Yalnız Mesajı Göster

Eski 02-04-2008, 12:32 PM   #1 (permalink)
Albatros
 
Giriş Tarihi: Jan 2006
Konum: faili meçhul
Mesaj: 7,987
Üye No: 10
Cinsiyeti : Bay
Rep Power: 192000
Rep Puanı : 9845045
Rep Derecesi
Albatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond reputeAlbatros has a reputation beyond repute
Varsayılan OSMANLI’LARDAN CUMHURiYET DÖNEMiNE KÜRTLER


Selçuklu imparatorluğu Moğol saldırıları sonucu göçsüzleşip zayıfladı ve kısa sürede dağıldı. Bugunkü Anadolu topraklarında onlarca beylik kuruldu. Söğütlü kasabasında Osman Gazi’nin Osmanlı Beyliği de bu beyliklerden bir tanesiydi. Başlangıçta bu beyliğin bir dünya imparatorluğu olacağını hiç kimse beklemiyordu. Osmanlı’lar ilk önce diğer küçük beylikleri harb meydanlarında tektek yenip topraklarını ele geçirdiler. Gün geçtikçe büyüdüler ve yünetim mekanizmalarını güçlendirdiler. Osmanlı’lar yönetimlerinin ilk yıllarında genelde otoriter bir İslam’dan uzak durdular. Ancak topraklarını genişlettikçe saray ve halk arasında uçurum da hep büyüdü. Kürtler, Safeviler ve Osmanlı’ların sınırlarının kesiştiği noktada yaşıyordular. Eyubbi’lerin hanedanlarının erimesinden sonra yünetim kademelerinde oldukça zayıfladılar. Bülgelerinde yarı bağımsız beylikler halinde yaşıyordular. Kilis’ten Soran’ a bölgede siyasi yaşam beylikler düzenindeydi. Safevilerin lideri Şah İsmail Hata´ı, Şiiliğin Kızılbaş kolunda aşırı mezhepçiydi. Koyu bir Kürt düşmanıydı ve mezhepler arası hoşgörü Şah İsmail’e çok uzak bir kelimeydi. Kendisi saygılarını sunmaya gelen Kürt aşiret reislerini Hay şehrinde tutuklatıp, yerlerine Kızılbaş valiler ataması, onun Kürt meselesine bakış açısını güsteriyordu. Şah İsmail Kürt coğrafyasına Fars valiler tayin edip, bölge insanına bakışında, gönümüzde bölgeye karakoldan başka hiç bir şey götüremeyen kafalar ile aynı düşünüyordu. Ona karşılık Osmanlı’lar bölge insanına daha insaflı ve adil gözüküyordular. Kürtler Bitlis hanı İdris Bey önderliğinde birleşip Çaldıran savaşında Osmanlı lehine Farslar’a tarihlerinin en ağır darbesini vurdular. Daha sonra Malatya’dan Şehrizor bölgesine kadar olan alan Kürt beylerinin yönetimine geçti. Beyler Türk idareciler tarafından atanıyorlardı. Osmanlı böylece bölgede feodal bir sistem kurma tezini gerçekleştirdi. Beylikler babadan oğula geçiyordu. Çaldıran savaşı sonrası Osmanlı Sultanı Yavuz, Kürtler’e beyliklerini bağımsız yaşatma teklifinde bulundu. Ancak Kürtler Safevi saldırılarına karşı Osmanlı güvenlik şemsiyesini çıkarlarına daha uygun buldular. Kürtler liderleri İdris Bey yönetiminde Osmanlı Yavuz’a cennetin 8 kapısını simgeleyen 8 anahtar yollayıp, ona ve ondan önceki yedi Osmanlı sultanına cennetlik unvanını verdiler. Farslar zayıfladı ve Kirmanşah hariç Kürdistan´in çok önemli bir toprağı yarı özerk Kürt beylikleri tarafından yönetildi. Bitlis hanı Şeref´al –din’in 1596 yılında kaleme aldığı Şerefname adlı eseri Kürt tarihinin bir kilometre taşıdır. Bu eser tarihidir ve dört bölüme ayrılmıştır. Bu eser bize o dönemin Kürt sosyal yaşam tarzını bilimsel olarak açıklamaktadır. İlk bölümde saltanat sürmüş Kürt aileleri incelenir. Bunlar beş sülaledir. Mervaniler, Hasanveyhiler, Daynavarlar, Lorlar Ve Eyyubiler. İkinci bölümde sıkke bastırmış ve kendi adına hutbe okutmuş aileler incelenir. Burada sözü geçen aileler ile üçüncü bölümde valiler, hanedanları aynı alanlara egemen olduklarında çoğrafi durumlarına göre sıralanmıştır. Bu sıralama Cizre -Dersim arası, Cizre- Kilis arası, Cizre- Hoyarası, Hakkari’nin güneyi ve İranlı Kürtler olarak beşe bölünmüştür. Dördüncü bölümde ise Bitlis emirlerinin ayrıntılı tarihi anlatılmıştır. Bu eserde en göze batan Kürt beylikleri arasındaki itaatsizlik, başka güçlere itaat, askeri sınıfın gücü ve feodal yaşamdır.
Kürtler coğrafyalarında sermayenin en az kısmından payalmaktadırlar. Genelde göçebe ve yarı göçebe olarak yaşamaktadırlar. Coğrafyalarında şehirli toplumu oluşturamamaktadırlar. Özellikle feodalizm Kürtlerin özgürleşmelerindeki en büyük engeldir. Ağalık, Paşalık, Beylik, Şeyhlik gibi uydurma kurumlarla dağlı ve fakir Kürtler arasında tefeci, kanemici ve sömürücü bir üst sınıf tabaka oluşmuştur. Kürtler coğrafyaların sermayeyi gayr-i Müslim azınlıklara kaptırmışlardır. Yine Kürt coğrafyasında şehirli topluma katılmamış ve her geçen sene daha çok eğitimden uzaklaşmışlardır. Beylikler atlı ve kılıçlı birlikleriyle sadece kendi şehirlerini düşünmüş ve bir milli bağımsızlık fikri Kürt beyinlerinde adınlanmamıştır. Işte böyle onlarca sene geçmiş ve Osmanlı eski göcünü kaybetmiş ve Farslar gözlerini yine Kürt coğrafyasına dikmişlerdir. Farslar sürekli Kürt coğrafyasına saldırınca, sürekli zayıflayan Osmanlı 1638´de Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla Zağros dağlarının gerisini İranlı’lara verdi. Fars- Osmanlı antlaşması Kürt milletini ikiye böldü. Artık Kürt beylikleri eskisi kadar özgür değillerdi. Sürekli toprak kaybediyorlardı ve geri çekildikçe merkezi otorite yönettiği topluma daha çok uzaklaşıyor ve atanan valiler arasından bazıları halka her türlü zulmü meşru görüyordu. Avrupa´da bir endüstri devrimi meydana gelmişti. Osmanlı üretime geçemiyor, okumaya gönderdiği gençler Türk milliyetçisi birer batıcı olup geri dönüyordular. Bu genç batıcılar her gün biraz daha Devlet-i Ali Osmani’yi hasta adama çeviriyordular. Kürt bölgesinde ahali artık Osmanlı hakkında eski iyimserliğini kaybetmişti.
Özellikle 19 yüzyıl Kürt-Türk ayrışımını başlatan yüzyıl oldu. Osmanlı siyaseti bölgede feodal bağları göçlendirmiş ve Yavuz Sultan Selim’in Beylik Protokolü yüzyıllar sonra yerel dinazorlar olarak vucut bulmuştu. İslamiyet öncesi cahilliye döneminden kalma aşiretsel düzen ve aşiretsel sosyal yapı kendini bölgede Çaldıran savaşından sonra her geçene en üst emir veren, beyler ise aldıkları emirleri uygulayanlardı. Aşiretleri reisleri yönetir ve her aşiret Osmanlıya bağlı olduğuna dair Osmanlı yazıcılarına imza verirdi. Aşiret reisliği çok önemli bir kurumdu ve reislik makamlığı yerel bir ilahlıktı. Aşiretlerin bir biri arasındaki ilişkiler güce dayanıyordu. İnsanlar öldürdükleri insan ve ganimet servetlerine göre erkekten sayılıyordu. Çoğu zaman ikisi de Müslüman olan, iki aşiret çok önemsiz nedenlerden harp ediyor ve burdaki talana ganimet diyorlardı. Güçlü aşiretler, küçük aşiretlerin topraklarını işgal etip, mallarına tecavüz etmekten gurur duyuyorlardı. Bazı aşiretler hiç bir başka aşirete kız bile vermiyordu. Bölgedeki bazı medreseler Osmanlı’ya bağlılık imzalarını veriyor, öylece talebeleri askerlik, kendileri vergiden muaf tutuluyorlardı. Yağmacılık zengin olmanın bir basamağı haline gelmişti. Osmanlı, İstanbul merkezli gerisinde binlerce cami, medrese, köprü, çeşme, hastane, han v.s. bıraktığı için de Yunus’un aşkı, Mevlana’nın hoş görüsünü barındıran medeni hayat tarzını kendi toprağı olan ve başkenti İstanbul’a fazla uzak olmayan Kürdistan eyaletine nedense getiremiyordu. Ancak Osmanlı, Osman Gazi ile başlayan güçlü adam rolünü Viyana Kuşatması’nın başarısızlığı ile kaybetmeye başlıyor ve artık Boğaz’ın hasta adamı oluyordu. Hasta adam hastalaştıkça sağlam organlarını da hastalaştırıyordu. Sürekli toprak kaybı içeride daha fazla vergi ve daha fazla asker alımına sebep oluyordu. İktisadi zayıflık, fakirlik ve sosyal yapıdaki uçurumları güçlendiriyordu. Aşiretler her geçen gün fakirleşiyor, beyler daha fazla vergi veriyorlardı. Bölgedeki saray memurları eski dürüstlükten uzaklaşıp, rüşvetçilik ve tefeciliği bölge insanına reva görüyorlardı. Her geçen zaman beyliklerin özgürlüğü biraz daha kısıtlanıyordu. Ve feodal sosyal yapı Osmanlı saray güçleri tarafından merkezi olarak devam etirilmeye çalışılıyordu. Bölgede toprak dağılımından, mülkiyet dağılımına müthiş bir sosyal adaletsizlik vardı. Bölgede toprak ağalığı canavarlaşmıştı. Şehlik İslam’ı vatandaşa öğreten bir İslam’i kurum olmaktan çıkıp bir saltanatın çarkı haline dönüşmüştü. Bölgede tam bir kokuşmuş düzen hakimdi ve bu çelişkiler düzeni içinde Kürt kimliği gelişiyordu. Kürt aristokrasisi yöneten hakim sistemin, bölgede kurduğu çelişkiler yumağı, aşiretçi feodal sistemin en modern yansımasıydı. Milli duygular ve ümmetçi duygular arasında çelişiyordu. Osmanlı düneminde direkt dört parçada bağımsız devlet kurma fikirli organize bir Kürt direnişi vuku bulmadı. Halbuki Kafkas, Balkan ve Arap halkları bunu kendi gelecekleri için defalarca denediler. Kürt toplumu ne tam olarak tüm eski cahili geneleklerini bırakıp medeni İslam dünya görüşüne iman ediyor, ne de onu reddedip tamamen eski cahil yaşamına iman ediyordu.
Osmanlı ise merkezi olarak kendi çikarları için özellikle gerileme dönemiyle beraber bir çok hak olan gerçeği yönetimi altındaki vatandaşlarına getirmiyordu. Osmanlı dönemindeki Kürt direnişlerinden en önemlileri Baban Ayaklanması, Bedirhan Ayaklanması, Şeh Ubeydullah Ayaklanması, Yezdan Şer Ayaklanması’dır.
Baban Ayaklanması ( Abdurrahman Paşa Ayaklanması)
Babanlar Osmanlı’lar döneminden önce, hatta Süleymaniye şehrinin kuruluşundan önce tarihte adı geçen eski ve asil bir ailedirler. Çaldıran savaşı sonrası Süleymaniye merkezli Kürt coğrafyasının güneyinin bir kısmı bu aile tarafından beylik olarak idare edildi. Ancak bu beylik tarihinin sosyolojik yapısı kaleme alınmadığından, bu beyliğin direnişinin arkasındaki sosyal gerçekler gün ışığına realist olarak çıkmamıştır. Bu direnişin önemli özelliği, içinde birleşik bir Kürt coğrafyası kurma hayallerini dönemin şartlarına göre bulundurmasıdır. Sultan Süleyman’dan itibaren saray kültürünü tanıyan ve dirsek teması bulunan Babanlar, yönetmek istiyorlardı. Baban emirliğinin kuvetli, etkin ve iyi bir ordusu vardı. Bu emirliğin şöhreti bölgedeki devletleri korkutuyordu. Emirlik, Fars-Osmanlı sınırları arasında bulunduğundan sınır emirliği olmanın avantajlarını iyi kullanıyordu. Farslar ve Osmanlı’lar arasında mekik dokuyup aralarındaki çelişkiyi kendi çıkarları için kulanıyorlardı. Babanlar iktisadi olarak fazla gelişememişlerdi ve şehir sermayeleri yoktu. Halkın ekonomik refahı düşüktü ve bu durum emirliğin gelişmesine engel oluyordu. Bu emirlik tüketim ve üretim olarak minimumu zorluyordu. Emirliğin başkenti Süleymaniye küçük ve sanayileşme çağındaki Frenk dünyasına kıyasla oldukça gelişmemiş bir köy şehirdi. Sermaye yoktu ve ekonomisi zayıftı. İki dev bölge gücü bunun farkındaydı ve emirliğin başına geçen bazı Beyler (Paşalar!) topraklarındaki iktisadi yaşamı canlandırmak isteseler de bunu başaramadılar. Özellikle Emir İbrahim Paşa ölünce yerine emirliğin başına başka bir aşiretten bir beyin atanması bu isyanın başlamasındaki en büyük neden olmuştur. Kendisine haksızlık yapıldığını döşünen Abdurrahman Paşa, Koysancak’ın Türk hakimini hançerle öldürerek ayaklanmayı başlatmıştır. Abdurrahman Paşa´nın en büyük özelliklerinden birisi kendine olan güveniydi. O hem Bağdat valisinin sultasından, hem de Fars tehdidinden kurtulup, diğer bölgelerdeki beylikleri kendi sancağına alıp, bir Baban Mekanizması kurmayı düşünüyor ve tüm Kürt coğrafyasına hakim olmak için siyaset yürütüyordu. Paşa bu idealine ulaşmak için her yolu deniyordu. Hem Osmanlı’ya muhalif Arap aşiretleriyle ilişkiye geçiyor, hem İstanbul’a yıllık vergiyi artıracağına dahil sözveriyor, hem de siyasi gerçeği için İran´la ilişki kuruyordu. Bölgede vuku bulan siyaset kelimenin tam anlamıyla ip canbazlığıydı. Abdurrahman Paşa diğer önde gelen aşiretlerin liderleriyle işbirliği yapıp Kürt coğrafyasının önemli bir kısmının kısa bir sürede ele geçirdi. Ancak merkezi sistem tarafından yönetilen halka sindirilen aşiretci ve o yapı paşanın direnişini başarısızlığa gütürdü. Aşiretlerin arasında düşmanlık tohumu vardı. Aşiretler arasından merkezi hükümet tarafından yüksek rütbe verilen zatlar, sistemin maşası olmaktan geri durmuyorlardı.
Abdurrahman Paşa, bir çok kez, kendi akrabalarının komuta etiği Osmanlı ordularına karşı savaştı. Babanlar Süleymaniye’de geride bıraktıkları dini ve tarihi bir çok eseri Kürt- İslam motifinin üzerinde renklerine aldılar.
Soran Ayaklanması. (Mir Muhammed Ayaklanması)
Bu ayaklanmada Baban ayaklanması gibi Kürt coğrafyasının güneyinde meydana geldi. Emir Muhammed, Osmanlı’ların zayıflığının farkındaydı ve bir ayaklanmayla Kürt coğrafyasını ele geçirmek istedi. hem Rus savaşları, hem de Mısır’da Mehmet Ali Paşa ile yapılan savaşlar Osmanlı Devleti’ni zayıflatmıştı. Revanduz merkezli olan bu ayaklanma kısa zamanda taraftar buldu ve gelişti. Revanduz zaten medeniyetin gelişkin olduğu bir yerdi. Mir Muhammed’in binlerce insanın bulunduğu eğitimli piyade ordusu kısa sürede Soran, Behdinan ve Musulu ele geçirdi. Emir Muhammed, Osmanlı’ya karşı tüm Kürt emirlerini yönetimi altında toplamak istiyordu. Botan beyleriyle İranlı Kürt beyleriyle işbirliği yapmak istedi ve temsilciler yolladı. Osmanlı’lar mirin faaliyetlerini durdurmak için Reşit Paşa komutasındaki kuvetlerini Musul ve Bağda’da günderdiler. Mir Muhammed’in sertliği, oteriter yapısı ve taht kavgasına karşı içinde biriken tepkisi onu her geçen gün güçlendiriyordu. Bir ara yalnız özel korumalarının sayısı 3 bine ulaştı. Onun otoritesi o kadar güçlüydü ki topraklarında hırsız kalmadı ve iç güvenlik ve emniyet sağlandı. Emirliği gelişti ve istikrar sağlandı. Komşu emirlikle zayıf durumdaydı. Bu durumun farkından olan Mir, bir çok bölgeyi ve emirliği ele geçirdi. M. Ali Paşa ile dostluk kurup, Osmanlı’lara karşı işbirliği geliştirmeye çalıştı.
Denetim bölgesi Zaxo, Kerkük ve Mardin arasında oldukça geniş bir bölgeydi. 1837 yılında emirliği bir anda yıkıldı ve bir Kürt devleti fikri yine yok oldu. Osmanlı, Mir’in başkenti Revanduz’u kuşattı. Mir, Osmanlı Paşa´sına savaşta teslim oldu. Bu isyanda Osmanlı’yla işbirliği yapan Molla Heti nam-ı değer. ``hain Molla`` verdiği fetvalar ile halk ile dindar Mir Muhammed´in arasını açtı. Molla sürekli olarak Müslümanlar kardeştir propagandası ile bağımsızlığın eşiğine gelmiş ve Mir Muhammed gibi kendine sallanan sultanlarını değil Allahın Resulu a.s. Rehber seçmiş bir lideri bulunan bu hareketi başarısızlığa ulaştırdı. Molla on kat aşırıya kaçtı ki, Osmanlı’ya karşı savaşanları kafir ilan eti.
Mir Muhammed’i altı ay İstanbul’da tutan Osmanlı kuvetleri, Trabzon’dan Revanduz’a dönüş yolunda komployla öldürdüler. Baban emirliğinde gelişen Kürt edebiyatı, Soran emirliği döneminde daha zayıf kaldı. Soran iktisadi nokta itibari ise Babanlar’dan daha başarılı oldular. Mir Muhammed, Selahaddin’den sonra çıkan en İslam vesikalı Kürt lideriydi.
BEDİRHAN BEY AYAKLANMASI (BOTAN AYAKLANMASI)
Bedirhan Bey yüzyıllarca Botan bölgesindeki Cezire emirliğini yöneten ailenin üyesiydi. Kürt coğrafyasının en güçlü ailelerinden birisine mensuptu. Cezire emirliğinin Birca Belek sarayı dillerde destanlaşmıştı. Yazılı Kürt tarihinin kilometre taşı olan Şerefname´de Cezire emirliğini yöneten Buhti aşireti Kürt coğrafyasının en cesur aşiretiydi. Bedirhan Bey babasının ölümünden sonra onun yerine geçti. Buhti aşireti üyelerinin çoğunlukta olduğu savaşcı bir emirlik ordusu kurdu. Hedef diğer ayaklanma önderleri gibi kendi emirliği merkezli bir Kürt devletiydi. Diğer aşiretler ile ilişkilerini geliştirdi. Özellikle Hakkari bölgesi ahalisinin tamamına yakını ona biat etti. Bedirhan Bey Van gölünden, Musul sınırına dek emirliğini derinleştirdi. Sine’den, Kars’a, Kürt coğrafyasının en uç noktasındaki emirlikleri ile birlik anlaşmaları gerçekleştirdi.
Bedirhan Bey toplumlarına getirdikleri ağır vergilerle yaşamı zindan eden Osmanlı ve Fars devletlerinin aksine daha adil ve mazlumdan yana bir yönetim tarzı uyguladı. Berdirhan Bey, Kürtlerin dışında diğer dini ve etnik azınlıklara karşı da oldukça adildi. Bölgeye gelen bir çok kafile hiç bir tehlike geçirmeden bölgeyi gezdiler. Emperyalistler bölgeye yolladıkları ön keşifçi misyonerleri aracılığıyla bölgedeki Hıristiyanlaştırma teşebbüsleriyle tepki topluyor olmasına rağmen Bedirhan Bey, emperyalizmi dışlayarak, azınlıklara hoş görülü davranıyordu.
Baban ve Soran emirliklerinin isyanlarının yenilgiye uğraması, Osmanlı’lara Botan Beyliği karşısında özgüven veriyordu. Bedirhan Bey ise adaleti ile her geçen gün daha çok gelişiyordu. Osmanlı 1844 yılında topal Osman Paşa komutasındaki kuvvetlerini Cezire Emirliği Kuvvetleri üzerine yolladı. Bu savaş 3 yıl sürdü. Emperyalizmin kölesi misyonerler bütün haklara sahip Hıristiyan azınlıkları kışkırtıp isyana teşvik etdiler. Süryaniler Bedirhan Bey’in vergisini reddedip ona karşı ayaklandılar. Emperyalist batı kendi provokasyonuyla başlayıp bir çok insanın kanının dökülduğu Süryani- Kürt çarpışmasının Kürtleri terörist, bütün hakları verilmesine rağmen batılıların oyununa gelen Süryanileri ise mazlum ilan ediyordu. Bağımsızlık savaşcısı Bedirhan Bey, Osmanlı’ları tuş ederken kendi ailesinden yezdan Şer’in ihaneti sonucu sırtından haince siyasi olarak vuruldu. Bedirhan bey, Osmanlı kuvvetlerine teslim oldu.
Bedirhan Bey döneminde, başkent olan Cezire´de her dine ait ibadethane mevcuttu. Vergiler eskisi gibi ağır değildi. Hutbeler onun için okunuyordu. Kendi adına para bastırıyordu. Medreseya sor, o tutuklandığında yine hüzün dolu geçmişine geri dönüyordu.

YEZDAN ŞER AYAKLANMASI
Tarih tekerrürden ibarettir derler ya, yakın akrabası Bedirhan Paşa’yı sırtından haince Osmanlı’ta satan Yezdan Şer, Osmanlı tarafından Hakkari hekimi olarak atandı. Ancak Yezdan Şer hayallerini Kürdistan Padişahlığı üzerine kurmuştu. O Buhti´lerin başına geçip kısa zamanda Bedirhan Bey’in yolundan liderliğe oynadı. O Bedirhan Bey’in yerine babasının aşiret reisi olması gerektiğini düşündüğünden, Bedirhan Bey ile ters düşmüştü.
1855 yılında 20 bin kişilik ordusuyla Bitlis’i fethedip, Osmanlı’nın Türk valisini görevden alıp, yerine Kürt bir vali atadı. Ardından Musul´u fethetti. Askeri kuvvetlerinin sayısı on binlerle dile getiriliyordu. Ardından Siirt´e yöneldi, Van´dan Diyarbekir´e çok önemli bölgeyi kontolü altına aldı.
Ancak Yezdan Şer yine zayıf olan kişiliğinin kurbanı oldu. Batılılar tarafından pempe vaatlerle beyni yıkandı. Emperyalistler onu İstanbul hükümetine sattılar. Ve İstanbul hükümeti onu tutukladı. Bu isyan da başarısız sona erdi. Artık bütün emirlikler lağvedilmişti. Kürt toplumu her bağımsızlık hareketinden başarısızlıkla ayrılıyor ve sürekli kaybediyordu.
Şeyh Ubeydullah Ayaklanması (Şemzinan Ayaklanması)
Artık sıra bu toplumun dini rehberlerine gelmişti. Şeyh Ubeydullah Mevlana Halid´den tefrikalı Nehri Talha’nın oğluydu ve dönemi itibariyle Kürtlerin en büyük dini lideriydi. Şeyh Ubeydullah, babasından kendisine miras kalan dini saygınlığı daha güçlendirdi ve kısa bir sürede büyük bir coğrafyaya nüfus etti. Şeyh Ubeydullah, hem doğu, hem güney, hem de kuzey Kürtleri arasında etkiliydi. Hem Osmanlı, hem Fars topraklarında (Şemzinan- Mergever) arasında yaşıyordu. Ruslar’la savaş halinde olan Osmanlı´lar Hakkari bölgesinde, Fars Hükümeti ise Mergever bölgesinde çok ağır vergiler topluyordu. Kürtler Fars bölgesinde vergilerini Şeyh´lerine ödeyeceklerini söyleyip yasayı reddettiler. Şeyh, İran devletiyle dolaylı yollardan verginin hafifletilmesi için görüştü ve talepleri reddedildi.
Şeyh, Osmanlı sarayına elçilerini yollayarak Kürtlerin üzerindeki zalimce baskının son bulmasını talep etti. Saray meşhur entrikalarıyla ikili oynayıp, onu Ruslar ve Farslar üzerine yem olarak atmak istiyordu. Şeyh çaresizlik içerisindeydi. Vergi almaya gelen Osmanlı ve Fars askerleri Şeyh’in taraftarları tarafından öldürülüyordu. Bölgenin önde gelen aşiret reisleri ve ruhani liderleri teker teker Şeyh’e biat ediyordu. Şeyh oğullarını ordusunun başına geçmek için eğitiyordu. Hedefi Musul merkezli bir Kürt devletiydi, Şeyh , köylülerin gözünde zalimlerin zulmüne karşı bir kurtarıcıydı. 1880’ in Ekim ayında Şeyh’in kuvvetleri İran Kürdistanı’nın büyük bir kısmını fethettiler. Şeyh’in kuvvetlerinin sayısı yüz bine yaklaşıyordu. Ancak zafere yaklaşan bu kuvetler en sonunda fakir köylülerden oluşuyordu ve askeri bir eğitimleri yoktu. Şeyh bir yandan Osmanlı öte yandan Fars kuşatması altındaydı. Rusların işbirliği tekliflerini reddediyordu .Şeyhin Babası Seyid Talha, Kafkas taraflarında oldukça fazla etkisi olan ve özellikle Çeçenler tarafından sevilen bir liderdi. Bir çok Çeçen onun vesilesiyle Şafii mezhebine geçmişti. Şeyh Rus askeri ve Çarlık emperyalizmini değil mazlum Kafkas halklarını ve Şeyh Şamil yoldaşlarını müttefik seçmişti. Şeyh uluslararası desteklerde mahrumdu. Zeki Osmanlı Sultanı Abdullhamid, Şeyh’i sarayına çağırdı ve Şeyh Osmanlı elitlerinin arasında siyasi olarak eritildi. Silahlı kuvetleri dağıldı. İstanbul’dan kaçan Şeyh hayatının son yılını Mekke’de geçirip fani dünyaya gözlerini yumdu. Artık son ayaklanmanın lideri de yoktu.
2. ABDULHAMİD’İN DAHİ SİYASETİ VE İTAATKAR YENİ KÜRT

İkinci Abdulhamid, medrese sayısının 173’e düştüğü ve ilimden uzaklaşılan bir dönemde Osmanlı sultanlık koltuğundaydı. Daha iktidarının 3. ayında Meşrutiyet ilan edilmişti.
Kendisine karşı içte oldukça güçlü bir batıcı kesim ve bağımsızlık yanlısı Balkan milletleri ile kanayan yara Ortadoğu vardı. Sultan ittifak yapacak yeni güçler keşif etmeye çalışıyordu. Ermeni, Yunan, Arap, Bulgar, Arnavut, Sırp v.s. bir çok millet Sultan için güvenilmezdi. Sultan, Kürtlerin samimiyet gördüklerinde en büyük müttefik olacaklarının farkındaydı. Sultan İstanbul’da aşiret mektepleri açarak, Kürt coğrafyasının en nüfuzlu ailelerinin çocuklarına merkezi kültürü enjekte ederek kazanmaya çalışıyordu. Bağlı olduğu din adamı Kürt´idi. Ayan Meclisi’nin Başkanı bir Kürt´idi Sadrıazamlarından bile biri Kürt´tü. Sultan Abdulhamid yönetim süresince Pan-İslamist bir siyaset izledi. Çin’den, Kuzey Afrika’ya İslamı yaymaya çalıştı. Ancak Jön Türk çetesi onu tahtan uzaklaştırıp kukla bir insanı tahta getirip, 2. Meşrutiyeti ilan etti.
ERMENİ MİLLİ HAREKETLERİ VE KÜRTLER’LE ÇARPIŞMASI
Ermeniler Kürt coğrafyasında yaşayan eski bir millettir. Yüzyıllarca Osmanlı’lardan en itaatkar millet nişanı aldılar. Şehirli toplumun omurgasını oluşturuyordular ve esnaf ve sanatkarların büyük kısmı Ermeni’ydi. Bu durum yüzyıllarca bölge insanlarını rahatsız etmedi. Ruslar özelikle Kırım yenilgisi sonrası Osmanlı toprakları içindeki Ortadoks Hırıstiyan azınlığın koruyuculuğu rolüne bürünüyordu. Bulgarlar’dan Sırplar’a tüm Ortadoks toplumların özgürlükleri Rus yardımıyla gelişiyordu.
CUMHURİYET DÖNEMİ’NDE KÜRTLER
Kürt coğrafyasının bütün şehirlerinde her gün yeni okullar açılıp, bölge Hıristiyanlaşmaya zorlanıyordu. Özelikle Rus işkalleri Kürtler’le- Ruslar’ı derinden düşmanlaştırmıştı. Bu durum Ortadoks Ermeniler ile Müslüman Kürtler’i de kutuplaştırıyordu Ermeniler, Batı Avrupa’ya okumaya gönderdikleri çocuklarını birer Ermeni milliyetçisi olarak yetiştiriyordular. Kürtler’le işbirliği yapan 2. Abdulhamid’e karşı Ermeniler ise onu tahtan indirmek için çabalayan Mithat Paşa kafalı Jön Türkler’le işbirliği yapıyorlardı. Jön Türk hükümet kabinelerinde bir çok Ermeni bulunuyordu. Bu işbirliği öyle bir noktaya vardı ki, Ermeniler çoğunluğu oluşturdukları her bölgede yerel özgürlüğe tabi tutuldular. Ancak Jön Türk-Ermeni flörtü 2’ci Meşrutiyet’le bitiyordu. Ermeniler artık özerklik değil, bağımsız bir Ermenistan istiyordular. Taşnak ve Asena Patenli burjuva ve milliyetçi bir ideolojiyi savunuyorlardı. Kürt coğrafyasının kuzeyinin tamamına yakınını kendi toprakları olarak görüyorlardı.
1. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında Ruslar ve Fransızlar ile askeri işbirliği yapıp yüzyıllarca kardeşce yaşadıkları Kürtler’e saldırdılar. Berlin Kongresi’yle yarı sömürgeleşip Dünya Bankası’na bağımlı hale gelen Osmanlı, Ermeniler’in iştahını kabartıyordu. Ermeniler bağımsız olabilirlerdi, buna kimse de bir şey demiyordu. Ancak Kürt coğrafyasının hemen hiç bir yerleşim bölgesinde çoğunluk değildiler ve tüm kuzey Kürt coğrafyasına göz dikiyordular. Yine Ermeni komitacılar Kürt köylülerine karşı çok insafsızca davranıyordular. 1894 yılında kurulan Hamidiye Alayları, Ermeni isyancıları püskürttü. Hamidiye Alayları, Sultan 2. Hamid’e bağlı atlı ve süngülü aşiret ordusuydu. Onlarca alay vardı. Bu alaylar Ermeni milli hareketinin Kürt karşıtı milliyetçi yönünden etkilenerek bir araya gelen Kürtler tarafından kurulmuştu. Osmanlı hükümeti isyan sonrası Ermeniler’i ülke dışına göçe zorladı ve binlerce Ermeni yollarda telef oldu. Kırıldı, katledildi, hayata veda etti. Dış güçler yıllarca bu topraklarda değişik milletlerle yaşayan Ermenileri’n sistematik göçünde en büyük suçluydular. Ama suçu Jön Türkler’e, Jön Türkler de canını ve ırzını koruyan zavalı Kürt köylülere attılar. Ve Ermeni -Kürt dostluğu, Ermeni -Kürt savaşına dönüştü. 1. Dünya Savaşı sonrası Kürt coğrafyası emperyalist ülkeler tarafından işgal edilmişti ve artık Osmanlı’nın eceli gelmişti. Işte bu sırada tarih sanesine Selanikli bir subay çıkıyordu. İsmi Mustafa Kemal idi.


Bu mesaj en son " 02-04-2008 " tarihinde saat 12:35 PM itibariyle Albatros tarafından düzenlenmiştir....
Albatros is offline