Giriş Tarihi: Jan 2007 |
Konum: Halepçe |
Yaş: 22 |
Mesaj: 4,863
|
|
Üye No: 61367
|
|
Cinsiyeti : Bay
|
Rep Power: 30273
| Rep Puanı : 3026717
| |
|
| |
|
KARŞILAŞTIRMALI SİYASAL BİLİM
Bilimin amacı doğada yada toplumda cereyan eden olayları sistematik şekilde gözleyerek, bunların ortak taraflarını, gösterdikleri düzenlilikleri bulmak ve bunlardan genellemelere giderek bu olayları açıklamak ve tahmin etmek şeklinde tanımlanabilir. Siyasal bilim, toplumdaki siyasal olayları inceler ki, bunların hangileri olabileceğinin saptanmasındaki güçlükleri bir önceki kısımda ele almış bulunuyoruz.
Herhangi bir bilim dalında araştırma yapan bir kişi, o bilim dalının kapsamına giren tüm olayları inceleyemez. Kendi ilgisini çeken ve elindeki olanaklarla inceleyebileceği bir olaylar grubu üzerine eğilir. Örneğin, bir siyaset bilimcisi, ben dünyadaki siyaset olgusunu inceleyeceğim diye çalışmalarına başlamaz; çok daha dar, incelenmeye elverişli bir konu seçer, Türkiye’deki sosyal tabakaların oy kullanma örtüsünü inceler, Belirli tabakaların belirli tercihlere daha mı yatkın olduğunu saptamaya çalışır; Tanzanya’daki milletvekillerinin ne gibi faaliyetlerde bulunduklarına ve bu faaliyetlerin sonuçlarına eğilir, Kore’de öğrenci eylemlerine nelerin yol açtığı, bunlara hükümet politikasını nasıl etkilediğini araştırır.
Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan çok sayıda araştırmanın siyaset olgusunu aramamıza katkıda bulunabilmesi için, bunları bir araya getiren sistemleştiren ve yeni araştırmalara da yön verebilecek model ya da modellere ihtiyaç vardır. Diğer bir deyimle, Türk seçmenlerin Tanzanya’da milletvekillerinin faaliyetlerinin ve Kore’deki öğrenci eylemlerinin aynı olgunun değişik görünümleri olduğunu ve birbiri ile ilişkili olduğunu gösteren bir çözümleme çerçevesi bulmadıkça, siyasetin evrensel değil, her toplumda kendine özgü bir olgu olduğunu söylememiz gerekecektir. Karşılaştırılmalı siyasal bilim, böyle çerçevelerin geliştirilmesini ve çeşitli toplumlarda değişik görünüm kazanan siyaset olgusunun bir bütün içinde ele alınabilmesinin sağlanmasını amaçlar.
Karşılaştırmalı siyasal bilimin gelişmesine yol açan endişeler yalnız akademik kökenli değildir. Karşılaştırma gereksinmesi güncel sorunlara ilişkin olarak da duyulmaktadır. Örneğin, uzun dönemde siyasal bütünleşmeyi öngören Avrupa Ekonomik topluluğu, farklı siyasal kurum ve gelenekleri olan toplumlardan oluşmaktadır. Farkların, bütünleşmeyi yavaşlatıcı ve güçleştirici etkilerinin saptanması ve azaltılması isteniyorsa karşılaştırmalı bir yaklaşıma ihtiyaç duyulacaktır. Yirminci yüzyılda bağımsızlığına kavuşan çok sayıda ülke, iktisat ve siyaset alanlarında kendilerine göre, daha gelişmiş gördükleri ülkelerden siyasal kavram ve kurumlar aktarma yoluna başvurmuştur. Farklı koşullar içinde oluşan kavram ve kurumların, ekolojileri dışında uygulanması çabaları, yozlaşmalara, başarısızlıklara yol açmıştır. Sözgelimi, İngiltere’de siyasal yaşamın ayrılmaz bir boyutu olarak bilinen muhalefet, Hindistan’a aktarıldığı zaman aynı biçimde işlememiş, yöneticileri rahatsız eden, ifadesinin engellenmesi gerektiği düşünülen bir olgu olmuştur. Hindistan ve benzeri ülkelerdeki parlamenter demokrasi deneyinin başarısızlığını açıklamak istiyorsak, göreciliğe yer veren bir yaklaşımı benimsememiz gerekiyor ki, bu özelliği de ancak karşılaştırma yolu ile edinebiliriz.
Acaba, karşılaştırmalı bir modeli nasıl geliştirebiliriz? Böyle bir modelin kapsaması gereken özellikler varmıdır? Varsa bunlar nelerdir?
Yukarıdaki sorular dizisine kesin ve eksiksiz cevaplar verebilseydik, bütün siyasal olguların karşılaştırılmasını olanaklı kılan tek bir model kurmayı da başarmamız gerekirdi. Ancak, kapsamı geniş ve çok boyutlu olan siyaset olgusuna tek bir kalıp çerçevesinde incelemek henüz önerilmemiştir. Belki de, henüz çok sınırlı bir bilgi birikimine sahip olduğumuz için, bu yönde bir girişimde bulunmak için vakit erkendir. Bununla beraber, günümüze kadar siyasetin çeşitli boyutlarını açıklamak, sistemleştirmek için önerilen modellerin olumlu yönleri ve eksikliklerinden esinlenerek, herhangi bir modelde bulunması önemli olan bazı özelliklerden söz edebiliriz:
Siyaset modeli evrensel olmalıdır: Evrensel sözünden anladığımız her yerde ve her zaman geçerli olmaktır. Bazı toplumlara uygulanıp, diğer toplumlara uygulanamayan, bir dönemde anlamlı gözüküp başka bir dönemde uygulanmaya elverişli olmayan modeller, evrensellik niteliğinden yoksundurlar. Uzun süreler, Batı Avrupa ve Birleşik Amerika’da benimsenen siyasal gelişme modelleri, örgütlenmiş rekabete dayanan bir siyasal sistemi doğal görmüşler, böyle bir sisteme sahip olmayan ülkeleri geri kalmış yada “doğru” yoldan sapmış saymışlardır. Böyle bir yaklaşımla dünyaya bakıldığı zaman, yer yüzündeki nüfusun çoğunluğunu kapsayan siyasal sistemler pekte doğal olamayan bir gelişme gösteriyorlardı. Bir süre, henüz siyasal demokrasi olmayan sistemlerin zaman içinde bu yönde gelişecekleri sanıldı ve böylece bir gelişmeyi uyaracağı düşünülen siyasalar batı ülkelerince izlendi. Ancak görüldü ki, beklenen siyasal demokrasi bir çok ülkede oluşmadığı gibi, bu sisteme özenmeyen ve onu ret eden toplumlar geliştiler. Salt birkaç Avrupa ülkesinin tecrübesine dayanılarak kurulan siyasal gelişme modeli, gözlenen gelişmeler karşısında açıklama ve tahmin gücünü yitirdi. Bu örnek, dünyaya dar bir tecrübenin ışığı altında bakmanın yada dar bir tecrübeyi yaygınlaştırmanın, evrensellik ilkesini zedeleyebileceğini gösteriyor.
Marksist siyaset modellerini incelemek, bize evrensellik ilkesini zorlayan başka bir olguyu gözleme olanağı veriyor. Bir değişkenin her zaman her yerde aynı yönde etki yapacağının ve siyasetin temel belirleyicisi olduğunu öneren tek değişkene aşırı bağımlılık. Marksist düşünürlere göre siyaset, toplumda mülkiyetin dağılışına ve üretim biçimine bağlı olarak beliren sosyal sınıfların çatışmasından ibarettir. Devlet bir dönemdeki egemen sınıfın iradesini gerçekleştirmek için başvurduğu bir zor kullanma arcıdır. Siyasal gelişme ise, işçi sınıfının diğer sınıfları ortadan kaldırması ve dolayısıyla devletin ortadan kalkması yönünde ilerleyen bir süreçtir. Dünyanın çeşitli yerlerindeki siyasal gelişmeye baktığımız zaman, sınıf kavramını uygulamanın yarattığı güçlükler bir yana bırakılacak olsa dahi, çoğu toplumda sınıfların birbirini yok etme mücadelesi içinde olmadıkları, sınıf mücadelesini kaldırmaya yöneldiklerini öneren toplumlarda ise, devletin zayıflamak yerine güçlendiğini görüyoruz. Gözlenenle beklenen arasındaki uyuşmazlığı açılamak gereğini duyan marksist düşünürler, bilinçsizlik ve geçiş dönemi kavramlarına başvurmaktadırlar. Özel girişimin benimsendiği toplumlarda siyasal sistemi yıkmayı istemeyen işçi sınıfı, bu görüşe göre, çıkarlarını algılayamayan, aldatılmış kişilerden oluşmaktadır. Devletin gösterdiği gelişme ise, diğer sınıf kalıntılarının temizlenmesi için gereken bir evredir. Bütün olguları tek değişkene indirgemek, diğer değişkenleri önemsiz görmek, ret etmek modeli evrensellikten uzaklaştırıcı bir etkide bulunmaktadır.
Evrensellik ilkesini zayıflatan diğer bir yaklaşıma aşırı görecilik adını veririz. Özellikle, belirli ülke yada bölge üzerinde uzmanlaşmış kişilerin zaman zaman önerdiğine göre, her toplum kendine özgü niteliklere sahiptir. Diğer toplumlarla ortak yönleri yoktur. Gerçektende, ilk bakışta Suudi Arabistan, Çin Halk Cumhuriyeti ve Kanada’nın karşılaştırılması ve bu toplumların aynı siyaset modeli içerisinde ele alınması olanaksız gözükmektedir. Bu çalışma böyle bir karşılaştırmanın gerekli ve olanaklı olduğunu kabul etmektedir. Nasıl bir model kullanılabileceği ileride açıklanacaktır. Dolayısıyla fazla göreciliğin evrensel bilimin gelişmesini engelleyici olabileceğini belirtmekle yetinelim.
Siyaset Modeli Dinamik Olmalıdır: Dinamik deyimi, kesitsel (statik) karşıtı olarak kullanıldığı durumlarda, zaman boyutunu kapsayan, harekete, etkileşime yer veren anlamına gelir. Siyasal modellerin dinamik olması zorunludur. Çünkü siyaset başlangıcı ve bitimi belli olan, bu ikisi arasında dar bir zaman kesiti bulunan bir olgu değildir. Aralıksız devam eden bir süreçtir. Dolayısıyla siyaseti incelemek, anlamak için kullanacağımız model, zaman içinde meydana gelen değişiklikleri toplum içi etkileşimin yankı ve tepkilerini, yeni gelişmeler içerecek nitelikte olmalıdır. Örneğin, bir ülkede seçim sonuçlarını incelemek, kendi başına pek aydınlatıcı bir çaba olmaz. Diyelim ki, 1973 Türk seçimlerinin ne anlama geldiğini çözümleyebilmemiz için 1969, 65 ve belkide daha önceki seçimlerin sonuçlarını incelememiz, oy kaymalarının ne yönde olduğunu, hangi bölgelerde yoğunlaştığını saptamamız gerekir. Oylamada, seçmen davranışlarındaki değişikliklerin nedenlerini anlamak istiyorsak, salt seçim sonuçları da yeterli değildir. 1973 öncesi iktidarlarının hangi eylemlere giriştiğini, bu eylemlerin toplumun çeşitli katlarından ne gibi sonuçlar ve tepkiler doğurduğunu bilmemiz zorunludur. Vatandaşın bir seçim günü kullandığı oy, geçmiş gelişmelerin yansıması ve gelecek gelişmelerin de göstergesidir.
|