Giriş Tarihi: Jun 2006 |
|
|
Mesaj: 3,302
|
|
Üye No: 5196
|
|
Cinsiyeti : Bay
|
Rep Power: 239
| Rep Puanı : 23307
| |
|
| |
|
B.4.4 PEKİ YA YÜKSEK EMEK TALEBİNİN OLDUĞU DÖNEMLER?
Tabii ki emek talebinin arzını aştığı dönemler de vardır, ancak bu dönemler, işçiler --hem bireysel hem de kolektif olarak-- meta olarak kendilerine biçilmiş olan rollere karşı meydan okumak için mükemmel bir konumda oldukları için kapitalizmin depresyonunun tohumlarını içinde barındırır. Bu nokta daha ayrıntılı bir şekilde Kısım C.7'de (Kapitalist İş Çevrimlerine Neden Olan Nedir?) tartışılacaktır ve bu nedenle burada işlemeyeceğiz. Şimdilik normal zamanlarda (yani iş çevriminin büyük bir kısmında), kapitalistlerin sıklıkla işçiler üzerinde aşırı bir otoriteden (Adam Smith ve diğer pek çokları tarafından belirtildiği üzere sermaye ile emek arasındaki eşitsiz pazarlık gücünden kaynaklanan bir otorite) faydalandıklarını belirtmek yeterli olacaktır.
Ancak bu emek talebinin yüksek olduğu zamanlarda değişir. İzah etmek için, arz ve talebin birbirine yakın olduğunu varsayalım. Böylesi bir durumun yanlızca işçiler için iyi olduğu açık olmalı. Yerini alacak kimse olmadığı için patronlar bir işçiyi kolaylıkla işten kovamazlar, ve işçiler --ya dayanışmayla kolektik olarak veya bireysel olarak-- "çıkarak" (işten ayrılıp yeni bir işe başlayarak) patronun kendi çıkarlarına saygı göstermelerini sağlayabilirler, ve aslında bu çıkarları en son haddine kadar dayatabilirler. Patron otoritesinin dokunulmaksızın elinde tutmakta veya karların bastırılmasına sebep olan ücret artışlarını durdurmakta zorlanır. Diğer bir deyişle, işsizlik azaldıkça işçilerin gücü artar.
Başka bir şekilde bakarsak, birisine üretim sürecine giren bir girdiyi kiralama ve kovma hakkı vermek, --o girdinin hareket ettirilmesi maliyetsiz olmadığı sürece-- girdi üzerinde o bireye hatırı sayılır bir güç verir; yani girdi tamamen hareketli [ing. perfectly mobile, kolayca bir işten başka bir işe kaydırılabilen anlamında] olmadığı sürece. Bu gerçek yaşamda emek açısından yanlızca tam istihdam dönemlerinde doğru olur; ve böylece emeğin tam hareketliliği kapitalist firma için maliyetli olur, çünkü bu koşullarda işçiler belirli bir kapitaliste bağımlı değildirler, ve işçilerin gayret düzeyi yönetsel otoriteden daha çok işçilerin (kolektif veya bireysel) kararlarıyla belirlenir. İşten atma tehdidi gayretliliği arttıran bir tehdit olarak kullanılamaz, ve böylece tam istihdam işçilerin gücünü arttırır.
Kapitalist firmanın sabit kaynak yükümlülüğü ile beraber, bu durum katlanılamaz bir hale gelir. Böylesi zamanlar işalemi için kötüdür ve serbest piyasa kapitalizminde nadiren ortaya çıkar (neo-klasik iktisatta tüm girdilerin --sermaye dahil olmak üzere-- tamamen hareketli olduğunun varsayıldığını, ve bu nedenle de kuramın gerçekliği gözardı ettiğini ve bizzat kapitalist üretimin kendisini dışladığını belirtmemiz gerekiyor!).
Son kapitalist yükselme [ing. boom, canlanma] dönemi sırasında, savaş sonrası dönemde, kapitalist otoritenin dağıldığını ve yönetici elitleri bunun korkusunun sardığını görebiliriz. Genel nüfus içindeki büyüyen hoşnutsuzluğu "anlamaya" çalışan Üçlü Komisyon'un 1975 raporu bizim dediklerimizi gayet iyi açıklıyor. Rapora göre tam istihdam dönemlerinde "demokrasi fazlalığı" vardır. Diğer bir deyişle, emek talebinin yüksek olduğu dönemlerde işçilerin kazandığı artan pazarlık gücü nedeniyle, insanlar emek gücünün cisimleştiği metalar olarak değil insanlar olarak düşünmeye ve gereksinimleri doğrultusunda hareket etmeye başlarlar. Bu doğal olarak kapitalist ve devletçi otorite üzerinde yıkıcı etkilere sahiptir: "İnsanlar eskiden yaş, derece, statü, uzmanlık, kişilik veya yetenek olarak kendilerinden üstün gördüklerine karşı aynı itaat etme mecburiyetini hissetmezler."
Bu mecburiyet ve itaat etme zincirlerinin gevşemesiyle, "nüfus içinde önceleri pasif veya örgütsüz olan gruplar, siyahlar, Kızılderililer, Chicanolar, beyaz etnik gruplar, öğrenciler ve kadınlar ...; daha önce kendilerini yetkili görmedikleri fırsatlar, ödüller ve ayrıcalıklar üstünde [hak] iddiaları oluşturmak üzere uyumlu çabalara girişirler."
Politikaya böylesi "fazla" katılım tabii ki statükoya karşı ciddi bir tehdit oluşturur, çünkü raporun yazıldığı elitler açısından şu kendi başına aşikar bir şeydir: "demokratik politik sistemin etkili işleyişi, genellikle, bazı bireyler ve gruplar adına belli bir ölçüde kayıtsızlığı ve kenarda durmayı gerektirir. ...Kendi başına, bazı gruplar adına (ortaya çıkan) bu marjinallik içsel olarak demokratik değildir, ancak bu demokrasinin etkin bir şekilde işlemesini sağlayan etmenlerden birisidir." Bu ifade kurumun [ing. establishment, düzenin] 'demokrasi' kavramının --etkin bir şekilde işlemesi (yani elitlerin çıkarlarına hizmet etmesi) için "içsel olarak demokratik" olmaması gereken ['demokrasi' kavramının]-- anlamsızlığını ortaya koyuyor.
İnsanların güçlendiklerini hissettikleri her dönem arkadaşlarıyla iletişime geçmelerine, onların gereksinim ve arzularını tanımlamalarına, ve kendi yaşamlarını idare etme özgürlüklerini reddeden kuvvetlere karşı direnmelerine olanak tanır. Böylesi bir direniş kapitalistlerin insanları metalar olarak davranma gereksinimine darbe indirir, çünkü (yine Polanyi'den alıntılarsak) insanlar artık "nerede satışa sunulması gerektiğine, hangi amaçla kullanılacağına, hangi fiyattan el değiştirmesine izin verileceğine, ve hangi şekilde tüketileceğine veya yok edileceğine karar vermek metanın işi değildir" diye düşünmezler. Bunun yerine, düşünen ve duyumsayan insanlar olarak, özgürlüklerini ve insanlıklarını yeniden ele geçirmek üzere harekete geçerler.
Bu kısımın başında belirtildiği gibi, bu gibi güçlenme ve ayaklanma dönemlerinin ekonomik etkileri Kısım C.7'de tartışılmaktadır. Sürekli kapitalist [ekonomik] canlanmanın yönetici sınıfın çıkarına olmayacağına dikkat çeken Polonyalı ekonomist Michael Kalecki'nin alıntısıyla bitiriyoruz. 1943'de, daha iyimser olan Keynesyenlere cevaben şöyle diyordu: "bir sonraki canlanmada ... yüksek istihdam seviyesini devam ettirmek için, 'işalemi liderleri'nin güçlü muhalefetine göğüs gerilmelidir, ... devam eden tam istihdam hiç de onların hoşlandığı bir şey değildir. İşçiler 'dizginlenemeyecek' ve 'sanayinin kaptanları' 'onlara derslerini vermekte' sıkıntıya düşeceklerdir; (çünkü) sürekli tam istihdam rejiminde, 'işten kovma' disiplin sağlayıcı bir önlem olarak rolünü oynamayacaktır. Patronun toplumsal konumu zayıflayacak, ve işçi sınıfının kendine güveni ve sınıf bilinci yükselecektir. Ücret artışları ve çalışma koşullarındaki iyileştirmeler için (yapılan) grevler politik tansiyonu arttıracaktır; ... 'fabrikalarda disiplin' ve 'politik istikrar', işalemi liderleri tarafından kardan daha değerli görülür. Sınıf çıkarları onlara, devam eden tam istihdamın kendi görüş açılarından sağlıksız olduğunu ve işsizliğin normal kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler." (Malcolm C. Sawyer'ın alıntısı, The Economics of Michael Kalecki, s. 139, s. 138)
Bu nedenle emek talebinin arzını aştığı dönemler kapitalizm açısından sağlıklı olmaz, çünkü insanların özgürlüklerini ve insanlıklarını öne çıkarmalarına olanak tanır --her ikisi de sistem için ölümcüldür. Büyük miktarda yeni istihdam [imkanı] haberlerinin borsayı düşürmesinin ve kapitalistlerin bugünlerde "doğal" işsizlik oranını muhafaza etmek için (muhafaza edilmesi gerektiğinin belirtilmesi bile bunun "doğal" olmadığını göstermektedir) bu kadar hevesli olmasının sebebi budur. Kalecki'nin, tam istihdamın karşısında "güçlü bir büyük işalemi ve rantiyeci çıkarları ittifakının" yükseleceğini ve "[bu ittifakın] durumun açıkça sağlıksız olduğunu açıklayacak birden fazla ekonomist bulabileceğini" doğru bir şekilde tahmin ettiğini belirtmeliyiz. Ortaya çıkan "tüm bu kuvvetlerin, ve özellikle de belirli bazı büyük şirketlerin baskısı, Hükümeti ... ortodoks politikalara geri dönmeye sevk edecektir." (Kalecki, anılan Op. Cit., s. 140) "Kuramlar"ı (uygulandığında) derhal kitlesel işsizlik yaratan parasalcılar ve diğer "serbest piyasa" taraftarlarının sınıf savaşını yürüten işalemi için ideolojik destek sağladığı, böylece de işçi sınıfına gereken dersi verdikleri 1970'lerde olan da tam buydu. Böylece, her ne kadar kar-edinimi için zararlı olsa da, durgunluk ve yüksek işsizlik dönemleri yanlızca kaçınılmaz değildirler, aynı zamanda işçileri "disipline etmek" ve "onlara dersini vermek" için kapitalizme gereklidir de. Ve kapitalizmin nadiren tam istihdama yaklaşan dönemler ortaya çıkarmasına şaşmamak gerek --onun çıkarına değildir (keza bakınız Kısım C.9). Kapitalizmin dinamikleri durgunluk ve işsizliği kaçınılmaz kılar, aynen (bu dinamikleri yaratan) sınıf savaşımını kaçınılmaz kıldığı gibi.
|