Giriş Tarihi: May 2006 |
Konum: Mardin |
|
Mesaj: 50
|
|
Üye No: 4184
|
|
Cinsiyeti : Bay
|
Rep Power: 4
| Rep Puanı : 101
| Rep Derecesi
  |
|
| |
|
MARDİN’DE DÖRT MEVSİM NASIL GEÇER? İLKBAHAR MEVSİMİ
Tabiatın canlandığı bu mevsimde, tabiatın bir parçası olan insanlarda da bir hareketlilik, sevinç ve telaş göze çarpar.
İlk etapta bu hareketlilik evlerde görülür; serili halılar kaldırılır, (buna Mardin’de Arapça’dan KAŞATAN denir.) bunun hemen ardından evde, tavandan tabana kadar büyük bir temizlik yapılır. Bu işe de SAKKİF denir.
Yurdumuzun her köşesinde yapılan Hıdrılellez şenlikleri Mardin’de de kutlanır ancak bunun yanında Mardin’e özgü olan HIS IT MERENİ (Meri’nin uyanışı, dolayısıyla tabiatın uyanışı) şenlikleri de yapılmaktadır. (kitabımın batıl inançlar bölümünde genişçe işlenmiştir.)
Bunların yanı sıra özellikle her hafta sonu kırlara gidilir piknik yapılır. Bu pikniklerde Mardin’e özgü yemekler pişirilir ve Mardin’in meşhur leblebisi kavun veya kabak çekirdekleri gibi çerezler de pikniği daha eğlenceli kılar.
MESİRE YERLERİNDEN BAZILARI
Bu mevsimin belli başlı mesire alanları arasında Kale, Artuklu şaheseri Firdevs Köşkü, Akkoyunlu döneminde Mardin’in ünlü valisi olan Kasım Padişahın kızları Ravza ve Fahriye adlarını taşıyan Bahçeleri, Vadi i Siğ, Bakırkırı, Gurs bahçeleri, Sultan Şeyhmus,(Şeyhan) Zınnar, (vadi Sefa Bağları) Kabala, yeşilli bahçeleri ilk akla gelen yerlerdir.
Bu mevsimde renklenen mesire yerlerinde; büyük bir canlılık, coşku, heyecan ve bir hareketlilik görülür. “iğne atsan yere düşmez.” Deyimi sanki buraları için söylenmiştir. Yemek pişirenler, yiyenler, içenler, sohbete dalanlar, çocukların şen şakrak cıvıltıları, müzik sesleri, kahkahalar..
İnsanların hepsi süslü hepsi renkli sanki doğaya nispet yaparcasına.
YAZ MEVSİMİ
Mardin’de, “FAKİRİN BABASI” olarak adlandırılan yaz mevsimi, çok sıcak geçer öyle ki sıcaklığın 70 dereceyi bulduğu anlar olur, ancak Mardin’deki bu sıcaklar dağ veya çöl sıcağı olduğu için kuru sıcaklardır ve dolayısıyla insanlara sağlık yönünden pek zarar vermez.
Bu aşırı sıcaklara dayanamayan başta akrep, yılan ve zararlı böcekler toprak üstüne çıkarlar. İşte bunlardan korunmak amacıyla damlara veya avlulara kurulan taht ve sedirlerde yatılır. Bu taht ve sedirlerin çevresi beyaz patiska veya Amerikan bezinden yapılan büyük perdelerle kuşatılır ki bu perdeye de Mardin’de ISTERE adı verilir.(Arapça: koruyan anlamındaki SETTAR sözcüğünden türemiştir.)
Serinlesinler diye yataklar, günbatımıyla birlikte dam veya avlulardaki taht veya sedirlere serilirdi.
Güneşin batmağa başladığı saatler ile sabahın erken saatlerinde dam veya avlulardaki bu bembeyaz ıstereli tahtlar ile bu tahtların da başucunda topraktan yapılma KIRREZ adı verilen testi veya daha geniş karınlısı olan CARRA ların başına geçirilen üzeri. Çeşit çeşit motiflerle süslü su tasları güzel bir görüntü arz eder.
TAVAN YELPAZESİ: (HEBUBEY)
Vantilatörün olmadığı yıllarda ev ve iş yerlerinde tavana asılı yelpazeler yapılırdı. Kare veya dikdörtgen biçiminde Kontrplak tabakası kesilir. Buna bezden bir kılıf geçirilir, tavana asılması için iki yanında kulplar yapılırdı. kulplarından tavana asılan bu yelpazenin tıpkı uçurtmalarda olduğu gibi yere sarkan bir ipi olurdu. Bu ip, birileri tarafından çekilip bırakıldıkça tavandaki yelpaze sallanır sallandıkça da etrafı serinletirdi.
İş yerlerindeki bu tavan yelpazeleri için özel olarak bir çırak çalıştırılırdı. Bu çırağın tek işi yelpazeyi salıncak sallar gibi sallamaktı. Bu tavan yelpazelerine Mardin’de Arapça’da “esici” anlamına gelen HEBÛBEY denirdi.
Kontrplağın icat edilmediği zamanlarda ise bunun yerine buğday başakları kullanılırmış. Buğday başaklarından aynı zamanda rengarenk el yelpazeleri de yapılırdı.
KUYU
Mardin’de hemen hemen her evin içinde bir kuyu bulunur, suyu tuzlu olmasına rağmen evin su ihtiyacı bu kuyudan temin edilir. Kuyudan su çekmek için çok sert lastikten yapılmış ve Mardin’de DELU adı verilen bir çeşit bakraç kullanılırdı.
Buzdolabının olmadığı günlerde bozulmaması için bu kuyulara sıcaktan bozulma ihtimali olan yiyecek maddeleri sarkıtılırdı.
MESLECE
Henüz buzdolabının olmadığı zamanlardaki buz ihtiyacına gelince; yüksek yerlere özellikle kaleye büyük çukurlar kazılırdı. Bu çukurlara MESLECE adı verilir. (kelime kökeni Arapça olup kar anlamına gelen SELC kelimesinden türemiştir.)
Biriken ve başka yerlerden taşınan kaya büyüklüğündeki kar topları, çukurlarda işçiler tarafından ayaklarla iyice bastırılırdı. Bundaki amaç çukurlardaki karın taşlaşması idi.
Taş kadar sert olan bu kar kayaları, samana gömülerek muhafaza edilirdi. Yazın testereyle kesilerek kilogram hesabıyla satılırdı.
Bu meslece işiyle uğraşanlar, genellikle bağ sahibi veya boş arazisi olan kişilerdi.
Mardin’de yaz mevsimi çok sevilir ve bu sevgi; “Yaz gelmiş, fakirin yüzü gülmüş.” ata sözüyle ifade edilir.
RENKLİ MARDİN SEMALARI
Yaz Mevsiminin çok uzun olan günleri, çalışanları oldukça yorar. Akşam üstü işten evine yorgun argın dönenler, yorgunluktan kendini damdaki veya avludaki tahtta serili bembeyaz sakızı andıran serin yataklara sırtüstü bırakırlardı. Böylelikle Mardin semalarını kaplayan rengarenk uçurtmalar seyredilerek yorgunluk atılırdı. (serinlesinler diye yataklar günbatımıyla birlikte dışarıda bulunan taht veya sedirlere erkence serilirdi.)
Aslında her yerde uçurtmalar olur yalnız Mardin’deki uçurtmalar çok yüksek damlardan veya kaleden uçurtulduğu için biraz daha farklıdır. Bir de Mardin’in yüksekliğini hesaba katarsanız ne denli yükseklerde uçurtulduğunu tahmin edersiniz.
Mardin’de her yılın Haziran ayında En Güzel Uçurtma Yarışması düzenlenmektedir.
AKŞAM ÜSTÜ SOHBETLERİ
Ve yine yaz mevsiminin akşam üstü serinliğinde, evlerin balkon niteliğindeki TÜRMELERİNDE veya YAZLIK adını alan, çevresi yarım adam boyundaki duvarla örülü damlarında özellikle bayanların sıra sıra dizildikleri ve akşam üstü sohbetleri yaptıkları görülür.
Türmede durmuş
Boynunu bükmüş
Nazı çekilmez ama
Fes başa düşmüş.
“FES BAŞA DÜŞMEK” Mardin’de bir deyimdir. Bu deyimin anlamına gelince; işin başa düşmesi, bu işten kurtuluş olmadığı, bu işin bir boyun borcu olduğu anlamlarına karşılık olarak kullanılır.”
Yan komşulardan bir müzik sesi yükselir hem de duygu yüklü olarak:
Alışmış yalnızlığa
Bürünmüş namazlığa
Dün akşamüstü gördüm
Çıkmış idin yazlığa.
Artık hava kararmakta, ilk olarak mutfak ışıklarının yandığı görülür.
Gökyüzü, aheste aheste ya da nazlanır gibi doğmakta olan Ayın parlak ışınlarıyla yıkanmış ve cilalanmış gibi parlamaya başlar.
Bak yine akşam oluyor
Kalbime hüzün çöküyor
Benim güneşim batarken
Alemin ayı doğuyor.
MARDİN’DE YAZ GECELERİ
Biraz sonra; çatal, kaşık, kapkacak sesleriyle mahalle insanlarının sesleri birbirine karışacak, oyun oynayan çocukların bağrışmaları, şen kahkahalar, bebek ağlaşmaları ve derken bu curcuna da, uyku saatinde yerini deriiin bir sessizliğe terk edecek.
Artık bir yandan lacivert gökyüzünü, inci taneleri gibi süsleyen parlak yıldızların, gülümseyerek anlattıkları tatlı bir masalın eşliğinde; diğer yandan sanki elenmişçesine tertemiz, buram buram sağlık dolu ve ferahlatıcı havanın, yorgun bedenleri okşayan o yumuşak serinliğinde, rahat uykular çekilecek…
Her şey gibi geçici olan bu güzel geceler de, ne yazık ki, yarınlarda doğuracakları derin özlemlere gebedirler.
YOKSULUN YAZI
Eylül ayının başlarında serinlemeye yüz tutan havalar, yine bu ayın sonlarına doğru birden bire ısınmaya başlar. Bu sıcaklık, Temmuz – Ağustos aylarının nerdeyse sıcaklıklarını aratmayacak derecede olur. İşte buna halk arasında “YOKSULUN YAZI” adı verilir.
Bunun anlam ve yorumu ise şöyledir: Eylül ayının sonlarına kadar maddi olanaksızlıktan veyahut herhangi bir nedenden dolayı kış hazırlığını yapamayan ailelere tanınan son fırsat veya verilmiş son bir şans, yani bir uyarı olarak algılanıyor.
SONBAHAR MEVSİMİ
Mardin’de havaların serinlemeğe başladığı bu mevsimde, uzun ve çetin geçecek bir kış mevsimine hazırlık amacıyla yapılan yoğun ve bir o kadar da yorucu çalışmaların başladığı mevsimdir.
Ekmeklik buğday temin edilir, patlıcan, biber kurutulur, kışlık soğanlar alınır, domatesler sıkılır, sıkılmış domates suyu damlara serilir, besili hayvanlar kesilerek pastırma veya kavurma olarak tenekelere basılır.
BULGUR AYIKLAMA
Önce bulgurlar elekten geçirilir, sıra bulgur ayıklama işine gelmiştir. Ayıklama işi, şehriye kesiminde olduğu gibi mahalle içerisinde imece usulü yapılırdı.
BULGUR KAYNATMA (SELEKAN)
Ayıklamadan sonra kazanlar kurulur ve bulgur kaynatılır bu işleme Mardin’de Arapça’da “suda haşlanmış” anlamına gelen SELEKAN, kaynatılmış bulgura da SELİKA adı verilir.
Kuruması için damlara serilir, sonra kepeğinin alınması için dövülür ve bir daha kurutulduktan sonra öğütülürdü.
GÜZ YAĞMURLARINA KARIŞAN GÖZ YAĞMURLARI
Kışlık bulgurunu sağlamak için; yaz boyunca çalışmış, didinmiş, üç beş kuruşu bir araya getirmiş, yine de parayı denkleştirememişti. Geri kalan borcunu daha sonra ödemek şartıyla buğdayını almıştı. . Gerçi borcu sevmez, bulamadığı zaman ekmeğini katıksız yiyecek kadar katı prensipliydi ama ne yapsın, şimdilik almazsa başka zaman alamazdı, çünkü bulguru almanın ve kaynatmanın da bir zamanı vardı. Bunu erteleyemezdi, hem çocukları çok küçüktü, kışın geçinebilmek için alınması gerekirdi. Bu yüzden "borç yapmama" prensibini bazen bozmak mecburiyetinde kalabiliyordu.
Buğdayını alıp evine geldi. Çocukları, seviniyorlar üstelik babalarıyla övünüyorlardı. Nasıl övünmesinler ki bu kadar buğdayı, ancak babalar alabilirdi. Kendilerine kalsa alamazlardı bu kadarını.
Bulgurları ayıklama işi, çilekeş ve cefakâr anneye kalmıştı. Gerçi bulgur ayıklama işi mahallede imece usulü yapılırdı ama hali vakti iyi olmayan aileler, bu usulün dışındaydı.
Her neyse, dertlerin yoldaşı bu çilekeş anne, evin bütün işleri arasında bir tek başına bunu da yapmıştı hem de hasta olmasına rağmen.
Bulguru kaynatma günü, evde büyük bir telaş vardı. Çocuklar, o gün erkenden uyanmıştı. Avluda yanan ateşin üzerine kurulmuş kara kazanları heyecanla ve sevinerek izliyorlardı. Hem de ateşin çıkardığı koyu dumana aldırış etmeden hem de kuşlar gibi şen ve şakrak bir şekilde cıvıldaşarak.. Saatlerce kara kazanların içindeki altın gibi sapsarı bulgurların kaynamasını keyifle izlediler. Zaman zaman kaynamakta olan bulgura, kokusunu sağa sola saçan buharına, kabarmasına ve kazandan taşacak diye, anne ve babalarının telaşlanmasına güldüler hep güldüler.
Kaynatma işi bitmiş sıra bulgurların serilmesine gelmişti. Anne ve baba, yine çocukların cıvıldaşmaları arasında, bulgurlarını avluda kurulu taht ve sedirlere serdiler. Biraz olsun rahatlamışlardı, üstelik de acıkmışlardı.
Anne, mutfağa girmiş, yine kendi marifetiyle bir şeyler hazırlamış ve tavuğun civcivlerini topladığı gibi kocasıyla çocuklarını sofranın etrafına toplamıştı. Daha bir iki lokma yemiş yememişlerdi ki birden sağanak bir yağmur başladı. Anne ve baba telaşlanarak sofradan kalkmış pencerenin önüne koşmuşlardı.
Yağmur, sanki görevini hemen bitirmesi gerekiyormuş gibi ve bir acelesi varmışçasına gitgide şiddetini artırıyordu. Şiddetini artırmakla da kalmıyor altın sarısı bulgurları da önüne katmış sürüklüyor, arklara dolduruyor ve götürüyordu. Aslında giden bulgurlar değil, bunu çaresizce ve ağlamaklı gözlerle izleyen zavallı baba ve çilekeş annenin kökünden kopup giden yürekleriydi.
Yağmur, biraz sonra hiçbir şey olmamış ve sanki görevini bitirmiş gibi kesildi. Fakat bu sefer zavallı baba ile çilekeş annenin göz yağmurları yağmaya başlamıştı. Hem de Güz yağmurundan daha süratli ve daha da yaman olarak.
Onlar, çocuklarının şaşkın bakışları arasında titreyerek, sarsılarak ağlarlarken Güneş yeniden doğmuş ve sanki alay edercesine, bu kara bahtlı, zavallı ve talihsiz aileye gülüyordu...
(OKUMA PARÇASI)
BULGUR KIRMA ZAMANI VE TAHHAN AMCA
Yazın o kavurucu sıcağı yerini serin havaya bıraktığı zaman yani sonbaharda, Mardin’in, çetin geçecek kışına yapılan hazırlıkların başında alınan bulgurun kırdırılarak; köftelik, pilavlık, çiğköftelik, içli veya kızartılmış köfteliklere göre hazırlanmasıydı.
Bunun için Mardin’de TAHHAN (Arapça: öğüten) adı verilen kişi, bir hafta öncesinden söz verdiği eve, sabahın ilk ışıklarıyla gelirdi.
Bulgur kırmak için özel olarak yapılmış, üzerinde ahşaptan yapılma hunisi olan ve benzinle çalışan motoru vardı. TAHHAN amca bu motoru sırtında taşırdı.
Evin kadınları da iş elbiselerini giymiş, kaplarını dizmiş, deyim yerinde ise tam tekmil hazır vaziyette beklerlerdi........
Çocuklar, tek silindirli bu motorun çıkardığı kendinden büyük gürültüsüyle uyanmış, mahmurluk ve şaşkınlık içinde TAHHAN amcalarını izlemeye başlarlardı.
Huniden iri şekilde dökülen bulgurlar, aşağıdan kırılmış olarak akmakta ve cinsine göre önceden hazır bekletilen kaplara ve buradan da IKVARA adı verilen zahire dolabına doldurulurdu.
Bu işlem öğleye doğru bitmiş ve hatta denenmek üzere bu bulgurdan ıhşeney adı verilen şehriyesiz pilav veya bello adı verilen mercimekli köfte yapılarak Tahhan Amcaya da bir öğle ziyafeti verilirdi.
Bu ziyafette meyve olarak genellikle son turfanda karpuz veya Mardin’e özgü MAZRUNA adı verilen sonbahar yağmurlarından çatlamış baldan tatlı üzüm bulundurulurdu..
BAĞ BOZUMU
Aynı zamanda bu mevsim, bağ bozumunun da yapıldığı mevsimdir. Bağ bozumu kendine has bir şenlik havasında geçer.
Üzerine yağmur yağdığı için çatlamış, baldan tatlı MAZRUNA adı verilen üzümler toplanır.
Toplanan üzümler; ezilir, sıkılır bu işleme Mardin’de MA’SARA denir.(Arapça: sıkma anlamına gelen ASARAN sözcüğünden türemiş.)
Bu işlemden sonra pestil, cevizli sucuk ve herkese dağıtılmak üzere kazanlarda HARİRE adı verilen bulamaç yapılır.
KIŞ MEVSİMİ
Eskiden Mardin’in kışları çok sertmiş. Kış boyunca aşmalı şekilde kırk defa kar yağarmış. Bu kar yağışları sayılarak kışın hangi aşamasında bulunulduğu tespit edilirmiş.
Her yağan kar, evleri biraz daha gömermiş. Bu yüzden evlerin kapı ve pencereleri balçıkla sıvanır, kış boyunca zorunluluk olmadıkça evden çıkılmaz, çıkanlar ise evler, kar altında olduğu için damdan dama yürürlermiş.
Evlerde ısınma aracı olarak kurulan kürsünün (1) çevresini saran ev sakinleri ve komşular, bir yandan yemiş ve çerezlerini (pestil, kuru üzüm, cevizli sucuk, kavun çekirdeği, leblebi, kabak çekirdeği vb.) atıştırırken diğer yandan onları başka başka alemlere taşıyan halk hikayelerini veya masalları dinlerlermiş.
Hele hele kürsünün yanında bulunan ve kendisi için özel olarak ahşaptan yapılmış küçücük masası üzerinde oturan gaz lambasının, ıpıl ıpıl büyüyen ve küçülen alevi ise, tıpkı masal heyecanıyla göğsü inip kalkan bir insanı andırırdı. Masalların yanı sıra bazı gecelerde Türk Sanat Musikisi ağırlıklı sazlı – sözlü fasıllar yapılırdı. (sıra geceleri)
KÜRSÜ
Isınma aracıdır. İçi kömür ateşiyle dolu çinko kap; bu kabın üstünde kare veya dikdörtgen şeklinde ahşaptan yapılmış kısa ayaklı, üstü açık bir masayı andıran sandalye konur, bunun da üzerine dört bir yanına sarkacak şekilde bir yorgan atılırdı.
Bütün aile fertleri bunun çevresinde toplanır. Artık ayaklar ateş kabının üzerinde yorgan ise göğüse kadar çekilmiş vaziyettedir.
Esrarlı havasından insanı alıp bambaşka alemlere taşıyan o güzelim masallar, açıkta kalan sırtı ısıtıvermiştir artık bu kürsünün çevresinde...
Sayın okurlarım, Mardin'deki bu ilginç ısınma aracının benzerini bir ara Japon Edebiyatında okumuştum. Bunun Japonca'daki adı KOTATSU olarak geçiyordu.
KAR KÜREME İŞİ
Kış Mevsiminde damdaki karları küreme işine CEREFEN, karı küremek için kullanılan tahtadan yapılmış T şeklindeki büyük küreğe de CERUFE denir.
Kar yağışının kesilmesiyle cerufesini omuzu üzerine alıp mahalleleri dolaşan kar küreyicilerine adım başı rastlamak mümkündür.
BABALIK DUYGUSU (OKUMA PARÇASI)
Üç gün üst üste yağan karın kesilmesinden hemen sonra, keskin bir rüzgar esmeye başlamıştı.
Damdaki karın acilen temizlenmesi gerekiyordu. Baba, damın kürenmesi için adam beklerken, evin büyük oğlu, babasının karşı çıkmasına aldırış etmeden eline geçirdiği küreyici ile dama çıkıp karları küremeye başlamıştı bile.
Ancak bu durum, babasının hoşuna gitmemişti. Çünkü oğlu hastalanır diye korkuyordu. Bu amaçla oğluna seslenerek damdan inmesini istediği halde, oğlu oralı bile olmamış ve işine devam etmişti. Babasının üç, beş belki de altıncı defa uyarması bile işe yaramamıştı. Bu durum, babasının sabrını taşırmış ve şiddetle öfkelenmesine neden olmuştu.
Baba, bu öfke içerisinde içeriye bir kurşun hızıyla dalmış ve beşiğinde mışıl mışıl uyuyan kundaktaki torununu alıp dışarıya çıkarmış, bebeği avludaki karın üzerine bırakıvermişti.
Aniden gördüğü bu manzara karşısında şaşkına dönen oğul:
“Baba ne yapıyorsun çıldırdın mı?” şeklinde haykırarak avluda birikmiş karların üzerine delicesine atlamış ve kendi bebeğini kaptığı gibi içeriye kaçırmıştı.
Babası da hemen arkasından içeriye girmiş ve hiddetle bağırarak:
“Behey anlayışsız oğlum! Aslında ben delirmedim. Yalnız şu var ki, sen kendi yavrun için nasıl telaşlandıysan! İşte ben de senin için aynen öyle telaşlanmıştım ama sen, benim babalık duygularımı anlamamıştın. Umarım şimdi daha iyi anlamışsındır.”
Oğul, büyük bir utangaçlıkla başını önüne eğerek babasından özür dilemişti.
|