Yalnız Mesajı Göster

Eski 27-12-2007, 10:40 AM   #2 (permalink)
marx47
 
Giriş Tarihi: Aug 2007
Yaş: 48
Mesaj: 1,565
Üye No: 132480
Cinsiyeti : Bay
Rep Power: 9508
Rep Puanı : 950585
Rep Derecesi
marx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond reputemarx47 has a reputation beyond repute
Varsayılan devamı....


- 21 -
Adem tek başına 19. koğuşun havalandırma kısmındadır.
Bu gün cehennem sessiz.
Koğuşlarda çıt yok.
Zebaniler ise Ortalıkta görünmüyorlar.….
Zaten itekleyerek onu havalandırma bölümüne atmışlardı.
Kendileri içeri girmediler.
Belki de işkenceci başı “Yeni İcatları”nı aktarmak için onları çağırmıştı.
“Şimdilik ortada yoksunuz ama imanım gibi biliyorum ki Yüzbaşı Esat’tan öğreneceğiniz yeni yöntemleri gelip bütün koğuşlarda uygulamaya başlayacaksınız. O ortalığı cehenneme çevirecek, sessizliği vuracaksınız. ” dedi kendi kendine.
Zulümden kurulu kalelerinize yeni burçlar ekleyeceksiniz!
Korkularınızdan kurtulmak için korkutmaya çalışacaksınız” diye söylenirken demir kapı açılıyor.
Zebaniler kahkahalarla havalandırmaya giriyor.
En öndeki Mevlüt Çavuş, yeşil küçük bir kurbağayı bacağından tutmuş sallıyor; yanındakiler dört komando ise kurbağaya bakıp dudaklarını yalıyorlardı.
Mevlüt Çavuş avazı çıktığı kadar bağırıyor:
“Havalandırmaya hazırlan! Lan yavşaklar!”
Anahtar şıkırtıları, demir kapının sesi duyuluyor.
Tutuklular koşarcasına havalandırma sahasını dolduruyorlar.
Uzun boylu şişman, kırmızı suratlı 19. Koğuşun gardiyanı Cellat, kıçında durmayan pantolonunu bir eliyle yukarıya çekerek tutukluların karşısına dikilir:
“Rahat! Hazır ol!
“Yat! Kalk! Sürün! Hazır ol!” komutlarını verir.
Cellat’ın komutlarına harfiyen uyulur.
Ardından tutuklular duvar dibinde sıralanır.
Bu arada Mevlüt Çavuş da havalandırma sahasının ortasına yürür.
Bacağından tuttuğu yeşil renkli küçük kurbağayı havaya kaldır ve bağırır:
“Gördüğünüz bu kurbağa çiğnenmeden yutulacak” diyor.
“ Daha bitmedi, bitmedi….. Yutulan bu kurbağa tekrar kusulacak!” diye ekliyor.
“ Unutmayın bir şartım daha var!”
“ Kurbağa midede bayılmayacak! Bayıltan domalacak!”
Canlı kurbağa sırayla teker teker tutuklulara yutturulur.
İki parmak boğaza sokularak tekrar kusturulur.
Kurbağa bayılmışsa, bayıltan domaltılır, domaltılanların kıçı coplanır.
Kurbağayı bayıltmayanlarsa domalmama zaferinin sevincini yaşar.
Adem yolculuğuna devam ediyor.
- 22-
Mevlüt Çavuş ve ekibi Adem`in yüzünü bir koridorda duvara çevirip hazır ol vaziyette geçirdikten sonra kaybolurlar.
Adem koridorda birinin geldiğini ayak seslerinden anlar.
Yaklaşmakta olan adamı göz ucuyla süzdüğünde; onun bir deli olduğunu fark eder.
Delinin saçı sakalı birbirine karışmış. Üzerinde lacivert bir pantolon aynı renkten askeri bir mont var.
Deli kendi kendine bir şeyler mırıldanıp konuşuyor.
Dünya umurunda değil, delinin.
Duvara nakşedilmiş Atatürk portresinin karşısına geçiyor
Portrenin altında italik yazıyla yazılmış “ Ne mutlu Türküm diyene” vecizesini sesli bir biçimde okuyor.
Vecizeyi okuduktan sonra tekrardan Atatürk’e bakıyor.
“Çi virreki lavo! Çi virreki!”
“Min got “ez Tırkım” Qet şa nebum. Rezil û perişanbum”[2]
Ardından bir kahkaha daha atıyor.
Atatürk’ün portresine bakıyor.
Tu çi bê dengi lavo! Wiha çawxar nenêre min!
Ezê diya Evren’ê tenim ha!![3]
Bu ara Mevlüt Çavuş ve ekibinin ayak sesleri geliyor.
Yan koridordan Adem`in dikili olduğu ana koridora giriyorlar.
Adem`e “yürü” diyor Akın. Yürüyorlar. Delinin yanından geçerken
Mevlüt Çavuş deliye soruyor:
“Lan Salih! Ne yapıyorsun burada?”
“Atatürk’le dertleşiyoruz komutanım.”
Mevlüt Çavuş: kahkahalarla gülüyor.
Adem, katillerin de gülebileceğini ilk defa görmenin hayreti içinde kalıyor.
Mevlüt Çavuş:
“Atatürk’le ne konuşuyordun Salih?”
“Mutlu olmadığımı söylüyordum, komutanım.”
“Peki o ne diyor?”
“ Dili tutulmuş! Konuşamıyor ki ……!”


- 23-
Adem`i 20 ve 21. koğuşun havalandırmasına götürüyorlar.
Deli Salih’in sözleri kulaklarında uğulduyor.
Birkaç dakika sonra yüze yakın tutuklu havalandırma alanında hazır bulunduruluyor.
Havalandırmaya gelenlerin tümü belden yukarısı çıplak!
Birazdan koğuşun gardiyanı dışarı çıkacak ve ne olacaksa işte o zaman olacak!
Komandolar küfürler savurarak havalandırmaya giriyorlar.
Sağa sola komutlar veriliyor.
… ve herkes hazır olda bekliyor.
“Rahat!” diyor kısa boylu, sivri burunlu, bol elbiseli ve boynunda kırmızı lekeler bulunan gardiyan.
Yüz tutuklu eğitimli askerlerden daha disiplinli bir biçimde rahata geçer.
“ Hazır ol!” deyince de aynı biçimde hazır olda dururlar.
Uzun boylulara karşı duyduğu aşağılık kompleksi ile gözleri hazır olda sola yalpalanmış grubun en uzun boylusu bir tutukluya ilişir. Yanına gider “Domal lan yavşak” der. Tekmelerle uzun boylu tutukluyu yere serdikten sonra “yerine geç!” der Dev.
Dev:
“Komando marşına başla ve koş!”
Yüz tutuklu hep bir ağızdan
“Komandoyuz biz! Komandoyuz biz!” diye bağırır.
Dev:
“Ses çıkmıyor lan ibneler! Kocatepe ol!”
Komutla birlikte tutuklular havalandırma sahasının ortasında birdirbirlerinin üstüne binerler.
Dev, diğer komando erlerle birlikte coplarına davranıyorlar.
Saniyeler içinde havalandırma sahasının ortasında insanlardan bir tepecik oluşur. Yüzbaşı Esat zaten çoktan ismini koymuştu bu insan tepeciğinin:
“KOCA TEPE!”
Komando asker:
“Lan sen en üstteki yavşak! Ayağa kalk!”
En üstte bulunan tutuklu ayağa kalkar.
Dev tepenin üstünde dikilmiş duran tutukluya:
“Lan sen Atatürk’ün Kocatepe’deki pozisyonunu al!”
Kalpaksız tutuklu gözlerinin üstünde eli ile uzaklara bakan Atatürk pozisyonunda arkadaşlarını üstünde ayakta beklerken ayaklarının altından çığlıklar yükseliyor.
Nefesi kesilenler canhıraş feryat ediyor.
Bağırabilenler şanslı! Nefes alamayanlar da bağıramıyor.
Dev: “Ayaktaki yavşak!”
İstiklal Marşını oku!”
Tepedeki tutuklu da marşı okumaya başlar, marş “Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal” dizesiyle son bulur.
Marş bitince “Kocatepe! Dağıl!” komutu gelir.
Ölen ölmüştür. Kalan sağlar sizindir.
Bayılanların üstüne soğuk su dökülerek ayıltılmaya çalışılır.
Soğuk suyla ayılamayanlar ise falakayla ayıltılır.
Falakayla da ayılamayanların burun uçları çakmakla yakılarak ayıltılmaya çalışılır.
Bu hengamede bizim Adem da payını almıştır!
Ama o, diğerlerinden daha şanslıdır.
Kendisine gösterilmesi gereken şeyler kalmıştır
Ve onu dolaştırmaya çıkaranlar ayaklar altından alıp çıkarmıştır.
Bu iyiliklerine karşılık o da nizami adımlarla yürüyerek alındığı yere varmıştır.
- 24 -

Adem, eni üç boyu üç adım olan bir hücrede dolanmaktadır.
Yırtık askeri elbiselerle dolu bir döşeği ve bir de battaniyesi bulunmaktadır.
Hücrenin ön cephesi demir parmaklıklarla örülmüştür.
Arka tarafta ise dar yerde bir tuvalet vardır.
Gece boyunca gözlerine uyku girmez. Gördüğü manzara ve çığcılıklarla irkilerek uyanır.
Kendisine batan yatağında ha bire dönmektedir.
Bir diş ağrısı tutmaya başlar.
Bastırmaya çalışır ağrılarını; bastıramaz.
Sonunda “Komutanım” diye bağırmaktan başka çare bulamaz.
“ Ne var lan ibne!” diye bir ses duyar komutanım diye seslendiği taraftan.
“Dişim çok ağrıyor” diye inler çocuk saflığıyla.
Hücrenin kapısı açılır. O gece Kambur ile Karabela nöbetçidir.
Salona alınır.
Bayılıncaya kadar dövülür.
Bütün vücudu sancılar içinde kalan Adem diş sancısını da unutur.
Derin bir uykuya dalar……!

-25-

Sabahın erken saatlerinde Mevlüt Çavuş'la Akın uyandırırlar.
Alelacele salona çıkarırlar.
Mevlüt Çavuş:
“Dün akşam bir yerin mi ağrıyordu yavrum!? diye sorar
Adem, “Dişim! Dişim!” diye mahcup bir şekilde önüne bakarak söylenir.
Mevlüt Çavuş, merakla:
“Hangi dişin ağrıyor?” der.
Adem sol üst çenesindeki azı dişini göstererek mırıldanır:
“Aha işte bu dişim” diye yanıtlar.
“Hayır olamaz!” diye itiraz eder Mevlüt Çavuş,
Adem: “Evet, komutanım bu dişim ağrıyor” diyerek parmağını ağrıyan dişinin üzerine koyar.
Mevlüt Çavuş:
“ *****r lan yavşak, sağ çene alt azı dişim ağrıyor, diyeceksin!” diye bağırır. “Demezsen yamulturum ulan” diye ekler.
Adem çaresiz kabul eder. Sağ alt çene azı dişinin ağrıdığını….!
Mevlüt Çavuş: “Söyle bakim yavrum hangi dişin ağrıyordu?”
Adem:“Emredersin komutanım! Sağ alt çene azı dişim ağrıyor” diye cevap verir.
Mevlüt Çavuş ile Akın dişi ağrıyan Adem'i revire götürürler.
Revirin bitişiğinde küçük bir odaya hapsederler.
Çenesini iki yandan yumruklarlar.
Akın:“Narkoz yok lan yavşak! Biz böyle uyuştururuz!” diye bir de açıklama yapar.
Adem bir süre sonra perişan bir halde doktorun önüne çıkarılır.
Karşısındaki doktordan çok komando elbisesi giymiş bir elinde kelpeten diğer elinde çekiçle duran nalbente benzemektedir.
“Sağ alt çene azı dişim çürüktür” diyerek eliyle sağlam dişini gösterir.
Ağzındaki çürük dişin ağrısı ile birlikte sağlam dişini de eline alıp geri döner.
- 26 -
Bir inanışa göre zebanilerin konuklarını cehennem katmanlarında gezdirmesi gibi gardiyanlar da onu koğuşlarda, koridorlarda, havalandırma alanlarında dolaştırmaya devam etmektedirler.
İtiraz edecek durumda değildir zaten.
Kumandayla hareket eden bir makine gibidir.
Neyi emrederlerse çaresiz onu yapacaktır.
Birazdan onu koridora çıkaracaklarından emindir.
Karabela ile Kambur kapısının kilidini açıyorlar.
Koridora çıkarıyorlar. Kimsecikler yok ortada.
Sadece kendisinin ve onu yürütenlerin ayak seslerini duymaktadır.
Havalandırma sahalarından çığlık sesleri yükseliyor.
Koğuşlar azap içinde inliyor…..
Adem`i 23. koğuşa götürüyorlar.
Koğuşun kapısı açılıyor, içerisi adeta zifiri karanlık, pencere camları kırmızıya boyanmış, içerde elektirik yakma da yasak, bu yüzden koğuş bir yeraltı sığınağını andırıyor. Tutuklular koğuşun ortasında ardarda sıraya dizilmiş. Herkesin üzerinde siyaha boyanmış asker elbisesi var. Herkesin kafası dazlak. Herkesin eti gitmiş, iskeleti kalmış. Herkes herkese benziyor burada. Herkes hazırolda, herkesin göğsü öne çıkık, elleri yandan dizlerine yapışık. Herkesin gözleri tavana dikili.
Koğuşa önce Mevlüt Çavuş giriyor, onun ardından Adem, en sonda Kambur, Mevlüt Çavuş, önünde dikili heykel topluluğu üzerinde gözlerini gezdirir. Herkesin nefesini bile tuttuğunu anlar. Bu ara, ayakta hazırol vaziyette dikili olan tutukluların ortasından Mehmet Salih Besen, bütün kuralları çiğneyerek öne doğru fırlar. Mehmet Salih yaklaşık olarak eli yaşında dır. Yaşadığı kötü koşullardan dolayı bir deri bir kemik kalmış, gözlerinin altındaki halkalar morarmış, yetmiş yaşındaki bir insanı andırıyor.
Öne doğru fırlamasıyla: “Eşheduenla ilahe illalah ve eşhedu enna Muhammedün Rasulüllah” demesi bir oluyor. Tutukluların arasından çıkıyor, öne geliyor, Adem`e bakıyor: “Sen de mi öldün Adem, sende mi kabire geldin?” diyor. “Lailahe illalah” deyip tutuklulara dönüyor: “Bakın size anlatıyordum, bana inanmıyordunuz, işte Adem`de ölmüş aha ona soralım” dedi.
Mevlüt Çavuş için yeni bir eğlence malzemesi çıktığı için duruma müdahale ederek: “Sor bakalım ulan, bu ibne ne diyor?” deyince, Mehmet Salih bir kez daha “la ilahe illalah” çekti.
Adem`e döndü, diz çökerek ellerini dua eder gibi havaya kaldırdı: “Kurban olayım Adem, sen bana doğruyu söyle, sen öldün mü, kabre geldin mi?” dedi.
Adem şaşırdı, Mehmet Salih Besen`e baktı, bir şeyler söylemek istedi, ama söyleyemedi. “Bak, Adem, burası kabir, biz hepimiz ölmüşüz, etimiz erimiş, bir kemik kalmışız, burada kabir azabı çekiyoruz” deyince ayağı kalktı, parmağıyla Mevlüt Çavuş'u gösterdi: “Bunlarda zebanilerimizdir, lailahe illalah Muhammedün Rasulallah” diye haykırınca, Adem: “Amca yok öyle bir şey, biz gerçek hayattayız” dedi. Mehmet Salih`in bu sözlere tepkisi çok sert oldu: “iki dizi üzerine çöktü, yüzünü Adem`e doğru kaldırdı ve şöyle bağırdı: “Töbe de adem, töbe! Allahın takdirini kabul eyle, sende bunlar gibi olma, öldüğünü artık anla. Burası kabirdir Adem, burada kabir yasaları geçerlidir. Bak birbirimizle konuşmamız yasak, dokunmamız, ağlamamız, bağırmamız, birde Cuma günü.........
Adem: “Cuma günü “ dedi
“Cuma günü ziyaretçilerimiz geliyor. Biz onlara dokunamıyoruz, onlar bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Söylesene Adem, Cizre`yi iyi biliyorsun!
Cuma günleri mezarları ziyaret etme günleri değil mi? Bak seni kabrimize getirdiler, ölmeseydik sana hoşgeldin diyecektim, çoluğunu çocuğunu soracaktım, çay, kahve ikram edecektim, tabakalarımızdan tütün sarıp, sigara içecektik. Ama hani bütün bunlar?”
Herkes suskun, Mevlüt Çavuş kahkaha atıyordu, Karabela içeri girdi. Mevlüt Çavuş, Mehmet Salih Besen`e döndü: “Yeter ulan, artistlik yapma, çık dışarı seni götüreceğim” deyince; Mehmet Salih bir çığlık daha attı: “Lailahe illalah” diyerek ön sırada dikili duran sevdiği Selim Dindar`ın eline yapıştı: “Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum” diye ağladı. Zabaniler onu Adem ile birlikte koğuştan çıkardıktan sonra kapıyı kapattılar. Mehmet Salih Besen ve Adem Nezan`ı önlerine katarak idare bölümüne götürdüler.
Mevlüt Çavuş: “ulan Mehmet Salih, şimdi karına telefon açacağım, onunla konuşacaksın onada inanmasan artık s..... seni! Yaptığın numaralar yeter, yavşak!

Daha önceden temin ettiği telefon numarasını çevirdi, karşı taraftan bir bayan “alo” deyince, Mevlüt Çavuş telefonu Mehmet Salih`in eline verdi. Mehmet Salih'in elleri titriyordu yüzü sararmıştı, dudakları arasından “benim ben” kelimeleri döküldü.
Eşi: “Nasılsın, nasıl telefon ettin?” deyince daha da şaşırdı ahizeye baktı: “Tabi, ölüler nasıl telefon eder?” dedi.
Eşi: “Ne ölüsü, ne diyorsun sen?” deyince, Mehmet
Salih: “ Yani ben ölmemiş miyim, ne olur bari sen doğruyu söyle” dedi merakla. Eşi ölmediğine dair konuşmaya başlayınca onun elleri titremeye, gözleri kararmaya, nefesi daralmaya başladı. Ölmediğine ikna olunca, kalbi durdu gerçekten öldü ve yere yıkıldı. Mevlüt Çavuş, Karabela ve Kambur, Mehmet Salih'i uyandırmaya çalıştılar ama boşuna!
Onun gerçekten öldüğünü anlayınca, Mevlüt Çavuş Adem`e döndü onun hüngür hüngür ağladığını görünce, kıçına bir tekme vurdu:
“Lan yavşak hep senin yüzünden oldu!”
- 27 -

Adem hücresinde oturuyor.
Saçı sakalı uzamış.
Eli çenesinde derin derin düşünüyor.
Bitişikteki hücreye yeni birini getirmişler.
Yeni geleni tanımıyor.
Hafızası zaman kavramını kaybetmiş, saati, tarihi sormayı unutmuş.
Bitişiğindeki adamın da kim olduğunu korkudan soramıyor.
Akşam yemeğini bu gün bol getirdiler.
Ama onlara vermediler.
Servis tabaklarını da hücreden uzağa, ellerinin ulaşamayacağı kadar uzaklığa bırakıp gittiler.
Bakıp da yiyemedikleri yemeklerinin üstünde lağım fareleri (Cırdon) o gece sabaha kadar cirit attılar.
- 28 -
Gece yarısı hücresinden alındı.
24. Koğuşun gardiyan odasına götürüldü.
Sekiz metrekarelik bir yerdi burası.
Havalandırmaya bakan duvarda bir pencere vardı. Camı kırmızıya boyanmıştı.
Gardiyan odası giriş kapısının karşısında ki duvarda demirden lacivert bir kapı daha vardı.
Giriş kapısının üstünde Atatürk’ün bir portresi asılıydı.
Pencerenin karşısında ise üst kata çıkan merdiven pervazları var.
Oda da bir masa ve üç sandalye konulmuştu..
Mevlüt Çavuş ortaya, sağında Karabela, solunda ise Kambur oturmuştu.
Akın Adem’i giriş kapısının arkasına sakladı.
Bir müddet sonra üst katta açılıp kapanan bir kapının sesi duyuldu.
Merdivenden inen ayak seslerinden bir tutuklunun aşağıya indirilmekte olduğunu anladı.
Adem, çaktırmadan da mazgal deliğinden bakıyordu.
Demek ki 24. Koğuşun gece azabına seyretmeye getirilmişti……
Zayıf, ince, orta boylu bir tutukluydu.
Elleri titriyor, gözleri korku doluydu.
Tutuklu masada oturanların karşısına pijamayla dikiliyor.
Ve yargılama başlıyor.
Mevlüt Çavuş iddianameyi eline alıyor ve okuyor:
“Bölücü örgüt üyesi olmak,
Türkiye topraklarından bir parça koparmak,
Bu topraklar üzerinde başka bir devlet kurma eylemine kmaktan TCK 125. maddesi gereğince idam cezasıyla cezalandırılmasını talep ediyorum” diyerek okumasını tamamlıyor.
Yanında oturan Kambur ve Karabela sessizce birbirlerine danışırlar.
Yanında oturan Kambur ve Karabela kısa bir süre birbirleri ile tartıştıktan sonra Karabela kararı açıklıyor:
“Bu suçun cezası sanığı hemen şu anda şurada asmaktır.” demesiyle birlikte oturduğu yerden ayağa kalkan Karabela üst kata çıkan merdivenin altında saklı olan bir parmak kalınlığında boğma özelliği olan uzunca bir şerit çıkarıyor. İpi ikinci kattaki merdiven parmaklığına bağlıyor.
Kambur da merdivenin altında bulundurulan iki domates kasasını alıyor, pervazdan aşağıya sallanan ipin altında üst üste koyuyor.
Mevlüt Çavuş ile Kambur,tutuklunun kollarından tutarak kasaların üstüne çıkarıp ipi boynuna takarlar.
Karabela elindeki keskiyle yukarı kata çıkıp ipin bağlandığı merdiven pervazlarının yanında bekler.
…….Ve Mevlüt Çavuş kasalara bir tekme sallar.
Tutuklu dolanır ipin ucunda.
Benzi morarır, gözleri büyür
Tam boğulmak üzereyken, Mevlüt Çavuştan işaret alan Karabela, elindeki keskiyle idam ipini keser.
Tutuklu bir kemik torbası gibi yere düşer.
Bir süre sonra ayılır.
Kambur ve Karabela tutukluyu sürükleyerek koğuşuna götürürler…..
Başkasını indirirler…..
Adem’i de hücresine götürürler.

- 29 -
Mevlüt Çavuşun ekibi kapıda hazır bekliyor.
Adem’i 26. ve 27. koğuşun havalandırmasına götürmeye gelmişler.
“Hazırlan! Lan yavşak!” diyor Kambur.
“Emredersin Komutanım!” deyip hazır ola geçiyor Adem.
Gürültüyle hücresinin demir kapısını açıp dışarı çıkarıyorlar.
Göğsünü ileriye doğru çıkararak “Uygun Adımlarla!” koridorda yürümeye başlıyor Adem.
Dizlerini karın boşluğuna kadar kaldırıp indiriyor, kollarını da ileriye geriye doğru sallıyordu.
Bu cehennemde olağan adımlarla yürümenin imkanı bulunmadığını artık çok iyi biliyordu.
26. ve 27. koğuşların havalandırmasına girdiğinde tutukluların duvar dibinde çömeldiğini gördü.
Bir anlam yükleyemedi bu garip davranışa. Sadece hayret etmekle yetindi.
Karabela “Sen de çömel lan yavşak!” deyince o da kader ortakları gibi duvar dibine çömeldi.
Tanıdık bazılarıyla göz göze geldi.
Gözlerin içinde ortak yaşanmışlıklara gitmişken
“Dikaaaaaaaaat!” sesiyle irkiliyor.
Hep birlikte ayağa fırlayıp hazırola geçiyorlar.
Tutuklulardan biri:
“On dördüncü koğuş 40 kişiyle emir ve görüşlerinize hazırdır komutaniiiiiiim!” deyip tekmilini veriyor.
Ellerinde balta sapları ve kalaslarla bir gurup komando içeri dalıyor.
Herkesin ortak ismi “Lan!, Yavşak! Göt! iken sopalara haşmetli isimler verilmiş ve yağlı boyayla üstlerine isimleri yazılmıştı:
“Okşa Beni!”
“Haydar!”
“Kuzu!”
“Ye beni!”
Sopalar isimlerine uygun işlev görüyorlar diye düşünmeye başlamışken….
Kambur: “Hazır mısınız lan yavşaklar?” diye bağırıyor.
Tutuklular hep bir ağızdan:
Emredersin komutanım! diyerek karşılık veriyorlar.
Akın, elinde uzunca bir zincirle havalandırmanın tam ortasına gelir.
Aynı anda iki tutuklu da elinde zincir bulunduran Akın’ın yanına iteklenir.
Zincir’in bir ucu bir tutuklunun boynuna, diğer ucu da diğer tutuklunun boynuna bağlanır.
Kambur’un “Başla!” komutuyla birlikte her iki tutuklu zıt yönlere doğru hızla koşmaya başlar.
Zincir gerilince boyunları kırılırcasına geriye itilen her iki tutuklu da sırt üstü yere yıkılır.
Boğazlanmış gibi hırıltıyla nefes alıp verirler.
“Okşa Beni”, “Haydar”, “Kuzu” ve “Ye beni”nin iniş ve kları altında yarı baygın haldeki tutukluların boyunlarındaki zincir çözülür.
Bu kez de zincir başka bir ikilinin boynuna geçirilir.
-30 –
Mevlüt Çavuş’un ekibi Adem’i 29. ve 30. koğuşun havalandırmasına ulaştırmışlar.
İki koğuşu birden tespih taneleri gibi tek sıraya dizmişler.
Ellerinde sopayla komandolar etraflarını çevirmişler.
Karabela:
“Rahat! Hazırol!” Komutunu veriyor.
Tüm tutuklular yek vücut komuta uyuyor.
Karabela:
“Baştan birici yavşak çökecek, ikincisi ayakta kalacak, üçüncüsü çökecek dördüncüsü dikili kalacak! Böylece sona kadar düzen alınacak!” der.
Komuta anında uyuluyor.
Karabela:
“Ayaktakiler çökenlere binecek ve bindikleri kişinin kulaklarını tutacak!”
Ayaktaki herkes önünde çökmüş olana biniyor, iki eliyle iki kulak kepçesini tutuyor.
Karabela:
“Ayağı kalk!”
Çökenler hızla ayağa kalkıyor.
Karabela:
“Nerede lan? Kervanın eşeği ile topal köpeği nerede?”
Sıranın en sonundaki tutuklu, bindiği tutuklunun sırtından iniyor.
Sırttan inen tutuklu en öne geçerek eşek gibi dört ayak üzerinde dikiliyor.
Diğeri de sıranın en arkasında topal köpek gibi pozisyon alıyor.
Kervan yola hazırdır.
Karabela:
“Tarihi Çevir!” marşıyla yola çık!” diyor.
Biniciler ve “develer', “eşek” ve “topal köpek” avazları çıktığı kadar:
“Tarihi çevir! Nal sesi, kısrak sesi bunlar!” diye bağırıyor.
Karabela:
“Ses lan yavşaklar! Seees!”
Sesler daha da yükseliyor:
“Delmiş Roma’nın kalbini mızrak gibi Hunlar!”
Binicilerin kıçına sopalar inince sesler daha da yükseliyor:
”Göktürkler, Uygurlar, Oğuzlar, Peçenekler”
“Develer” tekmelenir:
”Türkün yüce tarihine bin bir zafer ekler”
Yol fasit bir dairedir
Ne başı ve ne de sonu vardır.
Kervan menzilsizdir. Dönüldükçe dönülür.
Düşen tekmelenir
Yürüyemeyen yürütülür
Adem Aşık Veysel’i mırıldanır:
„Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Gündüz gece“


-31 –
O gece hücre bölümüne sekiz kişi daha getirmişlerdi.
Alt katta her birini bir hücreye koymuşlardı.
Onuncu hücreye kadar doldurulmuştu.
Kimse kimseyi soramamıştı.
Herkes parmaklıkların önünde ayakta dikilmiş, kaderini beklemişti.
Gece saat dokuzdan sonra nöbeti Karabela devralmıştı.
İç Anadolu’da doğmuş, okul yüzü görmemiş, koyun çobanlığından üç bine yakın tutuklunun yöneticiliğine atanmış, uzun boylu, yeşil gözlü, cahil ve vahşi görünümlü bu adam, ustası Esat'tan öğrendiği yöntemi uygulamayı düşündüğü için onuncu hücrenin önüne gitmişti.
Uzunca bir ipi oradaki tutuklunun erkeklik organına bağlamıştı.
Yetinmemiş!
Aynı işlemi diğer hücrelerde sürdürmüş.
Dış salondaki masasına on adet ipin ucuyla dönmüş
Sandalyesine oturmuş
Ve bağırmış:
“Lan yavşaklar kimin ipi çekildiyse tekmil versin!“
Elinde tuttuğu iplerden birini çekmiş!
“Onuncu hücre Hüseyin Taş! Emredersin komutanım!“ diye bir ses yükselmiş.
İkincisini Çekmiş:
“Dokuzuncu hücre Ali Elma! Emredersin komutanım!“
Böylece başa kadar gelmiş.
Biraz düşündükten sonra sırıtarak:
“Lan yavşaklar, kimin ipi çekilirse, bir Türkü söyleyecek”
Tek bir ağızdan: “Emredesin komutanım!” sesleri yükselmiş.
Karabela yine elindeki birinci ipi çekmiş.
“Bitlis’te beş minare“ türküsü söylenmiş
İkincisini çekmiş:
“Urfa’ya paşa geldi“ sesi yükselmiş
Tutuklular birer kasetçalar, elindeki ipler de uzaktan kumandaydı.
İstediği parçayı, istediği kaseti sabaha kadar çalmış…….
- 32 –
Mevlüt Çavuşun ekibi, Akın, Karabela, Kambur ve Mevlüt Adem’i bir gece yarısı hücresinden alıyor.
Bu gece, dördünün de üzerinde komando elbisesi var
Dördü de mavi bereli.
Elleri sopalı.
31. ve 32. koğuşun dış salonuna götürüyorlar.
Duvarda bir Atatürk portresi asılıdır.
Salonda ise iki sandalye bir masa duruyor.
iki mavi bereli komando bir tutukluyu geriyordu.
Adem, “İnsan nasıl gerilebilir? diye soruyor kendi kendine.
O hayatında gerilen ipler, yüzler, teller görmüştü.
Ama burası D.Bakır cehennemiydi.
Demek ki burada insanlar da gerilebiliyordu…..
Nasıl mı?
İki mavi bereli komando zincirin bir ucunu tutuklunun bir ayağına, diğer ucunu merdivenin demir pervazına bağlıyorlar.
Koğuşun kapısını açıyorlar.
İkinci ayağını da açtıkları kapının mazgal demirine zincirle bağlıyorlar.
Koğuş kapısını iteleyerek kapatıyorlar.
Tutuklu baş aşağı dönüyor….!
Bacakları kapının genişliği kadar geriliyor.
Acılar içinde feryat figan ediyor.
Kimsecikler duymuyor…..
Duyanlar da seslerini çıkaramıyor.
Cellatlar istedikleri zaman indiriyor…..
Gerilen indirildiğinde bir başkasına geçiliyor…..!
- 33 –
Bu gün Adem’i 33. ve 34. koğuşların havalandırmasına götürüyorlar.
150’den fazla tutuklu toplanmış buraya.
Tümüne aynı renkten siyaha boyanmış asker elbiseleri giydirilmiş.
Hepsinin kafası dazlak.
Vücutları cılız, yüzleri ürkek.
Bakışlarına sinmiş derin korkular vardı. Yüzlerine de endişe ekilmişti.
Sanki çaresizlik ve umutsuzluk denizinde yüzüyorlardı.
Mavi bereli komandolarsa kendi aralarında planlar yapıyor, tutuklular da çift sıra halinde dizilmiş kader çizicilerine bakıyordu.
Kambur:
“En baştaki yavşak!”
Sıranın başındaki tutuklu yerinden ayrılıyor.
Koşa koşa Kambur`un yanına varıyor.
“Mahmut Döner, Urfa, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım” diyor.
Kambur:
“Belden aşağı soyun!” diyor.
Adem soyunuyor.
Kambur tutukluya bir ip uzatıyor.
“Bu ipi sikine ve daşaklarına bağla!” diye bağırıyor!
Tutuklu denileni anında yapıyor.
Kambur, altı metre kadar uzunluktaki ipin diğer ucunu ise elinde tutuyor.
Kambur koşmaya başlar
Tutuklu da onu kovalar
Kambur koşar
Tutuklu Kamburu kovalar……!
Acılar, ağrılar, utanç içinde bağırış feryatlarla kahkahalar birbirine karışıyor.
Herkes cinsel organlarından bağlanmasının sırasını bekliyor…..
Bağlanmalar yetmiyor, bağl*****n bedenine de coplar iniyor.
- 34-
Adem’i hücresinden çıkardıklarında merak içindedir.
“ Bugün değişik bir yere gideceksin yavşak!” diyor Akın.
Adem’i o değişik yere götürecek olanlar yine aynı dört kişidir.
Adem’i ortalarına almışlar.
Koridorda yürürlerken koğuşlardan da marş sesleri yükseliyor.
Her koğuş değişik bir marşı okuyordu.
İşkence çığlıkları, küfürler, emirler de marş seslerine karışıyordu.
Kocaman bir şehirde sanki bir deprem felaketi yaşanmıştı da enkazlar altında insan bağrışmaları, feryatları, çığlıkları yükseliyor gibiydi.
Seslerin arasından uzunca bir koridora varıyorlar.
Adem’i bir kürsünün üstüne çıkarıyorlar.
Kambur Adem’e ”Önündeki pencereden havalandırmaya bak lan yavşak!” diyor.
Adem havalandırmaya bakıyor:
Saçları sıfır numaraya vurulmuş, sırt üstü yere yatırılmış kadınları görüyor.
Ayakları havaya kaldırılmış coplanıyorlar.
İnip kalkan coplarla birlikte kadınların çığlıkları da yükseliyor.
Ama kimse duyamıyor kadınların bu çığlıklarını.
Koğuşlardan yükselen marş sesleri, çığlıklarını bastırıyor bu kadınların.
Yükseldikçe kadınların çığlıkları, marş sesleri de yükseliyor tüm koğuşların.
Adem, kin dolu gözlerini görüyor kadınların.
Çığlıklarındaki isyanı okuyor.
“Bu volkan yakında patlayacak!” diye mırıldanıyor.
Adem’i pencere önünden çekip sandalyeden indiriyorlar.
Tekmeleyerek hücresine götürüyorlar.
-35 –
Görmediği tek bir koğuş kalmayınca Adem’in kaderi de belli olacaktı.
38. koğuşun koridoruna birazdan götürülecek bu koğuştaki itirafçıların da azabına tanık olacaktı.
38. koğuşun önüne geldiğinde Karabela “dur!” diyor.
Duruyor.
Koğuştan iki tutuklu çıkıyor.
Kısaca künyelerini okuyorlar.
Birinin ismi İbrahim Yıldız, diğerininki ise Mehmet Şen’ di.
Karabela:
“Pantolonlar insin lan!”
İbrahim Yıldız ve Mehmet Şen pantolonlarını dizlerine kadar indiriyor.
“Donlar da çıkacak! Lan! diyor Karabela.
Donlarını da çıkarıp belden aşağı çıplak oluyorlar.
“ Mehmet Şen! sen domal lan!”
Mehmet itirazsız domalıyor ve her iki elini de dizlerinin üstüne koyuyor.
“Lan Yavşak İbrahim! Arkadan yapıştır!”
İbrahim, Mehmet’i arkadan kucaklayıp kendine doğru çekiyor.
Zevkten dört köşe olan komandolar
“Braavo, Brraaavo” diye bağırarak tezahürat yapıyorlar.
Bazıları eğilip vaziyeti kontrol ediyorlar.
Mevlüt Çavuş:
“Lan yavşak! Senin ki kalkmamış!”
“Göte boş yapışmışsın!”
“Değiş Sen! Göt!”
“İbrahim sen domal, Mehmet arkana geçsin!”
Değişim hemen yapılıyor.
Bu sefer de Mehmet için tezahürat yapıyorlar…..
Vaziyet kontrolünü onun için de yapıyorlar.
Bu kez Karabela eğilip bakıyor:
“ Lan Göt! seninki de kalkmıyor lan!”
Mevlüt Çavuş: Mehmet’in kıçına bir tekme vuruyor:
“Bırak lan! Ben kaldırmasını bilirim.!” diyor.
İki itirafçı anında hazır ola geçiyor.
Kambur:
„Lan İbrahim! Sen sırtüstü yat!“
Sırtüstü uzanıyor.
“Lan Sen! Mehmet! İbrahim’in sikini ağzına al!”
“Ters dön! Onunkini de ağzına koy! Emmeye başla!” diyor Kambur.
Emme işlemine başlanılıyor…..
Adem’i ensesinden tutup yüzünü başka bir tarafa çeviriyorlar…..

-36-
Vakit bir akşam üzeridir.
Mevlüt Çavuş ve ekibi onu hücresinden alıyor.
36 koğuşun küçük salonuna çıkarıyorlar.
Haizirol vaziyette ayakta dikiyorlar. Kambur, Karabela ve Akın etrafında dolanıyorlar.
Mevlüt çavuş, Karşısına geçiyor:
“Seninle açık, açık konuşmak istiyoruz” diyor
Sonra ekliyor:
“Bütün koğuşları gördün!?”
“Evet gördüm komutanım”
“Yalnız bir koğuş var, onu göremedin”
“Bilmiyorum komutanım”
“Onu görmene gerek yok.
Orada azılılar kalıyorlar
Onlar, yakında toptan yok olacaklar”
Şimdi söyle bakim, hangi koğuşta kalmak istiyorsun?”
Adem kararlı bir ses tonuyla:
“Toptan yok olacakların koğuşunda!”
Mevlüt Çavuş, tereddütle:
“Öyle mi”? deyince hazır bulunan diğer komandolar da Adem’e coplarla bindirmeye başlarlar.
Çavuş da sille tokat Adem’e girişiyor.
Adem'i döve döve karşıdaki hücreler bölümüne, azılıların bulunduğu yere koyuyorlar.
Hücrede bir kendisi, bir de kendi suskunluğu kadar suskun beton duvarlar vardı.
Demir kapı üzerine kapatıldıktan sonra, cellatları hızlı adımlarla oradan ayrılıyorlar.
Gürültüyle dış kapılar da kapanıyor.
Hücrelere bir sessizlik çöküyor.
Adem karşı konulmaz bir his ve istekle:
“Xwedêyooooooooooooooooooo!!!” diye bağırıyor.
Neden di, niçin di onu kendisi de bilmiyordu.
Belki sessizliğin sesinden korkmuştu, korkusunu kovalıyorken bağırıyordu.
Belki de yaşadıklarını, gördüklerini Tanrı sıfatıyla göklerde oturan o büyük güce anlatmak istiyordu.
Çaresiz miydi yer yüzünde? Belki de göklerde çare arıyordu…..
Adem, soluğu kesilinceye kadar
„Xuedeyooooooooooo „( Allahıııııım!)
“Xuedeyoooooooo!”
“Xuedeyooooooooo!“
Diye bağırıyordu.
- 37 -
Burası Diyarbakır zindanının idare bölümü,
İkinci katta büyük bir oda,
Uzunca kül renkli bir masa, ayakları demirden kahve renkli deriden on iki adat sandalye.
Duvarlarda, pencerelerin arasında Atatürk’ün ve cunta lideri Kenan Evren’in asker şapkalı birer posteri asılıdır.
Karşılıklı altı adet pencere odayı aydınlatmaktadır.
Bloklar amiri 6 Asteğmen hazır ol vaziyette ayakta beklemektedirler.
Amirleri Ali Osman Aydın Üsteğmen de onları süzmektedir.
Asteğmenlerden biri 195 boyunda yanakları kırmızı, gözleri mavi, şişmanca bir yarma.
Patronu Esat Oktay onu “Minik asteğmen” olarak çağırırdı.
Gerçek ismi ise bilinmezdi,
İşkence ortakları da ona “Apartman Sami” derdi.
Üsteğmen Ali Osman Aydın`ın Malatyalı olduğu söylenirdi.
Bu da otuz beş yaşlarında 175 cm boyunda ince, zayıf, sinsi, işkence yapmaktan haz duyanlardandı.
Kambur Asteğmen olarak nam salan kişi ise
Küçük gözleri ve aşağılık kompleksiyle,
Hafızalarda iz bırakanlardı.
Diğer Asteğmenler ise ortalıkta fazla görünmezdi.
İşkenceci komando erleri koridordan yönetirlerdi.
Burada hazır bulunmalarının gerekçesi ise birazdan bu kapıdan içeri girecek olan patronlarının emri gereğiydi.
Kapı açılıyor. Kırk yaşlarında, kumral, orta boylu, başında mavi bir bere bulunan, komando elbiseli ve yaz olmasına rağmen uzun yağmurluk bir pardösü giymiş, gözlerinin altı morarmış, kaşları çatık, burnu bir karış havada, her şeyi alaya alan, kendisini tanrı sanan, asteğmenlerin yanında bile rol yapan, omzunda yüzbaşı rütbesi taşıyan, bir elinde de kurt köpeği Co’nun ipini tutan bir adam içeri giriyor.
İçeri girmesiyle birlikte“Merhaba Çocuklar!” diyor. Köpeği Co’nun ipini serbest bırakıyor. Co da bir görevli gibi asteğmenlerin yanına gidip hazırolda duruyor. Ve sahibini dinliyor.
Esat hızlı hızlı adımlarla koğuşun ortasına kadar yürüyor.
Ani bir dönüş yapıyor:
“Neler oluyor burada?!” diye soruyor.
Kimseden bir ses çıkmıyor, herkes gözlerini dikmiş ona bakıyor.
İriyarı asteğmenin karşına geçiyor, gözlerini onun gözlerine dikiyor:
“Her şey yolunda mı?”
Minik Asteğmen:
“Komutanım Otuz beşinci ko....”
“Ben burada ne konuşuyorum?
Beni dinle! Ben buraya direkt Genelkurmay'ın emriyle geldim.
Bana Esat Oktay Yıldıran derler.
Ben Kıbrıs’ta Rum çocuğunu kesmiş, babasının karşısında kanını içmiş adamım…!”
Minik asteğmen:
“Ama komutanım 35. Koğuşta bir kıpırdanma......”
“Kes ve beni dinle!
Kimse kıpırdanmayacak!
Kıpırd***** susturacaksın!
Benim yöntemlerimi uygulayacaksın!
Çin usulü, Rus usulü yöntemlerim, onlara yetmedi mi …..!
Türk usulü işkence yöntemlerini devreye sokacaksın!
Bunlar devletin başını ağrıtıyorlarsa bitireceksin!”
Bitireceksin, anlaşılıyor mu bitireceksiiin!.....
Sonra Minik Asteğmen’e dönüyor.
Düşük bir ses tonuyla:
“Peki, sen bitirmenin ne olduğunu biliyor musun?
Minik asteğmen:
“Sizi dinliyorum Komutanım!”
Esat işaret parmağını şakağına dayayarak:
“Kafa bu, kafa! Ne var bunun içinde?”
Minik Asteğmen:
“Beyin komutanım”
“Aferin!
Demek ki kafada beyin var?
Ve her şey beyindedir
Bu adamlar da beyin oldukça
Devletin varlığı tehlikededir
Devletin beka’ası için beyinlerini yok etmemiz gerekiyor.”
Minik Asteğmen:
“Ama komutanım bunu nasıl yapacağız?”
Esat:
“Nasıl mı?”
Biraz düşünür, volta atar, gider gelirken Minik Asteğmenin karşısına dikilir:
“Beyinde ne var?”
Minik Asteğmen:
“Düşünce komutanım!”
Esat:
“Güzel, demek ki beyinde düşünce var? Aferin!
Peki düşüncesiz beyin bir işe yarar mı?”
Minik Asteğmen:
“Hayır komutanım”
Esat:
“Şimdi anladın mı, beyinsizleştirmenin ne demek olduğunu?”
Minik Asteğmen::
“Anladım ama nasıl yapacağız komutanım?”
“Anladım diyorsun, ama anlamadın!
Beni dinlee!
Herkes beynini kağıtlara kusacak
Ve o kağıtları bana getireceksin!
Ne dediğim anlaşılıyor mu?”
Minik asteğmen:
“Ya kusmazlarsa kom....”
Esat:
“Ne demek kusmazlarsa?
Kusmayanın kemiklerini kırın!
Kafalarını parçalayın!
Her gün üst üste bindirin, piramitler kuleler yaptırın!
Ciğerlerine verem mikrobu sokun
Suyu, havayı, ekmeği, güneşi silah olarak kullanın!
Bundan sonra yiyecekleri bok, içecekleri sidik olsun!“
Minik Asteğmen:
“Emredersin komutanım!“
Eliyle subaylarına kapıyı gösterir.
Subaylar hızla kapıya doğru yönelirken o arkalarından bağırmaya devam eder:
“Beyiiiin! Beyiiiin….! Her gün bir kaç beyin istiyorum!” der.

- 38 Diyarbakır zindanının hücre bölümünde zamanı ölçen saat ve takvim yoktu.
Bu bölüme 35. Koğuş diyorlardı.
Burası da dört katlı bir yapı. Her katında on hücre vardı.
Bütün hücreler dolu. Bazılarında bir, bazılarındaysa 5 tutuklu kalıyordu.
Hücrelere atılan bu tutuklular daha önceki birkaç direnişe öncülük etmiş olanlardı.
Yalnızlaştırıldıklarından sonuçta onlar da fiziken yenilmiş, esir düşmüşlerdi.
Ancak yeni bir baş kaldırıyı da gerçekleştirebilmenin arayışı içindedirler.
Dördüncü kat, 7. hücrede Mazlum Doğan isminde öncü bir isyancı kalırdı.
26 - 27 yaşlarında bir gençti daha. Orta boylu, esmer tenli ve olgun, sempatik bir siması vardı.
Zulüm altındaki bir ülke ve halkın kurtuluşuna yaşamını adamış, dışarıdaki direnişe öncülük ettiği gibi, içerideki bir önceki direnişe de öncülük etmiş ancak bu eşitsiz savaşta sonuçta yenik düşmüştü.
Yenilmenin doğal sonucu olarak şimdi tecritte tek başına yaşamını sürdürmekteydi.
Herkes gibi onun da askeri bez dolu bir yatağı ve bir de battaniyesi var.
Tek başına kaldığı bu hücrede günlerce yenilginin nedenlerini ve bu yenilgiden yeni bir isyanla çıkmanın yollarını düşünmüş.
Tarihe inmiş, Felsefeyle boğuşmuş, bilime, bilmeye sevdasını anlatmış…….
21 Mart gecesinde, elinde Newroz ateşiyle Demirci Kawa gözlerinin önünden akıp gitmiş…….
Zindanın zulmünü
Asur kralı Dehak`ın zulmüne benzetmiş
Ve zaman geçirmeden hemen bu gece isyana karar kılmış.
Karanlık hücresinde üç adım aşağı, üç adım yukarı….. Dönmüş dolanmış.
Hücresinde sessizliği dinlemiş.
Bu sessizliği bozmak için sadece kendisinin duyacağı bir ses tonuyla konuşmaya başlamış:
“Nedir bu sessizlik?
Bu suskunluk neden?
Neden bu hücreler, bu cezaevi bir mezar kadar sessiz?
Neden bu zulüm kasırgası hiç dinmek bilmiyor?”
Sonra betondan sekinin üzerindeki yatağına oturmuş.
Başını ellerinin arasına almış, uzun uzun düşünmüş.
Ayağa kalkıp daracık hücresinde tekrardan dolanmaya ve söylenmeye başlamış:
“Acaba bu gece bir ben mi uyanığım?
Sadece ben mi mazlumum bu zulme karşı?”
Bir süre yere mıhlanmış gibi öylece düşünmüş durmuş.
Sonra hücre parmaklıklarının önüne gelmiş.
Dalmış, yakalandığı anı hayal etmiş;
Kasım Ayının yirmi dokuzuydu, karanlık basmıştı.
Urfa`dan Mardin istikametine doğru bir taksi hızla gidiyordu.
Urfa`nın şehir çıkısında iki trafik polisi, aracı durdurdu.
Taksinin şoförü uzun boylu 28 yaşlarında esmer bir adamdı, üzerinde deri bir ceket, aynı renkten siyah bir pantol vardı. Polis kimliğine baktı, adı Hacı, Suruç nüfusuna kayıtlıydı. Şoförün yanında oturan genç Mazlum Doğan`dı, üzerinde sahte bir kimlik vardı, fakat polis bilmiyordu. Kimliğine baktı Mehmet Şenol, Ceylanpınar doğumlu diye yazıyordu. Aracın arka tarafında bir bayan bir erkek daha vardı. Polis bayanın kimliğini istedi. Kendisine uzatılan kimliğe baktı. Adı Ayşe Öztürk yazılıydı. İsim üzerinde biraz oynanmıştı, doğum tarihi de Tunceli olunca, polisin dikkatini çekmişti. Polis eğilip dikkatlice bayanın yüzüne bakmış, siyah saçlı, karakaşlı yirmi yaşlarında genç bir bayan, diğer polis bayanın yanında oturan erkeğe: “Bu bayan senin neyin dir?” diye sorunca, kısa boylu, saçları dökülmüş, ince zayıf, gerçek adı Yıldırım: “Ben bu bayanı kaçırmışım” deyince polisin kuşkuları arttı. Bayanın kimliğini elinde tutan polis, Yıldırım`a : “Bayanın doğum tarihi kaç? Diye sordu. Yıldırım kem küm etti. Anne adını, baba adını sordu, hiç birini bilemedi. Mazlum Doğan işlerin kötüye gittiğini anlayınca arabadan indi, bir polisin yanına gitti, kulağına eğildi: “Polis bey, karışmayın bu gönül işidir, biraz yolunuzu bulun bırakın gençleri” dedi. Polisin biri razı oldu. Ama diğeri itiraz etti: “Şoförü bilmem, eğer bu üçü anarsist değilse, bıyıklarımı keserim” dedi. Ve dördünü de arabadan indirdiler. Biraz uzaklaştırdılar.
Polisin biri: “Ellerinizi başınızın üzerine koyun” deyince, denileni yaptılar. Diğer polis arabanın içini didik didik aramaya başladı, siyah bir çanta buldu, eline aldı taksiden çıktı, fermuarını açtı, içine baktı, iki pasaport, yazılı dökümanlar, birisinin başlığını arkadaşının da duyacağı bir sesle okudu. “PKK Merkez Komite kararları” deyince her ikisi birden silahlarını çekerek, elleri başları üzerinde kenetli olanlara doğrulttular. Bir polis telsizle başka birliklere haber verdi bir kaç dakika geçmeden etrafları sarıldı, elleri arkadan kelepçelenerek polis arabalarına doğru götürüldüler.
Mazlum başından aldığı yumruk darbesinin acısını tekrar hissedince, kendine gelmiş.
Elini cebine atmış.
Bir kibrit kutusu çıkarmış.
Kutudan çıkardığı kibrit çöplerinden birini yakarak:
“Bu bağımsızlık için”
İkinci kibriti yakmış:
“Bu özgürlük için”
Üçüncüsünü yakmış:
“Bu da demokrasi için” demiş.
Yanan üç kibriti parmaklıklardan dışarı atmış.
Arkadaşları Mazlum’un yaktığı üç kibritin alazını görmüş ama bir anlam verememişler.
Parmaklıkların önünde yanan kibritler sönünce geri dönerek kendi kendisiyle konuşmasına kaldığı yerden devam etmiş:
“Esat, bize iki yol dayatıyor:
Ya düşüncemizi kusmak yada acı çekerek ölmek!!!
Bizim de iki yolumuz var:
Ya düşüncelerimizi bedenlerimize feda edeceğiz
Yada bedenlerimizi düşüncemize….!”
Tekrar yatağına oturmuş ve bir kibrit daha yakmış.
Yanan kibrit alevine uzun uzun bakmış…. Ve kaldığı yerden konuşmasına devam etmiş:
“Bu gece 21 Mart gecesi
Demirci Kawa`nın Dehak`ın sarayını ateşe verdiği gecedir, bu gecedir bu gece……!”
Kibrit çöpünün alevi sönünce ayağa kalkmış.
Üç ileri üç geri dönmeye dolanmaya başlamış.
“Hep bu geceyi bekledim.
Benim gibi arkadaşlarım ve halkım da karanlıkta.
Önümüzü aydınlatacak, karanlıkları delecek, bedenlerimizi ısıtacak ve bize bu zulmü yapanları da yakacak bir ateş gereklidir.” diye öfkeyle söylenir.
Kibrit kutusundan bir kibrit çöpünü daha çıkarmış.
Elindeki kibrit çöpünü de yakmış yüzüne karşı tutmuş ve sanki ateşle konuşuyormuş gibi konuşmasına devam etmiş:
“Yemin ediyorum ki;
Bu karanlığın ortasında o ateş ben olacağım. Zulüm altındaki tüm halklar için kendimi meşale yapacağım. Belki de gün gelir elden ele dolaşacağım.
Ateş karanlıklardan korkmaz. Ben de korkmayacağım.
Nerede zalim
Nerede zulüm
Nerede karanlık varsa
Ben orada yanıyor olacağım”
Sözlerini bitirince tekrar yatağına oturmuş.
Kalemi kağıdı eline almış:
Ne yazılması gerekiyorsa onu yazmış…..!
Yatağının üstüne bırakmış.
Kravatını almış, tuvalete gitmiş……
……………..
Sabah kontrolünde gelen gardiyanlar Mazlum Doğanı hücresinde asılı olarak görmüş….

- 39-
33. Koğuş: 18 Mayıs 1982
“Üç kibriti dörtlemek derdi bir ses
Dört kibriti beşlemek
Ve ölümü isyan ateşleriyle düşlemek
Bir koğuş vardı koğuşlar içinde
Üç kibriti dörtleyenler yatardı içinde
Dört yıldız gibiydiler yıldızlar içinde” (*)
Gece saat on.
Bu gece kimse uyumamış.
Yasaktı bu saatte yatmamak!
Ama dört kişi “dörtlerin gecesini” böyle ayarlamış!
Birinin adı Ferhat Kurtay`dı
Elektrik mühendisiydi
Orta boylu, mavi gözlü, güler yüzlü biriydi.
O gece üzerinde beyaz yakasız bir gömlek, siyah bir pantolon vardı.
Yüzü her zamanki gibi güleç, gözleri ise ışık saçıyordu.
İkincisinin adı Nemci Öner’di.
Çermikliydi, bu delikanlı.
Boylu poslu sayılırdı.
Ferhat`a göre daha uzundu
Üçüncüsüne Mahmut diyorduk.
Kütüğe, Mahmut Zengin diye yazılmıştı Siverek’te.
Dördüncüsünü Eşref! Diye çağırırdık.
Viranşehir’de kütüğe yazılırken bir de Anyık yazmışlardı.
Yoksul sayılırdı ailesi, yüreği zengin olsa da.
Mahmut ve Eşref devrimciliğin gizemini Ferhat’tan öğrenmişlerdi.
Ferhat ise Mazlumun yaktığı ateşin öyküsünü mazlumların direniş kitabından okumuştu.
Dört arkadaş her şeyi konuşmuşlardı.
Bu gece bir şölen yapacaklardı, koğuşta ne var ne yok hepsini tutuklulara yedireceklerdi.
Herkes bağdaş kurunca, her şey sofraya serilmişti.
Şiirler okunmuş, yemekler yenilmişti.
Ateş yolcusu dört devrimci en sevdikleri eşyalarını arkadaşlarına hediye olarak vermişti.
Eğer bir gün ölür veya öldürülürlerse ne yapmaları gerektiği konusunda son sözlerini de söylemişlerdi.
Bedenleriyle isyan ateşini yakacaklarına ilişkin hiçbir kimseyi kuşkuya düşürmemeye özel itina göstermişlerdi.
Nihayet geç saatlerde herkesi uyutmayı becermişlerdi
Gecenin gidişi, şafağın gelişiydi.
Ferhat geleceğe yazdığı mektubunun son satırlarını yazıyordu.
“Bu ihanet girdabında boğulmadan
Şahsımızda davamız son bulmadan
Ve geriye dönüşler virüs gibi çoğalmadan
Canımızla bu ihanet çarkına dur demeliyiz
Onur bayraklarını göğsümüze dikmeliyiz
Kawa'nın örsüne koyup davamızı
Yüreklerimizi körüklenen ateşlere sürmeliyiz
Bu zindanda yolumuz aydınlıktır artık
Üç kibriti dörtle çarpıp bu gece
Bütün şehitlere konuk gitmeliyiz” (**)
Dört can isyan ateşçisi tinerleri ranzaların altından çıkardılar.
Koğuşun orta yerinde bağdaş kurarak tinerle yıkandılar.
Yüz yüze, diz dize durdular.
Ferhat Kurtay elindeki kibrit kutusundan bir kibrit çıkardı
Kibrite bakınca daldı.
-40-
Mardin Kızıltepe`ye bağlı, doğduğu Xurs köyündeydi.
Dügünü vardı, siyah takım elbise, beyaz gömlek giyinmişti.
Gelinin üzerinde uzun beyaz bir elbise, belinde kırmızı bir kuşak vardı.
Başındaki kırmızı örtü, onu diyer bayanlardan ayırıyordu.
Ve Ferhat`la kolkola halay çekiyorlardı.
Köy medanında, iki davul iki zurna çalınıyordu.
Ulusal giysilerini giymiş genç kızlar ve erkekler karşılıklı halay çekiyorlardı.
Yüzlerce kişi onları izliyor, çalıyordu.
Havaya silah sıkanlar,” kî zava kî zava” diye bağıranlar vardı.
Ve hep bir ağızdan “Ferhat zava, Ferhat zava!” diyorlardı.
-41 –
Necmi Öner: “Ferhat abi daldın!” deyince
Dört kibrit birden çaktılar.
Pimi çekildi isyan ateşinin. Alev dört bedeni değil, bir zulüm kalesini yakıyor gibiydi.
Yataklarından fırladı tutuklular.
Korku…..
Kaçışma…..
Telaş…..
Feryat……
Bidon bidon sularla ateşi söndürmeye çalıştılar.
Alevlerden sesler yükselir:
“Ateşi söndürmeyin! Alevleri yükseltin! Alevleri yükseltin!!!.”
Alevler içende bedenleri görürler.
Ateşin isyan olduğunu onlar çok iyi bilirler.
Dört bedeni korkuyla telaşla söndürmeye çalıştılar.
Ve dördünü yan yana yatırdılar.
Telaşlı, gözleri ağlamaklı tutukluların arasından bir tutuklu, yerde yatan Ferhat Kurtay`ın yanına yanaştı.
23 yaşlarında, orta boylu yakışıklı bir gençti. Üzerinde lacivert renkli bir eşofman vardı. Adı Selim Dindar`dı. Ferhat`ın hemşerisi ve dert ortağıydı.
Selim Ferhat`a doğru eğilerek Kürtçe:
“Mamostê min tiştekî bêje!” (Hocam bir şeyler söyle) dedi.
Ferhat hemen Selim`i sesinden tanıyarak. Sanki kenetlenmiş dişleri arasından, tıslar gibi bir sesle, zorlukla “wî stranê bêje” (o türküyü söyle) dedi.
Selim göz yaşlarını tutamadı, Ferhat`ın başının yanına oturdu, elini kulağına götürdü, avazı çıktığı kadar yüksek bir sesle ve ağlayarak, Ferhat`ın sevdiği (sewdaliye) türküsünü güzel sesiyle söylemeye başladı. Bu manzara karşısında üzerinde gece elbiseleri olan, hüngür hüngür ağlayan 45 e yakın tutuklu can çekişen arkadaşlarının etrafında oturup, derin bir sessizlik içinde Selim Dindar`ın söylediği türküyü dinlemeye başladılar.
Selim`in bakışları arasıra Ferhat`ın yüzünde dolaşır. Ferhat tebessümleri ile Selim`i teselli etmeye çalışır, yanaklarından etler dökülür.
Hayli uzun olan türkü bitince, bütün tutuklular ayağa kalkar.
Bir ses, korku yüklü bir heyecanla! “Dikkaaaaaat”diye bağırır
Gelen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran’dır.
Esat can vermiş bedenlerin başında dikilir:
“Koğuş gardiyanı! Kim bunlar?”
“Komutanım, en baştaki Ferhat Kurtay”
“Tamam evladım anlaşıldı!” diyor Esat
Bir sigara tüttürüyor ve hiçbir şey konuşmadan çekip gidiyor.
Esat isyan ateşinin, Mazlum Doğan’ın yaktığı ateşin, zulmün içine düştüğünü görmüştü.
Şimdi de Ferhat, hem ölümü hem korkuyu öldürmüştü.
“ Acaba ben, yakılan iki şeyin toplamı mıyım?“ diye düşününce heyecandan terliyor.
“ Bunlar nasıl insanlar? Nasıl bir iradeye sahiptirler? Bu insanlardaki iradeye şaşıyorum……!” diye mırıldandı. [4]
-42-
Artık bu cehennemde onurlu ölümlerin aşağılık yaşanmaya tercih edildiği isyan zamanının çarkı dönüyordu…..
14 Temmuz 1982
Ana koridor, diğer adıyla mahkeme bekleme solunu.
Önce tutuklular gruplar halinde buraya çıkarılır.
Her grup kendi koğuşunda tek sıraya dizilir.
Koğuş gardiyanı:
“Rahat - hazır ol!“ komutu verir
Grup hazır ola geçince
Koğuş gardiyanı:
“Mehter marşı eşliğinde marş marş!“
Gurup nizami yürür ve hep bir ağızdan :
“Neslin deden, ceddin baban
Hep kahraman Türk milleti….”
Mısralarıyla başlayan mars eşliğinde yürümeye başlarlar.
Başka bir koğuşta
Başka bir gardiyan :
“Alay marşı eşliğinde marş marş!”
Nizami yürüyen bir grup tutuklu:
“Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı
Al sancağı teslim etti, Allah'a ısmarladı
Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana
Sütüm sana olmaz saldırmazsan düşmana
Arş ileri, marş ileri, Türk askeri dönmez geri….”
Başka Bir koğuşta, başka bir gardiyan :
“Harbiye marşı eşliğinde marş marş!”
Bir grup tutuklu:
“Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
Tufanları gösteren, tarihlerin yadıyız“
Her koğuştan bir gurup yürür
Her gurup bir marş okur
Dizler karın boşluğuna çekilir.
Başlar dik, kollar bir öne bir geriye götürülüp getirilir.
Yoldan geçenler komandolarca tekmelenir
Bekleme salonunda yüzleri duvara çevrilir
Hepsinin bilekleri arkadan kelepçelenir
Kollarının altından gecen zincir, öndekinin göğsünde kilitlenir.
“Dikkaaaaaat!” çekilir
Blok amiri Apartman Sami salona gelir.
“Rahat!”
Tutuklular hep birlikte rahata geçer
“Hazır ol!”
Tutuklular hazır ola geçer.
“İstiklal marşına başla!”
Tutuklular marşı ölü bir sesle okumaya başlarlar
Apartman Sami:
“Bu ne biçim ses! Yavşaklar!?”
Tutuklular mırıltı halinde İstiklal Marşı'nı okumaya devam ederler.
Eli coplu ve sopalı gardiyanlar
Bilekleri kelepçeli, kolları zincirli tutukluları vurmaya başlarlar.
Apartman Sami:
'Marşın on kıtası okunacak lan' diye bağırır.
Her ne yapıldıysa tek bir tutuklu bile sesini bir nebze de olsa yükseltmedi….!
Marşın üçüncü kıtasına geldiğinde tüm tutuklular birden:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.” diyerek bağırmaya başladı….!
Gardiyanlar ve Minik asteğmen artık çok iyi anlamışlardı ki bu bir isyandı.
…. Ve marş burada kesiliyor.
Apartman Sami, birazdan olacakları anlamadan, elleri kolları bağlı tutukluları linç edercesine dayaktan geçiriyor…..

- 43-
Bileklerinden kelepçelenmiş, kollarından zincire vurulmuşlardı.
Yirmi beş kişi iki sıra halinde dizilmişti.
Gardiyan’ın emriyle başlarını eğip, birbirlerinin sırtına dayadılar.
Ring arabasına bu haliyle konuldular
Arabanın kapısı kapanır kapanmaz güvenliklerinden sorumlu askerlerce dövülerek yerlere serildiler.
O Temmuz sıcağında can çekişircesine nefessiz kaldılar.
Sanki yolculukları bir fırında geçiyordu.
Ve komandolar üzerlerinde yürüyüşler yapıyordu.
Başlarını botlarıyla eziyordu.
Roma arenalarına götürülen gladyatörler gibi 7. Kolordu Sıkıyönetim Mahkemesinin önüne indiriliyorlar.
-44 –
Mahkeme salonundalar.
Bindirildikleri ring arabasına göre salon rahatlatıcı bir serinlikte idi.
Pencere üstlerine yerleştirilmiş klimalar, harıl harıl çalışıyordu.
Tutuklular komandoların işaret ettiği yere oturdular.
Herkes ellerini dizlerinin üzerine koymak, başını dik tutmak, karşı duvarda asılı bulunan Atatürk portresine bakmak zorundaydı.
Kural buydu. Onlar da böyle yaptılar.
Mahkeme heyeti içeri girince ayağa kalktılar
Duruşma hakiminin “Otur” demesiyle, oturdular.
Bu ara beyaz bir gömlek ve dekolte bir etek giymiş, saçlarını özenle yaptırmış, ama dudaklarına biraz fazlaca ruj sürmüş bir bayan sekreter heyetin oturduğu bölümdeki kapıdan içeri giriyor.
Üç basamaklı merdiveni iniyor, heyetin ön tarafında oturuyor.
“Karar!” yazılacak sarı kağıtları birkaç nüsha olacak biçimde daktiloya takıyor.
Karşısında tutuklular ve duvarın her iki yanında asılı ay-yıldızlı bayrak var.
Arkasındaki duvarın tam ortasında da alçıya dökülmüş bir Atatürk kafası asılı duruyor. .
Bu kellenin hemen altına:
“Adalet mülkün temellidir” vecizesi yazılmıştı.
Bu kelle ve yazının altında da yüksekçe yerde mahkeme heyeti oturuyordu.
Epeyce kalabalıktılar:
As. Savcı Bülent Cahit Aydoğan, sarışın, orta boylu, kırk yaşlarında üzerinde askeri elbiseler, omuzlarında yüzbaşı apoletleri ile heyetin en basında oturmuştu..
Mahkeme başkanı Binbaşı Kemal Kavi, altmışın üzerinde, gür kaşlı, sert bakışlı çok nadir konuşan, delici bakışlarıyla tutuklulara bakan, elindeki kalemle önündeki kağıtlara sürekli bir şeyler çiziktiren, üzerinde ki havacı üniformasıyla heyetin diğer üyelerinden bir farklılık sergiliyordu.
Duruşma hakimi binbaşı Emrullah Kaya, yaşı ellinin üzerindeydi. Hakim`e benzer hiç bir tarafı yoktu. Tam bir cellat görünümündeydi. Yargıladığı herkesi açıkça düşman olarak görüyordu. Daima asker elbiseleriyle duruşmaya katılır, çok konuşur tutukluları ise az konuştururdu.
Üye hakim Niyazi Erdoğan; heyetin tek sivil hakimiydi. Orta boylu, orta yaşlı, kırmızı yüzlü, çekingen bir adamdı. Bu heyete birde sivil kişi olsun diye yamanmıştı zaten bir etkisi de yoktu.
Mahkeme heyetinin oturduğu sağ bölümde Avukat Erdinç Uzunoğlu, Süleyman Demirkapı ve tutukluların tanımadığı bir avukat oturuyordu.
Avukatların oturduğu yerden salona bakıldığında, yüzden fazla tutuklunun oturduğu görülebiliyordu.
Hepsinin kafası sıfır tıraşlı, üzerlerinde siyaha boyanmış tek tip askeri bir mont vardı.
Bu askeri elbiseler kimine dar, kimine ise genişti.
Kimine kısa, kimine ise palto gibi uzun duruyordu.
Onlara zulüm yapanlar onurlarıyla oynamak için her şeyi yapmışlardı.
Sapsarıydı suratları tutukluların.
Dudakları büzülmüş ve çatlamıştı. Bakışlarında ise endişe okunuyordu.
Tutukluların arasına coplu komandolar yerleştirilmişti.
Bu yetmemiş, iki adet makineli silah da tam karşılarına, mahkeme heyetinin sağ ve soluna yerleştirilmişti.
Adaletin silahla mülk olduğu böyle bu mahkemede duruşma hakimi Emrullah Kaya:
“Kızım yaz, duruşma başladı”
On parmakla yazılan daktilo tuşunun sesleri kulakları tırmalıyor.
“Tutukluların mevcuden getirildikleri, tamam oldukları görüldü”
(Tuş sesleri duvarlarda yankılanıyor).
“ Herkes serbestçe yerini aldı”
Tutukluların içinde oturan, üzerinde siyaha boyanmış asker elbisesi bulunan ince, zayıf ve uzun boylu biri elini havaya kaldırıyor.
Mahkeme heyeti bu adamı çok iyi biliyor ve tanıyor. Hayri`nin eli havada kalıyor kendisi uzaklara dalıyor.

-45- Ankara Hacettepe Tıp Fakültesi ögrencisi Hayri'nin siyah saçları o günün modası gereği çok uzun, “L” harfini andıran favorileri çenesinin hizasına kadar uzanmış, “M” harfi gibi biçimlendirilen bıyıkları ona heybetli bir görüntü vermişti. Ünivesitenin kantininde bir köşede yalnız başına oturmuş birilerini bekliyordu. Randevu saatlerine sadık kalan Kemal Pir, Mazlum Doğan ve Ferhat Kurtay açılan kapıdan içeri girdiler. Kemal Pir`in saçları kısaydı, üzerinde haki renkli bir askeri parke, kot pantolon ve ayaklarında mekap spor ayakkabı vardı. Orta boylu Mazlum Doğan`ın saçları da uzundu, üzerindi siyah kalın çizgili kadifeden bir çeket, kül rengi bir gömlek, krem renginden spor bir pantolon vardı. Ferhat her zamanki gibi şık giyinmişti. Kahverengi takım bir elbise, açık mavi renkli bir gömlek ve elbise rengine uyum sağlayan bir kravat takmıştı.
Hayri oturduğu yerden ayağa kalktı arkadaşlarının ellerini tek tek sıktı. Arkadaşları oturduktan sonra, o da oturdu. Kemal Pir bayağı heyacanlıydı. Ellerini oğuşturdu, Hayriye bakarak gülümsedi:
“Doktor, gidecekmiyiz? Artık Ankara bana dar gelmeye başladı. Nefes alamaz oldum. Düşlerim beni dağlara çekiyor. Uyuyamıyorum!”
Her zamanki mütevaziliğiyle Kemal`i dinleyen Hayri:
“Gözün aydın Kemal gidiyoruz! Üniversitede ögrencilik yaparak bir halka önderlik yapamayız. Bizim ülkenin devrimi, başka ülke devrimlerine pek benzemez.. Üniversiteleri terk ediyoruz ve halkımızın bağrına dönüyoruz. Bundan sonra halkın içinde olacağız. Onlar gibi giyineceğiz, onlar gibi yaşayacağız”
Mazlum Doğan, Hayri`ye baktı gülümsedi:
“Doktor, tez elden ikimiz bir berbere gidip saç ve bıyıklarımızı düzeltelim dedi.
Hayri, Mazlum`u onaylamak için başını salladı. Ferhat Kurtay`a baktı:
“Ferhat arkadaş sen Mardin bölgesine geri gidiyorsun. Orada elektrik mühendisliginde çalışmaya devam ederek örgüt çalışmalarını yürüteceksin. Deşifre olmamaya çalış! Kontak kurup çalıştırdığın kişiler sağlam olsun!” dedi.
Sevinç ve heyacandan yerinde duramayan Kemal Pir:
“Doktor, ben nereye gidiyorum söyle, dayanamıyorum!” deyince Hayri güldü:
“Sen Antep ve Urfa bölgesine gidiyorsun Kemal”” dedi. Gözleri Kemal`in parkesine kaydı daha bir şey söylemeden, Kemal:
“Tamam doktor bunu çıkarıyorum” deyince, Hayri:
“Gittigimiz bölgelerde halk nasıl giyiniyor ve davranıyorsa, öyle olacağız.”
Mazlum yerini önceden biliyordu zaten, yinede Hayri:
“Mazlum sen yerini biliyorsun; Diyarbakır ve Batman. Merak etmeyin, ben size uğrarım, kendinize çok dikkat edin. En küçük bir yanlış, bütün planlarımızı alt üst edebilir. Nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu bütün arkadaşlar biliyor.” Deyince, Kemal ayağa kalktı. Kemal`in kalkmasıyla diğerleri onu izledi, öpüşerek tek tek ayrıldılar. En sona kalan Hayri tekrar oturdu, ceketinin iç cebiden çıkardığı bazı kağıtları yırtıp ufak parçalar haline getiriyordu.
- 46 –
Bir asker Hayrin`in elini tutup indirmeye çalışınca; Hayri düşlerinden sıyrıldı. Ama askerin elini itti ve elini daha da yukarı kaldırdı.
Emrullah Kaya;
“Söyle! Mehmet Hayri Durmuş!” diyecekti.
Ama diyemedi.
Biliyordu ki o yine karşılarına dikilecek
Kürdistan halkının haklı davasını savunacaktı.
Ama Hayri ısrarla elini havada tutup “konuşacağım” deyince
“ Tamam Hayri! Birazdan sana söz hakkı vereceğim!” deyip duruşmaya devam etmek istedi.
Artık herkesin gözü Hayri’dey di.
“Haydi” demesini bekliyorlar dı
Kürsüye çağrıldığında Hayri sanki uçarcasına gitti.
Önce mikrofonu boyuna göre ayarladı.
Delici bakışlarla mahkeme heyetini süzdü. Sonra da Avukatlara baktı.
“Biz şimdiye kadar duruşmalarda mahkeme heyetine bize yapılanları anlattık
Bunların hiç birine çözüm bulunamadı.
Bundan sonra da bir çözümün getirileceğine inanmıyoruz. Çünkü bu yargılama politik yargılamadır. Bize yönelik politika, devlet politikasıdır. Burada düşüncelerimizi size karşı savunduğumuz için akla gelmedik işkence ve baskılara maruz kalıyoruz. Şimdiye kadar bir sürü şeyi siniye çektik. Salt düşüncelerimizi savunalım diye” dedi.
Bir kez daha cezaevinde olup bitenleri özetledi.
….. ve “ “Burada bizim şahsımızda bir halk yargılanıyor.
Yine bu saldırılarla bir halk yok edilmek isteniyor.”
Burada duruyor Hayri ve yüzünü tutuklulara çevirip eliyle onları işaret ediyor:
“Yıllardır bu insanların karşınızda nasıl oturduklarına, kürsüye nasıl gelip gittiklerine, yüksek sesle nasıl tekmil verdiklerine ve gözlerinizin önünde nasıl coplandıklarına sizler de tanık oldunuz.
Şimdi de tanıklık yapmaktasınız”
Beklenmedik bu isyanın karşısında mahkeme heyeti bocalayarak şaşkınlık geçiriyor.
Ve Hayri tam da bu nokta da söylenmesi gereken son sözü söylüyor.
“Ben ölüm orucunu başlatıyorum ve sonuna kadar da sürdürmekte kararlıyım” deyip sözlerini tamamlıyor.
Mahkeme heyeti kısa bir istişare yaptıktan sonra duruşma hakimi Emrullah Kaya:
“Hayri ölüm orucunu bırak! Anlattıklarını kolorduya yazarız” diyor.
Hayri “ Bu oyun buraya kadar!” dercesine hiçbir şey söylemeden yerine dönüyor.
Dönerken de tutuklu arkadaşlarını başıyla bir bir selamlıyor.
Tümünün gözlerinden umut, cesaret ve kararlılığı okuyor…..
Daha yerine oturmamışken Hayri,
Kemal Pir ayağa kalkıyor.
İnsana cesaret ve heyecan veren o gür sesiyle:
“Bende Hayri`nin sözlerine katılıyorum ve ölüm orucunu başlatıyorum” diyor.
Ardından Ali Çiçek ve Fuat Çavgun da onu izliyor.
Ardından Ali Kılıç ve diğeri, Bedrettin Kavak…….
“Ölüm orucuna katılıyorum”
“Ölüm orucuna katılıyorum”
“Ölüm orucuna katılıyorum….” diyor.
Mahkeme heyeti: “duruşma bitti” demeden, dosyalarını toplamadan yerinden kalkıyor, kaçarcasına duruşma salonunu terk ediyor……


marx47 is offline