Giriş Tarihi: Jan 2007 |
Konum: Halepçe |
Yaş: 22 |
Mesaj: 4,863
|
|
Üye No: 61367
|
|
Cinsiyeti : Bay
|
Rep Power: 30273
| Rep Puanı : 3026717
| |
|
| |
|
SİYASET NEDİR?
Günlük konuşmalarımızda siyaset sözünün kullanımını inceleyecek olursak, anlam zenginliği ve dolayısıyla karışıklığının daha da yaygın olduğu hemen anlaşılacaktır. Örneğin, bir kişinin kendi çıkarına uygun bir durumu ya da eylemi, üstü kapalı şekilde savunmaya çalıştığını çevresini hoşnut etmeyecek tutumlardan sürekli olarak kaçındığını sezdiğimiz zaman, onun siyaset yaptığına karar verebiliriz. Oyunu kullandıktan sonra evine dönen bir vatandaşa siyasetle ilgilenip ilgilenmediğini sorarsak, kesinlikle ilgilenmediğini söylemesi, ilgilendiğini belirtmesi kadar olasıdır. Çocuğunun siyasete girip girmemesi konusunda düşüncesi sorulan bir baba “Allah Korusun” diye cevap verirken, partilerin yararlı kurumlar, milletvekillerinin saygıdeğer kişiler olup olmadıkları sorulduğunda “evet” diye cevap verebilir.
Bu kadar çok sayıda değişik anlamlarda kullanılan bir sözcüğün bir bilim dalının temelini teşkil etmesi zordur. Günlük konuşmalarımızda kullandığımız ifadelerin kesin ve açık olması, herkesçe aynı şekilde anlaşılmaz, çoğu zaman önemli olmayabilir. Nitekim, oyunu kullanıp siyasetle ilgilenmediğini kesin olarak belirten kişi, kendi tanımları çerçevesinde tutarlı olabilir. Bu kişi oy kullanımını siyasal bir olgu olarak görmemekte, belki de siyaseti partilerin, milletvekillerinin faaliyeti olarak anlamaktadır. Adnan Menderes’in siyasete karışmakla kusur ettiğini dile getiren köylümüz, siyaseti İsmet İnönü’nün ilgilendiği işler şeklinde tanımlamış olabilir. Ancak, bir bilim dalının ana konusunu belirleyen bir sözcüğün açıklık ve kesinliğe gereksinmesi vardır. Bir bilim topluluğunun gelişebilmesi, bu topluluk üyelerinin bilgi alışverişine girişebilmesi, birbirlerinin yaptığı araştırmalardan yararlanabilmesi ve bir bilgi birikiminin gerçekleşebilmesi için, her üyenin belirli terimlerden aynı kavramı algılamaları zorunludur. Çeşitli uzmanlık dallarının, zaman zaman kulağa yabancı gelen, bazen anlaşılmaz görünen deyimlere geniş yer vermeleri, yapay ayrılıklar yaratma eğiliminden değil, kesin ve açık anlamlı deyimler dizisine duyulan gereksinmeden ileri gelmektedir.
Siyaset gibi bir bilim dalının konusunu teşkil eden bir kavramın tanımının, siyasal bilimlerin neleri incelemesi gerektiğini belirleyen ve onun diğer sosyal bilim dallarının ilgi alanlarından ayrılabilmesini sağlayan özellikleri kapsaması gerekir.İnsanlar ve onlardan meydana gelen topluluk ve toplumlar, birbirileriyle çeşitli biçim, tür ve yoğunlukta etkileşimde bulunmaktadır. Siyaset bilimcisi, bunlardan hangilerinin kendisini ilgilendirdiğine karar verecektir. Unutmayalım ki, toplum üyeleri, eylemlerini bilinçli olarak siyasal olanlar, sosyolojik olanlar, diye ayırmazlar. Bir bayram sabahı evinden çıkan vatandaş bir kutu çikolata alarak, kayınvalidesinin evine gidip bayramlaşır, evine dönerken, semtlerine gelen yolun asfaltlanması için bir dilekçe imzalarsa, sırasıyla iktisadi, sosyolojik ve siyasal nitelikte eylemlerde bulunduğunu düşünmez. Ancak, siyasal bilimci, dilekçeyi imzalama işlemine bakarak, bunun kamu yönetim örgütlerine yönelmiş bir istek olmasından dolayı siyasal bir davranış olduğuna karar verebilir.
Siyaset kavramını tanımlamak, hangi toplumsal olguların siyasal nitelikte olduğunu ve dolayısıyla siyasal bilimlerin kapsamını belirlemek bakımından önemli olmakla beraber, henüz siyasal bilimcilerin üzerinde anlaştıkları bir tanım geliştirilmiş değildir. Her tanım, belirli güçlükleri de bünyesinde içermektedir. Örneğin, çok siyasal bilimcinin yaptığı gibi, siyasetin bir iktidar mücadelesi olduğunu söylersek, o zaman Sovyetler Birliği’ndeki seçimleri incelememiz gereksiz olur. Çünkü seçim sonuçları kimlerin Sovyet toplumunu yöneteceğini belirlememektedir; yani, iktidar mücadelesi ile ilgili değildir. Buna karşılık, bazen önerildiği gibi “siyaset devletle ilgili tüm faaliyetlerdir” diyecek olursak, Sovyet seçimlerinin incelenmesini siyasal bilimlerin kapsamına alabiliriz. Fakat, bu tanım çerçevesinde Türk İşadamları Derneği’ni araştırma konusu yapabilirmiyiz? Muhtemelen hayır; çünkü bu derneğin faaliyeti, çoğu zaman, devletle ilgili değildir. Siyaseti, “toplumu yönetme sanatı” ile eş anlamlı kılarsak, toplum üyelerinin yöneticileri etkilemesi ilgimiz dışında kalır, çünkü bu sanat yöneticilerce icra edilir. Bu türden örnekleri kolaylıkla çoğaltabiliriz. Vurgulamak istediğimiz nokta, temel tanımların bir bilim dalının kapsamını belirlediği ve farklı tanımların bizi farklı sonuçlara götüreceğidir.
Yaygınlıkla benimsenen bir siyaset tanımına erişmekte karşılaşılan güçlükler üç ayrı yaklaşıma yol açmış bulunuyor. Bunlardan ilki, daha geniş kapsamlı, önceki tanımlara yapılan itirazları karşılamaya çalışan yeni tanımlar geliştirilmesi; ikincisi, tanım tartışmasından uzaklaşarak, siyaset olgusunun anlaşılabilmesi için anlamlı sorular sorulmaya ve cevaplandırılmaya çalışılması; üçüncüsü ise, siyasetin varlığına yol açar koşulların saptanmasıdır.
İlk yaklaşım, aslında, uzun süreden beri devam ede gelen çabaların yenilenmesinden ibarettir. Tanınmış siyaset bilimci Van Dyke, siyaseti “kamuyu ilgilendiren sorunlarda kendi tercihlerini kabul ettirmek, uygulatmak, başkalarının tercihlerinin gerçeklemesini engellemek üzere çeşitli aktörlerin yürüttükleri bir mücadeledir” diye tanımlıyor. Son yıllarda, siyasal bilgilere yön verici bir etkide bulunmuş olan David Easton’a göre ise siyaset “maddi ve manevi değerlerin otoriteye dayalı olarak dağıtılması sürecidir” Dikkat edilirse, her iki tanım da geniş kapsamlıdır, kurumsal yapılarla ilgilenilmemekte süreci vurgulamaktadır. Bu tanımların eskilerine göre daha yeterli oluğu kabul edilebilirse de, bazı eksiklikleri göze çarpmaktadır. Çatışma boyutu üzerinde duran ilk tanım, siyasetin çatışma olduğu kadar dayanışma ve işbirliği yapmayı da içerdiği üzerinde yeterince durmuyor. İkinci tanım otoritenin yokluğu, çökmesi, belirsizleşmesi gibi durumlara yeterince ağırlık vermemiş. Kısa bir süre önce (1975 – 1976) Lübnan devlet ve hükümet yetkilileri, her gün yeni bir ateşkes ilan ettikleri halde, Beyrut sokaklarındaki silahlı çatışmayı engelliyemiyorlardı. Bu durumda, Lübnan’da siyaset olgusunda bir azalma olduğunu söyleyemeyiz, olsa olsa siyasal olguların nitelik değiştirdiğini önerebiliriz.
Sözcüklerdekine benzer tanımlardan kaçınması açımsından, ikinci yaklaşım, daha büyük bir esneklik getiriyorsa da, siyaseti diğer olgulardan ayırabilmemize ilişkin kıstaslar vermiyor. Bu çerçeve içinde, siyaseti daha iyi anlamamıza yardımcı olabilecek çok sayıda soruyu sorabiliriz: İnsanlar neden genellikle yöneticilerine itaat ediyor, silahlı kuvvetler hangi koşullar altında devlet yönetimine karışma eğilimi gösteriyorlar, sosyal sınıf yapısındaki değişmeler toplum yönetimi nasıl etkiliyor? Ancak, bir araştırıcı diye sorarsa, insanların kilosu oylarını kime vereceklerini nasıl etkiliyor diye sorarsa, kendisine, yaklaşım çerçevesi içinde karşı çıkmamamızda beklenebilir. Buna rağmen, zaman içinde değişmekle beraber, belli bir zaman kesiti içerisinde, siyaset bilimciler topluluğunda hangi sorunların cevaplanmasının önemli olduğuna iliş düşünceler bulunduğundan ve araştırıcıların sordukları soruların neden önemli olduğunu açıklamaları beklendiğinden, kıstas yokluğunun doğurabileceği sakıncalar, çoğu zaman kendiliğinden ortadan kalkmaktadır. Şunu da belirtmemiz gerekir ki, anlamlı sorular aramak, bulmak ve cevaplamaya çalışmak zaman zaman yanlış girişimlere yol açsa bile, bilim dallarının gelişmesinin ön koşuludur. Bilgi birikiminin bir aşamasında anlamlı olmadığı düşünülen soruların, sonraki dönemlerde, sanıldığı gibi anlamsız olmadığı ortaya çıkabilir yada bir dönemde düşünülmediği için sorulmamış sorular, yeni bilgiler edinildikçe, ortaya atılabilir. Nitekim, uzun süreler parlamentoların işlevinin yasa yapmak olduğu düşünülmekteydi. Bir çok ülkede yasama kurumlarının yasa yapımında pek sınırlı bir rolüm olduğu görüldükten sonra, parlamentoların işlemleri nelerdir sorusu sorulmuş ve rejimi meşrulaştırmaktan seçmenlerin kişisel işlemlerinin çözümü de aracılık etmeye kadar uzanan kadar uzanan bir almaşıklar dizisi önerilerek araştırmalar yeni bir boyut kazanmıştır.
Sözünü ettiğimiz üçüncü yaklaşım, siyaset olayının doğmasına yol açan koşulların belirlenmesini öngörmekteydi. Bu yaklaşımın cevabını aradığı sorunu, siyasetin gerek koşulları nelerdir biçiminde de ifade edebiliriz. Çözümlememize, başka bir toplumsal olgunun, iktisadın, varoluş nedenlerini inceleyerek başlayalım. İktisat, belirli bir zaman kesitinde toplum ve üyelerinin yararlanabileceği, kullanabileceği kaynakların sınırlı olduğu, kaynaklara duyulan gereksinme ve istemin sonsuz olmasa bile, var olanla karşılanamayacağı varsayıldıktan sonra, kimin, neyi, ne miktarda elde edebileceğini belirleyen süreç olarak görülür. Düşünsel düzeyde şunu söyleyebiliriz: Eğer herkes her istediği kaynaktan istediği zaman istediği kadar elde edebilse ve yararlanabilseydi, toplumsal bir iktisat olayından söz etmemiz olanaksız olacaktı. Bu durumda, kaynakların kıtlığı, istemlerin çokluğu iktisadın önkoşulu oluyor.
Acaba benzeri bir yoldan siyasetin gerek koşullarını saptayabilir miyiz? İlk yapacağımız gözlem, iktisat için de geçerli olan, siyasetin kamusal olay olduğudur. İnsanlar toplumlar halinde yaşmasalardı gerek iktisat, gerek siyasetten söz edemezdik. Issız bir adada tek başına yaşayan bir insan için siyaset olayı yoktur. Siyaset insanları toplum içinde yaşamasına bağlım olarak beliriyor.
Şüphesiz, çok sayıda insanın bir arada yaşaması tek başına siyasetin varlığını açıklayamaz. Nitekim, topluluk ve toplum değimlerini kullanırken söylemek istediğimiz, çok sayıda insanın rasgele bir arada bulunması değil, bunların çeşitli bağlarla birbirine bağlanmış olması, etkileşimde bulunması, diğer benzer bilimler karşısında üyelerinin kendilerinin ayrı bir kimliğe sahip olduklarını algılamalarıdır. Ancak, toplumun her niteliği siyasetin açıklanmasında aynı ölçüde yararlı olmaz. O halde, toplumun siyaseti belirleyen boyutlarını saptamamız gerekiyor. Toplum organik bir bütün olmakla beraber, karşılıklı bağımlılık içinde olan çok sayıda alt topluluktan oluşmaktadır. Diğer bir değimle, toplumun belirgin bir özelliği farklılaşma göstermesidir. Farklılaşma çeşitli nedenlere dayanabilir. İlk akla gelen örnek, gelir farklılaşmasıdır. Marksgil çözümlemeler, mülkiyetin yarattığı farklılaşma üzerinde dururlar. Meslek, din, etnik köken, bölge ve benzeri etkenler de farklılaşmanın boyutlarını teşkil edebilirler.
Ancak, toplum işlemesi ve süregelmesi açısından taşıdığı anlamı yada doğurduğu sonuçları çözümlemeden, farklılaşmanın siyasetin bir önkoşulu olduğunu önermemiz mümkün değildir. Biraz sonra açıklayacağımız gibi, her tür farklılaşma siyaset olgusunun vazgeçilmez bir nedeni de olmayabilir. Her toplum, varlığının devamı, bütünü ilgilendirdiği düşünülen sorunların çözümü, bazı hizmetlerin sağlanması gibi nedenlerle bir yönetim örgütleşmesi göstermektedir. Bu örgütleşme, büyük ve farklılaşmanın yaygın olduğu toplumlarda devlet adını alabilirse de,daha ufak ve ilkel görünümü olan toplumların devlet denilmeyen örgütleşme biçimleri gösterdikleri de unutulmamalıdır. Adı ne olursa olsun, toplumu yöneten örgütün özellikleri nelerdir? Siyasal sistem adını verebileceğimiz bu örgütü, toplumdaki diğer örgütlerden ayıran, aldığı kararların tüm toplum üyelerini bağlayıcı olmasıdır. Bireylerin, siyasal sistemin kararları karşısında bunlara uyup uymama diye bir tercihleri yoktur; uymayı kabul etmemek, yaptırımlarla cezalandırılır. Toplumun her üyesini her zaman ilgilendirmemeleri, bu kararların evrensel nitelikte olmadığını savunmamız için yeterli olmaz. Sözgelişi, trafik yasaları, daha çok, araç kullananları ilgilendirir. Fakat, araç kullanmaya yönelen her kişi, trafik yasalarını uymayı da peşinen yüklenmektedir.
Siyasal sistemin ayırıcı özelliğini belirledikten sonra, siyasal – toplumsal farklılaşma ilişkisini açıklamamız kolaylaşıyor. Sistemin ürettiği kararlar, kapsamları açısından evrensel olmakla beraber, gerek yapımlarında rol oynayan etkenler, gerek toplumun çeşitli alt topluluklarına getirdiği yükler ve zorunluluklar bakımından evrensel olmayabilir. Birkaç örnek, bu durumu açıklamaya yardımcı olacaktır. Hindistan bağımsızlığa kavuştuğu zaman, bir süre İngilizce’nin de resmi dil olarak kabul edileceği, belirli bir dönem sonun da ise sadece Hintçe’nin resmi dil olarak kalacağı kabul edilmişti. Öngörülen süre sona erdiği zaman, İngilizce’nin kaldırılması olasılığı bazı eyaletlerde ayaklanma niteliği kazanan gösterilere yol açtı. Olayın nedenlerini açıklamaya çalıştığımızda şunları görebiliyoruz. Hindistan’da konuşulan en yaygın yerli dil Hintçe ise de, ülkenin bazı kesimlerinde başka diller konuşulmaktadır. Hintçe konuşmayan nüfusun konuştuğu ikinci dilin, İngilizce olması Hintçe olmasından daha olasıdır. Hintçe’nin tek resmi dil olması, bu dili konuşanların, bu dili konuşamayanlara göre toplumda daha üstün duruma geçeceği şeklinde yorumlanmıştır. Sonuçta, vatandaşların bir kesiminin şiddetli karşı koyması dolayısıyla, İngilizce’nin de resmi dil olarak devam etmesi benimsenmiştir. Özetle, İngilizce’nin resmi dil olmaktan çıkarılması kararı, tüm toplum üyelerinin aynı şekilde etkilemiyor, bazılarına kolaylık ve belki de üstünlük sağlarken, diğerlerine katlanmayı güç buldukları yükümlülükleri getiriyordu. Yine bundan bir süre önce trafik kanununda yapılan bir değişiklik sonucu; ülkemizdeki kamyonlara yüklü olarak yola çıktıkları zaman, tartı zorunluluğu getirilmiştir. Araçlarının yıpranmasını azalttığı, yolculukta güveni arttırdığı için bu karar kara yolu taşımacılarınca nispeten olumlu karşılandı ve desteklendi. Mal göndericileri ise, yeni durumda aynı miktar malı göndermenin daha pahalıya mal olacağını, bunun da fiyat yükselmelerine yol açacağını savundular. Bu direnişin daha somut nedeni, maliyet artışlarının tümünün alıcıya aktarılmasının güçlükleri dolayısıyla, karların düşmesinden endişe edilmesiydi. Bu olayda da, siyasal sistemin ürettiği bir kararın farklı toplulukları değişik biçimde etkilediğini görüyoruz.
Siyaset olgusunun ortaya çıkışında farklılaşmanın katkısı örneklerimizden anlaşılıyor, fakat hangi farklılaşma boyutlarının siyasal olduğu belli olmuyor. Ş u ya da bu farklılaşma nedeninin siyasete konu olabilmesi için aynı konudaki çıkarlarını farklı algılayan, farklı tutumları benimseyen topluluklar bulunması ve bunların siyasal sistemden değişik kararlar üretmesini beklemeleri gerekmektedir. Diğer bir deyimle farklılaşma toplumca uyulması zorunlu kararlara ilişkin çatışmalara yol açtığı için siyasetin vazgeçilmez bir koşulunu oluşturmaktadır. Her farklılaşma siyasal sonuç doğurmaz; hangilerinin siyasal nitelik kazanacağı, her toplumun kendi koşulları karşısında belirlenir.
Çatışma ortaya çıkışı itibariyle farklılaşmaya, çözümü açısından da tercih yapmaya bağlıdır. Çatışma aynı konuda farklı istekleri olan toplulukların her birinin kendi istediğini bütün toplumca uyulması ya da benimsenmesi gereken kararlar şekline dönüştürülmesinin olanaksızlığından ileri gelmektedir. Çatışmanın çözümü, yani hangi isteğin ya da istekler birleşiminin siyasal sistemce benimseneceğinin belirlenmesi, tercih yapılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.
Siyasetin ortaya çıkışının hangi koşullara bağlı olduğunu bu şekilde saptamış bulunuyoruz: Toplum halinde yaşama, farklılaşma, çatışma ve tercih yapmanın zorunlu oluşu. Kurumsal düzeyde iktisada ilişkin sözlerimizi andırır bir şekilde, siyaset için şunu söyleyebiliriz: Eğer toplumlarda, farklılaşma sonucu beliren görüş ve çıkarlar uyumsuzluk göstermeseydi, diğer bir deyimle, her görüş ve çıkarın, kısıtlanmasız tatmin edilmesi mümkün olsaydı, siyaset olgusu ortaya çıkmayacaktı.
Siyasetten nelerin anlaşılabileceğine dair üç ayrı yaklaşımın tartışmasını tamamlamış bulunuyoruz. Siyasal bilimcilerin bir yaklaşımı diğerlerine tercih etmesinin gerekli ya da zorunlu olduğunu söylememiz mümkün olmadığı gibi, gelişmekte olan bir bilim dalının dar bir tanıma bağlı kalmasının gelişmeyi kısıtlayıcı ve yavaşlatıcı bir etkisi de olacağı düşünülebilir. Bu çabaların tümünün aynı olguyla ilgilendiğine, birbirini tamamlayıcı olduğuna işaret ederek, karşılaştırmalı siyasal bilimin incelenmesine geçelim.
|