CİRO;
Alm. Indossament, Giro (n),Fr. Endossement, İng. Endorsement. Emre muharrer (yazılı) senetlerin devir usûlü. Ciro kelimesinin menşei, İtalyanca devir anlamına gelen
girare kelimesidir.
Ciro, senet, police, çek, konişmento (konşimento), makbuz senedi, ipotekli borç senedi gibi emre yazılı kıymetli evrakın, mülkiyet değiştirmesinde kullanılan usûldür. Ciroyu senet emrine düzenlenen kişi
lehdar yapar. Ciro eden kişiye
ciranta denir. Ciro edilen kişinin adı, ciro târihi, ödeme emri yazılarak yapılan ciroya
tam ciro, isim göstermeden yalnızca bir imzâ ile yapılabilen ciroya
beyaz ciro adı verilir.
Ciro; nakil, teminat ve hak sâhibini teşhis olmak üzere üç tür fonksiyon îfâ eder. Temlikî, tevkilî ve terhinî ciro olmak üzere çeşitleri vardır.
CİSİM;
Alm.
Körper, Gegenstand (m), Fr. Gorps, objet (m), İng. Body, material, thing, matter. Maddenin şekil almış parçası. Ağırlığı ve hacmi olan varlıklara madde, maddenin şekil almış parçalarına da cisim denir. Bu târife göre hava, su, taş, tahta maddedirler. Işık, elektrik akımı birer varlık iseler de, madde değildirler. Çivi, iğne birer cisimdir. Hepsi, aynı demir maddesinden yapılmışlardır. Duran bir cismi harekete getiren, harekette olan bir cismi durduran veya hareketini değiştiren sebebe kuvvet denir. Duran bir cisme kuvvet etki etmezse, hep durur, hareket edemez. Hareket eden bir cisme kuvvet etki etmezse hareketi değişmez ve hiç durmaz.
Maddelerin, cisimlerin ve maddelerde bulunan enerjilerin hepsine “âlem” ve “tabiat” denir. Âlemde her cisim hareket etmekte, değişmektedir. Demek ki her cisme, her an çeşitli kuvvetler tesir etmekte, değişiklik hâsıl olmaktadır. Suların akması, rüzgârın esmesi, kuşların uçması, çocukların büyümesi, yaprakların sallanması, kalbin işlemesi, dünyânın dönmesi, cisimlerde görülen değişikliklerden bâzılarıdır. Cisimlerde meydana gelen değişikliğe hâdise veya olay denir. İki türlü hâdise vardır:
1. Fizik hâdisesi: Cisimde meydana geldiği zaman, cismin özünü, yapısını değiştirmeyen hâdiselerdir. Kâğıdın yırtılması fizik hâdisesidir. Çünkü kâğıdın şekli değişti, fakat özü yine kâğıttır.
2. Kimyâ hâdisesi: Bir cisim üzerinde meydana geldiği vakit, cismin mâhiyetini, yapısını değiştiren hâdiselerdir. Kâğıdın yanması, kimyâ hâdisesidir. Çünkü kâğıdın yapısı bozuldu, kül oldu. Fizik hâdiselerini inceleyen ilme fizik ilmi (hikmet); kimyâ hâdiselerini inceleyen ilme, kimyâ ilmi (şimi) denir. Bir maddeden yapılmış cisimlere, “saf cisim” adı verilir. Saf cisimde, bir maddenin belirli özellikleri vardır. Bir saf cisimden başka bir madde çıkarılamazsa, bu maddeye “basit cisim, eleman” denir. Demir, bakır, kükürt, oksijen birer elemandır. Bugün 105 eleman (element) bilinmektedir. İki veya daha çok eleman birbirleriyle birleşerek, başka sıfatları taşıyan, yeni bir madde meydana getirebilir ki, bu maddeye “mürekkep veya bileşik cisim” denir. Su, ispirto, şeker, tuz bileşik cisimlerdir. Bileşik bir cisimden, başka başka basit cisimler çıkarılabilir. Başka maddelere ayrılabilen saf cisme “bileşik cisim”denir. Bugün yüzbinlerce bileşik cisim bilinmektedir. Elemanları insanlar yapamaz, arar bulur. Bu sebepten insanlar îcâd edemezler, sâdece keşfederler. Îcâd, yâni yoktan var etmek Allahü teâlâya mahsustur.
CİVAN PERÇEMİ (Achillea millefolium);
Alm. Schafgarbe (f), Fr. Tabouret (m), İng. Yarrow. Familyası: Bileşikgiller (Compositae),
Türkiye’de yetiştiği yerler: Orta ve Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz.
Haziran-eylül ayları arasında, beyaz veya pembemsi renkli çiçekler açan, yol kenarlarında, tarlalarda ve kurak topraklarda yetişen, 20-100 cm yüksekliğinde, kokulu, çok senelik ve otsu bir bitki. Gövde dik, basit, dalsız ve yumuşak tüylüdür. Yapraklar sapsız, parçalı ve koyu yeşil renklidir. Çiçekler küçük, küme hâlinde toplanmış olup, hepsi birarada yalancı bir şemsiye teşkil ederler.
Kullanıldığı yerler: Bitkinin kullanılan kısımları yapraklı ve çiçekli dallarıdır. Dallar, çiçekler henüz tamâmen açılmadan, toplanır ve gölgede kurutulur. Uçucu yağ, sâbit yağ ve acı bir glikozit ihtivâ eder. Kuvvet verici, uyarıcı, diüretik ve mîdevî olarak kullanılır. Yara iyi edici özelliği de vardır.
Memleketimizde 20 civârında civan perçemi türü vardır. Bunların çoğu halk arasında yukardaki gibi kullanılır.
CİZVİT (Cezvit);
Alm. Jesuit, Fr. Jésuite, İng. Jesuit. Loyalı İgnas (Ignacio de Loyola) isimli bir papazın öncülüğünde Katolik papazlar tarafından 1512’de kurulan Hıristiyan misyoner cemiyeti. Cezvit Ignas, cemiyetin teşkilâtlanmasına dâir bir taslak hazırladı. Papaya tasdik ettirdi. Cemiyetin kuruluşundan kısa bir müddet sonra en yakın arkadaşını misyonerlik çalışmaları yapması için doğuya gönderdi. Daha sonra her tarafa dağıldılar. 1556’da Avrupa, Asya ve Amerika’da cizvit sayısı 1000 idi. 1749’da bu miktar 22.589’a ulaştı.
Papaya bağlı olan cizvitler, Rönesans ve reform hareketlerinden sonra halkın papa ve Hıristiyan din adamlarına olan düşmanlığından etkilendiler ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Hattâ Fransa, Rusya ve Portekiz’in baskısıyle Papa Ondördüncü Clemens 1773’te cemiyetin kapatılmasını emretti. Daha sonra 1814’te Papa Yedinci Pius yeniden açılmasına izin verdi.
Cizvitler Hıristiyanlıkta birçok reformlar (yenilikler)yaptı. Zamânın şartlarına uydurabilmek için Hıristiyanlıktan bâzı şeyleri kaldırdılar. Kadınların cemiyete alınmamasını kabul ettiler. Avrupa’nın ileri gelen âileleri arasında günâh çıkartma vazîfesini üzerlerine aldılar. Bilhassa misyonerlik faaliyetlerine ehemmiyet verdiler.
Cizvitler başlangıcından îtibâren Hıristiyan topluluk tarafından kabul gördükleri gibi lânetlendikleri de olmuştur. Bununla berâber esnek tavırları dünyânın her tarafında diğer Hıristiyan topluluklarıyle birlikte çalışmalarını temin etmiştir. Bugün de faaliyetlerini sürdürmektedirler. Bilhassa Asya ve Afrika’da çalışan misyonerleri diğer Hıristiyan kuruluşlarınkinden daha fazladır.
Gerek cizvitler ve gerekse diğer Hıristiyan misyonerler asırlardan beri Hıristiyanlık propagandası yapmaktadırlar. Buna rağmen insanları Hıristiyan yapmakta muvaffak olamamışlardır. Çünkü Hıristiyanlık olarak son derece tutarsız şeyler anlatmaktadırlar.
Nitekim cizvit cemiyetinin kuruluşundan kısa bir süre sonra, Çin’in Kontan şehrine giden cizvit papazları, Hıristiyanlığı anlatmak için Çin sultanından (fağfurundan) izin istediler. Sultan neler konuşacaklarını sordu. Onlar da anlattılar. Sultan dinleyince; “Ben Çin’de böyle saçmalara inanacak bir kimse bulunacağını zannetmiyorum. Eminim ki bunları dinleyen vatandaşlarımız dünyâda böyle hurâfelere inanan kimselerin de bulunduğunu göreceklerdir. Ben size izin veriyorum. Gidip Çin’in istediğiniz yerinde bunları anlatabilirsiniz.” dedi. Asırlardan beri hummalı bir şekilde çalışmalarına devâm ettikleri hâlde, Çinlileri de Hıristiyan yapamadılar.
CİZYE;
Alm. Kopfsteuer (f), hist, Fr. Copitation, cote personnelle (f), İng. Poll tax. İslâm devleti idâresi ve himâyesinde yaşayan gayri müslim (Müslüman olmayan) vatandaşlardan şahıs başına alınan vergi. Lugat mânâsı “cezâ”, yâni “karşılık” demektir. Gayri müslimlerden ölümden kurtulma, canlarını, mallarını ve her türlü haklarını koruma karşılığında alınırdı. Bunlardan başka gayri müslimleri öldürmeyip cizye almakla, Müslümanlar arasında kalarak, İslâmın güzelliğini, hak din olduğunu görerek İslâm dînine girmeleri için onlara mühlet verilmiş, fırsat tanınmış olurdu. Bu bakımdan cizye aynı zamanda güzel bir İslâma dâvet metodudur.
Cizye harp veya sulh yoluyla alınırdı. Devlet harp yapılmasına karar verdikten sonra, muhâsara edilen (kuşatılan) şehir halkı, İslâm ordusu kumandanı tarafından önce İslâma dâvet olunur, kabûl ederlerse, Müslümanların kardeşi olurlar. Kabul etmezlerse, cizye denilen vergiyi verip, zımmî (gayri müslim vatandaş) olmaları istenirdi. Bu teklifi kabûl ederlerse, mükellef (akıllı ve bülûğa yâni ergenlik yaşına gelmiş olan) fakirlerinden her sene on iki dirhem gümüş alınırdı. Kolaylık olması için bu mikdâr aylara taksim edilir, her ayın sonunda bir dirhem gümüş tahsil edilirdi. Bu, yarım gram altın değerindedir. Orta hâllilerden iki dirhem, zenginlerinden ise dört dirhem alınırdı. Çalışmayandan, senenin yarısından fazla hasta olandan bir şey alınmazdı. Senede on bin dirhem gümüşten fazla geliri olana zengin, iki yüz dirhemden fazla kazanan orta hâlli sayılırdı. Çocuklardan, kadınlardan, çok ihtiyârlardan, yolculardan ve din adamlarından ve Müslüman olanlarından cizye alınmazdı.
İslâm devletlerinin hâkim olduğu topraklarda yaşayıp, adâletine sığınan ve cizye veren gayri müslimlerden şu şartlara uymaları istenirdi:
1) Kur’ân-ı kerîme dil uzatmamaları, 2) Resûlullah efendimizi yalanlamamaları, 3) İslâmiyeti kötülememeleri ve ona dil uzatmamaları, 4) Müslüman kadınlarla zinâ etmemeleri ve evlenme teşebbüsünde bulunmamaları, 5) Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışmamaları, onların mallarına, canlarına tecâvüz etmemeleri, 6) Düşmana yardım yapmamaları ve onların zenginleriyle dostluk kurmamaları.
Cizye akdinde (sözleşmesinde) bunlar şart koşulmasa da zımmîler bu şartlara uymak mecbûriyetindeydiler. Ayrıca şart koşulursa, uymadıkları takdirde antlaşmayı da bozmuş olurlardı.
Cizye veren gayri müslimler, ticâretlerinde, ibâdetlerinde serbest olurlar, mallarının, canlarının ve ırzlarının korunması devletin garantisi altına alınırdı. Cizye vermeyi kabul etmekle, İslâm devletinin vatandaşı olup, İslâmın adâleti altında Müslümanlar gibi huzur içinde yaşarlar, tam bir din ve vicdan hürriyetine sâhip olurlardı.
İslâm devletinde cizye, sosyal bir kurumdur. Cizye alınanlara yapılan hizmetler karşılığında bir çok gayri müslim, Müslüman olmakla şereflenmiştir. İslâmın adâleti ve güzel ahlâkı sâyesinde, milyonlarca insan seve seve Müslüman olmuştur. Nitekim hazret-i Ömer zamânında, Rum Kayseri Herakliyüs’ün büyük ordularını mağlub eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, zafer kazandığı her şehirde adamlarını dolaştırarak, Rumlara Halîfe Ömer’in emirlerini bildirdi. Humus şehrini alınca da; “Ey Rumlar, Allah’ın yardımı ile ve Halîfemiz Ömer’in emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticâretinizde, işinizde, ibâdetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslâmiyetin adâleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışarıdan gelen düşmana karşı Müslümanları koruduğumuz gibi sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere Müslümanlardan hayvan zekâtı ve öşür aldığımız gibi, sizden de senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almayı Allahü teâlâ emretmektedir.”dedi.
Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip beytülmâl emîni Habîb bin Müslim’e teslim ettiler. Herakliyüs’ün bütün memleketinden asker toplayarak, Antakya’ya hücûma hazırlandığını haber alınca, Humus şehrindeki askerin de Yermük’teki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde, şehirde memurları vâsıtasıyla îlân ederek;“Ey Hıristiyanlar! Size hizmet etmeyi, sizi korumayı söz vermiştim. Buna karşılık sizden cizye almıştım. Şimdi ise halîfeden aldığım emir üzerine Herakliyüs’le harb edecek kardeşlerime yardıma gidiyorum, size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için hepiniz beytülmâla gelip, cizyelerinizi geri alınız, isimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır.” dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, Müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve Müslüman oldu.
Peygamber efendimiz, Dört Halîfe, Abbâsîler, Selçuklular, Osmanlılar ve diğer İslâm devletlerinde bu emre uyularak, cizye toplanması aksamadan yerine getirilmişti. Osmanlılarda cizye, doğrudan beytülmâla (devlet hazînesine) toplanmamıştır. Toplama işi, timar ve zeâmet sâhiplerine bırakılmıştır.
Osmanlılarda 1856 târihinde Tanzimat ile cizye kalktı ve son zamanlarında, cizye yerine, askerlikten muâfiyet vergisi kondu. İkinci Meşrûtiyetten sonra, Hıristiyan ve Yahûdîler de askere alındıklarından, cizye uygulaması tamâmen kaldırıldı.
CLİNTON, Bill;
Amerika Birleşik Devletleri (ABD)nin kırk ikinci başkanı. Babası William Jefferson Blythe’dir. 19 Ağustos 1946’da Arkansas’ta doğdu. Babası, Bill’in doğumundan dört ay önce kazada öldü. Annesi, on dört yaşındayken Roger Clinton ile evlendi. Bill Clinton üvey babasının alkolik olması sebebiyle oldukça sıkıntılı bir çocukluk hayâtı yaşadı. 16 yaşındayken, annesini ve küçük kardeşini döven üvey babasını tehdit etti. Lisede okuduğu yıllarda saksafon çalma merakına tutuldu. Evlis Presley, Martin Luther King ve John F. Kennedy’e karşı hayranlık duydu. 1963 yılında Beyaz Sarayda Başkan Kennedy’le karşılaştı.
Burs alarak tahsil yapmak üzere İngiltere’ye Oxford’a giden Bill Clinton “kayırılmak” sûretiyle Vietnam Savaşına katılmadı. Vietnam Savaşı aleyhtarı gösterilere katıldı. Üniversitede okuduğu yıllarda esrar içtiğini îtiraf etti. 1973 yılında doğum yeri olan Arkansas’a döndü. 1975 yılında Hillary ile evlendi. İki yıl sonra Arkansas vâlisi seçildi. 1980 senesinde vâlilik seçimlerini kaybetti. Ancak 1983’te yeniden seçildi. ABD başkanlığına adaylığını koyan Bill Clinton, 4 Kasım 1992 seçimlerinde başkan seçildi.
Kennedy’den sonra ABD’nin en genç başkanı ünvânını alan Bill Clinton, seçim kampanyası sırasında Rum Lobisinin etkisinde kalarak Türkiye’ye karşı açık tavır koydu. Kıbrıs’taki Türk varlığını kabul etmediğini açıkladı. Clinton 20 Ocak 1993’te başkanlık vazifesine başladı.
COĞRAFÎ KEŞİFLER;
Alm. Entdeckungen (f.pl.), Fr. Explorations, decouvertes (f.pl.), İng. Explorations. Yer küresinin ilmî, ticârî veya askerî gâyelerle araştırılması. Keşifler, dünya kara ve denizlerin tanınması şeklinde 3000 senelik tahminî bir mâziye sâhiptir. Dünyânın derinliklerine, okyanus diplerine ve uzaya doğru yapılan incelemeler de bir yandan devam etmektedir.
Avrupa’da keşiflere Portekiz Prensi Henry’nin 1415 senesinde teşvikleriyle başlandı. Christopher Columbus gemilerle Amerika’yı, Vasco da Gama Hindistan’ı ve Ferdinand Magellan dünyâyı dönerek dolaşmak sûretiyle önemli keşiflerde bulunmuş oldular. Marco Polo ve Müslüman kâşif İbn-i Battûta’nın keşiflerle ilgili coğrafî kayıtları, haritaları çok mühimdir.
İbn-i Battûtâ, 1325-1354 seneleri arasında Asya kıtalarında çok uzun süren incelemeler yapmıştır. (Bkz. İbn-i Battûtâ)
Mîlâttan önce 600 senelerinde Mısır’dan başlayan bir seferle Afrika kıtası ile ilgili ilk keşif, Kızıldeniz’den geçilmek suretiyle güneydeki burun dönülüp, Cebelitârık Boğazından geçilerek, tekrar Mısır’a dönüldü. Bunu tarihçi Heredot kaydetmektedir. 1497 senesinde ise bu tür bir seyahate Vasco da Gama Lizbon’dan başlamış, önce Arjantin kıyılarına oradan Ümit Burnunu dolaşarak Müslümanların elinde bulunan Doğu Afrika kıyılarını geçtikten sonra Kalküta’ya kadar uzanmıştır. Bu seferi sırasında Vasco da Gama’ya Müslüman coğrafyacı ve denizci İbn-i Mâcit rehberlik etmiştir. 1499 senesinde tekrar Lizbon’a dönmüştür.
Christopher Columbus’un Hind Adalarına ulaşmak için yaptığı seyahatlerinde Bahama, Küba ve Amerika’nın güney kıyıları keşfedildi. Fakat Müslüman coğrafyacı İdrisî’nin (ölm. 1165), Atlantik haritasında Antilla Adalarını Pîrî Reis’in haritasında Amerika Kıtasını göstermesinden anlaşıldığına göre Müslümanlar Kolomb’dan önce bölgeden haberdar idiler. Daha sonra târihçi Fazlullah Ömerî (ölm. 1349), Batı Afrikalı Mense Kanka Mûsâ ve Sene, Gambiya kıyısından başlayan ikinci sefere başkanlık yapan İkinci Ebûbekr’in saltanatı zamanında Mali’den bölgeye keşif heyetleri gönderdiğini yazmaktadır. 1492 senesinde yapılan bu seferlerde Columbus daima Hind Adalarına gittiğini zannetmiş ve 1506 senesinde ölmüştür. Americus Vespucius 1501 senesinde Amerika kıtası kıyılarına sefer yaparak buranın yeni bir kıta olduğunu söyledi. Ferdinand Magellan Columbus’un keşfettiği adalara giderken fırtınaya yakalanmış ve Güney Amerika kıyılarından Pasifik Okyanusuna (Büyük Okyanus) ulaşarak burayı keşfetmiştir. Pasifik Okyanusunda sefere devam eden Magellan, nihayet Filipin Adalarına ulaşarak Colombus’un asıl bulmak istediği noktaya tesadüfen varmıştır. Magellan, Filipinlerde yapılan bir çatışmada öldüğünden kaptanı olduğu Victoria isimli gemi, 1522’de tekrar İspanya’ya dönmüştür. Bu seyâhat dünyâ etrafında yapılan ilk seyâhat olması bakımından da önemli bir yer tutmuştur. O devirde Hıristiyan âlemi dünyanın tepsi gibi düz olduğuna inanıyorlardı. Müslümanların dünyâ coğrafyası üzerine verdikleri bilgileri güzel değerlendiren ve bunları kendine mâl eden Vasco da Gama, Colombus ve Magellan gibi denizciler böylece meşhur oldular.
Colombus-Magellan döneminden sonra en mühim keşif seyâhatleri Kaptan James Cook tarafından 1768 ile 1779 seneleri arasında yapılmış; Güney Atlantik ve Güney Pasifik okyanuslarındaki adaları, Antarktika Kıtası dünyâ haritasındaki yerine konulmuştur.
Kuzey Kutbuna 1909 senesinde ilk ulaşan Amerikan Bahriye Subayı Robert E.Reary’dir. 1959’da Amerikan nükleer denizaltısı Skate, buzlar altında giderek kuzey kutbunda su üstüne çıktı. Güney kutbuna ise 1911 senesinde ilk ulaşan Amundsen’dir. Güney Kutbuna, köpeklerin çektiği kızak arabayla gidilmiştir.
COĞRAFYA;
Alm. Geographie (f), Fr. Geographie (f), İng. Geography. Yeryüzüne bağlı olayları her türlü teferruat ve çeşitleriyle inceleyen ilim dalı. Kelimenin aslı Yunancadır. Yunanca yer mânâsına gelen “geo” ve tasvir mânâsına gelen “grophein” kelimelerinin birleşmesiyle türetilmiş bir kelimedir. İslâm ilim dünyâsına 10. asır ortalarında, Osmanlılara ise 16. asırda girmiş bulunan bu kelime yerine eski İslâm kaynaklarında “Sûretül Arz” (Yeryüzü) “İlmul-Mesâlik ve’l Memâlik” (Yollar ve Ülkeler İlmi)“İlmul Berîd” (Posta İlmi)ve “İlmül Coğrafya” (Coğrafya İlmi) isimleri kullanılmıştır.
Bütün yerküre, coğrafyanın konularını teşkil eder. Bu sebepten coğrafyaya âit pekçok yardımcı ilimler vardır.Yardımcı ilimlerle kaynaşmış bir vaziyette olduğundan coğrafya ile bunlar arasında ayırt edici kesin çizgiler yoktur. Bu yardımcı ilimler, Jeofizik, Jeoloji, Petrografi, Pedoloji, Astronomi, Hidroloji, Meteoroloji, Botanik, Zooloji, Antropoloji, Etnoloji, Etnografya, Sosyoloji, Târih, İktisat, Jeopolitik, İstatistik, Jeodezi, Topografya ve Kartografya’dır. Coğrafya bu ilimler yardımıyla sorulara cevap verir, incelemeleri yapar ve gelişir. Coğrafî araştırma ve çalışmalarda, bu her biri çok geniş olan ilimler üç esâsa göre işlenir ve netîceler coğrafyalaştırılır. Coğrafyanın esasları olarak bilinen bu ilkeler dağılış ilkesi, ilgi ilkesi ve sebep ilkesidir. Gözlenen ve incelenen olaylar yeryüzünün bir yerine bağlanır ki, bu dağılış ilkesini meydana getirir. Bu dağılış ilkesi yeryüzündeki olayların belli bölgelere mahsus olmasından kaynaklanmıştır. Nüfus dağılışı gibi. Yeryüzünde meydana gelen birbirinden farklı olayların birbirleriyle olan münâsebetleri, bağlılıkları ve karşılıklı tesirleri ilgi (münâsebet) ilkesini meydana getirir. Hâdiselerin ve konuların yeryüzünün herhangi bir yerinde çeşitli şartlar altında o bölgeye bağlı bir uyum içerisindeki karşılıklı ilgi ve etkilerinden bu ilke ortaya çıkmıştır. Meselâ bir bölgede gür ormanların bulunması orada bol yağışın olduğunu gösterir. Coğrafyadaki olay ve konuların dağılışı sebepleri bunların birbirleriyle olan ilgilerinin açıklanması sebep ilkesini meydana getirmiştir. Meselâ bir bölgede toprağın bol, verimli ve sulanabilir olmasına rağmen, nüfûsun az olmasının sebeplerinin açıklanması bu ilke sâyesinde mümkündür.
Coğrafyada üç ilkeden başka incelemelerde metod ve ifâde de mühim bir yer tutar. Coğrafya bir deney ilmi değildir. Tamâmen inceleme ve araştırmaya dayalı bir ilimdir. İlkelerle tetkik edilecek olan konular yeryüzündeki olayların gözlenmesiyle elde edilir. Araştırma seyâhatlerindeki gözlemlerin önemi çok büyüktür. Bu sebeptendir ki, “Coğrafya bir gözlem ilmidir.” denir. Gözlemler netîcesinde elde edilen bilgiler önce tasvir yoluyla derlenir, sonra açıklanır. Tasvir, gözlenen olayları veya konuları çeşitli özellikleriyle söz, yazı çizgi ve harita şeklinde tanıtmaktır. Tasvir olmayan bir coğrafya düşünülemez. Coğrafyada gözlemlerle toplanan bilgiler ve olaylar belli bir bölgeye bağlanır. Yereltme denen bu işlemin yapılabilmesinde en büyük yardımcı haritalardır. Coğrafya tasvirlerinde (yereltme işleminde)ilk olarak yapılması gereken işler, gözlemi yapılan bölgenin topoğrafik özelliklerini bir harita üzerinde ifâde etmek, uygun adlandırma yapmak, seyahat sırasında gerekli şekil, profil, kesit, kroki çizmek, fotoğraf çekmektir. Keşfi biten bölgelerde ve bilhassa teknikte ilerlemiş memleketlerde ilmî araştırmalar yaygınlaşmıştır. Bu gibi yerlerde yörelerin topoğrafya ve jeoloji haritaları yapılmış, iklim olaylarını incelemek için meteoroloji istasyonları kurulmuş, nüfus ve coğrafyayı ilgilendiren diğer konularda (hayvan, bitki, vs.) sayımlar yapılmış ve yapılmakta, çeşitli istatistikler hazırlanmış ve devâm edilmektedir. Ayrıca etnoğrafya ile ilgili incelemeler de ilerletilmiştir.
Coğrafya incelemelerinin ifâdesinde yazı, harita ve resim en önemli araçlardır. Gözlemler en iyi harita ve resimle ifâde edilirken, çeşitli olaylar arasındaki alâka, ancak yazı ile mümkün olabilmektedir.
Coğrafyanın bölümleri: Coğrafya öncelikle Genel Coğrafya ve Ülkeler Coğrafyası şeklinde iki ana bölüme ayrılır.
1. Genel Coğrafya: Çok çeşitli olan coğrafya olaylarından ve konularından her biri ayrı ayrı yerlerde veya belli bir bölgede araştırılır. Bu olayların meydana gelişleri, nasıl oldukları ve yayılma şekilleri genel coğrafya çerçevesinde incelenir. Meselâ dünyâ nüfûsu, Türkiye’deki dağlar genel coğrafya konularıdır. Genel coğrafyada çeşitli kategorilerde toplanan coğrafya olayları ve konuları (dağlar, ovalar, çöller, göller, denizler, akarsular, şehirler vb.)ayrı ayrı incelenir. Bunların dağılışlarına âit özellikler ifâde edilir. Bu sâyede çeşitli coğrafya olaylarının sebep, meydana geliş şekilleri ve dağılışları tesbit edilir. Bu coğrafya kolunda gözlem ve kıyastan doğan araştırma yolları önemli olup, olayların ve konuların sınıflandırılması, bunların kurallara bağlanması temeldir. Olaylar ve konular canlı ve cansız olmalarına göre ayrı olarak incelenir. Genel Coğrafya; Fizikî Coğrafya, Biyocoğrafya, Beşerî Coğrafya ve Ekonomik Coğrafya olmak üzere kendi arasında dört bölüme ayrılır.
a) Fizikî Coğrafya: Cansız yeryüzü (yüzey şekilleri, hava, su vb.)bu bölümde incelenir. Jeomorfoloji, Klimatoloji, Sular Bilgisi ve Denizler Bilgisi Fizikî Coğrafyaya âittir. Fizikî Coğrafyanın bilgilerinden türeyip gelişen bir coğrafya dalı da Matematik Coğrafyadır. Bu coğrafya dalı, dünyânın ölçülerini ve çeşitli noktaların kesin olarak (çok az hatâ ile)yerlerini tâyin etmeye çalışır. Coğrafyacılar yeryüzünü haritalarda “paralel” ve “meridyen” denilen çizgilerle bölmüşlerdir. Paraleller ekvatordan olan uzaklıkları, kutuplar arasında çizilen meridyenler ise doğu batı doğrultusundaki uzaklıkları gösterir.
b) Biyocoğrafya: Canlıların, bitkiler ve hayvanların mevcut yeryüzü olaylarıyla ilgileri ve birbirlerine olan etkileri, hayvanlar ve bitkilerin dağılışları, bu dağılışın sebepleri, meydana getirdikleri topluluk çeşitleri, bunun sebepleri araştırılır ve incelenir.
c) Beşerî Coğrafya: İnsanları inceleyen bu dalda, insanların yerleşme bölgeleri, bu bölgelerin özellikleri, soyları, lisanları, inanışları, yerleşme biçimleri, çeşitli ülkeler ve milletlerin kültürleri incelenir.
d) Ekonomik Coğrafya: İktisâdî olayların yeryüzündeki bir ülkede, bir bölgede dağılışı ve bunun diğer coğrafya olayları ile ilgisini ortaya koyan ve sebeplerini araştıran coğrafya dalıdır.
2) Ülkeler Coğrafyası: Özel Coğrafya da denir. Yeryüzünde kara parçaları (kıtalar), ülkeler, denizler, bölgeler, yöreler gibi çeşitli yerlerin coğrafya şartlarıyla belirlenmiş özelliklerini inceleyen coğrafyanın ikinci ana dalıdır. Yeryüzünde bir bölümdeki çeşitli olayların birbiriyle karşılıklı tesirleri, bulunduğu yerle ilgisi incelenir. Bu coğrafya dalında yapılacak araştırmalarda önce o yerin yüzey şekilleri (dağ, ova, yayla vs.)belirtilir. O bölgedeki başka olay ve konular (iklim, bitki örtüsü, hayvanlar, insan toplulukları gibi) ilâve edilir.
Ülkeler Coğrafyası da kendi arasında Karalar Coğrafyası, Ülkeler (Devletler) Coğrafyası, Bölge Coğrafya Monografları olarak bölümlere ayrılır.
Coğrafyanın târihi: Çok eski çağlarda coğrafya düşüncesi olduğu, yapılan araştırmalar netîcesinde anlaşılmaktadır. Polenezyalıların yapmış oldukları “çubuk haritaları” bu fikri kuvvetlendirmektedir. Eski çağlarda coğrafya ile uğraşanlar bu işe bilinen veya tasarlanan yerleri çizmekle başlamışlardır. İfâdeler resim ve ilkel haritalar şeklinde olmuştur. Taşan nehirlerin kenarlarındaki tarlaların sınırlarının tesbiti bu işe yardımcı olan en önemli faktördür. Mezopotamya’da yaşamış eski kavimlerde coğrafya, mitoloji ve teolojiye dayanmıştır. Bu çağlarda hak dinlere inanmayanlar, dünyâyı düz alanlar kabul ediyorlardı. Mezopotamyalılar dört köşesinde birer ülke olan dörtgen bir dünyâ olduğunu kabul etmişlerdir. Bu çağdaki coğrafya bilgisi gemicilerden, tüccarlardan, savaş seferlerinden ve diğer haber alma kaynaklarından toplanmıştır. Eski Çağ coğrafyası matematik ve târihî doğrultuda gelişmiştir. Bâzı astronomların yapmış oldukları ölçmeler, dünyâyı çeşitli kuşaklara ayırma işlemleri, Matematik Coğrafyanın gelişmesine sebeb olmuştur.
Ortaçağın başında Haçlı seferlerinin sonlarına kadar batı Hıristiyan dünyâsında coğrafya ilmi eski çağ bilgilerinin değişik bir şekil ile kabulünden ileri gitmemiştir. Dünyâyı düz bir şekilde, ortasında Kudüs’ün bulunduğu tepsi gibi düşünen batı âlemi, Hıristiyan taassubu içinde boğulmuş bir durumda kalmıştır. İslâmiyetin insanlara gönderilmesi ve dünyâda kısa bir süre içinde Batı Asya, Kuzey Afrika, İspanya, Sicilya, Hind, Çin, Orta Asya, Doğu Afrika, Malezya Adalarına kadar yayılması, İslâmiyetin ilme verdiği ehemmiyet sâyesinde diğer ilimlerde olduğu gibi coğrafyada da müslümanların ilerlemesini temin etmiştir. Müslümanların kurdukları coğrafya bilimine daha sonra, yapılan ilâveler sâdece onların kurdukları coğrafya bilgileri ve temelleri üzerine yapılan araştırmalardır. İlimlerin temellerinde ve esaslarında bir değişiklik yapılmamıştır. Yedinci ve dokuzuncu asırlarda Müslümanlar ticâret yollarında hem karadan hem denizden Çin’e ulaşmış, muson rüzgârlarının düzenli esişlerini keşfederek Güney Asya ile Doğu Afrika arasında işlek deniz yolları tesis etmişlerdir. İslâm coğrafyacı ve seyyahları, dünyânın pekçok yerini dolaşmışlar, bu ilim adamları Müslüman hükümdârlar tarafından ilmî araştırmaların devâmı için teşvik edilmişlerdir. Müslüman coğrafyacılar yeryüzünün meskûn alanlarını (bayındır yerlerini) enlemlere göre belirtmişlerdir. Güneş ışıklarının dikliğine ve uzun gün süresine göre batı-doğu doğrultusunda yedi iklim bölgesine, bunların her birini tekrar boylamlarla on bölüme ayırmışlardır.
Dokuzuncu asır coğrafya âlimlerinden Belhî (847-934)nin
Suverü’l-Ekâlim (İklim Tipleri)adlı İslâm ülkeleri atlası başlıca eserlerindendir. İslâm dünyâsının coğrafya doğrultusunu geliştiren âlimlerden İbn-i Havkal ve İstahrî’nin yazdıkları
Kitâb-ül Mesâlik ve’l Memâlik (Yollar ve Memleketler)adlı eserleri çok meşhurdur. Onuncu asırda yetişmiş seyyahlardan El-Mes’ûdî ve İbn-i Fadlan ile daha sonraki asırlarda yetişen seyyah ve coğrafya âlimlerinden İdrîsî, Ebü’l-Fida ve İbn-i Battûta iklimler ve ülkelerle ilgili çok çeşitli coğrafya eserleri vermişlerdir. Bunlardan Tancalı İbn-i Battûta (1303-1368) İslâm dünyâsını, bütün Asya’yı Anadolu’dan Malay Takımadalarına kadar gezmiştir.
Seyâhatnâme’si meşhurdur.
Mu’cem adıyla hazırlanmış olan lügat (sözlük)şeklindeki, çöl ve bozkırlardaki kuyu ve su kaynağı, vaha, otlak, çayır gibi coğrafî yerleri belirten ve bu sâyede buralarda yaşayan insanlara faydalı olmak üzere hazırlanmış eserler coğrafyanın önemli eserlerindendir. Bu eserlerin en eskisi İslâmiyetin ilk zamanlarında Bekrî tarafından hazırlanmış olanıdır. Bu husustaki bir başka eser ise Yâkut’un
Mu’cem-ül-Büldân (13. asır) adlı eseridir.
Namaz için kıbleye (Kâbe’ye) doğru dönmek, namaz vakitleri ve mübârek günlerin kamerî aya göre olması Müslümanların astronomide ilerlemelerini temin etmiştir. Bir derecelik yay ölçüsüyle girişilen yer ölçmelerinde büyük gelişmeler olmuş, coğrafî koordinatları düzeltilerek yeni astronomi cetvelleri hazırlanmıştır. Bu yolda çalışan âlimler arasında Harezmî (9. asır), Ferganalı Ahmed ibni Kesir (9. asır), Belhî (10. asır), Ebû Reyhan el-Bîrûnî (11.asır),Nasîrüddîn Tûsî (13. asır) ve Uluğ Bey (15. asır) en başta gelenleridir. Târihî coğrafya üzerinde çalışanlar daha ziyâde memleketleri ve oralarda yaşayan insanları, yolları anlatmışlardır. Bunların başında
Nâsır-ı Hüsrev Seyâhatnâmesi, Belâzûrî’nin
Fütûh-ül-Buldân’ı ve Makrizî’nin
Hıtat’ı gelir.
Ortaçağın sonlarında Batıda coğrafya yeni yeni canlanmaya başlamıştır. Buna sebeb olan hâdiseler Batı-Hıristiyan âleminin İspanya ve Sicilya’daki Endülüs Müslümanlarıyle temasları, Haçlı seferleri sırasında Doğu İslâm dünyâsını tanıma ve Müslümanların yardımlarıyle ilmî, medenî gelişmeleri görmeleri ve bunlardan istifâde etmeleridir. On üçüncü asır sonlarında Çin’e açılan kervan yoluyla doğuya gelen Venedikli tüccar ve seyyahlar, buradan aldıkları bilgileri Batıya aktarmışlardır. Bunlardan en meşhurları Marco Polo’dur. Bunların yanısıra Müslümanların yazmış oldukları coğrafya eserlerinin Batı dillerine tercüme edilmesi Hıristiyan dünyâsında coğrafya ilminin gelişmesine vesîle olmuştur.
Yeniçağda coğrafyanın en büyük eseri meşhur denizci ve âlim Pîrî Reisin yazdığı
Kitab-ı Bahriye adlı kitaptır. Yeniçağın ortaçağla olan kö
prüsü (geçiş dönemi) olan eser olarak nitelendirilmektedir. Seyyahlık ve bu sâyede yeni yeni ülkelerin bulunması bu çağın coğrafya ilmindeki gelişmenin genel görünüşünü meydana getirir. Haritacılıkta ilerlemeler, coğrafyanın yardımcısı olan ilimlerdeki gelişmeler dikkat çekicidir. Dünyâ haritalarının yanısıra özel haritalar ve bu haritalarda projeksiyon usûllerinin kullanılması, kıyılar, dağlar, göller, akarsular ve diğer yüzey şekillerinin gösterilmesi, nisbeten daha incelik ve doğruluk kazanmıştır.
Coğrafyaya olan ilgi arttıkça ülkeleri tanıtan Kozmografya ismi verilen seyahat tasvirlerini ihtivâ eden eserler yazılmıştır. Bunlardan en meşhûru Kâtip Çelebi’nin
Cihannümâ’sıdır.
İstatistiğin coğrafyaya girmesi ilk olarak 16. asırda Venedik’te nüfus istatistiğiyle olmuştur. Fizikî coğrafya alanında da iklim değişikliklerinden hareketle pekçok ilerlemelerin olduğu yeniçağda N.Kopernik (N.Copernicus) o zamâna kadar kabul edilen yer merkezli âlem yerine Endülüs âlimlerinden Batrûcî’nin eserlerinden alarak güneş merkezli âlem sistemi fikrini ileri sürmüştür (Bkz. Batrûcî). İklim değişikliklerinin yanında alize rüzgârlarının keşfedilmesi ve 17. asırda barometrenin yükseklik ölçmelerinde kullanılmasıyla haritalarda yükselti eğrilerinin gösterilmesi Fizîkî Coğrafyada meydana gelen ilerlemeler olmuştur. 1634’te ilk olarak başlangıç meridyeni için heyet çalışmaları yapılmış ve başlangıç meridyeni olarak o zaman Paris Rasathânesinin 20° batısından geçtiği kabul edilen Kanarya Adalarının Ferro meridyeni kabul edilmiştir. Bu çağda Matematik Coğrafyadaki en önemli gelişme “nirengi” (triangulatiron) usûlünün kullanılmaya başlaması olmuştur. Meteorolojideki ilerlemeler Klimatoloji, bitkiler ve hayvanlar âlemindeki çalışmalar da Botanik ve Zooloji ilminin gelişmesini temin etmiştir. Beşerî iktisâdî coğrafyanın yeni kurulduğu bu çağda Kartoğrafya üzerinde yeni ilerlemeler olmuştur.
Yeniçağda Fizikî Coğrafya üzerine B.Varenius’un yazdığı
Geographia Generalis adlı eserde (1650) yerküre üzerindeki olaylar, sular, atmosfer incelenmiş, ışın ile ısının dağılışı kuşaklar biçiminde belirtilmiştir. Târihî Coğrafya üzerine Philipp Clüwer’in yazdığı
İntroducto Universam Geographiam tam Veterem tam Novar adlı eser vardır. Meteorolojideki gelişmelerden istifâde eden A. Von Hum Boldt 1817’de ilk olarak izoterm haritası çizmiştir. Bu Klimatolojinin temeli olarak kabul edilmektedir. 1776 senelerinde A. Simith’in iktisat ilmini kurması bunun coğrafyaya girmesini temin etmiştir.
Günümüz coğrafyasına gelirken Beşerî Coğrafya oldukça ilerleme kaydetmiştir. On sekizinci asır sonları ile 19. asır ortalarına kadar temel olarak iki fikir olması bu husustaki araştırmaların yoğunluk kazanmasına vesîle olmuştur. A.Kirchhoff’un
Memleketler Coğrafyası Dersleri Fr. Van Richtofen’in
China adlı eseri ve Fr. Ratzel’in meşhur
Anthrappageographie (Beşerî Coğrafya) adlı eserleri Beşerî Coğrafyanın gelişmesine büyük faydalar sağlamıştır. On dokuzuncu asrın sonlarında coğrafyadaki farklı fikirler ortadan kalkmıştır. Günümüzde bütün coğrafya olayları birbirlerine bağlı ve karşılıklı ilişkili olmalarına göre, tabiat ilminin temeline dayalı olarak araştırılır, sebepleri aranır ve îzâh edilir. Son zamanlarda yazılmış her biri çok büyük ciltler hâlindeki ülkeler coğrafyası eserleri vardır. Bunlardan Fransızca
Geographie Universelle serisi, Almanca
Handbuch der Geographischen Wissenschaft serisi ve İngilizce
The Regions of the World ile
International Geography adlı eserler en önemlileridir.
Osmanlılar devrinde coğrafya: Coğrafya, Osmanlılarda, Matematik Coğrafya olarak başlamış ve bir müddet bu yönde ilerlemiştir. Rükneddîn Ahmed, Kazvînî’nin (ölm. 1383) Acaibü’l-Mahlûkât ve Garâibü’l-Mevcûdat adlı kozmografya ve coğrafya eserini tercüme ederek Çelebi Sultan Mehmed’e sunmuştur. Yazıcızâde Ahmed Bîcan Acâibü’l-Mahlûkât ve Dürr-i Meknûn adlı kozmografya eseri vermiştir. Semerkant rasathânesi müdürü olan Bursalı Kâdızâde Rûmî’nin (1337-1412) talebesi olan Fethullah Şirvânî, Sultan İkinci Murad zamânında Semerkant’tan Kastamonu’ya gelerek Fâtih Sultan Mehmed Hanın hükümdarlığının ilk senelerine kadar burada yaşamıştır. Ali Kuşçu (ölm. 1474) ve torunu Mîrim Çelebi (ölm. 1525) ilk Osmanlı coğrafyacıları olup çeşitli eserler vermişlerdir.
Üç kıtaya hükmeden bir cihan devleti hâline gelen Osmanlılar Deniz Coğrafyasında dünyânın en ileri memleketiydi. Büyük coğrafya âlimlerinden Piri Reis (1470-1554) Akdeniz’in limanları, akıntıları ve başka olaylar hakkında bilgi veren, Osmanlı denizcilerinin geleneklerini ve kendi bilgilerini katarak Kitab-ı Bahriye adlı eseri yazmıştır. Piri Reis’in çizmiş olduğu, bugün bile ilim adamlarını hayretten hayrete düşürmekte olan harita Amerika kıtasının doğruya yakın şekli verilmektedir. Haritacılık bu zamanda çok gelişmiştir. Hind Okyanusuna gidip buradan kara yoluyla Gücerat, Sind, Horasan, Irak-ı Acem, Maveraünnehr ve İran yoluyla Türkiye’ye dönen Seydi Ali Reis (ölm. 1562) seyahatinde gördüklerini Mir’atü-l Memalik adlı kitabında anlatmıştır. Bu eser Almanca, Fransızca ve İngilizceye tercüme edilmiştir. Seydi Ali Reis’in 1554’te yazdığı kısaca Muhit olarak bilinen Kitabü’l Muhit fi İlmi’l Eflak ve’l Bahr adlı eseri bir derlemedir.
Bu zamanda Deniz Coğrafyasının yanında diğer ülkeler üzerinde geniş bilgiler veren eserler de yazılmıştır. Bunlardan bâzıları Hitay-name, İ’lâmu’l-İbad fî A’lâmilbilâd (Yer Adlarını Halka Bildirme) Evdahü’l Mesâlik ilâ Mârifeti’l-Memâlik (Ülkeleri Bildiren Açık Yollar),Menazirü’l Avâlim (Âlemlerin Görünüşü) ve Tarih-i Hind-i Garbî’dir.
On yedinci asırda yaşayan Kâtib Çelebi’nin (1608-1656) yazdığı coğrafya eserleriyle Osmanlı coğrafya ekolü meydana getirilmiştir. Kâtib Çelebi’nin yazdığı Cihannüma adlı eser ülkelerin tasvirlerini ihtivâ etmektedir. Birçok dile tercüme edilen bu kitap 20. asrın başlarına kadar bütün dünyânın istifâde ettiği temel bir eser olmuştur. Yine ayrı zamanlarda yaşayan Evliyâ Çelebi’nin (1611-1678) seyâhatleri netîcesinde yazdığı, genellikle târihî coğrafya yönünden şehirleri, ülkeleri tanıtan, yüzey şekillerini ve etnografya bilgilerini anlatan on ciltlik Seyâhatnâme adlı eseri meşhurdur. Coğrafya-ı Kebîr adlı eserin sâhibi Ebû Bekir bin Behrâm 17. asrın sonlarında yaşamış olan meşhur coğrafya âlimlerindendir. On sekizinci asır âlimlerinden Erzurumlu İbrâhim Hakkı hazretlerinin Mârifetnâme adlı eseri ve Elhac Mehmed Edib’in Menâsikül-Hac adlı eseri günümüzde de önemli olan eserlerdir.
On dokuzuncu asırda Mahmud Râif Efendinin Fransızca olarak yazdığı
Coğrafya Üzerine Bir Derleme, Ahmed Cevad’ın
Ma’lûmâtü’l Kâfiye fi Memâliki’l-Osmaniyye’si (1872) Hüseyin Beyin
Memâlik-i Osmâniyye’si(1887). Mehmed Hikmet Beyin
Coğrafya-i Umrân’ı (1896) ve Ömer Subhi Beyin bir derleme olan
Coğrafya-i Hikemî adlı eserleri, Hâfız Şeref’in coğrafya atlası olan
Yeni Atlas (1868)ve
Yeni Coğrafya Atlası (1891), Ahmed Rifat Efendinin coğrafya ansiklopedisi ve sözlüğü olan
Lügat-i Târihiye ve Coğrafiye (1882) ve Şemseddîn Sâmi Beyin (1889-1899)
Kâmûsü’l A’lâm adlı eserleri, coğrafya eserlerinin en önemlileridir. Uzun harp yıllarında bâzı coğrafî eserler yazılmışsa da bunlar pek fazla önemli değildir.
Cumhûriyet devrinde coğrafya: Bu devirde “tasvir coğrafyası” yerine, yardımcı bilgilere dayanan, olayların coğrafî dağılışlarını, birbirleriyle olan ilişkilerini ortaya koyup sebeplerini araştıran, günümüz coğrafyasının ilkelerine geniş yer veren “açıklamalı coğrafya” gelişme yoluna girmiştir. Bir ülkedeki coğrafya araştırmalarının hızla ilerlemesi, o ülkedeki harita, meteoroloji, hidroloji, mâden, istatistik, jeoloji ve toprak araştırma işlerinin gelişmesi için bu kollarla ilgili araştırmacıların üniversiteler tarafından yetiştirilmesi lâzımdır. Bu yönde yapılan çalışmalar bu temele uygun olarak yapılmaktadır. “İstikşaf haritalarının” yapılması bu sâyede topografik şekil ve olayların görülebilmesi, hava fotoğraflarının çoğalması ve fotogrametre ile haritaların geliştirilmesi, Devlet Meteoroloji İşleri Müdürlüğünün 1937’de tesisi, Türkiye sularının gözlem ve araştırmalarını düzenlemek üzere DSİ ve TEK’in yaptığı çalışmalar, 1935’te Mâden Tetkik ve Araştırma Enstitüsü (MTA)nün kuruluşuyla jeoloji araştırmaları bu çalışmalardandır. Bugün yurdumuzda jeoloji haritası çıkarılmış durumdadır.
Coğrafî araştırmaları için önemli olan diğer kaynaklardan istatistiklerin temeli 1926’da atılmış olup, nüfus, ekonomi, mâliye, ticâret, millî eğitim istatistikleri olarak çok çeşitli yapılan istatistikler yüzlerce cilt hâlinde araştırmalara ışık tutmak üzere hazırlanmıştır. Tarım, orman ve toprak araştırmaları husûsunda hazırlanmış pekçok rapor, araştırma ve inceleme eserleri yayınlanmıştır.
Bu çalışmalara paralel olarak üniversitelerde kurulan Coğrafya Fakülteleri ve Enstitüleri araştırma ve öğretim gezilerine önem vermişlerdir.
Cumhuriyet devrinde Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yapılan coğrafi araştırmalar ile ilgili pekçok yazı, rapor, kitap yayınlanmıştır. Bu araştırmalar genellikle Ankara Üniversitesinin Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi, Coğrafya Enstitüsünde çalışan coğrafyacılar tarafından ve İstanbul Üniversitesi coğrafyacıları tarafından yapılmıştır. Bu dönemde coğrafya araştırmaları için batıdakilere benzer şekilde geziler yapılmış, açıklamalı coğrafyada temelden yürünmüştür.
Bugün elde bulunan Türkiye Coğrafyası kitapları küçük sayılacak eserlerdir. Birçok ciltlerden meydana gelmiş ayrıntılı bir Türkiye Coğrafyası henüz hazırlanmamıştır. Ancak coğrafyaya yardımcı bilim malzemelerinin artışı Türk coğrafyacılarının araştırmalarının çoğalması, böyle bir çok eserin meydana getirilmesi imkânlarını hazırlamıştır.