Giriş Tarihi: Jan 2007 |
Konum: Halepçe |
Yaş: 22 |
Mesaj: 4,863
|
|
Üye No: 61367
|
|
Cinsiyeti : Bay
|
Rep Power: 30273
| Rep Puanı : 3026717
| |
|
| |
|
BİR KURUM OLARAK SİYASET
Konuya Ali Öztekin hocamızın sap-tamasıyla devam etmek yerinde olacaktır. İnsanlar, yaradılışları, sosyo-ekonomik du-rumları gibi nedenlerle değişik düşüncelere ve farklı çıkarlara sahiptirler. İşte insan-ların ve insanların oluşturdukları örgütlerin ve toplumların aralarındaki bu ve buna benzer farklılıklardan doğan çıkar çatış-maları politikanın (siyasetin) temelini oluş-turur. Bu anlamdaki çıkar çatışmalarının konusu, toplumun yarattığı maddi ve ma-nevi değerlerin paylaşılması olup amacı ise siyasi iktidarın ele geçirilmesidir. Bir baş-ka görüşe göre politika; toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlardan çok genel çıkarları ve tüm toplumun iyiliğini gerçek-leştirmek çabası ve uğraşısıdır. Her iki gö-rüşün birleştirilmesiyle politika ya da siya-set; hem bir çeşit çıkar çatışması, hem ik-tidar olma (siyasi iktidarı ele geçirme) kavgası, hem de bir ölçüde uzlaşma ve toplumun genel çıkarlarının gözetilmesi çabasıdır. Davit Easton’a göre politika; toplumun yarattığı maddi ve manevi de-ğerlerin bir otoriteye dayalı olarak dağıtıl-ması sürecidir.
Siyasal değişmelerin ve gelişmele-rin hızı her zaman aynı düzeyde ve hızda olmamaktadır. Şenel’in bu yöndeki açık-laması da şöyle: “yalnız yeni çağda değil, tüm insanlık tarihinde genel düşünce bi-çimlerinin ne zaman değiştiklerini araştı-rınca gördük ki, her düşünsel, kültürel de-ğişikliğin temelinde bir ekonomik, toplum-sal değişiklik yatmaktadır. Ve gene gördük ki, her bir ekonomik ve toplumsal düzenin kendine özgü bir kültürü, kendine özgü bir düşünüşü vardır. Bu yoldaki gözlemlerimiz giderek, her ‘geçim biçiminin’ (ki bu üre-tim ekonomisinden sonra ‘üretim biçimi-nin’ demektir) kendine özgü bir ‘toplumsal düzeni’, sınıf düzeni ve ekonomik toplum-sal düzene uygun bir ‘düşünce biçimi’ ya-rattığını ortaya koymuştu. İnsanlık tarihi-nin en genel ve en kaba çizgilerine, en bü-yük ve en genel gelişme aşamalarına baktı-ğımız zaman, üç temel gelişim biçimi ve bu üç geçim biçiminin belirlediği üç temel düşünüş biçimi ile karşılaşırız:
• Toplayıcılık ve avcılık ekono-misi ve bu dönemin sihirsel dü-şünüşü,
• Tarımsal üretim ekonomisi ve bu dönemin dinsel düşünüşü,
• Sanayi üretimi ekonomisi ve bu dönemin bilimsel düşünüşü.
İşte yeniçağ siyasal düşünüşü, sana-yi çağı insanının bilimsel düşünce biçimi-nin bir ürünü olarak, siyasal olayları ne-den-sonuç ilişkilerini araştırarak açıkla-mak, siyasal görüşleri bunlara dayanarak ve rasyonel kalıplar içinde sunmak çaba-sında olan bir düşünüştür.
Sarıbay için de durum farklı noktada cereyan etmektedir. Siyaset birçok boyutuyla akademisyenlerin merakını çe-kegelmiş; bazen birbirine zıt, bazen bir-birini tamamlayıcı yaklaşımlarla çözümle-meye tabi tutulmuştur. Bu yaklaşımların en çok rağbet görenlerinin başında sosyolojik olanı gelmiştir. Sosyolojik yaklaşım, belirli bir süre sosyologların siyasete duydukları akademik ilginin ifadesi olmuştur. Bir baş-ka anlatımla, siyaset olgusunun kendisine sosyolog denen biri tarafından çözüm-lemesinin yapılması, yaklaşımın kendi başına sosyolojik sayılması için yeterli sayılmıştır.
Diğer toplumsal kurumlar gibi dev-let, hükümet ve siyasal partiler de günlük yaşantımızın ayrılmaz bir parçasını oluştu-rurlar. Örneğin hükümetler, çocuklarımıza nelerin öğretileceğine, kaç yaşında ehliyet alınacağına, gençlerimizin kaç yaşında içki içilen yerlere girebileceklerine karar vere-bilen örgütlerdir. Siyasal kurumların yapı-ları toplumdan topluma farklılık gösterir. Ancak siyasal ve sosyal bilimciler siyasal kurumların doğası, işleyişi ve siyasal gücü kullanışları açısından birçok benzerlikler tespit etmişlerdir.
SİYASETİN UNSURLARINDAN: GÜÇ, OTORİTE VE KURALLARI KOYANLAR
Güç, Max Weber’e göre bir kişi ve-ya kurumun dirence rağmen, istediklerini yaptırabilmesidir. Başka söyleyişle güç, insanlara istemedikleri halde bazı şeyleri yaptırabilme yeteneğidir. Ancak bahse konu güç, elbette fiziksel anlamdaki bireyin kuvveti ile alakalı değildir. Güç, burada siyasal güç anlamındadır. Bugünse bu gücü kullanabilen tek kurum devlettir.
Otorite ise güçten daha farklı bir bi-çimde karşımıza çıkar. Bu da devlete kastedilen gücü kullanabilmesini sağlamasıdır. Denilebilir ki, gücü meşru kılan, onu bir nevi yasallaştıran, otoritedir. Özkalp, aynı kitabında şöyle devam etmiştir: Weber, po-litik gücün katı bir kuvvet, zor kaynağı olarak kullanılmasının hükümet etmede, yö-netmede yetersiz olduğunu söyler. ‘İnsanlar,bu zora bir müddet uyarlar; ancak aşırı kullanım zamanla etkisini kaybeder, insan-ları bıktırır’ der. İnsanlar kabul ettikleri be-nimsedikleri hükümetlerin otoritelerine uyarlar. Otorite böylece, Weber’e göre, ‘bir inançlar sistemi’dir. Bu sistemler ile gücün toplumda kullanımı meşrulaşır. Hal-kın desteklemediği, meşru saymadığı bir güç ise kısa zamanda zayıflar etkisini kaybeder.
İtalyan kuramcı, Machiavelli, ilginç bir soru ortaya atmıştır. Hükümetlerde kuralları koyan kimdir? Prens adlı kitabında, Machievelli, politik bir büroya sahip olma-nın gücü elinde bulundurmak anlamına gelmediğini savunur. Machievelli, bu görü-şünde karar vericilerin hükümet olmadığını savunmakta ve kararların hükümet dışında bazı kişi veya gruplar tarafından alındığını söylemektedir. Seneler boyunca bir çok toplumlar hükümetlerin, halk tarafından ve halk için kurulduğuna inanmışlardır. Oysa ki bu durum birçok bilim insanına göre de- böyle değil, bir kısım kitlenin veya grubun elindedir şeklinde yorumlanabilir. Bu da ‘kuralları koyanlar’ başlığını yarat-maktadır.
TOPLUMSAL BİR İHTİYACA YANIT: SİYASET
İnsan gerçekte, bireysel bir varlık-tır. Ancak zaman ilerledikçe toplumsal bir varlık halini almıştır denilebilir. Bu konu tartışmaya açık olsa da bugün birçok düşü-nür bunu bu şekilde kabul etmiştir. Elbette insanın toplumsallığı yine bireyselliğinin ürünü olmasına karşın bildik grup yaşan-tıları ve davranışları sonucunda sosyal bir nitelik kazanmaya yüz tutmuştur. Tabi ki, bu sosyalleşme süreci öyle bir iki değil yüzyıllar hatta binyıllar almıştır. İnsan var-lığı toplumsallaştıkça da çözüm bekleyen sorular ve sorunlar ortaya çıkmaya başla-mıştır. Çünkü artık toplumsallaşma döngü-süne giren insanoğlu her gün yeni bir şeyin keşfine kendini tanık etmiş ve hatta buna kendini keşfetmeye çalışmakla başlamıştır. Tüm yaşanan olaylar, tüm kazanılan dene-yimler ve alışkanlıklar ile tutumlar bir son-raki kuşağın feneri olmuş ve tabi bazen de karanlığı. Ama her ne şekilde olursa olsun deneyimin iyisi de kötüsü de insanoğlunun yaşamında etkili olmuştur. İnsanlar, insan olduklarının yani diğer hayvanlardan farklı olarak alet kullanabilmeyi ve zekalarını hızlı geliştirebildiklerinin- ya da nasıl denilebilir; ‘düşünen bir varlık’ olduklarının farkına kesin olarak- ne zaman vardılar bilinmese de grup halinde hareket etmelerinden bu yana toplumsallaşmaya başladıkları söylenebilir. Elbette bu, günü-müzde ve gelecekte grup halinde ava çıkan hayvanları bahse konu almamaktadır. Buradaki gerçek kasıt, insanın içgüdüsel davranışlarının dışına çıkıp kendine ve çevre-sine bir şeyler katmaya başlamasıdır.
İnsanoğlunun temel ve içgüdüsel davranışlarının başında ‘barınma, karnını doyurma ve üreme’ geldiğini bugün hepi-miz bilmekteyiz. İşte, sosyal hayatın baş-langıcını bunların tatminiyle birlikte başladığını sonrasındaysa ivme kazandığını söyleyebiliriz.
Şenel, zamanımızdan 12 milyon yıl kadar önce, olasılıkla ormanları kurutan sı-cak bir dönemde, bu canlı yüksek primat-lar ailesinin üyesi bir ‘hominid’ (insansı canlı türü) olarak ormandan savanaya indi-ğinde, sopa sallama, taş atma düzeyinde ‘araç kullanma’ yeteneğine sahip bulunu-yordu. Ramapithecus (Rama Maymunu) adı verilen bu canlı, Afrika’daki beşiğin-den dünyaya yayılırken, farklı çevresel ko-şulların etkisiyle üç türde farklılaşmış, bu üç türden ikisi yok olup üçüncüsü ‘homo habilis’ (eli işe yatkın insan) bir milyon yıl önce (bazı bilginlerce iki, hatta üç milyon yıl önce) ‘homo erectus’a (dikilen insana), yarım milyon yıl önce ‘homo sapiens’e (akıllı insana), 50 bin yıl önce de atamız olan ‘homo sapiens sapiens’ türüne (bugünkü insan türüne) doğru evrim geçirdi diye yazmıştır.
Bu evrimin ardından grubun kendi içindeki ve diğer gruplarla etkileşimi sıra-sıyla,
- Toplayıcılık, sürü yaşamı ve avcılığın başlamasıyla birinci toplumsal işbölümünü,
- Klan toplumuna geçişi ve toprağı işlemeyi,
- Dolayısıyla üretimin başlamasını ve hayvanların evcilleşti-rilmesiyle ikinci toplumsal işbölümünü,
- Artı üretime geçişle de uygar topluma ilk adımı atmalarını sağlamıştır.
UYGAR TOPLUM
Şenel, ilkel topluluklar, kadın-erkek işbölümü dışında tüm üyeleri aynı işi ya-pan, dolayısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramamış, sınıflara bölünmemiş, bu nedenle eşitlikçi bir toplumsal yapıya, si-hirsel düşünüş biçimine sahip olan birlikler idi. Uygar toplumlar ise, kadın-erkek işbö-lümü yanı sıra öteki işbölümlerinin görül-düğü, üyeleri aileleri farklı işleri yapan, farklı mesleklerde uzmanlaşmış olan, dola-yısıyla toplumsal farklılaşmaya uğramış, sınıflara bölünmüş eşitsizlikçi bir toplum-sal, bunun yanı sıra bir siyasal yapıya ve ilkin dinsel sonra bilimsel düşünüşlere ve bunlara dayanan ideolojilere sahip olan insan birlikleridir. İlkel topluluktan uygar topluma geçiş, tarım dışı alanlarda uzmanlaşacak kimselerin beslenebilmesi için ge-rekli ‘toplumsal artı’nın üretilmesiyle gerçekleşebilmiştir.
Tarihte ilk uygar toplumlar, her biri bağımsız birer siyasi örgütlenmeye sahip olan ‘kent devletleri’ şeklinde ortaya çıkmıştır. Mezopotamya’daki bu kent devletlerin kendi aralarındaki siyasal çekiş-meler toplumsal iç dinamiklerden kaynak-landığı gibi uygarlığın yayılmasına da kat-kı sağlıyordu.
DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Avcılık ve toplayıcılık dönemlerini aşıp yerleşik hayata geçen ilk insanların, toprağı işlemesi ve artı ürün elde etmesiyle birbirleriyle ilişkilerinin geliştiğini ve işbölümlerinin doğduğunu belirtmiştik. Öztekin, zamanla aralarındaki işbölümü ve birlikte yaşama zorunluluğu artan insanlar, aralarındaki işbölümünü ve dayanışmayı daha da artırarak küçük örgütlü, kendi içinde yönetenyönetilen ilişkilerinin de bulunduğu toplumun ilk örneklerini oluşturmuşlardır. Günümüz anlamındaki devlet örgütlenmesinden çok farklı ve çok daha ilkel olan bu örgütlü toplum örneklerinin yaşandığı dönemler, cilalı ve yontma taş devri denilen dönemlerdir. Klan yaşantısı olarak da değerlendirilebilen ve kabile yaşantısında bile, bir yönetici (kabile reisi), savaşçılar, koruyucular, sanatçılar, yaşlılar gibi sınıfların bulunduğunu ve kabile reisinin toplum üyeleri üzerinde büyük bir otoritesinin olduğunu biliyoruz. Bu ilkel topluluklar, zamanla daha da gelişerek günümüzde devlet dediğimiz örgütlü ve işbölümlü toplumlar halinde yaşamak istemelerinin temel nedeni olarak korunma içgüdüsünden kaynaklanan güvenlik soru-nudur diyebiliriz.
İnsanların bireysel varlıklar olduğundan ve topluluk yaşamının bireysel varlıkların düşünüşünden ortaya çıktığını belirtmiştik. Özellikle ilk zamanlar insan yaşantısını sınırlayan hiçbir toplumsal kural yoktu. Ancak zaman ilerledikçe kendi güvenliklerini sağlamak ve korumak amacıyla kendi özgürlüklerinden fedakarlık ederek birlikte yaşamanın ancak toplumsal bir örgütlenmeyle ve kurallarla olabileceği kanısında birleşmişlerdir.
İnsanı öteki canlılardan ayıran en büyük özelliği, düşünerek hareket edebilmesidir. Bu nedenle de insan öteki tehlikelerden az da olsa korunabildiği halde, insanın yaratacağı tehlikeden çok daha zor korunmaktır. Çünkü, bir insanın bir başka insan hakkında ne düşündüğünü, neler planladığını eyleme geçmeyince bilemeyiz. İşte ilk insanlar çevrelerinde oluşan tüm bu tehlikelere karşı korunmak ve yaşantılarını güvenceye alabilmek için, özgürlüklerini bir yana bırakarak, birlikte ve toplum halinde yaşamaya karar vermiş ve kendi yaşantısını birtakım toplumsal kurallarla sınırlandırmıştır.
ÇAĞDAŞ DEVLET
Özkalp’e göre devlet siyasal bir örgütlenmedir. Fakat bu örgütlenme toplumla o kadar sıkı bir biçimde bağlanmıştır ki, toplum yapısı anlaşılmadan devletin gerçek yapısının anlaşılmasına imkan olmaz. Çün-kü devlet, topluma adeta yapışmış bir durumdadır. Çağdaş insan toplumlarında en büyük örgütlenme olan devlet, insanların bütün ilişkilerini düzenleyen bir kurumdur. İnsanların doğumlarından, ölümlerine gömülmelerine kadar her şeyle devlet mekanizması ilgilenir. Devlet bu faaliyetlerini hükümet ve idare aracılığıyla yerine getirir. Çağdaş yaşamda devlet karmaşık bir örgütlenme olarak karşımıza çıkar. Günümüz toplumlarında devlet her şeyden önce dü-zen ve asayişi koruyabilecek yetenekteki tek kuruluştur. Sanayi toplumlarında, gelenek görenek gibi toplumsal kontrol mekanizmaları toplumu tek başına idare edebilecek bir güce sahip değildirler. Bu nedenle, bu karmaşıklığı giderecek, otorite ve düzeni sağlayacak tek örgüt devlettir.
İnsanlar, korunma içgüdüleri gereği olarak toplu halde yaşamaya karar vermişler, birlikte yaşamaya başlayınca da birbirleriyle mücadeleye başlamışlardır. Birlikte yaşam da siyasal bir kurum niteliği taşıyan devleti ortaya çıkarmıştır. Devleti ortaya çıkaran insan unsuru olduğundan devletin de insanlar için çeşitli görevleri oluşmuştur.
“Devletin de en temel ve en öncelikli görevi, insanların yaşamlarını güvence altına almak olmalıdır. Çünkü insan, bu nedenle örgütlü toplum ve devleti oluşturmuştur. Devlet, bireylerin oluşturduğu örgütlü büyük bir insan topluluğu olduğuna göre devletin varlığı ve devamı onu oluşturan bireylerin varlığı ile doğrudan ilgilidir. Vatandaşların zenginliği devletin zenginliği, vatandaşların fakirliği devletin fakirliği demektir. Devletin temel ve öncelikli görevi vatandaşlarının yaşama güvencesini sağlamaktır derken, vatandaşların sadece güvenlik sorunlarının çözülmüş olması anlaşılmamalıdır. İnsanların yaşama güvencesi içine, onun sağlıklı olarak yaşaması, tehlikelere karşı korunması (sosyal güvenliği), çalışması ve bundan insanca yaşayabileceği para kazanabilmesi gibi çok yönlü konular girmektedir.
|