilimleriyle uyumlu ve onlara bağımlıydı. Bu felsefenin en belirgin özelliği, hiç şüphesiz, doğa yasalarının tanrısal ilkelerin buyruğu saymak, böylece astronomide ateizme son vermek olmuştur. Kendisinden önce gelen pek çok kimse gibi platon da, evrenin başlangıçta kendiliğinden var olan bi kaos olduğu kanısındaydı. CUMHURİYET adlı kitabına bir göz atmak, onun el işlerini nasıl küçümsediğini göstermeye yeter. Platon bu tür işleri kölelere bırakıyor, özgür insanlara soyut kavramlarla düşünmeyi uygun görüyordu. Astronomlara gökyüzüne değil, kendi iç dünyalarına, akıllarına bakmalarını öğütlüyordu. Akıl onlara yıldızlı gökyüzünün dünya etrafında çembersel döndüğünü gösterecekti. Çembersel hareket mükemmeldi, çünkü gök cisimlerine yakışan buydu, ona göre. ASTRONOMİNİN KURUMSAL NİTELİK KAZANMASI Platon’un doğa felsefesi temelde mistik ve matematikseldi. Astronomiyi matematiğin bir uzantısı veya dalı gibi görüyordu. Öğrencilerin,yıldızlı göklerin gözlemini bir yana bırakıp geometride olduğu gibi, astronomide de problem çözme yöntemini kullanmalarını öğütlüyordu. Bazıları onun öğrettiği yoldan gitmedi ve sadece gözlem usulünü benimsedi. Bunlardan biri astronominin ilk bilimsel teorilerinin kurcusu Eudoxus’du M.Ö.409-356 EUDOXUS, her basit periyodik hareketi bir çember veya küreyle temsil ediyordu. Bir küre, gökyüzünün görünüşteki günlük dönüşünü, bir başkası aylık ve yıllık dönüşleri gösteriyordu. Bütün bu çember veya küreler ortak merkezli olup, dünyayı merkez alıyordu. Gök cisimlerinin hareketleri ekvatorunda yer aldıkları kürelerin değişmeyen hızla yaptıkları dönüşlerle sağlanıyordu. Başka deyişle Ay’ı, Güneş’i, gezegenleri ve yıldızları küreler taşıyordu. Kürelerin merkezleri ortak olmakla birlikte, çapları ve dönme eksenleri değişikti. Bu değişiklik her kürenin farklı dönüşünün nedeniydi. Küreler fiziksel değil, matematiksel nesnelerdi. Bu yüzden görünmezlerdi. Eudoxus, gök cisimlerinin hareketlerini açıklamak üzere bunlardan yirmi yedi tane varsayıyordu. Biri basit yıldızlara, üçü Ay’a, üçü Güneş’e ve o zaman bilinen beş gezeğenin her birine dört tane ayrılmıştı. Yeni gözlemler yapıldıkça, yeni periyodik dolanmalar ortaya çıktıkça sistemin genişletilmesi gerekiyordu. Aristo kürelerin bu sayısının sonra 36 dan 56 ya çıkarmıştır. ARİSTOTELES Aristoteles (M.Ö.384-322) Makedonyalıydı; on sekiz yaşındayken Atina’ya gelmiş, Platon’un ölümüne kadar akademide matematik ve felsefe öğrenimini sürdürmüştür. Doğa felsefesiyle birlikte mantık, ahlak, politika ve edebiyat eleştirisi gibi daha bir çok konulara el atmış, bazılarının kurucusu olmuştur. Aristotelis’in fiziği ve felsefesi bir bütün oluşturur, ikisini birbirinden ayırmak güçtür. Tüm evreni betimlemeye ve açıklamaya yönelik kapalı ve birleşik bir sistemdir. Yaşadığı dünyanın sorunlarına duyarlı bir düşünürdür. Ele aldığı konular içinde bulunduğu kültür ortamının özelliklerini ve eğilimlerinin yansıtır. EVRENE BAKIŞI Kendinden önce gelen bilginler gibi, tüm evreni kapsayan bir sitem kurmaya yöneliktir. İmgelediği evren hiyerarşik ve tanrısal kuruluşuna karşın aslında mekanik niteliktedir: bir dizi iç içe yuvalanmış kürelerden oluşmakta. Sabit yıldızları taşıyan en dıştaki kürenin hareket kaynağı, tüm evreni çevreleyen ve yöneten “hareketsiz hareket ettirici” bir güç (bir anlamda Tanrı) var. Aynı şekilde Güneş’i, gezegenleri ve Ay’ı taşıyan diğer kürelerin de giderek azalan derecelerde “ hareketsiz hareket ettiricileri” olduğu söylenebilir. Aristoteles’e göre, bunlar ruhsal nitelikte olup, kürelerle olan ilişkileri ruhun bedenle olan ilişkisini andırır. Gök cisimlerini geometrik veya kavramsal nitelikte değil, düpedüz fiziksel olarak yorumlar. Bunlar saf, bozulmayan bir maddeden yapılmış, somut nesnelerdir. Ona göre, gökyüzü nesnelerinin yapıldığı maddeyle yeryüzü nesnelerinin yapıldığı madde apayrı nitelikte şeylerdir. Birinciler yetkin, sonsuza dek kalıcı, değişmez ve bozulmaz;ikinciler tam tersine, geçici, kusurlu ve bozulur cinsten şeyler. Birincilerin hareketleri çembersel ve tek-biçim; ikincilerinki doğrusal ve değişik bizimler gösterir. Bir şey yaratılmışsa er geç bozulmaktan kurtulamaz; kalıcı ise o zaman da bir başlangıç noktası yoktur, daima var olmuş demektir. Evreni hem yaratılmış, hem de kalıcı kılmak Aristoteles için çelişkidir. DEĞİŞEN, KUSURLU VE GEÇİCİ DÜNYAYA GELİNCE, bu Ay küresinin altında, arzı içine alan bölgededir. Ay küresi iki alemi; değişmez, yetkin ve kalıcı alemle, değişen, kusurlu ve geçici alemi birbirinden ayıran sınır çizgisini oluşturur. Tüm olumsuz özellikleriyle üzerinde yaşadığımız dünya,evrenin merkezinde yer almıştır. Gökyüzü cisimleri bozulmayan, saf ve öz bir maddeden yapılmışsa, dünyamız da dört element ( toprak, su, ateş ve onun dışında su, daha sonra hava, en dışta da ateş yer alır. Dünyamız evrenin merkezindedir, çünkü yapısında toprak büyük yer tutmaktadır. Dört element hiyerarşik bir düzene bağlıdır. Ateş en soylusu, toprak en bayağı olandır. Ateşin ve niteliği yönünden ona yakın olan havanın doğal yeri atmosferin üst kesimdir. Toprak ve ona yakın su ise evrenin merkezinde toplanmış, doğal yerleri atmosferin alt kesimidir. GÖKYÜZÜ cisimleri arasında en az yetkin olanı, merkeze en yakın olma durumuyla Ay’dı. En çok yetkin olanı ise merkezden en uzakta olan, en dıştaki küre ile onu hareket sevk eden “ilk hareket ettirici” güç, yani Tanrı’ydı. Gökyüzü cisimleri ateşten değil, “esir” denilen beşinci bir öz maddeden meydana gelmiştir. Parlamaları, dönen kürelerin çok alttaki havanın sürtüşmesine, hava sürtüşmesinin de ışık ve ısının meydana gelmesine yol açmasından kaynaklanır. ARİSTOTELES’İN HAREKETİ AÇIKLAMASI Aristoteles, biçim ve madde ayrımını benimsemişti. Maddeden bağımsız bizimin soyut düşüncenin ürünü olabileceğini ileri sürüyordu. Olgusal dünyada biçim maddeyle ilişkisi halinde var olabilirdi ancak. Ona göre, dünyamızı oluşturan dört element farklı nitelik tiplerine sahipti: Toprak kuru ve soğuk, su ıslak ve soğuk, hava ıslak ve sıcak, ateş kuru ve sıcaktı. Böylece herhangi bir nesnenin bilimsel nedeni, onu ne ise o yapan niteliklerin birleşimidir. Cisimlerin hareketlerini açıklamak Aristoteles fiziğinin özünü oluşturur. Ona göre bir cismin hareketini sürdürmesi, onu harekete geçiren şeyle temasını kopmamasını gerektirir. Çanlıların hareket kaynağını kendi içlerindedir; cansız cisimlerin hareketi için ise dış bir kuvvet veya etkiye ihtiyaç vardır. Bu sonuncuların hareketini Aristoteles öküzle çekilen arabanın hareketine benzetir: Öküz durduğunda ya da arabadan ayrıldığında araba durur. Fırlatılan bir cismin hareketini bir müddet sürdürmesi, havada meydana gelen birtakım sarsıntılardan ileri gelir. Ancak bu sarsıntılar giderek zayıfladığından hareket hızını yitirir, cisim düşmeye başlar. Hareketin havada, daha yoğun ortamlara göre, fazla sürmesi hava titreşimlerinin daha kolay olmasıyla ilgilidir. Evrende her elementin doğal yeri vardır: bu yerden ayrı düştüğünde yeniden ait olduğu yere dönme gereğini duyar ve ona çalışır. Buhar halinde havaya çıkan su, yağmur olup gene yere düşer; oysa, toprağın altına inmiş olan su kaynak halinde torak üstüne çıkma yolunu arar. Böylece su hem ağır hem de hafiftir. Çünkü, ağır olmak düşmek eğilimini, hafif olmak yükselmek eğilimini taşımak demektir. Ateş daima hafiftir, toprak ise daima ağır. Hava da su gibi hem hafif hem ağır olabilir. Bütün elementlerin kendi yörelerinde ağırlıkları vardır. Aristoteles ağır cisimlerin, hafiflerden, daha hızlı düştüğünü iddia etmiştir. Bunu söylerken, havanın direncini göz önünde tutmadığı sanılmasın. O, bunu biliyordu; hatta daha yoğun bir ortamda, örneğin suda, düşme hızının daha az olacağını, ortam inceldikçe hızın artacağını, tam boşlukta hızın sonsuza ulaşacağını söylüyordu. Ancak hızın sonsuza ulaşması saçma olduğundan, doğada boşluk olanaksızdı. Uzay sürekli olarak madde ile doludur. Atomcuların evreni boşlukta dönen atomlardan meydana gelmiş saymaları büyük hatadır, Aristoteles’e göre. ARİSTOTELES’İN BİYOLOJİ ALANINDAKİ ÇALIŞMALARI Aristoteles 540 kadar değişik hayvan türünü sınıflama, en azından 50 değişik türden hayvan üzerinde teşrih (diseksiyon) incelemesi yapmıştır. Sınıflamayı yaparken en başta hayvanların anatomik yapı özelliklerini göz önünde tutuyordu. Bazı gözlem sonuçları oldukça ilginçtir; örneğin, bir memeli ya boynuzludur yada yırtıcı dişlidir. İki özelliği bir arada bulmak olanaksızdır; çünkü, ona göre, doğa israfa gitmez, hayvan kendini ya boynuzuyla ya da dişiyle savunur. Böylece doğanını bir yerde harcadığını başka bir yerde tutuma giderek dengelendiğini söyler Aristoteles. Aristoteles, organik formları gelişimiyle de ilgili gözlemlerde bulundu. Yavrunun doğuş anında erişmiş olduğu gelişim düzeyi, onun sınıflama sisteminde önemli bir ölçüt işlevi görür. Örneğin, yavrusu canlı doğan balina, ona göre, bu özelliğiyle yumurtlayan balıklara değil, memelilere daha yakındır. Gene, doğuran dört ayaklı hayvanların postlu, yumurtlayan dört ayaklıların kabuklu olduklarına dikkati zeker. Yavrunun meydana gelmesinde ana ve babanın katkıları da değişiktir: Ana, yavruyu oluşturan hammaddeyi, baba o maddenin aldığı formu sağlar. Anayı keresteye, babayı onu işleyen marangoza benzetir Aristoteles. Aristoteles’in bir görüşü, bitkiden insana kadar tüm canlıların sürekli ve hiyerarşik bir evrim skalasında yer aldığını ileri sürmesidir. Skalanın en üst kesiminde yumuşak sıcak kanlı memeliler, en alt kesiminde sert soğuk bitkiler yer alıyordu. Bitkiler yalnız büyür ve çoğalır, hem de yer değiştirme ve duyu yetilerin kullanma olanağına sahiptir. Aristoteles’e göre, bir organizmanın yaşama alışkanlıkları ve işlevleri, anatomik yapısı ve gelişme derecesi ruhunun niteliğine bağlıdır. Bitkiler büyüme ve çoğalmalarına elveren bitkisel ruhları; hayvanların ise, devinme ve duyma yeteneklerini de sağlayan duyarlı ruhları vardır. İnsana gelince, o bitkisel ve duyarlı ruhlar dışında, ona asıl özelliğini veren ussal ruh da taşımaktadır
__________________ |
|||||||||||
|
|
| Konu Araçları | |
| Mod Seç | |
|
|
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Yanıt | Son Mesaj |
| İdeolojinin Kıskacında Üniversite ve Bilim | Global | İlginç Konular | 0 | 17-08-2007 11:36 PM |
| Bilim üzerine bir deneme | Global | Hikayeler, Denemeler | 1 | 17-08-2007 11:06 PM |
| Bilim Felsefesi | Ersin | Genel Kültür | 0 | 25-04-2007 12:22 AM |
Bir Forum sitesi
olduğumuzdan, kullanıcılar önceden onay almadan her türlü görüşlerini yazabilmektedir.
Yazılanlardan dolayı oluşabilecek her türlü yasal sorumluluk, yazan kullanıcılara
aittir.
Yinede sitemizde yasalara aykırı herhangi bir durum
görürseniz; Lütfen,