ABBADİLER (Abbadoğulları);
İspanya’da Endülüs Emevilerinin yıkılışından sonra kurulan emirliklerin en kuvvetlilerinden biri. Beni Lahm kabilesi mensuplarından Endülüslü kumandan Muhammed bin Abbad’ın oğlu kadı Ebü’l-Kasım Muhammed tarafından kuruldu. 1023 (H.414)te bağımsızlığını kazandı. 1091 (H.484)e kadar devam etti.
Abbadiler, İşbiliyye ve çevresinde hakimiyet kurdular. Ebü’l-Kasım Muhammed’in vefatından sonra beyliğin başına oğlu Abbad geçti. Abbad, babasının Berberi Hanedanlarına karşı başlattığı savaşı sürdürdü. Devletinin topraklarını büyük ölçüde genişletti. Ölümünden sonra yerine oğlu El-Mu’temid geçti.
El-Mu’temid, saltanatının ilk yıllarında Beni Cevher Hanedanlığını ortadan kaldırarak, Kurtuba’yı yönetimi altına aldı. Ancak Kastille Kralı Altıncı Alfonso 1089 senesinde Abbadilere hücum ederek büyük bir yenilgiye uğrattı. Abbadi topraklarının büyük kısmını ele geçirdi. Bunun üzerine El-Mu’temid, Afrika’da hüküm süren Murabıtların Padişahı Yusuf bin Tafşin’den yardım istedi. Bu daveti kabul eden İbn-i Tafşin, Endülüs’ün Ez-Zellaka mevkiinde Altıncı Alfonso ile karşılaştı. Emri altındaki yirmi bin kişilik orduyla Alfonso’yu mağlub etti. Altıncı Alfonso canını zor kurtardı. Yusuf bin Tafşin, bu seferden sonra Afrika’ya geri döndü ise de, bir süre sonra İspanya’nın verimli topraklarını ele geçirmek için harekete geçti. Endülüs’e yürüyerek, 1090 senesinin Kasım ayında Gırnata’yı aldı. Bunu takiben İşbiliyye ve diğer şehirleri ele geçirdi. El-Mu’temid’i, Fas’ın Agmad kasabasına sürdü. Böylece bütün Endülüs müslümanları, Murabıtların himayesine alındı. Son Abbadi meliki olan El-Mu’temid, hayatının geri kalan kısmını Agmad kasabasında sefil ve acınacak bir halde geçirdi. Nihayet 1095 senesinde öldü.
Abbadi Hükümdarları Tahta Çıkış Tarihi
Birinci Muhammed bin Abbad.................. 1023
Abbad el-Mu’tedid................................... 1042
İkinci Muhammed el-Mu’temid......... 1069-1091
ABBAS BİN ABDÜLMUTTALİB;
Eshab-ı kiramdan ve Peygamber efendimizin amcalarından. Abdülmuttalib'in en küçük oğlu. Peygamber efendimizin doğumundan iki veya üç yıl önce Mekke'de doğdu. 652 (H. 32) senesinde Medine-i münevverede vefat etti.
Peygamber efendimiz, annesinin vefatından sonra dedesi Abdülmuttalib'in yanında kaldığı sırada, hazret-i Abbas ile birlikte büyüdü. Gençliğinde ticaretle uğraşan Abbas bin Abdülmuttalib, Peygamber efendimiz İslamiyeti anlatmaya başlayınca, karşı çıkmayıp, akrabalık gayretiyle O’na yardımda bulundu. Müslüman olmadığı halde Akabe biatinde Peygamber efendimizin yanında bulunup, orada te’sirli konuşmalar yaptı. Müslüman olmadan önce Kabe’yi ziyarete gelen hacılara su dağıtma "sikaye" ve onlara yemek verme "rifade" ve Kabe'nin tamiri vazifelerini yapardı. Müslüman olduktan sonra da bu vazifeleri devam ettirdi. Bedr Savaşına istemiyerek, Mekke’den kafirlerle birlikte geldi. Savaşta müslümanlar zafer kazanınca esir edilip, Medine'ye götürüldü. Kendisi ve kardeşinin oğulları için para verip kurtuldu. O yıl iman etmekle şereflendi. Müslüman olunca, Peygamber efendimiz onu Mekke'de vazifelendirdi. Mekke'de Müslümanlar onun himayesinde rahat ettiler. Mekke fethi hazırlıklarının tamamlandığı sırada Medine'ye hicret yani göç etmek için yola çıktı. Zülhuleyfe denilen yerde Resulullah'a kavuştu. Ailesini Medine'ye gönderip, Mekke’nin fethinde Peygamber efendimizin yanında bulundu. Peygamber efendimiz ona;
"Ey Abbas! Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi sen de muhacirlerin sonuncususun." buyurdu.
Mekke'nin fethinden sonra yapılan Huneyn Gazasında da bulunan hazret-i Abbas, Peygamber efendimiz vefat edinceye kadar O’nun yanından ayrılmadı. Peygamber efendimiz vefat edince, cenaze tekfin ve gasl (yıkama) işleriyle ilgilendi. Hazret-i Ali yıkadı, hazret-i Abbas ve oğulları su döktüler. Kefenledikten sonra, hazret-i Aişe'nin odasına defnettiler. Hazret-i Ebu Bekr, Ömer ve Osman, halifelik zamanlarında hazret-i Abbas'a büyük ilgi ve hürmet gösterdiler. Hazret-i Ömer fetihlerden elde edilen ganimetlerden hazret-i Abbas'a hisse ayırdı. Hazret-i Ömer, Mescid-i Nebevi'yi genişletmek isteyince, Abbas genişletme sahasında olan evini ve yerini hediye etti. Hazret-i Ömer'in halifeliği zamanında Medine'de kuraklık olunca, hazret-i Ömer; "Ya Rabbi! Resulullah'ın amcası hürmetine sana yalvarıyor ve onun hürmeti için senden mağfiret ve ihsan diliyoruz.” diye Abbas bin Abdülmuttalib'i vesile ederek dua etti. Halifenin emriyle o da dua edip, duası bereketiyle, daha duası bitmeden yağmur yağdı. Yağmur neticesinde meydana gelen seller sebebiyle Medine sokaklarından geçilemez oldu.
Abbas radıyallahü anh ömrünün sonuna doğru göremez oldu. Hazret-i Osman'ın şehid edilmesinden evvel Medine-i münevverede vefat etti. Cenaze namazını hazret-i Osman kıldırdı. Cennet-ül-Baki Kabristanına defnedildi.
Hazret-i Abbas, beyaz tenli, güzel yüzlü, yakışıklı, iri yapılı ve uzunca boylu idi. Sesi pek kuvvetli ve gür idi. Peygamber efendimize yakınlığı ve faziletlerinin çokluğundan dolayı herkes tarafından sevilir, sayılır ve hürmet edilirdi. Çok zengin ve cömert olup, ikram ve ihsanları boldu. Köleleri satın alıp hürriyetine kavuştururdu. Yakın akrabayı ziyaret etmeğe dikkat eder, muhtac olanlara yardımda bulunurdu. Kızlarından başka on erkek evladı vardı. Bunlardan Abdullah bin Abbas ilimde çok yüksekti. Abbasi halifeleri hazret-i Abbas'ın soyundandır. Peygamber efendimiz onun üstünlüğüyle ilgili olarak buyurdu ki:
Abbas bendendir. Ben Abbas'danım.
Abbas amcamdır. Beni korumuştur. Ona eziyet eden, bana eziyet etmiş olur.
Bu, Abdülmuttalib oğlu Abbas'tır. Kureyş'te en cömerd ve akrabalık bağlarına en saygılı olandır.
Abbasoğullarından melikler olacak, ümmetimin başına geçecekler, Allahü teala dini onlarla aziz ve hakim kılacak.
Abbas radıyallahü anh buyurdu ki:
"Kendisine iyilik yaptığım hiç kimsenin kötülüğünü görmedim. Kendisine kötülük yaptığım hiç kimsenin de iyiliğini görmedim. Onun için herkese iyilik ve ihsanda bulunun. Çünkü bunlar sizi kötülüğün zararlarından korur."
Hazret-i Abbas, Peygamber efendimizden otuz beş hadis-i şerif rivayet etti. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, peygamber olarak da Muhammed'i (aleyhisselam)
kabul eden, imanın tadını tadar.
Allah korkusundan mü'minin kalbi ürperdiği vakit, ağacın yaprakları düşer gibi günahları dökülür.
ABBAS HİLMİ - I;
Mısır valilerinden. Babası Ahmed Tosun Paşadır. Vehhabiler üzerine sefer yapıp, onların fitne hareketlerine mani olmak için vazifelendirilen Mehmed Ali Paşanın çok sevdiği torunudur. 1813 (H.1228)te Cidde'de doğdu. Mısır’da yetişti.
Abbas Hilmi, amcası İbrahim Paşanın 1848 senesinde vefatı üzerine Mısır valiliğine tayin edildi. Bu sırada Osmanlılarda Tanzimat devri başlatılmış ve Mısır’da da Avrupa’nın tesiri ile bir takım reformlar yapılmaya başlanmış, Avrupai tarzda bazı müesseseler açılmıştı. Avrupalıların menfaatlerine olan işlere, Abbas Hilmi karşı çıktı. Reformlara uyularak açılan bu neviden bir takım kuruluşları kapattı. Bu kuruluşlarda misyoner gibi faaliyet gösteren pekçok Avrupalı danışman ve eğitimciyi vazifelerinden aldı. Devrin alimlerinden Tahtavi’yi 1850 senesinde Hartum’a gönderip, bir medrese açmasını istedi. Diğer taraftan masrafları kontrol altına aldığı gibi, vergilerde indirim yaparak halkın iktisadi durumunu oldukça iyi bir hale getirdi. Kahire’de bir harp okulu kurdu.
Tanzimatın Mısır’da uygulanması konusunda Osmanlı Devleti ile ortaya çıkan meseleleri çözmek üzere Fuad Efendi (Paşa) Mısır’a gönderildi. Fuad Efendi bu hususta bazı düzenlemeler yaptı ve şikayet konusu meseleleri halletti. Bu zamanda bir İngiliz şirketi, Kahire ile İskenderiye arasında demiryolu inşaatına başladı ve 1853’te tamamladı. Böylece İngilizler, kısa yoldan Mısır içlerine ulaşma fırsatını da elde ettiler.
Abbas Hilmi, dedesi Mehmed Ali Paşaya verilen fermanı değiştirerek, valiliğe, ailenin en yaşlısının geçmesi usulünü kaldırmak ve kendi yerine oğlu İbrahim Paşayı bırakmak istiyordu. Bu maksatla oğlunu Abdülmecid Hana damad yaptı. Fakat vefat etmesi ile bu işi gerçekleştiremedi. Abbas Hilmi, Kırım Harbinde Osmanlı sultanı Abdülmecid Hana yirmi bin kişilik bir ordu ve bir donanma göndererek yardımda bulundu. Bu yardımı gönderdiği sıralarda Kahire’deki köşkünde aniden öldü. Zehirlenerek öldürüldüğü de rivayet edilmektedir.
ABBAS HİLMİ - II;
Osmanlı Devleti tarafından Mısır’a gönderilen son hidiv. 14 Temmuz 1874 (H.1291) senesinde İskenderiye’de doğdu. Hidiv Tevfik Paşanın oğludur. Mısır’da prenslere ait mektepte okuduktan sonra İsviçre’de tahsil gördü. Kardeşi Mehmed Ali ile beraber Viyana’daki Theresianum okuluna devam etti. 1892’de babasının vefatı üzerine on sekiz yaşında Osmanlı Devleti tarafından Mısır hidivliğine getirildi.
Abbas Hilmi Paşanın genç ve idari işlerde tecrübesiz olması sebebiyle, Osmanlı hükumeti, Mısır’da senelerce Osmanlı Devleti Mısır fevkalade komiserliği yapan ve Mısır’ın idaresiyle ilgili işlerde tecrübesi ile tanınan Ahmed Muhtar Paşayı kendisine müsteşar-ı has tayin etti. Böylece İngiltere’nin, hidiv Abbas Hilmi Paşa üzerindeki tesir ve telkinleri önlenmek istendi. Fakat İngilizler, Mısır’ın içişlerine karıştılar ve Mısır’daki işgal kuvvetlerini arttırdılar. Mısır ordusundaki yüksek rütbeleri ele geçirdiler. Mısır idarecilerini elde etmeye başladılar. Osmanlı komiseri olan Gazi Ahmed Muhtar Paşa vazifesine devam ediyordu. Ancak İngiliz komiseri Lord Cromer ve ondan sonra yerine tayin edilen Lord Kitchener ön planda rol oynuyordu. Lord Kitchener, ekseriyetini Mısır halkından topladığı bir ordu ile Sudan’a saldırınca, İngilizler ile Fransızlar arasında uzun süren siyasi tartışmalara sebeb olan Paşoda meselesi ortaya çıktı ise de, Fransız ve İngiliz ileri gelenlerinin savaş istememeleri üzerine kapanıp gitti.
İkinci Abdülhamid Hanın Abbas Hilmi Paşaya verdiği hidivlik fermanında, Mısır’ın idaresi ve hududları hakkında bazı değişikliklerden bahsedilmişti. O zamana kadar Mısır jandarması tarafından beklenen Akabe’nin Hicaz iline katılarak Osmanlı askerinin koruması altına verilmesi istenmişti. Bu durum, Akabe Körfezi ağzındaki Tran Adasının, Hindistan yolu üzerindeki çok elverişli bir deniz üssü haline gelmesi ihtimalinden dolayı, İngiltere’nin şiddetli itirazlarına ve uzun tartışmalara sebeb oldu. Sonra mesele Akabe’nin yine eski halinde kalması şeklinde ve İngilizlerin isteğine göre bırakıldı.
Vazifesinin ilk senelerinde İngilizlerin idaresine muhalif bir siyaset takib eden Abbas Hilmi Paşa, nazırların reisliğine Fahri Paşayı tayin etmek istedi. Bu sebeple Kahire’deki konsolos temsilcileri ile anlaşmazlığa düştü. Çok şiddetli bir hal alan bu anlaşmazlık, Riyaz Paşa tarafından kurulan nazırlar heyeti tarafından halledildi. Abbas Hilmi Paşanın, İngilizlere karşı muhalefeti de uzun sürmedi. Mısır daimi komiseri Ahmed Muhtar Paşa, Osmanlı Devletinin Mısır üzerindeki haklarının belli bir ölçüde, şeklen de olsa korunmasında büyük gayret göstermesine karşılık, Abbas Hilmi Paşa bu derecede istikrarlı bir siyaset güdemedi.
Abbas Hilmi Paşa, 1893’te Ahmed Muhtar Paşa ile İstanbul’a gitti. Sultan İkinci Abdülhamid Han onu alaka ile karşılayıp, hediyeler verdi. Abbas Hilmi Paşa, İstanbul’a geldiği senenin ertesi senesi Avrupa seyahatlerine çıkmaya karar verdi. Onun bu seyahatleri neticesinde Mısır’da idari bir boşluğun doğması tehlikesi vardı. Bu sebeple Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin Mısır hidivi üzerinde etkili olmaması için Ahmed Muhtar Paşadan bu seyahatlere mani olmasını istedi. Fakat Abbas Hilmi Paşa bütün ısrarlara rağmen seyahatten vazgeçmeyince, Osmanlı Devleti gittiği her Avrupa ülkesinde onu takip etmeye çalıştı.
Mısır’da ölçülü ve dengeli bir siyaset sürdüremeyen Abbas Hilmi Paşa’nın, hem Mısır’da hem de diğer dış ülkelerde muhalifleri artmaya başladı. Neticede çeşitli suikastlere maruz kaldı. 1894’te suikast yapmak üzere olan bir İtalyan, İskenderiyye’de yakalandı. 1914’te ise, İstanbul’da uğradığı bir suikastte yaralandı. Bundan sonra da Birinci Dünya Savaşı çıkması sebebiyle bir daha Mısır’a dönemedi. İstanbul’da ve Avrupa’da yaşadı. Birinci Dünya Savaşı esnasında Almanlarla işbirliği yaparak Fransızları müttefiklerinden koparmaya çalıştı ise de muvaffak olamadı. Birinci Dünya Harbinin başlaması ile İngilizler 19 Aralık 1914’te Mısır’ı himayelerine alıp, Osmanlıların Mısır’daki haklarını da sona ermiş saydılar. Abbas Hilmi Paşayı da hidivlikten azlettiler. Osmanlılar ise Abbas Hilmi Paşanın hidivliğini Lozan Antlaşmasına kadar geçerli saydılar.
Abbas Hilmi Paşadan sonra, amcası ve hidiv İsmail Paşanın oğlu olan Hüseyin Kamil, İngilizler tarafından Mısır’da sultan ilan edilerek hidivlik kaldırıldı. Böylece Mısır’ı Osmanlı idaresinden ayırarak kendi emellerine hizmet ettirdiler. 1923 senesinden sonra hayatını İstanbul ve Viyana’da geçiren Abbas Hilmi Paşa, Mısır’ın bağımsızlığa kavuşmasından ve Hüseyin Kamil’in yerine Fuad’ın kral olarak getirilmesiyle 1922’de hidivlik haklarını tamamen kaybetti ve malları müsadere edildi. Kendisi de, ömrünün son günlerini geçirdiği İsviçre’nin Cenevre şehrinde 1944 senesinde öldü.
ABBAS VESİM EFENDİ;
Osmanlılar zamanında on sekizinci asırda yetişen, hekim, hattat ve astronomi alimlerinden. Kambur Vesim Efendi ve Derviş Abbas Tabib isimleriyle de bilinen Abbas Vesim Efendi, on yedinci yüzyılın sonlarında doğdu. 1760 (H. 1174) senesinde İstanbul'da vefat etti. Kabri Edirnekapı dışındaki kabristandadır.
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Abbas Vesim Efendi, Bursalı Tabib-i Sultani Ali Efendi ile babası Ömer Şifai Efendiden tıp, Yanyalı Es'ad Efendiden hikmet ve Farsça, Ahmed Mısri'den astronomi ve astroloji, Katibzade Mehmed Refi Efendiden tıp ve ta'lik yazı, ayrıca Latince ve Fransızca öğrendi. Bazı İtalyanca tıp metinlerini Türkçeye tercüme ettirerek, Avrupa'daki gelişmeleri takib etti. Bir ara tahsil maksadıyla Hicaz, Şam ve Mısır'a gitti. Bir çok ilmi araştırmalarda bulunup tıb alanındaki bilgisini geliştirdi. İstanbul'a dönüşünde Sultan Selim Camii civarında eczahane ve muayenehane açtı. İstanbul'da kırk sene müddetle doktorluk yapıp, hem insanlara hizmet etti hem de tıb alanındaki bilgisini arttırdı. Aynı zamanda tasavvufa yönelip Nakşibendiyye yolu büyüklerinden Mehmed Emin Tokadi hazretlerinden tasavvuf bilgilerini öğrendi ve tatbik etti.
Osmanlı tababetini (doktorluğunu) olgunluğa götürmekte büyük hizmeti olan Abbas Vesim Efendinin şahsi tecrübeleri ve verem hakkında en son keşiflere yakın araştırma ve incelemeleri vardır. Tıbbı iyice anlayabilmek için fizik, mekanik ve tecrübi kimyayı bilmenin gerekli olduğunu savunurdu. Bu konuda
Tıbb-ı Cedid-i Kimyevi adlı bir eser yazdı. Ayrıca deontolojinin (tıp tarihi ve tıp ahlakı) gelişmesine ve uygulama şekline yön verdi. İbn-i Sina gibi eski tabiplerin eserlerinden ve kendi hocalarından öğrendiği bilgilerle, İstanbul'a gelen bazı batılı tabiplerin eserlerinden istifade ederek
Düstur-ül-Vesim fi Tıbb-il-Cedid vel-Kadim adlı eserini yazdı. Doğu ve batı tıbbını karşılaştıran ve mükemmel bir külliyat olan bu eser tıb tarihimiz bakımından önemlidir. İki cild ve 2083 sayfadan ibaret olan bu eserin birinci bölümünde baştan sona kadar organ hastalıkları, ikinci bölümünde kadın ve çocuk hastalıkları, üçüncü bölümünde şişler ve ülserler, dördüncü bölümünde basit ve bileşik ilaçlar anlatılmaktadır. 1748 yılında yazdığı bu eserin üç nüshasından biri Bayezid, ikisi de Ragıp Paşa Kütüphanesindedir.
Abbas Vesim Efendinin ikinci önemli eseri
Uluğ Bey Zici'nin Türkçe şerhi olan
Nehc-ül-Büluğ fi Şerh-i Zic-i Uluğ'dur. Açık Türkçe ile yazılmış olan bu eser, bütün tatbikata ait misalleri, İstanbul arz (enlem) ve tulüne (boylam) göre tertib etmiştir. Eski Türk takvimini incelemiş ve metinde olmayan İbrani ve Rumi takvimlerini ilave etmiştir. Bir derecenin sinüsünü bulmakta, Uluğ Beyin tarif ettiği Gıyasüddin Cemşid'e ait usulü çok güzel izah etmiştir. Bu eserin yazma nüshaları Bayezid Kütüphanesi 4646 ve Kandilli Rasadhanesi Kütüphanesi 247/1 numarada kayıtlıdır. Ayrıca astronomi ile ilgili
Risale-i Rü'yet-i Hilal adlı eseriyle şiirlerinin toplandığı
Divan’ı ve
Risalet-ül-Vefk adlı eseri yanında Macar Georgios'tan tercüme ettiği
Vesilet-ül-Metalib fi İlm-it-Terakib adlı bir farmakoloji kitabı vardır.
ABBASİLER;
Alm.
Abbasiden, Fr. Les Abbasides, İng. Abbasides. Peygamber efendimizin amcası hazret-i Abbas’ın soyundan gelen ve Emevilerin yerini alan halifeler sülalesi. Bu hanedana ilk atalarına nisbetle “Haşimiler” de denilmektedir.
Abbasilerin iktidara gelmesi, Emevi idaresinden memnun olmayan grupların lider kadrolarının yoğun propagandası ve bunların etrafında toplanan büyük bir kitlenin faaliyeti neticesinde mümkün olmuştur. Gerçekten de Emevi hanedanından İkinci Velid’in halifelikten hal’ edilmesiyle aile arasında iç mücadele ortaya çıkmış ve yıllardan beri Emevilerin hakim olduğu Suriye ikiye bölünmüştü. Neticede bu ihtilaf çok büyüdü ve son Emevi Halifesi İkinci Mervan, Dımaşk’ı terk ederek kendisine hilafet merkezi olarak Harran’ı seçti.
Emeviler arasındaki iç mücadeleler sırasında Abbasi Hanedanından Ali bin Abdullah’ın oğlu Muhammed, Humeyme’de gizli olarak halifeliğin kendi ailesine geçmesi düşüncesi ile faaliyetlerde bulunuyordu. Bu arada cemiyeti arasına sızmış olan muhaliflerini ortadan kaldırdı. Onun tesbit ettiği prensiplere göre bu hareket başarıya ulaştığında Ehl-i beytten her kim halife seçilirse ona razı olunacaktı.
Muhammed bin Ali’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu İbrahim çok teşkilatçı ve iyi bir idareciydi. Emevilere karşı çıkış hareketini yürütmesi için Ebu Müslim’i kendi tarafına çekerek Horasan’a gönderdi. Ebu Müslim’in Horasan’a giderek hareketin idaresini ele alması, Abbasiler için bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim bölgedeki elverişli durumdan faydalanan Ebu Müslim, kısa zamanda Horasan’ı Emevi tarafdarlarından temizledi. Ebu Müslim bundan sonra Rey’e yöneldi. Karşısına çıkan Emevi kuvvetlerini yendi. Nihavend’i ele geçirerek Irak’a yaklaştı.
Doğuda bu olaylar olurken Halife İkinci Mervan, İbrahim’i tutuklatarak Harran’da hapsettirdi. Vefatına kadar burada hapis hayatı yaşayan İbrahim, yerine kardeşi Ebü’l-Abbas’ı tayin ettiğini bildirmişti.
Ebü’l-Abbas Abdullah bin Muhammed yakınlarını da yanına alarak kendi tarafına geçmiş olan Kufe şehrine gitti. Horasanlılar, 28 Kasım 749 Cuma günü Kufe Camiinde Ebü’l-Abbas’a biat ettiler. Ebü’l- Abbas halife olarak okuduğu ilk hutbede hakimiyet hakkının Abbasilere aid olduğunu çeşitli delillerle izah etmeye çalıştı. Ebü’l-Abbas bundan sonra şiilerin çoğunlukta bulunduğu Kufe şehrinde durmayı kendisi için tehlikeli bularak karargahını Hammam-A’yen’e nakletti. Bu sırada Ebü’l-Abbas’ın, Abbasi hilafetinin kuruluşunda büyük rolü olan Ebu Seleme el-Hallal ile arası açıldı. Ancak Ebu Müslim’in yardımıyla onu da ortadan kaldıran Ebü’l-Abbas böylece hakimiyeti tamamen ele geçirdi.
Bu sırada, Halife İkinci Mervan, Suriye ve el-Cezire Araplarından topladığı büyük bir ordu ile harekete geçmişti. Ebü’l-Abbas’ın amcası Abdullah bin Ali, bu orduyu büyük Zap Irmağı kenarında karşıladı. 16 Ocak 750 tarihinde başlayan savaş, aralıksız on gün devam etti. Bu sırada Mervan’ın birlikleri arasında anlaşmazlık ve kumandanlar arasında ihtilafların çıkması üzerine Abdullah savaşı kazandı. Bu zafer, Suriye kapılarını Abbasilere açtı. Başta Dımaşk olmak üzere o havalideki bütün kaleler birer birer Abbasi ordusuna teslim oldu. Nitekim savaş sonunda Harran’a çekilen Halife Mervan burada da tutunamıyacağını anlayarak, Dımaşk’a oradan da Ürdün'deki Ebüfutrus'a kaçtı. Ancak onu takib eden birlikler, Yukarı Mısır’da Busir adı verilen yerde yetişerek kendisini çevirdiler. Halife Mervan ümitsizce girdiği mücadele sırasında öldürüldü (Ağustos 750). Aynı yılın sonlarında Vasıt’ta Emevi hanedanından İbn-i Hubeyre de teslim olunca, Emevi hilafeti tarihe karıştı. Ancak Emevilerden Abdurrahman bin Muaviye, İspanya’ya geçerek Endülüs Emevi Devletini kurdu.
Ağustos 750 tarihinde Mervan’ın öldürülmesi üzerine Ebü’l-Abbas es-Saffah’ın halifeliği, Endülüs hariç, bütün İslam ülkelerinde kabul edilerek kesinleşti. Eski Enbar şehrini imar eden Es-Saffah, burayı devletinin hilafet merkezi yaptı. Halife Saffah dört yıl süren hilafeti boyunca, ülke içinde çıkan isyanlarla uğraştı. Nitekim onun hilafetini tanımak istemeyen Kuzey Afrika’da Berberiler, Basra ve çevresinde Hariciler, Fars’ta Bessam bin İbrahim, Sind’de Mansur bin Cumhur ve Maveraünnehr’de Ziyad bin Salih isyan etmişlerdi. Ancak Ebü’l-Abbas bu isyanların hepsini bastırarak oğlu Mansur’a iç problemlerini halletmiş sağlam bir devlet bıraktı. (754).
Hazret-i Abbas’ın torununun torunu olan halife Ebü’l-Abbas yumuşak huylu, ağır başlı, haya ve iyilik sahibi bir insan idi. Verdiği sözü mutlaka ve zamanında yerine getirirdi. Cömertliği dillere destan olup, bu hali dolayısıyla kendisine “Saffah” lakabı verilmiştir.
Hilafet makamında dört sene dokuz ay kaldıktan sonra vefat eden Halife Ebü’l-Abbas es-Saffah’ın ölümü ile yerine oğlu Mansur geçti (Haziran 754). Heybet, cesaret, ileri görüşlülük bakımından Abbasi halifelerinin en seçkinlerinden olan Mansur, henüz Saffah’ın hayatta olduğu dönemde bile onun güçlü bir desteği ve yardımcısıydı. Halife Mansur ilk olarak Bağdat şehrini kurarak başkent yaptı. Bazı halifeler, Samarra ve başka merkezlerde ikamet etmelerine rağmen, Bağdat asıl merkez olarak nihayete kadar devam etti. Bu arada yaptığı muharebeler ve kazandığı zaferlerle nüfuz ve itibarı devamlı artan Ebu Müslim gün geçtikçe halifeye olan bağlılığını azaltıyordu. Halife gönderdiği nasihat yollu mektupların bir işe yaramadığını görünce, Ebu Müslim’i öldürttü. Ebu Müslim’in öldürülmesi üzerine, bilhassa nüfuzunun kuvvetli olduğu Horasan ve başka yerlerde çeşitli isyanlar görüldü ise de hepsi bastırıldı.
Halife Mansur 775 senesinde hac etmek üzere giderken yolda hastalanarak vefat etti. Mansur, vakar ve güzel ahlak sahibi idi. Halka karşı gayet yumuşak ve hoşgörülü olmasına karşılık, devlete karşı hareket edenleri asla affetmezdi.
Mansur’un ölümünden sonra oğlu Mehdi halife oldu. O zamana kadar kuruluş dönemini geçirmiş olan devlet onun zamanında kuvvetlendi. Hazine zenginleşti ve halkın hayat seviyesi yükseldi. Devleti içerisinde ıslahatlarda bulundu. Fevkalade yargı işlerine bakmak için bizzat mahkeme kurduran ilk Abbasi halifesidir. Yolcuların barınması ve korunması için Mekke yolu üzerinde konaklama mahalleri yapılmasını emretti. Bunlardan mevcud olanlarını iyileştirdi, kullanılır hale getirdi. Bağdad ile diğer İslam beldeleri arasındaki posta işlerini düzene koydu. Ayrıca veziri Abdullah’a bütün valilere gönderilmek üzere, vergi veren kimselere haksızlık etmemeleri için talimatname yazdırdı.
Halife Mehdi döneminde Bizans’a karşı başarılı seferler düzenlendi. Bu arada Merv şehrinde ortaya çıkan ve ilahlık taslayan El-Mukanna’nın başlattığı isyan bastırıldı.
Mehdi’nin 785 yılında vefatı ile yerine oğlu Hadi halife oldu. Hadi; uyanık, gayretli, cömert, büyük işler yapmaya kabiliyetli, kuvvetli, tuttuğunu koparan cesur bir zattı. Ancak saltanat müddeti çok kısa sürüp 786 yılında vefat etti ve yerine kardeşi Harun Reşid halife seçildi.
Halife Harun Reşid dönemi (786-809), Abbasilerin en parlak zamanı oldu. O, Yahya bin Halid el-Bermeki’yi tam yetkiyle vezirliğe getirdi. Yahya, iki oğluyla birlikte devleti bir hükümdar gibi yönetti. Çıkan ayaklanmaları bastırdı. Bizans’a karşı olan seferlere büyük ehemmiyet veren Harun Reşid, bunlardan bazılarına bizzat kendisi de katılmıştır. 790 yılında Mısır’dan Kıbrıs üzerine yürüyen İslam donanması, Antalya açıklarında karşısına çıkan Bizans donanmasının büyük bölümünü batırmış ve donanma komutanlarını esir etmiştir. 797 yılında bizzat sefere çıkan Harun Reşid, Ankara’ya kadar ilerledi. Ancak İmparatoriçe İrene’nin isteği ve yıllık vergi vermelerini kabul ile sulh yapıldı. Fakat Nikeforos’un imparator olmasından sonra Bizans, antlaşmayı fesh etti. Bunun üzerine Halife, ikinci Bizans seferine çıktı. Kendisi Heraklea (Ereğli) Kalesi üzerine yürürken bazı komutanlarını da diğer kaleler üzerine gönderdi. İmparator Nikeforos, Halife’nin karşısına çıktı ise de, tutunamadı ve sulh istedi. Halife kış mevsiminin gelmesi üzerine imparatorla, yıllık haraç göndermesi şartıyla antlaşma yaptı.
Ancak sözünde durmayan imparator, ertesi sene Abbasilerin elindeki Tarsus üzerine büyük bir ordu gönderdi ve Tarsus işgal edildi. Huduttaki Bizans kaleleri sağlamlaştırıldı. Bu olaylar üzerine güçlü bir ordu ile Bizans üzerine üçüncü seferine çıkan Harun Reşid Ereğli, Tuvana ve daha bir çok kaleleri fethetti. Tuvana’da bir cami inşa ettirdi. Bu arada Balkanlarda da Bulgarlar tarafından sıkıştırılan İmparator, Halife’nin yaptığı fetihleri kabul etmek, tahkim ettirdiği kaleleri yıktırmak ve haraç vermek şartıyla yeni bir sulh yapmaya mecbur oldu (806).
Harun Reşid, devletin idari teşkilatında bazı değişiklikler yaptı. Vilayetleri küçülterek daha kolay idare edilir bir hale getirdi. Merkez teşkilatında bazı divanlar kurarak bunları vezire bağladı. Daha önce valilere bağlı kadıları müstakil hale getirdi. Ancak onlara merkezdeki baş kadıya (kadı-ül kudat) hesap verme mecburiyetini koydu. Bu dönemde başkadı, İmam-ı Azam hazretlerinin talebesi İmam-ı Yusuf rahmetullahi aleyh idi.
Harun Reşid, ilim ve sanata çok ehemmiyet veriyordu. Zamanında Bağdat, dünyanın en meşhur ve en muhteşem şehirlerinden biri haline geldi. Halifenin sarayında ilim ve fikir adamları, sanatkarlar toplanır ve onun huzurunda münazara ederlerdi. Halife onları maddi ve manevi bakımdan desteklerdi.
Harun Reşid, Horasan’da isyan çıkaran Rafi bin Leys’i ortadan kaldırmak üzere ordusunun başında giderken yolda hastalandı. Yerine oğlu Me’mun’u veliahd tayin ettiğini bildirdikten sonra, 24 Mart 809 tarihinde kırk dört yaşındayken vefat etti.
Harun Reşid’in ölümünden sonra oğulları arasında başgösteren halifelik kavgasında Emin’i Iraklılar, Me’mun’u ise İranlılar destekledi. Emin’in hilafet merkezine hakim olmasına karşılık, Me’mun da Horasan bölgesine yerleşerek bağımsız hareket etmeye başladı. Emin’in üç yıl kadar devam eden kısa halifelik müddeti kardeşi ile mücadele içerisinde geçti. Bu sebeple Emin dışa karşı askeri bir harekata girişemediği gibi, içte de idari, fikri ve imar sahalarında bir gelişme gösteremedi.
Emin’in 813 yılında öldürülmesi üzerine bütün ülke Me’mun’un halifeliğinde birleşti. Me’mun başta Irak olmak üzere imparatorluğun çeşitli bölgelerinde çıkan ayaklanmaları bastırdı. Sadece El-Bazz ve civarında başgösteren Babek ayaklanması sürdü. Me’mun hilafeti döneminde bilhassa Anadolu’yu fethetme gayesini ön planda tuttu. Bu sebeple 830 yılından itibaren devletin askeri kuvveti daha ziyade Anadolu’ya yöneltildi. Halife Me’mun fethettiği Bizans şehirlerine müslümanları iskan etmek ve böylece fetihleri daimi hale getirmek istiyordu. Ancak 833 yılında ölümü üzerine bu tasavvurunu gerçekleştiremedi.
Halife Me’mun, bilhassa saltanatının son yıllarında Türkleri birlikleri arasına almaya başlamış ve ölümünde bunların sayısı 8-10 bini bulmuştu. Nitekim Me’mun’un ölümünden sonra kardeşi Mu’tasım bu Türk kuvvetlerinin desteği sayesinde hilafet makamına geçti. Mu’tasım da ağabeyi gibi çeşitli Türk ülkelerinden birlikler getirmeye devam ederek kısa zamanda ordunun büyük kısmını Türklerden meydana getirdi. 836’da Samerra şehrini kurarak Türk birlikleriyle beraber hilafet merkezini oraya nakletti. Böylece 892 yılına kadar devam edecek olan Samerra devri başlamış bulunuyordu. Halife Mu’tasım döneminde yıllardan beri devam eden Babek isyanı bastırıldı. Bizans üzerine başarılı seferlere devam edildi. Dicle’ye yeni kanallar açtırıp ziraati geliştirdi. Dikkatli ve tutumlu idaresi sonucu, vefat ettiğinde haleflerine milyonlarca dinar ve dirhem bulunan dolu bir hazine devretti.
Halife Mu’tasım’ın ölümünden sonra (842), başa geçen Vasık (842-847), Mütevekkil (847-861), Muntasır (861-862), Müstain (862-866), Mu’tez (866-869), Mühtedi (869-870) ve Mu’temid (870-892) dönemlerinde devletin her köşesinde ortaya çıkan isyanlar, merkezi otoriteyi zayıflattı. Devlet içte ve dışta sarsıntılar geçirmeye başladı. Nitekim bu dönemde Kuzey Afrika’da siyasi bir güç olarak ortaya çıkan Fatimiler, doğuya doğru ilerlemeye başladılar. Karmatiler, Irak ve Hicaz bölgelerini tehdit ederken, Sacoğulları Azerbaycan’da bağımsızlık kazandılar. Ancak Abbasi hilafeti için bütün bunlardan çok daha kötü bir gelişme 945 yılında Büveyhilerin Bağdat’ı işgal etmeleri olmuştur. İranlı ve şii bir hanedan olan Büveyhiler, dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru Fars, Huzistan, Kirman ve Kuhistan bölgelerinde hakimiyet kurmuşlardı. Büveyhilerin Bağdat’ı işgalinden sonra Abbasi halifelerinin hiç bir maddi gücü kalmadı. İktidar, Büveyhilerin eline geçti. Büveyhiler, Abbasi halifelerini sadece dini bir lider olarak başta tutuyorlar ancak istediklerini tahttan indirip istediklerini çıkarıyorlardı. Bağdat artık İslam dünyasının bir merkezi olmaktan çıkmıştı. Bu durum yaklaşık bir asır kadar devam etti.
On birinci yüzyılın ortalarında Büveyhiler eski güçlerini kaybettiler. Bu dönemde Türk asıllı Büveyhi komutanı Arslan el-Besasiri, Bağdad’a hakim olarak hutbeyi Fatimi halifesi adına okutmaya başladı. Bu sırada İran’da güçlü bir devlet kurmaya muvaffak olan Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’a girerek Abbasi Hanedanını şii hakimiyetinden kurtardı ve Halife Kaim Biemrillah’a büyük hürmet gösterdi. Halife de Tuğrul Beye Sultan ünvanını vererek onun siyasi ve askeri hakimiyetini tanıdı. Selçuklular, Abbasi hilafetini siyasi bakımdan şii hanedanlarının tahakküm ve tehdidinden kurtarmakla kalmadılar; yeni bir öğretim müessesesi olan medreseleri kurarak fikri bakımdan da onlarla mücadeleye giriştiler. Böylece Selçuklular sayesinde Abbasi hilafeti Fatimilerin tehdidinden kurtulmuş oluyordu.
Zamanla Selçukluların zayıflamaları ve hilafete Muktefi (1136-1160) ve Nasır (1180-1225) gibi dirayetli şahısların geçmesi üzerine Abbasiler tekrar güçlenmeye başladılarsa da, eski kudretli hale gelemediler. Diğer taraftan Moğollar Cengiz Han idaresinde Çin’e karşı yaptıkları akınlardan sonra, 1218 yılından itibaren batıya yönelerek İslam dünyasını istila etmeye başlamışlardı. Harezmşahlar Devletini ortadan kaldıran Moğollar, Semerkant, Buhara, Taşkent, Harezm ve Belh gibi şehirleri yerle bir ettiler. Cengiz’in 1227 yılında ölmesinden sonra da Moğol istila hareketi devam etti. Nitekim torunu Hülagu 1258 yılının Ocak ayında Bağdad önlerine geldi ve şehri kuşattı. Mukavemetin çaresiz olduğunu gören halife Mu’tasım teslim oldu (10 Şubat 1258). Ancak Bağdat’a giren Moğollar, dünya tarihinin en büyük tahribatını yaptılar. Halife, yanındakilerle birlikte idam edildi. Dört yüz binden fazla Müslüman kılıçtan geçirildi. Mescidler medreseler yerle bir edildi. Milyonlarca İslam kitabı yakılarak külleri Dicle Nehrine serpildi. Böylece beş asırdan beri devam eden Bağdat-Abbasi hilafeti sona erdi.
Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/diger-dersler/253456-dev-ansiklopedi.html#post1890250
Mısır Abbasileri: Hülagu’nun zulmünden kurtulan otuz beşinci Abbasi halifesi Zahir’in oğullarından Ebü’l-Kasım Ahmed, 1261’de Mısır’a gitti. Orada hüküm sürmekte olan Türk sultanlarından Melik Baybars tarafından halife tanındı. Hilafet Osmanlılara geçinceye kadar halifeler bu zatın neslinden geldi. Kahire’deki Abbasi halifeleri, bazı Müslüman hükümdarlara hükümdarlık menşuru gönderiyorlar, fırsat buldukları takdirde siyasi hadiselere de karışıyorlardı. Nitekim 1412 yılında sultan Nasır’ın ölümü üzerine halife Adil, kendisini sultan ilan etti. Ancak sultanlığı üç gün sürdü. Sultan Müeyyed Şah tarafından makamından indirilerek öldürüldü. Bu arada bazı halifeler, sultanlara cephe almaları sebebiyle azlediliyorlardı. Bu durum 1517 tarihine kadar devam etti. Nihayet Yavuz Sultan Selim Han’ın 1517’de Mısır’ı fethetmesinden sonra halife bulunan Mütevekkil, kendi arzusuyla hilafeti bu padişaha teslim etti. Böylece hilafet, Osmanlılara geçmiş oldu.
Teşkilat: Abbasiler, devlet müesseselerini İslam esaslarına göre kurup teşkilatlandırmışlardır. Halifelik alameti olarak Abbasiler, yüzük, asa, hırka, hutbelerde adlarının okunması vb. şeyleri kullanmışlardır. Halife, divandaki tahtına bayram tebriklerinin dışında pek oturmaz, divanı vezirlerin idaresine bırakırdı. Divana bakan pencereli yüksek bir mahalden divan müzakerelerini dinleyip kendisi gözükmezdi.
Abbasilerde halifeden sonra vezirlik en büyük mevki idi. Bu tabir ilk defa Abbasilerde kullanıldı. Halifeden sonra gelen en önemli icra organı olması dolayısıyla geniş yetkilere sahipti. Zaman zaman mahkemelere başkanlık eder, savaşlara karar verir, hazineden gerekli gördüğü harcamaları yapar, valileri tayin ve azledebilirdi. Abbasilerde iki tip vezirlik vardı:
1) Vezir-i tefviz: Halifenin azli ve veliahd tayininden başka bütün yetkilere sahipti.
2) Vezir-i tenfiz: Sadece halifenin kendisine verdiği vazifelere bakardı. Bu gruptaki vezirler genellikle mahir katipler, basiretli ve parlak zekalı kişiler arasından seçilirdi. Merkezi idare, vezirlerin başkanlığında bir çok divandan yani vezirliklerden meydana geliyordu. Bu divanların en önemlileri devletin mali işlerine bakan
Divanü’l-harac, Divan-ı beytülmal, askeri işlere bakan
Divanü’l-ceyş, para basma işlerini yürüten
Divan-ı darü’d-darb, haksızlıkların ve adli hataların görüşüldüğü
Divanü’l–mezalim, resmi yazışmaları yürüten
Divanü’l-resail, Divanü’t-tevki ile posta ve gizli istihbarat hizmetlerini yürüten
Divanü’l-berid idi.
Vilayetlerde ise halife adına icraya valiler yetkili idi. Ordu hazırlamak, askeri barındırmak, vilayetinde hukuki meseleleri halletmek, kadı ve hakimler ile vergi ve zekat işlerini yürütecek memurlar tayin etmek valilerin başlıca vazifeleri idi. Hilafet merkezinden uzak eyaletlere bilhassa hanedana mensub kişiler veya son derece güvenilir kumandanlar vali tayin edilirdi. Hilafet merkezi olan Bağdat ve diğer büyük şehirlerde asayiş, şurta teşkilatı tarafından sağlanırdı. Bu teşkilat; suç ve cinayetleri takip ederek, suçluları yakalayıp cezalandırmakla vazifeli idi. Teşkilatın başında bulunan ve
Sahibü’ş-şurta yani emniyet müdürü denilen memurun derece ve selahiyetleri pekçoktu. Daha sonraları ehemmiyeti iyice artan bu makam, vezirliğe hatta mabeynciliğe yükselme basamağı haline geldi.
Merkez teşkilatındaki önemli görevlerden biri de hacipliktir.
Haciplik; halifeyi suikastlere karşı korumak ve halkın önemli işlerle uğraşan halifeyi meşgul etmelerini önlemek için kurulmuştu. Bundan dolayı halifelere, halkın kendileriyle görüşmesi ve isteklerini iletebilmeleri için belli vakitler ayrılmış ve daireler tahsis edilmiştir.
Abbasi ordusunun esasını murtazıka (ücretli) denilen nizami ve daimi statüdeki muvazzaf askerler teşkil etmekteydi. Bunlar yaptıkları askeri hizmet karşılığında devlet bütçesinden maaş alırlar ve her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanırdı. Abbasi ordusunda normal, ücretli askerlerden başka bir de gönüllü askerler vardı. Kendilerine hazineden herhangi bir ücret veya maaş ödenmeyen bu askerler, sadece zekat ve ganimetten pay alırlardı. Komutanlara ise, maaş karşılığı olarak, toprak verilirdi ki, buna
ikta denirdi.
İkta ilk defa Peygamber efendimiz tarafından Temim-i Dari’ye verilmiş, daha sonra da İslam devletlerinde tatbik edilmiştir.
Abbasi ordusu şu beş gruptan meydana gelirdi: 1) Merkezde bulunan ve doğrudan halifeye bağlı olarak görev yapan muhafız birliği, 2) Büyük devlet adamlarının emrinde bulunan birlikler, 3) Vilayetlerde bulunan kuvvetler, 4)Garnizonlarda bulunan, Avasım ve Sugur adı verilen birlikler, 5) Yardımcı kuvvetler.
Abbasiler, savaş halinde yaklaşık olarak sayısı 100 bini aşan düzenli bir ordu çıkarabilmekteydiler. Bu ordu savaş alanında beşli tertibi esas alırdı. Bunlar, öncü (talid, mukaddime), merkez (kalbü’l-ceyş), sağ kol (meymene), sol kol (meysere) ve artçı (saka) düzeninde yeralırdı. Savaşlarda kullandıkları başlıca silah, araç ve gereçler; mızrak, topuz, ok, yay, kılıç, miğfer, kalkan, balta, zırh, merdiven ve mancınıkdan ibaret idi.
Abbasiler, kara kuvvetlerine olduğu kadar, deniz kuvvetlerine ve denizciliğe de büyük önem vermişlerdir. Muhtelif şehirlerde kurdukları tersanelerde Bizans gemilerinden daha büyük gemiler inşa etmişlerdir. Nitekim güçlü donanmaları ile her yıl Bizans üzerine sefere çıkmışlardır. Donanma kumandanına
Emirü’l-bahr adı verilirdi.
Abbasilerde adliye teşkilatı düzenli ve muntazam işleyen bir müessese idi. Her memlekette oradaki Müslümanların ekserisi hangi mezhepten ise, o mezhepten olan bir kadı vazife yapardı. Ancak zamanla her vilayette dört mezhebin de kadıları bulundurulmaya başlandı. Başlangıçta eyaletlerdeki kadılar vali tarafından tayin ediliyordu. Ancak daha sonra halifeler merkezde veya eyaletlerde kendi adlarına görev yapacak kadıları bizzat tayin etmeye başladılar. Harun Reşid devrinden itibaren ise, Kadıü’l-kudatlık müessesesi kuruldu ve bu göreve ilk olarak İmam-ı Ebu Yusuf getirildi. Kadıü’l-kudat hilafet merkezinde bulunur, bölgelerde ve çeşitli merkezlerde vazife yapacak kadıları tayin ederdi.
Kadılık teşkilatı içinde kadıların bakmaktan aciz oldukları davalara bakan ve mezalim mahkemeleri denen mahkemeler vardı. Bunlara bakan kadılara Sahibü’l-mezalim denirdi. Sahibü’l-mezalim olan kadılar, diğer kadılardan daha üstün ve geniş selahiyetlere sahip idiler. Bazı Abbasi halifeleri, ehemmiyeti icabı, mezalim mahkemelerindeki duruşmaları bizzat kendileri idare ederlerdi.
Yine adliye teşkilatına bağlı olmak üzere bir de
hisbe teşkilatı vardı. Hisbe işini yapan vazifeliye “muhtesib” denirdi. Bu teşkilatın görevi iyiliği yaymak ve kötülükten vazgeçirmek (emr-i bil-ma’ruf nehy-i ani’l-münker), fazilet ve ahlak kaidelerinin muhafazasını, dinin emirlerine uyulmasını, çarşı ve pazarların düzen ve kontrolünü sağlamak, borçluların borçlarını ödemelerini temin etmek, ölçü ve tartıda hile yapılmasına mani olmak için hususi aletlerle esnafın ölçü ve tartı aletlerini kontrol etmek ve alış verişte fiyatları fahiş miktarda yükseltenleri cezalandırmak idi.
Abbasiler iktisadi bakımdan çok güçlü bir durumda idi. Bilhassa halifelerin, memleketin iktisadi meseleleriyle de yakından alakadar olmaları, ziraat, ticaret ve iktisad ile alakalı meselelere ehemmiyet vermeleri halkın refah seviyesini yükseltmiş ve devleti de güçlendirmiştir. Kazdırılan su arkları ve kanallarla Arabistan’a kadar olan geniş ve uzun arazinin tamamı sulanabilir hale geldi. Dicle ve Fırat’tan kanallar ile alınan sular, kireç ve tuğladan yapılan muhkem su kemerleri vasıtası ile Bağdad’a ulaştırıldı. Ziraate ehemmiyet verildi ve bu işle uğraşanlara kolaylıklar sağlandı. Faizsiz krediler ile çiftçiler desteklendi. Endüstriye gereken önem verildi. Fars ve Horasan’da demir, bakır kurşun ve gümüş madenleri işletilmeye başlandı. Yeraltı kaynaklarından, kükürt, tuz, ham petrol ve zift çıkarıldı. Sabun ve cam fabrikaları, kağıt, kumaş ve tuğla imalathaneleri kuruldu. Hilafet merkezi olan Bağdat’ta demirci, marangoz ve manifaturacı gibi her sanata ait çarşılar vardı. Kuyumculukta ve mücevher işlemeciliğinde bir hayli ilerleme oldu.
Abbasiler, çeşitli bayındırlık eserleri meydana getirdiler. Medreselerle birlikte mescidlerde de ilim meclisleri bulunurdu. Ebu Cafer Mansur devrinde Arapça, bir gramere kavuştu. Eski Yunan, Hind ve İran eserleri Arapçaya tercüme edildi. Me’mun devrinde Beyt-ül-hikme (İlim heyeti) kurularak bu işe hız verildi. Meşhur dört mezheb imamları Abbasiler devrinde yaşadılar. Öğrencileri de, hocalarının mezheblerini öğrettiler ve tasnif ettiler. Yine en büyük hadis kitapları olan
Kütüb-i Sitte de bu devirde yazıldı. Dünyada ilk hukuk usul kitabını (Hukuk metodolojisini) yine bu zamanda İmam-ı Şafii,
Risale ismiyle telif etti.
Yine Abbasiler devrinde birçok ilimlerin temeli atıldı. İmam-ı Muhammed Şeybani,
Siyer-i Kebir kitabı ve bunun İmam-ı Serahsi tarafından yapılan şerhi ile devletler hukukunun; Maverdi ve Kadi Ebu Ya’la
Ahkam-us-Sultaniyye adlı eserleri ile amme hukukunun; Endülüs alimlerinden Batruci bugünkü astronominin; Cabir bin Hayyan kimyanın; Harezmi de cebir ilimlerinin temelini kurdular. Bu devirde yüzlerce büyük alim yetişti. Bunlardan dört mezheb imamı hukukta; İmam-ı Eş’ari, İmam-ı Maturidi, İmam-ı Gazali kelamda; Razi, Kurtubi, Taberi, Beydavi tefsirde söz sahibi büyük alimlerden idiler.
Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/showthread.php?p=1890250
ABBASİ HALİFELERİ
Halifelerin isimleri Doğumu Hilafeti Vefatı
Ebül Abbas Abdullah Seffah bin
Muhammed bin Ali bin Abdullah bin Abbas722 749 (H.132) 754
Mensur Ebu Ca'fer bin Muhammed bin Ali 713 754 (H.136) 775
Mehdi bin Mensur 745 775 (H.158) 785
Hadi Musa bin Mehdi 762 785 (H.169) 786
Harun Reşid bin Mehdi 765 786 (H.170) 809
Emin Muhammed bin Harun 787 809 (H.193) 813
Me'mun bin Harun 786 813 (H.198) 833
Mu'tasım bin Harun 796 833 (H.218) 842
Vasık bin Mu'tasım 812 842 (H.227) 847
Mutevekkil bin Mu'tasım 821 847 (H.232) 861
Müstansır bin Mütevekkil 839 861 (H.247) 862
Müste'in bin Mu'tasım 836 862 (H.248) 865
Mu'tez bin Mütevekkil 847 865 (H.252) 869
Mühtedi bin Vasık 835 869 (H.255) 870
Mu'temid bin Mütevekkil 844 870 (H.256) 892
Mu'tedid bin Muvaffak bin Mütevekkil 857 892 (H.279) 902
Müktefi bin Mu'tedid 878 902 (H.289) 908
Muktedir bin Mu'tedid 895 908 (H.295) 932
Kahir bin Mu'tedid 899 932 (H.320) 934
Radi bin Muktedir 910 934 (H.322) 940
Mütteki bin Muktedir 910 940 (H.329) 944
Müktefi bin Mu'tedid 905 944 (H.333) 949
Muti' bin Muktedir 914 946 (H.334) 975
Tayı' bin Muti' 932 974 (H.363) 1003
Kadir bin İshak bin Muktedir 947 991 (H.381) 1031
Kaim bin Kadir 1001 1031 (H.422) 1075
Muktedi bin Ahmed bin Kaim 1056 1075 (H.467) 1094
Müstazhir bin Muktedi 1076 1094 (H.487) 1118
Müsterşid bin Müstazhir 1091 1118 (H.512) 1135
Raşid bin Müsterşid 1109 1135 (H.529) 1138
Müktefi bin Müstazhir 1096 1136 (H.530) 1160
Müstencid bin Muktefi 1124 1161 (H.555) 1171
Müstedi bin Müstencid 1142 1172 (H.566) 1179
Nasır bin Müstedi 1158 1180 (H.575) 1225
Zahir bin Nasır 1175 1225 (H.622) 1226
Müstensır bin Zahir 1192 1226 (H.623) 1242
Müsta'sım bin Müstensır 1212 1242 (H.640) 1258
Mısır'daki Abbasi Halifeleri
Müntasır Ahmed bin Zahir (?) 1258 (H.656) 1261
Hakim Ahmed bin Hasen bin Ali (?) 1261 (H.660) 1301
Müstekfi bin Hakim Ahmed 1285 1301 (H.701) 1338
Vasık bin Hakim Muhammed (?) 1338 (H.740) 1348
Hakim Ahmed bin Müstekfi (?) 1339 (H.741) 1352
Mu'tedid bin Müstekfi (?) 1352 (H.754) 1367
Mütevekkil bin Mu'tedid (?) 1361 (H.763) 1405
Mu'tasım bin Hakim (?) 1377 (H.779) (?)
Mütevekkil (tekrar) (?) 1377 (H.779) 1405
Vasık bin Hakim (?) 1383 (H.785) 1384
Mu'tasım (tekrar) (?) 1386 (H.788) (?)
Mütevekkil (tekrar) (?) 1389 (H.791) 1405
Müste'in bin Mütevekkil 1392 1405 (H.808) 1430
Mu'tedid bin Mütevekkil 1380 1412 (H.815) 1441
Müstekfi bin Mütevekkil (?) 1441 (H.845) 1450
Kaim bin Mütevekkil (?) 1450 (H.854) 1459
Müstencid bin Mütevekkil 1392 1455 (H.859) 1479
Mütevekkil bin Ya'kub 1416 1479 (H.884) 1498
Müstemsik bin Ya'kub (?) 1515 (H.922) (?)
Ya'kub bin Müstemsik-billah (?) 1516 (H.923) (?)