Yalnız Mesajı Göster

Eski 18-09-2006, 11:04 PM   #1 (permalink)
zilan63
 
Giriş Tarihi: Jul 2006
Konum: in wonderland
Mesaj: 1,558
Üye No: 14187
Cinsiyeti : Bayan
Rep Power: 2655
Rep Puanı : 265171
Rep Derecesi
zilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond reputezilan63 has a reputation beyond repute
Post Yilmaz Odabaşi'yla Söyleşi


Yazdıklarınızda Doğu hep oldu. Muhtemelen bundan sonra da olacak. Ama Ahmet Erhan gibi siz de yaşadığı şehri bırakıp 'Batı'ya göç ettiniz', neden?
Her insan kendince hüviyeti olan bir atmosferde doğar. O atmosfer, o insan üzerinde derin izler bırakır ve ona biçim verir. Ben de Diyarbakır'da doğdum ve kendimi Türkiyeli hissediyorum. O bölgede, yani sıkıyönetimin olağanüstü hal adıyla olağanlaştığı o coğrafyada, o siyasal, sosyal atmosferde yazmanın, yazdıklarımı üleşmenin koşulları hiçbir zaman olmadı. Ama ben gereğinden fazla zorladım bunu. Yani bir mektubu bile rahat atamadık. Kargo, aps vs. gönderilerimiz dahi kaybolurdu. Devlet orada kitap okuyan insandan alabildiğine tedirgindi. 1980'lerde Diyarbakır'da Cumhuriyet gazetesi okuyan insanların takip edildiğini biliyorum ben. Bu yüzden kendi yazdıklarımı güvence altına alabilmek için, kendimi güvence altına almak için, okuduğum kitapları, çalışma dosyalarımı, yani üretimimi ve duruşumu güvence altına almak için buraya geldim ve burada hiç kimse bana ne yapıyorsun, niye bu kitapları taşıyorsun, niye yazıyorsun diye sormadı.. Bunu sadece bölgeye gittiğimde soruyorlar.. Güvende olmak için zorunlu göç diyebiliriz buna. Bir tür sürgün...
Bu coğrafyada yazılan şiiri gerçekten bir Doğulu ve Batılı şiir olarak ikiye ayırmak gerekiyor mu? Biliyorsunuz Batı şiiri etkisinde kalan hayli şairimiz var.
Ahmed Arif'in de yıllar önce söylediği bir şey var. O söylediği için yinelemem veya benim ona benzer bir şey söylemem çok ahlaklı olmaz. Diyor ki, "Türkiye'de Orhan Veli gibi yazmak modaydı. O yıllarda Fransız şairlerinin bohemliğine öykünen çok şair vardı ve onlar pek popülerdi." "Fakat ben," diyor, "azgelişmiş bir coğrafyadan geliyordum ve onlara öykünemezdim. Bu yüzden onları izlemedim ve kendi göbeğimi kestim." Aslında kendi adıma Doğu şiiri yazdığımı hiç öne sürmedim. Hiçbir yerde böyle bir ifadem yoktur. Ama, kenti de yazsam, şiirlerimdeki lirizme rağmen, o lirizmin içinde, sesime has, sesimin, şiirimin imgesel kuruluşu Doğu tınısı taşıdığı için, şiirim bazen salt Doğulu algılanıyor. Çünkü o sosyal ve kültürel doku vardır şiirimin harcında. Halbuki ben hayatım boyunca insanın ve hayatın hallerini yazmak sorumluluğunu verdim şiirime.
Böyle algılanması rahatsız ediyor mu sizi?
Hayır, etmiyor tabii. Ama benim şiirlerimdeki izleklere bakarsanız, çok geniş bir yelpazeye sahip olduğunu görürsünüz. Siyasa ile lirik olanı katıştıran bir üslubum var benim. Bu bir dilsel estetik, hatta yedeğinde ideolojik de bir tercihtir. Türkiye'de politik şiir yazan çok insan oldu. Ya da hem siyasal hem lirik şiirler yazan şairler oldu. Ama onların çoğu Doğulu algılanmadı.
Size göre hâlâ Batı şiiri etkisinde şiir yazılmıyor mu Türkiye'de?
Ama bir de, yani şiirinin kurgusuyla, harcıyla Doğulu olanlar var. Hem şiirinin kurgusuyla, hem duruşuyla, hem söylemiyle, hem de temalarıyla. Şimdi diyelim ki bir şair arkadaşımız bir kitap yazmıştır, ama o şiirinde Doğu'dan söz etmemiştir. Doğu coğrafi, kültürel, sosyal doku olarak yer almamıştır o şiirde, ama sesi, üslubu onu vermektedir. Fakat bir de isim vermek şart değil ama, Türkiye'de kendini oradan edinen insanlar da var. Mesela Şükrü Erbaş, hiç Güneydoğu'ya gitmediği halde benden 1993'te birtakım slaytlar aldı, o slaytlara bakarak 'Dicle Üstü Ay Bulanık' diye bir şiir yazdı. Şimdi o şiirde de bir Doğulu tını var. Şiirin adı da öyle, ama Şükrü Erbaş o güne, kırk yaşına dek hiç Güneydoğu'ya gitmemiştir, örneğin.
Hilmi Yavuz'un kitabına adını veren Doğu şiirleri de var.
Onun 'Doğu Şiirleri' gerçekten Doğu şiirleriydi. Yıllar önce okuduğumda çok sevmiştim. Türkiye'de Doğu şiirlerini sanırım Ahmed Ariften sonra en iyi Hilmi Yavuz yazmıştır. Murathan Mungan'da da o tını var yer yer. Ama Murathan Mungan'a, bütün olarak aldığınız zaman, bir Doğu şairi diyemezsiniz. Hilmi Yavuz'a da bir Doğu şairi diyemezsiniz. Ama Murathan Mungan da, Hilmi Yavuz da Doğu şiirleri yazdılar. Murathan Mungan, 'Sahtiyan'ıyla Doğu şairi, 'Metal' adlı kitabıyla Batı şairi midir? Demek ki böyle bir ayrım yok. Böyle bir ayrım olursa Murathan Mungan'la Hilmi Yavuz'u nereye koyacaksınız? Murathan Mungan'ın en çok beğenilen şiirlerinden biri, okurlarından duyduğuma göre, bilgime göre. 'Yalnız Bir Opera', tamamen kentli, çok lirik bir aşk şiiridir. Hilmi Yavuzlu 'Doğu Şiirleri'yle kıyaslandığında, son iki şiir kitabıyla Batı şairi yapabilirsiniz. Bu tınıda kalmış tek istisna var, Ahmed Arif. Yani o tınıda, şiirini kardığı harcın içinde duran, o söylemin, o izleğin dışına taşmayan. Ahmed Arif zaten her anlamda çarpıcı ve farklı bir örnektir.
Türkiye'de edebiyatın politikayla ilişkisizliği mi yaşanıyor? Öte taraftan "ben siyasi bir eser yarattım" diyenler var, size göre onlar yanılıyorlar mı?
Şairin bir siyasal misyon, şiirinin dışında bir siyasal misyon üstlenmesi gerektiğine inanmıyorum. Bir şairin belki siyasal bir misyonu vardır, siyasal bir uğraş içindedir, duruş içindedir ama şiiri bu nüveleri taşımazsa o şair politik şiir yazmıyordur. Ben de politik şiir yazmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. Fakat yıllardır şiirimin omurgasını Eliot'ın bir tanımlamasından beslediğimi düşünüyorum. Eliot, "nesnel karşılık" der, yani üretilenin nesnel karşılık içermesi. Benim bütün şiirlerimi yazarken böyle bir kaygım var. Yazılanın yaşamda bir karşılığı olmalı, hayat kadar zarif, hayat kadar vahşi, hayat kadar çarpıcı, hayat kadar şaşırtıcı, hayat kadar da barbar. "Nesnel karşılık" dediğim biraz da bu. Yani yaşamdan damıtmak. Sanırım sizin de kastettiğiniz budur. Böyle olunca, şiirinizde gündelik hayatın sözcüklerine yer verince, imgesel örgünüzü şiirinizin müziğini, sesini hayatla besleyince, okur yapıtla çabuk özdeşleşebiliyor. Bunu denemeyen şairler ülkelerinde biraz turist kalmaktalar. Çünkü yaşamdan beslenmiyorlar ve bu ülkenin şairleri değillermiş gibi yazıyorlar. Fransız sembolistleri gibi yazıyor adam, okur anlamıyor, yani bir Aragon çevirisi bile ona daha çok şey veriyor. Neruda da öyle. Niye diye düşündüm: Çünkü çok daha iyi şairler var. Benim izlediğim, çok sevdiğim birtakım şairlerin çevirileri Türkiye'de hiçbir zaman okunmadı. Örneğin; Puşkin'i çok severim. Rus şiirinde de çok ayrı bir yeri var Puşkin'in. Fransız şairlerinden mesela Baudelaire, Rimbaud, bence Aragon'dan çok daha önemlidir veya Amerikalı Whitman, ama Türkiye'de bu adamlar okunmadılar. Niye? Türkiye'de Neruda niye sevilir? Çünkü, Enver Gökçe gibi yazmaktadır. Ya da onun çevirisi Türkçe'ye Enver Gökçe gibi kazandırılmıştır. Ben orijinallerini okumadığım için bilmiyorum. Pablo Neruda gerçekten anadilinde de bu kadar yalın ve anlatıyı, nesiri, az imgeyi yeğleyen bir şair midir, yoksa böyle mi çevrilmiştir bilmiyorum.
Enver Gökçe, dediniz. Bazı eleştirmenler onun şiiriyle sizin şiiriniz arasında bir ilişki kurarlar. Siz bunu olumluyor musunuz?
Bunu ilk kez sizden duyuyorum. Enver Gökçe kendime hiç akraba saymadığım bir şair, ama Türkiye'de beni Enver Gökçe'nin yanına koyanlar belki de var. Ahmed Arif'in, Hasan Hüseyin'in yanına koyanlar da olabilir. Ama Hasan Hüseyin bana göre çok çoğaltmacı, arabesk bir şair. Çok çabuk taklit edilecek, çok çabuk tükenecek, çok çabuk tüketilecek bir şair. Ama Türkiye'de insanlar sanırım yalın, hayır yalınlık iyidir de, basit, sığ şiiri seviyor. Mesela Yılmaz Erdoğan. Acaba medyada televole programlarındaki adam mıdır okunan? Bunu da düşünmeden edemiyorum. Bu ilgi bir magazin yıldızına mı, şiire midir?
Size göre hangisini okuyorlar?
Sanırım Mükremin okunuyor. Medyanın parlattığı, çektiği filmin galasını sinema eleştirmenlerinin filan değil, mankenlerin galasına dönüştüren light bir demokrat, light bir Kürt imaj okunuyor, onun yaptığı da sanırım televizyon izleyicisi bir kitleyi arabesk bir şiire yakınlaştırmak. Okurun Edip Cansever'i tanımadığı bir ülkede en büyük şairler Yılmaz Erdoğan, Yusuf Hayaloğlu ve İbrahim Sadri ise, aslında şiir yazmak abes, zül!
Bu olguya farklı bir açıdan bakarsak; bir şekilde okurun şiirle ilişki kurmasının yolunu da açmıyor mu?
Belki de okurun bu tür ara duraklara gereksinimi var. Şiirle hiç tanışmamış okur, o lise edebiyat kitaplarında şiirden irkiltilmiş, korkutulmuş genç insanlar, sanırım bu ara durağa girecekler. Oradan çıkıp belki başka şairlerle tanışacaklar. Belki şiir ufuklarını böyle açacaklar. Türkiye'de yeni bir okur tipi yaratıldı, bir manipülasyon süreci yaşandı. Derinlikten kaçan, sığ sularda dolaşan bir okur tipi oluştu. Türkiye'de gerçek şiir okuru çok az. Okura olan sevgim ve saygım hayli zedelendi. İmza günlerine gittiğimde bazı konuşmalarla, sorularla dehşete düşüyorum bazen.
Anlattığınız tablo biraz da yazar ve şairlerle de alakalı bir tablo aslında. Siz şairlerin ya da edebiyatçıların hayattan uzaklaştığını söylüyorsunuz bir anlamda.
Hayata yakın olmak, o ara şiiri yazmak, dahası şiirsizliği yazmak değil ki! Bazı okurlar da edebiyat deyince onları hatırlıyor. Bu çok talihsiz bir şey. Bu ülkede Necati Cumalı'nın adını çoğu okuyucu bilmez. Ayrıca, şiiri çok marjinalleştiren şairlere de, mesela Sina Akyol'a saygı duyuyorum, ama o ve onun ardıllarıyla ruhsal, düşünsel, estetik bir akrabalığım olduğuna da inanmıyorum. Mesela 1982 yılında yazdığım şiirin 2002 yılında insanların defterlerinde, bilgisayarlarında, internet sitelerinde, okul panolarında hâlâ yazıldığını görerek moral buluyorum, aksi halde şiiri bırakırdım. Çünkü aradan geçen 20 yıla rağmen benim bazı şiirlerim hâlâ okunmaktalar hâlâ o kitapların yeni basımları yapılmakta, bundan moral bularak diyorum ki, ola ki bugün uğradığımız haksızlıklar, tanık olduğumuz bu okur düzeyi, 20 yıl sonra yine bu şiirleri belki bir yerlere taşır. Belki 20 yıl sonra öldüğüm zaman da okunabilir bir şair olabilirim. Bu belkilerden dolayı yazmayı sürdürüyorum. Yoksa Türkiye'de şu an yazmayı sürdürmek için çok fazla gerekçemiz yok. Mesela ben Sina Akyol'un ne yazdığını anlamış, niye desteklendiğini de yorumlayabilmiş değilim. Benim şiirden anladığım Yılmaz Erdoğan olmadığı gibi, Sina Akyol da değil. Benim anladığım, örneğin Turgut Uyar, Edip Cansever, Ahmed Arif'ten İsmet Özel'e, Ülkü Tamer'e dek uzar gider.
Peki kimlere yakın buluyorsunuz şiirinizi?
Ben kendilerini toplumcu-gerçekçi olarak adlandıran birtakım yerlere de yakın değilim. Eleştirel gerçekçiliğin kulvarında sayıyorum kendimi. Mesela, sözde bir toplumcu dergiye bakıyorum isim vermem doğru olmaz, çabaları var, saygı duyuyorum, ama 2002 yılında '40 kuşağına öykünen bir şiir arıyorlar. Müthiş bir sığlık var. 'Proletaryada Şiir', 'Proletaryaya şiiri nasıl.. ulaştırabiliriz?' gibi yazılar yazıyorlar. Öbür tarafta da fantastik edebiyat tartışılıyor. Fantastik edebiyatın, postmodern edebiyatın Türk okuruna nasıl ulaşacağı tartışılıyor, üstelik modern bile olamamış bir toplumda. Bugün bazı toplumcu dergileri açınız, Enver Gökçe'nin 50 yıl önce yazdığı, ki o şiirlerin de aşılması gerekmez mi artık, onun gibi şiirler yayımlıyorlar. Toplumculuk değil bunların yaptığı. Bu tür dergileri gençlere öneremiyorum. Bir yanda büyük sermayenin çıkardığı bir iki dergi var, bir yanda da bu kendine toplumcuyum diyen, ama içerik olarak çok sığ, yani '40 kuşağı tartışmasında kalmış, emekçi ve şiir tartışmasında kalmış, dünya edebiyatını incelemeyen, incelikleri görmeyen, hiçbir derinliğe, yeniliğe yanaşmayan bir mantalite var. Kimi dergilerin içeriğine bakıyorum, Türkiye'de, 2002 yılında şiirinin geldiği yer burası mı? Bu mu gösteriliyor gençlere örnek? Öbür tarafta da bir seçme yarıştırma oyunuyla şiirin manipülasyonu söz konusu. Şimdi genç şairler, şair olduklarını, rüştlerini ispatlamak için birtakım kurumlara karşı bir sınav vermekteler. Birtakım süreli yayınlar, ödül seçicileri ya da birtakım yayınevi editörleri. Bu da şair olayım da nasıl olursam olayım mantalitesiyle genç şairi pazarın, piyasanın, yozlaşmanın, şematikliğin, öykünmenin tuzaklarına savuruyor, oradan çıkamıyorlar.
Özgünlük de kayboluyor tabii bu durumda.
Her şair, şiirine kendi rengini karmalıdır. Şairler, yüreklerinin kıpırtılarını, her biri ayrı bir kültürel atmosferden mayalanan duyarlıklarını şiirlerine taşıdıkları zaman özgünleşirler. Özgünleşirlerse özgürleşirler, özerkleşirler. Ama bizde özgünlük değil de bir homojenleşme söz konusu. Çok acıdır, çok talihsizdir, Türkiye'de birçok şiir kitabının basım sayısı bin adede düşmüştür. Ama şiir adına işte çok dramatik bir sesle.. "Ah o kuru fasulyeyi yiyemedik ulan Rıza" diyen ve böylece şiir yazdığı yanılsamasında olan insanlar kasetleriyle best-seller oluyorlar. Burada, oturup düşünmemiz gerekmiyor mu bizim? Ne yaptık da böyle oldu; '80'den beri şiir üzerine bu kadar kuramsal yazı yazıyoruz, bu kadar laf söylüyoruz, bu kadar çok güzel dergiler de çıktı, bu kadar çok dergide bu kadar çok insan yazdı. Türkiye'de '80'den bugüne dergilerde yayımlanan şiir, toplumcu şiir konulu tartışmaları toplayın 20 ciltlik bir ansiklopedi çıkar ortaya. Bu ülkede sokaktaki insanın Ece Ayhan'dan, Edip Cansever'den, İlhan Berk'ten haberi yoksa, oturup ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor. Türkiye'de şairin önü kapalı. Ödülleri bunlar belirliyor, tanıtımları bunlar belirliyor. Bir merkezi hiyerarşi oluştu. O merkezi hiyerarşinin dışında kalanlar çok nadirdir, ben dışında kalanlardanım. Ben de nasıl gittiğini çözebilmiş değilim. Bazen kendi durumuma şaşırıyorum. Mesela bir buçuk yıldır dergi ve gazetelerde görünmüyorum, hiçbir yerde konuşmuyorum, hiçbir dergiye yazmıyorum. Ama gittiğim yerlerde büyük bir izdihamla karşılaşıyorum. Adana'ya, Konya'ya, Zonguldak'a gidiyor, büyük bir kalabalıkla karşılaşıyorum. Nasıl oluyor, neler oluyor, bunu çözemedim, anlayamadım.
Öykü de yazıyorsunuz. Öykü nerede başlıyor sizin için?
Anlatı şiiri öldürüyor çoğu zaman. Şiir bir okyanussa eğer, benim için düzyazı bir limandır. Orada soluk alıyor, rahatlıyorum. Yapmak istediğim her şeyi yapıyorum düzyazıda. Düzyazıda değişik türler de denedim, anlatı denedim, denemeler, aforizmalar, film öyküleri, hikayeler, çocuk hikayeleri. Orada içimi dışıma çıkarıyorum, bir güzel temizleniyorum, arınıyorum ve şiir devam ediyor. Düzyazı beni tafralarımdan arıtıyor. Kafama takılan şeyler oluyor, yazmasam çatlayacağım şeyler. Onları düzyazıya gönderiyorum. Çünkü onları şiirde denersem kendi şiirimi katlederim. Çünkü şiir çok fazla anlatı kaldırmıyor, hikaye kaldırmıyor. Düzyazılarım, şiirlerim kadar ilgi görmese de, her biri en az dörtbeş basım yapıyorlar yine de.
Şiir ve öykünün yanı sıra bir antoloji de hazırladınız. Neden antolojiye gerek duydunuz?
Memet Fuat'ın antolojisi, Cumhuriyet dönemi şiirini gerçekten derleyen, içeren seçkin bir antolojiydi. Bunu İlhami Soysal'ın, Ataol Behramoğlu'nun antolojileri izledi. O zaman çok az sayıda antoloji vardı ve bunlar bir boşluğu doldurmaktaydılar. Sonra çok daha başka kaygılarla bir antoloji furyası başlatıldı. Herkes antoloji hazırlamaya koyuldu. Mehmet Fuat bu konuda en kapsamlı, en titiz ve en seçkin kabul edilen antolojisini 1940 doğumlularla bitirince, onun muadili, yani ona öykünen, ona benzer başka antolojiler de hep '40 doğumlularda bıraktılar şairleri. 2002 yılında 1940 doğumlu adam demek 62 yaşında demek. Türkiye'de de yaş ortalaması bilinir. Bu, çok talihsiz bir durumdu. Bırakın 43 doğumluları, Türkiye'de 50 yaşında yiten iyi şairler var. Mesela Metin Altıok ya da onun gibi gençliği filan aşmış, usta sayılan kişiler. Bunların şiirleri belli bir yerde duruyor. Bu son 25 yılın şiirini dikkate alıp da, lütfedip de antolojisine alan yok ya da "bak burada böyle bir şiir var, '80'liler iyi şiirler yazmaya başladılar" diyen, ki bana göre de öyle. '80'liler Türkiye'de kentli bir şiir yazdılar. Türkiye şiirini Atatürk'ün mavi gözleri ya da köyüm, köylüm söyleminden kurtarmakta en büyük katkı İkinci Yeni'nin ve '80'li yılların şairlerine aittir. Türkiye'de 40 kuşağı ve 70'lerin şairleri şiirimizin kentleşmesine ve modernize olmasına bir şey katmadılar diye düşünüyorum. Ama İkinci Yeni ve '80'li yılların şairleri Türkiye şiirinin gelişimine çok büyük katkı sağladılar. Ben Edip Cansever'in, Turgut Uyar'ın şiirinin şiirime çok katkıda bulunduğunu hissediyorum. O geleneği özümsedim, şiirim o durağa minnet borçludur. Ben sadece, son 25 yıl şiirini derleyen bir seçki yayınladım. Kimse de "Bu ne biçim iş?" demedi. Hayli ilgi gördü.
Bir tarafta da Ahmed Arif.
O benim için zaten başka bir şeydir.
Kendinizi onun şövalyesi olarak ilan ediyorsunuz. Bir yazıda var. Ondan sonra gelen şövalye...
Ben sadece, bir şövalye her önüne gelene kılıç çekmez, demiştim. Okur bana söylüyor, Ahmed Arif'ten sonraki sesimiz diye, her yerde. Sonunda bunu üstlenmek zorunda kaldım. Ahmed Arif İkinci Yeni'nin çok uzağında bir şair de değil. Yani Enver Gökçe'den, Hasan Hüseyin'den çok, Edip Cansever'e, Cemal Süreya'ya daha yakındır. Ahmed Arif'in Cemal Süreya'yla hem duygusal, hem düşünsel, hem politik dostlukları var. Ahmed Arif'i neden İkinci Yeni şiirinin tamamen uzağına koyalım ki. Ama Ahmed Arif'i bir yere koymakta da güçlük çekiyoruz aslında. Çünkü çok özerk, özgün bir ses olduğu için, tamamen İkinci Yeni'ye de dahil edemiyoruz onu. Ahmed Arif'ten daha iyi yazmak üzere hiç yola çıkmadım, öyle bir yarışa girmedim. Ahmed Arif'ten sonra şiir yazılmaz demekteydim '80'lerin başında. Fakat sonra düşündüm, daha iyi bir şiir değilse de, daha yeni bir şiir yazabilirim. Neden daha yeni bir şiir yazabilirim? Çünkü yeni bir sosyokültürel dönem başladı. O sosyokültürel dönemden, o siyasal kıvılcımlardan edindiklerimi şiirime taşırsam daha yeni bir şey çıkarabilirim diye düşündüm. Nitekim daha yeni bir şiir, daha kentli bir şiir yazdım. Ama aynı sosyal, coğrafi dokudan şiirimizi damıttığımız için, onunla kültürel ve ideolojik paydada akraba olduğumuz için okur beni buraya koydu.
Bu noktada son günlerin gündemindeki bir tartışma hakkında düşüncelerinizi sormak istiyorum: Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı antoloji hakkında kopan fırtınaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bir eleştirmenin, bir antoloji hazırlayanın her koşulda, bütünüyle nesnel olabileceğine inanmıyorum. Mehmet H. Doğan da 20 yüzyılın Türkçe şiirini derlerken, hem nesnel hem öznel kriterlerini elbette ortaya koyacaktı. Benim şiirimi kendine yakın bulmuyor ve seçkisine almıyor mu? "Bu sadece onun tercihidir" der geçerim. Almışsa da, noterden ihtar çekmek filan bana şov yapmak gibi geliyor. Bu emek, bu kadar sataşmayı, polemiği, ithamı haketmiyordu aslında. '70*'li ve '80'li yılların şairleri kendi eleştirmenlerini çıkaramadılar. Bu derlemeyi iyi yapabilecek en uygun insan da Mehmet H. Doğan'dan başkası değildi, diye düşünüyorum. Severiz, sevmeyiz, şiire otuz kırk yıl emek vermiştir. Ama adalet duygusunu, vicdanını yitirmiş bir toplumun adalet duygusunu yitirmiş bazı şairleri, bu emeği büyük bir hazla yerden yere vurdular. Bu konudaki polemikleri, restleri her zaman olduğu gibi uzaktan, burkularak izledim. Neyse ki Haydar Ergülen gibi bazı arkadaşlar daha sağduyulu davrandılar. Eklemeliyim ki, ne Mehmet H. Doğan beni bir şair, ne de ben onu bir eleştirmen olarak birbirimize yakın bulmayız; ama sanırım biraz daha kadirşinas olmaya ihtiyacımız var.
Bildiğim kadarıyla şiir dışında başka bir işle uğraşmıyorsunuz. "Şiirle geçiniyorum" diyorsunuz.
Gayet iyi geçiniyorum; okurla da iyi geçiniyorum. Ama edebiyat dünyasıyla iyi geçindiğim söylenemez. İktidardan kavgalardan uzağım. Hiçbir şiir seçici kurulunda yer almıyorum. Hiçbir dergiye, gazeteye bir şey göndermiyorum. Hiçbir gazetede yazmıyor, televizyonlara çıkmıyorum. Yani kendimi gözönünde tutacak, afişe edecek, kitaplarımın satmasını gerektirecek birtakım şeyler yapmak için özel bir çaba sarf etmiyorum. Sadece şiirimi yazıyorum, başka bir şey yapmıyorum. Ama yılda elli bin civarı kitabım tükeniyor.
Edebiyat tartışmalarından, kavgalarından uzak...
Edebiyatımızda kavgalar hep olur. Bu vesileyle ortaya çıkmak, birilerini sömürmek, birilerini ifşa etmek için. Bu tür tartışmaları hep dışarıdan izlerim. 20 yıldır şiir yazıyorum. Edebiyat dünyasının ithamları, tartışmalar, çelmeler, okurun ithamları, ne yapsanız yaranamıyorsunuz. İmzalara gidersiniz "ticaret" derler, gitmeseniz "ukala" olursunuz. Hapse giriyorum, tavır koyuyorum bu kez "şov yapıyorsun" diyorlar. Susuyorum "korkakça susuyorsun" diyorlar. Yazsam "çok yazıyor", biraz ara versem "tükendi, bitti" oluyor. Bir dönem 7-8 yıl ödüllere katıldım ve ikisi uluslararası 16 ödül aldım; bu kez "ödül avcısı" oldum 2000 yılından itibaren katılmama kararı aldım. Bunlar, sağlıksız bir toplumun sağlıksız bireyleri, bilinçleri yaralı insanlar. Bunlarla boğuşmak çok zor. Edebiyat dünyasındaki kimi insanların da bilinçleri yaralı. Kaprisleri var, zaafları var. Gidip onlarla didişmek, onların o zaaflarına, komplekslerine yanıt olmaya çalışmak filan, çok zor işler. Bu yüzden çok uzakta, dağ başını duman almış bir yerde, bir kent merkezine on kilometre uzakta yalnız yaşıyorum. İstanbul'a bir saat uzaklıktayım, ama ayda bir kez ya giderim ya gitmem. Artık bu ülkede bir şairin kendini aşması zaruretini bir kenara bırakın, kendini koruması da başlı başına bir sorun... Bitirirken, 1981'den beri hep beğeni ile izlediğim Hürriyet Gösteri'ye ve size içtenlikle teşekkür ediyorum...

zilan63 is offline