|
|
#6 (permalink) | |||||||||||||||
|
ESKİ ÇİN’DE BİLİM
Çin uygarlığının belirli bir kesinlikle saptanabilen en eski dönemi, İ.Ö. 1500 civarında Sarı Nehir üzerinde Anyang’da hüküm süren Shang hanedanı devridir. Anyang’daki kazılar, o devir Çinlilerinin bronz işlediğini, çömlekçi tekerleği ve atla çekilen savaş arabası kullandığını, fakat batıdaki arpa yerine pirinç ektiğini ve keten yerine ipek dokuduğunu göstermektedir. Şimdiki Çin’de, ilk uygar toplumlara ait gelenekler başka yerlerdekine göre daha güçlü ve sürekli olmuş, ideografik yazı, sulu tarım, Eski Bronz Çağı uygarlıklar ı ile ilişkili gördüğümüz bilginler bürokrasi, modern zamanlara kadar yaşamıştır. Çin’de demir, İ.Ö.6 yy civarında geldi. Buna dair ilk kayıt, İ.Ö:513’dedir. Demir üretimine girişen ve en batıda bulunan Ch’in devleti, zamanla diğer devletleri yenerek İ.Ö. 221-207 arasında kendi hanedanı tarafından yönetildi. Çin’in sulama tesislerini genişletti, bir yol ağı kurdu ve Çin Seddi’ne önemli bazı eklemeler yaptı. Çin bilginleri, yazılarını önce bambu yaprakları, sonra ipek ve sonunda da kağıt üzerine yazdılar. Kağıdın icadı İ.S. 105’ Tshai Lun’a kadar geri gider ve korunun kağıt örnekleri, İ.Ö. 150’den kalmadır. Han devri, getirdiği teknik yenilikler nedeniyle önemlidir. Bu devir, sadece kağıdın icadını değil, aynı zamanda İ.S. 100’de, mıknatısın yok bulma aracı olarak keşfini ve demir dökümünü de ilk kaydını kapsamaktadır. İ.S. 31’ den kalan bir eserde betimlenen mekanizmada, yatay bir su değirmeni, makara ve kayışlarla bir körüğü çalıştırmakta, körük de tarım araçları döken bir demir ocağı için kullanılmaktadır. Daha sonrada İ.S.290’da, Çin’de dik su değirmeni kullanıma girdi, bununla, bir havan ve tokmak su ile çalıştırılarak, şahmerdan yapımı gerçekleştirildi. Han hanedanı sırasında, bilimsel ve felsefi karakterli sorular üzerinde çok durulmuştur. Savaşan devletler döneminde felsefenin “ Yüz Ekol” içerisinde sürdürüldüğü, söylenmektedir. Ancak bunlar arasında sadece, Hukukçular, Mantıkçılar, Mohistler ve daha da özellikle Taocular ve Konfüçyüsçüler önemliydiler. Bu ekoller, devletler arasındaki yok edici savaşların nasıl ortadan kaldırılacağı sorusu üzerinde birbirlerinden ayrılmaktaydılar. Hukukçular, kaosun ancak pozitif yasalarla, kendi sözleriyle “ Önceden belirlenmiş kanunlarla” düzene gireceğine inanıyorlardı. MOHİSTLE özellikle optikte, mekanikte ve tahkimat yapımındaki fiziksel problemleri araştırmaya yöneldiler. Işığın düzlem, içbükey ve dışbükey aynalardan yansımasının incelediler ve cisimlerle imgeleri ve aynanın eğrilikleri arasındaki yer ve büyüklük ilişkileri hakkında ampirik kurallar çıkardılar. Mekanikte, manivela ve makara sisemlerine ilgi duydular ve bunları gene ampirik olarak incelediler. Işık hakkında teorileri olmadığı gibi, alışmalarında geometrik çizimlerden de yararlanmadılar. Sonuçları deneysel olarak elde ediyor ve ampirik kurallar halinde belirtiyorlardı. Mohistler ve onlara akraba ekol olan Mantıkçılar, akıl yürütmek için bilimsel bir metod aradılar. TAOCULAR’ın İ.Ö. 6. ve 4. yy’lar arasında yaşadıkları söylenmektedir. Taoculara göre insan, uygar toplumu terk etmeli ve eski zamanların basit, eşitlikçi toplumlarına geri dönmeliydi. Mükemmel faziletler devri, “ insanların kuşlar ve yırtıcı hayvanlarla birlikte yaşadığı ve bütün yaratıklarla tek bir aile oluşturduğu” devirdi. Bu nedenle, eski Taocuların çoğu bakir doğa içine giderek, doğayı eski şaman büyücülerin sihirleri ile incelediler. DÖRDÜNCÜ yüzyıldan itibaren, Taocular gibi başkaları da, YİN ve YANG adı verilen iki ilkel madenini etkileşmeleri sonucu her şeyin ürediğini düşünmekteydiler. Yin, edilgen, koyu renkli ve dişi bir gücü, Yang ise etken, açık renkli ve erkek bir gücü simgeliyordu. Bu, iki ilkel madde, en başta varolan ve anaforla dönen, akışkan şeklindeki bir madde ve enerji karışımından çıkmıştı. Böyle bir hareket, ağır ve koyu renkli olanı, hafif ve açık renkli olandan ayırırken, ilk kısımdan dünya ve ilkel Yin maddesi çıkmış, ikinci kısımdan da, Gökyüzü ve ilkel Yang maddesi oluşmuştur. Bu iki ilkel maddenin etkileşimi, su, ateş, ağaç, metal ve toprak gibi beş elemanı meydana getirmişti. Önce ortaya çıkan su ve ateşten ilki, bileşimce geniş ölçüde Yin’den diğeri ise Yang’dan oluşmakta, daha sonra gelen ağaçta Yin biraz daha fazla bulunmakta, metalde ise Yang biraz ağır basamakta ve nihayet toprakta, iki ilkel madde de denge halinde yer almaktaydı. TAOCULAR, evrenini yolunu izleyerek, insan ölümlülüğünü kontrol etmek, yani insan ömrünü uzatmak ve gençliği sonsuz kılmak istediler. Bu amaçla embriyonun, rahim içindeki nefes alıp vermesi olarak düşündükleri şekli taklit eden, soluma teknikleri geliştirdiler. Erkeklerin güneş banyosu yapmasını, kadınların ise kendilerini ay ışığına açmalarını ve bu yolla Güneş ve Ay tarafından salınan Yang ve Yin özlerini massedeceklerini savundular. Jimnastik ve seksüel egzersizler geliştirerek, bunlarla erkeklerde hayat veren ilkel Yang maddesini, kadınlarda ise ilkel Yin maddesini arttırmak istediler. Fakat, hepsinden önemlisi, Yin ve Yang ilkel maddelerini kimyasal olarak izole etmek amacıyla yapılan çalışmalar sonucu, simya, beslenme bilgisi ve eczacılık bilimlerini geliştirdiler. BATI’da olduğu gibi, mineral ve metallerin yeraltında büyüdüğü düşünülmekteydi. Bu öğreti, Çin’de İ.Ö.2.yy kadar geriye gider. İ.Ö.5. yy da Ho Ting, zincifrenin toprak altında yeşil bir Yang tarafından döllendiğini ve böylece, iki yüz yıl sonra metallere gebe, yeşil bir madde verdiğini, söylemektedir. Bundan, önce kurşun, sonra gümüş ve en sonunda da altın doğuyordu. Bu nedenle altın, zincifrenin oğluydu. Ölüm ve dirilme konusunun ardından, Ho Ting’e göre, altının doğabilmesi için, Yang’ın ölmesi ve Yin’in yoğuşması gerekli idi. AVRUPA’da olduğu gibi, Çin’de de böyle doğal süreçlerin, laboratuarda kopya edilebeleceği düşünülüyordu. Isıtmanın Yang etkisi ile, soğutmanın Yin etkisini birleştirdikleri için boharlaşma ve damıtma süreçlerini en önemli süreçler olarak kabul ediyorlardı. İki ilkel madde, kimyasal olarak cıva ve kükürt şeklinde izole edilebilirdi. Cıva oldukça Yin, kükürt ise oldukça Yang özelliğindeydi. Bunların bileşimi Zincifreyi veriyordu ki, bu da metallerin gere doğal ve gerekse yapay oluşumu ve ölümsüzlük hapının hazırlanması için başlangıç noktasını teşkil etmekteydi. ÇİN TIBBI da ömür uzatmak ve hastalık iyileştirmek için benimsenen beslenme teknikleriyle, Taoizm tarafından şekillenmişti. Çin’de yılın ilk gününde, bütün yıl için insanı canlandırmaya yetecek bir öz taşıdığı düşünülen bir tavuk yumurtası yutmak adeti vardı. Besin maddeleri, kaplumbağa gibi, uzun ömürlü olan hayvanlardan hazırlanıyor ve canlılığı arttırmak amacıyla da, kükürt ve güherçile gibi yüksek Yang içeriği olduğuna inanılan, mineral maddeler yeniyordu. İnsan vücudunun bütün anatomik özellikler ive onun maruz kalabileceği bütün hastalıklar, Yin ve Yang karakterli idi. Ateşlenmeler Yang, ürpermeler ise Yin bozuklukları olarak kabul ediliyordu. Çin tıbbında nabza büyük önem verilmekteydi. Yang bozukluklarının nabzı kuvvetlendirdiği, Yin’inkilrden ise zayıflattığı düşünülüyordu. Nabızdan anlaşılan hastalıklar, Yin ve Yang fazlalığının düzeltici ilaçlarla tedavi ediliyordu. Uyarıcı, yakı ve sert ilaçlar Yang, temizleyici, acı ve kabızlık verici ilaçlar ise Yin kabul edilir. STANDARD ÇİN TIP KİTABI. Han zamanından kalma TIP KANUNU idi. Bunun içindeki anatomi ve fizyoloji teorileri, esas itibariyle, insan ile devlet, mikrokozmos olan insan ile makrokozmos olan evren arasındaki benzetmelere dayanıyordu. Gökler yuvarlak, dünya ise kare idi. Bu nedene, kafa yuvarlak ve ayakla da kare idi. Bir yılda dört mevsim ve on iki ay vardı ve bu sebeple insanını dört organı ve on iki eklemi mevcuttu. Kalp, vücudun prensi ve ciğerler onun bakanları idi. Bedenini generali karaciğerdi. Safra kesesi ise merkez bürosu idi. Dalak ve mide tahıl ambarı, bağırsaklar ulaşım ve kanalizasyon sistemi idi. TIP KANUNU’nun belirttiğine göre, kan, bir daire üzerinde durmadan akar. Fakat bu , kan dolaşımının buluşmuş oldu şeklinde anlaşılmamalıdır; çünkü Çinliler, atar ve toplardamarları ayırt etmemişlerdi. Bu sadece kan hareketi ile doğanını çevrimi, mevsimlerin birbirini izleyişi ile gök cisimlerinin hareketleri arasında, gerçek olup olmadığı deneysel olarak gösterilmeyen bir benzetmeydi. ÇİN DOKTORLARI ile Çin bürokrasisi arasındaki ilişki bir Tıp Bürosu yardımı ile düzenleniyordu. Simyacılar ise bunun dışında tutuluyordu. Resmi yönetim ile en yakından ilişki içinde olan bilim adamları ve teknisyenler, Mısır ve Babil’de de olduğu gibi, matematikçiler, astronomlar, kadastrocular ve takvim yapıcılarıydı. En eski Çin matematik çalışması ilk kez İ.Ö. 1000’de eski Chou imp devrinde yazılan, DOKUZ KISIMDA ARİTMETİK adlı eserdir. Ele alınan problemler ilkin yüzölçümleri, örneğin üçgenlerin, yamukların ve dairelerin alan ölçümleri ile ilgilidir. □ ‘nin değeri önceleri 3 alınmış, sonra İ.S. ilk yy da 10 olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak, oranlarla, yüzdelerle ve ortaklıklarla ilgili ticari sorular ele alınmakta ve daha sonra da , şekillerin hacimlerinin, onların kenarlarından, kenar uzunlukların ise onların hacimlerinden belirleme ile ilgili, kare ve küp kök alma gerektiren metotlardan bahsediliyordu. Pythagoros’ın üçgenleri ve lineer denklem sistemleri inceleniyor ve yanlış konum kuralı veriliyordu. Bu kural, bir problemin sonucunu tahmin etmeye ve böyle tahminlerden ortaya çıkan hatalarda, doğru sonucu bulmaya dayanan bir yöntemdi. ASTRONOMİDE ÇİNLİLER, çok eski tarihlerde gözlemlere başlamakla ünlüdürler. 17.yy da Pekin’e gelen Cizvitler, Çin astronomisinin kendi zamanlarından 4 bin yıl daha eskiye uzandığını sanmışlardı. Fakat İ.Ö.1500 deki Anyang devri kahin kemiği yazıtları, Çin astronomisinin en eski kayıtlarıdır ve İ.Ö.400’den önceye ait elde güvenilebilir bilgi yoktur.en ünlü Çinli astronom olan Shihi Shen, İ.Ö.350’de 800’e yakın yıldızın yerini belirlemiş. Kendisi, tutulmaların, gökcisimlerinin konumları arasındaki ilişkilerden oluştuğunu biliyordu ve bunları önceden belirleyebilmek için, Güneş ve Ay’ın bulunacakları yerlere dayanan kurallar vermişti. Ayrıca bir yıldaki gün sayısına karşı gelecek şekilde, bir daireyi 365¼º ye bölmüştü ve 236 kameri aya eşdeğer olan 19 yıllık Meton çevrimini de biliyordu. Hu Hsi, ekinoksların presesyonunu fark ederek bunun değerini, 50 yılda 1º olarak tahmin etmişti. Kutup yıldızı ve onun çevresindeki, batmayan ve doğmaya n yıldızlar, Çinliler için en önemli gök cimsileriydi. Kutup yıldızı, göklerin imparatoru, onun çevresindekiler ise prensler ve diğer yıldızlar da resmi şahsiyetler olarak kabul edilirdi. Bu nedenle, Çinlilerin gökcisimlerinin yerleri hakkında yaptıkları gözlemler, modern devirlerden önce batıda yapılanlardan ayrılmaktaydı. Onlarınki, yerküre üzerinde duran gözlemciye göre değil, sabit kutuplu gök küreye göre yapılıyordu. Eksi astronomik gözlemlerde en güç şeylerden biri, gündüz vakti Güneş’in sabit yıldızlara göre konumunu belirlemektir. Çünkü Güneş’in aydınlığı, yıldızları örtmektedir. Babiller, Mısırlılar, ve sonrada Grekler bu problemi çözmek için, şafaktan hemen önce doğan yıldızları gözlemlerdi. Çinliler tarafından yapılan astronomi hesapları hemen tamamen cebirsel idi. Bu nedenle, onları astronomisi, kendilerine evrenin şekli hakkında bir resim vermemiştir. HAN DEVRİNDE üç temel dünya sistemi vardır: Bunlardan en eskisi, Ka Thien sistemi idi. Buna göre gökler, yarıküresel bir kubbe ve yerde kenarları doğrusal olan, ters dönmüş bir kase gibi olup, dışbükey bir kare oluşturuyordu. Gökyüzü düzgün bir yarımküre değil. O, bir satranç tahtası üzerinde meyilli duran bir şemsiye gibi güneyde yükseltilmiş ve kuzeyde alçaltılmış bulunuyordu. Böylece yarıküre ile birlikte dönen Güneş, güneyde olduğu zaman görünüyor, kuzeyde olduğu zaman ise görünmüyordu. Güneş, Ay ve gezegenler gökyüzü ile birlikte dönmekte, fakat denildiğine göre, dönen “ bir değirmen taşı üzerindeki karıncalar gibi” aynı zamanda kendi öz hareketlerini de yapmaktaydılar. Dünyanın kenarları, gök kubbenin içine daldığı bir okyanusla çevreleniyordu. Gökler ve yer, kendi kaselerinin altında sıkışıp kalmış olan hava tarafından taşımaktaydı. Gökler 8 000 Li kadar yukarıdaydı.(üç Li, bir İngiliz miline eşittir) ÇİNLİLER, gök cisimlerini kutsal ve yeryüzündeki olayları belirleyen güçleri bireyler olarak görmediler. Bir astrolojileri olmakla birlikte, bunun kendine has olan tarafı, gökyüzünün ve dünyanın belirlenmesinde iki yönlü bir etkinin yer almasıydı. Bir kuyruklu yıldızın görülmesi, felaket haberi verebileceği gibi aynı zamanda alışılagelmişin dışındaki bir insani davranışın neden olduğu kozmik bir karışıklığın da işareti olabilirdi. Yani, evreni kontrol eden kutsal bir yasa koyucu yoktu ve kozmik olaylar, doğanın çeşitli nesnelerinin arasındaki ilişkilerden oluşan bir doku idi. Taocular için kozmik sürecin tüm unsurları aynı ağırlıkta olup, hiçbirinin diğerlerin göre bir üstünlüğü yoktu. Konfüçyüzcüler ise, kozmik olaylarda her şeyin aynı ağırlıkta olduğunu düşünmüyorlardı. Ancak her şeyin örflerin gücü ile birbirlerine bağlı ve kendi aralarında ilişkili idi. Konfüçyüzcü Hsun Ch’ing, Aristotele’in Dünya yaratıklar, bitki, hayvan ve akıllı varlıklar olarak sınıflandırmasının anımsatan, hiyerarşik bir doğa sınıflandırması yapmıştı. İNSANLARIN,yılların, dört mevsimin, adetlere uygun davranışı, kolayca gözlenip, doğrulanabiliyordu. Fakat, daha ayrıntılı bilgiler için, kehanet metotları geliştirildi. Shang devrinde, hayvanların omuz kemikleri sıcak bir çubukla kırılıyor ve çatlakların gidişine bakarak olayların eğilimi konusunda öngörü yapılıyordu. BURAYA KADAR ANLATILAN GELİŞMELER, KABACA İ.Ö.220’DE HAN HANEDANININ SONUNA KADAR ÇİN’İN ESKİ TARİHİ İÇİNDE OLMUŞTUR. ÇOĞUNLUKLA TAOİZİM VE DİĞER İNANÇLAR ETRAFINDA OLUŞMUŞTUR. HAN DEVRİNDE kaba ilkel porselen üretimiyle başlayan porselen yapımı; Thang devrinde yüksek bir mükemmelliğe ulaşmış ve 621’de üretim için bir imparatorluk bürosu kurulmuştu. 5.yy da el arabası icat edildiği gibi; 7.yy da ise ayakla döndürülen bir çarkla hareket ettirilen su geçirmez bölmelerle sahip ve kıçta geriye doğru uzanan bir dümenle kumanda edilen tekneler ortaya çıktı. İlk blok baskı, Thang devrinde Çin manastırlarında başladı. En eski basılmış kitap, İ.S.868 tarihi biçilen ve Kansu’daki Bin Buda Mağaralarında sumurkuy omar Elmas Sutra’dır. Alçıdan yapılmış tek harf kalıbı, çin’de 1040’larda Pi Sheng tarafından icad edildi. Daha sonra tahtadan yapılmış harf kalıpları ortaya çıkar ki, bunları 1300 tarihinden kalan örnekleri Bin Buda Mağaralarında bulunmuştur. Son olarak da dökme metal harf kalıpları geliştirilmiş olup, bu kalıpların 1403 tarihinden kalan örnekler Kore’de bulunmuşlardır. Bunlarla basılan kitaplar 1409 ‘ a aittir. BARUT ve ATEŞLİ SİLAHLAR Çin’de Thang devri sonunda, barutun yapıldığı ve ilk ateşli silahların Sung devri sondan önce ortaya çıktı anlaşılmaktadır. Adı ilk kez İ.Ö 1.yy a ait Çin metinerinde geçen güherçile, Çin ve Hint topraklarında doğal olarak bulunmaktaydı. İ.S 33yy da Çin simyacıları, güherçile ile kükürtü barut yapımı için uygun oranda karıştırdılar ve karışımı yüksek sıcaklığa kadar ısıttılar. Böyle deneyler, 7. asırda sözü edilen havai fişeklerin kaynağını oluşturabilir. Thang devri savaşlarında ateşli oklar kullanılmışsa da bunların ucuna yanan zift sürülmüş bir oktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. 1040’dan kalan bir kayıttı, yeni ateşli roketlerde barut kullanıldığı söylendiği gibi, barutun doğru formülü ve yapılışına ait açıklamalar da verilmektedir. 1067 tarihli bir Çin kararnamesi, kütürt ve güherçilenin yabancı ülkelere satışını yasaklamıştır. Bu, barutun o zamanki Çinliler tarafından ne kadar değerli görüldüğünün bir göstergesidir. İ .S.1237 de Çin kaynakları birkaç farklı cins baruttan söz eder. Mermi atan ateşli silaha ait ilk kayıt, 1259 tarihli olup, Sung ordularının Tatarları bambu tüpler kullanarak geri püstürttükleri yazılmaktadır. Tatarlar ise Moğollara karşı barutu 1231 de “ Göğü Sarsan Gürleme” adını verdikleri, mancınıkla fırlatılan, parça tesirli, fitille ateşlenen barut dolu demir bir kaptan oluşan, bir bomba şeklinde kullanmışlardır. PUSULA Sung devrinde diğer bir gelişme de, kara ve deniz yolculuklarında magnetik pusulanın kullanıma girmesidir. 1086 da su yapılar müdürü olan bilgin Shen Kua, kendi zamanında gördüğü, fosiller, kabartma haritalar, gerçek metal dönüşümler ve yön bulmak için sihirli araçlar gibi, çeşitli harikalardan söz eden bir eser yazmıştır. Bahsettiği dönüşüm, demirin, bir bakır sülfat çözeltisi aracılığıyla bakıra dönüşümü idi. Batıda bu çoktan beri bir metalin diğerine, gerçek bir dönüşümü olarak kabul edilmekteydi. Magnetik pusula hakkında dediğine göre, bir sihirbaz yön bulmak istediğinde bir iğneyi mıknatıs taşına sürtmekte ve sonra onu ince bir iplikle yukarıya asmaktaydı. İğne çoğu zaman güneye, fakat bazen de kuzeye yönelmekteydi. MATEMATİK Thang tarihinin kayıtların göre matematikçiler, alan ölçenler, fizikçiler ve sihirbazlar şarlatan olarak kabul edilmiş. Bilgeler, onları aydın olarak kabil etmemişler, bilginlerin çalışmaları ( alan ölçen, takvim yapan ve astronomik gözlemle uğraşan insanlar) düşünsel olarak kalmıştır. 1247 de Ch’in Kui Shoa tarafından yayınlanan, Matematiğin Dokuz Bölümü adlı eserde, Çin sayılarına, hane değerinin ve bir sıfır rakamının eklendiği görülmektedir. HİNT BİLİMİ Uygar toplum, Hindistan’da da, Mezopotamya, Mısır ve Çin’de olduğu gibi, bir nehir vadesindeki Tunç Çağı kültüründen ortaya çıkarak gelişmiştir. Fakat, İndüs’te, İ.Ö.- 3000’ de yeşermiş olan uygarlık hakkında bugüne kadar fazla bir şey bilinmemektedir. İndüs vadisi halkları, bir resim yazısına ve bir ondalık sayı sistemine sahiptiler. Onlar da Sümerler gibi hızlı dönen çömlekçi tekerleği kullanıyor, bakırı kalayla karıştırarak tunç alaşımı yapıyor ve doğudakiler gibi ipek veya batıdakiler gibi keten yahut yün yerine, pamuk dokuyorlardı. Bunlarla birlikte, İ.Ö.- 2000’de İndüs uygarlığı yok oldu. Hintlerde Sayı Sistemi Greklerin İ.Ö. 327-323’ de Hindistan’ı istila ettikten sonra Mauyra hanedanın 3. imparatoru Asoka, İ.Ö.-260, tarafından Budizm dini, İ.Ö. 6.yy da güçmenmiştir. Taş üzerine kazılmış yazıtlardan, Asoka’nın, Hindistan ‘ın ilk hastaneleri ile şifalı bitki bahçelerin kurduğu ve bunları Hindu Brahminlerine olan muhalefeti nedeniyle, Budist rahiplerin denetimine bıraktı anlaşılmaktadır. Ayrıca bu yazıtlar, o zamanlarda, modern Hindu Arap sayı sistemine bir ölçüde benzeyen bir sayı sisteminin kullanıldığını göstermektedir. Daha sonraki yazıtlar, hane değeri ve sıfır sembolünün de ortaya çıkması ile, bizim bugünkü rakam sistemimizin olası gelişimini göstermektedir. İ.S.595 tarihli bir levha, 346 tarihini, onlu taban sistemi ile vermektedir. Sıfırın en eski ve şüphe götürmeyen kullanımı, Gwalior’daki bir abide üzerinde görülmekte olup, İ.Ö. 876’da,270 sayısının orada bugün yazıldığı gibi kazıldığını görüyoruz. Hindistan dışında Hindu rakamlarına ait ilk kayıt, Fırat üzerinde Kenneshre’deki bir manastırda yaşayan ve cemaatsiz piskopos rütbesini taşıyan Severus Sebokht’un yazdığı bir eserde bulunmaktadır. Hintlerde Astronomi Varahamihira, Hindu astronomi eserleri olan Siddhantalar üzerinde ilk dikkate değer değerlendirmeyi yapan kişidir. Kendisinden önce yazılmış olan böyle beş Siddhantadan söz edilmektedir. Bunlardan dördü Grek astronomisine, diğeri ise, eski veda astrolojisine dayanmaktadır. Varahamihira da kendi astronomisinin kaynağı olarak, Yavanaları veya batı halklarını zikretmektedir. - O ve diğer Hindu astronomlar, Dünya’nın küresel olup, Güneş’in;Ay’ın ve gezegenlerin kendi dolanım süreleri ile orantılı uzaklıklarda bulunduğunu kabul ediyorlardı. Bu görüşün dayanağı, bütün gök cisimlerini Dünya etrafında dairesel yörüngelerde, aynı düzgün hızla döndüğü kabulü idi. Hindu astronomlarının çoğu, güneş sistemindeki her cismin, bir rüzgar etkisi ile oluşan bir öz hareketi olduğunu ve buna ek olarak da, daha büyük bir hava anaforunun bütün gök cisimlerini Dünya etrafında, her 24 saatte bir kez döndürdüğünü düşünüyorlardı. Genel olarak kabul edilmese de, Aryabhataların biri veya ikisi de, yeryüzünden yüz mil kadar yukarda esen bir rüzgar ektisiyle, Dünya’nın kendi ekseni etrafında günlük bir dönme yaptığını kabul ederek, büyük anafordan vazgeçmişlerdi. Hindular gezegen hareketlerinde görülen karmaşıklığı açıklamak için, Greklerin episikl denen matematiksel aracını kullanmış ve sonuçların daha da iyileştirmek amacıyla ovoid episikl’den de yararlanmışlardı. Fakat Ay’ın hareketlerini açıklamak için, Hindu astronomlarının kullandıkları metodlar, Babil etkilerinin açık izlerini taşır. |
|||||||||||||||
|
|
|
|
#7 (permalink) | |||||||||||
|
Hintlerde Matematik
Hinduların matematiksel eserleri, Babil matematiğinin cebirsel geleneğini sürdürmekteydi. Aryabhatalar, aritmetik serilerin toplamını inceleyerek, doğrusal ve kuvadratik belirsiz denklemlerin çözümleri için çaba göstermişlerdir. Grekler tarafından kullanılan yay yerine, açıların sinüslerin kullanmayı ortaya atarak, trigonometri çalışmalarına başlamışlardır. Brahmagupt, astronomi problemlerinde, açık olarak genel cebirsel metotların uygulanmasını geliştirdi. Kendisi, birinci dereceden denklemlerin bir kökünü bulmak için genel metotlar verdiği gibi, iki kenarı birbirine paralel olan herhangi bir dört kenarlının alanı için genel bir formül bulmuştur. - Mahavira, sıfırı kullanarak, toplama, çıkarma, çarpma ve bölme işlemlerini anlatmıştır. O, herhangi bir sayının sıfırla bölümünün sonucunu sıfır olarak vermiştir. Sonucun sonsuz olacağına, daha sonra ilk kez Bhaskara işaret etmiştir. Hintlerde Tıp En eski Hindu tıp eseri, İ.Ö. 4 yy’dan kalan Bower elyazmasıdır. Bu el yazmazı, bir ilaç listesi ile bunların nasıl kullanılacağına ilişkin bilgileri içermektedir. Bunlar, daha sonra ki eserlerde, özellikle İ.Ö ikincisi, yüzyıla yerleştirilen Charaka adlı tıp eserlerinde ve ameliyatlar üzerine temel bir eser olan ve beşinci yüzyıldan kalan Susruta’da verilmişlerdir. Daha sonraki eserler de Grek kaynaklarına dayanmaktadır. Ör: Charaka, Aristotales’den alınma, tasımsal (syllogical) akıl yürütme kurallarını vermektedir. Charaka, insan vücudunda üç yaşamsal süreç ayırt etmektedir. 1- Göbek, altındaki bölgede havanın işlemleri, 2- Göbek ile kalp arasındaki bölgeyi kontrol eden safra 3- Kalp üzerindeki balgam etkisi Bu yaşamsal süreçler, kilüs, kan, et, yağ, kemik, ilik ve meniden oluşan, yedi ilkel maddeyi meydana getiriyordu. Sağlık bu yedi ilkel maddenin niceliksel uyuşumuna bağlı olup, bunun herhangi bir bozukluğa, hastalığa sebep olur. - Ameliyat kitabı olan Susrata, Charaka’ya göre üstündü. Orada, 121 farklı ameliyat aleti tarif edilmekte ve modern zamanlardan önce bilinen ameliyatların çoğu hakkında bilgi verilmektedir. Malarya ile sivrisinek arasındaki ilişki, şeker hastalarnın çıkardığı tatlı idrar, Susruta’ da bulunmaktadır. Hintlerde Maden Susrata kitabında altın, gümüş, bakır, kalay, kurşun ve demir gibi altı metal ve yumuşak alkaliden ayrılan yakıcı alkaliler zikredilmektedir. 7. yy dan gelen Vagbhata’da da daha önce bir zamanda civanın Hindistan’daki kaydını içermektedir. İddiaya göre, Hindu simyacıları, kuvvetli mineral asitlerini bilmektedir. Bu iddia 8.yy dan kalma bir kitaba dayanmaktadır. Metallerin bir sıvı tarafından öldürüldüğünden bahsedilmektedir. 12.yy a dayanan bir kaynakta Tantrada, bu sıvının yeşil sülfrik asitten hazırlanışı tarif edilmektedir. - İ.S. 780’ye ait bir Çin kaydında belirtildiğine göre: “ Hindistan’da Pan-ch’a-cho suyu denilen bir madde vardır. Bu dağlardaki minerallerden üretilir. O, bitkileri, odunları, metalleri ve demiri eritebilir. Gerçekten, o bir şahsın eline konsa, onu da yok eder” - Civa ve kükürt gibi ilkel maddelerin yanında, Hindularda toprak, su, hava, ateş, ve esir, veya kendi başına uzay, gibi beş eleman vardı. Sonuncusunun da Greklerden alınmış olduğu düşünülebilir. İslam Medeniyetleri'nde Bilim Fetihler neticesinde Bizanslılarla ve Perslerle karşılaşan kendilerinden önceki medeniyetlerin yarattığı eserlerden yararlanmak gerektiğini anlayan Müslümanlar,özelikle Abbasiler döneminde yoğun bir çeviri faaliyetine girişerek,bilim ve felsefe alanlarında atağa kalkışmışlar ve önce var olan birikimi anlamaya daha sonra da geliştirmeye çalışmışlardır. İslam dininin ortaya çıktığı sırada Arap Yarımadası’nda gelişkin bir bilimsel faaliyetle karşılaşmamaktadır. Ancak komşu ülkelerde,Doğu Hindistan’da ,batıda İskenderiye Bizans ve Suriye’de bir hayli gelişmiş bir bilimsel faaliyet vardı. İslam dünyası ilkin Hint kültüründen etkilenmiş ve yararlanmıştır.İlk çevirilerden biri hayvan masallarını konu alan “Kelile” ve “Dine” adlı eserlerdir. İslam dünyasında Harizmi ve Beyruni gibi bilim adamlarında Hint uygarlığının etkisini görmek olanaklıdır. Batıdan gelen etki nisbeten daha genç tarihli ise de daha yoğun olmuştur.İskenderiye kurulduğu tarihten itibaren kültür merkezi olmuş ve bu konumunu İslam dünyasında da korunmuştur.Ayrıca dini görüş ayrılıkları nedeniyle Bizans’tan kaçıp İran’a sığınmış ve orada kültür merkezleri meydana getirmiş olan düşünür ve bilim adamlarının da İslam dünyasındaki ilk kültürel faaliyetlerin gelişmesinde önemli rolleri olmuştur. Onların yunanca bilmeleri birçok klasik bilim ve düşünürün eserlerinin Arapçaya kazandırılması sağlamıştır.Bunlar arasında Platon,Aristoteles Eukleides,Archimedes,Batlamyus ve Galenos gibi Yunan kültürünün belli başlı temsilcilerinin eserlerine rastlamak mümkündür. Ayrıca bu bilim adamlarının bir kısmının erken tarihlerde kurulan gözlemevleri ve hastanelerde görev aldıkları,bunlardan bazılarının ise Arapça olarak yazdıkları eserlerde İslam dünyasında bilimsel faaliyetin sekilenmesinde etkin oldukları görülür. İslam dünyasında bilimsel faaliyetlerin gelişmesinde devri devlet adamlarının ve bizzat halifenin önemli rolü olmuştur. Bunlardan örneğin Harun Reşit(775-809) ve Memun (813-833) bazı vezirler ve zengin aileler bilimsel faaliyetleri maddi manevi olarak desteklemişlerdir. BİLİMSEL KURUMLAR İslam dünyasındaki bilimsel etkinliklerin gelişmesini sağlayan üç önemli kurumun bulunduğu bilinmektedir;bunlar Beytü’l-Hikme(Bilge Evi),gözlem evi ve hastanelerdir. Bilgelik Evi Beytü’l-Hikme veya Bilgelik Evi denilen araştırma ve eğitim kurumunun Abbasi halifelerinden el-Memun tarafından Cundişapur Akademisi örnek alınarak kurulduğu söylenmektedir.Cunişapur,Huzistan bölgesinde Sasani İmparatoru 1.Şapur’un isteği üzerine kurulmuş bir kentti. Roma imparatoru Valerianus döneminde tutsak edilen Suriye’deki sanatçılar ve bilginlerin yanında ,Sasani imparatoru 1.Husrev döneminde bizanstan kaçan Nesturi düşünürler tarafından kurulan tıp okulu yunan bilim ve felsefesinin korunmasında ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştı. Cundişapur, Halife Ömer döneminde Müslümanlar tarafından ele geçirilmiş ve bundan sonra özellikle yunan tıbbının ,Yunancadan Arapçaya aktarılmasında etkili olmuştu.Mesela tercüme etkinliğinin önde gelen isimlerinden Huneyn ibn ishak ve yuhanna ibn Maseveyn bu okuldan yetişmişler ve daha sonra Bağdat’a giderek İslam tıbbının gelişmesinde önemli hizmetlede bulunmuşlardı. Bağdat’ta kurulmuş olan bilgelik evinin en önemli görevi dönemin ünlü astronomlarını, matematikçilerini ve hekimlerini bir araya getirmek bilimin çeşitli alanlarındaki belli başlı yapıtları muhtelif dillerden ve özellikle de Yunancadan Arapçaya çevirmekti. Zengin bir kütüphanesi bulunan bilgelik evinin müdürlüğünü dönemin önde gelen bilim adamları yapmıştı. Bilgelik evinde her hafta ilmi ve felsefi toplantılar düzenleyen Memun burada çalışan bilginlere her türlü desteği sağlamıştı.söylendiğine göre Humeyn ibn ishak’a çevirdiği kitapların ağılığınca altın ödemişti.Bu olay bir ülkede bilimin gelişebilmesi için yöneticiler tarafından desteklenmesi gerektiği görüşünü savunan tarihçiler tarafından sık sık hatırlatılmıştır. Gözlem Evleri İlk gözlem evleri ortaçağ İslam dünyasında ortaya çıkmıştır.Pek çok gözlem evi vardı bunların çoğunu hükümdarlar kurmuştu.Ayrıca özel ve seyyar gözlem evlerinde vardı.bu gözlem evlerinde düzenli ve devamlı surette günlük gözlemler yapılmıştı.Gözlem evlerinin sabit bir yeri,özenle ve dikkatle hazırlanmış aletleri,özel bir kütüphanesi, gözlemcileri,hesapçıları bu gözlem ve hesapları değerlendiren astronomları bulunuyordu.Araştırmacılara yardımcı olmak amacı ile idari elemenlarda görevlendirilmişti. Bu evlerin kurulmasındaki en önemli neden duyarlı gözlemlerin yapılması için aletlerin boyutlarının büyütülmesiydi; büyük boyutlu bu aletler ile yapılan gözlemler sonucunda elde edilen gözlem ve verileri “zic” olarak adlandırılan tablolarda toplanmış ve ibadet vakitlerinin belirlenmesi ve takvimlerin hazırlanması gibi günlük gereksinimleri ilgilendiren işlemler bu tablolar aracılığıyla yapılmıştı. Hastaneler Bulaşıcı hastalıklar için hasta bireyleri hasta olmayan bireylerden ayırmak ve tedavi etmek maksadıyla bazı kurumlar oluşturulmuştu. Cüzam başta olmak üzere bir çok bulaşıcı hastalığın yaygın olarak görüldüğü Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkelerinde bu uygulamaları belli başlı şehirlerde görmek mümkündü;bazı hastalıkların temasla insandan insana geçtiği bilinmekteydi.ilk hastane Şam’da kurulmuştur.Bu hastanede daha çok Hint tıbbının etkisi görülmüştür. İkinci hastanenin Kahire’de ,üçüncüsünün ise Abbasi halifesi Mansur zamanında Bağdat‘ta kurulduğu bilinmektedir. Hastalıklar için farklı koğuşların oluşturulması,temizliğin sağlanması tedavi hizmetlerinin toplumun bütün kesimine yayılması vakıflar yoluyla desteklenmesi bu kurumları Avrupa’daki benzerlerinden daha üstün kılmıştır. BİLİMLER Matematik Bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en önemlisi ,geleneksel “ebced rakamları”nın yerine Hintlilerden öğrenilen “Hint rakamlarının“ kullanılmasıydı.Bu rakam sistemiyle işlem yapmak son derece güçtü.Erken tarihlerden itibaren ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint rakamlarının üstünlüğü derhal fark edilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü.Bu rakamlar daha sonra batıya geçerek roma rakamlarının yerini alacaktır. Cebir bilimi İslam dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin kimliği kazanmış ve özellikle Harizmi,Ebu Kamil,Kereci ve Ömer Hayyam gibi matematikçilerin yazmış olduğu yapıtlar batıyı büyük ölçüde etkilemiştir. İslam dünyasında büyük ilgi gören ve geliştiren bilimlerden birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapmıştır.bu konuda en önemli katkı. Açı hesaplarında kirişler yerine sinüs ve kosinüs gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır. Astronomi Çeviriler yoluyla yunanlılardan alınan bilimlerden birisi de astronomidir.İslam dünyasında astronomi, Aristoteles’in bilim anlayışının etkisi ile matematiğin bir dalı olarak benimsenmiş ve bu nedenle güneş ay ve diğer beş gezegen ile yıldızlara ilişkin gözlem ve verileri hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Hem gözlem aletleriyle gökyüzünü gözlemliyor ve hem de gözlem verilerini hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandırmaya çalışıyorlardı. O dönemde gözlem evlerinde yapılan gözlem sonuçlarının tablolar halinde gösterildiği kataloglara “zic” denilmekteydi. Zicler bu tabloların yanı sıra dönemlerindeki trigonometriye,küresel astronomiye,takvim çeşitlerine ve yapımına,iz düşüm yöntemlerine,gözlem aletlerinin yapılışı ve kullanımına,ibadet vakitlerinin belirlenmesine ilişkin bilgileri de kapsamaktadır. Fizik Fizik araştırmaları doğa felsefesinin sınırları içinde yürütülmekteydi.İslam dünyasındaki fizik çalışmaları,hareket boşluk gibi Aristoteles‘in belirlediği konular çerçevesinde kalmıştı ve onun görüşlerine dayanıyordu. Oluş ve bozuluşa uğrayan her şey Aristoteles metafiziğinin temelini oluşturan dört nedensel ilke doğrultusunda anlamlandırmaya çalışmıştı. Hareket belirli bir cismin belirli bir biçimde gerçekleşen deviniminden oluşmuştu. Bu devinimin hem bir yapıcısı hem de bir amacı vardı. Yine bu dönem fiziğinin diğer bir özelliği bugün fiziğin bir dalı olan ışık ve ses gibi belli başlı konuların o dönem için fiziksel ber ilimlerin değil de matematiksel bilimlerin bir dallı olarak kabul edilmesidir.nitekim optik konusunda çok değerli çalışmalar yapan İbnü’l-Heysem uzun süre doğuda ve batıda fizikçilerden ziyade bir matematikçi olarak algılanmış ve tanınmıştır. Kimya İslam dünyası kimya çalışmaları daha önce Hellenistik Çağ’da İskenderiye’de yapılmış olan simya çalışmalarından yoğun bir biçimde etkilenmiştir. Simyagerler tarih boyunca kurşun bakır gibi daha az kıymetli metalleri altın gümüş gibi metallere dönüştürmek istemişlerdir.kimya çalışmaları genellikle bu doğrultuda sürmüştür. Simyagerler, yeryüzündeki metallerle gökyüzündeki gezegenler arasında da ilişki kurmuşlardır.örneğin altın güneşle ay ise ayla eşleştirilmiştir. İslam dünyasında simyayı benimseyenler ve benimsemeyenler arasında süregelen tartışmaların kimyanın gelişmesi üzerinde çok önemli etkiler yarattığı görülmektedir.bu tartışmalar sırasında taraflar görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamak için çok sayıda deney yapmış ve bu yolla deneysel bilginin artmasında önemli bir rol oynamıştır. Biyoloji Bitkilerle ve hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yanı sıra hikayelere ve hadiselere de yer verilmiştir. İncelenen bitkiler daha çok tıbbi bitkilerdir. Hayvanlara ilişkin açıklamaların ise özellikle at deve koyun gibi gündelik yaşantıyı doğrudan doğruya etkileyen canlılar üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bitki bilimle ilgilenenler genellikle doktorlardır.çünkü tedavi sırasında daha çok bitkilerden yapılan ilaçlar kullanılmaktadır. Müslüman hayvanbilimcilerin yunanlıların bilimsel birikiminden yeterince yararlandıklarını ve hayvan bilimi mesela bir coğrafya veya tıp ölçüsünde geliştirdiklerini söylemek mümkün değildir. Coğrafya İslam dünyasında coğrafyacılar dünya çevresinin veya çapının hesaplanması haritaların düzgün şekilde çizilebilmesi için uygun iz düşüm yöntemlerinin geliştirilmesi enlem ve boylam çizgilerinden oluşan bir konuşlandırma sisteminin kurularak yeryüzündeki önemli noktaların enlem ve boylamlarının belirlenmesi gibi matematiksel işlemlere dayanan matematiksel coğrafya ile bilinen dünyanın beşeri ve fiziki özelliklerini betimlemeyi hedefleyen tasviri coğrafyanın gelişimi yolunda önemli girişimlerde bulunmuşlar ve özellikle tasviri coğrafya alanına değerli katkıda bulunmuşlardır. Tıp İslam dünyasındaki tıp bilgisi geleneksel anlayış ve uygulamalar ile Hazret-i Muhammed’in beden ve ruh sağlığına ilişkin önerilerinden oluşuyordu.“Peygamber Tıbbı” olarak adlandırılan bu birikim Müslümanlar arasında oldukça benimsenmiş ve uygulanmıştır. Veteriner Hekimlik Ulaşım ve savaş aracı olarak kullanılan atlara büyük bir yer verildiği görülmektedir. Müslüman baytarlar tarafından atlar hem at bilgisi hem de at tedavisi bağlamında incelenmiş ve atların özellikleri seçimleri,terbiyeleri ,hastalıkları ve tedavilerine ilişkin önemli bilgiler üretilmiştir. Atların dışında bu dönem baytarları deve,sığır,koyun,keçi ve tavuk gibi evcil hayvanları da incelemişler ve bunlara ilişkin hastalıklar ve tedavileri hakkında küçümsenmeyecek bilgi birikimi oluşturmuşlardır. Tarih Tarihi yapıtların tefsir ve hadis gibi dini ve ilimlerin gereksinimlerini karşılamak maksadıyla Hazret-i Muhammed’in hayatı ve savaşları gibi iki konu üzerinde yoğunlaştıkları görülmektedir. Sonradan bu konulara Kuran-ı Kerim’de geçen kavimlere ve peygambere ilişkin olaylara Dört Halife,Emeviler ve Abbasiler dönemine yaşanan gelişmeler eklenerek tarihi yapıtların kapsamı genişletilmiştir. Bağdat ve Şam gibi önde gelen medeniyet merkezlerinin tarihleri anlatılırken burada yetişen büyük şahsiyetlerin hayat öyküleri ve eserleri de tanınmış ve böylece biyografya ve bibliyografya bilimlerinin temelleri atılmıştır. İslam Dünyasındaki Bilim ve Felsefenin Batıya Aktarılması İslam dünyasında yürütülen ilmi ve felsefi uğraşların ürünleri bazı kişisel temaslar bir yana bırakacak olursa üç kanaldan Avrupa’ya akmış ve batı bilim ve felsefesinin biçimlenmesinde uyarıcı,besleyici ve yönlendirici olmuştur. Bu kanallar Endülüs, Sicilya ve haçlı seferleri esnasında haçlıların ulaşabildikleri ve uzun süre tutunabildikleri Ortadoğu kentleridir. Bunlardan Endülüs kanalının diğerlerinden daha verimli ve etkili olduğu anlaşılmaktadır. Endülüs medreselerinde Arap dili ile birlikte bilim ve felsefe tahsili alarak yetişmiş olan Yahudi ve Hıristiyan bilginler bu sahalarda yapmış oldukları çevirilerle 12.yüzyıl Rönesans’ı olarak adlandırılan uyanış döneminde çok önemli roller oynamışlardır. Müslümanlar daha 8. yüzyılda Sicilya’yı ele geçirmişler ve zamanla bu adayı bir ticaret ve kültür merkezi haline getirmişlerdi.1060’da Normanlar Sicilya’yı fethedince İslam medeniyetini sahiplenmişler ve bu medeniyetten yararlanmışlardır. Yaklaşık 200 sene süren haçlı seferlerinin maksadı Müslümanların bilgi,beceri ve birikimlerini Avrupa’ya aktarmak değildi ama haçlılar Müslümanlarla karşılaştıklarında İslam uygarlığından çok etkilenmiş ve Avrupa’ya yeni düşünceler ve görüşlerle dönmüşlerdi. Arapça öğrenmişler ve Arapça yapıtları okuyarak kendilerini yetiştirmişlerdir. Müslümanları yalnızca gündelik yaşama biçimleriyle değil yaşam anlayışları ve dünya görüşleri itibariyle de taklit etmeye başlamışlardı. Giderek 1000 yıl süren düşünce ve geleneklerden uzaklaşıyorlardı. Sonunda kutsal Kudüs’e ulaşmışlar ve bir süre hakimiyetleri altına almışlar ancak medeniyet tarihi açısında bakıldığında siyasi ve askeri başarıları iyi bir öğrenci olmalarından kaynaklanan ilmi başarılarının yanında çok sönük kalmıştı.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#8 (permalink) | |||||||||||
|
ROMA DÖNEMİ'NDE BİLİM
MÖ.30 yılında Romalılar İskenderiye'yi ele geçirdiler ve bilinen Dünya'yı hakimiyetleri altına aldılar.Eski ve yeni kentleri,yollarla ve köprülerle birbirlerine bağladılar ve Roma hukuku aracılığıyla,idereleri altındaki geniş eyaletlere öteden beri özlemi duyulan adaleti götürdüler. Roma uygarlığı,çift dilliydi.Aydın bir Romalı,Latince'nin yanında Yunanca'yı da bilmek mecburiyetindeydi;çünkü bilim ve felsefe yapıtları bu dille yazılmıştı.Latince,Lucretius,Cicero,Virgilius ve Seneca gibi düşünürler vasıtasıyla büyük bir saygınlık kazanmış ve klasikleşmişti;hatta Vitruvius,Celcus,Frontinus ve Plinius gibi Romalı bilginler de bu dili kullanmışlardı;ancak bilimsel etkinlikleri sürdürebilmeleri için yine de Yunanca'yı öğrenmeleri gerekiyordu.Dönemin en büyük iki bilgini olan Batlamyus ve Galenos,Yunanca konuşuyor ve Yunanca yazıyorlardı.14.yüzyılda Osmanlı Türkleri de,bilim ve felsefe kaynaklarına ulaşabilmek için Arapça öğrenmek zorunda kalmışlardı.Bu nedenle Romalılar,Atina ve İskenderiye başta olmak üzere,İmparatorluğun Doğu Eyaletleri'ne giderek Yunan dilini öğrendiler;Roma'da okullar açtılar ve bunları Yunan bilginlerinin yönetimine bıraktılar. Fakat Romalılar hiçbir zaman Hellenik ve Hellenistik dönemlerde gösterilen başarıyı gösteremediler.Bunun çeşitli nedenleri olabilir;ama hepsinden önemlisi büyük bir ülkeyi yönetmek mecburiyetinde olmalarıdır;dolayısıyla,bilimsel etkinlikten çok yönetsel etkinliğe ağırlık vermişlerdir. BİLİMLER ve BİLİM ADAMLARI MATEMATİK Menelaus Menelaus M.S birinci yüzyılda yaşamış Yunanlı bir matematikçi,astronom ve fizikçidir.Yayların ölçümü ve küresel üçgenler ilişkin altı ciltlik bir eseri vardır.Burada,küresel üçgenlerin tanımını ve temel özelliklerini verdikten sonra,günümüzde Menelaus Teoremi olarak bilinen düzlem ve küresel üçgenlere ilişkin teoremini tanıtır. Ayrıca Menelaus,küresel üçgenlerin iç açılarının toplamının,doğrusal üçgenlerden farklı olarak,180 dereceden büyük,küçük ve eşit olabileceğini belirten ve bunun katını veren ilk bilim adamıdır. Pappus 340 yılı sıralarında İskenderiye'de doğmuş olan Pappus,bu dönemin son büyük matemetikçisidir.Almagest ve Elementler'e şerhler yazmış,ancak bunlar günümüze kadar ulaşamamıştır.Bugün büyük kısmı elimizde olan tek eseri Matematik Koleksiyonu adını taşımaktadır.Bu yapıt,dönemin geometri bilginlerine en güç matematik çalışmalarının kısa bir analizini vermek ve açıklayıcı teoremlerle bunların incelenmesini kolaylaştırmak amacıyla yazılmış olmalıdır.Pappus bu kitapta,Pythagoras teoreminin genelleştirilmesi,bir açının üçe bölünmesi,spiral,konkoid,quadratrix,topolojik cisimler,involüt,mekanik,otomatlar,su saatleri,hareketli küreler gibi birçok konuyu ele alıp değerlendirmiştir. Kitapta yer alan en önemli teorem,1000 yıl sonra Guldin'in yeniden bulduğu ağırlık merkezi ile ilgili önermedir:''Eğer bir yayın kuşattığı bir düzlem eğri bir eksen etrafında döndürülürse,meydana gelen hacim,eğrinin alanının,ağırlık merkezinin çizdiği çevre ile çarpımına eşit olacaktır.''Paul Guldin bu teoremi 1640 yılında daha açık biçimde yayınlamıştır. ASTRONOMİ Batlamyus Geç İskenderiye Dönemi'nde yaşamış(M.S.ikinci yüzyılın birinci yarısı)ünlü bilim adamlarından biriside Batlamyus'tur.Hayatı hakkında hemen hemen hiçbir bilgiye sahip değiliz.Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler.Belki Yunan asıllı bir Mısırlı,belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır.Yunaca adı Ptolemaios'tur,ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslam Dünyası'nda Batlamyus diye tanınmıştır. Batlamyus astronomi,matemetik,coğrafya ve optik alanlarında katkılar yapmıştır;ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır.Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis(Matematik Sentezi)adlı yapıtında toplamıştır.Bu eserin adı,daha sonra Megale Syntaxis(Büyük Derleme)olarak anılmış ve Arapça'ya çevrilirken başına Arapça'daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için,ismi el-Mecisti biçimine dönüşmüştür;daha sonra Arapça'dan Latince'ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından,bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır. Batlamyus,Almagest'in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir;çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar,küresel geometriye dayanmaktadır.Batlamyus'tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos(M.Ö.150)açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı;ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan,bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Batlamyus,coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur.Bu kitap Kristof Kolomb'a (1451-1506)kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır. Ancak Batlamyus'un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir.İklim,doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir.Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için,vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır.Ayrıca,Yer'in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir.Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak,Batı'ya doğru gitmiş ve Amerika'ya ulaşmıştır. Aynı zamanda,bu dönemin önde gelen optikçilerinden olan Batlamyus,katoprik(yansıma)konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür: 1.Aynalarda görünen nesneler,gözün konumuna bağlı olarak,aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür. 2.Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar. 3.Geliş ve yansıma açıları eşittir. Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal,üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus,ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için,üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır.Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip,gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür.Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak,ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır. COĞRAFYA Strabon Bu dönemin en ilgi çekici coğrafyacısı,M.Ö.1.yüzyılda yaşamış olan Amasyalı Strabon'dur.İyi bir eğitim almış olan Strabon,çok seyahat etmiş ve özellikle Anadolu ve çevresinde yapmış olduğu geziler sırasında bu bölgeyi çok iyi tanımıştır.Coğrafya adlıyla tanınan onyedi bölümlük dev yapıtında,yalnızca gezdiği ve gördüğü yerleri anlatmakla yetinmemiş,buralarda cereyan eden tarihi olaylar hakkında da ayrıntılı bilgiler vermiştir.Strabon,Dünya'da sadece bir tek okyanus bulunduğunu ve sürekli batıya doğru gidildiğinde,Hindistan'a varılabileceğini belirtmiştir. Strabon,eskiden beri bilinen deniz ve karaların yer değiştirdiği kuramına inanmıştır.Zaman zaman çöküntülerin sularla kaplanabileceğini veya deniz tabanlarının fışkırmalar sonucunda yükselebileceğini,bunun en iyi kanıtının,dağ tepelerinde bulunan deniz hayvanlarının kabukları olduğunu söylemiştir.Strabon,suyun erozyon gücünden de haberdardır.Ortaçağ İslam Dünyası'ndaki tasviri ve tarihi coğrafya araştırmaları,Strabon'un bu yapıtından büyük ölçüde etkilenmiştir. Strabon'un çizdiği Avrupa haritası FİZİK Lucretius Roma Dönemi'nde Stoacıların yanında,Epikuroscuların felsefeside yaygın olarak benimsenmişti ve atomculuğa dayanan bu felsefenin en ünlü temsilcisi Lucretius'tu(95-55).Lucretius,De Rerum Natura(Varlıkların Doğası Üzerine)adlı meşhur yapıtında,bilimsel bir yaklaşımla varlıkların nasıl oluştuğunu araştırmış ve varlığı,madde ve boşluk olmak üzere ikiye ayırdıktan sonra,maddenin atomlardan meydana geldiğini belirtmiştir. Evren Aristoteles'in savunduğu gibi,sınırlı değildir ve bir küre biçiminde olmadığı için merkezi de yoktur.Bu sınırsız evrende çeşitli Dünya'lar vardır ve her Dünya,tıpkı bir canlı gibi doğar,büyür ve ölür. Lucretius'a göre duyum,nesnelerden çıkan atomların duyu organlarına gelmesi sonucunda oluşur.Görme,işitme ve koklama farklı nitelikteki atomların,farklı alıcılarla algılanmasından ibarettir. Lucretius canlıların zaman içinde değişim ve dönüşüme uğrayarak,yalından karmaşığa doğru evrimleştiklerine de inanır.Bu nedenle bazı biyoloji tarihçileri,evrim görüşünün başlangıçlarını Lucretius'a kadar götürmek isterler. TIP Celsus Milad yıllarında yaşamış olan Celsus,profesyonel bir hekim,filozof ve devrinin önde gelen hatiplerindendir.De Re Medicina(Tıbbi Konular Hakkında)adını taşıyan kapsamlı eseri 8 kitaptan oluşmuştur. De Re Medicina,özellikle teşhis ve tedavi yöntemleri hakkında fikir vermesi bakımından önemli bir yapıttır.Ayrıca,hekimlerin ele almaktan pek hoşlanmadıkları cerrahi alanıyla ilgili bilgiler de içermektedir.Mesela katarakt hakkında yapmış olduğu açıklamalar oldukça önemlidir ve bunların konuya ilişkin ilk açıklamalar olduğu bildirilmektedir. Galenos Galenos(M.S.120-200)İskenderiye'de yaşamış ve 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar Avrupa'da otorite olarak kabul edilmiş olan önemli bir hekimdir.Anatomi ve fizyoloji alanındaki çalışmaları sonucunda,daha önce derlenmiş olan tıp bilgisinin mükemmel bir sentezini yapmıştır.Anatomi ve fizyoloji çalışmalarını,hayvanlar ve özelliklede maymunlar ve domuzlar üzerinde yapmış olduğundan,bazı iç organlar ve kasların yapısıyla ilgili açıklamalarında hatalara rastlanmaktadır.Örneğin,karaciğeri beş loplu olarak vermiştir;el ve ayak kaslarında da önemli hataları verdır. Galenos'un,kan dolaşımı hakkında yapmış olduğu açıklamalar yanlış da olsa,fizyoloji tarihinde önemli bir gelişmeyi temsil eder. Galenos'un yapmış olduğu çalışmalardan bir diğeri de böbreklerin işleviyle ilgilidir.Böbreklerden çıkan üreterleri bağlamak suretiyle idrarın böbreklerde süzüldüğünü ve kandaki bazı zararlı maddelerin böbrekler kanalıyla dışarı atıldığını göstermiştir. Galenos da,tıpkı Hippokrat gibi,4 unsur,4 sıvı ve 4 mizaç kuramını kabul etmiş ve hastalıkları da bu temele dayanarak açıklamıştır.Tedavide daha çok bitkşsel ilaçlar kullanılmıştır. ECZACILIK Dioskorides Roma İmparatorluğu zamanında tıp hizmetleri,özelliklede ordu ile ilgili olanlar gayet iyi düzenlenmiş ve bu arada tedavide kullanılan ilaçlar da sınıflandırılmıştır.Bu dönemde yaşamış ve Neron'un ordusunda hekim olarak görev yapmış en önemli eczacı Dioskorides'dir(M.S. 1. yüzyıl).Dioskorides'in çalışmaları kendisinden sonraki nesilleri büyük ölçüde etkilemiş ve modern bitki biliminin kurucusu olarak kabul edilmesini sağlamıştır. Dioskorides,Materia Medica(Tıbbi Maddeler)adıyla tanınan meşhur yapıtında ,tıbbi bitkilerle ilgili çok kısa bilgiler vermiş ve bunların yetiştikleri yerleri bildirmiştir.Bitkilere verdiği isimlerin bir kısmı bugün de kullanılmaktadır. Materia Medica daha sonraki asırlarda Arapça'ya da tercüme edilmiş ve gerek Müslüman ve gerekse Hristiyan hekimler ve eczacılar arasında el kitabı olarak kullanılmıştır. MÜHENDİSLİK ve MİMARLIK Vitrivius Bu dönemin önde gelen mühendis ve mimarlarından en ünlüsü,mimarlık hakkında bilinen ilk yapıtı derlemiş olan Vitrivius'tur(M.Ö.1.yy).Vitrivius'un,De Architectura(Mimarlık Üzerine)adlı bu yapıtı on bölümden oluşur ve bu bölümlerde sırasıyla,mimarlığın ilkeleri,mimarlık tarihi ve mimarlıkta kullanılan malzemeler,İyon ve Dor tapınakları,tiyatro,hamam ve liman gibi kamu inşaatları,kent ve köy evleri,eviçi düzenlemeleri,su tesisatı,su saatleri ile mekanik araçlar gibi önemli konular ele alınarak işlenir.Bu yapıtın amacı,genç mühendis ve mimarlara,inşaat için gerekli olan bilgileri vermektir. Vitrivius,ses yayılımının hava dalgaları aracılığıyla gerçekleştiğini söylemiştir;tiyatrolarda akustik konusunu incelemiş ve sesi yükseltmek için kullanılan vazolar yapmıştır. Kent ve köy evleri inşaasında iklimin önemi üzerinde durur.Evlerin iç bölmelerinin yerleştirilmesinde,yönlerin dikkate alınması gerektiğini belirtir ve tavan,duvar ve tabanların nasıl hazırlanacağına ve ne renk boya kullanılacağına değinir. ANSİKLOPEDİ YAZARLARI Varro Roma döneminde,okuyucuların çeşitli konulardaki bilgi gereksinimlerini karşılamak maksadıyla,ansiklopedi olarak adlandırılan geniş hacimli derlemeler yapılmaya başlandı;ilk ansiklopediler,konulara veya bilimlere göre düzenlenmişti ve dönemin hemen hemen bütün bilgi birikimini içeriyordu. İlk ansiklopedi yazarlarından olan Varro(M.Ö.116-27),fırtınalı bir hayat sürmüştü;çeşitli savaşlara katılmış,Sezar'ın kütüphanesindeki kitapların tasnifi ile ilgilenmiş,bir ara mahkum edilmiş ve bütün serveti elinden alınmıştı.Hayatı boyunca 7 önemli eser yazmıştı ve bunlar arasında en önemli olanı Disiplin adını taşıyordu. Varro,hastalıkların gözle görülemeyecek kadar küçük hayvancıklar yoluyla yayıldığını söylemiştir.Ona göre,havada ve suda yüzen ve gözle görülemeyecek kadar küçük olan bir takım hayvancıklar,insanların ağız ve burunlarıdan girmek suretiyle tehlikeli hastalıklara neden olmaktaydılar. Varro'nun tarihe bakışa oldukça ilginçtir ve bu yönüyle İbn Haldun'a öncülük etmiştir.Ona göre,insanlar nasıl doğar,büyür ve ölürlerse,devletlerde kurulur,gelişir ve çöker;bu gelişme kaçınılmazdır. Plinius Bu dönemin önde gelen ansiklopedi yazarlarından bir diğeri de Plinius'tur(M.Ö.64-M.S.24).Hayatının bir anını bile boş geçirmemiş olan Plinius,2000 kitap okumuş ve yazdığı Doğu Tarihi adlı eserinde döneminin bütün bilgisini aktarmaya çalışmıştır.Bitkileri ve hayvanları konu edinen Doğu Tarihi oldukça kapsamlıdır;burada bilimsel bilgilerin yanısıra,gezginlerden,çiftçilerden derlenmiş olan bilim dışı bilgilere de yer verilmiştir.Plinius,özellikle Aristoteles ve Teofrastos'un eserlerinden yararlanmıştır;ancak konuya yaklaşımı bu bilginlerinkinden oldukça farklıdır;mesela halk arasında anlatılan öyküleri de eleştirmeden yapıtına dahil etmiştir.Plinius'a göre,dağada bulunan bütün bitkiler,hayvanlar ve madenler insanlara yaralı olduğu içinionları ayrıntılarıyla tanımak gerekir.
__________________ |
|||||||||||
|
|
|
|
#9 (permalink) | |||||||||||
|
ORTAÇAĞ'DA BİLİM ORTAÇAĞ HRİSTİYAN DÜNYASI'NDA BİLİM Eskiçağ ile Yeniçağ arasında kaldığı için Ortaçağ olarak adlandırılmış olan bu dönemin baslangıç ve bitiş tarihleri kabaca 4. ve 14. yüzyıllar olarak belirlenmiş ve arada kalan bin yıllık dönem birbirlerinden az çok farklı özellikler sergiledikleri için üç kısma bölünmüştür: 4. ve 10. yüzyıllar arası Erken Ortaçağ 11. ve 12. yüzyıllar arasi Yüksek Ortaçağ ve nihayet 13. ve 14. yüzyıllar arası ise Geç Ortaçağ olarak adlandırılmaktadır. Ortaçağ düşüncesinin belirgin özelliklerinden birisi, dinî öğretilere dayanan dinsel bakışın ön plana çıkmasıdır; ancak düşüncede dinîleşme Yahudilik ve Hristiyanlık gibi dinlerin ortaya çıkması veya güçlenmesi ile başlamamıştır; kökleri Hellenistik Dönem ve Roma Dönemi felsefelerine ve özellikle de Yeni Platonculuk'a ve Stoacılık'a kadar geri götürülebilir. Yunan düşüncesinde böyle bir eğilimin güçlendiği yıllarda Hristiyanlık'ın doğması ve yayılması, öyle anlaşılmaktadır ki düşüncede dinîleşme sürecine büyük bir ivme kazandırmış ve Hristiyanlık'ın Romalılar tarafından resmî bir din olarak benimsenmesi sonucunda dinî düşünce dinî olmayan düşünceyi giderek etkisiz hale getirmiştir. Hristiyanlık'ın ortaya çıktığı yıllarda, iki farklı dünyanın, yani Sâmî Dünyasi ile Yunan-Roma Dünyası'nın dinî ve felsefî birikimlerinin uzlaştırılması gerekmiştir; aslında bu, inançlılar açısından bakıldığında kaçınılmaz bir görevdir; çünkü Roma İmparatorluğu'nu oluşturan bu iki önemli geleneği, uygun bir biçimde kaynaştırmadan toplumsal düzeni sağlamak ve dolayısıyla kamusal yönetimi sorunsuz bir biçimde gerçekleştirmek olanaklı değildir. Burada baskın olan veya süreç içerisinde baskınlaşan birikim, Sâmî Dünyası'nın birikimidir; bu nedenle Yunan-Roma birikimi, olduğu gibi benimsenmemiş, Hristiyanlık'ın ilkeleri ile bağdaşabilen veya bağdaşmasa da bağdaşırmış gibi gösterilebilen Platon ve Aristoteles felsefeleri kısmen alınmış, diğerleri ise atılmıştır. Düşüncede dinîleşme sürecinin sonunda, Eskiçağ'ın ilk dönemlerinde yürürlükte olan "doğru bilgi arayışı", son dönemlerinde ve bütün Ortaçağ'da yerini "doğru davranış arayışı"na bırakınca, ister istemez bilimsel etkinlik ve buna bağlı olarak bilim de değerini ve önemini yitirmiştir; çünkü şurası açıktır ki bilimsel etkinliğin ürünü olan bilimsel bilgi, praxis ile ilgili değil, theoria ile ilgilidir ve dolayısıyla bir insanın nasıl davranması gerektiğine ilişkin herhangi bir yargı içermez. Ortaçağ'da bilim, çesitli nedenler yüzünden ve en çok da yukarıda belirtmiş olduğumuz neden yüzünden Batı Dünyası'nda eski değerini yitirmiştir ama tamamen unutulmamıştır; bilimin unutulması veya tarihin herhangi bir döneminde herhangi bir toplum içinde tamamen işlevsiz kalması olanaksız görünmektedir; çünkü hem insan aklının işleyiş biçimi ve hem de insan toplumlarını gündelik gereksinimlerini gidermeye yönelik eylemleri, şu veya bu biçimde, şu veya bu miktarda bilimsel etkinliği kaçınılmaz kılmaktadır. Ortaçağ'da da böyle olmuş, Yunanlıların bilimsel bilgi birikimlerinin hiç değilse bir kısmı, Yedi Özgür Sanat içine giren Quadrivium (Dörtlü: aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri arasında manastır ve kilise okullarında okutulmuş ve öğretilmiştir; ancak Batı Dünyası açısından bakıldığında, bilimsel bilgi birikimine önceki ve sonraki dönemlere nispetle önemli bir katkıda bulunulmadığı ve bilinenlerin büyük bir kısmının tamamen unutulduğu da doğrudur. Ortaçağ'da din, felsefe ve bilim alanlarındaki düşünsel etkinlikler, kutsal kitaplar ile otoritelerin yapıtları tarafından yönlendirilmiştir ve özellikle Aristoteles'e karşı büyük bir güven duyulmuş ve akıl ve inanç uzlaştırmasına yönelik çalışmalarda Platon'dan ziyade Aristoteles muhatap olarak görülmüştür. Albertus Magnus ile öğrencisi Thomas Aquinas gibi son dönem Hristiyan felsefesinin önde gelen iki büyük ismi ise Aristotelesçidir ve Katolik Kilisesi'nin resmî felsefesini oluştururken bu filozofun izinden gitmişlerdir. Ortaçağ'in son dönemlerinde Aristoteles mantık ve doğa bilimlerinde bir otorite olarak görülmüş ve değerlendirilmiş ve bilimsel araştırma, Aristoteles'in yapıtları üzerinde veya bu yapıtlarda betimlenmiş olan kuramlar çerçevesinde yürütülmüştür. Gökbilim ve evrenbilimde Ptolemaios'un, insanbilimlerinde ise Galenos'un otoritesi tartışılmazdır. Ortaçağ Hristiyan Dünyası'nı anlatırken çok sık kullanılan skolastik, yani scholasticus terimi, Latince schola (okul) sözcüğünden gelmektedir ve "okulcu" anlamını taşımaktadır.Ortaçağ'daki bütün düşünsel etkinlikler, bu sıfatla nitelendirilmiştir; çünkü bu etkinlikler, Ortaçağ'da ruhbanları yetiştiren manastır ve katedral okullarında yürütülmüş ve geliştirilmiştir. Dinî, felsefî ve ilmî etkinlikleri yönlendiren Skolastik Yöntem, bir Fransız düşünürü olan Petrus Abaelardus'un Sic et Non (Evet ve Hayır) adlı yapıtında açık bir biçimde anlatılmıştır. Ona göre, bu yöntemde din ve felsefe otoritelerinin düşünceleri karşı karşıya getirilir; uzlaştıkları ve uzlaşmadıkları noktalar belirlenir ve sonra da otoritelerin aslında uzlaşmakta oldukları gösterilmeye çalışılır. Bu uzlaştırma işlemi, gerçekte pek de kolay değildir; aynı konuyu açıklamaya çalışan uzlaşmaz görüşler karşısında, Ortaçağ düşünürleri çoğu kere çaresiz kalmışlardır; meselâ Evren'in yaşı sorununu ele alalım: Acaba Evren, Aristoteles'in belirttiği gibi ezelî ve ebedî midir, yoksa kutsal kitapların bildirdiği gibi belirli bir anda Tanrı tarafından 7 gün içinde yaratılmış mıdır? Bu iki görüşü, birbirleriyle uzlaştırmak olanaksız gibi görünmektedir; öyleyse bunlardan biri veya diğeri seçilmelidir; ama hangisi seçilecektir? Çünkü hangisi seçilirse seçilsin, seçilmeyenin inandiriciliği ve otoritesi sarsılacaktır.İşte Ortaçağ düşünürleri, en büyük düşünsel sıkıntıları ve bunalımları, uzlaştırma ilkesini benimsemiş olmalarına rağmen, bu tür uzlaşmaz görüşlerle karşılaştıklarında yaşamışlardır. Ortaçağ düşüncesi, bütüncüldür; yani anlamlandırma girişimlerini, varlığın belirli bir bölümüne veya belirli bölümlerine değil, bütün varlığa yöneltmiştir; Tanrı ya bütün varlığın yaratıcısı ve yöneticisi (varoluş nedeni) ya da bütün varlığın bizzat kendisi olarak algılandığından, düşünsel araştırmaların konusunu, doğrudan doğruya Tanrı oluşturur. Erken Ortaçağ Romalıların dini çok tanrılı, ilkel bir dindi ve Romalılar, bir kimsenin birkaç dine birden girmesinde hiçbir sakınca görmüyorlardı. En önemli tanrıları, bir savas tanrısı olan Mars'tı; bir savaş kazandıklarında bu Tanrı için törenler düzenlenir ve bütün Roma halkı bu törenlere katılırdı. Hristiyanlık Ortadoğu'da ortaya çıktı ve kısa bir süre içinde, yerel dinler için büyük bir tehlike oluşturmaya başladı; çünkü Hristiyanların başka bir dine girmeleri yasaktı ve bu yasak, Roma İmparatorluğu'nun birlik ve bütünlüğünü bozuyordu. İşte bu nedenle Hristiyanlık'ı kabul edenler, önceleri tutuklandılar; büyük işkencelere uğradılar; ancak Hristiyanlık, yüzlerce yıldan beri ihmal edilmiş olan yoksul kitleler arasında süratle benimsendiği için yayılmasını sürdürdü. Diğer taraftan, Roma İmparatorluk'u, bir çöküş süreci içine girmiş ve Kuzey'den gelen kavimlerin saldırıları sonucunda siyasî gücünü yitirmeye başlamıştı. Yöneticiler, devleti kurtarmak için, bir süre sonra Hristiyanlarla anlaşmak mecburiyetinde kaldılar ve İmparator Konstantin, 312 yılında Hristiyanlık'ı Roma'nın resmi dini olarak kabul etti. 326'da, İmparatorluk'un başkentini, Roma'dan Byzantion'a taşıdı ve sonradan Konstantinopolis (İstanbul) adıyla tanınan bu şehirde yeni bir medeniyet merkezinin temellerini attı. Bu tarihten sonra, Yunan ve diğer Ortadoğu dinlerinin direnmesine rağmen, Kilise gittikçe genişledi ve güçlendi; ancak birtakım hizipler birliğini ve bütünlüğünü tehlikeye sokuyordu. Tevhid ve teslis inançlarıyla ilgili olarak farklı görüşler ortaya çıktı. İsa'nın doğmasına ilişkin tartışmalar zaman içinde daha da gelişmiş ve sonuçta birbirlerine karşıt görüşler ortaya çıkmıştır.Hristiyanlık bölünmeye başladı. Büyük bir gelişme göstermiş olan Hellenistik bilimi ve felsefesi karşısında, kendi inançlarını savunmanın güç olduğunu gören Hristiyan din adamları, Yunan uygarlığının kalıntılarını silmeye çalıştılar. Hoşgörüden yoksun Kilise Babaları, kendi alanlarının dışına çıkarak, Hristiyanlık adına bilim ve felsefeye saldırdılar ve din, bilim ve felsefe çatışmalarına yol açtılar. Doğaya yönelik araştırmalarında, akıl ve bilimin rehberliği yerine Kutsal Kitab'ın rehberliğine sığındılar; meselâ Yunan astronomlarının yüzyıllar boyunca oluşturdukları bilimsel bilgi birikimini bir yana iterek, Yeryüzü'nün bir tepsi gibi düz olduğuna ve yarımküre veya çadır biçimindeki Evren ile çevrelendiğine inanmaya başladılar. Tedavi amacıyla hastaneler açmışlar; ancak bilimsel tedavi unutulmuş ve bunun yerini dinî tedavi almıştır. Din adamları, kutsal bir güce sahip olduklarını ve dua yoluyla hastaları iyileştirebileceklerini savunmuşlardır. Yeterince güçlendikten sonra, Yunan bilimini temsil eden kişilere ve kurumlara yöneldiler. Hypatya adlı bir kadın matematikçiyi, İskenderiye Kilisesi'nde öldürdüler (415) ve İskenderiye Kütüphanesi'ni yaktılar. Daha sonraki yüzyılda ise Yunan bilim ve felsefesinin son ışığı olan Akademi'yi kapattılar (529). Bu dönemin bilim tarihi açısından en önemli gelişmeleri, üniversitelerin ve bilim ve felsefe ile yakından ilgilenen tarikatların kurulmuş olmasıdır. Üniversitelerin Kuruluşu Dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arasında yüksek eğitim ve öğretim, katedral okullarında yapılıyor ve papazlar tarafından yürütülüyordu; Skolastik Düşünce bu okullarda üretilmiş; on ikinci yüzyıl sonlarında üniversitel |