CİHÂD;
insanların İslâmiyeti işitmeleri, Müslüman olmakla şereflenmeleri yâni İslâmiyeti yaymak, yâhut Müslümanların dînine, vatanına, nâmusuna saldıran düşmanları kovmak için yapılan harp, savaş. Lügatte söz ve fiille bir iş için bütün kuvvetini sarf etmek demektir. Cihâd edene “mücâhid”, cihaddan sağ olarak dönene “gâzî” denir. Ölen şehid olup, âhirette yüksek derecelere kavuşur. Cihâd zamâna ve şartlara göre değişir. Düşmana karşı silâhla olduğu gibi, mal, söz, fikir, gazete, dergi gibi basın-yayın ve daha başka vâsıtalarla da yapılır.
Cihâd, Kur’ân-ı kerîmde pekçok âyet-i kerîme (Nisâ 95; Enfal 72; Tevbe 19, 20, 41; Hac 78; Hucurât 15) ve hadîs-i şerîfle Müslümanlara emredilmiştir. İlk Müslümanlar (Eshâb-ı kirâm), bu emirlere uyarak ordular tertib edip Asya, Afrika ve Anadolu’ya seferlere çıktılar. Gittikleri yerlerdeki insanlara İslâm dînini tebliğ ettiler. Kabûl edenler, bozuk inançlarını bırakarak hak din olan İslâmiyete kavuştu. Kabul etmeyenler İslâm idâresi altında, cizye vermek sûretiyle, emniyet, adâlet ve huzûr içinde kendi inanç ve ibâdetleriyle başbaşa kaldılar ve hayatlarını öyle sürdürdüler. Daha sonra gelen İslâm devletleri de İslâmiyeti dünyânın dört bir tarafındaki insanlara ulaştırmak, haber vermek; kendilerine ve vatanlarına saldıran Müslüman olmayan kuvvetlere karşı koymak için cihâd yapmışlardır. Bunlar arasında bütün Kuzey Afrika’yı baştanbaşa geçtikten sonra atını önüne çıkan Okyanus sularına sürüp; “Yâ Rabbî! Eğer önüme bu deniz çıkmasaydı, senin adını daha ötelere götürürdüm!” (Abdurrahmân el-Gâfıkî) diyenler, Malazgirt Ovasında alnını secdeye koyup; “Yâ Rabbî! Senin rızân için savaşıyorum, niyetim hâlistir. Bana yardım et, niyetim hâlis değilse beni kahret!” (Alparslan Gâzi) diyerek yalvaranlar, Haçlı ordularına yaklaşık iki asır yılmadan karşı koyanlar (Selçuklular ve Eyyûbîler) ve kendilerini İslâmiyeti müdâfaa ve yaymakla vazîfelendirenler (Osmanlılar) ve daha niceleri çıkmıştır.
İslâm dîninde cihâddan maksad insanlara iyilik etmektir. Onlara Hak dîni haber vererek âhirette ebedî azaptan kurtulmalarını ve ebedî saâdetlerini temin etmektir. Yoksa onların canlarına, mallarına, mülklerine, ırz ve namuslarına ve sâhib oldukları diğer varlıklarına kasdetmek, göz dikmek değildir. İslâm dîninde cihâda ait hükümlerin hepsinde asıl maksad açıkça ifâde edilir. Bu maksadın hâsıl olması için lüzumlu hâl, şart, vâsıta ve öteki hususlar da, âyet-i kerîme, hadîs-i şerîf ve dînin diğer kaynaklarına dayandırılarak teferruatlı olarak îzâh edilir. Bunların bir kısmı cihâdın ehemmiyeti ve kıymeti, bir kısmı da uyulması şart olan hususları beyân eder.
Bu kaynaklarda belirtildiği gibi silahla cihâdı hükümet yapar. Milleti sulh zamânında cihâda hazırlamak, yetiştirmek hükümetin vazifesidir. Müslümanların cihâd yapması, cihâd sevâbına kavuşması, hükümetin cihâd yapmak veya cihâda hazırlanmak için yaptığı dâvete, çağrıya ve kumandanların emirlerine itâat etmesi, askerlik vazifesini yapması demektir. Hükümetin izni ve kumandanının emri olmadan herkesin başkasına saldırması, cihâd olmaz. Çapulculuk, eşkıyâlık olur. Bu ise İslâmiyette büyük günahtır.
Cihâda katılmak farz-ı kifâyedir. Müslümanların bir kısmı bu farzı yerine getirince diğerlerinden düşer, herkes katılmadıkları için günahkâr olmazlar. Düşman, bir İslâm beldesine (ülkesine) hücûm eder umûmî (genel) seferberlik (harp) îlan edilirse, eli silâh tutan herkesin savaşa iştirak etmesi farz-ı ayn olur. Cihâda beden ile iştirâk edemeyenlerin mal ve duâ ile iştirâk etmeleri lâzımdır. Çünkü, duâ ordusu gazâ ordusunun (savaşan askerlerin) rûhu gibidir, denilmiştir. İlimle, yazı ve her türlü neşriyatla, propagandayla cihâd etmek, yâni İslâmiyeti insanlara duyurmak ise, her zaman yapılır ve kıyâmete kadar terk edilmez.
Cihâdın cihâd olması ve cihâd yapanların vâdedilen fazîlet ve üstünlüklere kavuşabilmesi için yapılan işlerin yalnız Allahü teâlânın makbûlü olması lâzımdır. Bu ise İslâmiyetin cihâd ile ilgili hüküm ve emirlerine tam uymakla temin edilir. İslâm hukûku (fıkıh ve fetvâ) kitaplarında cihâdla ilgili hükümler, cihâdın ehemmiyeti ve fazîleti geniş olarak bildirilmiştir. Meselâ, her türlü işkence, zulüm, kadın ve çocukların, yaşlıların, savaşçı olmayan çiftçi ve köylülerin öldürülmesi, yapılan antlaşmalara aykırı hareket edilmesi yasaklanmıştır. Düşmanla karşılaşınca, önce Müslüman olmaya çağrılmaları, kabul etmezlerse cizye vermelerinin teklif edilmesi, onu da kabul etmezlerse o zaman savaşılması emredilmiştir.
Ayrıca bir de Cihâd-ı Ekber (Büyük Cihâd) vardır. Peygamber efendimiz bir harpten döndüklerinde;
“Küçük cihâddan döndük, cihâd-ı ekbere (büyük cihâda)
geldik.” buyurmuştur. Bu cihâd, insanın kendisi yâni anâsır-ı erbea (dört temel madde) denilen su, ateş, toprak ve havadan meydana gelen bedeninin arzu ve isteklerine uymayıp, İslâmiyetin emirlerini yerine getirmek, yasaklarından sakınmak husûsundaki gayretine denir. Bu cihâd bir ömür boyu sürer. Bu insanın, Müslüman olduktan sonra vücûdunda, bedeninde mevcut çeşitli unsurları ve bunlardan doğan şehvet, hırs, kibir, gazap (gadap) gibi hisleri ile bu hislerin değişik tezâhürlerini (görünüşlerini) İslâmiyete uydurmak ve İslâmiyetin hükmü altına sokmak için yapılır.
CİHAD BABAN;
Türk gazeteci ve siyâset adamı. Babası Süleymâniye mebusu ve Şirket-i Hayriye Umûm Müdürlerinden Hikmet Beydir. Süleymâniyeli Babanzâde âilesine mensuptur. 1911 senesinde İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesini ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Hâkimlik vazifesinde bulundu.
Gazeteciliğe Velid Ebüzziya’nın
Vakit Gazetesi’nde başladı.
Son Posta, Doğu (Erzurum),
Cumhûriyet, Yeni Sabah ve
Tasvir-i Efkâr gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Ziyad Ebüzziyâ ile birlikte
Son Saat Gazetesi’ni çıkardı.
Tercüman Gazetesi’nin kurucu ortakları ve yazarları arasında yer aldı. 1946, 1950 ve 1954 seçimlerinde Demokrat Parti (DP) listesinden milletvekili seçildi. 1956 senesinde Demokrat Partiden istifa ederek ayrıldı. Hürriyet Partisi İzmir Milletvekili olarak vazife yaptı. Çeşitli partilerin yayın organlarında; Ankara’da
Zafer, Yenigün, Ulus; İstanbul’da
Son Havadis gazetelerinde başyazarlık yaptı. 27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra Kurucu Mecliste CHP’li üye olarak bulundu. Basın-Yayın ve Turizm Bakanı olarak vazife yaptı. 1965 ve 1969 seçimlerinde CHP’nin İstanbul, sonra da Çanakkale milletvekili olarak tekrar TBMM’ye girdi. 12 Eylül 1980 harekâtından sonra kurulan Bülent Ulusu hükümetinde Kültür Bakanı olarak vazife aldı. 1984 senesinde Ankara’da öldü.
Eserleri:
1) Hitler ve Nasyonal Sosyalizm (1933),
2) Yüzyılın Büyük Kavgası Çin-Rus Anlaşmazlığı (1968),
3) Adenauer (1968),
4) Ho-Şi Minh (1968),
5) Politika Galerisi: Büstler ve Portreler (1970).
CİHANGİR ŞAH;
Bâbür İmparatorluğunun dördüncü hükümdârı. Ekber Şahın oğlu olup, asıl adı Selim’dir. 1569’da doğan Selim, babasının ölümü üzerine 1605’te “Nûreddîn Cihangir” ünvânı ile tahta çıktı. Ancak oğlu Hüsrev Sihleri etrâfında toplayarak Pencab’da isyân etti. Cihangir Şah, âsî kuvvetleri Cullandar Nehri kenarında bozguna uğrattı. Yakalanan oğlu Hüsrev’i Burhanpur’a sürgüne gönderdi. Hüsrev orada 1622 yılında öldü. Racput Prensliği ile yapılan savaş başarı ile netîcelendi. Ancak Safevî Hükümdârı Şah Abbâs’ın Kandehar’ı istîlâsına karşı konulamadı. Cihangir Şah döneminde Avrupalılar ve bilhassa İngilizler sık sık Bâbürlü Sarayında görüldüler. Bu münâsebetler netîcesinde İngilizlere Surat limanında ticâret yapma hakkı verildi. Bu müsâde iki asır sonra İngilizler’in Hindistan’a yerleşmelerine ilk zemîni hazırlaması bakımından çok mühimdir.
Cihangir Şahın saltanatının son yılları huzursuzluk içerisinde geçti. Eşi Nurcihân ve veziri Mehabet Hanın sık sık devlet işlerine karışmaları sıhhatini bozdu. Tabiplerin isteği üzerine iklimi daha müsâid olan Lahor’a giderken yolda 28 Ekim 1627 günü vefât etti. Cesedi Ravi Nehri kıyısındaki, Şah Dârâ denilen yerde toprağa verildi. Daha sonra mezarının üstüne büyük bir türbe yapıldı.
Âdil bir hükümdâr olan Cihangir, İslâm âlimlerini sever, onlara izzet ve ikrâmda bulunurdu. Babasının Müslümanlara karşı uyguladığı ağır baskıyı kaldırdı. Ancak Şiîlerin ve hasetçilerin iftirâlarına aldanarak devrinin büyük âlimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretlerini Gwalyar şehrinde hapsettirdi. İki yıl sonra hatâsını anlayıp bu büyük âlimi hapisten çıkaran Sultan, 1000 rupye ihsân edip bağışlanmasını diledi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Cihangir Şaha yazdığı mektuplar,
Mektûbât isimli eserinde mevcuttur.
Mektûbât kitâbı Türkçe olarak
Müjdeci Mektuplar ismiyle İhlâs Holding A.Ş. tarafından İstanbul’da bastırıldı.
Cihangir Şah, bayındırlık işlerine de önem vermiştir. Agra’dan Etek’e ve Bengâl’e giden ağaçlıklı yollar ve Agra ile Lahor arasında her üç kilometrede bir işâret kuleleri ve sulu gölgelikler yaptırmıştır.
Tüzük-i Cihângîrî ismi ile yazdığı hâtırâtı, kıymetli bir eserdir.
Kendisinden sonra oğlu Şihâbuddîn Muhammed, “Şah Cihân” ünvânı ile tahta geçmiştir.
CİHANŞAH (Mirza Muzafferüddîn);
Karakoyunlu Devletinin üçüncü hükümdârı. Devletin kurucusu olan Kara Yusuf’un oğludur. 1405 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. 1415’te babası tarafından Sultâniye’ye vâli tâyin edildi. 1420’de babasının ölümü üzerine Sultâniye’den ayrılarak Bağdat vâlisi olan ağabeyi Şah Mehmed’in yanına gitti. Daha sonra onunla anlaşmazlığa düşerek diğer ağabeyi İskender’le birleşti. Ancak Karakoyunlu âilesi arasında çekişmeler uzun yıllar sürerek devletin zayıflamasına yolaçtı. Nihâyet kardeşlerinden Şah Mehmed’in, Şahruh İskender’in de, oğlu Şah Kubad tarafından öldürülmesinden sonra Cihanşah devletin başına geçti. İlk olarak baba kâtili Şah Kubad’ı ortadan kaldırarak devlete tamâmiyle hâkim oldu. 1440’ta Gürcistan’a büyük bir sefer düzenledi ve pekçok ganîmet elde etti. Aynı yıl Tebriz’e girerek burada faâliyet gösteren Hurûfîleri temizledi. Böylece İslâm âleminde çıkması muhtemel korkunç bir sapıklık cereyânının önüne geçmiş oldu.
Bağlı olduğu Şahruh’un 1447’de vefâtı üzerine “Sultan” ve “Hakan” ünvanlarını aldı. Şahruh’un vefâtı ile Timurlular arasında başgösteren anlaşmazlık ve çekişmelerden faydalanarak, İsfehan ve Fars ülkelerini de ele geçirdi. Bu muvaffakiyetlerini Kirman’ı da fethederek tamamladı.
1457’de Horasan’a büyük bir sefer düzenledi. Herat’ı kolaylıkla zaptederek nâmına hutbe okuttu. Ancak bu sırada oğlu Hasan Ali’nin Tebriz’de isyânı üzerine Horasan’ı terk etmek zorunda kaldı. Bir müddet sonra da Fars, Irak ve Arab’ı idâresi altında bulunduran diğer oğlu Pir Budak’ın itaatsizliği ile karşılaşan Cihanşah, oğlunu bu işten vazgeçirmeye çalıştı ise de, muvaffak olamayınca öldürttü. Fakat bu durum, onu muvaffakiyetlerindeki en kuvvetli desteğinden mahrûm bıraktı.
Horasan’ın dışında, hemen hemen bütün İran, Arran, Irak ve Batı Anadolu’daki uç bölgelerinin hâkimi olan Cihanşah, son seferini Uzun Hasan üzerine yaptı. Fakat bu sefer kendisinin ve devletinin felâketi ile netîcelendi. Uzun Hasan’ın bir baskınına uğraması sonucu kaçarken öldürüldü (1467). Esir alınan oğlu Muhammed ve diğer kumandanları da aynı âkibete uğradılar. Cihanşah’ın cesedi sonradan Tebriz’e götürülerek, orada yaptırmış olduğu imâretindeki türbesine defnedildi.
Devrin târihçilerinden Abdürrezzak Semerkandî, Cihanşah’ın âdil, kudretli ve becerikli bir sultan olduğunu kaydetmiştir. Saltanatı devrinde Tebriz’i mâmûr bir belde hâline getirdi. Timur Hanın ortadan kaldırmasına rağmen o devirde yeniden ortaya çıkan Hurûfîlik adlı sapıklığın önüne geçerek, İslâmiyete büyük bir hizmet etti. İlme ve âlimlere hürmetkâr olup, ilmi ve âlimleri koruyup gözetmiştir. Medreseler ve câmiler yaptırdı. Bunlardan Tebriz’deki medrese ve câmisi meşhurdur. İyi bir şâir olan Cihanşah, Farsça ve Türkçe şiirler yazmış ve manzumelerinde ismini mahlas olarak kullanmıştır.
CİLÂ;
Alm. Pulitur (f); Glanzfarbe (f); Firnis, Lack (m), Fr. Lustre, vernis (m), İng. Polish, luster, gloss. Çeşitli eşyâların üzerine sürülerek onlara parlaklık veren, dış tesirlerden koruyan ve şeffaf bir tabaka meydana getiren madde. Cilâ yapı bakımından, bir esas cilâ maddesi ve bir de eritici olmak üzere iki unsurun birleşmesinden meydana gelir. Esas cilâ maddesi reçinedir. Gomalak da kullanılır. Eritici olarak muhtelif çözücüler (alkol, eter, benzen ve benzin gibi) kullanılır. Reçine daha çok ağaçlardan elde edilir. Sarı, kahverengi ve açık kırmızı renkte olabilir.
Gomalak ise tropikal bölgelerde yetişen bir nevi ağacın, su yürüdüğü zaman özsuyunu emen bir tür böceğin öldükten sonra ağaç gövdesine yapışarak teşkil ettiği tabakadan elde edilir.
Cilâ çeşitleri: Yapım şekli, maddeleri ve kullanılma sahalarına göre çok sayıda cilâ türü mevcuttur. Başlıca cilâ türleri şunlardır:
1. Ağaç cilâsı: Rengi açık sarıdan kahverengi ile kırmızı arasında değişebilir. Cilâ, sürülmeden yapışkan bir sıvı hâlindedir. Gomalak veya reçinelerin çeşitli yağ ve alkoller içerisinde eritilmesi ile yapılır.
2. Mum cilâsı: % 60 balmumu, % 30 terebentin, % 5 ispirto, % 5 ispermeçet mumu karışımından hazırlanır. Mobilyada, muşambalarda, lambiri ve parke işlerinde kullanılır.
3. Vernik :Reçinelerin aseton, eter, terebentin, alkol vb. içinde eritilmesi ile elde edilen bir cilâdır. Yapım şekli ve kullanılan malzeme özelliklerine göre; yağlı vernik, selülozik vernik ve sentetik vernik olmak üzere üç çeşidi vardır.
Yağlı vernikler, eritici maddeleri yağ (terebentin vb) olan verniklerdir. Selülozik vernikler, barut pamuğu ilâvesiyle çabuk kuruma özelliği kazandırılmış verniklerdir. Vernik cilâları mobilyada, mâdenî eşyâda, izole maddesi olarak, mâcun yapımında kullanılır.
4. Mâden ve taş cilâları: Mâden cilâlarının esâsını, ince tebeşir tozu, zımpara, arena, Trablus taşı, alçı taşı, ince çakmak taşı ve kuvars tozu, sünger taşı tozu gibi aşındırıcı maddeler teşkil eder. Bunlar toz hâlinden başka merhem ve mâcun şeklinde de kullanılabilir.
Mâden cilâlarının başında “Viyana kireci” ve “kuyumcu kırmızısı” denilen maddeler gelir. Bütün kıymetli metaller için kullanılan muhtelif terkiplerde cilâlar bilinmektedir.
5. Deri cilâsı: Terkibi şöyledir: 25 kısım yapışkan lâka, 4 kısım reçine sakızı, 100 kısım saf alkol, 1 kısım biberiye yağı ve 20 kısım gomalak. Lâkalarla reçine alkolde eritildikten sonra biberiye katılır. Bir kaç gün bekletilip filtreden geçirilir.
6. Ayakkabı cilâsı: Terkibi şöyledir: 40 gr ozo kerit, 250 gr seresin, 40 gr carnauba palmiyesi balmumu, 15 gr beyaz balmumu, 0,5 litre terebentin yağı, 7,5 gr muhtelif renkte anilin boyası ve bir koku maddesi. Deri ve ayakkabı cilâsı yüzey üzerinde su geçirmez, aşınmaya dayanıklı, parlak bir film meydana getirir.
CİLO DAĞI;
Van Gölü yakınlarında yüksek, üzeri buzullarla örtülü sarp bir dağ. Toros Dağlarının doğuya doğru uzanan kolu üzerindedir. Van Gölünün güneydoğusunda Hakkari ile Şemdinli arasında olan bu dağın Reşko Doruğu 4170 metredir. Bu yükseklik Toros Sıradağlarının en yüksek noktasıdır. Ağrı (5165 m), Sübhan (4434 m)dağlarından sonra, Türkiye’nin üçüncü yüksek dağıdır. Çok sayıda sarp, sivri tepeleri bulunan Cilo Dağı devamlı karları, buzul gölleri, kilometrelerce buzulları ile dikkatleri çeker.
Cilo Dağının 3000 metreden yüksek olan yerlerinde 10 kadar buzulun uzunluğu birkaç kilometreyi geçer. Buzların kalınlığı 20 m civârında olup, bâzı yerlerde 80-100 metreyi bulur. Buzlar kat kat olduğundan, rengi mâvi ile yeşilimtrak mâvi arasında değişir.
Cilo Dağında iklim sert ve bol yağışlıdır. Ekim ayında başlayan kar hazirana kadar devâm eder. Buz ve karların olmasından ve dağın yapısından dolayı pekçok yerlerinde bitki olmayıp çıplaktır. Doğu, güney ve kuzey yamaçlarında seyrek küçük boylu orman kalıntılarına rastlanır. Derin vâdilerde ise meşe başta olmak üzere bitki örtüsü oldukça sıktır.Hayvan bakımından ise, yabânî hayvan pekçoktur. Bozayı, kurt, dağkeçisi, yırtıcı kuşlar bunların en çok tesâdüf edilenlerindendir.
Dağda yerleşme yerleri 1800 m altındadır. Buralarda küçük köyler vardır. Ekime elverişli toprak olmadığından bu köyler büyüyüp gelişememiştir.
CİLT;
Alm. Einband, Fr. Reliure, İng. Binding. Bir kitap, bir mecmua veya bir defterin yaprak ve formalarını dağılmaktan korumak ve sırasıyla bir arada topluca bulundurmak için, üzeri deri, kâğıt, plâstik ve bez gibi şeylerle kaplı mukavvadan yapılan kapak. Gerçekte cilt “deri” demektir. Deri ise toplamak mânâsına gelir. Ayrıca bir eserin kitap hâlinde basılan ve bir sayı ile birlikte söylenen kısımlarından her birine de cilt denir.
Cilt ve ciltçiliğin târihi çok eskidir. Kâğıdın keşfinden önce parşömen veya papirus üzerine yazılan yazılar, sargı (rulo) şeklinde, tahtadan yapılmış kılıf veya kutularda saklanırdı. Balmumu levhalar ve papirus üzerine yazılan yazıların saklanması için tahta kapaklar kullanılmış ve bu kapakların iki yanlarından iplerle bağlanmak sûretiyle bir çeşit cilt yapılmıştır. Daha sonraları parşömenin kullanılmaya başlanması üzerine parşömenler katlanarak formalar hâline getirilmiş, sonra bunlar dikilerek ciltlenmiştir.
Türklerde cilt sanatı: Orta Asya’da kâğıdın keşfiyle berâber, Türklerde ciltçilik gelişmiş ve bir sanat kolu hâline gelmiştir. İlk Türk ciltleri M.S. 7. yüzyılda Doğu Türkistan’daki Uygur Türklerinde görülür. Çin’de ciltçiliğin gelişmesi, yine Uygur sanatkârlarının Çin’e yerleşmesiyle başlamıştır. Uygur Türkleri, İran’a ve Halife Mu’tasım billah zamânında Samarra’ya (Irak) gelerek, bu memleketlerde cilt sanatının ilerlemesinde büyük rol oynadılar. Türkler dünyâda ilk defâ işlenmiş deri üzerine mâdenî kalıpla basım yaptılar. O târihlerde Avrupa’da ciltçilik yoktu. Avrupalılar 12. yüzyılın ilk yarısına kadar kâğıt îmâl etmeyi de bilmezlerdi. Endülüs’te ilk kâğıt fabrikası 1144-1154 yılları arasında Şâtibe’de kurulmuş ve Avrupalılar kâğıt îmâlini buradan öğrenmişlerdir. Doğuda ise ilk kâğıt fabrikası Semerkant’ta M.S. 652 senesinde kurulmuştur. Ciltçilik Doğu Türkistan ve Horasan’dan sonra Arap Yarımadası ve Irak’ta gelişmiştir.
Orta Asya’ya mahsus bir sanat olan ciltçilik, Türklerin İslâm dînine girmelerinden sonra büyük bir gelişme gösterdi. İslâmiyetin üç kıtaya yayılması, Kur’ân-ı kerîmin çoğaltılması, yazılan din ve fen ile ilgili eserlerin muhâfazası, İslâm dîninin ilme verdiği önem, ilmin kaynağı olan eserlerin korunmasına sebeb oldu. Müslüman Türkler yazıya ve kitaba çok hürmet ederler, îmânları, hayâları ve terbiyeleri îcâbı dînî kitaplara çok saygı gösterirlerdi. Kur’ân-ı kerîmin belden aşağı tutulmayıp, üzerine bir şey konulmadığı gibi; din ve fen kitaplarına da âzamî hürmet ve saygı gösterilirdi. Özellikle İslâmın mukaddes kitâbı Kur’ân-ı kerîme gösterilen hürmet ve hassâsiyet, onun en güzel bir şekilde tezyînine ve ciltlenmesine de ayrı bir ehemmiyet verilmesine sebeb olmuş ve netîcede ciltçilik güzel sanatların bir kolu hâline gelmiştir.
Günümüzde ciltçilik: Batıda 19. yüzyılın ilk yarısında makinalaşmaya başlayan ciltçilik, artık el sanatlarından çıkıp bir sanâyi kolu hâline gelmeye başladı. Türkiye’de ise matbaanın kurulmasıyla hem masraflı olan hem de isteklisi bulunmayan klasik cilt sanatı artık terk edilmeye başlanmış ve 20. yüzyıldan sonra klasik cilt yapabilen ancak birkaç kişi kalmıştır. Günümüzde ciltçilik yarı otomatik ve tam otomatik olmak üzere tamâmen makinalaşmıştır.
Modern cilt yapım tekniği: Modern bir cildin yapılmasında şu sıra tâkip edilir:Katlama, yayma, harman, dikiş, kambura, baskı ve kitap gömleği geçirme.
Ciltlenecek kitabın cinsine ve değerine göre bu işlemlerden bâzıları uygulanmayabilir. Matbaadan çıkan basılı kâğıt kırma makinalarında 2, 4 veya 8’e katlanarak forma hâline getirilir. Formalar kitaptaki sıralarına göre forma grupları hâlinde yan yana sıralanır. Sırasıyla her formadan birer aded alınır. Harman adı verilen bu işlemden sonra formaların sırası kontrol edilir ve dikiş makinasında dikilir. Dikiş ya sağlam bir iplikle veya formanın ortasından geçerek forma sırtına temas eden şeride bağlanan telle yapılır. İplik veya tel dikiş tâbir edilen bu işlemden sonra, artık kitap hâline gelen formaların başına ve sonuna yan kâğıdı yapıştırılır. Formaların kaymaması için sırt tutkallanır ve mukâvemetini artırmak için bez veya kâğıt yapıştırılır. Kitabın sırtı kuruduktan sonra kitabın üç kenarı kesilerek düzeltilir ve kambura makinasında kitabın sırtına hafif bir yuvarlaklık verilir. Yapılan bu işlemler, kitabın kolayca açılmasını ve açık durabilmesini temin etmek içindir. Sonra kitap sırtının üst ve alt kenarlarına şirâze yapıştırılır. Kitap ölçülerine göre daha önceden hazırlanmış ve üzerine yaldızla baskı yapılmış olan kapak kitaba yapıştırıldıktan sonra, preslenir. Bâzı kitaplara, naylon veya kağıttan, cildi muhâfaza etmek ve kirlenmesini önlemek için, kitap gömleği denilen bir kap geçirilir.
Karton kapaklı cilt çeşidi günümüzde en yaygın olanıdır. Tamâmen makinalaşmış ve çok gelişmiş olan bu tip ciltlemede dikiş ve mukavva kapak yoktur. Baskıdan çıkan kâğıt tabaka yürüyen bantlar vâsıtasıyla otomatik olarak toplanır ve sayfalar sıraya konur, sonra kitabın sırt tarafı giyotinle kesilerek düzeltilir. Sırtı tutkallanıp, karton kapak yapıştırılır ve üç kenarından kesilerek düzeltilir. Bu tip cilt, dikişli ciltler kadar sağlam olmamakla birlikte, otomatikleşme ve sürat bakımından en ekonomik olanıdır.
Bunlardan başka ciltlenecek materyalin (kitap, dergi, defter vb.) cinsine göre; üstten zımbalama, tel dikişli, saplama dikişli, kalamazo kırtasiye tip, klasör tipi gibi ciltleme şekli de vardır.
Cilt sanatında üslûplar: Cilt, malzeme ve süsleme tekniğine ve yapıldığı yere göre çeşitli üslûplarda yapılmıştır. Kaş,Dehli, Horasan ve Buhara “Hatayî”; Herat, İsfehan ve Şiraz “Herat”; Halep, Şam, El-Cezire “Arap”; Selçuk sanat merkezleri “Rûmî”;Mısır “Memlûk”; Sicilya, İspanya ve Fas “Magribî”; Edirne, Bursa, İstanbul ve Diyarbakır “Türk” üslûbunda cilt yapmışlardır. Bunlardan başka “Şükûfe”, “Barok” daha çok İran, Hindistan ve Türkiye’de uygulanan “Rugan” veya “Lake” ve “Buhârâ-yı cedîd” gibi üslûplar da vardır.
Arap, Memlûk, Rûmî ve Magribî üslûpları, 13. asırdan 14. asra kadar büyük bir gelişme göstermesine rağmen, sonraları yavaş yavaş gerilemeye başlamış, fakat Hatayî ve Herat üslûplarının klâsik tarzdaki gelişmesi 18. yüzyıla kadar devâm etmiştir. Bu iki üslûba klâsik üslûp denilmektedir. Rûmî veya diğer adıyla Selçuk ciltleri ise bu klâsik üslûbun tesiri altında kalarak Osmanlı devri Türk ciltçiliğine bir başlangıç olmuştur. Osmanlı Devletinin 15. yüzyılda sağladığı kuvvetli siyâsî istikrâr, memleketin ekonomi, kültür ve sanat hayâtına da tesir etmiş, netîcede Osmanlı Türk cilt sanatı en üstün seviyesine 15 ve 16. yüzyıllarda ulaşmış ve en güzel örneklerini bu dönemde vermiştir. Fâtih Sultan Mehmed Hanın kütüphânesindeki eserlerin ciltleri birer şâheserdir. Türklerin elinde gelişen cilt sanatı, ortaçağ Avrupa ciltçiliği üzerinde de geniş tesirler yapmıştır. Bunun netîcesinde, Rönesansla birlikte Batıda yapılan ciltlerde ebrûlu kâğıt ve İslâm tezyîni motifleri görülmeye başlanmıştır. On yedinci yüzyıldan sonra, klâsik cilt tarzı yerini yeni üslûplara bırakmıştır. Çiçek resimlerinin stilize edilmesiyle “Şükûfe” üslûbu gelişmiştir. Şükûfe devri, klâsik üslûbun sonu sayılır. Daha sonra, bilhassa İranlılarda şükûfe (çiçek), yerini insan ve hayvan tasvirlerine bırakmış, bu resimlerin üzerine vernik sürülmek sûretiyle “Lake” üslûbu doğmuştur. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru “Barok” ve “Rokoko” üslûpları Türk cilt sanatında Batı ciltçiliğinin ilk tesirleri olarak görülmüş, sonunda modern ciltler eskilerin yerini almıştır.
Osmanlı Devletinde ciltçiler iki grupta toplanabilir:Bunlardan serbest esnaf olarak çalışanlar, 17. yüzyılda Ehl-i Hiref Teşkilâtı içinde bir lonca kurmuşlardır. Sayıları üç yüzü bulan bu cild ustalarının on atelyesi vardı. Serbest esnafın dışında saray kütüphânelerinin ve resmî dâirelerin cilt işlerini yapmak için Topkapı Sarayında “Cemâat-ı Mücellidân-ı Hassa” adlı bir teşkilât kurulmuştur. Burada en az üç, en fazla otuz dokuz sanatçı vazîfe görmekteydi. Ciltçiler meslekte Eshâb-ı kirâmdan Abdullah-ı Yemenî’yi üstat olarak kabul etmişlerdir. On iki yüzyıl süren bu sanatta yetişenlerden bâzılarının isimleri
Menâkıb-ı Hünerverân, Tuhfe-i Hattâtîn, Hat ve Hattâtân gibi eserlerde yer almakta ve haklarında bilgi verilmektedir. Bugün yazma eser ciltçiliği, Mîmâr Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde güzel sanatların bir kolu olarak öğretilmektedir.
Klâsik ciltte bulunan özellikler: Ciltçilikte kullanılan esas malzeme deri ve mukavvadır. Klasik usûlde deri, ıslatılıp yumuşatılarak el bıçkısı ile kâğıt inceliğinde traş edildikten sonra kullanılır.Keçi derisinden yapılan cilde “sahtiyân cilt”, koyun derisinden yapılan cilde “meşin cilt” denir. En çok kullanılan deri, renkleri siyah, açık bejden en koyusuna kadar kahverengi ve bordodur.
Klâsik bir cilt dört parçadan ibârettir. Bunlar sırasıyla üst (sağ) kapak, alt (sol) kapak, sertab ve miklabdır. Üst kapak kitabın önünde bulunur ve sırtla alt kapağa bağlanır. Sertab, miklabla alt kapak arasındadır. Sertab, kitap kapandığı zaman sayfaların kenarlarını (cildin ağız kısmı) örten parça olup, alt kapakla birlikte hareket eder. Miklab kitabın sahîfeleri arasına sokulan ve sertaba bağlı olan parçadır. Sahîfe kenârlarının bozulmaması için cildin kapağı ile kitap boyu arasında bırakılan fazlalığa -ki bu yok denecek kadar azdır- “dudak” denir.
Cilt yapmak için formalar umûmiyetle kâğıdın rengine uygun ibrişimle dikilir. Daha sonra elle şirâze örülür. Şirâze formaların dağılmamasını ve düzgün durmasını sağlar. Sonra kitabın ölçülerine göre hazırlanan deri kapak takılır. Bu durumdaki klasik bir ciltte şu özellikler bulunur: Kapak kitap boyunda olup, dışarı taşmaz, şirâze elle örülür, kitabın sırtı düzdür ve yazı bulunmaz. Ezme altın klâsik usûlde hazırlanarak kullanılır, sonra parlatılır. Ciltte süsleme her iki kapak ile sertab ve miklab üzerine yapılır. Aynı zamanda bu özellikleriyle klâsik cilt modern ciltten ayrılır.
Ciltlerin bezemeleri genellikle deri üstüne kabartma olarak yapılır ve bâzı kısımları yaldızla süslenir. Bunların kalıpla basılanlarına “gömme kap”, elle işlenerek yapılanlarına “yazma kap” adı verilir.
Ciltler kullanılan malzemeye, taşıdığı sanat değerine ve süslemelerine göre adlandırılır. Cildin kenarları deri ve ortası kâğıt ile kaplanmışsa, bu cilde “çârköşe cilt” denir. Orta boşluğu ebrû, rugan, zerduva, kumaşla kaplanmış olanlar, “ebrû, rugan (lake), zerduva ve kumaş” cilt adını alır.
Deriden yapılan ciltlerin üzeri sıvama varak altını yâhut ezme altın sürülmek sûretiyle kaplanmışsa, böylelerine “yazma cilt” adı verilir. Eğer cilt yaldızlandıktan sonra motifler kalıpla basılmışsa “gömme cilt”, yekşah denilen âletle motifler çukurlaştırılarak meydana getirilmişse “yekşah cilt” denir.
Kapağı üzerine ezilmiş varak altını ile dört dilimli yaprak motifinde parmaklık tarzında geometrik çizgiler çekilen cilt de “zilbahar” veya “kafes” adını alır. Kapta, tek bir deri kullanılmayıp, renkli deriler kullanılmışsa, bu cilde “mülevven” adı verilir.
Kapağın etrâfına çerçeve mâhiyetinde altın bir cetvel çekilirse, buna “altın cetvelli cilt” denir. Eğer bu cetvel birkaç çizgiden meydana gelmiş ve çizgiler arası altın yaldızlarla tersim edilmişse, adı “zencirekli” cilttir. Zencirekler birçok ciltte geniş bordürler hâlini almış, bordürler de bâzı geometrik parçalara bölünmüşlerdir. Kapağın köşelerine ve ortasına da birer bezeme terkibi yapılır. Köşelerdekine “köşe bezemesi”, “köşebent” ve ortadakine de “göbek” veya “şemse”, şemsenin üst ve alt tarafında yaprak şeklindeki daha küçük motiflere ise “salbek” adı verilir.
Dericilikte, bütün üslûplarda uygulanan klâsik usûl şemse cilt tarzıdır. Şemse cilt; üzerine yapılan motiflerin süsleme şekillerine göre isim alır: Alttan ayırma şemse ciltte motif kalıplarının zemini altınla doldurulur, motifler kabartma şeklinde üstte ve deri renginde bırakılır. Üstten ayırma şemse ciltte ise, bezeme üsûlü ötekinin tersi olup, zemin deri renginde bırakılarak motifler altınla bezenir. Mülemma şemse ciltte motiflerin hem zemini, hem de kendileri altınla bezenir. Mülevven şemse ciltte ise, bezemeler cilt kapağında kullanılan deriden başka bir renkte deri ile kaplanır. Bu şekilde renkli derilerle yapılan mülevven şemse ciltte de motifleri, üstten ayırma veya alttan ayırma tarzında altınla bezemek mümkündür. Soğuk şemse ciltte, motifler cildin derisi renginde bırakılır, altınla bezenmez. Müşebbek veya katı’a ciltte ise, cildin iç kabında yapılan bezemeler bahis konusudur. Deri ince ince oyularak kabın iç yüzüne yapıştırılır. Herat üslûbunun açık vasıflarından biri bu cilt tarzıdır.
Şemseler Selçuk ve 16. yüzyıl Osmanlı ciltlerinde genellikle yuvarlak yapılmıştır. On yedinci yüzyıldan îtibâren de beyzî olarak yapılmaya başlanmıştır.
Şemselerin iki ucu uzatılarak süslenmişse salbekli şemse, kapağın dış kenarını çerçeveleyen kısma bordür denir.
Bâzı ciltlerde kapağın iç yüzüne traş edilmiş deri tezyin edilmeden düz olarak yapıştırılmıştır. On beşinci yüzyıldan îtibâren birçok Türk ciltlerinde iç kısım, ya oyma (katığ) tâbir edilen şemse ve köşebent tarzında veya dıştaki gibi kabartma süslerle tezyin edilmiştir. Nâdir olarak bâzı Türk ciltlerinde altınla yapılmış “hâlkârî” tâbir edilen tezyînâta da tesâdüf edilir.
Osmanlı ciltlerinde hatayî, rûmî, bulut, penç, yaprak, gonca, nilüfer, ıtır yaprağı, gül ve tığ en çok kullanılan motiflerdir. Osmanlı ciltlerinde manzara, arabesk ve canlı mahluk motiflerine rastlanmaz. Memlûk ve Selçuk ciltlerinde ise stilize edilmiş motiflerle birlikte, arabesk motiflerine de yer verilmiştir. Herat üslûbunda tabiattan stilize edilmiş motiflerle birlikte, manzara ve canlı mahlûk motifleri de bulunur.
Yapılan araştırmalar Batılıların ancak 19. yüzyılda kitaplarımızda yeraldığını iddia ettikleri iç kapağın (zahriye), Türk kitaplarında 15. yüzyılda teşekkül ettiğini ve 15. yüzyıl kitaplarında iç kapağın bulunduğunu göstermektedir. İç kapak teşekkülü Batıda ise, tam iki yüz yıl sonra mümkün olmuştur.
DERİ;
Alm. Haut (f), Fr. Peau (f), İng. Skin. Vücudun koruyucu dış tabakası ve ayrıca birçok görevleri olan bir organ. Deri vücudun en büyük organlarından biri olup, vücudun yedide biri ağırlığında ve yaklaşık 1.7 m2 sathındadır. Deri, sıcağa, soğuğa, ağrı ve temâsa karşı duyarlıdır. Bakterilere karşı da dirençli olan deri iki kattır. Üstte olan deri katı “epidermis” adını alır. Alttaki kata da “dermis” veya alt deri denilmektedir.
Epidermis: Derinin en üst kısmındaki sert kısmıdır. El ayaları ve ayak tabanları bu kısmın en kalın olduğu yerlerdir. Diğer vücut kısımlarında deri nisbeten incedir. Epidermisin birçok büklüm yerleri ve bunların arasında çıkıntı yapan çizgileri vardır. Derinin üst kısmının bu engebeli hâli ona cisimleri tutmada ve düz yüzeyler üzerinde yapılan çalışmalarda rahatlık sağlar. Parmak uçlarındaki çizgiler her kişide ayrı olup, suçluların yakalanmasında bu özellikten yararlanılmaktadır.
Epidermis tabakası yağ bezelerinden salgılanan yağlı, su geçirmez bir salgı ile sıvalıdır. Yine derinin üst kısmında bulunan “keratin” adlı protein su geçirmez özelliktedir. Nasırlar ve deri kalınlaşmaları üst derinin aşırı geliştiği yerlerdir. Bunlar mekanik tesirlere karşı meydana gelirler. Derinin rengi epidermisin ihtivâ ettiği “melanin” adlı pigmente (boyalı maddeye) bağlıdır. Derinin kendi rengi açık yeşilimsi olup, bu renk kan damarlarının verdiği pembelik ve melaninin verdiği kahverengilikle karışarak deri esas rengini alır. Koyu renk derili insanların derileri çok miktarda melanin ihtivâ eder. Güneş ışınları melanin îmâl eden hücreleri uyararak daha fazla çalışmalarını sağlar. Güneşte kalma ile rengin koyulaşmasının sebebi budur. Benler ve esmer lekeler epidermisin alt tabakalarında yer alırlar.
Günlük işlerdeki sürtünmeler ve giyilen elbiseler, epidermisin üst tabakalarındaki hücrelerin dökülmesine sebeb olur. Bu hücrelerin yenilenmesi epidermisin alt tabakalarındaki hücrelerin üste doğru gelişmeleri ile olur. Ephidermis katının kan dolaşımı yoktur. Buradaki canlı hücreler alttaki dermis tabakasından besin ihtiyaçlarını karşılar.
Dermis: Derinin altta bulunan tabakasıdır. Elastik ve kollagen (katılgan) lifler adı verilen bağ dokusu iplikçikleri arasında ter bezleri, yağ bezleri, kan damarları, kıl kökleri ve sinirler ihtivâ eder. Üst kısmında bulunan ve kesitinde girinti ve çıkıntıları gösteren (dalgalanmaları olan) kısım epidermisin deri üzerinde görülen büklümlerini yapar. Alttaki kat ise kollagen (katılgan) lif toplulukları ihtivâ eder.
Terleme, dermiste yumaklaşmış kanallardan meydana gelmiş ter bezlerinden olur. Derinin üzerindeki terin buharlaşması vücuda ısı kaybettirerek vücut hararetinin regülasyonunu (düzenlenmesini) sağlar. Aşırı olmayan sıcaklıklarda ter hemen buharlaşarak bir ferahlık hissi verir. Daha yüksek sıcaklıklarda ve özellikle havanın nemli olduğu durumlarda ter deride birikerek buharlaşamaz. Bu da sıkıntı hissi verir. Terbezlerinde tıkanma olursa deride iğnelenme hissi doğar. Terleme ile tuz (NaCl) kaybedilir. Tuz kaybı yerine konamayacak olursa, vücudun elektrolit dengesi bozulur ve adale krampları husûle gelebilir. Terle aşırı tuz atılmasına “pankreasın kistik fibrozu” denilen hastalıkta rastlanır. Derinin yağ salgılayan bezeleri genellikle kıl kökleri ile temastadır ve ifrâzatlarını buralara boşaltırlar. Bu bezeler saçlı deri ve yüzde bol miktarda olmalarına karşılık ayak tabanları ile el ayalarında bulunmazlar. Ergenlik çağında ortaya çıkan sivilceler (akne) kir ve yağın bu bezelerin ağzını tıkamasından olur.
Deride dokunma, sıcak ve soğuk duyuları için özel reseptörler bulunur. Ağrı hissi ise deride sonlanan çıplak sinir uçları tarafından algılanır. Ağrı ileten lifler de “hızlı” ve “yavaş” iletenler olarak ikiye ayrılırlar. Temas alıcılarının yoğunluğu vücuttaki bölümlere göre çok değişiklik gösterir. Parmak uçlarında iki temas reseptörü arasındaki mesâfe 2.3 mm iken sırtta bu mesâfe 67 milimetreye kadar çıkar.
Kan dolaşımı ile ısı regülasyonu (düzenlenmesi)

eriye gelen kan akımı iki amaçla ayarlanır. Derinin beslenmesi ve vücut ısısının düzenlenmesi. Akım, damarların kasılarak daralması ve gevşeyerek genişlemesiyle ayarlanır. Bu ayarlama derideki damarların duvarlarında bulunan sinirler aracılığıyla olur. Geniş sinir sistemi ağı, vücuttaki organların, bu arada derinin uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlar. Vücut ısıtılacak olursa deri damarları genişleyerek deriye soğutulmak üzere daha fazla kan getirilir. Aynı şekilde derinin soğutulması da damarları kasar ve az miktar kan deri ile temasa geçer. Bu şekilde kanın sıcaklığı muhâfaza edilir. Ayrıca deri fizyolojisindeki isbat edilmiş bir hakîkat da, terleme sırasında ortaya çıkan enzimlerin, kuvvetli bir damar genişletici olan “Bradikinin”in kana verilmesini temin ettiği husûsudur. Vücudun otonom sinir sistemini etkileyen rûhî faktörler derideki damarların kasılmasına sebeb olurlar. Korkan kişinin yüzünün bembeyaz olması bundandır.
Hipodermis: Derinin hemen altında bulunan bu tabaka az miktarda yağ dokusu ihtivâ eder ve vücutta yağın depolandığı en önemli kısımdır. Şişmanlarda bu bölüm santimetrelerce kalınlığa varabilir. Aşırı olmamak şartıyla yağ dokusu sıcaklık muhâfazası, enerji depolanması ve dayanıklılık açısından faydalıdır.
Tırnaklar parmak uçlarında bulunan boynuzsu tabakalar olup, epidermis tabakalarından birinin değişmiş hâlidir. Tırnak, tırnak yatağının dibindeki kökten sürer, kökün ârızaları tırnaklarda bozukluklara sebeb olur.
Derinin korunması: Deri yumuşak tahriş etmeyen bir sabunla yıkanmalıdır. Uzun zaman güneşte ve sert rüzgâr altında kalmamalıdır. Beslenme her organ için olduğu gibi deri için de önemlidir. Yaşla birlikte deri incelir yağ dokusunu kaybeder. Katılgan ve elastik lifler giderek harap olur ve deri elastikiyetini kaybeder. Güneş ve rüzgâr da deriyi yaşlandıran âmillerdir. Bu yüzden elbise ile örtülü bulunan deri, daha canlı ve tâze kalmaktadır. Aşırı ultraviyole ışını alan (deniz kenarında çok duran) kimselerin deri kanserine yakalanma ihtimâlleri yüksektir.
Hayvanlarda deri: Genel özellikler bakımından ve vazîfe açısından insan derisinden bir kısım farklılıklar gösterir. Deri, hayvanlarda daha büyük işler üstlenmiştir. Soğuğa ve sıcağa karşı koruyucu, dış te’sirleri önleyici vazîfe yapar. Hayvanların yaşadıkları bölgeye, iklime ve tabiat şartına göre derilerinin kalınlığı değişir, kıllanması artar, bâzı uçucularda kıllar tüy şeklini alır.
CİMRİLİK;
Alm. Knauserei, (f), Geiz (m), Fr. Avarice (f), İng. Stinginess. Paraya, mala aşırı düşkünlük sebebiyle malı tutup dînin ve aklın bildirdiği yerde harcamamak. Cömertliğin zıddı.
Cimrilik kötü huylardan olup, cimri kimse, dünyâda ve âhirette kötülenir. Kötü huylar kalbi ve rûhu hasta eder. Hastalığın artması, kalbin rûhun ölmesine sebeb olur. Cimriliğin sebebi, uzun yaşama arzusu ve aşırı mal sevgisidir. İnsanın devamlı ölümü anması, ölünce bütün mallarını bırakacağını hâtırına getirmesi, cimrilik hastalığının ilâcıdır. Cimriliğin ayrı bir çeşidi daha vardır ki o da ilimde kıskançlık yapıp öğrenmek isteyene öğretmemektir.
Allahü teâlâ cimri olanları Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle kötülemiştir:
“Allahü teâlânın fadlından kendilerine verdiği şeye bahîllik (cimrilik)
edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar. Aksine bu, kendileri için bir şerdir (kötülüktür).
Onların cimrilik ettikleri şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allahü teâlânındır.” (Âl-i İmrân sûresi: 180)
Peygamber efendimiz buyurdu ki:“
Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden öncekilerin helâkına sebeb oldu.”
Cimrilik; “verilmesi îcâb edeni vermemektir” şeklinde de tanımlanmıştır. Malı korumak ne kadar mühim ise, saçıp savurmak da o kadar kötüdür.
Kişinin vermesi vâcib (lâzım) olduğu şeyleri, meselâ zekâtını, çoluk-çocuğunun nafakasını vermemesi cimriliktir. Bunlara bu şeyleri vermek zor ve ağır gelir. Böyle kimseler, tabiat bakımından cimridir. İmkânı varken darlık çekmek, muhtaçmış gibi bulunmak çirkindir. İmkânı varken, malı sevmekten dolayı, ihtiyaçlarını yerine getirmeyip, darlık ve ihtiyâç içerisinde bulunmak mürüvvet (insanlık) perdesini yırtar.
İbâdetlerini yapmayan, Peygamber efendimizin ism-i şerîflerini duyduğu hâlde salevât okumayan ve Müslüman kardeşine rastlayıp da selâm vermeyen kimsenin de cimri olduğu bildirilmiştir. En büyük cimrilik ise, Kelime-i tevhîdi inanarak söylememek sûretiyle, İslâm dînine girmeyi terk etmektir. Yine malından hayırlı yerlere ve fakirlere harcamak isteyen kimseye; “Malını tut, ihtiyâçlar çok, belki bir gün ihtiyâcın olur. Elindeki malı hayır yerlere harcarsan fakir olursun.” diyerek başkasının yapacağı hayra mâni olmak da en büyük cimriliklerdendir. Yine en büyük cimrilikten birisi de Allahü teâlânın akıl ve anlayış verdiği kimsenin Allahü teâlâya kulluk vazîfesini yapabilecek kadar ilim öğrenmekten geri durması ve câhil kalmasıdır.
Cimrilik kötü olduğu gibi, isrâfa kaçan aşırı cömertlik de doğru değildir. Cömertlikte en uygun olanı, orta yoludur. Peygamberimizin komşusu olan bir ihtiyar kadın vardı. Kızını Resûlullah efendimize gönderdi. Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok, bana namazda örtünecek bir elbise gönder, diye yalvardı.Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) o anda, başka elbisesi yoktu. Mübârek sırtlarındaki entariyi çıkarıp, o kadına gönderdi.Namaz vakti gelince, elbisesiz mescide gidemedi. Eshâb-ı kirâm da bu hâli işitince, Resûlullah o kadar cömertlik yapıyor ki, gömleksiz kalıp, mescide cemâate gelemiyor. Biz de her şeyimizi fakirlere dağıtalım, dediler. Allahü teâlâ, hemen İsrâ sûresinin 29. âyetini gönderdi. Öncemeâlen; “
Ey habîbim, hasislik etme, bir şey vermemezlik yapma.” buyurup, sonra da; “
Sıkıntıya düşecek ve namazı kaçırarak, üzülecek kadar da dağıtma! Sadakada ortalama davran.” buyurdu.
Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
Cömerdin yemeği şifâ, cimrininki hastalık sebebidir.
Allahü teâlâ, bilgisiz cömerdi, cimri âbidden daha çok sever. En fenâ hastalık, cimriliktir.
Cimri olanlar, her ne kadar zâhid (dünyâdan el çekmiş)
olsalar da, Cennet’e giremezler.